BATIL GÖRÜŞLERİN İÇ YÜZÜ
Bismillâhirrahmânirrahiym
Bir şahsın kendisine vahiy; Peygamberlik, Mehdilik, Şeyh'ül-Ekberlik ve daha bazı şeylerin geldiğini iddia ettiğini, bazı saf kimseleri de kandırdığını söylediler. Tam manası ile bu şahsa hiç kimsenin cevap vermediğini anlattılar. Bu şahsa ait bir video kaseti ve dergilerinden verdiler. Şimdi cevap veriyorum.
İskender Erol Evrenosoğlu'nun (takma adı: İskender Ali Mihr) «Risâlet nurları» adını verdiği kitabı, 21 sûre'ye ayrılmış ve 68 sahifedir. İktibas dergisinde “Ercüment Özkan” tarafından yayınlanmıştır. Kitabının elimize geçen fotokopilerinde ki vahiylerini ve sayfa numaralarını biz koyu renkli olarak yazdık. Bunlar, onun vahiyleridir. Kur'ân-ı Kerim'in ve Hadîs-i Şerîflerin ışığında değerlendireceğiz. İnşallahu Teâlâ.
Tavzih adındaki 20 Numaralı Mihir dergisinden bu kimseye Diyanet İşleri Başkanlığı'nın din işleri yüksek kurulu başkanı İsmail Öner'in hazırladığı dört sayfalık bir metinde “Risalet Nurları” adındaki bu vahiylerine verdiği cevapları üzülerek kaydedelim ki; kendi dergisinde yayınlamak cesaretini gösteremediğini öğrenmiş bulunuyoruz. Dürüst ve kendisinden emin olan bir kimsenin bu konuları Diyanet işleri başkanlığı din işleri yüksek kurulu başkanı sayın İsmail Öner'in önce tenkidini sonra kendi cevabını yazması lâzımdı. Maalesef! Bu cesareti gösterememiştir. Aynı cesaretsizliği bizim tenkidimize de göstereceğini ve Kur'ân-ı Kerim'in âyetlerini kendi çıkarına ve yanlış görüşüne göre tefsir ederek daha evvel yazdığı cevap gibi cevap hazırlayacağını şimdiden tahmin edebiliyorum. Maalesef derginizde bahsetmiş olduğunuz vasıflara haiz değilsiniz. Bütün vahiyleriniz, Kur'ân-ı Kerim'e ve Hadîs-i Şerîflere taban tabana zıddır.
Tavzih dergisinin sayfa 4'de: (Risalet Nurları) “Yüce Rabbimizin bize olan sevgisini özel olarak dile getirdiği sohbet hüviyetinde bir kitaptır.” Aynı derginin sayfa 5'de ise “Ne varki bu kitap (Risalet Nurları) bir şeriat kitabı değil, mesnevi gibi Eşref Rumî Hazretlerinin dîvanı gibi bir sohbet kitabıdır” Sayfa 22'de: “Senin görevin müslüman Türkiye için sana emir verdiğimiz zaman başlayacak” (başlığı altında yazmışsınız öyle ise) “Neden âyetlerden oluşan bir kitap, peygamber olmayan birine veriliyor?…Bunların hepsi o gün anlaşılacaktır” demektesiniz.
Sizin kendi derginizde kendi ifadeleriniz arasındaki bu tutarsızlığın (çelişkinin) farkında mısınız? Başta Rabb'inizin size olan özel sevgisini dile getiren sohbet hüviyetinde bir kitap olduğunu, yandaki sahifede Mesnevi ve divan gibi bir tasavvuf kitabı olduğunu ve yine sayfa 22'de de ayet olduğunu kabul ettiğiniz Kur'ân hüviyetinde bir kitaptır denilmektedir.
Mesnevi ve Eşrefoğlu Rumi Hazretlerinin divanı bunlar şeriatın dışında bir kitap değildir. Onlara vahiy gelerek bu kitap yazılmamıştır. Onların kitaplarında Allah'u Teâlâ hükümle hiç bir şeyi söylemiyor. Güya size gelen sahte vahiylerinizde Allah'u Teâlâ doğrudan doğruya yeni yeni emirler gönderiyor. “Ben günahkarlar için fazla ibadeti emrettim. Senin bütün günahlarını affettim. Seni sabah namazına kaldırmayan benim” Bu şeriat kitabı değilse sabah namazına kaldırmadığını söyleyip şeriatın emri çiğnenmiyor mu? İşte sizce şeriat kitabı oluyor. Bunları sana Allah'u Teâlâ'nın bizzat söylediğini yazıyorsun. Hem de, şeriat'ın dışında bir kitab değil diyorsun. Sen aklınca yeni bir din, yeni bir kitap, yeni yeni hükümler getirmek istiyorsun. Millet seni sıkıştırıp sorunca verecek cevap bulamıyorsun. Benim ki; Mesnevi gibi, Eşrefoğlu Rumi Hz.'nin divanı gibi bir kitap diyorsun. Daha fazla sıkıştırınca Kur'ân-ı Kerîm'in arkasına saklanıyorsun. Mesnevi ve Eşrefoğlu Rumî'nin sözlerinin hiç birisi; ne Kur'ân-ı Kerîm'e ne de şeriata ters değildir. Seninkiler ise; Kur'ân-ı Kerîm'in tamamen dışında Kur'ân-ı Kerîme ters ve zıddır.
Kitabınıza “Risalet Nurları” adını vermişsiniz. “Ferit Devellioğlu'nun Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik lügat'ında Risâlet: Peygamberlik, elçilik manasındadır. Risalet Peygamberlere denir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) için Risalet Penah Efendimiz denir. Sizin için ne deniyor? Şehadet kelimesi; Allah birdir, Muhammed Allah'ın kulu ve hak Resûl'ü demektir. Sen de Risâlet Nurları adını verdiğin kitabında Peygambermişsin, nur saçıyormuşsun!
Her yeni peygamber ve ona kitap (suhuf) gelince salâvatı şerifeler değişir.
Lâ ilâhe illallah Adem'i safiyyullah,
Lâ ilâhe illallah Nuh Nebiyyullah
Lâ ilâhe illallah İbrahim Halîlullah,
Lâ ilâhe illallah Musa'yı Kelîmullah,
Lâ ilâhe illallah Hz. İsa Ruhullah,
Lâ ilâhe illallah Muhammed Resûlullah.
Sende Risaletlik yani Peygamberlik makamına geldiğine göre sana uyanlar nasıl salâvat getirecek? Sen sana getirilecek salâvati şerîfeyi açıklaman lâzım. Kendinizi saklamanıza ne gerek var? Söylemek istediğinizi açıkça söylesenize. Ehl-i erbab sizi iyi tanımaktadır. Zannederim ki sizi tanımıyan ve bu dini iyi bilmeyen o zavallı gafilleri kandırabilirsiniz.
Zamanımızda bazı tarikatçıların Kur'ân-ı Kerim'e ve hadîsi Şerîflere uymayan ve aksini iddia eden yanlış ve ters görüşleri olmuştur. Senin bu vahiylerini misal getirerek tasavvufçuları ve tarikatçıları kötülemek isteyenler vardır. Evvelden beri, tarikatın, tasavvufun, şeyhlerin iyileri, islam için göğüs kabartacak bir çok işler yapmışlardır. Bunların yaptıklarının aynısını kimse yapamamıştır ve yapamazda. Bunların dışında hakiki olmayan bazı kimseler tarikatı, tasavvufu, şeyhliği lekeleyecek işler yapmışlardır. Diğer taraftan tarikatta, tasavvufta, yüz milyonlarca evliya, yüz binlerce büyük şeyh, büyük zat yetişmiştir. Nerde bir kabri ziyaret edilen ve Hazretleri denilen milletin kabrine akın ettiği büyük zat varsa ya şeyhtir, ya müriddir. Bunların hepsi Allah'a sevilen evliyadır. Misal;
Yüz binlerce tüccarın, tüccarlıkla çalışıp çok zengin, çok şerefli, çok hatırlı, çok faydalı olduğu malûmdur. Bazı yan kesiciler, üç kağıtçılar, dolandırıcılarda ben felan tüccarın oğluyum, felan tüccarın kardeşiyim, felan zengin tüccarın yakın akrabasıyım deyip, milleti kandırıp onları soymuşlardır. Sonradan ise onların yalancı, dolandırıcı olduğu meydana çıkmıştır. Bir kısım tüccarlarda malını içkide, kumarda batırmışlardır. Bunlar hakiki çalışan tüccarların ismini kesinlikle lekeleyemezler. Bunun gibi sonradan çıkan bir kaç tane yanlış itikatta olan şeyhler hakiki şeyhlerin ismini asla lekeleyemezler.
“Siz Allah yolunda ölenleri öldü sanmayın, onlar diridir” (Sûre-i Bakara, Âyet 154 ; Sûre-i A’li İmran, Âyet 169)
“Her kim ameli salih işlerse, ister erkek, ister kadın olsun hakkıyla mü'min olursa, yeniden temiz bir hayat veririm.” (Sûre-i Nahl, Âyet 97)
Nefsini tezkiye eden kurtuldu. Neyle tezkiye olacak onu haber veriyor. Rabbısının ismini zikreder, namazını da kılar. (Sûre-i A’lâ, Âyet 14-15)
Muhbitiyn kullarıma müjde et. Onlar; Allahu Teâlâ'yı zikrettikleri zaman kalpleri (titrer) cilâ bulur. (Sûre-i Hacc, Âyet 34-35)
“Ey Allah'a iman edenler, Allah'ı çok zikredin.” (Sûre-i Araf, Âyet 205; Sûre-i Ahzab, Âyet 41; Sûre-i Ankebut, Âyet 45; Râmûz-ul Ehâdis, Hadîs No: 1111, 4731; Sünen-i Tirmizi, Cild 6, Hadîs No: 3598.)
Bu ayetlerin ve hadîslerin mucibince tarikatta zikrullahla çalışa çalışa yukarda yazılı ayette ki vasıflara haiz olur. Bu âyet ve hadîslerin mucibini tam yapıp yerine getirenler, hakiki tarikatçılar, hakiki şeyhler, hakiki müridlerdir.
Örneğin iki kadın diyelim, birisi anadan doğma güzel, birisi de güzel olmadığı halde boya (makyaj) ile güzel görünür. Bunlar banyo yaparsa birinin güzelliği diğerinin de çirkinliği açığa çıkar. İnsanların hamamı ise teneşir tahtasıdır. Orada yıkanınca ya güzelliği ya da çirkinliği artar.(Sûre-i Bakara, Âyet 138.) Çirkinliği artmışsa dünyadan gidince unutulur. Kendi ameli ile başbaşa kalır. Kimse kabrine gelmez olur. Güzelliği artmışsa kendi dünyadan gittikten sonra mü'minler yanında sevgisi daha da artar. Millet sağlığında yanına, ölünce kabrine akın eder, ziyarete gelir.(Sûre-i Bakara, Âyet 154, Sûre-i A’li İmran Âyet 169.) dediği olur. Örneğin; Osmanlı padişahları kendi zamanında en şerefli idiler. Hayatı Tayyibe olmadığından unutuldular. Mevlana Hazretlerinde de Hayatı Tayyibe var. Ölümünün üzerinden seneler geçtikçe Mevlana Hazretlerinin kabrine halkın rağbeti artıyor.
Bu dini mübini, yeryüzünde tutan en büyük desteği, kuvveti veren, en büyük yardımcı, hakiki şeyh, hakiki tarikatçı, hakiki müridlerdir.
( Sahte Peygambere cevaplar devam )
(Râmûz'ul
Ehâdîs, Hadîs No: 6255)
“İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, avam halk Kur'ân okuyacak, ibadete kendini verecek, (fakat) bid'at ehlinin işleri ile meşgul olacaklar; hissetmedikleri yerden şirke sapacaklar, söz ve ilimleri vasıtasıyla rızık elde edecekler, dîn-i alet ederek dünyalık edinecekler. İşte bir gözü kör deccalın uyduları bunlardır.”
Bu hadîs-i şerîfe göre deccal'ın uyduları, yardımcıları cahil değil okumuşlardandır.
(Sûre-i Bakara, Âyet 174)
“Allah'ın indirdiği kitaptan bir şeyi (âhir zaman peygamberinin vasıflarını) gizleyip onu az bir baha ile değişenler (onu maddi karşılık ile satanlar) varya, işte onların yiyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir. İlâ Ahir…”
Bu dîn-i mübinin en büyük düşmanı, en tehlikelisi bid'atle çalışan alimlerdir. Bid'at; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in sünnetinin zıddını yapmaktır. Bunlarda hadîs-i şerîflerde zikredilen şu alimlerdir:
“Ahir zamanda başları tıraşlı kavimler çıkacak, Kur'ân-ı Kerim okuyacaklar, Kur'ân'ın nuru boğaz çemberlerinden aşağı inmeyecek.” (Râmûzu’l-Ehâdis, Hadis No: 1575, 3756, 6294; Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 1, Hadis No: 168, 170; Sahîh-i Buhari Tecrîd-i Sarîh, Cild 11, Hadis No: 1783.)
Bu dinin en büyük düşmanı, en tehlikelisi, dini içten yıkan, alimlerdir. Bu alimler ilimlerini saklayıp, zenginlerin ağaların, beylerin hoşuna gidecek şekilde onlardan bir şeyler koparmak için maksatlı fetva verirler.
Yine Sûre-i Cum'a Âyet 5'de de şöyle söylüyor. “ilmi ile amel etmeyen alimler kitap yüklü eşşek gibidirler.” Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyuruyor:
- “Kim ki sırf zenginliğinden faydalanmak için bir zengine itibar gösterirse dininin üçte ikisi gider.” (Abdulkâdir Geylani’nin Sohbetleri, s. 214 ; İmâm-ı Nevevi’nin Fetvaları, s. 85; İlahi Armağan (Abdulkâdir Geylani), s. 167) Allah'u Teâlâ'nın emriymiş gibi kendini şeyh gösterip şeriattan ve tarikattan azan zındık şeyhler, riyakâr, fasık, münâfık alimler bu dini içten yıkarlar. Bu din dışardan gelen kuvvetle yıkılmaz, kendi içinden yıkılır.
Müseylemet'ül Kezzab hakkında bilgiler
( Sahte Peygambere cevaplar devam )
Ey Müslümanlar!
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) zamanında da yalancı Peygamberler çıktı. Bunlardan biri de Yemende (Müseyleme b. Habib) Müseylemet'ül Kezzabtır. “Ahir zaman peygamberi benim” dedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e mektub yazdı.
Müseyleme Resûlullah'tan; Muhammed Resûlullah'a mektuptur.
“Sen, benim peygamberliğimi tasdik eyle, bende senin peygamberliğini tasdik edeyim. Yemen, Çin tarafına sen geçme. Mekke, Medine, Şam tarafına da ben geçmeyeyim. Bu dünyayı bölüşelim” diye yazdı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):
Muhammed Resûlullah'dan; Müseylemet'ül Kezzaba (yalancı Müseyleme'ye) mektubtur.
“Bu dünyada kulların hiç bir hakkı yoktur. Dünya Allah'a aittir.” (Sûre-i Maide, Âyet 120, Sûre-i En’am, Âyet 73; İmam-ı Şa’râni Ölüm-Kıyamet-Ahiret Hadis No: 186, s. 136; İbn-i Kesir, Kitabü’n Nihaye, c. 1/234.)
“Sen kim oluyorsun da kimin malını kimden bölüşüyorsun? dedi.” (Bu konu İslâm Tarihi, Cild 10, s. 353-355 arası ve Mevâhib-i Ledünniyye, Cild 1, s. 391’de anlatılmaktadır.)
Müseylemet'ül Kezzab; Ben-i Temim kabilesine diğer kabileleri soydurur, onlar vurur, kırar alır, kendine getirirler. Kendi onu hazinede biriktirirdi. Kendine itaat etmeyen kabilelerin hurma ağaçlarını, o kabileye kestirirdi. Müseyleme'ye şikayete geldiler. Kendisine sahte vahiy geldi. “Karanlık geceler hürmetine, karanlık gecedeki gezen kurt hürmetine, çatal tırnaklı hayvanlar hürmetine yemin ederim ki Ben-i Temimler hurma ağaçlarını kesmediler. Ve bir aşiretin malını haksız yere almadılar” dedi güya bu Müseyleme'nin ayetiymiş.
Millet; Müseylemetü'l-Kezzab'ın bu sahte ayetine itiraz etti. “Ben-i Temimler, bizim hurma ağaçlarımızı kesdi. Bizden de adam öldürdü” dediler.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e bir kabile geldi. “Ya Resûlullah! Suyumuz yok, kuyu kazdık su çıkmadı, perişanız” dediler. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) beni o kuyuya götürün dedi. Kuyunun başına götürdüler. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) kuyuya tükürdü, kuyudan su çıktı. Kaynadı ağzından taştı. Müseyleme'ye:
- Muhammed susuz kuyuya tükürdü, su kuyunun ağzından taştı. Bizde de bir kabilenin suyu az, çok perişanız bir kuyu var, suyu yetişmiyor. Sende bu kuyuya tükürde suyu ağzından taşsın dediler. Müseyleme, adamlarına:
- Gizlice kuyunun başına kimseyi koymayın suyunu da çekin, bitirin suyu yok deyin bende tükürürsem zaten su çıkıyor. İşte suyu çıkarttım derim, dedi. Adamları Müseyleme gelecek diye kuyunun başına kimseyi koymadılar, suyunu çektiler. Müseyleme acele geldi, tükürdü. Herkes bakıyor az bir şey su çıkıyordu o da kurudu. Kuyunun kuruduğunu gören Müseyleme, o adamlara:
- Kuyuda su var mıydı? diye sordu. Onlar:
- Evet! dediler. Müseyleme:
- İşte bana inanmadığınız için Allah'u Teâlâ gadaba geldi, suyu kuruttu, bana inanın dedi. Cahil millet onu mucizat sandılar. (İslâm Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 10, Sayfa: 351 Diyar Bekri-Hamiz, c. 2, s. 158; Mevahibi Ledünniyye, Cild 1, s. 391.)
Nişadırı, keskin sirke içinde iyice erittikten sonra, günlük yumurtayı onun içinde bir gün, bir gece bekletip yumuşattı. İp gibi uzar hale getirdi. Onu ağzı dar bir şişenin içine soktu. Üzerine soğuk su döküp dondurdu. Yumurta eski şekline girip yumurta oldu. Bunu şeytan kendisine öğretti. Kendi de mucize diye halka gösterdi. Halk da mucize olarak kabul ettiler. (Mir’ât-ı Kâinat, Cild 1, s. 485; İslâm Tarihi, (M. Asım Köksal), Cild 10, s. 349-350; Mevahib-i Ledünniyye, Cild 1, s. 391.)
Hiç hurma tutmayan (vermeyen) ağaçlara dua etmesi için Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i götürdüler. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) dua etti. O ağaçlar ondan sonra en fazla hurma veren ağaçlar oldu. Bunu Müseyleme'ye söylediler.
- Bizim hurma bahçemize dua et, hurmalar verimli olsun, dediler. Müseyleme gitti, dua etti. Ağaçlar kökünden kurudu. Müseyleme:
- Ben Peygamberim bana tam inanmadığınızdan oldu dedi. Peygamberler ve hakiki evliyalar hiç kimsenin bilmediği, yapamadığı, içinden çıkamadığı şeyleri bilir, söyler, yaparlar. Peygamberlerinkine mucize, evliyalarınkine kerâmet denir. Bunlar Kur'ân-ı Kerîm'e ve hadîs-i şerîflere milimi milimine uygun olur. Hadîs-i Şerîf: “Ben ne söyledim ise Kur'ân-ı Kerîm'de aynısı vardır. Kur'ân-ı Kerîm'de ne var ise benim hadisimde de aynısı vardır. (Râmûz-ul Ehâdis, Hadis No: 3721.)
“Kur'ân-ı Kerîm'e ters gelen hadîs-i şerîf benden değildir.” Ya hadîs-i şerîfte olmayıp bir şahsın ortaya çıkıp bana vahiy geliyor dediği, Kur'ân-ı Kerîm'e ters gelirse vahiyde olsa kabul edilmez. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'e ters gelen her söz vahiy değil istidraçtır, şeytandandır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bunlar hakkında hadîs-i şerîfde:
“Ahir zamanda yalancılar zuhur eder.”
Yalancı Peygamberler Dihye, Tüleyha, Benî Temim kabilesinden yalancı kadın Peygamber Secah ve Esved'ül Ansi gibileri peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) zamanında ve daha sonra “Ben ahir zaman peygamberiyim” diyenlerin bir kaçıdır. Bunlarda Peygamberlik iddia ettiler. Hepsi de sonunda, hem kendileri hem de başına toplananlar helâk oldu.
Müseylemet'ül Kezzab: Kur'ân-ı Kerim'de ki Fil sûresinin karşılığını yazabilmek için yedi sene uğraştı. O yeni gelen bir ayetle önceki peygamberlere gelmiş âyetin birisinin kalkacağını biliyordu. Fil sûresini kendi aklınca kaldırdı, yerine şu âyeti uydurdu:
“El fîlü mel fîlü ve mâ edrake mel fîlü lehü zenbün vesîlün ve mişferun tavîlün ve inne zâlike min halgın rabbenel galîlü”
Bu batıl ayetinin manası da şudur:
“Fil nedir? Fil ne bildirdi sana ki, fil nedir? Onun hurma lifinden ipe benzer bir kuyruğu vardır ve uzun bir hortumu vardır. Gerçekten bu bizim Rabbimizin yaratıklarından az bulunur bir nesnedir.”
Yine kendisine indiğini iddia ettiği başka bir âyette de kurbağa için:
“Yâ dıfdeü kem tengıne a'lâki filmâi ve esfelüke fittîni lel mâe tekdurine veleşşâribe temnaîne”
Bu batıl ayetinin manası da şudur:
“Ey Kurbağa kızı kurbağa! Ne diye nak nak, vak vak edip duruyorsun. Yukarın suda aşağın balçık içindedir. Ne suyu bulandırabilirsin ne de içen kimseyi men edebilirsin.” Müseyleme'ye:
- Sana inen Fil sûresinin manasını ver dediler. Kendisi hiçbir mana veremedi. Çünkü kul sözünün manası olmaz. Allah'u Teâlâ ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in sözünün manaları iç içe bir çok manalar taşır. Kur'ân-ı Kerim rumuzludur, düşündükçe manası derinlere varır. Seninkinin manası da, derini de yoktur!
Müseyleme kendi bozuk itikâdınca böyle hezeyanlar söyledi ve güya Kur'ân sûrelerine nazireler ortaya koydu.
Müseylemetü'l-Kezzab Benî Hanîfelerden namazı kaldırmış, içkiyi zinayı ve benzerlerini helâllaştırmıştı. (İslâm Tarihi, (M. Asım Köksal) Medîne Devri, Cild 10, s. 353.)
Allah'u Teâlâ'nın âyet olsun, hakiki ilham olsun, rü'ya olsun sözlerinin manaları çok derinlere varır. Hadîs-i Şerîfler de aynıdır. Allah'u Teâlâ'nın ilhamla evliyalardan bir kaçına kendinden kendine bildirmesini, karşılıklı konuşmalarını, ilerde yazacağım.
Ey Müslümanlar! Manalarının derinliğini siz düşünün. İskenderin vahiysi ile bunları ölçün!
Hazreti Pir Kevser sûresinin kırka kadar manasını vermişdir. Bunlardan bazıları:
1. Mana: Biz sana kevser ırmağı gibi verdik. Bu verme zahirde evlat vermedir. Dünya yüzünde evlad-ı Resûl kıyamete kadar vardır.
2. Mana: Dünyada iken kendinin yolunu, izini takip eden, şeriat ve tarikat ehli bir çok milyarlarca adam, milyonlarca evliya geldi. Onları verdik demektir.
3. Mana: Sana ahirette Kevser ırmağı gibi şefaat etme izni verdim demektir.
4. Mana: “Ves-sabikûn, es-sabikun ulâikel mukarrebûn fi cennâtin naîm” (Sûre-i Vakıa, Âyet 10-12.) Burada fazla çalışanlara, cennette bunlara yakınlık, gurbiyyet verdim, cemal verdim. Cennette benim cemalimi görecekler. Bir takım yüzler o gün parlayacak Rabb'ilerine bakacaklar.(Sûre-i Kıyamet, Âyet 22-23.) Orda Allah'u Teâlâ kendi sesinden Yasin-i Şerîfi okuyacak. Bunları verdim demektir.
5. Mana: Kur'ân-ı Kerim'de “Selamün gavlen min Rabbir rahim” Rabb'ılarından kendilerine selâm gelir.. (Sûre-i Yasin, Âyet 58.) bunu verdim demektir.
6. Mana: Allah'u Teâlâ'dan gelen Feyzi ilâhi hiç bir şeye benzetilmez. Onu sana ve ümmetine verdim demektir. Bu feyzin benzeri olmadığı için anlatmak imkânsızdır.
Allah'u Teâlâ'dan kendine vahiy geldiğini iddia eden bu adama kendine inen vahiylerin manasını soruyorum? Kendine inen ayetin manasının birisinin manasını versin, açıklasın. Kendinin söylediklerinde hiç bir mana göremiyorum. Söylediği şeylerde ancak kendini övüyor. İşte bu gibilerin sözleri yanlıştır. Bunlar hiç kimsenin söylemeye cesaret edemediği sözleri serbest söyler. Allah'u Teâlâ bu sözümden gücenir mi gücenmez mi demezler. Bunların sözleri ilk defa iyi gibi görünür. Bir takım adamlar başına toplanır, fakat sonu gelmez. Kendi de başına toplananlar da helâk olur.
(Kütüb-i Sitte, Cild 13, Hadîs No: 4779)
“Sevbân (Radiyallahu anhu) anlatıyor: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdular ki:
- Ümmetim için saptırıcı imamlardan korkarım. Ümmetim arasına kılıç bir kere girdi mi, artık kıyamet gününe kadar kaldırılmaz. Ümmetimden bir kısım kabileler müşriklere, kâfirlere iltihak etmedikçe, ümmetimden bir kısım kabileler putlara tapmadıkça, kıyamet kopmaz. Ümmetimde otuz tane yalancı çıkacak, hepsi de kendisinin peygamber olduğunu iddia edecek. Halbuki ben Peygamberlerin mührüyüm (sonuncusuyum) ve benden sonra peygamberde yoktur. Ümmetimden bir grub Hakk üzerinde olmaktan geri durmaz. Onlara muhalefet edenler onlara zarar veremezler. Allah'ın (kıyamet kopma) emri, onlar bu halde iken gelir.” (Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2316.)
(Kütüb-i Sitte, Cild 14, Hadîs No: 5031)
“Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu) anlatıyor: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdular ki:
- Otuz kadar yalancı Deccaller çıkmadıkça kıyâmet kopmaz. Bunlardan her biri Allah'ın elçisi olduğunu zanneder” (Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2315; Ebû Dâvûd, Melâhim 16 (4333-4335; Şemâili Resûl, s. 469; Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarih, Cild 12, Hadis No: 2123; Envar’ül-Aşıkîn, s. 462; İmâm-ı Şa’râni Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadis No: 831, s. 454; Râmuzu’l-Ehâdis, Hadis No: 1607, 4022, 5938; Mir’ât-ı Kâinât, Cild 1, s. 484; Kırk Mevzuda Kırk Hadis Kitabı, Hadis No: 26i Sayfa 640; Sahîh-i Müslim, Cild 8, Hadis No: 83(2923), 84(157) 36, s. 457-458; Muhiddîn-i Arabi, Dürrü Meknun, s. 197.)
Kitabın aynı sayfadaki bu hadîsin altındaki açıklaması:
1- Deccal kelimesi arapçada “Telbis” (giydirme, örtme) manasına gelir. Kizb yani yalan manasına da kullanılır. Çünkü kizb de gerçeğin örtülmesidir. Deccâl bu durumda yalancı demektir. Peygamber olmadığı halde peygamberliğini iddia eden manasındadır. Bu manada sapık mezheblerin kurucuları da bi-rer deccâl olmaktadır.
2- Yalancı deccâllerin çıkacağını haber veren hadîsler farklı vecihlerde gelmiştir. Bunların her birinde, mevzuyu açıklayıcı bazı ziyâde unsurlara rastlanmaktadır.
* Ahmed ibn-u Hanbel'in kitabında Huzeyfe'den gelen bir rivâyette, bu yalancıların 24 adet olacağı, bunlardan 4 tanesinin kadın olacağı her birinin kendisini Resûlullah zannedeceği belirtilmiştir.
* Yine Ahmed ibn-i Hanbel'in kitabında gelen bir rivâyette: Ben Peygamberlerin sonuncusuyum, benden sonra peygamber yoktur, ibaresi mevcuttur.
* Yine Ahmed ibn-i Hanbel'in bir kitabında bir diğer ziyâdesi, bu yalancılardan sonuncusunun “A'ver” yani “bir gözü kör” olacağını belirtir.
* Taberâni'nin kitabının bir rivâyetine göre yalancıların sayısı yetmiştir. Bu hususun doğruluğunu Ahmed ibn-i Hanbel'in kaydettiği bir rivâyet te'yid eder. Mezkûr rivâyette Hazreti Ali, Peygamberlik iddia etmemekle beraber Rafizîlikte ifrata kaçan Abdullah İbnu'l-Kevvâ'a «ve inneke le min hüm» “Muhakkak ki sen Resûlullah'ın haber verdiği yalancılardansın” demiştir.
Son devir müellifleri islâm aleminin her tarafında Batılıların tahribi ile çıkmış olan din kisvesi altındaki batılı cereyanların liderlerini de Resûlullah'ın haber verdiği bu deccâller (Decâcile) zümresinden saymışlardı. Kadıyanîlik, Bahâîlik, v.s gibi bunlarda ayete ve sünnete ters düşen iddialar mevcuttur.
Peygamberlik iddia
eden İskender Ali Mihr'e cevaplar
( Sahte Peygambere cevaplar devam )
Şimdi size indiğini iddia ettiğiniz vahiylerinizi sırası ile inceleyelim:
(Sayfa 1)'de: (Kur'ân-ı Kerîm'den sonra indirmekte olduğumuz ilk kitaptır) denilmektedir;
Sen bir ayetinde Eşref Rumi Hz'nin kitabı gibi bir sohbet kitabıdır diyorsun. Burada da doğrudan Allah'u Teâlâ sana vahiy indirmiş oluyor. Bunun neresi Eşref Rumi Hz.'nin kitabına benziyor?
(Sûre-i Bakara, Âyet 23)
“Eğer kulumuz (Muhammed'e) indirdiğimizden şüphe içindeyseniz, haydi onun gibi bir sûre getirin. Eğer doğru sözlü iseniz Allah'tan başka bütün şahitlerinizi de çağırın”
(Sûre-i Bakara, Âyet 24)
“Yok eğer yapamadınızsa ki ebediyyen yapamayacaksınız, o halde yakıtı insanlar ve taşlar olup, inkârcılar için hazırlanmış ateşten sakının”
Bu ayetler Kur'ân-ı Kerîm'den başka kitab getirenleri söylüyor. Sen de buna dahilsin.
