BATIL GÖRÜŞLERİN İÇ YÜZÜ

 

 

Bismillâhirrahmânirrahiym

 

            Bir şahsın kendisine vahiy; Peygamberlik, Mehdilik, Şeyh'ül-Ekberlik ve daha bazı şeylerin geldiğini iddia ettiğini, bazı saf kimseleri de kandırdığını söylediler. Tam manası ile bu şahsa hiç kimsenin cevap vermediğini anlattılar. Bu şahsa ait bir video kaseti ve dergilerinden verdiler. Şimdi cevap veriyorum.

            İskender Erol Evrenosoğlu'nun (takma adı: İskender Ali Mihr) «Risâlet nurları» adını verdiği kitabı, 21 sûre'ye ayrılmış ve 68 sahifedir. İktibas dergisinde “Ercüment Özkan” tarafından yayınlanmıştır. Kitabının elimize geçen fotokopilerinde ki vahiylerini ve sayfa numaralarını biz koyu renkli olarak yazdık. Bunlar, onun vahiyleridir. Kur'ân-ı Kerim'in ve Hadîs-i Şerîflerin ışığında değerlendireceğiz. İnşallahu Teâlâ.

            Tavzih adındaki 20 Numaralı Mihir dergisinden bu kimseye Diyanet İşleri Başkanlığı'nın din işleri yüksek kurulu başkanı İsmail Öner'in hazırladığı dört sayfalık bir metinde “Risalet Nurları” adındaki bu  vahiylerine verdiği cevapları üzülerek kaydedelim ki; kendi dergisinde yayınlamak cesaretini gösteremediğini öğrenmiş bulunuyoruz. Dürüst ve kendisinden emin olan bir kimsenin bu konuları Diyanet işleri başkanlığı din işleri yüksek kurulu başkanı sayın İsmail Öner'in önce tenkidini sonra kendi cevabını yazması lâzımdı. Maalesef! Bu cesareti gösterememiştir. Aynı cesaretsizliği bizim tenkidimize de göstereceğini ve Kur'ân-ı Kerim'in âyetlerini kendi çıkarına ve yanlış görüşüne göre tefsir ederek daha evvel yazdığı cevap gibi cevap hazırlayacağını şimdiden tahmin edebiliyorum. Maalesef derginizde bahsetmiş olduğunuz vasıflara haiz değilsiniz. Bütün vahiyleriniz,  Kur'ân-ı Kerim'e ve Hadîs-i Şerîflere taban tabana zıddır.

            Tavzih dergisinin sayfa 4'de: (Risalet Nurları) “Yüce Rabbimizin bize olan sevgisini özel olarak dile getirdiği sohbet hüviyetinde bir kitaptır.” Aynı derginin sayfa 5'de ise “Ne varki bu kitap (Risalet Nurları) bir şeriat kitabı değil, mesnevi gibi Eşref Rumî Hazretlerinin dîvanı gibi bir sohbet kitabıdır” Sayfa 22'de: “Senin görevin müslüman Türkiye için sana emir verdiğimiz zaman başlayacak” (başlığı altında yazmışsınız öyle ise)  “Neden âyetlerden oluşan bir kitap, peygamber olmayan birine veriliyor?…Bunların hepsi o gün anlaşılacaktır” demektesiniz.

            Sizin kendi derginizde kendi ifadeleriniz arasındaki bu tutarsızlığın (çelişkinin) farkında mısınız? Başta Rabb'inizin size olan özel sevgisini dile getiren sohbet hüviyetinde bir kitap olduğunu, yandaki sahifede Mesnevi ve divan gibi bir tasavvuf kitabı  olduğunu ve yine sayfa 22'de de ayet olduğunu kabul ettiğiniz Kur'ân hüviyetinde bir kitaptır denilmektedir.

            Mesnevi ve Eşrefoğlu Rumi Hazretlerinin divanı bunlar şeriatın dışında bir kitap değildir. Onlara vahiy gelerek bu kitap yazılmamıştır. Onların kitaplarında Allah'u Teâlâ hükümle hiç bir şeyi söylemiyor. Güya size gelen sahte vahiylerinizde Allah'u Teâlâ doğrudan doğruya yeni yeni emirler gönderiyor. “Ben günahkarlar için fazla ibadeti emrettim. Senin bütün günahlarını affettim. Seni sabah namazına kaldırmayan benim” Bu şeriat kitabı değilse sabah namazına kaldırmadığını söyleyip şeriatın emri çiğnenmiyor mu? İşte sizce şeriat kitabı oluyor. Bunları sana Allah'u Teâlâ'nın bizzat söylediğini yazıyorsun. Hem de, şeriat'ın dışında bir kitab değil diyorsun. Sen aklınca yeni bir din, yeni bir kitap, yeni yeni hükümler getirmek istiyorsun. Millet seni sıkıştırıp sorunca verecek cevap bulamıyorsun. Benim ki; Mesnevi gibi, Eşrefoğlu Rumi Hz.'nin divanı gibi bir kitap diyorsun. Daha fazla sıkıştırınca Kur'ân-ı Kerîm'in arkasına saklanıyorsun. Mesnevi ve Eşrefoğlu Rumî'nin sözlerinin hiç birisi; ne Kur'ân-ı Kerîm'e ne de şeriata ters değildir. Seninkiler ise; Kur'ân-ı Kerîm'in tamamen dışında Kur'ân-ı Kerîme ters ve zıddır.

            Kitabınıza “Risalet Nurları” adını vermişsiniz. “Ferit Devellioğlu'nun Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik lügat'ında Risâlet: Peygamberlik, elçilik manasındadır. Risalet Peygamberlere denir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) için Risalet Penah Efendimiz denir. Sizin için ne deniyor?  Şehadet kelimesi; Allah birdir, Muhammed Allah'ın kulu ve hak Resûl'ü demektir. Sen de Risâlet Nurları adını verdiğin kitabında Peygambermişsin, nur saçıyormuşsun!

 

            Her yeni peygamber ve ona kitap (suhuf) gelince salâvatı şerifeler  değişir.

            Lâ ilâhe illallah Adem'i safiyyullah,

            Lâ ilâhe illallah Nuh Nebiyyullah

            Lâ ilâhe illallah İbrahim Halîlullah,

            Lâ ilâhe illallah Musa'yı Kelîmullah,

            Lâ ilâhe illallah Hz. İsa Ruhullah,

            Lâ ilâhe illallah Muhammed Resûlullah.

 

            Sende Risaletlik yani Peygamberlik makamına geldiğine göre sana uyanlar nasıl salâvat getirecek? Sen sana getirilecek salâvati şerîfeyi açıklaman lâzım. Kendinizi saklamanıza ne gerek var? Söylemek istediğinizi açıkça söylesenize. Ehl-i erbab sizi iyi tanımaktadır.  Zannederim ki sizi  tanımıyan ve bu dini iyi bilmeyen o zavallı gafilleri kandırabilirsiniz.

            Zamanımızda bazı tarikatçıların Kur'ân-ı Kerim'e ve hadîsi Şerîflere uymayan ve aksini iddia eden yanlış ve ters görüşleri olmuştur. Senin bu vahiylerini misal getirerek tasavvufçuları ve tarikatçıları kötülemek isteyenler vardır. Evvelden beri, tarikatın, tasavvufun, şeyhlerin iyileri, islam için göğüs kabartacak bir çok işler yapmışlardır. Bunların yaptıklarının aynısını kimse yapamamıştır ve yapamazda. Bunların dışında hakiki olmayan bazı kimseler tarikatı, tasavvufu, şeyhliği lekeleyecek işler yapmışlardır. Diğer taraftan tarikatta, tasavvufta, yüz milyonlarca evliya, yüz binlerce  büyük şeyh, büyük zat yetişmiştir. Nerde bir kabri ziyaret edilen ve Hazretleri denilen milletin kabrine akın ettiği büyük zat varsa ya şeyhtir, ya müriddir. Bunların hepsi Allah'a sevilen evliyadır. Misal;

            Yüz binlerce tüccarın, tüccarlıkla çalışıp çok zengin, çok şerefli, çok hatırlı, çok faydalı olduğu malûmdur. Bazı yan kesiciler, üç kağıtçılar, dolandırıcılarda ben felan tüccarın oğluyum, felan tüccarın kardeşiyim, felan zengin tüccarın yakın akrabasıyım deyip, milleti kandırıp onları soymuşlardır. Sonradan ise onların yalancı, dolandırıcı  olduğu meydana çıkmıştır. Bir kısım tüccarlarda malını içkide, kumarda batırmışlardır. Bunlar hakiki çalışan tüccarların ismini kesinlikle lekeleyemezler. Bunun gibi sonradan çıkan bir kaç tane yanlış itikatta olan şeyhler hakiki şeyhlerin ismini asla lekeleyemezler.

            “Siz Allah yolunda ölenleri öldü sanmayın, onlar diridir” (Sûre-i Bakara, Âyet 154 ; Sûre-i A’li İmran, Âyet 169)

            “Her kim ameli salih işlerse, ister erkek, ister kadın olsun hakkıyla mü'min olursa, yeniden temiz bir hayat veririm.” (Sûre-i Nahl, Âyet 97)

            Nefsini tezkiye eden kurtuldu. Neyle tezkiye olacak onu haber veriyor. Rabbısının ismini zikreder, namazını da kılar. (Sûre-i A’lâ, Âyet 14-15)

            Muhbitiyn kullarıma müjde et. Onlar;  Allahu Teâlâ'yı zikrettikleri zaman kalpleri (titrer) cilâ bulur. (Sûre-i Hacc, Âyet 34-35)

            “Ey Allah'a iman edenler, Allah'ı çok zikredin.” (Sûre-i Araf, Âyet 205; Sûre-i Ahzab, Âyet 41; Sûre-i Ankebut, Âyet 45; Râmûz-ul Ehâdis, Hadîs No: 1111, 4731; Sünen-i Tirmizi, Cild 6, Hadîs No: 3598.)