(Şemâilü'r-Resûl, Sayfa: 364)
“Bu ayetlerde Cenâb-ı Hakk haber vermiştir. Bütün yaratıklar bir araya gelse, birbirlerine yardımcı olup, fesahat, belağat, halâvet ve ahkamı bakımından haram ve helâli bildirmesi cihetinden, Kur'ân gibi bir kitap meydana getirmeye çalışsalar aciz kalırlar. Onun gibi bir kitap meydana getirmek şöyle dursun, on sûresi hatta bir sûresinin benzerini bile meydana getirmekten aciz kalırlar. (Sûre-i Hud, Âyet 13; Sûre-i İsra, Âyet 88; İrşad, Cild 1, s. 83; Cild 3, s. 123.) Bunu asla yapamazlar, yapamayacaklardır da. Âyetin arapça nazmındaki “Len” tekîd-i nefy-i istikbal içindir. İleride de kesinlikle bunu yapamayacaklarını bildirmektedir.”
(Sûre-i Maide, Âyet 3)
“…Bu gün size dininizi ikmal ettim. Üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak islâmı beğendim…İlâ Âhir”
(Sûre-i En'am, Âyet 115)
“Rabb'inin sözü hem doğrulukça hem de adaletçe tamamlanmıştır. O'nun sözlerini değiştirecek hiç kimse yoktur!”
“Beni Allah'u Teâlâ sabah namazına kaldırmadı” demekle bu ayeti kerimeyi değiştirmiyor musun?
(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 4510)
“Allah peygamberlerden kati söz aldığı zaman, bütün âlimlerden de almıştır. Onların kötü amellerini iyi amelleri ile bertaraf eder. Ne var ki onlara Peygamberler gibi vahiy gelmez.”
(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 1122)
“Hamil-i Kur'ân (Hafız-ı Kur'ân) olanlara ikram edin. Onlara ikram eden Allah'a ikram etmiş olur. Dikkat edin Kur'ân hamillerinin haklarını çiğnemeyin! Çünkü onlar Allah katında öyle bir mevki işgal ederler ki nerdeyse peygamberlerin derecesini ihraz edecekler… Ne var ki onlara vahyolunmuyor.”
Öyleyse ne oluyor! Sayın Evrenosoğlu! Sana nasıl vahiy geliyor? Hem de Cebrail mi getiriyor?
(Sûre-i Saf, Âyet 8)
“…Halbuki; kâfirler istemesede Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Sûre-i Tevbe, Âyet 32.)
“Allah nurunu tamamlayacaktır” İşte Kur'ân-ı Kerim'le tamamlandı. Allah'u Teâlâ'nın tamamladığını sen tamamlamaya mı çalışıyorsun? Kur'ân-ı Kerim'e hepimizin canı fedadır. Kur'ân-ı Kerim'in hiç bir zerresine itirazımız yok.
Sayın Evrenosoğlu! Sana inen bu kadar ayetleri senelerce saklayıp manasını halka açıklamadığın için Allah yanında mes'ul değil misin? Çünkü sana Allah tarafından ayetlerle yeni yeni emirler geliyor. Açıkçası senin bu ayetlerinin manası var mı? yok mu? Bir okuyucu, bir müslüman olarak merak ediyoruz. Acaba Evrenosoğlu merdivenin başında oturup ne yapıyor? Bütün Peygamberlere imam olup namaz kıldırdıktan sonra haşa onlara ne talimat veriyor veya ne vaaz yapıyor? Nasa verilen ilmin toplamı kendisine verildiğine göre bu ilimle Peygamberlere de ilim öğretmesi lâzım. Bizde bize ne gibi bir ilim öğretecek diye aylar, seneler geçtiği halde bekliyoruz, bir şey yok. Sanırım isteklere cevap vermeme devresindesiniz.
Ey Müslümanlar! Bilmeniz lâzım ki, Allah'u Teâlâ'nın sevmediği ahlaklar; ahlâk-ı zemime kibir, ucup, riya, kendini övme, ibadetini beğenme, kendilerini başkalarından üstün görme, başkalarını beğenmeme değil midir? Sen ise baştan aşağı bunları yapıyorsun. Ayetinde “Allah'u Teâlâ İskender kulumuz sen büyük imamsın, göktekilere namaz kıldırıyorsun” diyerek övüyor. Sen sana inen bu ayetlerini açıkla, bir kitap yaz. Senin ayetlerinde ifade var fakat manası yoktur!.
(Sûre-i Ahzab, Âyet 40)
“…(Ve lâkin) Hazreti Muhammed (Allah'ın Resûlüdür) bu cihetle ümmeti hakkında babalarından daha mukaddemdir, daha şefkatlidir ve daha hayrhâhtır, onların hayatı ebediyyelerine sebebtir. (Ve) O Resûl-i Âlişan (Peygamberlerin hatemidir) artık onunla silsilei Risâlet ve Nübüvvet nihayete ermiştir. Başka bir peygamber daha gelmeyecektir. Onun Nübüvveti bütün beşeriyete kıyamete kadar şâmildir. (Kur’ân-ı Kerim Tefsiri (Ömer Nasuhi Bilmen) c. 6, s. 2813; Hulasat’ül Beyan. Cild 11, s. 4438; Taberî Tefsiri, Cild 4, s. 1830; Şemâil’ür-Resûl, s. 129.)
“İmam-ı Tirmizi'nin (Allah ona rahmet etsin) rivâyetinde Enes bin Mâlik'den merfuan gelmiştir ki:
“Elbette Nübüvvet ve Risalet kesilmiştir. Benden sonra ne Nebi vardır ne Resûl” buyrulmuştur. (Dört Büyük Halife Kitabı (Şemsüddin Ahmed Efendi), s. 254; Mevâhib-i Ledünniyye, Cild 2, s. 115-116.)
Bu Hadîs-i Şerîf açıkca delâlet eder ki, Nübüvvet ve Risalet işi kesilmiştir. Fahr-i Âlem Hazretlerinden sonra ne Nebî gelmesinin ne de Resûl gelmesinin ihtimali yoktur. Hiç birisinin gelmesi muhtemel değildir.
İmam-ı Buharî, Müslim ve diğerlerinin rivâyetlerinde Cabir (Radiyallahu anhu)'den merfuan rivâyet olunmuştur ki:
“Benimle diğer Peygamberlerin misali şuna benzer: Bir kimse bir ev yapıp tamamlasa. Her yerini güzelce bitirip yalnız bir kerpiç yeri boş kalsa ona girip nazar edenler: “Ne güzel etmiş, ancak şu kerpicin yeri boş kalmış derler. İşte böylece Nebiler binası benimle tamamlandı” diye buyurmuştur.” (Kütüb-i Sitte, Cild 12, Hadis No: 4353; Sahîh-i Buhari Tecrîd-i Sarîh, Cild 9, Hadis No: 1441; Sahîh-i Müslim, Cild 7, Hadis No: 21 (2286), s. 169-170; Şemail’ür-Resûl, s. 356-357.)
Hasılı Peygamber Efendimiz Hazretleri, kendisinin Nebilerin ve Resûllerin hatemi (tamamlayıcısı) olduğunu ve kendisinden sonra peygamber gelmeyeceğini böyle bir temsille beyan buyurdu.
İmam-ı Müslim'in naklinde Ebû Saîdi'l-Hudrî (Radiyallahu anhu)'den rivâyet edilmiştir ki:
“Ben geldim o kerpicin yerini tamamladım” diye buyurmuşlardır. Hasılı kendilerinden sonra peygamber gelmeyeceğinin açıklandığı şeklinde beyan buyurmuşlardır. Tâ ki, herkes bundan sonra peygamber gelmesine mecal olmadığını idrak etsin.
Allah'u Teâlâ bir peygamber gönderir, kendine bir kitap gelir, ona da vahyi bir melek getirir. O kitapla amel eden kalmaz ve ona kul sözü karıştırılır. İkinci bir peygamber gelir, ona gelen ikinci vahiyler evvelki kitapdaki gelen vahiyleri insanlar bozunca tazelemek için ikinci bir din, ikinci bir kitap gelir. Eski dinlerdeki bozulan kısımları ikinci kitap tamamlar. O dinde bozulunca diğer bir peygambere yeni bir kitap gelir. Yeni din ve kitap gelen peygamberler eski peygamberlere inen kitaptaki kul sözü karışan yanlış yerleri düzeltir veya yeni hükümler getirirlerdi. Sana gelen vahiyler haşa Kur'ân-ı Kerim'in hangi hükmünü kaldırdı, yerine hangi hükmü getirdi?
Evvelki kitaplar ezberlenemezdi. İnsan ezberinde olmayınca ona kul sözü karışır ve kimse ayırd edemezdi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in hürmetine ve mucizesinin hürmetine Kur'ân-ı Kerim'i herkes ezberleyebilir. Şimdi Kur'ân-ı Kerim'i büsbütün yazı olarak ortadan kaldırsalar Kur'ân-ı Kerim'in aynısını yeniden milimi milimine yazacak yeryüzünde en azından onbinlerce hafız çıkar. Onun için Kur'ân-ı Kerim'i kıyamete kadar hiç kimse değiştiremez. Değişmeyince de bozulmaz. Bozulmayınca düzeltmek için vahiy gelmez. Kur'ân'ın İçinden bir âyet alınsa veya değiştirilse diğer âyetler onun yokluğunu veya değiştirildiğini gösterir. Yani Kur'ân-ı Kerim ayrıyeten kendi kendini korur.
(Sûre-i Hicr, Âyet 9)
“Kur'ân-ı kesinlikle biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız”
(Sûre-i Vakıa, Âyet 77-78)
“Şüphesiz bu, korunmuş bir kitapta bulunan değerli bir Kur'ândır.”
(Sûre-i Nisa, Âyet 82)
“Halâ Kur'ân üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı onda bir çok tutarsızlık bulurlardı!”
Allah'u Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de “O Muhammed bütün peygamberlerin baştacıdır” (Sûre-i Ahzab, Âyet 40.) diyor. Sen ise vahyinde: “Sen gerçek ve son imamsın! Göktekilere namaz kıldırıyorsun.” diyorsun. Üstelik bunların içinde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'de var. Yani Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Mi'râç gecesi bütün Peygamberlere imam olup iki rek'ât Mescid-i Aksa'da namaz kıldırdı. Sen de onların hepsine ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e namaz kıldırıyorsun öyle mi? Yine vahyinde: “Nasa verilen ilmin toplam yetkilerini sana ihsan eyledik” diyor. Böyle deyince bu ayetlere karşı gelmiş olmuyor musun? Ayete karşı gelince ne oluyorsun… Sen sana düşün.
20 sayılı Mihr derginizin dört ve beşinci sayfasında: “Kur'ân-ı Kerîm'den sonra yeryüzüne bir kitabın indirilmiyeceğine dair bir hüküm var mı? Eğer varsa lütfen bize göstersinlerde ilmimiz artsın” denilmektedir.
Şimdi biz size soruyoruz. Yukarıda yazdığımız ayet ve hadislerde kitap ve Resûl gelmeyeceğine dair yeterince açıklama yaptım ve daha da yapacağım. Bilmem iknâ olabiliyor musunuz? Ama hiç zannetmiyorum. Çünkü siz dürbüne tersinden bakıyorsunuz.
İşte sözleriniz Kur'ân-ı Kerim'e, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in yaptıklarına ve sünnetlerine taban tabana zıddır.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyuruyor:
(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 6258)
“İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, hayat artık masiyetle kazanılacak. (Ticaretlerinde) yalan ve yemin öylesine yaygın hal alacak ki, böyle bir zamana rastlarsanız kaçınız!
- Nereye kaçalım ey Allah'ın Resûlü!
- Allah'ın kitabına ve Peygamberin sünnetlerine!” buyurdu. (Berika, Cild 1, s. 175-176.)
Bu ise Kur'ân-ı Kerim'i de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in hadîs-i şerîflerini de bırakıyor, kendinin yeni şeytanî, istidracen uydurma ayetleriyle Kur'ân-ı Kerim'i Allah'u Teâlâ'yı ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i yalanlamaya kalkışıyor. Hem de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ümmeti imiş gibi görünüyor. Kendine inen sahte ayetlerle kendini Resûl gibi gösteriyor. Sonrada “ben Resûl değilim, Mehdiyim bana vahiy geldi,” diyor. Video kasetinde bir yardımcısı Peygamberlere Resûl denileceğini, Resûllerin de kıyamete kadar geleceğine dair burada (Sûre-i Ali İmran, Âyet 81)'i de kendine göre yorumlayıp yanlış tefsir ederek imâ yollu senin için Resûllük iddiasında bulunuyor.
20 Sayılı Tavzih dergisi, s. 14'de:
“Ve görülüyor ki Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den yüzyıllarca sonra göğü duman kapladığı zaman (kıyamete (yakın) bir Resûl gelecektir, bu kesindir” [yazısının altında (Sûre-i A'li İmran, Âyet 81) ayetinin tercümesini müteakip aşağıdaki yazı yazılmıştır.]
Görülüyor ki Allah ezelde bütün nebileri (Peygamberleri) huzurunda toplamış (aralarında muhakkak son Nebi olan Peygamber Efendimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'de vardı, Nebi olması dolayısı ile orada olmaması mümkün değildi) ve bütün Nebilerden sonra gelecek olan bir Resûle yardım etmeleri için onlardan söz almıştır.
İşte Allah'u Teâlâ bu Ayeti Kerîme'de Nebilerin sonuncusu (Hatem'ül-Enbiya) olan peygamber Efendimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den sonra bir Resûl'ün, bütün semavi kitapları (Tevratı, Zeburu, İncili ve Kur'ân-ı Kerîm'i) tasdik etmek üzere geleceği açık bir şekilde beyan etmektedir, diye yazmaktadır.
Halbuki:
(Sûre-i A'lî İmran, Âyet 81-82)
“Allah Peygamberlerden ahid almıştı. «Yemin ederim ki size kitap ve hikmet verdim.» Sizde olanı tasdik edecek bir peygamber gelecek. O'na mutlaka inanacaksınız ve ona mutlaka yardım edeceksiniz. İkrar edip bu ahdi kabul ettiniz mi?" demişti. "İkrar ettik" demişlerdi de: “Şahid olun Ben'de sizinle beraber şahidlerdenim” demişti. Şimdi tefsiri:
"Allah Peygamberlerinden ahid almıştı;" Ey kitap ehli! Hani bir zaman Cenabı Allah Peygamberlerinden şöyle kesin bir söz almıştı. «Yemin olsun ki size kitap ve hikmet verdim» İbn-i Abbas dedi ki:
“Cenab-ı Allah gönderdiği her Peygamberden, eğer kendisi hayattayken Hazreti Muhammed gelirse mutlaka O'na inanıp yardım edecek diye kesin söz almıştı. Bu konuda kendi ümmetlerinden de söz almalarını onlara emretmişti.”
"Siz de olanı tasdik edecek bir Peygamber gelecek:" Sonra size benim katımdan bir Peygamber gelecek ve sizin getirdiğiniz ahkâmı doğrulayacak. Bilesiniz ki O Muhammeddir. "O'na mutlaka inanacaksınız ve ona mutlaka yardım edeceksiniz:" O'nu mutlaka tasdik edip destekliyeceksiniz. "İkrar edip bu ahdi kabul ettiniz mi?" demişti. Bu ahid ve tavsiyemi kabullenip ikrar ettiniz mi? "İkrar ettik" demişlerdi de: «Şahid olun, Ben'de sizinle beraber şahidlerdenim» demişti. Ey Peygamberler! Bu misaka şahid olun. Ben de hem size, hem de onlara karşı şahidlerdenim.” demiştir. (Taberî Tefsiri, Cild 1, Sayfa; 265-266; Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’ân-ı Kerim Türkçe Meâl’i ve Tefsiri, Cild 1, Sayfa, 405-406; Hulasat’ül-Beyan, Kur’ân Tefsiri, Cild 2, Sayfa 651-652; Kütüb-i Sitte, Cild 14, s. 278-279.)
(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 126)
“Benden ancak iyice bildiğiniz şeyi nakledin. Çünkü, her kim bana karşı yalan uydurursa cehennemde oturacağı yerini hazırlasın. Her kimde Kur'ân-ı kendi fikriyle yorumlarsa (demediğimi dedi derse) ateşteki yerini hazırlasın.” (500 Hadîs Kitabı, Hadîs No: 429, s. 350.)
(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 5438-5439)
“Kim ilmi olmadan Kur'ân-ı tefsir etmeye çalışırsa, cehennemde yerini hazırlasın.”
“Kim kendi görüşü ile Kur'ân tefsirine kalkışırsa isabet etse dahi hata yapmış sayılır.”
Gördünüz mü sayın Evrenosoğlu! Sizin mana verdiğiniz gibi değilmiş. Bu ahdin içinde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) yokmuş, bilakis Allah'u Teâlâ bütün Peygamberlere, O'nun geleceğini bu ayeti kerîme'de müjdeliyor. İşte nebiler ve Resûllerin kıyamete kadar gelmeyeceği anlaşılmıştır. Ayetlerin manasını değiştirenin mahşerde hesabı çok ağır olur.
(Sûre-i Duhan, Âyet 10-14)
(10) “Öyleyse sen göğün açıkça bir duman çıkaracağı günü gözle.” Ey Muhammed! Sen şu müşrikleri gözle! Gün gelecek ki semadan duman gibi üzerlerine bir belâ inecektir. Duman olduğunu düşünen kimseler için, bunun bir duman olduğu açıkça anlaşılacaktır.
(İbn-i Mes'ud'dan rivâyet edildiğine göre; Kureyşliler Resûlullah'a asi oldukları zaman Resûlullah onlara beddua etti de, kıtlığa maruz kaldılar. Öyle ki leş yemek mecburiyetinde kaldılar. Onlardan biri göğe bakar, açlıktan duman görürdü. (Sahîh-i Müslim, Cild 8, Hadîs No; 39 (2798), s. 322; No: 40(…), s. 324; No: 41(…), s. 325.)
Taberî'nin ve bir çok tefsircilerin tercih ettiği bu görüş kuvvetli olan görüştür. İbn-i Abbas (Radiyallahu anhu)'dan rivâyet olunduğuna göre, sözü edilen duman, kıyamet alâmeti olaraktan beklenen dumandır. İbn-i Kesir'de bu görüşü tercih etmiştir. Ama birincisi daha kuvvetlidir.)
(11) O müthiş duman (insanları saracaktır) Onları her taraftan saracaktır. (Bu bir acıklı azaptır) diyeceklerdir.
Bu duman, tütün (sigara) manasında da olabilir. Duhandan murad nedir? Bir kıtlığın zuhurudur, yağmurların yağmaması, havanın karanlıklar içinde kalmasıdır. O zaman aç kalanlar, yerle gök arasını fezaya dağılmış bir duman içinde göreceklerdir.
Diğer bir şekilde bu duhan kıyamet gününden evvel zuhur edecektir. Bu duman doğu ile batı arasını kaplar. 40 gün ve gece devam eder. Bundan dolayı mü'minler, nezleye tutulmuş gibi olurlar. Kâfirler ise sarhoş bir hale gelirler. ([Muhiddîn Arabî, Dûrrü Meknûn, s. 205])
(12) Böyle bir faciaya uğrayan kâfirler, o zaman yalvarmaya başlayacaklar. (Ey Rabb'imiz! Bizden bu azabı açıver) diye niyaz edecekler ve (şüphe yok ki, biz mü'minleriz) bu korkunç hâl bizden kaldırıldığı takdirde elbette ki biz iman etmiş olacağız diyecekler.
Rivâyete göre Kureyş müşriklerinde şiddetli bir kıtlık başlamıştı. O zaman müşrikler Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'e müracat etmişler, yakın akrabalık namına ricada bulunmuşlar, kendilerine dua etmelerini istemişlerdi. Bu musibet başlarından kalkınca islâmiyeti kabul edeceklerini söylemelerine rağmen bir çokları bu vaadlerinde durmamışlardır.
(13) Hakk Teâlâ Hazretleri münkirlerin sözlerinde durmayacaklarına işaret için (onlar için öğüt almak nerede!) Onlar vaadlerinde sebat etmezler, küfür içinde yaşamaya devam etmek isterler. (Halbuki muhakkak onlara) azabı ilahiyi (apaçık bildiren) Resûl-i Zişan gibi bir peygamber geldi. Onlara lâzım gelen malûmatı verdi. Onlara nasihatlarda bulundu. Onlar inkârlarını terketmeli değil mi idiler.
(14) "Ondan yüz çevirmişler:" Resûlümüzden yüz çevirmişler, Ona yönelmemişler. Kendilerine okuduğu kitabımızın ayetlerinden öğüt almamışlar. Onlara nasihat olarak anlattığı hüccetlerimizden ibret almamışlardı. «Belletilmiş mecnunun biri» "Muhammed delinin biridir". Bu sözler ona başkaları tarafından öğretilmiştir. demişlerdi. (Taberî Tefsiri, Cild 5, Sayfa 2179-2180; Ömer Nasuhi Bilmen (Kur’ân-ı Kerim Meâl’i ve Tefsiri), Cild 7, Sayfa: 3310-3311; Hulasat’ül-Beyân Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, Cild 13, Sayfa 5254-5257.)
Video kasetinde bir yardımcısı savaş olacağını Atom bombası atıldığında yerden çıkan dumanın bu ayette geçen duman olduğunu iddia ederek "(Kıyamete yakın) bir Resûl gelecektir bu kesindir" denilerek bu Resûl' un İskender Evrenosoğlu'nun olacağını, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e benzeterek imâ yollu söylemektedir. (Ayrıca bu konuyu Tavzih dergisi Sayfa 14'de de yazmıştır.)
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e peygamberlik gelinceye kadar en doğru en emniyet edilir adam diye Muhammed'ül-Emin dediler. Ayetler gelince hepsi şaşırıp, donup kaldı. Ayetin büyüklüğü Arapça lügatının en üstünü olup her sorulacak soruya hiç bir yerine itiraza mahal olmayacak şekilde cevap verilmiştir. 1400 sene evvel Kur'ân'da “biz iki deniz yarattık, birbirine karışmaz” (Sûre-i Rahman, Âyet 19.) ayeti ancak 1400 sene sonra keşfedilebildi. Kur'ân-ı Kerîm'in özellikleri tam yazılabilse ciltlerle kitap olurdu. Yazılma ve sayılma ile bitmezdi. Hasılı Kur'ân-ı Kerîm'in taklidi olmaz, benzeri gelmez ve getirilemez. Getirdim, diyene de deli denir.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e bir zamanlar "Muhammed (mecnun) delidir" dediler. Çünkü üç yerde insana hal gelir. Vecid, Tevacüd ve Vucûd halleridir. Bu da üç ibadet halinde gelir. Zikrullah ederken, namaz kılarken, Kur'an okurken.
Vecid hali: Kendi kendini zapdedemez; çarpınır çarpınır, bağırır, çağırır. Aklı başındadır fakat öyle yapmamakta elinde değildir.
Tevacüd Hali: Tepeden tırnağa kadar yanar. Hatta zahirde bile ateşi çok yükselir. Aklı başından gider, kalkar. Uzun bir mesafeyi koşar, döner. Bazende çok uzun mesafeye gider, gittiğini de bilmez. Sonunda ayıkınca kendinin nerde olduğunu bilir. Oraya kadar, nasıl, ne şekil, ne zaman, niçin geldiğini bilemez. Bazısı da geniş bir mesafeyi, koşarak döner. Buna da tevacüd hali derler. Hz. Pir Abdulkadir Geylânî “Ben tevacüd halinden ayıktığım zaman kendimi 12 günlük yolda bulurdum” buyurdu.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e tevacüd hali gelince Mekke'nin çarşısında gece yarısı yatağında yatamayıp kalkar, koşar ve bağırarak "Lâ ilahe illallahu vahdehu la şerike leh, lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey'in gadir." "Subhanallahi velhamdülillahi velâ ilahe illallahu vallahu ekber, velâ havle vela guvvete illa billahil aliyyül azim." Tesbihlerini aşkla bağırarak okur, koşardı. İşte bu sebeble Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)' in geçeceği yolun üstüne dikenli çalılar atmaları mecnun, delidir demeleri o sebebtendir.
Diğer bazılarınında saçma sapan konuşup, ona deli demeleri bununla beraber midir? Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in sözleri, Kur'ân-ı Kerîm'in âyetleri, Reşat altını gibidir. Üstünden zaman geçtikçe daha fazla değer kazanır. O ayetlerle konuşan hakiki evliyaların sözü de aynı gittikçe değer kazanır. Onların dışında konuşulan sözlere belki ilk defa millet (halk) biraz heveslenir, akın eder. Sonunda kağıt paranın tedavülden kalkınca gazete kağıdı ile bir farkı olmadığı gibi hükmü geçersiz olur. Kendi sözünü kendi yalanlar.
(Sayfa 1) “Cibrîl'i emin vasıtası ile değil. O'nun nezdimizde bulunan aziz ruhu tarafından doğrudan doğruya O'nun kalbine indirilmektedir.”
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e inen ayetlerin hepsini Cebrail (Aleyhis-selâm) Sidret'ül-Münteha'dan alıp Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in zahirine getirmiştir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e Cebrail (Aleyhis-selâm)'ın ruhu hangi ayeti ve ne zaman getirmiştir? Meleğin bir kendisi; bir de aziz ruhunun iş gördüğüne dair şimdiye kadar hiç bir delil varid olmamıştır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e ve diğer Peygamberlere Cebrail (Aleyhis-selâm)'ın aziz ruhu değil kendisi gelmiştir. (Sûre-i Şuara Âyet 193; Sûre-i Bakara, Âyet 87, 253; Sûre-i Maide, Âyet 110; Sûre-i Nahl, Âyet 102.)
(Sayfa: 8) “Şeytan senin yanına hiç bir zaman yaklaşamaz.”
(Sayfa: 12) Fenafillah mertebesinde artık şeytan sana bir şey yapamaz. Ama sen ona çok şey yapabilirsin. O bunu bildiği için sana yaklaşamaz.
(Sayfa: 62) Evet! Şeytan senin voltajına dayanamaz.
Şeytan sana değerse şase yapar, senin voltajına dayanamaz. Çünkü şeytanın bütün kablolarını yakarsın. Bunu bildiği için şeytan sana yaklaşamaz, öyle mi? Dikkat et çok açık veriyorsun?
(Sayfa: 42) Hiç bir şeyden korkma! Şeytanın sana ulaşamıyacağı bir müktesabata sahipsin diyor.
Şeytan dünya yaratıldığından bu güne kadar her insana musallat olmuştur.
Şeytan cennetten kovulduktan sonra tekrar cennete girip Adem (Aleyhis-selâm)'i ve Havva anamızı kandırıp cennetten kovduran şeytan değil miydi? (Sûre-i A’raf, Âyet 20-22 arası, Mir’ât-ı Kâinat, Cild 1, s. 111-112.)
İbrahim (Aleyhis-selâm) önde, oğlu İsmail (Aleyhis-selâm) arkada giderken ikisinin arasına girip babana asi gel, gitme diyen şeytana İsmail (Aleyhis-selâm) taş atıp gözünü çıkardı. Üç şeytan önüne çıktı. Her birisine ayrı ayrı taş vurdu. Onun için hac'da orada şeytana taş atarlar. İsmail (Aleyhis-selâm)'e babası İbrahim (Aleyhis-selâm)'a asi getirmek isteyen biri Peygamber, o biri Peygamber olacak. İkisinin arasına giren şeytan değil miydi? Bu senin işine mi karışmıyor. Senin voltajına mı dayanmıyor? (Delâil-i Hayrat Şerhi “Kara Dâvûd”, s. 874-875.)
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) namaz kıldırırken Ashabın arasında şeytanın kara koyun sûretinde dolaştığını görüyorum dedi. (Râmûzu’l-Ehâdis, Hadîs No: 1257; Riyazü’s-Salihîn, Hadîs No: 1089, s. 675; Sünen-i Ebû Dâvûd, Cild 3, Hadîs No: 667; Sünen’ün Neseî, Cild 1-2, Hadîs No: 815.)
Yine Eyüb (Aleyhis-selâm)'un namaz kılarken burnuna üfürüp yara çıkartan şeytan değil miydi? (Sûre-i Sa’d, Âyet 41; Envârü’l-Aşıkîn, s. 103, Mir’ât-ı Kâinât, Cild 1, s. 182; Delâil-i Hayrat Şerhi “Kara Dâvûd”, s. 889.x)
(Sûre-i Nas, Âyet 1-6)
“(Ya Muhammed!) De ki: Cinden olsun insandan olsun, insanların kalplerine şüphe ve tereddüt sokan, vesveseci ve sinsi (şeytanın ve insanın) şerrinden, insanların Rabb'ine, insanların melikine (mutlak sahip ve hakimine) insanların ilahına (Allah'ına) sığınırım!”
İskender'de “şeytandan emin olduğunu” söylüyor.
Bütün bu saydığımız Âyet-i Kerîme ve hadîs-i şerîflerin yanında siz, kim oluyorsunuzda şeytan sizin yanınıza yaklaşamasın?
Ne kadar büyük peygamber ve evliya olursa olsun her insanda şeriata muhalif zerre kadar bir hâl zuhur etse, şeytan hemen ona musallat olur.
Hadîs-i Şerîf: “ Abdestte ayağınızda kuru kalırsa şeytan namazda size musallat olur.”
(Kütüb-i Sitte, Cild 10, Hadîs No: 3607)
“Müslim'in bir rivâyetinde şöyle denir:
- Halk ikindi namazı sırasında acele etti ve bir kısmı alelacele abdest aldı. Biz onlara ulaştık, ökçelerine su değmemiş parlıyordu. Bunun üzerine Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):
- Ökçeleri ateşte yanacakların vay haline! Abdesti tam alın, buyurdular”. (Kırk Mevzuda Kırk Hadîs Kitabı, Hadîs No: 26, s. 47; Sünen-i Ebû Dâvûd, Cild 1, Hadîs No: 97; Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 2, Hadîs No: 450; Râmûz’ul Ehâdîs, Hadîs No: 5734; Sünen’ün Neseî, Cild 1-2, Hadîs No: 110-111.)
Her insan, her işin başında ve Kur'ân-ı okurkende «Euzü Besmele» çekmeye mecburdur. Eûzü besmelenin manası: «Euzü sığınırım, Billahi Allah'a sığınırım, mineşşeytânirracîm Allah'ın dergahından sürülmüş (kovulmuş) olan şeytandan Allah'a sığınırım» demektir. Bunu kıyamete kadar herkes okur. Bunu sen okumuyorsan tam şeytanın arkadaşısın, zaten şeytanın isteğide budur. Okuyorsan yalancısın şeytan sana musallat olamıyorsa niçin okuyorsun? Kur'ân-ı Kerimin her sûresinin başında Bismillahirrahmanirrahîm var. “Kur'ân okuduğun zaman o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın.” (Sûre-i Nahl, Âyet 98.) Euzü Besmeleyi Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) devamlı okurdu. Bu ayetin mucibince hocalarımız; sabah namazından sonra Mihrabî'de iki defa Euzubillahis-Semî'ül-Aliymü mineşşeytanirracîym, bir defa da Estaîyzü billahis-Semî'ül-Aliymü mineşşeytanirracîym bir defa da Allahu hayr'ül-Fatihîne velhafızîne bi fedâilü Bismillahirrahmanirrahîm. Bazıları da “İnnehu min Süleymane ve innehu Bismillahirrahmanirrahîm“ (Sûre-i Nemil, Âyet 30.) ile Sûre-i Haşr'ın son sayfasına başlarlar. Şeytandan eminse Eûzü Besmeleye ne hacet var. Hem şeytandan Allah'a sığınsın; hem de şeytan bana müdahele edemez diye vahiy gelsin. Bu kadar çelişki olur mu?
(Sayfa. 12)'de «Benimle yalnız virdde değil istediğin an konuşabilirsin» diyor.