            Bu ayetlerin ve hadîslerin mucibince tarikatta zikrullahla çalışa çalışa yukarda yazılı ayette ki vasıflara haiz olur. Bu âyet ve hadîslerin mucibini tam yapıp yerine getirenler, hakiki tarikatçılar, hakiki şeyhler,  hakiki müridlerdir.

            Örneğin iki kadın diyelim, birisi anadan doğma güzel, birisi de güzel olmadığı halde boya (makyaj) ile güzel görünür. Bunlar banyo yaparsa birinin güzelliği diğerinin de çirkinliği açığa çıkar. İnsanların hamamı ise teneşir tahtasıdır. Orada yıkanınca ya güzelliği  ya da çirkinliği artar.(Sûre-i Bakara, Âyet 138.) Çirkinliği artmışsa dünyadan gidince unutulur. Kendi ameli ile başbaşa kalır. Kimse kabrine gelmez olur. Güzelliği artmışsa kendi dünyadan gittikten sonra mü'minler yanında sevgisi daha da artar. Millet sağlığında yanına, ölünce kabrine akın eder, ziyarete gelir.(Sûre-i Bakara, Âyet 154, Sûre-i A’li İmran Âyet 169.)  dediği olur. Örneğin; Osmanlı padişahları kendi zamanında en şerefli idiler. Hayatı Tayyibe olmadığından unutuldular. Mevlana Hazretlerinde de Hayatı Tayyibe var. Ölümünün üzerinden seneler geçtikçe Mevlana Hazretlerinin kabrine halkın rağbeti artıyor.

            Bu dini mübini, yeryüzünde tutan en büyük desteği, kuvveti veren, en büyük yardımcı, hakiki şeyh, hakiki tarikatçı, hakiki müridlerdir.

 

Deccalın uyduları kimlerdir ?  

 

( Sahte Peygambere cevaplar devam )

 


 (Râmûz'ul Ehâdîs, Hadîs No: 6255)

            “İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, avam halk Kur'ân okuyacak, ibadete kendini verecek, (fakat) bid'at ehlinin işleri ile meşgul olacaklar; hissetmedikleri yerden şirke sapacaklar, söz ve ilimleri vasıtasıyla rızık elde edecekler, dîn-i alet ederek dünyalık edinecekler. İşte bir gözü kör deccalın uyduları bunlardır.”

 

            Bu hadîs-i şerîfe göre deccal'ın uyduları,  yardımcıları cahil değil okumuşlardandır.

 

            (Sûre-i Bakara, Âyet 174)

            “Allah'ın indirdiği kitaptan bir şeyi (âhir zaman peygamberinin vasıflarını) gizleyip onu az bir  baha ile değişenler (onu maddi karşılık ile satanlar) varya, işte onların yiyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir. İlâ Ahir…”

 

            Bu dîn-i mübinin en büyük düşmanı, en tehlikelisi bid'atle çalışan alimlerdir. Bid'at; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in sünnetinin zıddını yapmaktır. Bunlarda hadîs-i şerîflerde  zikredilen şu alimlerdir:

            “Ahir zamanda başları tıraşlı kavimler çıkacak, Kur'ân-ı Kerim okuyacaklar, Kur'ân'ın nuru boğaz çemberlerinden aşağı inmeyecek.” (Râmûzu’l-Ehâdis, Hadis No: 1575, 3756, 6294; Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 1, Hadis No: 168, 170; Sahîh-i Buhari Tecrîd-i Sarîh, Cild 11, Hadis No: 1783.)

            Bu dinin en büyük düşmanı, en tehlikelisi, dini içten yıkan, alimlerdir. Bu alimler ilimlerini saklayıp, zenginlerin ağaların, beylerin hoşuna gidecek şekilde onlardan bir şeyler koparmak için maksatlı  fetva verirler.

            Yine Sûre-i Cum'a Âyet 5'de de şöyle söylüyor. “ilmi ile amel etmeyen alimler kitap yüklü eşşek gibidirler.” Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyuruyor:

            - “Kim ki sırf zenginliğinden faydalanmak için bir zengine itibar gösterirse dininin üçte ikisi gider.” (Abdulkâdir Geylani’nin Sohbetleri, s. 214 ; İmâm-ı Nevevi’nin Fetvaları, s. 85; İlahi Armağan (Abdulkâdir Geylani), s. 167) Allah'u Teâlâ'nın emriymiş gibi kendini şeyh gösterip şeriattan ve tarikattan azan zındık şeyhler, riyakâr, fasık, münâfık alimler bu dini içten yıkarlar. Bu din dışardan gelen kuvvetle yıkılmaz, kendi içinden yıkılır.

 

 

Müseylemet'ül Kezzab hakkında bilgiler

( Sahte Peygambere cevaplar devam )

 

 

 

            Ey Müslümanlar!

            Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) zamanında da yalancı Peygamberler çıktı. Bunlardan biri de Yemende (Müseyleme b. Habib) Müseylemet'ül Kezzabtır. “Ahir zaman peygamberi benim” dedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e mektub yazdı.

            Müseyleme Resûlullah'tan; Muhammed Resûlullah'a mektuptur.

            “Sen, benim peygamberliğimi tasdik eyle, bende senin peygamberliğini tasdik edeyim. Yemen, Çin tarafına sen geçme. Mekke, Medine, Şam tarafına da ben geçmeyeyim. Bu dünyayı bölüşelim” diye yazdı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

            Muhammed Resûlullah'dan; Müseylemet'ül Kezzaba (yalancı Müseyleme'ye) mektubtur.

            “Bu dünyada kulların hiç bir hakkı yoktur. Dünya Allah'a aittir.” (Sûre-i Maide, Âyet 120, Sûre-i En’am, Âyet 73; İmam-ı Şa’râni Ölüm-Kıyamet-Ahiret Hadis No: 186, s. 136; İbn-i Kesir, Kitabü’n Nihaye, c. 1/234.)

            “Sen kim oluyorsun da kimin malını kimden bölüşüyorsun? dedi.” (Bu konu İslâm Tarihi, Cild 10,  s. 353-355 arası ve Mevâhib-i Ledünniyye, Cild 1, s. 391’de anlatılmaktadır.)

            Müseylemet'ül Kezzab; Ben-i Temim kabilesine diğer kabileleri soydurur, onlar vurur, kırar alır, kendine getirirler. Kendi onu hazinede biriktirirdi. Kendine itaat etmeyen kabilelerin hurma ağaçlarını, o kabileye kestirirdi. Müseyleme'ye şikayete geldiler. Kendisine sahte vahiy geldi. “Karanlık geceler hürmetine, karanlık gecedeki gezen kurt hürmetine, çatal tırnaklı hayvanlar hürmetine yemin ederim ki Ben-i Temimler hurma ağaçlarını kesmediler. Ve bir aşiretin malını haksız yere almadılar” dedi güya bu Müseyleme'nin ayetiymiş.

            Millet; Müseylemetü'l-Kezzab'ın bu sahte ayetine itiraz etti. “Ben-i Temimler, bizim hurma ağaçlarımızı kesdi. Bizden de adam öldürdü” dediler.

            Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e bir kabile geldi. “Ya Resûlullah! Suyumuz yok, kuyu kazdık su çıkmadı, perişanız” dediler. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) beni o kuyuya götürün dedi. Kuyunun başına götürdüler. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) kuyuya tükürdü, kuyudan su çıktı. Kaynadı ağzından taştı. Müseyleme'ye:

            - Muhammed susuz kuyuya tükürdü, su kuyunun ağzından taştı. Bizde de bir kabilenin suyu az, çok perişanız bir kuyu var, suyu yetişmiyor. Sende  bu kuyuya tükürde suyu ağzından taşsın dediler. Müseyleme,  adamlarına:

            - Gizlice kuyunun başına kimseyi koymayın suyunu da çekin, bitirin suyu yok deyin bende tükürürsem zaten su çıkıyor. İşte suyu çıkarttım derim, dedi. Adamları Müseyleme gelecek diye kuyunun başına kimseyi koymadılar, suyunu çektiler. Müseyleme acele geldi, tükürdü. Herkes bakıyor az bir şey su çıkıyordu o da kurudu. Kuyunun kuruduğunu gören Müseyleme, o adamlara:

            - Kuyuda su var mıydı? diye sordu. Onlar:

            - Evet! dediler. Müseyleme:

            - İşte bana inanmadığınız için Allah'u Teâlâ gadaba geldi, suyu kuruttu, bana inanın dedi. Cahil millet onu mucizat sandılar. (İslâm Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 10, Sayfa: 351 Diyar Bekri-Hamiz, c. 2, s. 158; Mevahibi Ledünniyye, Cild 1, s. 391.)

 

            Nişadırı, keskin sirke içinde iyice erittikten sonra, günlük yumurtayı onun içinde bir gün, bir gece bekletip yumuşattı. İp gibi uzar hale getirdi. Onu ağzı dar bir şişenin içine soktu. Üzerine soğuk su döküp dondurdu. Yumurta eski şekline girip yumurta oldu. Bunu şeytan kendisine öğretti. Kendi de mucize diye halka gösterdi. Halk da mucize olarak kabul ettiler. (Mir’ât-ı Kâinat, Cild 1, s. 485; İslâm Tarihi, (M. Asım Köksal), Cild 10, s. 349-350; Mevahib-i Ledünniyye, Cild 1, s. 391.)

            Hiç hurma tutmayan (vermeyen) ağaçlara dua etmesi için Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i götürdüler. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) dua etti. O ağaçlar ondan sonra en fazla hurma veren ağaçlar oldu. Bunu Müseyleme'ye söylediler.

            - Bizim hurma bahçemize dua et, hurmalar verimli olsun, dediler. Müseyleme gitti, dua etti. Ağaçlar kökünden kurudu. Müseyleme:

            - Ben Peygamberim bana tam inanmadığınızdan oldu dedi. Peygamberler  ve hakiki evliyalar hiç kimsenin bilmediği, yapamadığı, içinden çıkamadığı şeyleri bilir,  söyler, yaparlar. Peygamberlerinkine mucize, evliyalarınkine kerâmet denir. Bunlar Kur'ân-ı Kerîm'e  ve hadîs-i şerîflere milimi milimine uygun olur. Hadîs-i  Şerîf: “Ben ne söyledim ise Kur'ân-ı Kerîm'de aynısı vardır. Kur'ân-ı Kerîm'de ne var ise benim hadisimde de aynısı vardır. (Râmûz-ul Ehâdis, Hadis No: 3721.)