İşte bu da saçma! Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e vahiy kesildiği, hiç konuşamayıp aciz kaldığı zamanlar olmuş, her zaman Cebrail (Aleyhis-selâm) ile konuşamamıştır.
Hazreti Aişe Validemize iftira edildiğinde dört ay Cebrail (Aleyhis-selâm) gelmedi. Bu kimseye ise gelen vahiyde “istediğin an benimle konuşabilirsin” diyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) beşerdir, yanılandır. (Sûre-i İbrahim, Âyet 11, Sûre-i İsra, Âyet 93; Sûre-i Fussilet, Âyet 6; Sûre-i Kehf, Âyet 110; Kimya-i Saadet, s. 543; Râmûzu’l-Ehâdîs, Hadîs No: 1780.) Sen ise haşa beşerlikten çıkmış mı oluyorsun?
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e vahiy gelmediği zaman ilhamla, ilhamda gelmediği zaman rüyayla, rüyada görmediği zaman Ashabı toplar, müşavere yapar, müşavere ile herkesin görüşünü alırdı. Hangisinin görüşü daha muvafıksa onu yapardı. En son kesin kararı kendi verirdi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e devamlı vahiy geliyorsa niçin ilhamla, rüya ile amel ediyor. Niçin müşavere yapıyor. Müşavere ile amel ediyor, müşavere sünnettir. İşte rahmanî olan ilham ve vahiy her zaman gelmiyor. Senin ki ise aralıksız devam ediyor.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Mekke'ye hacca gitmeleri gördüğü rüyayla oldu. O sene Hac edemeyince münafıklar Muhammedin rüyası yalan çıktı, dediler. Bu âyet geldi: “Le gad sadegallahü Resûlehür-rü'ya bilhaggı…ilâ Ahir.” “Resûlullah'ın rüyası doğrudur. Onun dini hakdır. Siz Mescid-i Haram olan Kâ'be'ye gideceksiniz.” (Sûre-i Fetih, Âyet 27.)
Hendek Muharebesinde Medine şehrinin etrafına hendek kazmaları (Sahîh-i Buhari Tecrîd-i Sarîh, Cild 10, s. 212.) ve Bedir esirlerinin bırakılmaları müşavere ile oldu, vahiy gelmedi, rüyada görülmedi, ilhamda olmadı, müşavere ile karar verdiler. Her zaman Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Cebrail (Aleyhis-selâm) ile konuşuyorsa niçin rüya ile amel ediyor, niçin müşavere ile amel ediyor? Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e her zaman gelmeyen Cebrail (Aleyhis-selâm), sana her zaman mı geliyor?
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Allah'u Teâlâ ile her zaman için konuşamayınca, ondan başka da hiç kimse konuşamaz. Şeytanî ilhamlar, şeytanî rüyalar, şeytanî sözler ve şeytanî haller aralıksız devam eder. Rahmanî olanlar ise bir zaman kesilir, bir zaman zuhur eder.
(Sayfa 12) «Seni alemlere yerlere ve göklere hakim tayin eyledik.»
(Sayfa 33) «Şimdi biz seni kâinata hakim tayin eyledik.»
(Sayfa 52) «Seni kâinatın hakimi olarak takdis ederiz.»
(Sayfa 54) «Seni kâinatın hakimi tayin ettik.»
Hakim olduğuna dair sana dört ayet iniyor. Allah aşkına söyle hakim olarak ne yaptın? Ne yapacaksın? Yoksa yerlerde ve göklerde yapılacak hiç bir iş yok mu?
Bu hükmünde sabah namazına ister kalk, ister kalkma, teheccüdü ister kıl, ister kılma. Nasıl olsa seni alemlere hakim tayin ettik mi diyor? Kendi kendini kainata hakim tayin ettin. Halbuki Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) başta olmak üzere bu kadar büyük zâtlar ve bunlardan hiç birisi kainata hakim tayin edilmemiş bir tek sen mi tayin edildin? İmam-ı Azam yatsı namazının abdesti ile sabah namazını kırk sene kılıyor. Allahu Teâlâ hem namazı emreder, hem de namaza kaldırmaz mı? Sümme haşa! Allahu Teâlâ namaza kaldırmıyorsa şeytana yapacak iş kalmadı mı, yoksa haşa şeytanın yapacağını Allah'u Teâlâ' mı yapıyor?
(Sûre-i Bakara, Âyet 29)
“Hüvellezi halâka leküm ma fil ardı cemian. İlâ Âhir…”
“O Yüce Allah'tır ki yeryüzünde ki her şeyi sizin için yarattı. İlâ Âhir...”
(Sûre-i Casiye, Âyet 13)
“Ve Sahhara leküm ma fissemavati vema filardı cemian minhü. İlâ Âhir…”
“Göklerde olanları, yerde olanları, hepsini size musahhar kılmıştır.”
“Göklerde ki güneşi, ayı, yıldızları ve yerlerde ki canlıları, hayvanları, ağaçları, dağları, diğer maddeleri ve gemileri emrinize vermiştir. Bütün bunlardan sizin fayda ve çıkarlarınız vardır. Elbette ki düşünen bir kavim için bunda ayetler (alametler) vardır: Cenâb-ı Allah'ın bunları sizin emrinize vermesinde; Allah'ın ayet ve hüccetleri üzerinde düşünüp öğüt ve ibret alan kimseler için Allah'tan başka ilâh (Allah) bulunmadığına dair alâmetler vardır.”
Allah'u Teâlâ yukardaki ayetlerde bütün insanları, göklerde ve yerde olanların hepsine, musahhar kıldık buyuruyor. Bu Kur'ân-ı Kerîm'in ayetidir. Bu hepimize şamildir. Öyleyse size bunu bir defa daha bildirmesine ne gerek vardı? Kendi kendisini bu kimse Allah'ın çok sevgili ve özel bir kulu gibi görüyor. Bu âyetler onun vahiylerini müdafaa etmez, bilakis mahçup eder.
Hadîs-i Kudsi: “Ben bir kulumu seversem onun gören gözü, işiten kulağı, yürüyen ayağı, söyleyen dili ben olurum.” (Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 12, Hadîs No: 2042; Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 4094; Riyazü’s-Salîhin (Aslı ve Tercümesi), Hadîs No: 385, s. 293; Gunyet’üt-Talibin, s. 1048, 1047; Berîka, Cild 1, s. 313; Mârifetname, s. 553; İslâmda Helâller ve Haramlar (İbn-i Hacer El-Heytemi), Cild 1, Hadîs No: 611, s. 301; İslâm Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 11, s. 355; Müzekki’n-Nüfus, s. 427.)
Sen ayetlerinde sadece: “Seni özel olarak alemlere hakim tayin eyledik” diyorsun. Halbuki Kur'ân-ı Kerîm'de Sûre-i Casiye, Âyet 13'de “Göklerde ve yerde olanların hepsini sizlere musahhar kıldık” buyurmuştur. Allah'u Teâlâ'nın bu ayetinde dediğinde hiç kimseye bir özellik yok. Bu ayet herkese aittir, umuma şamildir. Senin vahiylerinde Sayfa: 12, 33, 52, 54'de hep sana özel olarak alemlere hakim tayin eyledik diyor. Kendi kendini Allah'ın özel bir kulu gibi görmekten vazgeçsen daha iyi olur. Bunlar aşağıdaki Kur'ân-ı Kerîm âyetlerinde de daha iyi anlaşılıyor.
Mülk Allah'ındır, insanlar arasında hüküm verir. (Sûre-i Hac, Âyet 56.) Allah'u Teâlâ hakimler hakimi değil midir? (Sûre-i Tin, Âyet 8.) ( Bu gün mülk kimindir? (Mukabele eden olmaz. Yine Allah'u Teâlâ cevap verir.) Tek ve kahhar olan Allah'ındır.(Sûre-i Mü’min, Âyet 16.) “Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır”.(Sûre-i Hadid, Âyet 10.) “Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. İşler dönüp dolaşıp ona varır”.(Sûre-i A’li İmran, Âyet 109.) “Göklerde ve yerde olanların hepsi mülkün sahibi Mukaddes, Aziz, Hakim olan Allah'ı tesbih eder.” (Sûre-i Cum’a, Âyet 1.), “Mülk onundur, hamd onadır” (Sûre-i Tegabün, Âyet 1.) gibi ayetler size geldiğini söylediğiniz, sizin ayetinize terstir. Bu da sizin Kur'ân-ı Kerîm'in tam tersi olduğunuzun delilidir.
Siz tek başınıza yerlere ve göklere nasıl hakim tayin ediliyorsunuz? Allah'u Teâlâ yukardaki âyet-i kerîme'lerde herşeyi açıkça izah etmiştir. Hakim tayin edilip bu zamana kadar ne yaptın, bundan sonra ne yapacaksın?
“Siz hakkı ile bana ibadet ederseniz; yarın mahşerde cennette didarıma. cemalime, gurbiyetime vasıl olursunuz.” Hatta bu dünyada iken de o sırlara erersiniz. “Lehüm'ül büşra fil hayati'd-dünya…İlâ Ahir.” (Sûre-i Yunus, Âyet 64.) “Onlara bu dünyada da ahirette de müjdeler var” dediği budur.
(Sayfa 13) «Senin mevkiinde beddua sana tesir edemez» diyor.
(Sûre-i A'raf, Âyet 175)
‘‘Onlara şu adamın haberini de oku, ona ayetlerimizi verdikte onlardan sıyrılıp çıktı.”
Ey Muhammed! Kavmine kendisine ayetlerimizi verdiğimiz buna rağmen onun o ayetlerden sıyrılıp uzaklaşan adamın haberini ver. Şeytan onu peşine taktı, böylece azgınlardan oldu.”
(Senin verdiğin misalde ayetler herkese gelir diyorsun. Buna da önce ayet verdi, sonra azgınlardan oldu. Bu ayet diye söylediği alâmettir. Burada senin dediğin gibi olsa bile seni niçin şeytan azdırmasın. Çünkü onu azdırdı.)
Şeytan onu kendi takımına ilhak etti. Ve o da kendi sapıklığından ve Rabb'inin emrine ettiği muhalefetten dolayı mahvolanlardan oldu.”
Bir rivâyette böyle feci akibete maruz kalan şahıs, Bel'am ibn-i Baura'dır. Bu Ken'an ilinde Cebabire'nin bulunduğu bir karyede bulunuyordu. İlim ve marifet sahibi idi, selâh-ı hâl ile maruf idi. Fakat bu karyeye teveccüh eden Hazreti Musa (Aleyhis-selâm) aleyhinde beddua etmek için kavmi kendisine müracaat etmişler, atiyeler (hediyeler) vermişler, bunun tesiriyle o Peygamberi zişan aleyhine beddua etmiş, (bedduası ile Musa (Aleyhis-selâm)'ın askeri hasta olmuştu. Belâm ibn-i Baura) daire-i diyanetten çıkmış, bu yüzden şeytana uyarak ilim ve marifetten mahrum kalmıştır. İşte dünyalık için dinini feda edenlerin ibrete şayan akibeti böyle son bulur. (Bu açıklama Ömer Nasuhi Bilmen'in Kur'ân tefsiri, Cild 2, Sayfa: 1123-1124'den alınmıştır.)
Musa (Aleyhis-selâm)'a beddua tesir ediyor. Zarar ziyana uğruyor. Sana niçin beddua tesir etmesin? Sana niçin zarar ziyan olmasın?
Yukardaki ayet-i kerîme Musa (Aleyhis-selâm) zamanında vukû bulmuş bir olayı Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e Allah'u Teâlâ ayet (alâmet) olarak indirmiştir, değilse Belâm ibn-i Baura'ya ayetler verilmemiştir. Bu adamda Kur'ân-ı Kerîm'de ayet diye geçenlerin hepsini Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e indirilen emir ve nehiy gibi ayeti kerime olarak kabul ediyor.
Evliya'ya âyet gelmez. Ancak ilham gelir. Bu da âyet değil ilhamdır. Siz ise derginizde ‘‘Allah'a inanan insana değil, şeytana uyan insana bile âyet indirdi” diyecek kadar konuyu yanlış ve kendi görüşünüze uygun şekilde saptırıyorsunuz. Belâm ibn-i Baura başlangıçta Musa (Aleyhis-selâm) ümmetinden olup kendisine ilham gelen büyük bir evliyaydı. Sonradan yolunu şaşırdı ve şeytana uydu. İşte Kelîmullah ve altı ulul Azim Peygamberden biri olan Musa (Aleyhis-selâm) gibi bir büyük Peygambere ve onun (askerlerine) beddua edildi.
Müfessirler arasında tartışma konusu olan Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e Yahudi Lebid bin Asan tarafından sihir yapıldığı ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in hasta olduğu “Muavvezeteyn surelerini” okuyup iyileştiğine dair Hazreti Aişe (Radiyallahu anha)'den gelen hadîs-i şerîfler mevcuddur. (Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 8, s. 234, Hadîs No: 1312; Cild 9, Hadîs No: 1352; Mevâhib-i Ledünniyye, Cild 1, s. 111; Berîka, Cild 2, s. 110; Ömer Nasuhi Bilmen Kur’ân Tefsiri, Cild 8, s. 4119.)
(Sûre-i Felak, Âyet 1-5)
“(Ya Muhammed!) De ki: Yarattığın şeylerin şerrinden, karanlığın çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfürüp büyü yapan üfürükçülerin şerrinden; kıskandığı vakit kıskanç kişinin (hased edenlerin) şerrinden, sabah'ın Rabb'ine sığınırım.”
Sizin ne özelliğiniz var ki bu mübarek zâtlara beddua ve sihir tesir ediyorda size niçin tesir etmesin.
(Sayfa 17) «Sana nâs'a verebileceğimiz ilmin bütününü verdik.»
(Sayfa 35) «Marifeti sana ettiklerimizin gelmiş, geçmiş ve mevcut marifetleri sana ihsan ettiklerimizin yanında okyanusta bir damla mesabesindedir.»
Senin ilmin okyanus, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ilmi, marifeti senin ilminin yanında okyanusta bir damla gibi mi? Sen dürbüne tersinden bakıyorsun, şaş gözlük takmışsın. Dürbüne düzgün bakarsan ne kadar uzak olsa yakın gösterir. Tersinden bakarsan ne kadar yakın olsa uzak gösterir.
(Sayfa 37) «Hay olanların içinde en sevgili, en çok ilim ve marifet ihsan ettiğimiz kulumuzsun.»
(Sayfa 39) «Gelmiş - geçmiş bütün evliyanın ilmini aşacaksın»
(Sayfa 46) «Sen evliyanın başında gelmektesin.»
(Sayfa 48) «Bu güne kadar yetki verdiğimiz nasın toplam yetkilerine sahipsin.»
(Sayfa 51) «Sana bu güne kadar nasa verdiğimiz ilimlerin bütününü ihsan ettik.»
(Sayfa 60) «Nasa şimdiye kadar ihsan ettiğimiz şeylerin tamamını sana ihsan edeceğimize söz verdik.» diyor.
Senin bu ayetini Allah'u Teâlâ türkçemi, arapçamı söylüyor. Hay kelimesi arapça, diğerleri türkçedir. Bir insan bir lisanı tam bilemez, o lisandan ve diğer bir lisandan karıştırır. Seninki de onun gibi oluyor. Allahu Teâlâ haşa türkçeyi tam bilemeyip içine arapçamı karıştırıyor? Bu ayetinde çok büyük bir incelik var. Ama olmadı, anlayamadım. Senin bunun manasını söylemediğin acizliğinden değil, söylersem bana çok fazla inanırlar diye korkuyorsun. Çünkü ayetinde de söylüyorsun. “Ben haddi aşanları sevmem.” diyor. Bu milletinde sana inanmada haddi aşmaması lâzım. Ama Kur'ân-ı Kerîm'de “Eşeddü hubben lillah” “Allah'ı şiddetli sevin” (Sûre-i Bakara, Âyet 165.) “ Ey Allah'a iman edenler! Allah'u Teâlâ'yı çok zikredin.” (Sûre-i Ahzab, Âyet 41.) inanmada haddi aşın buyuruyor, işte haddi aşıyor.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyuruyor ki:
“Ene Medinet'ül ilmi ve Aliyyün bâbuhâ”
Manâ'sı: “ Ben ilmin şehriyim Ali kapısıdır.” (Kenzü’l-İrfan, Hadîs No: 128; Mir’ât-ı Kâinât, Cild 1, s. 701; Berîka, Cild 2, s. 91; Sünen-i Tirmizî, Cild 6, Hadîs No: 3969; İslâm Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 11, s. 278.)
Bu ilimlerin kapısı olan Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'yi nasıl, ne zaman, ve ne şekilde geçtin? Aklından her geçeni oldu mu zannediyorsun?
“Bütün ilim kapıları kapandığında bir tek Ali'nin kapısı açık kalır.”
“Benden sonra yanıldığınız zaman Ali'nin ilmi çoktur. Ona müracaat edin.”
Hazreti Pir, «Hazihi gademenî küllü veliyyullah» «Benim bu ayağım bütün evliyaların başının üstündedir. (Abdulkadir Geylani’nin Menkıbeleri, s. 69.)
«İzzeti Rabbî Lâ yezâlü yed'i alâ re'si mürîdi»
«Rabbımın izzetine yemin ederim ki müridimin başı üzerinden kıyamete kadar elim eksik olmaz. (Abdulkadir Geylâni’nin Menkıbeleri, s. 50.)
«Eğer ceddimden utanmasam topal ayağımı sokar cehennemi söndürürüm.»
Çünkü onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı, söyleyen dili ben olurum diye Allah'u Teâlâ Hadîsi kudsi'de böyle buyuruyor. Niçin yapamasın? (Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 12, Hadîs No: 2042; Râmûzu’l-Ehâdis, Hadîs No: 4094; Riyazü’s-Salîhin (Aslı ve Tercümesi), Hadîs No: 385, s. 293; Gunyet’üt-Tâlibin, s. 1048, 1057; Berîka, Cild 1, s. 313; Mârifetname, s. 553; İslâmda Helaller ve Haramlar, Cild 1, Hadîs No: 611, s. 301; İslâm Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 11, s. 355; Müzekki’n-Nüfus, s. 427.)
Yine Hazreti Pir Abdulkadir Geylanî Gaddesallahu Sırrahul Aziz Hazretleri buyuruyor ki yukardaki hadîsin mucibince:
“İstersem ayağımı cehennem üzerine uzatır müridlerimi geçirmek için ayağımı köprü yaparım.”
Sen kim oluyorsun ki «gelmiş ve geçmiş bütün evliyanın ilmini aşacaksın» bunlarla boy ölçüşmeye kalkışıyorsun?
«Ve zeyyene lehümüş şeytânü a'mâ lehüm. İlâ Ahir…»
Şeytan kendilerinin amellerini ziynetlendirmiş. Onları doğru yoldan alıkoymuş, doğru yolu bulamıyorlar. (Sûre-i Neml, Âyet 24.)
Video kasetinde bir yardımcınız “gelmiş geçmiş bütün evliyalardan Hazreti Pir üstündür” diyor. Sayfa 39'da ki senin vahyinde de “gelmiş-geçmiş bütün evliyanın ilmini aşacaksın” diyorsun. Siz burada kendi kendinizi yalanlamıyor musunuz?
(Sûre-i Yunus, Âyet 60)
“Allah'a karşı yalan uyduranların kıyamet günü hakkındaki zanları nedir? İlâ Âhir.”
Allah'a karşı yalan uyduran kimseler, kıyâmet gününde Allah'ın kendilerine nasıl bir muamele uygulayacağını düşünüyorlar? Kendilerini bağışlayıp affedeceğini mi sanıyorlar? Hayır, asla onları çılgın alevli ateşin içine atacaktır. İlâ Âhir...” (Taberi Tefsiri, Cild 2, s. 886.)
[Huccetü'l-İslâm, (İmâm-ı Gazali), Sayfa: 97]
“Ey oğul yalan yere evliyalık satma. Sende olmayan nesneyi ben evliyayım diye kendine bühtan etme. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurur ki: «Bir kimse kendini zahid veya alim olmadan yalan yere evliyalık gösterse kıyamet gününde cehennemde yerini hazırlasın.”
“Her daim güzel ve doğru söyle, sözünde sadık ol. Doğruluk kişiyi cennete iletir. Dilini yalana alıştırıp var yere, yok yere yalan söyleme kâfir olursun.”
Bu nâs'ın içinde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e diğer Peygamberlere ve bütün evliyalara verilen bu kadar büyük ilmin hepsinin toplamının sizde olmasına imkân var mı? Bu ne kadar yanlıştır. Niçin Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e böyle bir ayet gelmiyor da size mi geliyor?
124 bin peygambere, milyonlarca evliya'ya, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e verilen yetkilerin tümüne sahipmişsin öyle mi? Sen zamanına, yerine göre bukalemûn (terlikatan) gibi renk değiştiriyorsun. Bazan bir peygamber, bazan da Resûl'um, Mehdi'yim, bana vahiy iniyor” diyorsun. Hiç biri değilsin! Mehdi'ye vahiy gelmez. Hem Mehdi'sin hem de bugüne kadar yetki verilenlerin hepsinin yetkisinin toplamına sahipsin öylemi? İşte bu sözü ve vahiylerini de sana söyleten şeytandır.
(Sayfa 18) «Muhammed Raşid kulumuzun sana gönderdiği haberde ki sırrı biz tayin ederiz. Seni ona üstün kıldığımı unutma.» diyor.
Halbuki; Allah'u Teâlâ bir Peygambere bir şey bildireceği zaman Cebrail (Aleyhis-selâm) vasıtası ile, ilhamla veya rüya ile bildirir. Burada bunların hiç birisi yok. “Muhammed Raşid vasıtası ile gönderdiği haberdeki sırrı biz tayin ederiz” diyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e Cebrail (Aleyhis-selâm) vasıtası ile Kur'ân-ı Kerim'de:
“Bu sadece vahy olunan bir vahiydir. Bu Kur'ân sadece Allah katından gelen bir vahiydir. Onu Muhammed'e vahyetmiştir. Onu, müthiş kuvvetin sahibi Cebrail (Aleyhis-selâm) öğretti” buyurulmaktadır. (Sûre-i Necm, Âyet 4-5.)
(Sayfa 23) «Gördüğün ve halen oturduğun taht ise Mehdilik makamıdır. Gördüğün gibi, bize yaklaşan hak merdiveninde kulumuz Muhammed'in yeri sağda, Mehdi'nin ise soldadır, merdiven ise ortadadır.»
Yeryüzüne gelen hakkında bu kadar ayet inen Peygamberlerin ve evliyaların hiç birisinin yeri değilmiş. “Mehdi solda Peygamberimiz sağda” imiş. Anlaşıldığına göre siz sizi Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa (Sallallahu aleyhi vesellem) ile aynı seviyede hatta daha da üstün görüyorsunuz. Orayı Ashabdan, Cihar-ı Yar'dan, Peygamberlerden hiç biri niçin almamış veya alamamışda sen alıyorsun?
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Zebur'da ismi Mahmud'dur. (Mevâhib-i Ledünniyye, Cild 1, s. 316; Şemâ-il’ür-Resûl, s. 356-357.)
Tevratta Ahmed. (Envarü’l-Aşıkîn, s. 136; Kütüb-i Sitte, Cild 15, s. 344.)
İncil'de de Ahmed'dir. (Sûre-i Saf, Âyet 6; Mir’ât-ı Kâinât, Cild 1, s. 302; İrşâd, Cild 1, s. 56; Şemail’ür-Resûl, s. 352.)
Kur'ân-ı Kerîm'de Muhammed ismi ile geçmiştir. (Sûre-i A’li İmran, Âyet 144; Sûre-i Ahzab, Âyet 40; Sûre-i Fetih, Âyet 29; Sûre-i Muhammed, Âyet 2.)
«Muhammedün Resûlullah ellezine maahu…ilâ Âhir” (Sûre-i Fetih, Âyet 29.)
Muhammed Allah'u Teâlâ'nın Hak Resûlüdür dedikten sonra dört Cihar-ı Yar'ın isimlerini değil vasıflarını söylüyor. Onların vasıfları tevratta ve incil'de geçmiştir.
Kur'ân'da: “…Meselehüm fit-Tevrati ve meselehüm fil incil…İlâ Âhir.”
İncil'de, Tevratta Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ismi ve Ashabın vasıfları geçiyor. Sana vahiy geldiği halde niçin Kur'ân'da ismin (vasfın) geçmiyor. Halbuki bu ashabın hiç birisine vahiy gelmedi. Sen de hepsinden üstün olduğun için sana vahiy geliyor, öyle mi?
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem): “Ashabımın yarım avuç hurma sadakası ashab olmayanın Uhud dağı kadar altın sadakasından daha hayırlıdır.” (Sahîh-i Buhari Tecrîd-i Sarih, Cild 9, Hadîs No: 1491; Kenzü’l-İrfan, Hadîs No: 150; Sünen-i Tirmizi, Cild 6, Hadîs No: 4114; Müslîm, fedail’üs-Sahabe 221-222; Ebû Dâvûd, Sünne, 16.) buyuruyor. Sen nasıl oluyorda onları geçiyorsun? “Bu güne kadar gelmiş ve geçmiş Peygamberleri ve evliyaları geçeceksin” dediğin çok büyük hata ve yanlıştır.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) daha nasıl söylesin ki, sen anlayasın. Oysa Hz. Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e bir defasında seksen bin altın vermiştir. O hesaba göre sen bu dünyayı sadaka etsen, onun derecesine yetişemezsin. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'de onların hepsini fakirlere verip açlıktan, felaketten, esirlikten v.s..den kurtarmıştır. Hz. Osman (Radiyallahu anhu) bir defasında bin yük üzümle hurmayı devesi ile beraber fakirlere tasadduk etmiştir. Belli ki sizin hatta hiç kimsenin ashabın seviyesine çıkmasına imkân yok. “Bunların hepsini geçtim” diyorsun. Senin çok tevbe, istiğfar etmen lâzımdır.
Sen; Allah'u Teâlâ'nın sözlerine muhalefet ediyorsun. İyi düşün. Allah'u Teâlâ, senin ibadetini kabul ederse ibadettir, kabul etmezse kupkuru yorgunluktan başka bir şey değildir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in arkasında namaz kılan, onunla hacca giden, en birinci ashabım diyen münâfıkların bütün ibadetlerini Allah'u Teâlâ kabul etmedi. Münâfıkların yeri cehennemin en dibidir. (Sûre-i Nisa, Âyet 145.) Senin ibadetini de kabul etmezse sen de aynı olursun.
(Sayfa 26) «Gördün ki sen uçtuğun zaman kimse senin uçtuğunun farkına varmıyor.»
Bu adama uçtun diye kendine ayet iniyor. Hani uçtuğun deseler, onu kimse görmez diyecek. Gerçekten allı, yeşilli, nurlu olarak havanın yüzünde uçsan, bana âyet geliyor desen, yine de yanlıştır. Uçma bizim dinimizde tasavvuf ehlinde en aşağı basamaktır.
Antakya'da yatan Şeyh Ahmed-i Kuşeyri Hazretleri Osmanlı döneminde İstanbulda uçan Yahudiye nalınlarını attı, vurdu, düşürdü. Yahudinin kıçında Kur'ân-ı Kerîm'in bağlı olduğunu sihirle uçtuğunu meydana çıkardı. Bazıları şiş vurur, ateş tutar, havada durur veya uçar. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ömür boyu bunların hangisini yapmıştır? Ama Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) aşağıdaki Hadîs-i Şerîflerde de belirtildiği gibi kendi zamanında pek çok hastaya Kur'ân-ı Kerîm okuyarak şifa vermiştir. (Mevahib-i Ledünniyye, Cild 1, s. 655; Sahîh-i Buhari Tecridî Sarih, Cild 10, Hadîs No: 1611; Sünen-i İbn-i Mace, Cild 9, Hadîs No: 3549.)
Şimdi, öyle Allah dostları vardır ki onlarda binlerce hastayı okuyup iyi etmişlerdir. Onlar ne “Resûlüm, ne de Mehdi'yim” diyor.
“Ve nünezzilü minel Kur'ani ma hüve şifâün...ila âhir” Kur'an şifadır rahmettir. (Sûre-i İsra , Âyet 82; Sûre-i Yunus, Âyet 57; Sünen-i İbn-i Mace, Cild 9, Hadîs No: 3533; Râmûzu’l-Ehâdis, Hadîs No: 2796.)
Hem de bu şifayı meydana çıkarmak Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in sünnetidir. İşte bunu yap, göster, dersen yapamaz. Ama“ şöyle uçtum, böyle kaçtım, göklere çıktım” gibi sözleri boldur. Halep orada ise arşın buradadır.
Bu size inen ayetler Kur'ân-ı Kerim'e taban tabana zıd ve terstir. Hiç bir peygamber kendine inen vahyi açıklayamayacak kadar acze düşmemişlerdir. Hiç bir evliya gerek Allah'u Teâlâ ile ihlamla gerekse kendiliğinden söylediği sözü açıklamayıp acze düşmemiştir. Sen de sana inen ayetlerinin hiç birini açıklayamıyorsun. Seni temsilen konferans veren bir adamınıza bununla ilgili sorulan soruya sizin acizliğinizi dile getirerek “o konu benim hocamla Allah arasındadır, ben o konuya giremem” diyerek cevap vermekten kaçındı. Siz Resûl iseniz niçin cevap veremiyorsunuz? Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) hangi soruya cevap veremedi veya kaçtı?
(Sayfa 32) «Sana kılıcı verdiği gün seni katımıza yani Sidre'tül-Münteha'ya kadar o çıkardı. Oradan öteye geçemezdi» diyor.
Kendisine kılıç verdiğini söylüyor. Kendisine sorsak “bu kılıç manevi kılıçtır. Siz göremezsiniz" diyecek. Mehdinin kılıcı manevi kılıç değil, zahir kılıçtır. Mehdi manevi harp değil, zahir harp yapacaktır.
(Sayfa 28) «Einstein senin tasavvufi bilgine sahip olsaydı, müslüman olurdu.» diyor.
Bir kafirin müslüman olabilmesi tasavvufi bilgiye sahip olması ile değil; Allah'ın o kula hidayet etmesi ile olur. O da Peygamberler mucize, Evliyalar keramet gösterir. Siz de tasavvuf bilgisine sahipmişsiniz. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) dünya yüzünün hepsi kâfirken çoklarını müslüman etti. Şöyle ki: Vefatında 120 bin ümmetle hacc yaptı. En az onun on misli de hacca gelemeyen vardı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in kâfirken müslüman ettiğinin sayısı 2 milyonun üzerinde oluyor. Sen onunla boy ölçüştüğüne göre acaba şimdiye kadar kaç gayri müslimi müslüman ettin? Ben söyleyim sadece bazı müslümanların itikatlarını bozdun, kafalarını karıştırdın.
(Sayfa 30) «İlk karşılaşmanızda usullere uyarak sen onun elini öpeceksin. Tebliğden sonra o, senin elini öpecek.»
Eğer bir kimse Resûl olacaksa Allah'u Teâlâ ona el öptürür mü? Resûl, Resûl olmayan bir adamın elini öper mi? Sen nasıl Resûl'sün ki o kimsenin elini öpeceksin? Sen Resûlsen, sana vahiy geliyorsa niçin Muhammed Raşit'ten ders alıp elini öptün diyeceklerini bildiğinden kendi ayıplarını kapatmak için telaşla vahiylerin iniyor. İşte sana indiğini söylediğin vahiylerin hepsi bunun gibidir.
(Sayfa 31) «Muhammed Raşid kulumuz seni birinci kata ilk çıkardığı gün onu görmüştün» diyor.