            “Kur'ân-ı Kerîm'e ters gelen hadîs-i şerîf  benden değildir.” Ya hadîs-i şerîfte olmayıp bir şahsın ortaya çıkıp bana vahiy geliyor dediği, Kur'ân-ı Kerîm'e ters gelirse vahiyde olsa kabul edilmez. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'e ters gelen her söz vahiy değil  istidraçtır, şeytandandır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bunlar hakkında hadîs-i şerîfde:

            “Ahir zamanda yalancılar zuhur eder.”

            Yalancı Peygamberler Dihye, Tüleyha, Benî Temim kabilesinden yalancı kadın Peygamber Secah ve Esved'ül Ansi gibileri peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)  zamanında ve daha sonra “Ben ahir zaman peygamberiyim” diyenlerin bir kaçıdır. Bunlarda Peygamberlik iddia ettiler. Hepsi de sonunda, hem kendileri hem de başına toplananlar helâk oldu.

            Müseylemet'ül Kezzab: Kur'ân-ı Kerim'de ki Fil sûresinin karşılığını yazabilmek için yedi sene uğraştı. O yeni gelen bir ayetle önceki peygamberlere gelmiş âyetin birisinin kalkacağını biliyordu. Fil sûresini kendi aklınca kaldırdı,  yerine  şu âyeti uydurdu:

            “El fîlü mel fîlü ve mâ edrake mel fîlü lehü zenbün vesîlün ve mişferun tavîlün ve inne zâlike min halgın rabbenel galîlü”

            Bu batıl ayetinin manası da şudur:

            “Fil nedir? Fil ne bildirdi sana ki, fil nedir? Onun hurma lifinden ipe benzer bir kuyruğu vardır ve uzun bir hortumu vardır. Gerçekten bu bizim Rabbimizin yaratıklarından az bulunur bir nesnedir.”

            Yine kendisine indiğini iddia ettiği başka bir âyette de  kurbağa için:

            “Yâ dıfdeü kem tengıne a'lâki filmâi ve esfelüke fittîni lel mâe tekdurine veleşşâribe temnaîne”

            Bu batıl  ayetinin manası da  şudur:

            “Ey Kurbağa kızı kurbağa! Ne diye nak nak, vak vak edip duruyorsun. Yukarın suda aşağın balçık içindedir.  Ne suyu bulandırabilirsin ne de içen kimseyi men edebilirsin.” Müseyleme'ye:

            - Sana inen Fil sûresinin manasını ver dediler. Kendisi hiçbir mana veremedi. Çünkü kul sözünün manası olmaz. Allah'u Teâlâ ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in sözünün manaları iç içe bir çok manalar taşır. Kur'ân-ı Kerim rumuzludur, düşündükçe manası derinlere varır. Seninkinin manası da, derini de yoktur!

            Müseyleme kendi bozuk itikâdınca böyle hezeyanlar söyledi ve güya Kur'ân sûrelerine nazireler ortaya koydu.

            Müseylemetü'l-Kezzab Benî Hanîfelerden namazı kaldırmış, içkiyi zinayı ve benzerlerini helâllaştırmıştı. (İslâm Tarihi, (M. Asım Köksal) Medîne Devri, Cild 10, s. 353.)

            Allah'u Teâlâ'nın âyet olsun, hakiki ilham olsun, rü'ya olsun sözlerinin manaları çok derinlere varır. Hadîs-i Şerîfler de aynıdır. Allah'u Teâlâ'nın ilhamla evliyalardan bir kaçına kendinden kendine bildirmesini, karşılıklı konuşmalarını, ilerde yazacağım.

            Ey Müslümanlar! Manalarının derinliğini siz düşünün. İskenderin vahiysi ile  bunları ölçün!

 

            Hazreti Pir Kevser sûresinin kırka kadar manasını vermişdir. Bunlardan bazıları:

            1. Mana: Biz sana kevser ırmağı gibi verdik. Bu verme zahirde evlat vermedir. Dünya yüzünde evlad-ı Resûl kıyamete kadar vardır.

            2. Mana: Dünyada iken kendinin yolunu, izini takip eden, şeriat ve tarikat ehli bir çok milyarlarca adam, milyonlarca evliya geldi. Onları verdik demektir.

            3. Mana: Sana ahirette Kevser ırmağı gibi şefaat etme izni verdim demektir.

            4. Mana: “Ves-sabikûn, es-sabikun ulâikel mukarrebûn fi cennâtin naîm” (Sûre-i Vakıa, Âyet 10-12.) Burada fazla çalışanlara, cennette bunlara yakınlık, gurbiyyet verdim, cemal verdim. Cennette benim cemalimi görecekler. Bir takım yüzler o gün parlayacak Rabb'ilerine bakacaklar.(Sûre-i Kıyamet, Âyet 22-23.) Orda  Allah'u Teâlâ kendi sesinden Yasin-i Şerîfi okuyacak. Bunları verdim demektir.

            5. Mana: Kur'ân-ı Kerim'de “Selamün gavlen min Rabbir rahim” Rabb'ılarından kendilerine selâm gelir.. (Sûre-i Yasin, Âyet 58.) bunu verdim demektir.

            6. Mana: Allah'u Teâlâ'dan gelen Feyzi ilâhi hiç bir şeye benzetilmez. Onu sana ve ümmetine verdim demektir. Bu feyzin benzeri olmadığı için anlatmak imkânsızdır.

            Allah'u Teâlâ'dan kendine vahiy geldiğini iddia eden bu adama kendine inen vahiylerin manasını soruyorum? Kendine inen ayetin manasının birisinin manasını versin, açıklasın. Kendinin söylediklerinde hiç bir mana göremiyorum. Söylediği şeylerde ancak kendini övüyor. İşte bu gibilerin sözleri yanlıştır. Bunlar hiç kimsenin söylemeye cesaret edemediği sözleri serbest söyler. Allah'u Teâlâ bu sözümden gücenir mi gücenmez mi demezler. Bunların sözleri ilk defa iyi gibi görünür. Bir takım adamlar  başına toplanır, fakat sonu gelmez. Kendi de başına toplananlar da helâk olur.

 

            (Kütüb-i Sitte, Cild 13, Hadîs No: 4779)

            “Sevbân (Radiyallahu anhu) anlatıyor: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)  buyurdular ki:

            - Ümmetim için saptırıcı imamlardan korkarım. Ümmetim arasına kılıç bir kere girdi mi, artık kıyamet gününe kadar kaldırılmaz. Ümmetimden bir kısım kabileler  müşriklere, kâfirlere iltihak etmedikçe, ümmetimden bir kısım kabileler putlara tapmadıkça, kıyamet kopmaz. Ümmetimde otuz tane yalancı çıkacak, hepsi de kendisinin peygamber olduğunu iddia edecek. Halbuki ben Peygamberlerin mührüyüm (sonuncusuyum) ve benden sonra peygamberde yoktur. Ümmetimden bir grub Hakk üzerinde olmaktan geri durmaz. Onlara muhalefet edenler onlara zarar veremezler. Allah'ın (kıyamet kopma) emri, onlar bu halde iken gelir.” (Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2316.)

 

            (Kütüb-i Sitte, Cild 14, Hadîs No: 5031)

            “Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu) anlatıyor: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdular ki:

            - Otuz kadar yalancı Deccaller çıkmadıkça kıyâmet kopmaz. Bunlardan her biri Allah'ın elçisi olduğunu zanneder (Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2315; Ebû Dâvûd, Melâhim 16 (4333-4335; Şemâili Resûl, s. 469; Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarih, Cild 12, Hadis No: 2123; Envar’ül-Aşıkîn, s. 462; İmâm-ı Şa’râni Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadis No: 831, s. 454; Râmuzu’l-Ehâdis, Hadis No: 1607, 4022, 5938; Mir’ât-ı Kâinât, Cild 1, s. 484; Kırk Mevzuda Kırk Hadis Kitabı, Hadis No: 26i Sayfa 640; Sahîh-i Müslim, Cild 8, Hadis No: 83(2923), 84(157) 36, s. 457-458; Muhiddîn-i Arabi, Dürrü Meknun, s. 197.)

 

            Kitabın aynı sayfadaki bu hadîsin altındaki açıklaması:

            1-  Deccal kelimesi arapçada “Telbis” (giydirme, örtme) manasına gelir. Kizb yani yalan manasına da kullanılır. Çünkü kizb de gerçeğin örtülmesidir. Deccâl bu durumda yalancı  demektir. Peygamber olmadığı halde peygamberliğini iddia eden manasındadır. Bu manada sapık mezheblerin kurucuları da bi-rer deccâl olmaktadır.

            2- Yalancı deccâllerin çıkacağını haber veren hadîsler farklı vecihlerde gelmiştir. Bunların her birinde, mevzuyu açıklayıcı bazı ziyâde unsurlara rastlanmaktadır.

            * Ahmed ibn-u Hanbel'in kitabında Huzeyfe'den gelen bir rivâyette, bu yalancıların 24 adet olacağı, bunlardan 4 tanesinin kadın olacağı her birinin kendisini Resûlullah zannedeceği belirtilmiştir.

            * Yine Ahmed ibn-i Hanbel'in kitabında gelen bir rivâyette: Ben Peygamberlerin sonuncusuyum, benden sonra peygamber yoktur,  ibaresi mevcuttur.

            * Yine Ahmed ibn-i Hanbel'in bir kitabında bir diğer ziyâdesi, bu yalancılardan sonuncusunun “A'ver” yani “bir gözü kör” olacağını belirtir.

            * Taberâni'nin kitabının bir rivâyetine göre yalancıların sayısı yetmiştir. Bu hususun doğruluğunu Ahmed ibn-i Hanbel'in kaydettiği bir rivâyet te'yid eder. Mezkûr rivâyette Hazreti Ali, Peygamberlik iddia etmemekle beraber Rafizîlikte ifrata kaçan Abdullah İbnu'l-Kevvâ'a «ve inneke le min hüm» “Muhakkak ki sen Resûlullah'ın haber verdiği yalancılardansın” demiştir.

            Son devir müellifleri islâm aleminin her tarafında Batılıların tahribi ile çıkmış olan din kisvesi altındaki batılı cereyanların liderlerini de Resûlullah'ın haber verdiği bu deccâller (Decâcile) zümresinden saymışlardı. Kadıyanîlik, Bahâîlik, v.s gibi bunlarda ayete ve sünnete ters düşen iddialar mevcuttur.

           
Peygamberlik iddia eden İskender Ali Mihr'e cevaplar
( Sahte Peygambere cevaplar devam )

 


 Şimdi size indiğini iddia ettiğiniz vahiylerinizi sırası ile inceleyelim:

            (Sayfa 1)'de: (Kur'ân-ı Kerîm'den sonra indirmekte olduğumuz ilk kitaptır)  denilmektedir;

            Sen bir ayetinde Eşref Rumi Hz'nin kitabı gibi bir sohbet kitabıdır diyorsun. Burada da doğrudan Allah'u Teâlâ sana vahiy indirmiş oluyor. Bunun neresi Eşref  Rumi Hz.'nin kitabına benziyor?

 

            (Sûre-i Bakara, Âyet 23)

            “Eğer kulumuz (Muhammed'e) indirdiğimizden şüphe içindeyseniz, haydi onun gibi bir sûre getirin. Eğer doğru sözlü iseniz Allah'tan başka bütün şahitlerinizi de çağırın”

 

            (Sûre-i Bakara, Âyet 24)

            “Yok eğer yapamadınızsa ki ebediyyen yapamayacaksınız, o halde yakıtı insanlar ve taşlar olup, inkârcılar için hazırlanmış ateşten sakının”

            Bu ayetler Kur'ân-ı Kerîm'den başka kitab getirenleri söylüyor. Sen de buna dahilsin.

 

            (Şemâilü'r-Resûl, Sayfa: 364)

            “Bu ayetlerde Cenâb-ı Hakk haber vermiştir. Bütün yaratıklar bir araya gelse, birbirlerine yardımcı olup, fesahat, belağat, halâvet ve ahkamı bakımından haram ve helâli  bildirmesi cihetinden, Kur'ân gibi bir kitap meydana getirmeye çalışsalar aciz kalırlar. Onun gibi bir kitap meydana getirmek şöyle dursun, on sûresi hatta bir sûresinin benzerini bile meydana getirmekten aciz kalırlar. (Sûre-i Hud, Âyet 13; Sûre-i İsra, Âyet 88; İrşad, Cild 1, s. 83; Cild 3, s. 123.)  Bunu asla yapamazlar, yapamayacaklardır da. Âyetin arapça nazmındaki “Len” tekîd-i  nefy-i istikbal içindir. İleride de kesinlikle bunu yapamayacaklarını bildirmektedir.”

 

            (Sûre-i Maide, Âyet 3)

            “…Bu gün size dininizi ikmal ettim. Üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak islâmı beğendim…İlâ Âhir”

 

            (Sûre-i En'am, Âyet 115)

            “Rabb'inin sözü hem doğrulukça hem de adaletçe tamamlanmıştır. O'nun sözlerini değiştirecek hiç kimse  yoktur!”

            “Beni Allah'u Teâlâ sabah namazına kaldırmadı” demekle bu ayeti kerimeyi değiştirmiyor musun?

 

            (Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 4510)

            “Allah peygamberlerden kati söz aldığı zaman, bütün âlimlerden de almıştır. Onların kötü amellerini iyi amelleri ile bertaraf eder. Ne var ki onlara Peygamberler gibi vahiy gelmez.”

 

            (Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 1122)

            “Hamil-i Kur'ân (Hafız-ı Kur'ân) olanlara ikram edin. Onlara ikram eden Allah'a ikram etmiş olur. Dikkat edin Kur'ân hamillerinin haklarını çiğnemeyin! Çünkü onlar Allah katında öyle bir mevki işgal ederler ki nerdeyse peygamberlerin derecesini ihraz edecekler… Ne var ki onlara vahyolunmuyor.”

            Öyleyse  ne  oluyor! Sayın Evrenosoğlu! Sana nasıl vahiy geliyor? Hem de Cebrail mi  getiriyor?

 

            (Sûre-i Saf, Âyet 8)

            “…Halbuki; kâfirler istemesede Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Sûre-i Tevbe, Âyet 32.)

 

            “Allah nurunu tamamlayacaktır” İşte Kur'ân-ı Kerim'le tamamlandı. Allah'u Teâlâ'nın tamamladığını sen tamamlamaya mı çalışıyorsun? Kur'ân-ı Kerim'e hepimizin canı fedadır. Kur'ân-ı Kerim'in hiç bir zerresine itirazımız yok.

            Sayın Evrenosoğlu! Sana inen bu kadar ayetleri senelerce saklayıp manasını halka açıklamadığın için Allah yanında mes'ul değil misin? Çünkü sana Allah tarafından ayetlerle yeni yeni emirler geliyor. Açıkçası senin bu ayetlerinin manası var mı? yok mu? Bir okuyucu, bir müslüman olarak merak ediyoruz. Acaba Evrenosoğlu merdivenin başında oturup ne yapıyor? Bütün Peygamberlere imam olup namaz kıldırdıktan sonra haşa onlara ne talimat veriyor veya ne vaaz yapıyor? Nasa verilen ilmin toplamı kendisine verildiğine göre bu ilimle Peygamberlere de ilim öğretmesi lâzım. Bizde bize ne gibi bir ilim öğretecek diye aylar, seneler geçtiği halde bekliyoruz, bir şey yok. Sanırım isteklere cevap vermeme devresindesiniz.

            Ey Müslümanlar! Bilmeniz lâzım ki, Allah'u Teâlâ'nın sevmediği ahlaklar; ahlâk-ı zemime kibir, ucup, riya, kendini övme, ibadetini beğenme, kendilerini başkalarından üstün görme, başkalarını beğenmeme değil midir? Sen ise baştan aşağı bunları yapıyorsun. Ayetinde “Allah'u Teâlâ İskender kulumuz sen büyük imamsın, göktekilere namaz kıldırıyorsun”  diyerek övüyor. Sen sana inen bu ayetlerini açıkla, bir kitap  yaz. Senin ayetlerinde ifade  var fakat manası yoktur!.

 

            (Sûre-i Ahzab, Âyet 40)

            “…(Ve lâkin) Hazreti Muhammed (Allah'ın Resûlüdür) bu cihetle ümmeti hakkında babalarından daha mukaddemdir, daha şefkatlidir ve daha hayrhâhtır, onların hayatı ebediyyelerine sebebtir. (Ve) O Resûl-i Âlişan (Peygamberlerin hatemidir) artık onunla silsilei Risâlet ve Nübüvvet nihayete ermiştir. Başka bir peygamber daha gelmeyecektir. Onun Nübüvveti bütün beşeriyete kıyamete kadar şâmildir. (Kur’ân-ı Kerim Tefsiri (Ömer Nasuhi Bilmen) c. 6, s. 2813; Hulasat’ül Beyan. Cild 11, s. 4438; Taberî Tefsiri, Cild 4, s. 1830; Şemâil’ür-Resûl, s. 129.)

 

            “İmam-ı Tirmizi'nin (Allah ona rahmet etsin) rivâyetinde Enes bin Mâlik'den merfuan gelmiştir ki:

            “Elbette Nübüvvet ve Risalet kesilmiştir. Benden sonra ne Nebi vardır ne Resûl” buyrulmuştur. (Dört Büyük Halife Kitabı (Şemsüddin Ahmed Efendi), s. 254; Mevâhib-i Ledünniyye, Cild 2, s. 115-116.)

            Bu Hadîs-i Şerîf açıkca delâlet eder ki, Nübüvvet ve Risalet işi kesilmiştir. Fahr-i Âlem Hazretlerinden sonra ne Nebî gelmesinin ne de Resûl gelmesinin ihtimali yoktur. Hiç birisinin gelmesi muhtemel değildir.

            İmam-ı Buharî, Müslim ve diğerlerinin rivâyetlerinde Cabir (Radiyallahu anhu)'den merfuan rivâyet olunmuştur ki:

            “Benimle diğer Peygamberlerin misali şuna benzer: Bir kimse bir ev yapıp tamamlasa. Her yerini güzelce bitirip yalnız bir kerpiç yeri boş kalsa ona girip nazar edenler: “Ne güzel etmiş, ancak şu kerpicin yeri boş kalmış derler. İşte böylece Nebiler binası  benimle tamamlandı” diye buyurmuştur.” (Kütüb-i Sitte, Cild 12, Hadis No: 4353; Sahîh-i Buhari Tecrîd-i Sarîh, Cild 9, Hadis No: 1441; Sahîh-i Müslim, Cild 7, Hadis No: 21 (2286), s. 169-170; Şemail’ür-Resûl, s. 356-357.)

            Hasılı Peygamber Efendimiz Hazretleri, kendisinin Nebilerin ve Resûllerin hatemi (tamamlayıcısı) olduğunu ve kendisinden sonra peygamber gelmeyeceğini böyle bir temsille beyan buyurdu.

            İmam-ı Müslim'in naklinde Ebû Saîdi'l-Hudrî (Radiyallahu anhu)'den rivâyet edilmiştir ki:

            “Ben geldim o kerpicin yerini tamamladım” diye buyurmuşlardır. Hasılı kendilerinden sonra peygamber gelmeyeceğinin açıklandığı şeklinde beyan buyurmuşlardır. Tâ ki, herkes bundan sonra peygamber gelmesine mecal olmadığını idrak etsin.