Böyle deyince senin Mehdi'liğini de, seni de, o yetiştirmiş oluyor. Acaba Muhammed Raşid ömründe bir sefer sana Mehdi'sin. Seni birinci kat göğe ben çıkardım, sana vahiy gelecek veya vahiy geliyor, sen peygambersin gibi sözler söyledi mi? Haşa! o adam öyle bir şey söylemez.
Bir yardımcınıza ait video kasetini izledim, saatlerce konuşma yaptı, size inen vahiylerden bahsetmedi. Kur'ân-ı Kerim'in arkasına saklandı. Bu milletin Kur'ân-ı Kerim'e itirazı yok. Sizin, bana ayet geldi, ben peygamberim, ben Mehdi'yim dediğinize bu millet itiraz ediyor?
(Sayfa 32) «Sonradan ilk defa fetihten sonra katımıza alındığını iyi hatırlarsın» diyor.
İnsan bu fetihleri rüyasında, hayalinde görse yine anlatır.
Şimdi size soruyorum; hangi Fetihden bahsediyorsunuz? Nerde fetih yaptınsa açıklaman lâzım. Sen, hem peygamber değilim, Mehdiyim diyorsun, hem de güya Allah'u Teâlâ sana ayette; “Nasıl ameliyat edildiğini, suvarıldığını, nurla yanıp susuz bir toprak gibi çatladığını, sonra gene nurumuzdan ettiklerimizle nasıl onarıldığını” daha bir çok şeyler sayıyor, bunu hatırlarsın diyor.
Allah'u Teâlâ'nın kendisine böyle yıkanıp, temizlenip nurla arındırıldığını, söylediğini iddia ediyor. Bu yanlıştır, böylesi şeyler bir tek Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'de olmuştur.
(Sayfa 19) «Teheccüd sünnetleri bizim lüzûm gördüğümüz zaman kaldırmamızla kılınacaktır. Lüzûm görseydik seni her gece kaldırırdık.»
(Sayfa 35) «Akşam seni neden kaldırmadığımızı sorarsın, Bil ki biz kadir gecesi veya Mi'râç kandili gecesi özellikle affa ait bir şeyler yapmış olanları (onların) affını sağlamak için kaldırırız» Yine Ayrıca:
(Sayfa 35)'de «Seni kaldırıp kaldırmamak bizim bileceğimiz bir iştir.»
İşte bu söz de Hadîs-i Şerîfe terstir. Çünkü Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) gece kalkmış namaz kılıyordu. Hazreti Aişe (Radiyallahu anha) Validemiz:
- Ya Resûlullah! Allah'u Teâlâ senin evvel-ahir günahlarıyın hepsini af etti. (Sûre-i Fetih, Âyet 2.) Niçin zahmet edip gece kalkıyorsun dedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):
- «Ya Aişe! Ben Rabb'ıma karşı şükreder bir kul olmayayım mı?» diye cevap verdi. (Sahîh-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 4, Hadîs No: 580; Riyazü’s-Salihin, Hadîs No: 98, s. 106; Sünen-i Tirmizi, Cild 1, Hadîs No: 408.)
Sana bu şükür yokta onun için mi namaza kalkma diye ayet iniyor?
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e Allah'u Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de sana mahsus bir fazlalık olmak üzere namaz kıl. (Sûre-i İsra, Âyet 79.) deyince Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e altı vakit namaz farz oldu. Teheccüd namazı, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e farzdı. Bütün ömür boyu gece kalkar, secdeyle kıyamla, zikrullahla sabahlardı.
“Ey Habîb'im! Senin gece yarısından sonra sabaha kadar ibadet ettiğini, gecenin üçte biri kalınca sabaha kadar ibadet ettiğini, Allah'u Teâlâ elbette biliyor. Seninle beraber bir toplulukta kalkar” buyuruyor. (Sûre-i Müzemmil, Âyet 2, 3, 4, 6, 20; Sûre-i Furkan, Âyet 64; Sûre-i Zümer, Âyet 9; Sûre-i Kaf, Âyet 40; Sûre-i Zariyat, Âyet 17-18.) İyi dikkat edilmesi lâzım. Bu ayetlerde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e teheccüd namazını kıl. Gece kalk ibadetle sabahla buyuruyor. Bu adamı da namaza kaldırmayan güya Allah'u Teâlâ imiş. Allah'u Teâlâ namazı azaltanı mı, normal yapanı mı, yoksa çok çok kılanı mı sever? Tabiidir ki çok çok kılanı sever.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) peygamber olduğu için Allah'u Teâlâ'ya namaz ve ibadeti herkesten fazla yapıyordu. Bu adamda ise ibadet azalıyor. İşte ne kadar Allah'u Teâlâ'nın sözlerine, emirlerine ters gittiği belli oluyor.
Allah'u Teâlâ emrettiği bir şeyin aksini yapmaz. Neyi emretmişse ve neyi de nehyetti (yasakladı) ise o kesindir, değişmez. Değiştiren noksana düşüren muhakkak şeytandandır. Bir adama onun sözü dikkate alınmaz sözü cılk, çürük çıkar. Beş kuruş etmez derler. Diğer bir adama da onun sözü demir kertiği gibi değişmez, sözünü mutlaka yerine getirir, derler. Yine münafığın alametinden birisi de sözünde durmaz. (Riyazü’s-Salihîn (Aslı ve Tercümesi) Hadîs No: 199, s. 179.) Allah'u Teâlâ ise hem namazı kıl der, hem de namaza kaldırmamazlık yapar mı? Sözünden cayar mı? Sağlam bir kul sözünden dönmüyorda Allah'u Teâlâ verdiği sözden döner mi ki bu kimseyi sabah namazına kaldırmasın? Hem Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i kaldırsın gece sabahlara kadar namaz kıldırıp ibadet ettirsin. Hem de bu kimsenin günahları af olduğu için ibadet yaptırmasın. Bu olacak iş mi?
Bir Mehdiyi, bir Resûlü, bir Şeyh'ül-ekberi sabah namazına ve teheccüd namazına kaldırmayan onun hakkında da ayetler indiren haşa sümme haşa Allahu Teâlâ ise sen Mehdi olarak bu kadar yanıldığına göre senin adamlarıyın değil namaz kılması rakı şişesi cebinden çıkmaması lâzımdır. Öyle ya bu kadar büyük meziyetlere sahip olan böyle Şeyh'ül-Ekber'i Allah'u Teâlâ namaza kaldırmazsa niçin senin tabian rakı içmesin?
Alim olan küçüğünü yaparsa cahil olan niçin büyüğünü yapmasın? Malâyani konuşan bir alim ne kadar söylese, vaaz etse. millete sövmeyi (küfretmeyi) terk ettiremez. Sigara içen bir alimin sözü ile millet (halk) daha büyüğünü terk etmez. Çünkü alim azda olsa küçüğünü yapıyor. Sen vahyinde sabah ve teheccüd namazına kalkmadığını söylüyorsun. Senin adamların bunları hiç yapmazsa Allah yanında mes'ul müdür?
Kendinin 20 Numaralı Tavzih dergisi, (Sayfa: 15-16)'da: "Öyleyse ne olmuş? Bizi her gece teheccüd sünnetine kaldırırken bir kaç defa da kaldırmamış yüce Rabbimiz" sonrada “Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in sünneti seniyesine en üst düzeyde uyan yer yüzünde ki tasavvuf (İslâm) gurubuyuz,” der. Hemde teheccüd namazına ve sabah namazına kalkmaz. 21 madde halinde kendisini medheder.
(Sayfa 47) «Senin sabah namazına bu kitapta şimdi söyleyeceklerimizi yazman için bir işaret olsun diye kaldırmadık.
Allah'u Teâlâ'nın en büyük işareti, ikazı sabah namazına kalkmamakmış öyle mi? Ya diğer namazları da kılmazsa en büyük işaretler ilimler, o zaman mı başlayacak? Sabah namazına kalkmadığın hakkında bir yazı yaz, açıkla. Bizi ikna et. Acaba o işaretler ne işaretidir?
(Sayfa 48) «Senin için mahzun olmak yoktur.»
Sayfa 61'de «Bazı sabahlar namaza neden kaldırmadığımızı soruyorsun…Bize şükrünü ödemek için kendini helâk etmene izin vermeyiz.Biz keyfe mâ yeşâ'yız»
Allah'u Teâlâ'nın sümme haşa başka yapacağı bir şey yokta kullara emir, nehiy tebliğ de yok “bir tek sabah namazına kalkma, ibadetin fazlası günâhkârlar için, Mehdi'sin, şöyle uçtun, böyle kaçtın mı diyor? Bu dereceleri sabah namazına kalkmamakla, ibadetlerin fazlasını yapmamakla mı kazandın? Peygamberlerin, evliyaların, halktan üstün vasıfları saymakla bitmez. Senin de bir çok üstün vasıfların var. Bu üstün vasıfların içinden ne sen çıkabiliyorsun ne biz, ne de bizden sonraki gelecekler. Bu vasıfların içine düşen imkânı yok, çıkamaz.
Allah'u Teâlâ'ya karşı sabah namazına kalkıp kılanlar mı, yoksa kılmayanlar mı kendi kendini helâk ediyor? Helâklık Allah'u Teâlâ'nın emrini tutmakta mı yoksa tutmamakta mı? Ya Allah'u Teâlâ'nın emrini tutacaksın, ya da şeytanın emrini tutacaksın.
Allah'u Teâlâ ayetle beni sabah namazına kaldırmadı demek de küfürdür, dinden çıkmadır. Çünkü kılmayan günahkâr olur. Namaz kılmayı inkâr eden kâfir olur. Bu iddianda inkârcılık var. Allah'u Teâlâ namazı emretsin, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ömür boyu kılsın, fazladan da teheccüd kılsın. Seni de Allah'u Teâlâ sabah namazına kaldırmasın. Bu hiç olacak iş mi?
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ibadeti fazla yapmadı mı, fazla yapmasını Allah'u Teâlâ'da Kur'ân-ı Kerim'de emretmedi mi? (Sûre-i İsra, Âyet 79; Sûre-i Müzemmil, Âyet 2, 4, 6, 20; Sûre-i Furkan, Âyet 64; Sûre-i Zümer, Âyet 9, Sûre-i Kaf, Âyet 40; Sûre-i Zariyat, Âyet 17.)
(Sûre-i İsra, Âyet 78)
“Güneşin batıya yönelmesinden gecenin kararmasına kadar namaz kıl.” Gögün ortasında iken güneşin batıya yönelmesinden itibaren öğle namazını ve gece kararıncaya kadar da namaz kıl.” Sabah vaktide; sabah namazını kıl. “Zira sabah namazı görünen bir (ayettir.) şahidlidir.” Sabah namazında okumakta olduğun Kur'ân-ı Kerîmi gece ve gündüz melekleri dinleyip şahit olurlar.”
(Sünen-i Ebû Dâvûd, Cild 5, Hadîs No: 1315)
“Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu)'den rivâyet edildiğine göre Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:
- Aziz ve Celil olan Rabb'imiz her gece, gecenin son üçte biri kaldığında en aşağı (dünya semasına) nüzûl edip:
- Bana dua eden yok mu? Duasını kabul edeyim. Benden isteyen bir kimse yok mu? Ona (istediğini) vereyim? Benden af dileyen yok mu? Onu affedeyim…der.” (Sahih-i Buhari Tecrîd-i Sarih, Cild 4, Hadîs No: 590; Sahîh-i Müslim, Cild 2, Hadîs No: 168 (758), s. 398; Râmûz-ul Ehâdis, Hadîs No: 475; Sünen-i Tirmizi, Cild 1, Hadîs No: 443; Kütüb-i Sitte, Cild 6, Hadîs No: 1758; İmam-ı Şa’râni (El-Uhudü’l-Kübra), s. 46; Gunyetü’t-Talibin, s. 180.)
İşte bu adamın sözleri yukardaki ayete ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in hadîs-i şerîfine ve yaptıklarına terstir. Bir ibadet yapmak kul için zahmete girmek mi yoksa, mü'minin en fazla neşe aldığı ve en fazla yapmak istediği bir şey midir?
Soruyorum bir müslüman sabah namazına kalkmazsa ondan üzüntü mü duyar, neşelenir mi? Kalkamadığına memnun olmak onunla övünerek söylemek, nedendir? Bir müslüman sabah namazına kalkamazsa üzülür mü? İftihar mı eder? Kaldırmayan benim derse o dört dörtlük şeytandandır.
Sen ve tabian namaz kılıyorsunuz veya kıldığınızı iddia ediyorsunuz. Bu namazınızda size geldiğini iddia ettiğiniz ayetlerinizden hangisini ne zaman ve ne şekilde okuyorsunuz veya namaz dışında okuduğunuz bir zaman var mı? bunu açıklar mısınız?
Senin ayetinde, namazında ayrı olması lâzım. Çünkü sana vahiy ile Allahu Teâlâ emirler gönderiyor. Namazında Kur'ân ayetlerini değil sana inen kendi ayetlerini okuman lâzım.
(Sayfa 24) «Biliyorsun ki Hay olan yetkili yetkilerini kullanacak Liyakat derecesine gelince, huzur namazının imamı olur. Bu imam sensin. Onlar namaz kılarken bize dönecekleri için, Peygamber senin solunda, Mehdi ise (ki senin ruhundur) sağında kılmaktadır. İmam olduğun için namaz boyunca onlardan daha üst basamakta ve ortada olman tabidir.»
(Sayfa 35) «Katımızda ki namazı sen kıldırmıyor musun?»
Haşa! sümme haşa! Allah'u Teâlâ mı reklam yapıyor? Yoksa sen mi reklam yapıyorsun? Allah'u Teâlâ'nın başka söyleyecek hiç bir vahyi kalmadı da katındaki namazı İskender'in kıldırdığını mı söyleyecek.
Sen niçin sabah namazına kalkmadın diyecekler Allahu Teâlâ'nın katında namaz kıldırıyorum demek için mi bu ayeti uydurdun?
(Sayfa 45) «Her gün bir tarafta peygamberiniz Muhammed kulumuzu, diğer bir tarafta ise Mehdi'yi görüyorsun. İmam olarak onlara da namazı kıldırıyorsun. Elbette Mehdi senin ruhundur. Seni Mehdi'nin yeryüzündeki temsilcisi, yani Mehdi kıldık.»
(Sayfa 64) «Şeyh'ül Azamsın, Mehdi'sin, şerifsin ve göktekilere katımızda namaz kıldırmaktasın. Gerçekten İmam-ı Âzamsın. Muhakkak sen katımızda kılınan huzur namazının imamısın.»
Kendisi mehdi olarak önde huzur namazının imamı oluyor. Diğer namazlarda huzur yok muydu? Huzursuz hangi namaz kabuldür?
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in önüne Sidret'ül-Münteha'dan öteye Cebrail (Aleyhis-selâm)'de geçemedi. Hiç bir yaratık, hiç bir melek geçemedi. Kendisi tek başına (Ref ref'e) Mindere bindi, minder uçtu, gitti. Sen kim oluyorsun da Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in önüne geçip namaz kıldırıyorsun, ona imam oluyorsun.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Hadîs-i Şerîf'de buyuruyor:
«Ben; yedi azam yere gelmekle emrolundum» dedi. (Sahih-i Buhari Tecrîd-i Sarih, Cild 2, Hadîs No: 451, İslâm Fıkhı (El-Hidaye Tercümesi), Cild 1, s. 111; Kütüb-i Sitte, Cild 8, Hadîs No: 2610; Râmûzu’l-Ehâdis, Hadîs No: 659, 2556; Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 3, Hadîs No: 883-885; Sünen’ün-Nesei, Cild, 1-2, 1093; Sünen-i Tirmizi, Cild 1, Hadîs No: 272; Sünen-i Ebû Davud, Cild 3, Hadîs No: 889-891; Sahîh-i Müslîm, Cild 2, Hadîs No: 227 (490), s. 119-120.) Ve elleriyle gösterdi.1-Baş, 2- El, 2- Diz, 2'de parmakların ucu.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in 7 azası yere gelmeden namazı kabul olmuyor. Senin “Arş-ı Âlâ'da namazı ben kıldırıyorum” demen saçma değil mi? Sen nasıl Mehdi'sin ki gökyüzündeki Peygamberlere ve bütün yaratıklara imam oluyorsun? İmam olacaksa Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) yok mu? Sen diyeceksin ki: “Peygamberler kabirlerinde namaz kılarlar.” Doğrudur. Peygamberler kabirlerinde namazlarını kılarlar ama hiç bir peygamber sağlığında kendisi dünyada durup maneviyatı gök ehline namaz kıldırmış değildir. Ölünce namaz kılmak farz değildir. Kendisi sağ olup maneviyatı gök ehline namaz kıldırmışta değildir. Öldükten sonra kendilerine namaz farz olmadığı halde “peygamberler kabirlerinde namazlarını kılarlar.” (Râmûzu’l-Ehâdis, Hadîs No: 1322; İmam’ı Celâleddîn es-Sûyuti (Kabir Alemi), s. 310.) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Mi'râca çıktığında bütün Enbiyaların (Peygamberlerin) ruhuna Allah'u Teâlâ'nın emri ile imâm oldu. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bu zâhir vücudla çıktı. Bu zahir vücudla imam oldu. Peygamberlerin ruhları namaz kılar. Hiç bir insanın hiçbir peygamberin ruhuna Allah'u Teâlâ namazı emretmemiştir. Namaz emri zahir bu vücudadır. Şayet orda namaz kıldıracaksa Mehdi, peygambere mi imâm olur? Yoksa peygamber, Mehdi'ye mi imam olur? Siz kim oluyorsunuz da hepsine imâm oluyorsunuz?
Halbuki Hz. Halid (Radiyallahu anhu) murtadlar harbinde murtadları öldürürken
sizin peygamberiniz diyen bir kâbileyi bütünüyle kılıçtan geçirmedi mi? Hz.
Halid (Radıyallahu anhu) şimdi olsa seni ve sana tâbi olanları da mutlaka
kılıçtan geçirirdi. Sen de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e namaz
kıldırıyorum, İlmim onun ilminden üstün diyorsun. Hz. Halid (Radiyallahu anhu)
Seni de niçin kılıçtan geçirmesin? Çünkü O adamlar biz müslümanız, biz Muhammed
ümmetiyiz dedikleri halde sadece sizin peygamberiniz dediği için hepsini
kılıçtan geçirdi. Senin saçma sapan söylediklerin onların dediğinden bin misli
fazla değil midir?
Battal Gazi'nin Babık Lâini isminde
sahte Peygamberi öldürmesi
( Sahte Peygambere cevaplar devam )
Abbasiler devrinde Seyyid Battal Gazi zamanında Seyyid Battal Gazi başka bir
yerde harbde iken Babık Lâini isminde biri çıktı.''Ben Peygamberim'' dedi.
Yüzbinlerce kişi başına adam topladı. Halifeyle harb etti. Halifenin birçok
yerlerini aldı. Gelmeden evvel geleceği şeytanın bildirmesi ile haber veriyordu.
Halife kendine baş gelemeyeceğini anlayınca Seyyid Baddal Gazi'yi cepheden geri
çekti. Bir ordu ile Babık lâininin üzerine gönderdi. Babık lâin Battal gaziyi
halifeden aldığı emirle kendini öldürmeğe geldiğini tam teferruatı ile bildi.
Herkese de söyledi. Çünkü kendisine şeytan bildiriyordu. Babık lâini Baddal
Gazi'ye:
- Senin dinin haksa ben boynumu eğeyim, bana kılıçla vur. Boynumu kes, kestiremezsen bana tâbi ol, dedi. Babık Lâin boynunu eğdi. Battal Gazi kılıçla vurdu. Bir kılını dahi kestiremedi. O vuruşlar nereyi olsa mahvederdi. Ama Babık Lâin'e tesir etmedi. Babık Lâin, Battal Gazi'ye bana inandın mı? dedi. Battal Gazi:
- Sen kâfirsin, mel'unsun. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den sonra peygamber gelmez dedi. Babık Lâin Battal Gaziye:
- Sen iyi düşün! Muhammedin yanında Ali nasılsa benim yanımda da sen öylesin. İkimiz birleşelim bu dünyayı fethedelim. Halifeyi indirelim. Ben halife oluyum, sen yardımcım ol dedi. Battal Gazi:
- Herzeleme dedi. Babık Lâin; Öyle ise sen boynunu eğ, ben kılıçla vuracağım dedi. Seyyid Battal Gazi boynunu eğdi. Babık Lâin kılıçla vurdu. O da kestiremedi. O gün iki ordu arasında mübareze meydanında akşama kadar bir Seyyid Battal Gazi boynunu eğdi, Babık Lâini vurdu. Bir Babık Lâin'i boynunu eğdi, Seyyid Battal Gazi vurdu, akşam oldu. Herkes ordusunun başına geçti. Battal Gazi savaşta Babık Lâini esir aldı. Yarın olsun, herkesin gözünün önünde asayım dedi. Zindana attı. Babık Lâini gece bekçileri öldürüp elindeki zincir kelepçeleri, bağları çözüp kaçtı. Bozulan ordusunun tekrar başına geçti, Seyyid Battal Gazi'nin üç oğlundan birisini esir aldı ve öldürdü. O gece Battal Gazi atına binip bir dağ başına çıktı. Bir su başında gece sabaha kadar Allah'u Teâlâ'ya yalvardı, ağladı. Sabaha karşı yattı, rüyasında Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i gördü. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) kendisine Babık'a şeytan yardım ediyor, sana da Allah yardım ediyor. Üzülme Allah'ın yardımı elbette şeytanın yardımından üstün gelecektir, dedi. Kur'ân-ı Kerim'den bir âyet söyledi sen bu âyeti kılıcıyın üzerine yaz ve Babık'ın üzerine var. İblis bu âyetin karşısında duramaz kaçar. Sende Babık'ı vurur, düşürürsün dedi. Seyyid Battal Gazi sabahtan o ayeti kılıcın üzerine yazdı. Yine meydan yerine çıktılar. Seyyid Battal Gazi Babık Lâini bir vuruşta yere düşürdü, esir aldı. Kaçması endişesi ile hemen astı. Babık Lâin'in ölümünden sonra ordusu dağıldı. Babık babiller ismiyle onun yolunu, izini takip edenler çıktı. Hala günümüzde Babiller tarafı vardır. Hem müslüman olduklarını ve ibadet yaptıklarını söylerler. Hemde Babık'ı en üstün en son peygamber görürler. Ama onların şeytanî olan halleri vardır. O halleri daima geçersizdir.
(Sûre-i Secde, Âyet 24)
“İçlerinden de sabrettikleri zaman emrimizle doğru yola götürecek kılavuzlar (rehberler) tayin ettik ve onlar ayetlerimizi çok iyi biliyorlardı.”
Bu ayetle Allah'u Teâlâ doğru yola ileten Mürşidler, Müceddidler göndermiştir. Yalnız bu Mürşid-i Kamillerin hiç birisi sizin dediğiniz gibi “Allah katında herkese gökte namaz kıldıran kişi değildir” Allah dostudur, Allah'a sevilen kişidir. Sizin gibi bunların hiç birisi “ben Resûl'üm, Mehdiyim herkese Arş-ı Alâ'da namaz kıldırıyorum” dememişler. “Allah'u Teâlâ, Nebilerine mucizeler göstermeği farz kıldığı gibi, velilerine de kerametlerini gizlemeği farz kılmıştır.” (Müzekki’-Nüfus, s. 558-559.) Hadîs-i Şerîfinden çok korkmuşlar, onun için kerametlerini gizlemişlerdir. Ancak kaynayan kazanın kapak tutmadığı gibi kendisi ne kadar gizlese de o kerameti aşikareye çıkar. Öyle olanlar müstesnadır. Sen hakiki olsan bile gizleme değil övünebildiğin kadar övünebiliyorsun. Her ne halse sen kendi kendine kâh Mehdi, kâh Şeyh'ül Ekber, kâh Mürşid-i Kâmil, kâh Şeyh, kâh kâinata vekil, kâh halife oluyorsun. Allah cümlemizi islah etsin (amin).
(Sayfa 37) «Bana şükrünü ifa etmek için üzülmene gerek yok»
Bu da çok büyük yanlıştır. Çünkü Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) şükrünü eda etmek için ömür boyu gece-gündüz ibadetle çalıştı. Senin vahyinde de “şükür etmene gerek yok” diyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) şükrünü eda etmesine gerek yoksa günahları af olduğu halde niçin, her gece kalkıp sabahlara kadar ibadet etsin.
Bir insan ya Allah'u Teâlâ'nın rızasını kazanacak, ya da şeytanın rızasını kazanacak. Allah'u Teâlâ'nın rızası ibadet, taat, tevbe istiğfar ederek kazanılır.
Şeytanın rızasını kazanmak ise; ibadeti, tâati, Allah'u Teâlâ'ya yalvarmayı terk etmek ile Allah'u Teâlâ'nın ve Kur'ân-ı Kerim'in emirlerinin aksini yapmakladır.
(Sayfa 37) «Zekat, namaz, oruç temel şükür vasıtalarıdır. Fazlası da gerekli değil. Ben haddi aşanları sevmem.»
Tavzih dergisinin 15 inci sayfasında en az yedibinden başlayıp 47 bin ders çektiklerinizi söylüyorsunuz. Siz bu ifadenize göre haddi aşmıyor musunuz? Haddi aştığınız için Allahu Teâlâ'da sizi sevmiyor. Bu sözleri, sizin ayetiniz söylüyor.
Bu da Kur'ân-ı Kerim'e terstir. Kur'ân-ı Kerim'de:
«Ve küntüm ezvacen selaseh....İlâ Ahir.» En sonunda «Ves sâbikûn'es sâbikûn ulâikel mukarrebûn Fî cennâtin-Naîm» (Sûre-i Vakıa, Âyet 7-12.)
Fazla çalışanlar (Sabikûn olup) benim en yakınımda bana gurbiyyet hasıl ederler. Onlar cenneti Naim'de olurlar, buyuruyor.
Bu âyette Allah'u Teâlâ fazla çalışmamıza işaret ediyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) evini, malını, mülkünü, çoluk, çocuğunu her şeyini terk ederek bir dağ başında, Hıra mağarasında arpa ekmeği yiyerek, geceli gündüzlü çalıştı. Fazla çalışmaya gerek yoksa neden Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) haftanın iki gününü oruçlu geçirirdi. ( Râmûzu’l-Ehâdis, Hadîs No: 352, 601 (30. Bölüm)) Ayrıca Eyyam-ı biyuz her ayın 13,14,15. inci günlerinde üç gününü oruç tuttu. (Kütüb-i Sitte, Cild 9, Hadîs No: 3164.) Bunlar daha bir çokları haddi aşmak mı?
Yine Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Ramazanla beraber Recep, Şaban aylarını oruçlu geçirirdi. Bunlar haddi aşmak mıdır? (Sünen-i Tirmizi, Cild 2, Hadîs No: 733-734; Sünen-i Ebû Dâvûd, Cild 9, Hadîs No: 2336; Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1648-1649; Râmûzu’l-Ehâdis, Hadîs No: 3614-3615; Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1388.)
Ayrıyeten Aşure orucunu hem tutardı, hem de bu oruçları tavsiye ederdi. (Râmûzu’l-Ehâdis, Hadîs No: 3832.)
Teheccüd namazı: (Sünen-i Ebû Dâvûd Cild 5, Hadîs No: 1304; Râmûzu’l-Ehâdîs, Hadîs No: 3618.)
Evvabin namazı: (İhyâu’Ulumi’d-Dîn, Cild 1, Hadîs No: 608, s. 536; Sünen-i Tirmizi, Cild 1, Hadîs No: 431; Sünen-i İbn-i Mace, Cild 4, Hadîs No: 1374; Râmûzu’l-Ehâdîs, Hadîs No: 5324; Hüccetü’l İslâm, (İmâm-ı Gazali), s. 27-28.)
Işrak namazı: (Hüccetü’l-İslâm (İmâm-ı Gâzali), s. 27.)
Kuşluk (duha) namazı hakkında buldugumuz şu hadisler vardır: (İhyâu’Ulumi’d-Dîn, Cild 1, Hadîs No: 606, s. 535; Sünen-i Ebû Dâvûd, Cild 5, Hadîs No: 1287; Kütüb-i Sitte, Cild 9, Hadîs No: 3016, 3018, 3022; Sünen-i Tirmizi, Cild 1, Hadîs No: 475; Sahih-i Buhari Tecridi Sarih, Cild 4, Hadîs No: 601; Hüccetü’l-İslâm, s. 35.)
Bu namazları kılmak. Bu oruçları tutmak bunlar haddi aşmak mı? Allah'u Teâlâ bunu yapanları sevmez mi? Haddi aşma nerde kalıyor? Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bunları yapmıyormuydu? Sen bunların yanında haddi aşıp ne ibadet yaptın? Senin vahyinde sabah namazına kalkmadığınla; teheccüd kılmadığın emri ile mi haddi aşmadın? Tavzih dergisinin 15. inci sayfasında 47 bin ders çekmekle haddi aştın. Evvelkinde sabah namazına kalkmayıp, teheccüdü kılmayıp, Kur'ân-ı Kerîm"e ters gittin. Sana inen ayete karşı geldin. Her ikisine de karşı geliyorsun. Geceleri kalkıp secdeyle, kıyamla sabahlayanlarla sabaha kadar yatanlar beraber midir? (Sûre-i Zümer, Âyet 9.) dediğinden fazla mı çalıştın?
Yani senin gibi sabah namazına kalkmayanlarla değil normal ibadeti yapanlarla, sabaha kadar ibadet yapanlar bir midir? Bu âyette Allah'u Teâlâ sabaha kadar ibadet yapmamıza işaret edip sabaha kadar ibadet yapanların Allah'u Teâlâ'nın yanında çok ileri tutulacağını söylüyor. Sana inen ayette "haddi aşmayın" diyor. Allah'u Teâlâ emrettiğini noksana düşürür mü? Ama ben yapamıyorum, ilerde inşallah yaparım demek günahkârlıktır.
Allah'u Teâlâ'nın Kur'an'ı Kerim'de emrettiğinin bazılarının yapılmaması gerektiğini iddia etmek kafirliktir. “Namaz dinin direğidir.” (Kimya-i Saadet, s. 119, Müzekki’n-Nüfus, s. 103; Muhtarü’l-Ehâdisin Nebeviyye, Hadîs No: 717, s. 395; İrşad, Cild 1, s. 315.)
Allah'u Teâlâ her işinde baliğdir (Sûre-i Talak, Âyet, 3) serbesttir, O her sözü söyler ama Allah'u Teâlâ'nın söylediği sözlerin bazısını biz söyleyemeyiz. Kur'ân-ı Kerîm'de Allah'u Teâlâ “Annâ, künnâ, minnâ” Biz, Bizler diye bahsediyor. Bu söz Allah'u Teâlâ'nın zatına aittir. Biz; hiç bir zaman Allah'lar diyemeyiz. Allah'u Teâlâ deriz. Çünkü kendi zatıdır. Kur'ân-ı Kerîm'de "Gulhü vallahü Ahad” O Allah birdir, bunu söyleyebiliriz, bunda hata yoktur. İlm-i ezeliyede Allah'u Teâlâ kâfiri mü'mini biliyor muydu? bilmiyor muydu? cevap olarak biliyordu dersen; Kur'ân-ı Kerîm'e ters konuşmuş olur, küfre varırsın. Şayet bilmiyordu dersen Allah'u Teâlâ'ya cehil ispat etmiş olur, yine küfre varırsın. Allah'u Teâlâ kendi gibi bir Allah yaratabilir mi? Soran şaşırtmak gayesi ile sorarsa, cevap verende her ne sûrette olursa olsun, cevap verirse küfre varır. Kur'ân-ı Kerîm'de Muhkem-Müteşabih ayetler vardır. Bunların hepsine mana veremeyiz. Hepsine mana versen kâfir olursun. Kur'ân-ı Kerîm'de “Cennete gitmek iman ve amelle, cehenneme gitmek küfür ve masîyetledir.” (Sûre-i Nisâ, Âyet 123-124; Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 4, Hadîs No: 666) Allah'u Teâlâ'nın bazı isimleri insanlara konur, Malik, Kuddûsi, Selâmi, Aziz, Reşid gibi. Allah, Rahman, Rahim ve benzerleri isimlerde kesinlikle kullara isim olarak konmaz. Bunların birisi zatı, birisi sıfatıdır.