            Allah'u Teâlâ bir peygamber gönderir, kendine bir kitap gelir, ona da vahyi  bir melek getirir. O kitapla amel eden kalmaz ve ona kul sözü karıştırılır. İkinci bir peygamber gelir, ona gelen ikinci vahiyler evvelki kitapdaki gelen vahiyleri insanlar bozunca tazelemek için ikinci bir din, ikinci bir kitap gelir. Eski dinlerdeki bozulan kısımları ikinci kitap tamamlar. O dinde bozulunca diğer bir peygambere yeni bir kitap gelir. Yeni din ve kitap gelen peygamberler eski peygamberlere inen kitaptaki kul sözü karışan yanlış yerleri düzeltir veya yeni hükümler getirirlerdi. Sana gelen vahiyler haşa Kur'ân-ı Kerim'in hangi hükmünü kaldırdı, yerine hangi hükmü getirdi?

            Evvelki kitaplar ezberlenemezdi. İnsan ezberinde olmayınca ona kul sözü karışır ve kimse ayırd edemezdi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in hürmetine ve  mucizesinin hürmetine Kur'ân-ı Kerim'i herkes ezberleyebilir. Şimdi Kur'ân-ı Kerim'i büsbütün yazı olarak ortadan kaldırsalar Kur'ân-ı Kerim'in aynısını yeniden milimi milimine  yazacak yeryüzünde en azından onbinlerce hafız çıkar. Onun için Kur'ân-ı Kerim'i kıyamete kadar hiç kimse değiştiremez. Değişmeyince de bozulmaz. Bozulmayınca düzeltmek için vahiy gelmez. Kur'ân'ın İçinden bir âyet alınsa veya değiştirilse  diğer âyetler onun yokluğunu veya değiştirildiğini gösterir. Yani Kur'ân-ı Kerim ayrıyeten kendi kendini korur.

 

            (Sûre-i Hicr, Âyet 9)

            “Kur'ân-ı kesinlikle biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız”

 

            (Sûre-i Vakıa, Âyet 77-78)

            “Şüphesiz bu, korunmuş bir kitapta bulunan değerli bir Kur'ândır.”

 

            (Sûre-i Nisa, Âyet 82)

            “Halâ Kur'ân üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı onda bir çok tutarsızlık bulurlardı!”

 

            Allah'u Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de “O Muhammed bütün peygamberlerin baştacıdır” (Sûre-i Ahzab, Âyet 40.)  diyor. Sen ise vahyinde: “Sen gerçek ve son imamsın! Göktekilere namaz kıldırıyorsun.” diyorsun. Üstelik bunların içinde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'de var. Yani Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Mi'râç gecesi bütün Peygamberlere imam olup  iki rek'ât Mescid-i Aksa'da namaz kıldırdı. Sen de onların hepsine ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e namaz kıldırıyorsun öyle mi? Yine vahyinde: “Nasa verilen ilmin toplam yetkilerini sana ihsan eyledik” diyor. Böyle deyince bu ayetlere karşı gelmiş olmuyor musun? Ayete karşı gelince ne oluyorsun… Sen sana düşün.

            20 sayılı Mihr derginizin dört ve beşinci sayfasında: “Kur'ân-ı Kerîm'den sonra yeryüzüne bir kitabın indirilmiyeceğine dair bir hüküm  var mı? Eğer varsa lütfen bize göstersinlerde ilmimiz artsın” denilmektedir.

            Şimdi biz size soruyoruz. Yukarıda yazdığımız ayet ve hadislerde kitap ve Resûl gelmeyeceğine dair yeterince açıklama yaptım ve daha da yapacağım. Bilmem iknâ olabiliyor musunuz? Ama hiç zannetmiyorum. Çünkü siz dürbüne tersinden bakıyorsunuz.

            İşte sözleriniz Kur'ân-ı Kerim'e, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in yaptıklarına ve sünnetlerine taban tabana zıddır.

            Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyuruyor:

 

            (Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 6258)

            “İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, hayat artık masiyetle kazanılacak. (Ticaretlerinde)  yalan ve yemin öylesine yaygın hal alacak ki, böyle bir zamana rastlarsanız kaçınız!

            -   Nereye kaçalım ey Allah'ın Resûlü!

            -  Allah'ın kitabına ve Peygamberin  sünnetlerine!”  buyurdu. (Berika, Cild 1, s. 175-176.)

 

            Bu ise Kur'ân-ı Kerim'i de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in hadîs-i şerîflerini de bırakıyor, kendinin yeni şeytanî, istidracen uydurma ayetleriyle Kur'ân-ı Kerim'i Allah'u Teâlâ'yı ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i yalanlamaya kalkışıyor. Hem de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ümmeti imiş gibi görünüyor. Kendine inen sahte ayetlerle kendini Resûl gibi gösteriyor. Sonrada “ben Resûl değilim, Mehdiyim bana vahiy geldi,” diyor. Video kasetinde bir yardımcısı Peygamberlere Resûl denileceğini, Resûllerin de kıyamete kadar geleceğine dair burada  (Sûre-i Ali İmran, Âyet 81)'i de kendine göre yorumlayıp  yanlış tefsir ederek imâ yollu senin için Resûllük iddiasında bulunuyor.

 

            20 Sayılı Tavzih dergisi, s. 14'de:

            “Ve görülüyor ki Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den yüzyıllarca sonra göğü duman kapladığı zaman (kıyamete (yakın) bir Resûl gelecektir, bu kesindir” [yazısının altında (Sûre-i A'li İmran, Âyet 81) ayetinin tercümesini müteakip aşağıdaki yazı yazılmıştır.]

            Görülüyor ki Allah ezelde bütün nebileri (Peygamberleri) huzurunda toplamış (aralarında muhakkak son Nebi olan Peygamber Efendimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'de vardı, Nebi olması dolayısı ile orada olmaması mümkün değildi) ve bütün Nebilerden sonra gelecek olan bir Resûle  yardım etmeleri için onlardan söz almıştır.

            İşte Allah'u Teâlâ bu Ayeti Kerîme'de Nebilerin sonuncusu (Hatem'ül-Enbiya) olan peygamber Efendimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den sonra bir Resûl'ün, bütün semavi kitapları (Tevratı, Zeburu, İncili ve Kur'ân-ı Kerîm'i) tasdik etmek üzere geleceği açık bir şekilde beyan etmektedir, diye yazmaktadır.

            Halbuki:

 

            (Sûre-i A'lî İmran, Âyet 81-82)

            “Allah Peygamberlerden ahid almıştı. «Yemin ederim ki size kitap ve hikmet verdim.» Sizde olanı tasdik edecek bir peygamber gelecek. O'na mutlaka inanacaksınız ve ona mutlaka yardım edeceksiniz. İkrar edip bu ahdi kabul ettiniz mi?" demişti. "İkrar ettik" demişlerdi de: “Şahid olun Ben'de sizinle beraber şahidlerdenim” demişti. Şimdi tefsiri:

            "Allah Peygamberlerinden ahid almıştı;" Ey kitap ehli! Hani bir zaman Cenabı Allah Peygamberlerinden şöyle kesin bir söz almıştı. «Yemin olsun ki size kitap ve hikmet verdim» İbn-i Abbas dedi ki:

            “Cenab-ı Allah gönderdiği her Peygamberden, eğer kendisi hayattayken Hazreti Muhammed gelirse mutlaka O'na inanıp yardım edecek diye kesin söz almıştı. Bu konuda kendi ümmetlerinden de söz almalarını onlara emretmişti.”

            "Siz de olanı tasdik edecek bir Peygamber gelecek:" Sonra size benim katımdan bir Peygamber gelecek ve sizin getirdiğiniz ahkâmı doğrulayacak. Bilesiniz ki O Muhammeddir. "O'na mutlaka inanacaksınız ve ona mutlaka yardım edeceksiniz:" O'nu mutlaka tasdik edip destekliyeceksiniz. "İkrar edip bu ahdi kabul ettiniz mi?" demişti. Bu ahid ve tavsiyemi kabullenip ikrar ettiniz mi? "İkrar ettik" demişlerdi de: «Şahid olun, Ben'de sizinle beraber şahidlerdenim» demişti. Ey Peygamberler! Bu misaka şahid olun. Ben de hem size, hem de onlara karşı şahidlerdenim.” demiştir. (Taberî Tefsiri, Cild 1, Sayfa; 265-266; Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’ân-ı Kerim Türkçe Meâl’i ve Tefsiri, Cild 1, Sayfa, 405-406; Hulasat’ül-Beyan, Kur’ân Tefsiri, Cild 2, Sayfa 651-652; Kütüb-i Sitte, Cild 14, s. 278-279.)

 

            (Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 126)

            “Benden ancak iyice bildiğiniz şeyi nakledin. Çünkü, her kim bana karşı yalan uydurursa cehennemde oturacağı yerini hazırlasın. Her kimde Kur'ân-ı kendi fikriyle yorumlarsa (demediğimi dedi derse) ateşteki yerini hazırlasın. (500 Hadîs Kitabı, Hadîs No: 429, s. 350.)

 

            (Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 5438-5439)

            “Kim ilmi olmadan Kur'ân-ı tefsir etmeye çalışırsa, cehennemde  yerini hazırlasın.”

            “Kim kendi görüşü ile Kur'ân tefsirine kalkışırsa isabet etse dahi hata yapmış sayılır.”

 

            Gördünüz mü sayın Evrenosoğlu! Sizin mana verdiğiniz gibi değilmiş. Bu ahdin içinde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) yokmuş, bilakis Allah'u Teâlâ bütün Peygamberlere, O'nun geleceğini bu ayeti kerîme'de müjdeliyor. İşte nebiler ve Resûllerin kıyamete kadar gelmeyeceği anlaşılmıştır. Ayetlerin manasını değiştirenin mahşerde  hesabı çok ağır olur.

 

            (Sûre-i Duhan, Âyet 10-14)

            (10) “Öyleyse sen göğün açıkça bir duman çıkaracağı günü gözle.” Ey Muhammed! Sen şu müşrikleri gözle! Gün gelecek ki semadan duman gibi üzerlerine bir belâ inecektir. Duman olduğunu düşünen kimseler için, bunun bir duman olduğu açıkça anlaşılacaktır.

            (İbn-i Mes'ud'dan rivâyet edildiğine göre; Kureyşliler Resûlullah'a asi oldukları zaman Resûlullah onlara beddua etti de, kıtlığa maruz kaldılar. Öyle ki leş yemek  mecburiyetinde kaldılar. Onlardan biri göğe bakar, açlıktan duman görürdü. (Sahîh-i Müslim, Cild 8, Hadîs No; 39 (2798), s. 322; No: 40(…), s. 324; No: 41(…), s. 325.)

            Taberî'nin ve bir çok tefsircilerin tercih ettiği bu görüş kuvvetli olan görüştür. İbn-i Abbas (Radiyallahu anhu)'dan rivâyet olunduğuna göre, sözü edilen duman, kıyamet alâmeti olaraktan beklenen dumandır. İbn-i Kesir'de bu görüşü tercih etmiştir. Ama birincisi daha kuvvetlidir.)

            (11) O müthiş duman (insanları saracaktır) Onları her taraftan saracaktır. (Bu bir acıklı azaptır) diyeceklerdir.

            Bu duman, tütün (sigara) manasında da olabilir. Duhandan murad nedir? Bir kıtlığın zuhurudur, yağmurların yağmaması, havanın karanlıklar içinde kalmasıdır. O zaman aç  kalanlar, yerle gök arasını fezaya dağılmış bir duman içinde göreceklerdir.

            Diğer bir şekilde bu duhan kıyamet gününden evvel zuhur edecektir. Bu duman doğu ile batı arasını kaplar. 40 gün ve gece devam eder. Bundan dolayı mü'minler, nezleye tutulmuş gibi olurlar. Kâfirler ise sarhoş bir hale gelirler. ([Muhiddîn Arabî, Dûrrü Meknûn, s. 205])

            (12) Böyle bir faciaya uğrayan kâfirler, o zaman yalvarmaya başlayacaklar. (Ey Rabb'imiz! Bizden bu azabı açıver) diye niyaz edecekler ve (şüphe yok ki, biz mü'minleriz) bu korkunç hâl bizden kaldırıldığı takdirde elbette ki biz iman etmiş olacağız diyecekler.

            Rivâyete göre Kureyş müşriklerinde şiddetli bir kıtlık başlamıştı. O zaman müşrikler Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'e müracat etmişler, yakın akrabalık namına ricada bulunmuşlar, kendilerine dua etmelerini istemişlerdi. Bu musibet başlarından kalkınca islâmiyeti kabul edeceklerini söylemelerine rağmen bir çokları bu vaadlerinde durmamışlardır.

            (13) Hakk Teâlâ Hazretleri münkirlerin sözlerinde durmayacaklarına işaret için (onlar için öğüt almak nerede!) Onlar vaadlerinde sebat etmezler, küfür içinde yaşamaya devam etmek isterler. (Halbuki muhakkak onlara) azabı ilahiyi (apaçık bildiren) Resûl-i Zişan gibi bir peygamber geldi. Onlara lâzım gelen malûmatı verdi. Onlara nasihatlarda bulundu. Onlar inkârlarını terketmeli değil mi idiler.

            (14) "Ondan yüz çevirmişler:" Resûlümüzden yüz çevirmişler, Ona yönelmemişler. Kendilerine okuduğu kitabımızın ayetlerinden öğüt almamışlar. Onlara nasihat olarak anlattığı hüccetlerimizden ibret almamışlardı. «Belletilmiş mecnunun biri»  "Muhammed delinin biridir". Bu sözler ona başkaları tarafından öğretilmiştir. demişlerdi. (Taberî Tefsiri, Cild 5, Sayfa 2179-2180; Ömer Nasuhi Bilmen (Kur’ân-ı Kerim Meâl’i ve Tefsiri), Cild 7, Sayfa: 3310-3311; Hulasat’ül-Beyân Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, Cild 13, Sayfa 5254-5257.)

            Video kasetinde bir yardımcısı savaş olacağını Atom bombası atıldığında yerden çıkan dumanın bu ayette geçen duman olduğunu iddia ederek "(Kıyamete yakın)  bir  Resûl gelecektir bu kesindir" denilerek bu Resûl' un İskender Evrenosoğlu'nun olacağını, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e benzeterek imâ yollu söylemektedir. (Ayrıca bu konuyu Tavzih dergisi Sayfa 14'de de yazmıştır.)

 

            Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e peygamberlik gelinceye kadar en doğru en emniyet edilir adam diye Muhammed'ül-Emin dediler. Ayetler gelince hepsi şaşırıp, donup kaldı. Ayetin büyüklüğü Arapça lügatının en üstünü olup her sorulacak soruya hiç bir yerine itiraza mahal olmayacak şekilde cevap verilmiştir. 1400 sene evvel Kur'ân'da “biz iki deniz yarattık, birbirine karışmaz” (Sûre-i Rahman, Âyet 19.) ayeti ancak 1400 sene sonra keşfedilebildi. Kur'ân-ı Kerîm'in özellikleri tam yazılabilse ciltlerle kitap olurdu. Yazılma ve sayılma ile bitmezdi. Hasılı Kur'ân-ı Kerîm'in taklidi olmaz, benzeri gelmez ve getirilemez. Getirdim, diyene de deli denir.

            Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e  bir zamanlar "Muhammed (mecnun)  delidir"  dediler. Çünkü üç  yerde insana hal gelir. Vecid, Tevacüd ve Vucûd halleridir. Bu da üç ibadet halinde gelir. Zikrullah ederken, namaz kılarken, Kur'an okurken.

            Vecid hali: Kendi kendini zapdedemez; çarpınır çarpınır, bağırır, çağırır. Aklı başındadır fakat öyle yapmamakta  elinde değildir.

            Tevacüd Hali: Tepeden tırnağa kadar yanar. Hatta zahirde bile  ateşi  çok  yükselir. Aklı başından gider, kalkar. Uzun bir mesafeyi koşar, döner. Bazende çok uzun mesafeye gider, gittiğini de  bilmez. Sonunda ayıkınca kendinin  nerde olduğunu bilir. Oraya kadar, nasıl, ne şekil, ne zaman, niçin geldiğini bilemez. Bazısı da geniş bir mesafeyi, koşarak döner. Buna da tevacüd hali derler. Hz. Pir Abdulkadir Geylânî  “Ben tevacüd halinden ayıktığım zaman kendimi 12 günlük yolda bulurdum” buyurdu.

            Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e tevacüd hali gelince Mekke'nin çarşısında gece yarısı yatağında yatamayıp  kalkar, koşar ve bağırarak  "Lâ ilahe illallahu vahdehu la şerike  leh, lehül mülkü ve lehül hamdü  ve hüve alâ külli şey'in gadir." "Subhanallahi velhamdülillahi velâ ilahe  illallahu vallahu ekber, velâ havle  vela guvvete illa  billahil aliyyül azim." Tesbihlerini aşkla  bağırarak  okur, koşardı. İşte bu sebeble Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)' in geçeceği yolun üstüne dikenli çalılar atmaları mecnun, delidir demeleri  o sebebtendir.

            Diğer bazılarınında saçma sapan konuşup, ona deli demeleri bununla beraber midir? Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in sözleri, Kur'ân-ı Kerîm'in âyetleri, Reşat altını gibidir. Üstünden zaman geçtikçe daha fazla değer kazanır. O ayetlerle konuşan hakiki evliyaların sözü de aynı gittikçe değer kazanır. Onların dışında konuşulan sözlere belki ilk defa millet (halk) biraz heveslenir, akın eder. Sonunda kağıt paranın tedavülden kalkınca gazete kağıdı ile bir farkı olmadığı gibi hükmü geçersiz olur. Kendi sözünü kendi yalanlar.

            (Sayfa 1) “Cibrîl'i emin vasıtası ile değil. O'nun nezdimizde bulunan aziz ruhu tarafından doğrudan doğruya O'nun kalbine indirilmektedir.”

            Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e inen ayetlerin hepsini Cebrail (Aleyhis-selâm) Sidret'ül-Münteha'dan alıp Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in zahirine getirmiştir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e Cebrail (Aleyhis-selâm)'ın ruhu hangi ayeti ve ne zaman getirmiştir? Meleğin bir kendisi; bir de aziz ruhunun iş gördüğüne dair şimdiye kadar hiç bir delil varid olmamıştır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e ve diğer Peygamberlere Cebrail (Aleyhis-selâm)'ın aziz  ruhu değil kendisi gelmiştir. (Sûre-i Şuara Âyet 193; Sûre-i Bakara, Âyet 87, 253; Sûre-i Maide, Âyet 110; Sûre-i Nahl, Âyet 102.)

            (Sayfa: 8) “Şeytan senin yanına hiç bir zaman yaklaşamaz.”

            (Sayfa: 12) Fenafillah mertebesinde artık şeytan sana bir şey yapamaz. Ama sen ona çok şey yapabilirsin. O bunu bildiği için sana yaklaşamaz.

            (Sayfa: 62) Evet! Şeytan senin voltajına dayanamaz.

            Şeytan sana değerse şase yapar, senin voltajına dayanamaz. Çünkü şeytanın bütün kablolarını yakarsın. Bunu bildiği  için şeytan sana yaklaşamaz, öyle mi? Dikkat et çok açık veriyorsun?

            (Sayfa: 42) Hiç bir şeyden korkma! Şeytanın sana ulaşamıyacağı bir müktesabata sahipsin diyor.

            Şeytan dünya yaratıldığından bu güne  kadar her insana musallat olmuştur.

            Şeytan cennetten kovulduktan sonra tekrar cennete girip Adem (Aleyhis-selâm)'i ve Havva anamızı kandırıp cennetten kovduran şeytan değil miydi? (Sûre-i A’raf, Âyet 20-22 arası, Mir’ât-ı Kâinat, Cild 1, s. 111-112.)

            İbrahim (Aleyhis-selâm) önde, oğlu İsmail (Aleyhis-selâm) arkada giderken ikisinin arasına girip babana asi gel, gitme diyen şeytana İsmail (Aleyhis-selâm) taş atıp gözünü çıkardı. Üç şeytan önüne çıktı. Her birisine ayrı ayrı taş vurdu. Onun için hac'da orada şeytana taş atarlar. İsmail (Aleyhis-selâm)'e babası İbrahim (Aleyhis-selâm)'a asi getirmek isteyen biri Peygamber, o biri Peygamber olacak. İkisinin arasına giren şeytan değil miydi? Bu senin işine mi karışmıyor. Senin voltajına mı dayanmıyor? (Delâil-i Hayrat Şerhi “Kara Dâvûd”, s. 874-875.)

            Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) namaz kıldırırken Ashabın arasında şeytanın kara koyun sûretinde dolaştığını görüyorum dedi. (Râmûzu’l-Ehâdis, Hadîs No: 1257; Riyazü’s-Salihîn, Hadîs No: 1089, s. 675; Sünen-i Ebû Dâvûd, Cild 3, Hadîs No: 667; Sünen’ün Neseî, Cild 1-2, Hadîs No: 815.)

            Yine Eyüb (Aleyhis-selâm)'un namaz kılarken burnuna üfürüp yara çıkartan şeytan değil miydi? (Sûre-i Sa’d, Âyet 41; Envârü’l-Aşıkîn, s. 103, Mir’ât-ı Kâinât, Cild 1, s. 182; Delâil-i Hayrat Şerhi “Kara Dâvûd”, s. 889.x)

 

            (Sûre-i Nas, Âyet 1-6)

            “(Ya Muhammed!) De ki: Cinden olsun insandan olsun, insanların kalplerine şüphe ve tereddüt sokan, vesveseci ve sinsi (şeytanın ve insanın) şerrinden, insanların Rabb'ine, insanların melikine (mutlak sahip ve hakimine) insanların ilahına (Allah'ına) sığınırım!”

 

            İskender'de “şeytandan emin olduğunu” söylüyor.

 

            Bütün bu saydığımız Âyet-i Kerîme ve hadîs-i şerîflerin yanında siz, kim oluyorsunuzda şeytan sizin yanınıza yaklaşamasın?

            Ne kadar büyük peygamber ve evliya olursa olsun  her insanda şeriata muhalif zerre kadar bir hâl zuhur etse, şeytan hemen ona musallat olur.

            Hadîs-i Şerîf: “ Abdestte ayağınızda kuru kalırsa şeytan namazda size musallat olur.”

 

            (Kütüb-i Sitte, Cild 10, Hadîs No: 3607)

            “Müslim'in bir rivâyetinde şöyle denir:

            - Halk ikindi namazı sırasında acele etti ve bir kısmı alelacele abdest aldı. Biz onlara ulaştık, ökçelerine su değmemiş parlıyordu. Bunun üzerine Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

            - Ökçeleri ateşte  yanacakların vay haline! Abdesti tam alın, buyurdular”. (Kırk Mevzuda Kırk Hadîs Kitabı, Hadîs No: 26, s. 47; Sünen-i Ebû Dâvûd, Cild 1, Hadîs No: 97; Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 2, Hadîs No: 450; Râmûz’ul Ehâdîs, Hadîs No: 5734; Sünen’ün Neseî, Cild 1-2, Hadîs No: 110-111.)

 

            Her insan, her işin başında ve  Kur'ân-ı okurkende «Euzü Besmele»  çekmeye  mecburdur. Eûzü  besmelenin  manası:    «Euzü sığınırım, Billahi Allah'a sığınırım, mineşşeytânirracîm Allah'ın dergahından sürülmüş (kovulmuş) olan şeytandan Allah'a sığınırım» demektir. Bunu kıyamete kadar herkes okur. Bunu sen okumuyorsan tam şeytanın arkadaşısın, zaten şeytanın isteğide budur. Okuyorsan yalancısın şeytan sana musallat olamıyorsa niçin okuyorsun? Kur'ân-ı Kerimin her sûresinin başında Bismillahirrahmanirrahîm var. “Kur'ân  okuduğun  zaman o kovulmuş şeytandan  Allah'a sığın.” (Sûre-i Nahl, Âyet 98.)  Euzü Besmeleyi Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) devamlı okurdu. Bu ayetin mucibince hocalarımız; sabah namazından sonra Mihrabî'de iki defa Euzubillahis-Semî'ül-Aliymü mineşşeytanirracîym, bir defa da Estaîyzü billahis-Semî'ül-Aliymü mineşşeytanirracîym bir defa da Allahu hayr'ül-Fatihîne velhafızîne bi fedâilü Bismillahirrahmanirrahîm. Bazıları da “İnnehu min Süleymane ve innehu Bismillahirrahmanirrahîm“ (Sûre-i Nemil, Âyet 30.) ile Sûre-i Haşr'ın son sayfasına başlarlar. Şeytandan eminse Eûzü Besmeleye ne hacet var. Hem şeytandan Allah'a sığınsın; hem de şeytan bana müdahele edemez diye vahiy gelsin. Bu kadar çelişki olur mu?

 

            (Sayfa. 12)'de «Benimle yalnız virdde değil istediğin an konuşabilirsin» diyor.

            İşte bu da saçma! Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e vahiy kesildiği, hiç konuşamayıp aciz kaldığı zamanlar olmuş, her zaman Cebrail (Aleyhis-selâm) ile konuşamamıştır.

            Hazreti Aişe Validemize iftira edildiğinde dört ay Cebrail (Aleyhis-selâm) gelmedi. Bu kimseye ise gelen vahiyde “istediğin an benimle konuşabilirsin” diyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) beşerdir, yanılandır. (Sûre-i İbrahim, Âyet 11, Sûre-i İsra, Âyet 93; Sûre-i Fussilet, Âyet 6; Sûre-i Kehf, Âyet 110; Kimya-i Saadet, s. 543; Râmûzu’l-Ehâdîs, Hadîs No: 1780.) Sen ise haşa beşerlikten çıkmış mı oluyorsun?

            Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e vahiy gelmediği zaman ilhamla, ilhamda gelmediği zaman rüyayla, rüyada görmediği zaman Ashabı toplar, müşavere yapar, müşavere ile herkesin görüşünü alırdı.  Hangisinin görüşü daha muvafıksa onu yapardı. En son kesin kararı kendi verirdi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e devamlı vahiy geliyorsa niçin ilhamla, rüya ile amel ediyor. Niçin müşavere yapıyor. Müşavere ile amel ediyor, müşavere sünnettir. İşte rahmanî olan ilham ve vahiy her zaman gelmiyor. Senin ki ise aralıksız devam ediyor.

            Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Mekke'ye hacca gitmeleri gördüğü rüyayla oldu. O sene Hac edemeyince münafıklar Muhammedin rüyası yalan çıktı, dediler. Bu âyet geldi: “Le gad sadegallahü Resûlehür-rü'ya bilhaggı…ilâ Ahir.” “Resûlullah'ın rüyası doğrudur. Onun dini hakdır. Siz Mescid-i Haram olan Kâ'be'ye gideceksiniz.” (Sûre-i Fetih, Âyet 27.)

            Hendek Muharebesinde Medine şehrinin etrafına hendek kazmaları (Sahîh-i Buhari Tecrîd-i Sarîh, Cild 10, s. 212.) ve Bedir esirlerinin bırakılmaları müşavere ile oldu, vahiy gelmedi, rüyada görülmedi, ilhamda olmadı, müşavere ile karar verdiler. Her zaman Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Cebrail (Aleyhis-selâm) ile konuşuyorsa niçin rüya ile amel ediyor, niçin müşavere ile amel ediyor? Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e her zaman gelmeyen Cebrail (Aleyhis-selâm), sana her zaman mı geliyor?

            Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Allah'u Teâlâ ile  her zaman için konuşamayınca, ondan başka da hiç kimse konuşamaz. Şeytanî ilhamlar, şeytanî rüyalar, şeytanî sözler ve şeytanî haller aralıksız devam eder. Rahmanî olanlar ise bir zaman kesilir,  bir zaman zuhur eder.

 

            (Sayfa 12) «Seni alemlere yerlere ve göklere hakim tayin eyledik.»

            (Sayfa 33) «Şimdi biz seni kâinata hakim tayin eyledik.»

            (Sayfa 52) «Seni kâinatın hakimi olarak takdis ederiz.»

            (Sayfa 54) «Seni kâinatın hakimi tayin ettik.»

            Hakim olduğuna dair sana dört ayet iniyor. Allah aşkına söyle hakim olarak ne yaptın? Ne yapacaksın? Yoksa yerlerde ve göklerde yapılacak hiç bir  iş yok mu?

            Bu hükmünde sabah namazına ister kalk, ister kalkma, teheccüdü ister kıl, ister kılma. Nasıl olsa seni alemlere hakim tayin ettik mi diyor? Kendi kendini kainata hakim tayin ettin. Halbuki Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) başta olmak üzere bu kadar büyük zâtlar ve bunlardan hiç birisi kainata hakim tayin edilmemiş bir tek sen mi tayin edildin? İmam-ı Azam yatsı namazının abdesti ile sabah namazını kırk sene kılıyor. Allahu Teâlâ hem namazı emreder, hem de namaza kaldırmaz mı? Sümme haşa! Allahu Teâlâ namaza kaldırmıyorsa şeytana yapacak iş kalmadı mı,  yoksa haşa şeytanın yapacağını Allah'u Teâlâ' mı yapıyor? 

 

            (Sûre-i Bakara, Âyet 29)

            “Hüvellezi halâka leküm ma fil ardı cemian. İlâ Âhir…”

            “O Yüce Allah'tır ki yeryüzünde ki her şeyi sizin için yarattı. İlâ Âhir...”

 

            (Sûre-i Casiye, Âyet 13)

            “Ve Sahhara leküm ma fissemavati vema filardı cemian minhü. İlâ Âhir…”

            “Göklerde olanları, yerde olanları, hepsini size musahhar kılmıştır.”

            “Göklerde ki güneşi, ayı, yıldızları ve yerlerde ki canlıları, hayvanları, ağaçları, dağları, diğer maddeleri ve gemileri emrinize vermiştir. Bütün bunlardan sizin fayda ve çıkarlarınız vardır. Elbette ki düşünen bir kavim için bunda ayetler (alametler) vardır: Cenâb-ı Allah'ın bunları sizin emrinize vermesinde; Allah'ın ayet ve hüccetleri üzerinde düşünüp öğüt ve ibret alan kimseler için Allah'tan başka ilâh (Allah) bulunmadığına dair alâmetler vardır.”