Kur'ân-ı Kerîm'de “arıya vahyettik”; “Musa'nın anasına vahyettik” diye buyuruyor. Halbuki vahiy kesinlikle Peygamberlere gelir. Bir Peygambere gelen vahiy daha evvelki peygamberlere gelen vahyin kullar tarafından bozulmuş yerlerini düzeltmek için gelir. Bu tür vahiyler sadece Peygamberlerden başkasına gelmez, hemen her peygambere de gelmez.
Sen; Kur'ân-ı Kerîm'de Allah'u Teâlâ'nın arıya vahyettiğini (Sûre-i Nahl, Âyet 68), Musa'nın anasına vahyettiğini söylüyorsun.(Sûre-i Taha, Âyet 38) Bunları Allah'u Teâlâ söyler, biz söyleyemeyiz. Çünkü Allah'u Teâlâ'ya göre söylenir. Bize göre söylenmez. Allah'u Teâlâ'nın vahyini haşa! sümme haşa! küçümsemiyorum. Ama o vahiyle Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e inen ayet vahiylerinin bir olmadığını anlatmak istiyorum.
Temsilde hata olmaz. Bir eşşeğe senelerce çüş, çü dersen çüş'ün dur, çü'nün yürü manasında olduğunu anlar. Bir öküze senelerce söyleye söyleye ho dersen yürür, oha dersen durur. Eşeğin, öküzün anlama kabiliyeti o kadardır.
Bir insanda en son model elektronik bir aleti yapmayı öğrenir, bunun öğrenmesi ile bir hayvanın öğrenmesi aynıdır, demek ne kadar yanlıştır. Sen bunları aynı imiş gibi konuşuyorsun. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e inen vahiy; o elektronik aleti yapma özelliğini taşıyan gibidir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e inen vahiy evvelini, ahirini, gelmişi, geleceği, zahiri, batını, evvelce gelmişlerden ahirette gelecekten bilemediğimiz aciz kaldığımız daha bir çok ilimlerden bahseder. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in zamanından kıyamete kadar, kıyametten cenneti Âlâ'ya, cennetten ebedî (sonsuz) hayatın nasıl olacağı hakkında bütün insanlara, cinlere, melâikeye, hatta cehennem zebanilerine ve gök ehlinden olup, sayamadığımız, bilemediğimiz bir çok varlıklara hükmeder. Arının vahyi: bal yapmak için Allah'u Teâlâ'nın arıya bildirmesidir.
Arının bal yapma sırrı hakkında
( Sahte Peygambere cevaplar devam )
Bir hadîs-i şerîfte Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e:
- Arı nasıl bal yapıyor? diye sordular.
- Bir arı getirin, buyurdu. Arıyı avucunun içine aldı, avucunu yumdu. Hey hayvan! Sen nasıl bal yaptığını, san'atını (maharetini) bize, göster buyurdu. Beş-on dakika avucunu yumdu, açtı ki hem petek yapmış hem de içine bal doldurmuş. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) yanındakilere soruyor:
- Buna çiçekten bal yapıyor diyorsunuz. Bu hayvan ne zaman, hangi çiçekten, çiçek ve mum aldı, bal yaptı.
İşte Allah'u Teâlâ'nın işine akıl yetmez. Şimdiki 20. asrın fenni arıyla toprağın vahyini, özelliğini saymaktan bilmekten acizdir. Arının balı yetmişiki türlü derde devadır.(Râmûzu’l-Ehâdîs, Hadîs No: 2605; Kütüb-i Sitte, Cild 17, Hadîs No: 7024, 7026; Kırk Mevzuda Kırk Hadis Kitabı, Hadîs No: 18, s. 544; Muhtar’ül-Ehâdîsin Nebeviyye, Hadîs No: 1240, s. 596.) (Ayrıyeten arının sokması insanoğlundan sızıyı (ağrıyı) giderir. Arı sütü, insana en fazla kuvvet veren şimdiki deyimle bütün vitaminleri içinde toplayandır. Arının yaşantısına, haberleşmesine hiç bir şeyine akıl yetmez. Bir arı milyonlarca arıya uçarak havada çizdiği bir kaç kavisle söylemek istediğinin hepsini anlatır. Ama ömrü kırk gündür. Yirmi günü çocukluk, yirmi günü bal yapmadır. Yirmi günde bu hayvan bunların hepsini nasıl öğreniyor. İşte vahiyle Allah'u Teâlâ bildiriyor. Özellikleri saymayla bitmez. Ama Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e inen vahiylerin yanında hiç kalır.
(Sûre-i Zilzal, Âyet 4-5)
“O gün yeryüzü kendi haberlerini anlatır. Çünkü Rabb'in ona vahyetmiştir.”
Bu mübarek ayette kıyametten sonra Allah'u Teâlâ yeryüzüne emir verecek o konuşacak. Bu Allahu Teâlâ'nın vahiysi ile olacaktır.
“Yerde gökte ne varsa Allahu Teâlâ'yı zikreder” (Sûre-i İsra, Âyet 44.) İşte Allahu Teâlâ'nın vahiysiyle oluyor, vahiysiyle zikrediyor.
Allah'u Teâlâ: “Biz toprağa vahyettik” buyuruyor. Bir toprağın özelliklerini düşünürsen insan secde ettiği zaman alnı toprağa geliyor. İnsanın aslı topraktandır. Allah'u Teâlâ, Cebrail (Aleyhisselâm)'e Kâ'be'nin yerinden alınan toprağı insanın çamuruna kattırdı.
Bilsem niçin mürâî etmez sücud-ı Âdem
Terketti emr-i Hakk'ı şeytâna uydu o her dem,
Âdemdedir kerâmet âdemden iste Hakk'ı,
Ben Âdemi yarattım dedi Hudâ mükerrem
Kâ'be yerinden aldı Hakk Âdem'in toprağın
Budur kadîmi Kâ'be gel secde et hey âdem
Kâküllerini kaldır şâhım cemalin örtmüş
Seyyid Nizamoğlu'na göster yüzünü bir dem.
Seyyid NİZAMOĞLU
Dünyada bitenlerin hepsi topraktan olduğu için toprak ürünüdür. Bir dönüm (bin metre kare) toprağın yetiştirdiği meyveyi, sebzeyi, şifalı veya zehirli otu, ağaçları onların şeklini, çiçeklerini desenini, kokusunu yazmak için bir çok cild kitap yazılabilir.(Sûre-i Şuara, Âyet 7.) Bazıları bunu çok basit görürler. Ama bunların bize göre meziyetleri sayılamayacak kadar çoktur. Kur'ân-ı Kerîm'de Peygamberimize inen vahiylere göre bu vahiyler onların yüz milyonda biri değildir.
Hadîs-i Şerîf'te: “Ayet'ül münafigi selaseh: İza haddese kezebe ve iza vaade, ahlefe ve ize'tümine hâne”
“Münafığın alameti üçtür. 1- Söylediği zaman yalan söyler. (En büyük yalan Kur'ân-ı Kerîm'e muhalefettir.) 2- Va'd edince sözünde durmaz. 3- Kendisine emniyet edilince de hıyanette bulunur.(İrşâd, Cild 1, s. 22; Berîka, Cild 3, s. 435; El-Uhudü’l-Kübra, s. 994; Riyâzü’s-Salihin (Aslı ve Tercemesi), Hadîs No: 199, s. 179; Muhtarü’l-Ehâdisin Nebeviyye, Hadîs No: 4, s. 19; 500 Hadis kitabı, Hadîs No: 10, s. 11; Müzekki’n-Nüfus, s. 15; 250 Hadis-i Şerif Kitabı, Hadîs No: 2; Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 1, Hadîs No: 31, s. 45; Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadîs No: 2766.) İşte burada da Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) münafığın alâmetleri diye söylüyor.
Sen bu gelen vahiyleri örnek gösterip işte bunlara da vahiy geliyor, diyorsun.“Ayet'ül Münafıgu selaseh” âyet demek alâmet demektir. Demek ki; münâfığın ayeti (alâmeti) üçtür. Sen böyle okudum diye münâfığın ayeti var mı? diyeceksin. İşte senin aklın yetmez, bilemezsin. Bilmediğini de bilemezsin. Fakat bilirim zannında olursun.
Allah'u Teâlâ'nın vahiysinin, sözünün manası çok derin ve geniş olur. Manası saymayla, yazmayla bitmez. Kulun sözünün manası olmaz. Allah'u Teâlâ toprağa vahyetti. (Sûre-i Zilzal, Âyet 5.) Allah'u Teâlâ arıya vahyetti. (Sûre-i Nahl, Âyet 68.) Bunlar Peygamberlere gelen vahiy gibi değildir. Onun yüz milyonda biri gibidir. Ama özellikleri saymayla, (yazılmayla) bitmez. Senin vahiylerinde hiç bir manâ yok. Ben şahsen arının vahyi, toprağın vahyi ile saatlerce vaaz eder, konuşurum, ciltlerle kitap yazarım. Sende sana inen vahyin manasıyla konuş bakalım, ne diyeceksin?
Kur'ân-ı Kerîm'de Hazreti Meryeme Cebrail (Aleyhis-selâm) müjdeci bir havadis ile geldi. O geldiği zaman vahiy değildi. Bir bildirmeydi. Kur'ân-ı Kerîm'de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e Cebrail (Aleyhis-selâm) söylediği için vahiy oldu. (Sûre-i A’li İmran, Âyet 45; Sûre-i Meryem, Âyet 18-19.) Yani açıkcası Cebrail (Aleyhis-selâm)'in Hz. Meryeme haber götürmesi kendine ait özel emirdir. Bizim bildiğimiz vahiy değildir. Bu durumun aynısını Cebrail (Aleyhis-selâm) Sara validemize de özel emir getirdi. (Sûre-i Hud, Âyet 71-72.) Her ikisine de sizden bir oğlan çocuğu olacak, o da büyük bir peygamber olacak buyurdu. Bu inen diğer ayetlerin hiç birisine benzemez.
Dağlar ile taşlar ile
Çağırayım Mevlâm seni
Seherlerde kuşlar ile
Çağırayım Mevlâm seni
Su dibinde mâhı ile
Sahralarda âhû ile
Abdal olup yâhû ile
Çağırayım Mevlâm seni
Gökyüzünde İsa ile
Tûr dağında Mûsa ile
Elindeki asâ ile
Çağırayım Mevlâm seni
Derdi öküş Eyyûb ile
Gözü yaşlı Yakub ile
Ol Muhammed mahbûb ile
Çağırayım Mevlâm seni
Hamd ü şükr-i Allah ile
Vasf-ı «Gulhüvallah» ile
Dâima zikrullah ile
Çağırayım Mevlam seni
Bilmişem dünyâ hâlini
Terk itdüm gıyl ü galini
Baş açuk ayak yalını
Çağırayım Mevlâm seni
Yunus okur diller ile
Ol kumru bülbüller ile
Hakkı seven kullar ile
Çağırayım Mevlam seni.
Yunus EMRE
Yani Allah'u Teâlâ'nın ilham yoluyla veya melek vasıtası ile kendisine yapacaklarını bildiren özel emirdir. Ama sana geldiğini bildirdiğin vahiyler ve ayetler bunların hiç birisine benzemez.
(Mevâhib-i Ledünniyye, Cild 1, s. 602'den alınan yazı aşağıdadır:)
(Kur'ân-ı Azim'in de: “Musa'nın annesine vahyettik ki onu emzir başına bir şey gelmesinden korkuyorsan onu denize bırak. Korkma ve üzülme biz onu tekrar sana vereceğiz ve onu Resûllerden kılacağız” (Sûre-i Kasas, Âyet 7.) buyurmuştur.
Bu belâgatte bir ayette iki emir, iki nehiy, iki haber ve iki beşaret bildirip bunları bir araya toplamıştır, dedi.
Kadî (Allah ona rahmet etsin) vahiyden murad ilhamdır. Bu manayı kalbine ilkâ etmektir. Yahud rüya aleminde bildirmektir, diye buyurmuştur.) (Mevahib-i Ledünniyye, Cild 1, S. 602.)
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e inen ayetlere benzetmeye çalıştığınız vahiy ve ayetler size geliyor. Hem de Kur'ân-ı Kerîm'in bir çok hükümlerine muhaliftir, terstir.
Hazreti Musa (Aleyhis-selâm)'ın annesi Yevhabit'e (Naciye'ye) gelen gibi geliyor diyemezsin. Ayrıca evliyaların kendi derûnlarında, kalp aleminde kendinden kendine melek vasıtası olmadan sorulu-cevaplı Allah'u Teâlâ ile konuşmaları vardır. Bunlar Kur'ân-ı Kerîm'e ters gelmez, herkes için geçerlidir, düşündükçe manaları çok derinlere dalar. Hazreti Pir'in ve Beyazıd-ı Bestami ve diğer büyük zâtların Allah'u Teâlâ ile konuşmasının hiç birisi vahiy değil, melek vasıtasi ile de değil, kalp aleminde olan ilhamladır. Allah'u Teâlâ ile Musa (Aleyhis-selâm) Turu Sinâ'da karşılıklı perde arkasından konuştu. Burda görme yok, konuşma vardır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Arş-ı Alada Allah'u Teâlâ ile konuşmuştur. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ile Allah'u Teâlâ arasında bu perdelerin hepsi kalktı, hem gördü, hem konuştu. Bu görme baş gözüyle değil, can gözüyle oldu.
Gönül gözün Allah deyip açanlar
Hu Mevlam deyipte arşa uçanlar
Bu dünyada varlığından geçenler
Yarın görür can gözüyle didarı
Yunus EMRE
Derviş olan kişiler deli olağan olur,
Aşk nedir ki bilmeyen ona güleğen olur.
Sakın gülme sen ona iyi değildir sana
Âdem neye gülerse başa geleğen olur.
Âşık lâ mekân olur, dünya terkini urur
Dünya terkin uranlar, didar göreğen olur
Ah bu aşkın elleri her kime uğrar ise
Derdine sabretmeyen yolda kalağan olur
Bir kişi aşık olsa aşk deryasına dalsa
Ol dergahın dibinde cevher bulağan olur
Bir kişi aşık olsa aşk bahçesine girse
Güllerin derer iken diken deregen olur
Derviş Yunus sen dahi incitme dervişleri
Dervişlerin duası makbul olağan olur.
Yunus EMRE
En büyük dereceyi alan Mürşidi Kamiller vecid'de, tevacüd'de kalp aleminde manen Allah'u Teâlâ ile kendi arasında konuşurlar.
Cenab-ı Hakk Teâlâ Hazretleri ile ilhamla en fazla konuşan Hazreti Pir'dir. Hazreti Pir'in Cenab-ı Hakk Teâlâ ile yüzdoksanaltı soru-cevap konuşması var. Beyazıd-ı Bestami Hazretlerinin Cenab-ı Hakk Teâlâ Hazretleri ile elli dört Kelam konuşması vardır.
Her evliyanın ve her büyük zatın Allah'u Teâlâ ile kendi arasında, kendi kalp aleminde üç, beş, on, onbeş haline göre konuşmuşlardır. Bunların hiçbirisi vahiy değil kendi kalp aleminde, kendi derununda, Allah'u Teâlâ'ya harfsiz, yönsüz sorduğu soru-aldığı cevaptır. Bunların hiç birisi saklı gizli değildir. Ve hepsi tasavvuf kitaplarında yazılıdır.
Bu Evliyaullahların konuşması hiç bir emri yasaklamamış hiç bir nehyi (yasağı) getirmemiştir. Hz. Pir'in Allah'u Teâlâ ile konuşmasından bir tanesinde: “Allah'u Teâlâ izzi ve Celâli ile buyurdu ki;
- Dünya ne güzel bir binektir, insanlar ne güzel binicidir. İnsanlar ne güzel bir binektir. Ben de ne güzel biniciyim.
Yani dünyanın içi, dışı, madenler, petroller, elektronik dalgalar, ekme, biçme, üretme, yeme, gerek çiftlikte, gerek ticarette, gerek fabrika kurmada madenlerden, petrollerden faydalanmayı, Allahu Teâlâ ile aralarında manevi haller geçirmeyi daha bir çok şeyleri ne güzel yaratmıştır. İnsanlarda onları bulup yararlanmak için ne güzel binicidir, kullanıcıdır. İnsanlar ibadet, taat yapmaya elverişli, Allah'u Teâlâ'yı ahireti, öte dünyayı çalışıp kazanmaya kullar için ne güzel yaratmış, ne güzel bir binektir. Bende onların ahirette, cennette ecrini mükafatını vermeye ne güzel biniciyim. Hepsinin mükafatını asi gelenlerin cezasını tam bilip layığına göre ne güzel vericiyim.
* * *
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) diğer Peygamberler ve Evliyaların
Allahu Teâlâ ile konuşması:
( Sahte Peygambere cevaplar devam )
1- Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in bir tek kendisine mahsus olan Arş-ı A'lada hem görüp, hem de perdesiz, hicapsız konuşmasıdır. Bunun hepsi doksanbin soru doksanbin cevaptır.
Musa (Aleyhis-selâm), Tur Dağında görme yok, yetmiş bin perde arkasından karşılıklı konuşmuştur. Musa (Aleyhis-selâm)'ın ömür boyu konuştuğunun hepsi binbir soru bin bir cevaptır. Musa (Aleyhis-selâm) dünya senesi ile konuştu. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e dünyada beş dakika Arş-ı Ala'da yüz sene geçti çünkü yaptığı işler ancak yüz seneye sığar.
2- Melek vasıtası ile Allah'u Teâlâ'nın Peygamberlere özel ve umumi emridir. Görme yok, konuşma vardır.
3- Görme-konuşma yok, kendi derununda, kalp aleminde kendinden kendine Allahu Teâlâ ile sorulu cevaplı konuşur.
4- Rüya aleminde Allahu Teâlâ kendisine yapacaklarını bildirir.
Evliyaların büyüklerinden pek azının konuşması:
1- Kalp aleminde perdesiz-hicapsız kendinden kendine sorulu-cevaplı Allahu Teâlâ'ya hem sorar, hem cevap alır. Hem de can gözü ile Allah'u Teâlâ'yı görür.
2- Görme yok, kalp aleminde ilhamla Allahu Teâlâ yapacaklarını bildirir.
3- Rü'ya aleminde olur.
Diğer Evliyaların Konuşması:
1- Bir tek ilhamla görme yok, sorma yok. Allahu Teâlâ yapacaklarını kalbine ilhamla bildirir.
2- Rü'ya aleminde olur.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Arş'ı Alâ'da konuşması padişahla harem dairesinde özel olarak konuşması gibidir.
Musa (Aleyhis-selâm)'nın Tur-u Sina'da konuşması; Padişahın özel bir yerinde konuşması gibidir.
Bütün vahiy gelen Peygamberler, padişahtan gelen çok mühim bir emri yazı veya sözle getiren, bildiren gibidir.
Büyük Evliyaların konuşması telefonla hem görüp hem konuşan gibidir. Normal evliyalar da görme yok, perde arkasından sadece ilhamla Allah'uTeâlâ yapacaklarını bildirir.
* * *
Beyazıd-ı Bestami Hazretlerinin Allah'u Teâlâ ile konuşmasının bir tanesinde:
-Ya Rabb'i! Ben, senin in'amının ihsanının, suçları bağışlamanın bolluğunun, fadlının, kereminin, şefkatinin çokluğunu bu kullara söylemiyorum. Eğer bunlara tam hakkı ile söylesem, Allah'u Teâlâ zaten bizi af edecek bu kadar çalışmamız bize yeterli derler. Kimse sana fazla ibadet yapmaz. Cenabı Hak Teâlâ Hazretleri de Beyazıd-ı Bestami Hazretlerine;
- Ey Beyazıd! Seninde daima halka iyi tarafını, senin kendi nefsine de kötü tarafını gösteriyorum. Eğer sana iyi tarafını göstersem çabuk azdırırsın, halka kötü tarafını göstersem kimse başına toplanmaz, buyurdu. Beyazıd-ı Bestami Hazretleri:
- Ya Rabbi! Öyle ise ne sen benimkini söyle, ne de ben seninkini söyleyim dedi.
* * *
Bir gün Hz. Osman-ı Zinnureyn (Radiyallahu anhu) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e bir hurma hediye getirdi. Hz. Sultan-ı Kâinat Aleyhi Efdalüs Salâvat'ın o salkımdan alıp yemesini arzu etti. O anda bir fakir hurmayı istedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) mübarek elini çekti, o salkımı o fakire verdi. Fakir giderken yolda Hz. Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) o fakire rast geldi. O salkımı o fakirden satın aldı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e hediye etti. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) yine elini hurma salkımına uzatıp almak istediği anda yine o fakir gelip;
- Bana ver, yâ Resûlullah! diye istedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) tekrar o salkımı o fakire verdi. Bu sefer Hz. Ömer (Radiyallahu anhu) yolda o fakiri görüp o hurmayı satın aldı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e getirdi. Yine o dilenci (fakir) gelip istedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) o fakire verdi. Yolda Hz. Ali (Radiyallahu anhu) görüp satın aldı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e getirdi. O anda yine fakir gelip tekrar istedi. Havace-i Kainat Aleyhi Efdalüs-Salavat dört kere bu hali görüp:
- (Es-sâilü ente em tacir) Yani; Sen sail misin (fakir misin), tacir misin (tüccar mısın)? buyurdu. Allahu Teâlâ Cebrail (Aleyhis-selâm)'i gönderip:
- (Ve emmes-sâile felâ tenher) “Bir şey dileneni sakın kovma” (Sûre-i Duha, Âyet 10.) buyurdu. Ondan sonra:
- Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Mi'râc'a çıkınca Mi'râç gecesinde Allah'u Teâlâ Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e: “İstediğin varsa vereyim, dedi.” Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'de Allah'u Teâlâ'dan yüzbin defa ümmetinin affını istedi. Allah'u Teâlâ: “Hepsini kabul ettim, yüz bin defa ümmetini benden talep ettin. Ben sana dostluk ile cevap verdim. Sana bir zamanlar o fakir dördüncü defa geldiğinde sen “Sail misin? Tüccar mısın?” dedin buyurdu. (Altı Parmak Kitabı, İrşâd, Cild 1, s. 121-122.)
İşte Allahu Teâlâ'nın konuşmasında büyük ibretler, çok büyük manalar vardır. Düşündükçe manaları derinlere varır. İşte bu konuşmalar herkes için kıyamete kadar büyük derstir. Seninkilerinde vahiy olduğunu söylüyorsun. Ama hiç bir ibret, hiç bir alacak ders yok. Bundan sonraki vahiylerine iyi dikkat et. Gelen vahiylerin herkes için ibretli, alacaklı kıyamete kadar herkese ders olsun. Ama bu yine de imkânsız. Bu Allah'u Teâlâ'nın sözü seninki ise kul sözüdür.
* * *
Yine Beyazıd-ı Bestami Hazretleri:
- Rüyamda ölmüşüm beni kabire koydular. Melâike geldi.
- Rabbına ne armağan getirdin? dediler. Ben dedim ki;
- Ben bir dilenciyim, ulu padişah olan Rabb'imin huzuruna dilenci olaraktan geldim. Bir dilenciye ne getirdin denmez. Bu sizin için çok ayıptır. Ne ihtiyacın varsa görelim derler. Siz benim ne ihtiyacım varsa görün. Melaike birbirinin gözüne baktı, söyleyecek söz bulamadılar. Allah'u Teâlâ meleklere;
- İşte benim aşık kullarımın karşısında siz konuşmaktan aciz kalırsınız buyurdu.
* * *
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Cebraîl (Aleyhis-selâm)'e:
- Ya Cebrail! Sen bu vahyi nerden alıyorsun? Cebrail (Aleyhis-selâm):
- Sidret'ül-Münteha'da bir yeşil perde arkasından bana söyleniyor dedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):
- Bundan sonra gittiğinde o perdeyi kaldır, sana söyleyene bak, dedi. Cebrail (Aleyhis-selâm), Sidretü'l-Münteha'da o yeşil perdeyi kaldırdı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i gördü. Kendisine söyleyen o idi. Üçyüz altmış kanadını çırpıp var hızı ile dünyaya geldi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e:
- Yâ Muhammed! Ben de hayret ettim. Vahyi, Allah'u Teâlâ'dan alıp bana söyleyen sensin. Burada benden alıp halka söyleyen de sensin, dedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) maneviyatı Allah'u Teâlâ'dan alıp Cebrail (Aleyhis-selâm)'a getiriyor. Cebrail (Aleyhis-selâm) onu alıp Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in zahirine getiriyor.
Yunus Emre Hz. ve Seyyid Nizamoğlu Hz. kalp aleminde ilhamla Allah'u Teâlâ'ya vasıl olduğunu kasidelerin de şöyle açıklıyorlar:
Adım adım ileri, Yetmiş bin hicab geçtim,
Beş alemden içeri, Gizli perdeler açtım.
On sekiz bin hicabı, Ol dost ile buluştum,
Geçtim bir dağ içinde. Gördüm bir dağ içinde.
Gözler gibi görmedim, Gökler gibi gürledim,
Söz gibi söyleşmedim. Yeller gibi inledim.
Musi'leyin münacaat, Sular gibi çağladım,
Ettim bir dağ içinde. Aktım bir dağ içinde.
Bir döşek döşemişler, Ayrılmadım pirimden,
Nur ile bezemişler. Ayrılmadım şeyhimden,
Dedim bu kimin ola, Aşktan bir kadeh aldım,
Sordum bir dağ içinde. İçtim bir dağ içinde.
Vardım ileri vardım, Kalpten büyük dağ olmaz.
Levh-i elime aldım, Ol Allaha doyulmaz .
Ayetlerin okudum. Sohbetine kanılmaz.
Yazdım bir dağ içinde. Erdim bir dağ içinde,
Açtım Mekke kapısın, Yunus eyder gezerim,
Duydum ol dost kokusun, Dost iledir pazarım
Erenlerin hepisin, Ol Allahın didarın,
Gördüm bir dağ içinde. Gördüm bir dağ içinde.
Yunus EMRE
Vücudun varlığından geçmedin sen
Hakk'ın varlığına vardım sanırsın
Şerâb-ı aşk-ı Hakk'dan içmedin sen
Erenler meclisin gördüm sanırsın.
Sana sen ben demek sende dururken
Bakınca kendi varlığın görürken
Sana baktıkça sen kendini görürken
Cenâb-ı Hazrete erdim sanırsın
Gönülden gitmeyince sayr-ı sûrî
Tecelli eylemez Hak zâtı nûru
Nedir fehmetmedin cennât'ü hûri
Sekiz uçmaklar'a girdim sanırsın
Çalış Seyyid Nizamoğlu yolunu
Göreydin cânü dilden Zât-ı Pâki
Aradan gitmeyince çeşm-i hâki
O vuslat alemin gördüm sanırsın.
Seyyid NİZAMOĞLU
Sen, kendi kendini kaybedeceksin. Hakkın varlığında yok olacaksın. Yani bu vücud yok, bir tek Hakk'ın varlığı var olur. Ateşin içinde, ateşin sıcağını, rengini alan demirin kendi kendini kaybettiği gibi, Hakk'ın varlığında kendi de bilmez nasıl olduğunu, kendi kendini kaybeder.
Yine Cebrail (Aleyhisselam)'ın Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e misvağı farzmış gibi emir getirmesi vardır. Bu vahiy değil özel emirdir. (Mevahib-i Ledünniyye, Cild 1, s. 675; Cild 2, s. 396; Sünen-i İbn-i Mâce, cild 1, Hadîs No: 289; El Uhudü’l-Kübra, Sayfa: 71; 500 Hadîs “Ömer Nasuhi Bilmen“, Hadîs No: 114, sayfa 113; Envarü’l-Aşıkın, s. 291.)
Cebrail (Aleyhis-selam) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e Hz. İmam Hüseyin (Radiyallahu anhu)'in şehid olacağı yerden çamur alıp getirdi. İmam Hüseyin (Radiyallahu anhu)'in burada şehid olacağını Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e bildirdi. Bunların hiç birisi ayet değil özel emirdir. (İmam-ı Şarani (Ölüm-Kıyâmet-Âhiret), Hadîs No: 741, s. 397; Şevahidü’n-Nübüvve, sayfa: 264; Râmûzu’l-Ehâdis, Hadîs No: 4119; Gunyetü’t-Talibîn, s. 756; İslâm Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 4, s. 166.)
Cebrail (Aleyhis-selâm) gelip Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e kıyamet alâmetlerinden sordu. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'de "bu meselede sorulan zat soran kimseden daha iyi bilmiyor" buyurdu. (İmâm-ı Şa’râni “Ölüm-Kıyâmet-Âhiret”, Hadîs No: 859, s. 465; Sahîh-i Müslim, Cild 1, s. 37-38; Sahih-i Buhâri Tecridi Sarih, Cild 1, Hadîs No: 47.) Bunların hepsi vahiy değil Allahu Teâlâ'nın emri ile Cebrail (Aleyhis-selâm)'in gelip Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ile konuşmasıdır. Çünkü Cebrail (Aleyhis-selâm) Allah'u Teâlâ'dan izinsiz ne gelebilir, ne de konuşabilir.
(Sûre-i Âl-i İmran, Âyet 7)
“Sana kitabı indiren O'dur. O'nun (Kur'ân'ın) bazı âyetleri muhkemdir ki, bunlar kitab'ın esasıdır. Diğerleri de müteşabihtir. İşte kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onun te'viline yeltenmek için müteşabih ayetlere yapışır, onlarla uğraşır dururlar. Halbuki onun te'vilini ancak Allah bilir. İlimde yüksek pâyeye erişenler ise: «O'na inandık. Hepsi Rabb'imiz tarafındandır. Bu inceliği ancak akl-ı selim sahipleri düşünüp anlar.» (Sahih-i Buhari Tecrîd-i Sarih, Cild 11, Hadîs No: 1684; Sünen-i Tirmizi, Cild 5, Hadîs No: 3177; Râmûzu’l-Ehâdis, Hadîs No: 1018, 5635.)
Kur'ân-ı Kerim'de Nasıh-Mensuh ayetler vardır.
(Sûre-i Bakara, Âyet 106)
“Biz bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak (ertelersek) herhalde daha iyisini veya benzerini getiririz. Bilmedinmi ki Allah herşeye kadirdir.”
İlk gelen Sûre-i Nisa, Âyet 43 âyetinin hükmünü sonra gelen Sûre-i Maide, Âyet 90-91 ayeti kaldırmıştır. Sonraki ayet söylenir, ilk gelen âyet söylenmez. Sen kendini koruyabilmek için rastgele söylüyorsun. Raziye makamına gelemeyenlerin müslüman olamıyacağını cennete giremeyeceğini söylüyorsun. Tezkiyeyi Nefis-Tasfiyeyi kalp yapamıyanların cennete giremeyeceğini Kur'ân-ı Kerim'den Ayet okuyorsun.
(Sûre-i Fecr, Âyet 28-30)
“İrciî ilâ Rabbi ki radiyeten mardiyyeh. Fedhulî fî ibadîy. Ved hulîy cennetîy.”
- “Rabb'ine dönüver, sen razı, O'da senden razı olarak.
- İbadetçi kullarımın arasına gir,
- Ve cennetime gir.”
Radiye, Mardiye makamına gelenler Tezkiyeyi Nefis-Tasfiyeyi kalp yapanlar direk sınıfı geçenler gibidir. Diğerleri kendi haline göre kısım kısım olurlar. Bir kısmı da ikmâle kalıp ikmâlden sonra geçen gibidir.
«Ve küntüm ezvacen selaseh fe eshabul meymeneti mâ eshabül meymeneh...ilâ Ahir» (Sûre-i Vakıa, Âyet 7-11.)
Bu âyette mahşer halkı üç sınıf olarak gelirler.
1- Kısmı: Cennetliktir. Cenneti kazanmışlar.
2- Kısmı: Cehennemliktir. Cehennemi kazanmışlardır.
3- Kısmı: Sabikûnlar, fazla çalışanlardır.
Allah'u Teâlâ'ya en yakın olan gurbiyeti, cemalullahı, Didar-ı İlahiye'yi kazanmışlardır. İşte Raziye, Marziye makamına gelenler nefsini tezkiye edenler, sabikunlardır. Onlar ne cennete, ne cehenneme giderler. Allah'u Teâlâ'ya gurbiyyet hasıl ederler. “Ulâikel Mukarrebun” dediği budur. Bunların önünü hiç bir zebani, hiç bir mahşer halkı çeviremez. Doğru Cenab-ı Hakk Teâlâ Hazretlerinin en yakınına giderler. Ayetteki söylenen Sabikunlar Mukarreb, yakınlık hasıl eder ve Cenneti Naim'de olurlar. Diğer cennetlerin hepsinin hurilerine huri denir. Bu cennetin hurilerine Kur'ân-ı Kerîm'de huril-îyn denir.(Sûre-i Duhan, Âyet 54.)
Ayetteki nefsini tezkiye edenler Raziye makamına gelenlerdir. Onlar cennete sırat köprüsünün üstünden yıldırım gibi geçerek giderler. (İhyâu Ulumi’d-Din, Cild 4, Hadîs No: 668, s. 943; İmam-ı Şa’râni “Ölüm-Kıyâmet-Âhiret“, Hadîs No: 310; s. 216; El-Uhudü’l-Kübra, (İmâm-ı Şa’râni), s. 1024-1025.)
Diğerleri sırat köprüsünün üzerinden koşu atı hızında giderler.(İhyâu Ulumi’d-Din, Cild 4, Hadîs No: 668, s. 943; El-Uhudül Kübra, s. 1024-1025.)
Bir kısmı da yaya olarak geçer. (İhyâu’Ulumi’d-Din, Cild 4, Hadîs No: 668, s. 943.), O bir kısmı yüzü üstü sürünerek giderler. (İhyâu’Ulumi’d-Din, Cild 4, Hadîs No: 668, s. 943; İmâm-ı Şa’râni “Ölüm-Kıyâmet-Âhiret“, Hadîs No: 311, s. 216; Mir’ât-ı Kâinât, Cild 1, s. 434.)
Hepside cennete girer. Bu adam, bahsettiğimiz şekilde gidenlerle diğer gidenleri ayırd etmeden söylüyor.
Onun dışındakilerin kurtulup kurtulmadığında şüphe var demektir. Yani nefsini kötülüklerden çekip çıkaran, terbiye eden kalbindeki kötülükleri temizleyen kurtuldu,(Sûre-i Şems, Âyet 9.) demektir. Buna tasavvufta tezkiyeyi nefis, tasfiyeyi kalp derler.
Bu da tarikattaki yedi nefis mertebesinin 5. ve 6. Raziye, Marziye makamıdır. Yine aynı makama erişenler nefsini tezkiye (ıslah) eder. “Gad eflaha men tezekka ve zeker esme Rabbihi fesallâ” “Kalbini kötülüklerden temizler, namazını da kılar” demektir. (Sûre-i A’lâ, Âyet 14-15.) . Bu yedi nefis mertebesinin hakkında ayrı ayrı ayet vardır. Onları yazmaya ve saymaya lüzum görmüyorum.
Tezkiyeyi nefis-tasfiyeyi kalp yapan yine direk kurtuldu. Onun dışındakiler ancak dolaylı yollardan kurtulur demektir. Benim ümmetimden 70 bin kişi hesabsız-sualsiz cennete girer. (Sahîh-i Buhâri Tecrid-i Sarih, Cild 9, Hadîs No: 1344; Şemâil-ü Resûl, s. 402; Hayatü’s-Sahabe, Cild 3, s. 320; İhyau’Ulumi’d-Din, Cild 4, Hadîs No: 762, s. 996.)
Bunların her birisi de cehenneme müstehak olan 70 bin kişiyi cennete götürür demektir. (Altı Parmak Kitabı, 4. Fasıl, s. 112 (476).)
Yani ölürken azab çeker, kabirde azab çeker. Mahşer sıcağında azab çeker ve cehenneme müstehak olur. Cehenneme tam atılacağı zaman Allah'u Teâlâ'nın şefaat etme izni verdiği kimseler, Allah'u Teâlâ'nın yardımı ile şefaat eder, kurtarır. “Menzellezi yeşfeu indehû illâ bi iznih…ilâ Âhir.” (Sûre-i Bakara, Âyet 255.) Hatta bir kısmı da cehennemde topuğuna kadar yanar, sonra cennete girer. (Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadîs No: 2731.)
Cehennemde dizine kadar yanar. (Râmûzu’l-Ehâdîs, Hadîs No: 1925; İmam-ı Şa’râni “Ölüm-Kıyamet-Ahiret“, Hadîs No: 446, s. 274.)
Cehennemde cezası miktarınca( ahiret yılı ile) yedi bin sene yanar, sonra cennete girer. (İmam-ı Şa’râni ”Ölüm-Kıyamet-Ahiret”, Hadîs No: 344, s. 230.)
Birisinin hakkında inen ayeti ve hadîs-i şerîfi diğerinin hakkında imiş gibi söylenmez. Onların nurları önlerinde, sağlarında, mahşer yerini ışıtarak gelir. (Sûre-i Tahrim, Âyet 8.) Onların mekânlarına şehidler, sıddıklar imrenirler. Ben bir takım insanlar bilirim, Onlar ne peygamber, ne şehidlerdir. Lakin onlara peygamberler, şehidler imrenirler. (Sûre-i Nisa, Âyet 69; Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadîs No: 2499; Riyâzü’s-Salihin, (Aslı ve Tercemesi), Hadîs No: 380, s. 290; Râmûzu’l-Ehâdîs, Hadis No: 4067.)
Bu dünyada yedirip, içirip duasını aldığı büyük bir zatın şefaatı kurtarır. (İmâm-ı Şa’rani “Ölüm-Kıyâmet-Âhiret”, Hadîs No: 326, s. 225.) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) üzerine çok selavat getiren de kurtulur. Yine bin selavat getirenin cesedini Allah'u Teâlâ cehenneme haram eder. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e yüz kere salât ve selâm getiren bir kimsenin iki gözü arasına “nifaktan berîdir, cehennem ateşinden uzaktır” diye yazılır. Allah onu kıyamet gününde de şehitlerle birlikte bulundurur. (Mir’ât-ı Kâinât, Cild 1, s. 639.)
(Delâil-i Hayrat Şerhi «Kara Davud», s.30; Hadîs No: 11)
“Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu) Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin şöyle buyurduğunu anlattı:
- Bana salavat okuyan için, Sırat üstünde büyük bir nur olacaktır. Bir kimse sırat üstünden geçerken nur ehli olunca... cehennem ehli olmaz artık.” (Kenzü’l-İrfan, Hadîs No: 14.)
Ümmetimin cehenneme düşeceği zaman, namazı, orucu, zekatı, geldi kendini kurtardı. O zamana kadar azabtaydı demektir. (Muhtarü’l-Ehadisin Nebeviyye, Hadîs No: 720, s. 396; Râmûzu’l-Ehâdis, Hadîs No: 2668; İmâm-ı Şa’râni “Ölüm-Kıyâmet-Âhiret“, Hadîs No: 333, s. 227.)
Cehennemlik olduktan sonra “lâ ilahe illallah” diyenleri Allah'u Teâlâ merhamet buyurmak istediklerinden de kurtarır. (Kütüb-i Sitte, Cild 14, Hadîs No: 5091; İmâm-ı Şa’râni “Ölüm-Kıyâmet-Âhiret“, Hadîs No: 342, s. 229.)
Cennetlikler kabirlerinden kalktıklarında sıratı mizanı görmeden kendileri için gelen hulleleri giyerler buraklara binerler. Yüzlerinin nuru mahşer yerini ışıtarak gelirler. (Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarih, Cild 9, Hadîs No: 1344.)
Bunlar sıratı yıldırım gibi geçenlerdir. Ama sen günahkar olup cennete zor
güçlüklerle girecekleri yıldırım gibi gidenlerle aynı imiş gibi söylüyorsun.
Günahların hesabının görülüp eridiği yerler
( Sahte Peygambere cevaplar devam )
Müslümanın günahı beş yerde erir:
1- Hastalık çeker,
2- Bir müslüman ölürken azab çeker,
3- Kabirde azab çeker,
4- Mahşerde sıcakta azab çeker,
5- Cehennemde azab çeker.
Bunların hangisinde günahı biterse o bir azabı çekmeden cennete girer. Günahı çoksa en son cehennemde cezası miktarınca yanar yanar yine cennete girer. Şart bu dünyadan imanla gitmesidir.
Video kasetinde raziye, marziye makamına gelmeyenlerin tezkiyeyi nefis-tasfiyeyi kalb yapamayanların kesinlikle cennete giremeyeceğini söylüyor. İlk defa bir şeyhe biat edip, daha sonra tezkiyeyi nefis-tasfiyeyi kalp yapıp, raziye makamına gelip ondan sonra cennete girebileceğine (Sûre-i Fecr, Âyet 28-30'u) delil gösteriyor. Halbuki tezkiyeyi nefis-tasfiyeyi kalp yapmadan, raziye makamına gelmeden hiç bir şeyhten ders almadan, kâfirken müslüman olup, cennetlik olanları Allah'u Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de bize söylüyor. Aslında Allah'u Teâlâ bize söylemedik bir şey bırakmamıştır.
Yunus (Aleyhis-selâm)'un kavmi ilk defa kâfirdi, iman etmedi. Belâ gelince insan, hayvan, çoluk çocuk ne varsa her mahluku yavrusundan ayırıp, bağırttırdılar. Kralları ortaya çıkıp “ben bilsem sana Yunus'un ettiği dua gibi dua edeceğim. Bu bağırmalarımızı Yunus'un ettiği dua gibi kabul eyle. Yunus'u bulduğum zaman iman edeceğim” dedi. Kâfir ve cünüp oldukları halde bunların bağırmalarını Allah'u Teâlâ dua olarak kabul etti. Kendilerini müslüman etti. Ömürlerini uzattı. Kâfirdiler, Müslüman değillerdi bir anda müslüman ve cennetlik oldular.(Sûre-i Saffat, Âyet 147-148; Sûre-i Yunus, Âyet 98.) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem): “Allah'u Teâlâ kullarına anasından, babasından daha merhametlidir” buyurmuştur (Sahih-i Buhâri, Tecrîd-i Sarîh, Cild 12, Hadîs No: 1972; Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4297; Sahîh-i Müslim, Cild 8, Hadîs No: 22 (2754), s. 246-247.).
Bunlar ne zaman Tezkiyeyi Nefis-Tasfiyeyi kalp yaptılar? Bunlar ne zaman Raziye makamına ulaştılar? Bunlar ne zaman, hangi şeyhe biat ettiler? (Altı Parmak Kitabı)
Ebû Cehil'in oğlu Akrame (Radiyallahu anhu) müslüman olmamak için direniyordu.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):
- Niçin müslüman olmuyorsun? dedi. Akrame:
- Ben haksız yere çok adam öldürdüm. Çokta zina yaptım dedi ve saydı. Ben müslüman olursam bunların hepsini Allah'u Teâlâ af edecek mi? Affedecekse müslüman olayım, af etmeyecekse niçin müslüman olayım dedi. Onun hakkında ayet indi. Kur'ân-ı Kerim'de Allah'u Teâlâ bunun söyledikleri günahları saymaya başladı.
«Velâ yagtulûnen nefselletî harramallahü illâ bil haggı. Velâ yeznûn. Ve men yef'al zalike yelga esâmâ»
“Bir adam; haksız yere adam öldürür, zina ederse vaad olsun onu esame cehennemine atar, yakarım.” (Sûre-i Furkan, Âyet 68.)
«İllâ men tâbe ve âmene ve amile salihan ilâ âhir…» Yalnız tevbe ederse salih kimselerle beraber olursa onun dağlar gibi birikmiş günahını affetmeden başka sevaba çeviririm. (Sûre-i Furkan, Âyet 70.)
Allah'u Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de bu ayette müslüman olmamak için direnen Akreme ve Akreme gibiler, hakkı ile tevbe ederse, kötü arkadaşlarını terk edip salih kimselerle birlikte olursa, günahlarını affetmeden başka birikmiş günahlarını sevaba çeviririm diyor. Bu adam nerde tarikata girdi. Ne zaman Tezkiyeyi nefis-tasfiyeyi kalb yaptı. Nerde Emmâre, Levvâme, Mülhime, Mutmainne makamlarını geçip Raziye makamına yükseldi. Tevbe eder etmez, günâhları sevaba çevrildi.
Ashâb-ı Kehf, Ben Allah'ım diyen Takyanus'un yanında vezirlerdi. Bir tek Allahu Teâlâ'ya iman ettiler. Allah'u Teâlâ'nın korkusundan bir mağaraya yattılar, uyumaları ibadet oldu.(Sûre-i Kehf, Âyet 9-26.) Çünkü yukardaki ayette: «Onların günahlarını affetmeden başka sevaba çeviririm» dediği oldu. Onlar hiç ibadet yapmadılar. İman ettiler bir mağaraya yattılar. Ashab-ı Kehf ne zaman Tezkiyeyi Nefis-Tasfiyeyi kalp yaptılar, ne zaman Raziye makamına yetiştiler? Hangi şeyh'e biat ettiler?
Hazreti Ömer ile Hazreti Halid (Radiyallahu anhu) yaşlı iken müslüman oldular. Ömürlerinin çoğu puta tapmakla, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e düşmanlıkla geçti. İyi düşün Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ile bunların arasındaki dava tarla, arsa ve sınır davası değil, din davasıdır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) İslam dinini yaymak istiyor. Onlar putları ve batıl dinlerini savunuyor. Bu yüzden düşman olup Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e suikast hazırlıyorlar. Bundan daha büyük günâh olur mu? Böyle olduğu halde bir tek iman edince günahları sevaba çevrildi. Kendilerinden evvel müslüman olanları geçip, birisi Ömer'ül Farukluğa yetişti. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) benden sonra peygamber gelse Ömer gelirdi, dedi. (Râmûzu’l-Ehâdîs, Hadîs No: 4438; Sünen-i Tirmizî, Cild 6, Hadîs No: Mir’ât-ı Kâinât, Cild 1, s. 671; Kenzü’l-İrfan, Hadîs No: 117; İbn-i Mâce, Cenaiz 27; Buharî Edeb 109; Berîka, Cild 2, s. 87.)
Hazreti Halid (Radiyallahu anhu) Seyfullahlığa, Allah'ın kılıcı olmaklığa yetişti. (Sünen-i Tirmizi, Cild 6, Hadîs No: 4097; Mir’ât-ı Kâinât, Cild 1, s. 605, 663.) Allah'u Teâlâ kendilerini çok kısa bir zamanda bütün mertebeleri geçirip en yüksek makama getirdi. Bunlar ilk defa kâfirdi, şehadet kelimesi getirip müslüman olur olmaz bütün günahları af olmadan başka sevaba çevrildi. Kendilerinden evvel müslüman olanların çoğunu geçip cennetin en yüksek makamını kazandılar. Bunlar o anda ne zaman Tezkiyeyi Nefis-Tasfiyeyi Kalp yaptılar? Ne zaman Raziye-Marziye makamına yetiştiler. Yine müslüman olur olmaz ölseler cennetlik değiller miydi?
- Ayetin bir yönünü okuyup, bir yönünü bırakma milletin kafasını karıştırma.
Bende tarikatçıyım, babamda büyük Mürşidi Kamildi. Dünyasını değişti. Ben şeyh değilim, mürid olmaya çalışıyorum. Hem de yerine bakıp ondan öğrendiklerimi millete söylüyorum.
Mehdinin gelmesini ve ona tabi olmayı canla başla bekliyor ve istiyorum. Mehdi harple bütün dünyayı fethedecek. Mehdiye vahiy gelmez. Sen ise kendine vahiy geldiğini iddia ediyorsun. Fakat vahyini açıklamıyorsun. Bu nasıl Mehdilik?
Zekeriya, Cercis (Aleyhis-selâm) peygamberdi. Biçki ile biçildi, boğazlandı. Kitabı, Allah'ın emrini saklamadı. Şeyh Muhiddîn-i Arabi, Nesîmi, Mansur Hazretlerine âyet değil, kendi söyledikleri sözlerini ölüm pahasına da olsa saklamadı. Seni asan, kesen, derini yüzen yok. Yüzde doksanı müslüman olan memlekette müslümanlara karşı vahyini, Mehdiliğini, sen seni saklama. Pek az bir zaman hariç Peygamberler ömür boyu kâfirlerden bile kendini saklamadı. Sen müslümanlardan kendini saklıyorsun. Sana inen vahiyleri açıkla, milleti iknâ et. Sen nasıl Resûlsün, nasıl Mehdisin, nasıl vahiy gelen adamsın?
Senin
mehdiliğin, vahyin, yerine göre aşikâre, yerine göre gizli, uzun, kısa mı?
oluyor. Din meselesinde geri durmak olmaz.
Peygamberimiz (sav)'in dünyaya teşriflerinden sonra değişen hususlar
( Sahte Peygambere cevaplar devam )
Evvelki Peygamberlerin gününde Mescidi Aksaya döner, namaz kılarlardı. Kâfirler kendi kendilerine Muhammed yeni bir din icad etti ve hâlâ bizim kıblemize secde ediyor dediler. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e namazda iken Kâbe'ye dön emri geldi. Ondan sonra kıblemiz kâbe oldu. (Sûre-i Bakara, Âyet 142-145, 149, 150; Sünen’ün Neseî, Cild 1-2, Hadîs No: 493; Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 3, Hadîs No: 1010’da da rivâyet edilmiştir.)
Pazar günü ibadet yapılırdı, Cuma yoktu. Cum'a emri geldi. (Sûre-i Cum’a Âyet 9; Sünen’ün Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 1367; Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 3, Hadîs No: 1083; Sahîh-i Müslim, Cild 3, Hadîs No: 22 (856), s. 19; İhyau’ Ulumi’d-Din, Cild 1, Hadîs No: 521, 522, s. 484-485’de de rivayet edilmiştir.)
Ezan yerine çan çalınırdı. Çan iptal oldu, ezan geldi. (Sünen-i Ebû Dâvûd, Cild 2, Hadîs No: 498.)
Ramazan vardı, Leyle-i Kadir gecesi yoktu, Leyle-i Kadir gecesi geldi. (Sûre-i Kadir, Âyet 2-3.)
Şarap içiyorlardı, içmeme ayeti geldi. (Sûre-i Nisa, Âyet 43; Sûre-i Bakara, Âyet 219; Sûre-i Maide, Âyet 90-91.)
Adem (Aleyhis-selâm) zamanında bacı-kardeş evleniyordu. Sonraki gelen ayetlerle yasaklandı. (Sûre-i Maide, Âyet 27, Mir’ât-ı Kâinât, Cild 1, s. 115-116.)
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ümmetine evlenmesinde haram olanlar: (Sûre-i Nisa, Âyet 23.)
Evvelki bazı helâller haram oluyor. Bazı haramlar helâl oluyordu. Gündemde olmayan yeni hükümler gündeme geliyordu.
Birisi oğlum-kızım derse o biri de, baba derse o onun oğlu kızı oluyordu. Bu da yasaklandı. Oğlum, kızım, babam deme ile babası olmadı. (Sûre-i Ahzab, Âyet 4-5, 37; Sahîh-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 12, Hadîs No: 2082; Cild 11, Hadîs No: 1791.)
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Hatem'ül-Enbiya olduğu:(Sûre-i Ahzab, Âyet 40; Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarih, Cild 12, Hadîs No: 2082; Cild 11, Hadîs No: 1441.)
Peygamberimiz'den evvel yalnız kiliselerde ki yapılan ibadetler kabul olurdu. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):
“Allah'u Teâlâ yeryüzünü bana hem mescid hem de temizleyici kıldı.” (Râmûzu’l-Ehâdis, Hadîs No: 4014-4015; Sünen-i Ebû Dâvûd, Cild 2, Hadîs No: 489; Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 2, Hadîs No: 223; Mevâhib-i Ledünniyye, Cild 1, sayfa: 763; Tirmizî, Salât 119, Neseî, Gusül 26; Mesâcid 3, 42; Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 2, Hadîs No: 753.)
(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 850)
“Bu ümmetin son (nesli) ilk (salih neslini) lânetlediği zaman, bu hususta (din) bilgisi olan kişi bilgisini izhar etsin. Çünkü ilmini gizleyen Muhammed'e indirilen Kur'ân'ı gizleyici gibidir. (İlmini gizleyen kimsenin ağzına kıyamet günü ateşten gem vurulacaktır.)”
Sen hepsini geçtim demenle ve daha bir çok sözlerinle evvelkileri lânetlemiş oluyorsun. Bende bu hadisi şerîfin mucibince yazıyorum ve söylüyorum. Sende ki mucize ise mucizenin karşılığını, kerametse kerametin karşılığını, istiyorum. Sen sonunda; Ben peygamber değilim, Mehdi de değilim. Fakat kerametim var dersen Kur'ân-ı Kerim'de Ben-i İsrail Evliyalarının yaptığının karşılığını yapman lâzım. Örneğin:
Sultan Süleyman (Aleyhis-selâm)'ın ümmetinden Asaf bin-i Berhaya Belkıs'ın köşkünü Yemen'den Kudüse Sultan Süleyman (Aleyhis-selâm) başını çevirip bakıncaya kadar koca sarayı 6 aylık yoldan Sultan Süleyman (Aleyhis-selâm) başını çevirip bakana kadar bir saniyenin içinde getirdi. (Sûre-i Neml, Âyet 40; Berîka, Cild 2, s. 74; [Muhiddin-i Arabi (Dürrü Meknûn), s. 132] Envârü’l-Aşıkîn, s. 183.) Sen Yemen'den Kudüs'e değil, bir evi bir adım getirde görelim!
Hazreti Meryem'e cennetten her zaman ömür boyu yemek gelmesi (Sûre-i A’li İmran, Âyet 37.)
Sana cennetten, bir sefer yemeğin geldiğini bize göster görelim. Bunlar evliyadır, bunların yaptığının milyonda birisini yap.
Nasreddin Hocanın yanında birisi bir kabahat işlemiş. Utanmış suçunu bastırmak için başlamış tahtayı eli ile gıcırdatmaya. Nasreddin Hoca: “Sesini benzettin kokusunu da benzet bakalım” demiş. Sen de ayetleri yazdın çok az da olsa benzettin, Kur'ân'ın şifasını benzet bakalım!
Kur'ân-ı Kerim şifa ve rahmettir «Ve nünezzilü minel Kur'ân-i mâ hüve şifâün ve rahmetün lil mü'minîn.» Biz Kur'ân'ı Kerimi mü'minlere şifa ve Rahmet olarak indirdik. (Sûre-i İsra, Âyet 82.)
Şimdi Kur'ân-ı Kerim okumada çok büyük şifa vardır. Büyük zatlar Kur'ân okuyup milyonlarca hastayı iyileştirmişlerdir. Buna delil olarak bizim bu dergahta okunup iyi olan hastalardan binlercesini gösterebilirim. Şimdi ise Peygamber veya Mehdi olduğunu iddia eden şahısda, kendine inen ayetleri okusunda bir hastaya şifa versin veya Kur'ân-ı Kerîm'i okusun da şifa versin görelim! Allah'u Teâlâ sevdiği kulun okumasına şifa verir.
Her yüz senede dini tazeleyici bir müceddid gelir. (Mir’ât-ı Kâinât, Cild 2, s. 33; Müzekki’n-Nüfus, s. 419.)
İbrahim Ethem iğneyi denize attı, balıklara çıkarttırdı. Ben Mehdiyim, vahiy geliyor, demedi. Sen de aynısını yapsana! “Ben hepsinden üstünüm” diyorsun. Bana vahiy geliyor demek, ben Peygamberim demektir. Sen hem peygamber değilim diyorsun, hem de Resûllük iddia ediyorsun. Peygamberlere vahiy gelir, Resûllere vahiy gelmez mi? Senin deyiminle ismine Resûl desen de evliya desen de kesinlikle Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den sonra vahiy gelmez, geleceğine dair bir ayet göster. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ve onun ashabının geleceği İncilde, (Sûre-i Saf, Âyet 6; Şemail-i Resûl, s. 352.) Tevratta, (Şemail-i Resûl, s. 348, 354.) , Zebur'da (Şemail-i Resûl, s. 357) yazılıdır. Senin geleceğin niçin ayette, hadîste söylenmiyor? Halbuki sen hepsinden üstünmüşsün. Neden kitapların hiç birisinde senin ismin geçmiyor?
Peygamberler gelecekten haber verirler.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e Ay'ı Mekke'ye getir. Senin peygamberliğine şahidlik yapsın dediler.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'de dedikleri gibi yaptı. (Sûre-i Kamer, Âyet 1-2; Sahîh-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 9, Hadis No: 1483.)
İsa (Aleyhis-selâm) yarasayı çamurdan yaptı, okudu üfürdü, uçurdu. (Sûre-i A’li İmran, Âyet 49.)
Salih (Aleyhis-selâm) dua etti, dağ yarıldı, içinden deve çıktı. Herkesin gözü önünde yavruladı, içlerinde 25 sene yaşadı. (Sûre-i A’raf, Âyet 73-79; Sûre-i Kamer, Âyet 27-29; Sûre-i Şuara, Âyet 155-157; Sûre-i Şems, Âyet 11-14.)
- Sen de aynısını yap. Biz, sana ille de şunu yap demiyoruz. Hangisi kolayına gelirse onu yap, örnek göster. Senin yapamayacağın belli. Maksadımız halk senin arkana düşüp helâk olmasın. İslahın mümkünse Allah seni de düzeltsin (Amin).
İşte Kur'ân evvelki inen ayetlerin birçoklarını değiştiriyor. Allah'u Teâlâ aşkına söyle: Senin vahiylerin Kur'ân'ın hangi ayetini değiştiriyor. Sağa, sola bükme, saklama ben söyleyeyim. Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerinin yerine senin Sabah namazına kalkmamayı, fazla ibadet yapıp, ibadetle haddi aşmamayı, Mehdinin Peygamberlere imam olup namaz kıldırmasını, geceleri kalkıp teheccüd kılmama ayetleri geliyor. Sen hem evliyasın, hem de vahiy geliyor. Bir evliyaya vahiy gelmez. Bir evliya Peygamberlerin hepsini geçemez. İşte senin vahiylerinde Kur'ân-ı Kerîm'in emirlerini değiştirdi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e inen vahiyler Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i Fevkûl'âlâ'ya (en yüksek mertebeye) yetiştirdi. Sana inen vahiyler seni nereye yetiştirdi. Sen sana bunları iyi bir düşünmen lâzım.
İncildeki kul sözü karışan yerleri iptal oldu. Yeni emir geldi, hiç emrolunmayanlar emrolundu. Senin ayetlerinde hangi emir yasaklandı, yerine hangi emir geldi. Hangi yeni emirler emrolundu?
(Sayfa 41) «Sen marifet sahibi kulum. Tebşir ederim ki Tayy-ı Mekân hediye edildi.»
(Sayfa 41) «Peygamberiniz ve kulumuz Muhammed'e nasıl namaz kıldırdı ise sana da önce Tayy-ı Mekânı öğretecek…Sen yalnız Tayy-i Mekana değil, daha yukarıda ki bütün bütün ihsan basamaklarımıza layıksın. Hak yoldasın. Hepsini idrak sahana indireceğiz…»
(Sayfa 44) «Geçen gece Tayy-ı Mekân'ı için ilk tecrübeyi geçirdin. O bir hazırlıktı.»
(Sayfa 49) «Ramazan ayı içinde tayy-ı mekân'ı idrak etmiş olacaksın.»
(Sayfa 51) «Tayy-i mekânın zamanı geldi. Bu marifetin ilk kademesidir.»
- Tayy-ı Mekan öğretilecek birşey değildir. Allah'u Teâlâ'nın kuluna öğretmeden aniden verdiği ihsanıdır. Senin vahyinde ise; Tayy-ı Mekan'ın sana öğretileceği söyleniyor. Sana soruyorum; Tayy-ı Mekan'ı Allah'u Teâlâ kula mı verir, yoksa Cebrail (Aleyhis-selâm) kula mı öğretir? Cebrail (Aleyhis-selâm)'de de hız var. Tayyi mekân, tayyi zaman yoktur. Örneğin Bedir savaşında Cebrail (Aleyhis-selâm)'ın bindiği burak'ın adı Hayzum'du. “İkdem ya Hayzum” (İlerle ya Hayzum, geç kalıyoruz) diyerek atını sürdü. Savaşa yardıma geldi. (Mevahib-i Ledünniyye, Cild 1, s. 132; İslâm Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 2, s. 143; Şevâhidü’n-Nübüvve, s. 100.) Tayyi mekan, tayyi zamanda mesafe ne kadar uzak olursa olsun, gitme, gelme, hız, sürat yoktur. Tayyi mekan Tayyi zaman Allah'u Teâlâ'nın dilemesi ile yok olacağı yerde yok, var olacağı yerde var, olur. Bunu Allah'u Teâlâ çok sevdiği kulda yapar. Bir adına da idam, icad derler. Yok olacağı yerde idam olur, yok olur, var olacağı yerde icad olur, var olur. Bunu Allah'u Teâlâ dilediği kula aniden yapar, öğretilmez. Sana ise durmadan öğretiyor, öğretilmiş isen bir insanda tatbik et, göster, inanmayanlara kabul ettir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) inanmayan Ashab-ı; Kebin dağına tayyi mekân, tayyi zamanla gönderdi, onların kalbini mutmain etti, ancak Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) yirmiüç senelik Peygamberlik hayatında her gece tayyi mekan, tayyi zamanla onsekiz bin alemlere gider, gelirdi. Kimsenin haberi olmazdı, dersen olur. Allahu Teâlâ, Kur'ân-ı Kerîm'de: “Vema erselnâke illâ Rahmeten lil alemîn.” Ben seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdim, (Sûre-i Enbiya, Âyet 107.) buyuruyor.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Sidret'ül Münteha'dan öteye, Tayy-ı Mekan, Tayy-ı Zaman'la gitti, dersen yine de yanlıştır. Çünkü Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) 70 bin perdeyi geçti. Tayyi Mekan olsa bir anda geçmesi lâzımdı. Ondan sonra Allah'u Teâlâ O'nu her zaman Tayy-ı Mekan, Tayy-ı Zaman'la istediği yere gönderirdi. Şayet öğrenmesi gerekse idi, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in öğrenmesi lâzımdı. Halbuki çok zaman, çok yerlerde, çok yollarda zahmetlere katlanarak gidiyordu. Öğrenmişse neden tayyi mekânla gitmiyor? Allah'u Teâlâ dilediği zaman, dilediği yere, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) kendisi gider. Allah'u Teâlâ'nın izni ile başkalarını da götürür. Sana ise tayyi mekanı öğretiyor. Sense kendi ayetinde; bana öğretilecek diyorsun. Bu şekilde Peygamberimiz (Sallalahu aleyhi vesellem)'e göre kıyaslarsak bu çok yanlıştır.