            Allah'u Teâlâ yukardaki ayetlerde bütün insanları, göklerde ve yerde olanların hepsine, musahhar kıldık buyuruyor.  Bu Kur'ân-ı Kerîm'in ayetidir. Bu hepimize şamildir. Öyleyse size  bunu bir defa daha bildirmesine ne gerek vardı? Kendi kendisini bu kimse Allah'ın çok sevgili ve özel bir kulu gibi görüyor. Bu âyetler onun  vahiylerini müdafaa etmez, bilakis mahçup eder.

            Hadîs-i Kudsi: “Ben bir kulumu seversem onun gören gözü, işiten kulağı, yürüyen ayağı, söyleyen dili ben olurum.” (Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 12, Hadîs No: 2042; Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 4094; Riyazü’s-Salîhin (Aslı ve Tercümesi), Hadîs No: 385, s. 293; Gunyet’üt-Talibin, s. 1048, 1047; Berîka, Cild 1, s. 313; Mârifetname, s. 553; İslâmda Helâller ve Haramlar (İbn-i Hacer El-Heytemi), Cild 1, Hadîs No: 611, s. 301; İslâm Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 11, s. 355; Müzekki’n-Nüfus, s. 427.)

            Sen ayetlerinde sadece: “Seni özel olarak alemlere hakim tayin eyledik” diyorsun. Halbuki Kur'ân-ı Kerîm'de Sûre-i Casiye, Âyet 13'de “Göklerde ve yerde olanların hepsini sizlere musahhar kıldık” buyurmuştur. Allah'u Teâlâ'nın bu ayetinde dediğinde  hiç kimseye bir özellik yok. Bu ayet herkese aittir, umuma şamildir. Senin vahiylerinde Sayfa: 12, 33, 52, 54'de hep sana özel olarak alemlere hakim tayin eyledik diyor. Kendi kendini Allah'ın özel bir kulu gibi görmekten vazgeçsen daha iyi olur. Bunlar aşağıdaki Kur'ân-ı Kerîm âyetlerinde de daha iyi anlaşılıyor.

            Mülk Allah'ındır, insanlar arasında hüküm verir. (Sûre-i Hac, Âyet 56.)  Allah'u Teâlâ hakimler hakimi değil midir? (Sûre-i Tin, Âyet 8.) ( Bu gün mülk kimindir? (Mukabele eden olmaz. Yine Allah'u Teâlâ cevap verir.) Tek ve kahhar olan Allah'ındır.(Sûre-i Mü’min, Âyet 16.) “Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır”.(Sûre-i Hadid, Âyet 10.) “Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. İşler dönüp dolaşıp ona varır”.(Sûre-i A’li İmran, Âyet 109.)  “Göklerde ve yerde olanların hepsi mülkün sahibi Mukaddes, Aziz, Hakim olan Allah'ı tesbih  eder.” (Sûre-i Cum’a, Âyet 1.), “Mülk onundur, hamd onadır” (Sûre-i Tegabün, Âyet 1.) gibi ayetler size geldiğini söylediğiniz, sizin ayetinize terstir. Bu da sizin  Kur'ân-ı Kerîm'in tam tersi  olduğunuzun delilidir.

            Siz tek başınıza yerlere ve göklere nasıl hakim tayin ediliyorsunuz? Allah'u Teâlâ yukardaki âyet-i kerîme'lerde herşeyi açıkça izah etmiştir. Hakim tayin edilip bu zamana kadar ne yaptın, bundan sonra ne yapacaksın?

            “Siz hakkı ile bana ibadet ederseniz; yarın mahşerde cennette didarıma. cemalime, gurbiyetime vasıl olursunuz.” Hatta bu dünyada iken de o sırlara erersiniz. “Lehüm'ül büşra fil hayati'd-dünya…İlâ Ahir.” (Sûre-i Yunus, Âyet 64.)  “Onlara bu dünyada da  ahirette de müjdeler var” dediği  budur.

 

            (Sayfa 13) «Senin mevkiinde beddua sana tesir edemez» diyor.

 

            (Sûre-i A'raf, Âyet 175)

            ‘‘Onlara şu adamın haberini de oku, ona ayetlerimizi  verdikte onlardan sıyrılıp çıktı.”

            Ey Muhammed! Kavmine kendisine ayetlerimizi verdiğimiz buna rağmen onun o ayetlerden sıyrılıp uzaklaşan adamın haberini ver. Şeytan onu peşine taktı, böylece azgınlardan oldu.”

 

            (Senin verdiğin misalde ayetler herkese gelir diyorsun. Buna da önce ayet verdi, sonra azgınlardan oldu. Bu ayet diye söylediği alâmettir. Burada senin dediğin gibi olsa bile seni niçin şeytan azdırmasın. Çünkü onu azdırdı.)

            Şeytan onu kendi takımına ilhak etti. Ve o da kendi sapıklığından ve Rabb'inin emrine ettiği muhalefetten dolayı mahvolanlardan oldu.”

            Bir rivâyette böyle feci akibete maruz kalan şahıs, Bel'am ibn-i Baura'dır. Bu Ken'an ilinde Cebabire'nin bulunduğu bir karyede bulunuyordu. İlim ve marifet sahibi idi, selâh-ı hâl ile maruf idi. Fakat bu karyeye teveccüh eden Hazreti Musa (Aleyhis-selâm) aleyhinde beddua etmek için kavmi kendisine müracaat etmişler, atiyeler (hediyeler) vermişler, bunun tesiriyle o Peygamberi zişan aleyhine beddua etmiş, (bedduası ile Musa (Aleyhis-selâm)'ın askeri hasta olmuştu. Belâm ibn-i Baura) daire-i diyanetten çıkmış, bu yüzden şeytana uyarak ilim ve marifetten mahrum kalmıştır. İşte dünyalık için dinini feda edenlerin ibrete şayan akibeti böyle son bulur. (Bu açıklama Ömer Nasuhi Bilmen'in Kur'ân tefsiri, Cild 2, Sayfa: 1123-1124'den alınmıştır.)

            Musa (Aleyhis-selâm)'a beddua tesir ediyor. Zarar ziyana uğruyor. Sana niçin beddua tesir etmesin? Sana niçin zarar ziyan olmasın?

            Yukardaki ayet-i kerîme Musa (Aleyhis-selâm) zamanında vukû bulmuş bir olayı Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e Allah'u Teâlâ ayet (alâmet) olarak indirmiştir, değilse Belâm  ibn-i Baura'ya ayetler  verilmemiştir. Bu adamda Kur'ân-ı Kerîm'de ayet diye geçenlerin hepsini Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e indirilen emir ve nehiy gibi ayeti kerime olarak kabul ediyor.

            Evliya'ya âyet gelmez. Ancak ilham gelir. Bu da âyet değil ilhamdır. Siz ise derginizde ‘‘Allah'a inanan insana değil, şeytana uyan insana bile âyet indirdi” diyecek kadar konuyu yanlış ve kendi görüşünüze uygun şekilde saptırıyorsunuz. Belâm ibn-i Baura başlangıçta Musa (Aleyhis-selâm) ümmetinden olup kendisine ilham gelen büyük bir evliyaydı. Sonradan yolunu şaşırdı ve şeytana uydu. İşte Kelîmullah ve altı ulul Azim Peygamberden biri olan Musa (Aleyhis-selâm) gibi bir büyük Peygambere ve onun (askerlerine) beddua edildi.

            Müfessirler arasında tartışma konusu olan Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e Yahudi Lebid bin Asan tarafından sihir yapıldığı ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in hasta olduğu “Muavvezeteyn surelerini” okuyup iyileştiğine dair Hazreti Aişe (Radiyallahu anha)'den gelen hadîs-i şerîfler mevcuddur. (Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 8, s. 234, Hadîs No: 1312; Cild 9, Hadîs No: 1352; Mevâhib-i Ledünniyye, Cild 1, s. 111; Berîka, Cild 2, s. 110; Ömer Nasuhi Bilmen Kur’ân Tefsiri, Cild 8, s. 4119.)

 

            (Sûre-i Felak, Âyet 1-5)

            “(Ya Muhammed!) De ki: Yarattığın şeylerin şerrinden, karanlığın çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfürüp büyü yapan üfürükçülerin şerrinden; kıskandığı vakit kıskanç kişinin (hased edenlerin) şerrinden, sabah'ın Rabb'ine sığınırım.”

 

            Sizin ne özelliğiniz var ki bu mübarek zâtlara beddua ve sihir tesir ediyorda size niçin tesir etmesin.

            (Sayfa 17) «Sana nâs'a verebileceğimiz ilmin bütününü verdik.»

            (Sayfa 35) «Marifeti sana ettiklerimizin gelmiş, geçmiş ve mevcut marifetleri sana ihsan ettiklerimizin yanında okyanusta bir damla mesabesindedir.»

            Senin ilmin okyanus, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ilmi, marifeti senin ilminin yanında okyanusta bir damla gibi mi? Sen dürbüne tersinden bakıyorsun, şaş gözlük takmışsın. Dürbüne düzgün bakarsan ne kadar uzak olsa yakın gösterir. Tersinden bakarsan ne kadar yakın olsa uzak gösterir.

 

            (Sayfa 37) «Hay olanların içinde en sevgili, en çok ilim ve marifet ihsan ettiğimiz kulumuzsun.»

            (Sayfa 39) «Gelmiş - geçmiş bütün evliyanın ilmini aşacaksın»

            (Sayfa 46) «Sen evliyanın başında gelmektesin.»

            (Sayfa 48) «Bu güne kadar yetki verdiğimiz nasın toplam yetkilerine sahipsin.»

            (Sayfa 51) «Sana bu güne kadar nasa verdiğimiz ilimlerin bütününü  ihsan ettik.»

            (Sayfa 60) «Nasa şimdiye kadar ihsan ettiğimiz şeylerin tamamını sana ihsan edeceğimize söz verdik.»