Tayyi Mekan, Tayyi zamanla Belkıs'ın köşkünü, yemenden Kûdüse, Asaf Bini Berhaya; Sultan Süleyman (Aleyhis-selâm) başını çevirip bakıncaya kadar bir saniyenin içinde altı aylık yoldan kocaman sarayı getirdi. (Sûre-i Neml, Âyet 40.) İşte Tayy-ı Mekan, Tayy-ı Zaman, burda yok olup orda var olmaktır. Hız sürat değildir. Bu sarayı getiren bir peygamber değil Ben-i İsraîl evliyasıdır. Sen ise “hem evliyayım, hem Mehdiyim, hem de Resûlüm, bütün hepsinden ileri geçtim, bana vahiy geliyor” diyorsun. Ve vahyinde de bunu söylüyorsun. Madem peygamberlerin ilmini de geçtim, diyorsun, herkesin gözü önünde bir sarayı değil, bir evi bir adım getir.
Zaman içinde zaman: Bir insanın başından bir dakika geçer, o bir kulun başından 100 sene geçer. Ashab-ı Kehf 309 sene uyudular, uyanınca birisi bir gün yattık. O biri yarım gün yattık dediler. (Sûre-i Kehf, Âyet 19.) İşte dünyada zaman 309 sene uzadı, kendilerinin ömürlerinden yarım gün geçti gibi geldi. Bir köpek en çok 20 sene yaşar, ölür. Üçyüz dokuz sene de köpek yaşlanmadı. Ashab-ı Kehf'de yattıkları yaşta kalktılar. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in miracında bu dünyada beş dakika geçti, Arş-ı Alada yüzlerce sene uzadı. (Muhiddîn-i Arabi, (Dürrü Meknûn), s. 47.) Çünkü Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bir gecenin içinde gök ehli ile konuştu. Cenneti gezdi, cehennemin penceresinden baktı. Allahu Teâlâ ile Arş-ı Ala'da 90 bin kelâm konuştu. Bu yüz seneye zor sığar. Burda da dünyada 5 dakika geçti. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in başından Arş-ı A'lâ'da 100 sene geçti. Buna da zaman içinde zaman derler.
(Sayfa 61) «Hacc vazifesine de, pek çok defa gideceğin için, hem de müstesnâ bir yoldan tayy-ı mekân yolundan gideceğin için seni göndermedik.”
İlk defa Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Tayy-i mekanla hacca gitmesi lâzımdı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) niçin zahiren hacca gitti de, neden Tayyi mekânla hacca gitmedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Tayy-i Mekânla değil bu vucûduna hacca gitmek emrolundu. Acaba size nasıl emrolunacak?
(Sayfa 49) «Ramazan ayı içinde Tayy-i Mekanı idrak etmiş olacaksın. Evet hala ufak tefek bulaşıklar var. Gördüğün gibi Cebrail kararmış olarak çıktı.»
Bu bulaşık ne bulaşığı. Sabah namazına, teheccüd'e kalkmama mı? Anladım, Mehdi'liği, Resûl'lüğü vahyi üstüne, başına bulaştırdın. Bu bulaşığı arıtmak için deterjan fabrikalarının sana çalışması lâzım. Çünkü üstü, başı bulaşık bir Mehdi olmaz.
Tayy-i mekân idrak edilmez. Allah'u Teâlâ tarafından kula verilir. Cebrail neden kararsın ki Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e geldiğinde karardığına dair hiç bir ayet ve hadîs-i şerîfe rastlamadık. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e gelen Cebrail (Aleyhis-selâm) beyaz, nurlu Cebrail, sana gelen siyah nursuz Cebrail mi? İşte bu da yanlıştır. Size Cebrail (Aleyhis-selâm)'mış gibi böyle siyah görünen şeytandır. O Cebrail değil Ezazildir. Tağut olduğu buradanda anlaşılmaktadır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e, melekler nursuz görünmez. Şeytanda nurlu görünmez.
(Sayfa 42) «Sana Rahmanın en keskin ölçeğini ihsan eyledik. O ölçek cezbedir. Gelenin rahmanî olduğunun kesin haberini cezbeden alırsın.» diyor.
Şeytanisi yoksa niçin “gelenin rahmani olduğunun kesin haberini cezbeden anlarsın” diyor. “Şeytan onların amellerini ziynetlendirir.” (Sûre-i Neml, Âyet 24.) Bu ayete göre şeytanda da Rahmani değil, şeytanî cezbe olur. Sakın senin ki de öyle olmasın.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Hadîs-i Şerif'in de:“ Cezbetün min cezebâtir-Rahman tuazi min amelis-sakaleyn” buyuruyor.
Manâ'sı: Rahmanî olan cezbe bir insana gelirse insanların ve cinlerin sevabının hepsini tartar, buyuruyor.
Hadîs'de: Rahmanî cezbe gelirse diyor. Rahmanî cezbe ne kadar sevapsa, şeytanî cezbe de o kadar günahtır. Senin Rahmanî ilmin, Rahmanî cezben olsaydı Kur'ân-ı Kerim ve hadîs-i şeriflerin aksini iddia edecek vahyin olmazdı. Peygamberlere ve evliyalara Rahmanî cezbe gelir. İstidracen şeytanın evliyalarına da şeytanî cezbe gelir.
(Sayfa 42) «Bil ki zulmanî güçler cezbe veremez» diyor.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Hadîs-i şerifte; Rahmanî cezbe bir insana gelirse… buyuruyor. Sana gelen vahiyde ise "Bil ki zûlmanî güçler cezbe veremez" diyor.
“Sesle ağlamak şeytandandır.” (Râmûzu’l-Ehâdîs, Hadis No: 63; Kenzü’l-İrfan, Hadis No: 626.) “Şeytan onların amellerini ziynetlendirir.” (Sûre-i Neml, Âyet 24.) Şeytan; Safiyyullah makamında olan Adem (Aleyhis-selâm)'ı kandırıp cennetten sürdürdü. Senin cezbene niçin karışmasın? Hem Adem (Aleyhis-selâm)'e karışıp azdırsın, yanıltsın hem de senin cezbene karışamasın, senin voltajına dayanamasın. Senin vahyin, bu ayetlere, bu hadîslere ne kadar da terstir.
(Sayfa 44) «Ey İskender el-Ekber Hazretleri kulumuz. Evet sen hakiki bir hazretsin»
(Sayfa 67) «Hazreti İsa kumuluzla…»
Allah'u Teâlâ hiçbir zaman için bir kula hazretleri diye hitap etmez, hatta hiç kimseye de bu şekilde hitap etmemiştir. İşte bu da şeytandandır. Hazret kelimesini daima ümmeti Peygamberine, mürîd-i şeyh'ine, küçük büyüğüne söyler. Senin vahyinde de Allah kuluna söylüyor.
(Sayfa 35) «Seni Mehdi olarak ve 12 inci İmam olarak vazifelendirdik. Sen üzülme.»
Sen Mehdi olmayacağım diye üzülüyordun da bu ayet onun için mi geldi?
(Sayfa 44) «Bozoklu Han bir veli idi. Ve senin ceddindir, seyyiddir. Sende seyyidsin, Onikinci imamsın, son imamsın, o da imamdı» diyor.
(Sayfa 65) «12 inci İmam ve son imamsın.»
12 İmamın içinde ve diğer imamların içinde Bozoklu han diye bir imam yok. ( Sen 12. imamsın oda imamdı) dediğine göre 12 imamlardan olması lâzım ki böyle birisi de yoktur.
Seyyid Nizamoğlu Kasidelerinde 12 İmamı şöyle sıralamaktadır:
Bihamdülillâh ki İslâmım delîlim Mustafâ geldi
Emîrim rehberim şâhım Aliyyül-Mürtezâ geldi.
İmâmım ol kerem kânı ben nice sevmiyem anı
Resûlün kurret-ül aynı Hasen Hulk-u Rızâ geldi.
Fedâ olsun ana cânım kim oldur dînim îmânım
İki âlemde sultânım Hüseyn-i Kerbelâ geldi
Ana ins ü melek bende, en ednâ bendesi ben de
Cihânın kutbu âlemde Alî Zeyn-el-Abâ geldi
Muhammed Bâkır ol şâhım İmâm Ca'fer dürür mâhım
Bunlardan Mûsî-i Kâzım ki ol nûr-ı Hûda geldi
Yüzüdür Kaaf ve'l-Kur'ân göründü Kâ'be-i İrfân
Cihâna rahmet-i Rahmân Alî Mûsâ Rızâ geldi
Takî Şâh-ı (Muhammed Cevad) velâyetdir
Nakî (Ali Hâdî) nûr-u hidâyetdir
Bunlar makbûl-i hazretdir ki bize rehnüma geldi
İmamın Askerî (Hasan-ı Askeri)
Yolunda cân ü dil verme'm bana gâyet safâ geldi
Muhammed Mehdî âhir gele bir gün ola zâhir
O vaktin hâricî münkir bu dergâhdan cüdâ geldi
Behey derviş gözün aç bak cihân bunlarladır revnak
Bunların bastığı toprak gözüme tûtiya geldi
Sözün Seyfi ilâhîdir kelâmım nutk-ı Şâhîdir
Hakîkat burc-ı mâhıdır bu medhin bî-riyâ geldi.
* * *
Temennâmız budur Hakk'dan nice yüzbin safâ ile
Olavuz rûz-ı mahşerde Muhammed Mustafa ile
Kıyâmet ıssılarında susuzluk erdiği vaktin
İçevüz âb-ı kevser'den Aliyy-el-Mürtezâ ile
Yezidler yüzleri üzre sürüne zâr ü sergerdân
Biz olsak kürsîler üzre Hasen Hulk-ı Rızâ ile
Livâl-ül Hamd'in altında dirilse cümle mü'minler
Cenâb-ı Hazrete gitsek Hüseyn-i Kerbelâ ile
Sırat köprüsü üstünde münâdiler nida etse
Sevenler Mustafa neslin geçin Zeyn-el-Abâ ile
Kaçan mîzâna vardıkta Muhammed Bâkır u Ca'fer
Deseler bunu afveyle İlâhî bin atâ ile
İmâm Mûsâ-i Kâzım'dan ricâmız bile haşrolmak
Müebbed cennet içinde Alî Mûsâ'r-Rızâ ile
Tâkî Sultan-ı dîn serveri götürsün bizi topraktan
Olavuz Adn-i A'lâda Nakî sahib-livâ ile
İmâmım Askerî şâhı velâyet himmet irgürse
Kıyamet günü haşrolsak kamu Âl-i Abâ ile
Muhammed Mehdi devrânı erişse ölmedin görsek
Havâriç ehlini derde erişdirsek belâ ile
Yürü Seyyid Nizamoğlu muhibb-i Ehl-i Beyt ol kim
Şefaat eyleye ceddin sana lûtf-i Hudâ ile.
* * *
Muhammed enbiyâ ser-defteridir
Alî cümle velîler rehberidir
Hasendir Kurret-ül-Ayni Resûlün
Yüzüm dergâhının hâk-i deridir
Hüseyn-i Kerbelâ anıldığı vakt
Yezîde lânet et gâyet yeridir
Alî Zeyn-el-Abâ Şâh-ı Velâyet
Havâric gözlerinin hançeridir
Muhammed Bâkırî'yim Ca'ferîyim
Buları sevmeyenler serseridir
Mûsi-i Kâzımın ben bendesiyim
Alî Mûsâ Rizâ Dîn serveridir
Tâkîdir (Muhammed Cevad) ehl-i Takvâ pişvâsı
Nâki (Ali Hâdî) münkir münâfıktan berîdir
Ayağı toprağı başımdan tâcım
İmâmım Şah Hasen-ül Askerîdir
Muhammed Mehdinin görsen cemâlin
Anın mü'min mevâlî askeridir
Bu gün Seyyid Nizamoğlu derûnî
Muhibb-i Hânedân-ı Hayderîdir.
Muhammeddir kamu derdler devâsı
Alîdir cümle nâsın muktedâsı
Resûlün kurret-ül-ayni Hasendir
Hüseyn-i Kerbela canlar safası
Alî Zeyn-el-Abâyı kim ki sevmez
Başından eksik olmasın belâsı
Muhammed Bakır envâr-ı Hudâdır
İmam Ca'ferde göründü ziyası
İmâm Mûsî-i Kâzım nesl-i Haydar
Alî Mûsâ'r-Rızâ Hakk evliyâsı
Takîdir(Muhammed Cevad) ber-güzin-i Âl-i Ahmed
Nakiyi (Ali Hadî) sevmeyenler oldu âsi
Hasen-ül-Askerînin basdığı yer
Benim bu gözlerimin tûtiyâsı
Muhammed Mehdi bir gün ola zâhir
Elinde ola Muhtar'ın livâsı (Liva'ül-hamd)
Muhibb ol Seyfiyâ Âl-i Resûle
Görüne sana Allah'ın likaası.
Seyyid NİZAMOĞLU.
(Sayfa 48) «Sen safsataları ortadan kaldıracak Mehdi kulumuzsun.» diyor;
Sana gelen emirlerin içinde, senin hangi ayetin ile bozulmuş düzeni, safsatayı ortadan kaldırıp yerine adaleti getirdin?
Sen Mehdi olduğunu iddia ediyorsun, bütün safsataları ortadan kaldıracağını söylüyorsun. Sana gelen emirde; senin safsata olarak gördüğün şey; Allah'u Teâlâ'nın kullarına emrettiği sabah namazını kılmayı ve gece ibadeti yapmayı mı ortadan kaldırdın?
“Lüzûm görürsek seni sabah namazına kaldırırız, bize şükrünü ifa etmene gerek yok, çok ibadeti günahkârlara emrettim demen mi?” Sen İslama yeni bir düzen mi getirdin? Hangi Safsataları ortadan kaldırdın? Görevin safsatayı ortadan kaldırmak ama tam tersi oluyor. Sen ortaya yeni yeni görülmemiş, safsata getiriyorsun. Halbuki Allah'u Teâlâ şükrünü ifa etmeye gerek yok demez. Bunlardan da anlaşıldığına göre safsatanın en büyüğü sana indiğini söylediğin ayetlerindir.
(Sayfa: 30) «Senin Mehdi olduğunu pek az kişinin bilmesini istiyoruz» diyor;
Biz elhamdülillah müslümanız! Biz, Mehdinin gizli değil aşikâre geleceğini ve dünyaya hükmedeceğine inanıyoruz. Çünkü Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Hadîs-i Şerîf'te: “Mehdi yeryüzünü adaletle dolduracaktır,” (İmam-ı Şa’râni “Ölüm-Kıyamet-Ahiret” Hadis No: 810-811, s. 436.) diye buyurmuştur. Sen Mehdiyim diyorsun ama sana niçin kimse inanmıyor, diyecekler. Seni halkın dilinden kurtarıcı olarak bu ayetin iniyor. “Senin Mehdi olduğunu pek az kişinin bilmesini istiyoruz” diyorsun. Öyle mi? Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem), başka bir Hadîs-i Şerîf'te “Mehdi yedi veya dokuz yıl hüküm sürecek, ondan sonra vefat edecek.” buyuruyor. (İmâm-ı Şa’râni “Ölüm-Kıyamet-Ahiret” Hadis No: 801, s. 433; Hadis No: 810, s. 436; Mişkatü’l Mesabih Şerhi, Cild 5/180-182; İbn-i Kesir, c. 1/27; Râmûzu’l-Ehâdis, Hadis No: 6298, 6299.) Yedi veya dokuz sene içerisinde yapacaklarının hepsini gerçekleştirecektir. Seneler geçiyor, sen halâ yerinde sayıyorsun.
(Sûre-i Neml, Âyet 82)
“(Kendilerine söylenmiş olan, başlarına geldiği zaman yerden bir dabbe çıkarılır.)” Allah'ın azabı kendilerine vacib olduğu zaman yerden bir canlı çıkarılır. Canlının (Dâbbe) yerden çıkarılması, kıyametin büyük alâmetlerindendir. Buna (Dâbbet'ül-arz) denir. İbn-i Kesir dedi ki: Bu hayvan, ahir zamanda insanların bozulmaları, Allah'ın emrini terketmeleri ve hak dini değiştirmeleri anında çıkacaktır. Bu canlı insanlara Allah'ın ayet ve hüccetlerine kesin olarak inanmadıklarını söyler” (Taberi Tefsiri, Cild 4, s. 1663-1664.)
(Kıyamete çok yakın bir devrede ortaya çıkan bu hayvan, o devirde yaşayan insanlara acaba hangi kitabın ayetlerine yakîn hasıl edemediklerini söyliyecek) demektesiniz.
Biz size soralım; hangi kitabın ayetlerine. Sakın size inen ayetlerin kitabı olmasın?
Cennette sakalın yerinde nur olacak, sakal olmayacak. Dünyada bütün Peygamberler evliyalar ilk defa sakalsız, bazıları sakalı çıkıncaya kadar sakalsızdır. Sonunda sakal bırakıp çalışa çalışa Allahu Teâlâ'ya sevilir. Ölünceye kadar sakalını kazımaz. Senin ilkin sakalsız evliya olman, Mehdiliğin ve Resûllüğün hasılı bütün büyük meziyetlerin sana geldiğinde yine sakalsızsın. Aradan çok zaman geçtikten sonra ancak sakalı bırakıyorsun. Ölünce, cennete girince yine sakalın olmayacak. Bu diğer evliyaların ve Peygamberlerin hiç birisinin yaşantısına benzemiyor. Peygamberler ve evliyalar Allahu Teâlâ'ya sakal bırakmadan sevilememişler. Hiç bir Peygamber, hiç bir evliya sakalı kazıtıp büyük zat olmamıştır. Senin sakalın kazınmış ama Resûllük, Mehdilik, Şeyh-ül Ekberlik hepsi tamam. En sonunda sanırım, çevrenin baskısı ile sakalını uzatıyorsun. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) sünnete uymayanlar hakkında çok ağır, çok tehditli, çok kötü konuşuyor. Sen sakalsız olarak nasıl Resûllüğü kazandın? Sence sakallı olup olmamak hiç fark etmiyor mu?
Büyük Veli olduğun, sünnete uyduğundan daha iyi anlaşılıyor. Halbuki; sen 1973 yılından bugüne kadar, geçen zamanda kendi kendine Mehdilik, Mürşidi Kâmillik, Resûllük, Şeyh'ül Ekber'lik, 12. İmamlık, İmam-ı Azam'lık gibi bu kadar büyük ünvanlar veriyorsun. Ancak 1993 yılında sanırım halkın tepkisi ile sakal sünnetine uyabiliyorsun.
O nasıl Resûl, nasıl Mehdi ki yeryüzünde milyonlarca müslüman sünneti Resûlullah'a tam uydukları halde kendilerine vahiy, Mürsellik, Mehdilik gelmiyor. Bu kimseye de tepeden inme vahiy, Mehdilik, Mürsellik geliyor. En sona sakal bırakma sünneti, daha sonra sabah namazına kalkmama, daha sonra gece ibadeti yapmama daha daha sonra doğrudan teheccüd kılmama emri geliyor. Ey Halk! Dahasını bekleyin! Dahasında daha daha neler çıkacak. Bu nasıl Mehdilik Maşallah!!!…Sizin Kur'ân-ı Kerim'e ve Hadîs-i Şerîflere ters vahiylerinize inanabilmek için bizim doğrudan doğruya düz kontak, veya deli olmamız lâzım.
* * *
Bazı tarikatlarda mürid çalışır, şeyhi kendini (mürîd'ini) idare edemez, mürîd kafayı bozar. Bazısı da tarikata girer, izinsiz Allah'u Teâlâ'nın isimlerini, (Esmalarını) çeker. O da kafayı bozar. Bazısı da hiç bir tarikata girmeden kendiliğinden Esma çeker, bu da kafayı bozar. Bazı tarikatlarda, maneviyat yoktur. Giren, ders çeken kafayı bozar. Bunlara Esma çalgını, meczub, zındık gibi isimler söylerler. Zamanımızda bu gibi kimseler çoktur. Bunlar hiç kimsenin cesaret edemediği Kur'ân-ı Kerîm'e ve hadîs-i şerîfe ters gelen sözleri söylerler. İyi dikkat edin böyle olanlara kanmayın. Müzekki'n-Nüfus, Sayfa:419'da Eşrefoğlu Rumi Hazretlerinin “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır,” (El-Uhudü’l-Kübra (İmam-ı Şa’râni), s. 994.) dediği budur. Şeyhi kendini idare edemiyorsa onun da şeyhi yok demektir. Mürîd şeyhinden izinsiz ders çekiyorsa, onunda şeyhi yoktur. Haliyle şeyhi şeytan olup kendisine acaib, garaib haller gösterir. Şeytanî ilhamlar eder, şeytanın evliyası olur. Bazısına da şeytan sıkıntı, evham, vesvese, verir. Kendisini Allah'u Teâlâ'ya asi eder. İşte şeyhi şeytan olur. Bu zamanımızda çoktur. Yoksa tarikattaki dersleri çekmemiş, şeriatla çalışmış, onun şeyhi şeytan olur, demek değildir.
Bu sözlerime inanmayan izinsiz çok Esma çeksin. Kafayı bozar mı, bozmaz mı görsün. Hakiki bir marangoza en iyi keresteyi getirirler. Onu tam değerlendirir, en iyi alet yapar. Acemi bir marangoza aynı kereste gelirse kesilmeyecek yerini keser. Yontulmayacak yerini yontar, kereste araya gider. Şeyhler de aynıdır. Fakat şeyhi iyi olursa o müridi değerlendirir. En kıymetli endaze, eşya, hacet eder. Cahil, acemi ve ehli olmayan şeyha ne kadar iyi mürid gelirse gelsin, o müridin aklının, imanının, maneviyatının kesilmeyecek yerini keser, yontulmayacak yerini yontar. O müridi şeytana mal eder. Hele bu gibi kimselerin eline iyi mürid düşerse çok yazık olur. Bu adamın da şeyhi şeytandır. Kendine bildiren şeytandır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in zamanından bu zamana kadar bir çok kimseler ben Mehdiyim deyip başına adam topladılar. Sonunda helâk oldular. Bunlardan noktavî ilmine mazhar olanı örnek olarak söyleyebiliriz. Bazısı da ben Peygamberim der. Kendinde istidracen şeytanî, bazı haller zuhur eder. Bazısı da mucizatmış, kerametmiş gibi istidraç gösterir.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in yüz bin tane mucizesi vardır. Altmış bini Kur'ân-ı Kerim'de, kırk bini' de kendi zamanında zuhur etmiştir.
Peygamberler mucizat, evliyalar keramet gösterir. Bunların karşılığı şeytanî olanlar istidracen gösterirler. Meselâ Firavunun; suyu durdurması, Musa (Aleyhis-selâm)'nın doğmazdan evvel doğacağını bilmesi gibi. Fakat firavun yine de sahtekârdı.
(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 4510)
“Allah peygamberlerden kati söz aldığı zaman bütün âlimlerden de almıştır. Onların kötü amellerini iyi amelleri ile bertaraf eder. Ne var ki onlara peygamberler gibi vahiy gelmez.”
(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 1122)
“Hâmil-i Kur'ân (Hafız-ı Kur'an) olanlara ikrâm edin. Onlara ikram eden Allah'a ikram etmiş olur. Dikkat edin Kur'ân hamillerinin haklarını çiğnemeyin. Çünkü onlar Allah katında öyle bir mevki işgal ederler ki nerdeyse peygamberlerin derecesini ihraz edecekler… Ne var ki onlara vahyolunmuyor.”
Bu hadislere göre “Peygamberden başkasına vahiy gelmez” Sana nasıl geliyor? Bunu söyleyen Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'dir. Sakın inkâr etmeye kalkışma! Dinin, imanın gider.
İşte her gösterilen istidraç şeytandandır. Her gösterilen mucize ve keramet de rahmanî olup Allah'u Teâlâ'dandır. Senin ki ise şeytanî olmasa sana vahiy gelmez. Hem de sözlerin Kur'ân-ı Kerîm'e ve yukarda bahsedilen hadîs-i şerîflere ters düşmezdi.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in mucizesinin en küçüğünün karşılığında rahmanî taraflarıyla mucize veya evliyaların gösterdiği kerametin karşılığında keramet göster.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyuruyor;
(Râmûz'ul Ehâdîs, Hadîs No: 4436)
“Eğer dünyanın zevalına bir gün kalsa, Allah muhakkak o günü uzatır da ehl-i beytimden adı adıma, babasının adı da babamın adına muvafık olan bir adam gönderir. Zulümle dolu olan yeryüzünü adalet ve huzurla doldurur.” (Râmûzu’l-Ehâdis, Hadis No: 2945, 2946, 63*1; Kırk Mevzuda Kırk Hadîs Kitabı, Hadis No: 39, s. 645; İmam-ı Şa’râni “Ölüm-Kıyamet-Ahiret”, Hadis No: 812, s. 437.)
Mehdi; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in sünnetini tamamlayacaktır.
Senin adın İskender, babayın adını ise bilmiyorum. Halbuki yukardaki hadîs-i şerîfe göre Mehdi'nin adı Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in adı olacak. Yeryüzü küfür ve zulümle doldu. Sende Kur'ân-ı Kerîm'e muhalefetle o küfrün üzerine küfür ekliyorsun. Allah'ın emri olan namazı kılmamayı hoş görenden daha büyük küfür olmaz. Hem de sünneti tamamlama değil, islâm dinini yok edip yeniden bir din icat etmeye çalışıyorsun. Mehdinin ömrü harp ile geçecek senin ki lafla geçiyor.
Bazı hadîslerde Mehdi'nin Peygamberimizin amcası Hazreti Abbas'ın soyundan geleceğini söylüyor. (Râmûzu’l-Ehâdis, Hadis No: 2185, 2943, 6186.) Bazı hadislerde de Peygamberimizin kendi soyundan geleceğini söylüyor. (İmam-ı Şa’râni “Ölüm-Kıyamet-Ahiret”, Hadis No: 812, s. 437.) Bunun her ikisi de bir adamda olabilir. Yani Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in soyundan gelen bir zat Hazreti Abbas'ın soyundan gelen bir kızla evlenir. İkisinden de çocuk olur. Her ikisinin de sülalesinden gelmiş olur. Mehdi'nin geleceğine dair hadîs-i şerîfte buyuruyor:
(İmam-ı Şa'râni «Ölüm-Kıyâmet-Âhiret», Hadîs No: 810, s. 436)
“Mehdi ben(im neslim)dendir. Alnı geniş ve açıktır. (Yani alnı üzerindeki saçı dökülmüştür.) Doğan ve çekme burunludur. Yeryüzü (önce) haksızlıklarla, zulümlerle dolmuş olduğu gibi o da adaletle dolduracaktır ve yedi yıl hükümdarlık, edecektir,” buyurulmuştur. (Râmûzu’l-Ehâdis, Hadis No: 2945, 4436, 6298-6299, 6301; İmam-ı Şa’râni “Ölüm-Kıyamet-Ahiret”, Hadis No: 809, 811-813, s. 436-437; Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadis No: 4085-4086; Kütüb-i Sitte, Cild 14, Hadis No: 5006-5007; Kütüb-i Sitte, Cild 17, Hadis No: 7233, 7235; Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2331-2333.)
Deve kuşuna uç demişler deveyim, yük götür demişler kuşum demiş. Evvelki Peygamberlerde her peygamberin kendisine sorulan sorular hakkında eski hükümlerin yerine yeni yeni vahiyler ve hükümler gelirdi. Hiç birisi de sorulan sorularda aciz kalmazdı. Sana da bu kadar sorulan soruların hakkında inen vahiylerinle cevap vermiyor, susuyorsun. Hiç bir Peygamber susup, saklanıp gizlenmemiştir. Bir tek bazı sapkınlar Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) hakkında susan peygamber demiştir. Peygamberim diyorsa! Susan Peygamber mi? Mehdi'yim diyorsa susan gizli Mehdi mi? Gelen âyetlerin ve vahiylerin gizlenmesi olur mu? Önünüze önder olarak Allah'u Teâlâ ile Evliyaların kalp aleminde harfsiz, savtsız konuştuklarını evirip, çevirip onlara vahiy geldi diyorsun. Bunların hepsi Kur'ân-ı Kerim'e ve Hadîs-i Şerîflere tersdir. Halbuki Evliyaullah'ların ilhamları hiçbir zaman Kur'ân-ı Kerîm'e ve Hadîs-i Şerîflere ters olmaz.
(Sayfa 45) «Sen bizim yeryüzündeki ve kâinattaki en yüksek rütbeli halifemizsin.» diyor.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i öven Esra, Vel-leyli, Ven-necmi, Veş-şemsi, Ved-duha, Nur, Kevser ve diğer sûrelerdir. Sen ondan büyüksen bir ayette senin hakkında inmesi lâzım değil miydi?
Ya Resûlullah Cemalin Sübhanellezi esra imiş,
Saçın velleyli iza yağşa, gözün Ven-necmi âyet-il kübra imiş.
Veş-şemsü zâtın, Vedduha sıfatındır senin,
Nurun âlâ nur da, hüviyetin bu âlemden kübra imiş.
Senin hakkında indi âyet-el Kevser
Derya'yı feyzinde senin Kevser bir katra imiş.
Manada senin kadrini bilen bildi kendi kendini
Başın Arş-ı Alâ'da senin ayakların tahtes-sera imiş,
Hilkatı ervahta Sensin evliyalar, Enbiyalar atası,
Hilkatı ecsamda Adem ata bu cümleden kübra imiş.
Mucizatın âlemde ceryan etmektedir hâlâ gün gibi,
Kur'ân-ül Kerim'ül Azim'ül Burhan bu cümleden kübra imiş.
Kıl şefaat sen bugün Enbiyalar, Evliyar serveri eyle medet,
Bu güruhi aşıklarına senin bu Bilâl'in Nâdîrîy'ül Kadîri cümleden sonra imiş.
HACI MUHAMMED BİLÂL-İ NADİR HZ.
Dokununca saçına bad-ı saba (Yani seher rüzgarı)
Miski anber ile dolar idi hava
Terlese güller olurdu terleri
Hoş dererlerdi terinden gülleri
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'de bu terinin kokma hali dört ay sürerdi. Yani Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in misafir olduğu evin duvarlarına kokusu sirayet eder, dört ay o koku gitmezdi.
Abdulkadirin şeklini edeyim beyan
Gelsin anlasın o aşıkım diyen
Kara idi göz ile hem kaşları
Mercan gibi beyaz idi dişleri
Biri evine davete götürse
Mis gibi kokardı orda otursa
Kokusu ta duvara tesir eder
O ev kokar idi bir aya kadar
Zengin idi malı gayet çok idi
Sahaveten ana benzer yok idi.
Bunlar rastgele söylenen, uydurma, çoğaltma, büyültme sözler değildir. Esas gerçeğini dil söylemeden, kalem yazmadan yine acizdir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in esas vasıfları ile tam dört dörtlük anlatılmasına imkan yoktur.
Aramadan direk mevlasını bulurdu
Sabah namazına kalkmasada olurdu
Ben senden daha üstün hiç kimseyi övmem
İfrata kaçıp fazla ibadet yapanları da sevmem.
Senin için böyle mi söyleyecekler?
Bu gibi zatları nasıl geçiyorsun? Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Alemlerin sultanı, Sultan-ı Enbiya, Resûl'u Kibriya, Muhammed Mustafa (Sallallahu aleyhi vesellem) Peygamberlerin baş tacıdır. Bunların önüne düşüp nasıl imam oluyorsun? Bunlara imam oluyorum demek bunları geçiyorum demektir. Bunlar sana nasıl uyuyorlar? İmam olabilmek için en alimi imam olur. Senin en âlim olduğunu kabul edelim. Sende ki olan ilmi ayetle hadisle hadîs-i Kudsilerle kıyamete kadar insanlara, cinnilere, 18 bin aleme, öğreten Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'dir. O'nun dengine yetişmene imkân var mı? Yetişemiyorsan nasıl imam olacaksın?
Yeryüzündeki kâinatta en yüksek rütbeli halife haşa Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) değil, yeryüzüne gelen peygamberlerde değil, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Cihar-ı Yar'ları da değil, Ashab ve Tabiin de değil, o zamandan bu zamana kadar gelen büyük evliyaullahlarda değilmiş. Ama Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den 1400 sene sonra, boynu kıravatlı, sakalsız, saçı sünnete uygun olmayan sinek kaydı traşlı Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in halifesi siz misiniz? Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ahir zamanda gelecek ve olacak diye bildirdiklerinin sayısı onbinlercedir. Zamanı geldikçe bunların hepsi olmuştur, gelmiştir ve görülmüştür. Acaba Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) niçin sizin için bir şey söylememiş, bir çok kimselerin geleceğini söylemiş. Mesela Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in geleceğini söylediğinden birisi de Fatih Sultan Muhammed Han'dır. Ama sizin geleceğiniz hakkında hadîs rivâyet etmemiştir. Sen alemlerin sultanı, 18 bin alemin Efendisi, Sultan-ı Enbiya, Resûl-i Kibriya, Muhammed Mustafa'nın da içinde bulunanların hepsinden de ileri geçip onlara imamlık yapıyorum, namaz kıldırıyorum demeye Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e ümmet olarak yüzün kızarmıyor mu, nasıl söylüyorsun? Yarın mahşerde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in yüzüne nasıl bakacaksın?
(Sayfa 45) «O kalıbı, o cesedi dünya şartlarında yaşayabilmen için yarattım.» diyor.
O
kalıp müslüman aleminde sünneti Resûlullah'a uyarak mı, yoksa 20. Asra göre
Avrupa adetlerine uymak için midir? Bizim gördüğümüz senin kalıbında, sözünde,
vahiylerinde, Mehdi'liğinde, Şeyh'ül-Ekberliğinde, Mürşid-i Kamil'liğinde,
Şerif'liğinde Kur'ân-ı Kerîm ayetlerine ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in sünnetlerine uymayan pek çok tarafların var. Kur'ân-ı Kerîm'de
“Etîullahe ve Etîul Resûl” “Allaha ve Resûl'une itaat edin”.
(Sûre-i Nisa, Âyet 13, 69, 80; Sûre-i Maide, Âyet
92; Sûre-i Enfal, Âyet 20, 24; Sûre-i Nur, Âyet 52, 54; Sûre-i Ahzab, Âyet 36,
71; Sûre-i Muhammed, Âyet 33; Sûre-i Fetih, Âyet 17; Sûre-i Hucurat, Âyet 14;
Sûre-i Tegabün, Âyet 12.)
Bu sende niçin yok?
“Allah'u Teâlâ ve onun Resûlüne itaat edin” ayetine senin itaat etmen; sakal
bırakmaman, hepsine huzur namazı kıldırıp gelmiş, geçmişlerin hepsinden ileri
geçtim demen midir? Burada Allah'u Teâlâ'ya itaat; farzları yapmak, Resûlullah'a
itaat; sünnetleri yapmaktır. Allah'u Teâlâ kendisine itaat ile Resûlüne itaati
bir arada aynı söylüyor. Siz ise ayetlerinizde o mübarek peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem)'i ve büyük zatları arkanıza alıp namaz kıldırıyorum diyorsunuz.
“Ehlil bid'atı kilâbı ehlin nâr” “Bid'at ehli cehennem ehlinin köpekleridir”
hakkında bilgiler
( Sahte Peygambere cevaplar devam )
“Bid'atlardan uzak durun. Çünkü her bid'at sapıklıktır. Her sapıklık ise (kişiyi)
cehenneme sürükler.
(Râmûzu’l-Ehâdis, Hadis No: 2098; Hayatü’s-Sahabe, Cild 1, s. 19; El-Uhudü’l-Kübra,
s. 44; Mârifetname, s. 496.)
Siz daha hala bid'attan kurtulamıyorsunuz!
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) sünneti yapmayanlara bakın ne diyor:
“Ehlil bid'atı kilâbı ehlin nâr” “Bid'at ehli cehennem ehlinin köpekleridir” (Râmûzu’l-Ehâdis, Hadis No: 995, 1921.) buyuruyor.
Ey Müslüman kardeşlerim! Ey alimim diyen kişiler! Bunu söyleyen Sultan-ı Enbiya, Resûl-i Kibriya, Muhammed Mustafa (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizdir. Sakın kimse kızmasın, alınmasın! Bu hadîs-i şerîfler Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in bizzat kendi sözüdür. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bu hadîsler; okunmasın, söylenmesin, millete anlatılmasın, veya şunun bunun zoruna gidecek diye söylemememiz, kısıtlamamız olmaz. Her alimin bunları okuyup, öğrenip, söylemesi lâzımdır. Aksi takdirde yarın mahşerde Allah ve Resûl'ünün huzurunda büyük mes'uliyette kalırız. Sûre-i Cum'a, Âyet 5'e bakarsanız sanırım o zaman bana hak verirsiniz.
Bizler alim olup; sünneti yapıcı, yaptırıcı olmalıyız. Aksi halde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bize yani alim olup bid'at işleyene cehennemin köpeği diye buyuruyor. Cennet köpeğine Ashab-ı Kehf'in Kıtmiri denir. Cehennem köpeği öyle değil en aşağılık hatta cehennem ehlinin de en aşağısı demektir. Allah'u Teâlâ bizleri bu bid'attan korusun, amin.
“Benim bir sünnetim kalkarsa yerine bir bid'at gelir. Bir bid'at kalkarsa yerine bir sünnet gelir.” (Râmûzu’l-Ehadis, Hadis No: 4562.)
Buna göre boşta (ortada) bir şey yok, Yaptığımız ya bid'at, ya sünnet olacak. Birisinin gelebilmesi için o birinin gitmesi lazımdır.
“Allah bid'at sahibinin ne orucunu, ne namazını, ne sadakasını, ne haccını, ne umresini, ne cihadını, hülasa ne nafilesini, ne farzını ve yaptığı hiç bir amelini kabul etmez, de sonunda adam İslamiyetten hamurdan kılın çıktığı gibi sıyrılıp çıkar.” (Râmûzu’l-Ehâdis, Hadis No: 1267, 6093.)
İyi dikkat lâzım. Bid'at sahibinin hiç bir ameli kabul olmuyor.
"Kim bid'at sahibine saygı gösterirse İslâm'ı yıkmasına yardım etmiş olur.” (Râmûzu’l-Ehâdis, Hadis No: 5569.)
(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 5039)
“Kim bid'at sahibinden nefret ederek yüz çevirirse, Allah onun kalbini iman ve sükûnle doldurur, kim bid'at sahibini o kötü bid'atinden alıkoyarsa, feza-i ekber (kıyamet) günü Allah onu (korkudan) beri kılar, bid'at sahibini kim küçümserse, Allah onu yüz derece yükseltir. Kim de bid'at sahibine selâm verirse yahut onu güler yüzle karşılarsa ya da onun sevindiği bir tarzda istikbal ederse Muhammed'e indirilen (kitabı) hafife almış olur.”
Biz bid'at ehli olmayalım. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bize bu kadar ağır konuşurken bizde halâ bid'ati terk etmezsek halimiz nice olur?
(Sayfa 35) «Bütün günahlarının affa uğradığını defalarca sana tekrarladık.»
(Sayfa 46) «Sen bizim en sevgili, katımızda en değerli hay kulumuzsun.»
(Sayfa 50) «Her adımını icazetimizi alıp atmaktasın. Sana her zaman bildirdiğimiz gibi icazet sahibi için günah yazılamaz.”
(Sayfa 66) «Sen Ubudiyeti aşabilen ilk kulumuzsun. Artık senin irade-i cüziyyen yok. O irade-i cüzz'iyyeyi refettik. Artık sen ne cesedine, ne de nefsine kumanda edemezsin. Kumanda her zerren için bizdedir» diyor.
Dünyadaki insanların hepsi kul değil mi? Sen kulluğu aşıp melek mi oldun? Allah seni kul olarak yaratmış. Allah'ın yarattığını aşabilir misin?
Her insan Hâlıktan ayrıdır, mahluktur, acizdir, beşerdir, yanılandır. Kulluğu aşmamıştır. Yanılmayan bir Allahu Teâlâ'dır. Kulluktan çıkışan bir kimse, haşa! ya Allah ya melek olur. Allah'u Teâlâ veya melekler yemez, içmez, havayı koklamaz, tuvalete gitmez. Sen de bunlar varsa kulluğu da aştım dersen yalan söylüyorsun!
Her iraden Allahu Teâlâ'nın elinde ise bid'atları sana yaptıran Allahu Teâlâ mı?
Resminde göğsünden yukarısı görülüyor. Tam üç bid'at var. Bid'at içine gömülmüşsün haberin yok.
1- Saçın kısa bid'at,
2- Sakalın yok bid'at,
3- Kıravat takıyorsun bid'at,
Sadece resminde gördüğümüz bu kadar. Yaşantında ne kadarı var bilemiyorum…
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bu hadîslerde bid'at ehline ne diyor? Sen ne diyorsun? Sen sana düşün?
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e Allah'u Teâlâ tekdir halinde ayetler indirmiştir. Ona olan tekdirin sana olmamasına imkân var mı? Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e tekdir halinde indirdiği ayetler şunlardır:
Sûre-i Kehf, Âyet 28 ve Sûre-i En'am Âyet 52:
“Allah'a yalvararak Rabb'ılarının rızasını isteyerek ona yalvaranları, sakın yanından kovma.”
Sûre-i Tahrim, Âyet 1:
«Allah'ın sana helal kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun?»
Sûre-i Ahzab, Âyet 52:
«Bundan sonra başka kadınlarla evlenme, bunları başka kadınlarla değiştirme»
Sûre-i Enfal, Âyet 68:
«Bedir esirlerinden aldığınız fidyeden dolayı Allah'u Teâlâ sizi affetmeseydi size büyük bir azap dokunurdu.»
Çünkü onlar esirleri para karşılığında serbest bırakmışlardır. Kur'ân-ı Kerîm'de ki ayetlerin hiç birisinde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e niçin her adımını, her yaptığını icazetimizi, iznimizi alıp atmaktasın” demiyor. Yalnız ona yanıldığını, hata yaptığını Kur'ân-ı Kerîm'de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e yukarıdaki ayetlerde söylüyor. Size gelince "icazet sahibi için hiç günah olmaz" diyor. Bu hata Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e varda size yok mu? Ama Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in gelmiş ve gelecek günahları affoldu. (Sûre-i Fetih, Âyet 2.) Onun için ona günah oldu diyemeyiz. Bir kimsenin hiç günah işlememesi için muhakkak melek olması lâzımdır. Ona da imkân yoktur. Onun dışındakiler yanılandır, beşerdir.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'de hata yapar yanılır, çünkü beşerdir. (Sûre-i İsra, Âyet 93; Sûre-i Kehf, Âyet 110.)
Mevlid-i Nebevi'de:
Şöyle kim bir köşede ol hayrül beşer,
Annesi anda neler gördü neler.
Beşerin, yanılanın en hayırlısı Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) köşede idi. Annesi anda neler gördü neler. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) annesinden doğar doğmaz yönünü Beytullah'a döndü. İlâ Ahir.
Allah'u Teâlâ, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e yapacaklarını bazen bildirdi, bazen bildirmedi. Sana ise her zaman bildiriyor. Senin ki şeytandan değil de nedir?
Allah'u Teâlâ katında Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den en değerli kim olabilir? Allah'u Teâlâ; “Sen olmasaydın bu alemi yaratmazdım demedi mi?” (İrşâd, Cild 1, s. 127; Marifetnâme, s. 307, 566.)
(Sayfa 67) «Hazreti İsa kulumuzla birlikte Deccali yenmekle vazifeli kılındı. Sana bütün zerrelerinde biz tasarruf etmekte isek sebebi İslâm adına kazanacağın bu son savaştır.»
"İslâm
adına kazanacağın bu son savaştır" diyorsun. Peki; senin ilk ve diğer
savaşların hangisidir? Hangisini yaptın, hangisini yapacaksın?
Mehdi ile Deccal'ın
yapacağı savaş hakkında
( Sahte Peygambere cevaplar devam )
“İmam Kisâî'nin Mükevvenat adlı kitabında yazar ki;
Mehdi, Deccal ile büyük bir harb eder, askerinden otuz bin kişi kırar, sonra bir rüzgar eser. Yine Deccal askerinden kırk bin kişi öldürür. Sonra Mehdi, Deccal'in ordusundan yüz bin kişiye “ Ey alçaklar! Bu yalancı, kör mel'un'un yalancı olduğundan şüphe mi edersin?” der. Onlar, yalancılığında şüphemiz yoktur, lâkin devletinde yiyip, içip sefa süreriz dediklerinde yüz binide bir anda maymun ve domuz şekline döner. Sonra Mehdi Kudüs'te Deccal tarafından kuşatılır. Pek dar halde iken “Ey Müslümanlar! Elbette size yardım geldi” diye bir müjde sesi işitilir. İsa (Aleyhis-selâm) üçüncü kat gökten, yetmişbin melek ile iner. Başında yeşil tülbent, belinde kılıç, elinde mızrak olduğu halde ata biner. Mehdi müslümanlara sabah namazına imam olurken, İsa (Aleyhis-selâm) mescide girer. Mehdi imamlığı İsa (Aleyhis-selâm)'a teklif eder. İsa (Aleyhis-selâm) Mehdi'ye imamlığa sen daha uygunsun der. Mehdi imam olur. İsa (Aleyhis-selâm) ona uyar. Namazdan sonra Deccal ile müslümanlar arasındaki kapıyı açtırıp, Deccal'in yanında yetmiş bin yahudi olur. Deccal; İsa (Aleyhis-selâm)'yı görünce, ateşte kurşun erir gibi eriyip askeri dağılır. Alem emn, eman, İslâm ve imânla dolar. İlâ Ahir…” (Mir’ât-ı Kâinât, Cild 1, s. 335.)
Bunları sen mi yapacaksın?
(Sayfa 67) «Sen, seni kâdir-i mahluktan, kâdir-i mutlaka çıkaran bu tasarrufumuzu bütünüyle yaşamakta olduğun halde kibirlenmedin. Enel Hakk demedin. Çünkü fizik olarak sadece Rabb'inin bir mahluku olduğunun idraki içindesin.»
Senin Sayfa 66'daki ayetinde “kulluğu aşabilen ilk kulumuzsun” diyorsun. Bu ayetinde de “Rabb'inin bir mahlûku olduğunun idraki içindesin” diyor. Bunun hangisine inanalım. Senin vahiylerin seni nasıl öveceğini bilemiyor. Vahiylerin de, sen de açık veriyorsun. Şimdi sana soruyorum. Bu ayetleriyin hangisi doğru? Altmışaltıncı sayfadaki ayetin mi doğru, burdaki ayetin mi doğru?
Senin vahyinde “Kainatın hakimisin, Şeyh'ül-Ekber'sin İmam-ı Azamsın” ve benzeri sözlerin doğrudan doğruya kibirlenmek övünmek değil mi? Sen de durmadan övünüyorsun.
“Böbürlenen âlîmlerden Allah'a sığının! Çünkü onlar zorbalardan daha kibirlidirler. Allah katında, kibirlenen alimden daha öfke verici bir şey yoktur.” (Râmûzu’l-Ehadis, Hadis No: 3202.) Mansuri Bağdadi Hazretleri “Enel Hakk” dedi. Hakk'a vasıl oldu. Ateşin içerisinde kızaran demirde; ateşteki renk, vücud, sıcaklık kendinde de olup kendi kendini kaybettiği gibi Mansur Hazretleri de öyle kendi kendini kaybetti. Kibirlenen bir kimse yaşamak mı ister, yoksa Enel Hakk deyip ölümü mü tercih eder? Hasılı ona senin aklın yetmez.
Bu kimse Kur'ân-ı Kerîm'e muhalefetle «Enel Hak» konusunu bilmediği gibi. Tasavvufçu görünüyor. Tasavvufu da bilmiyor. Allah cümlemizi cahillerin şerrinden korusun. (Amin)
(Sayfa 68) «Bu mevzuda yazılan Hadîs-i Şerîflerin bir kısmının gerçek olmadığını ve gerçeklerin arasına fitne için konulduğunu biliyorsun» diyor.
Senin bu vahyini yalanlayacak hâdisler; gerçek hâdis değil diyebilmek için bu ayetini kendine bir hazırlık olması için uydurdun.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in hadislerinden anlayamadığın olursa gerçek değil fitne diyemezsin. Çünkü bazı hadîs-i şeriflerin ancak zamanı ve yeri gelince manası anlaşılır.
Bu mevzu(yalan) hadîsler; Abbasiler zamanında imamlar tarafından seçilmiş ve ayıklanmıştır. Kur'ân-ı Kerim'e ve diğer Hadîs-i Şerîflere uygun olan, ters gelmeyen hadîs-i şerîflerden alınmıştır. Onun için Ehl-i sünnet kitaplarında yazılı olan hadîs-i şerîfler de en ufak bir şüphe yoktur.
“Her kim benim ağzımdan kasıtlı olarak yalan söylerse ateşten yerine hazırlansın.” (Sahih-i Müslim, Cild 1, Hadis No: 1-4, s. 34; Kütüb-i Sitte, Cild 2, s. 138, 141; Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 1, Hadis No: 38, s. 61.)
“Şunu şunu yaparsan şu kadar büyük sevaptır gibi hadisleri millete heveslendirmek için abartılarak söylenmiştir” diyenlere, deriz ki:
Hadîs-i Şerîflerden Kur'ân-ı Kerîm daha fazla söylüyor. Buna ne diyelim: “Yubeddilullahi Seyyiatihim hasenat” “Onların günahlarını sevaba çeviririm.” (Sûre-i Furkan, Âyet 70.) “Vele Nuhiyyennehu hayaten tayyiba” “Onun günah dolu hayatını siler günahsız temiz bir hayat veririm.” (Sûre-i Nahl, Âyet 97.) “Lehümül büşra fil hayati'd-dünya ve fil ahireh. ilâ Ahir…” Dünyada ve ahirette iken de kendilerine müjdeler gelir. (Sûre-i Yunus, Âyet 64.) Birisi bize yanlış geliyorsa o hadîsin manasını anlayamadığımızdan veya o hadîsin zamanı gelmediğindendir.
“Ahir zamanda gün saat gibi geçer, füze de yıldız gibi olur. Dünyayı tur yapar. Saatler bir gece bir gündüz olur.” (Râmûzu’l-Ehâdis, Hadis No: 5923.)
“Deccal bineğine binince günde kırk sefer dünyayı dolanır.” Bu günü gelince meydana çıktı. Şimdi adına füze deniliyor. Yıldız gibi dünyayı tur yapıyor. İçinde adam var.
“Deccalın başı bulutlardan yukarda gider.” Şimdi füzeye, uçağa binince başı bulutlardan yukarda gidiyor. Ahir zamanda kabirdeki insanları konuştururlar. Şimdi sağlığında banda ses vermişse ölünce o kabirde ama sesi konuşuyor.
Kırk Sual kitabının kırkıncı sualin'in cevabında: “Yecüc-mecüc boyu iki arşın, eni bir arşın olup (366 kg). Yüz batmanlık taşı bir ok atımı mesafeye atarlardı. Şimdi füze hem yüz batmanlık bir mermiyi bir ok atımından daha uzağa atıyor. O bir batmanlık top mermisini topun içine koyup, bir fersah mesafeye atıyor.” Yine kırk sual kitabının kırkıncı sorusunun cevabında: Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Yecüc-mecüc, Nuh (Aleyhis-selâm)'un ham evladındandır. “Karın üstünde bir kulağını döşek, bir kulağını yorgan eder, terleyerek yatar.” diyor. Bu da uyku tulumudur.
“Ahir zamanda havadan yağandan yüksek binalarda oturamazlar. Çalıların içinde otururlar” buyuruluyor. Şimdi harb olursa çalıların içine bomba atmıyorlar, yüksek binalara atıyorlar. İşte Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in hadislerinin bir çokları zamanı gelince anlaşılıyor. Evvelki alimler bunların manalarını bilmezdi. Zamanı gelince biliniyor.
(Sayfa 68)'de: «Bu sûre Haziran ayının 6. günü 1982 yılında bi iznillahi teâlâ nazil oldu» diyor.
Adem (Aleyhis-selâm)'dan bu güne kadar hesaplar Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in doğumu, vefatı, hicreti ve ramazan ayları hepsi arabi aylardır. Arabi günler ve seneler hicri takvime göre yapılır. Böyle modern Peygamber, modern Resûl, modern Mehdi'ye inen modern sûrelerde, miladi takvim hesabına göre mi yapılıyor? Halbuki Allah'u Teâlâ'nın sözünde değişme olmaması lâzım. Recep, Şaban, Ramazan ayı Aşure günü yeni (miladi) takvim hesabına göre mi döndürülecek? Yoksa haşa! sümme haşa! Allah'u Teâlâ ay hesaplarını değiştirdi mi? Ramazanı her sene on gün evvel mi tutacaksınız? Yoksa yeni aylara göre döndürüp her sene aynı günde başlayıp aynı günde mi bitecek?
Sene 1994 olduğuna göre senin Mehdiliğine (bizim bilgimize göre) oniki sene olmuş. Yani Mehdi olarak bugüne kadar bu işlerin hepsini görüp kabirde olman lâzımdı. Çünkü yukarda ki hadîs-i şerîfte “Mehdi yedi veya dokuz sene hüküm sürecek ondan sonra vefat edecek” diyor. Halbuki senin Mehdiliğine 12 sene oluyor daha vahiylerine cevap vermekle uğraşıyorsun. 20 Numaralı Tavzih dergisi, Sayfa 22'de “Senin görevin Müslüman Türkiye için sana emir verdiğimiz zaman başlayacak” diyorsun. Sen ortaya çıkalı 12 sene olmuş daha sana emir verilmemiş. Yoksa Allah'u Teâlâ'nın emri mi gecikti. Elini çabuk tut. Öyle tembel tembel olma. Mehdiliğini hızlandır. Sonra seni Mehdilikten atarlar…
Kendine inen ayetlerin bir çok yerlerinde defalarca:
«Ey İskender Ekber kulumuz, sen Mehdi'sin, sen şeyh'ül Azamsın, İmam-ı Azam'sın, Şeyh'ül Ekbersin, Mürşid-i Kamil'sin, Kuddise sırruhsun, takva sahibisin, sen göktekilere namaz kıldırıyorsun, sana tayy-i mekan verdik vs.» diyor.
Kur'ân-ı Kerimde 28 Peygamber hakkında bir çok ayetler var. Kıyametin kopacağına, nasıl olacağına, dabbet'ül arzın çıkacağına, kıyametin birçok alâmetlerine dair hep ayetler vardır.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) kıyamette olacakları, gelecektekileri tek tek haber veriyor. İstanbul'un feth edileceğini söylüyor. (Kırk Mevzuda kırk Hadîs, Hadis No: 28, sayfa: 609; Feyz’ül Kadir, c. 5, s. 262.)
Bu kimsenin dedikleri, iddiaları hakkında niçin böyle bir ayet, hadîs yok. Allah'u Teâlâ'nın en sevmediği Ahlak-ı Zemime'dir. Bu da kendi kendini övüyor, Ahlak-ı Zemîme içinde yüzüyor, haberi yok. Madem ki vahiymiş Allah'u Teâlâ bildiriyormuş. Evvelini, ahirini, ilmini, gelmişini, geleceğini ne varsa Kur'ân-ı Kerimde ve Hadîs-i Şeriflerde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) saymadı mı? Niçin bunun ayetlerinden hiç birisi geleceği veya olacağı söylemiyor? Eğer söylüyor diye iddia ediyorsa o ayetin açıklamasını yapsın, biz de bilelim.
Bir tavuk gagalar, bağırır, bağırır ortalığı velveleye verir. Bir yumurta yapar. Kıymeti çok düşük ve azdır. Bir cins at bir tay doğurur. Hiç sesi çıkmaz, doğurduğu tay yumurtanın yüzbinlerce misli kıymetindedir. Bir insanda; o tavuk gibi gagalar, şunu gördüm, bunu gördüm, ben şöyleydim, ben böyleydim der. Daima kendi kendini överse Allah'u Teâlâ yanında kendinin kıymeti düşe düşe bir yumurtanın fiyatına düşer. Bir derviş Allah'u Teâlâ ile kendi arasında olan sırları saklar, hiç kimseye bahsetmez. Allah'u Teâlâ yanında cins atın tayı gibi kıymet kazanır.
Hadîs-i Şerîf:
“Çok konuşan muhakkak yalan katar.” (Konuşmanın afeti yalandır). (Râmûzu’l-Ehâdis, Hadis No: 12, 5496.)
Bir pazara karpuz gelir. Karpuzun bol zamanında satıcı durmadan bağırır, bağırır, över, över. Maksadı karpuzu satmaktır. Çünkü beklerse bozulacak veya yenisi gelecek para etmeyecek, ancak reklamla satılır.
Bir kuyumcuda altın olur. Altın ve mücevherleri gizli yere, kasanın içine kor. Odayı da kasayı da kilitler. Kuyumcu vitrinine altından, mücevherden birazını düzer. Satmak için acele etmez. Alıcısı gider, beğenir, bulur. Almak için fiyat söyler kuyumcu satmasa zarar etmez. Çünkü durdukça fiyatı yükseliyor. Tasavvuf ve tarikat ehli de böyledir. Birazı var ki ancak övülme ve övünme ile, kendi kendini teşhir ile başına adam toplayabilir. Çünkü maneviyat yok. Çok konuşan, çok övülen karpuz gibidir. Allahu Teâlâ ile gizli halleri olup açıklamayan da kuyumcu gibidir. Bazısı da övülmeden, övünmeden sakınır. Çünkü Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) “Bir insanı yüzüne karşı övmek eline kılıç alıp onunla vurmaktan daha kötüdür” buyuruyor. (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 9, Hadis No: 3743-3744.) Ya övünen kendisi olursa nasıl olur?
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ömür boyu ümmetinin affı için dua ediyor. Kendinden sorulunca anlatılması icab ederse “mâ iftihar” iftihar etmek, övünmek için değil, anlatmak için söylüyorum, buyururdu. (İhyâ’u Ulûmi’d-Din, Cild 4, Hadis No: 681, s. 950.)
Yine Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) :
“Allah'u Teâlâ kendilerini başkalarından yüksek görenlerden etmesin” buyuruyor.
“Ben bir kul (hizmetçi) gibi yerim, onun gibi içerim” (Kimyâ-i Saadet, s. 543; Kütüb-i Sitte, Cild 2, Hadis No: 3 (72); Râmûzu’l-Ehâdis, Hadis No: 1780.)
Ata sözleri:
Söz biliyorsan söz söyle sözünden ibret alsınlar,
Söz bilmiyorsan sükut et, seni bir adam sansınlar.
Bilene bir söylersen yüz olur,
Bilmeyene bin söylesen az olur.
Bilene sineğin kanadı saz,
Bilmeyene davul çalsan az.
Bilirim bilirim deme, bilene danış,
Danışan dağları aşar mı aşar,
Danışmadan yola çıksa bir kişi,
Akıbet yolundan şaşar mı şaşar.
Hiç düşünmeden çok konuşana deli derler. Çok düşünüp az ve hikmetli konuşana veli (evliya) derler.
Kulak iki, göz iki, ağız tek,
Çok dinleyip, çok bakıp az konuşmak gerek.
Bazı kimseler bize bunun üzerinde bu kadar hassasiyetle niçin duruyorsunuz diyebilirler;
Biz, o adama; milletin arasındaki dedikoduyu, bazı kendisine inananları ikaz etmek, kendinin yanlış ve ters olduğu konuları anlatmak için açıklıyoruz.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem): “Bu ümmetin son nesli, ilk salih neslini lâletlediği zaman bu hususta din bilgisi olan kişi bilgisini izhar etsin (açıklasın). Çünkü onlara karşı ilmini gizleyen Muhammede indirilen Kur'ân-ı gizleyin gibidir. İlmini gizleyen kimsenin ağzına kıyamet günü ateşten gem vurulacaktır.” buyuruyor. (Kırk Mevzuda Kırk Hadîs Kitabı, Hadis No: 16, s. 217; Kenzü’l-İrfan, Hadis No: 225; Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2787; Râmûzu’l-Ehâdis, Hadîs No: 850; Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 1, Hadis No: 261, 264.)
(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 6255)
“İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki avam halk Kur'ân-ı Kerîm okuyacak, ibadete kendini verecek, bid'at ehlinin işleri ile meşgul olacaklar”
“Ben Mehdiyim, ben Mürşid-i Kâmilim, ben onikinci imamım” diyen bu adama biz nasılda inanmayalım. Elimize geçen Ekim 1993 ayı, sayı 18, Mihr dergisinde yani Mehdi'liğini ilân ettikten çok sonra ki resminde yüzü sinek-kaydı traşı, boynunda kravatı, başı açık, 20. Asrın modern traşlı, medenî adamına kim inanmaz. Halbuki Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem: ‘‘Saçınızı, sakalınızı uzatın, bıyığınızı kısaltın” (Kenzü’l-İrfan, Hadis No: 799, 802, 808; Gunyetü’t-Talibin, s. 56; Berîka, Cild 5, s. 344; Râmûzu’l-Ehâdis, Hadis No: 217, 4145.) buyurmaktadır.
“Bıyığını dudakları görününceye kadar kesmeyen bizden değildir.” (Kenzü’l-İrfan, Hadis No: 804.)
“Bıyıklarını kesmeyip dudakları üstüne uzatan kimsenin duasını Cenab-ı Allah kabul buyurmaz.” (Kenzü’l-İrfan, Hadis No: 807.)
“…Bıyıklarınızdan alın…Mecusiler bıyıklarını inadına salıverirler. Siz onlara muhalefet edin.” (Râmûzu’l-Ehâdis, Hadîs No: 5615.)
Ocak 1994, 21 sayılı dergisinde ki resminde sanırım halkın tepkisi ile sakalını uzatmıştır. Müslümanların başları örtülü olması lazım.
“Başları örtmek müslümanların simalarındandır” (Râmûzu’l-Ehâdis, Hadis No: 31)
Bu kimsenin resimlerinde başı açıktır. Onun bir adamı konuşmaları sırasında suyu sol eli ile içmektedir. Oysa sol el ile yeme ve içmeyi şeytan yapar. Bu kişi aşağıdaki hadîs-i şerîflere göre şeytanın işini işliyor. (Kütüb-i Sitte, Cild 17, Hadis No: 6961; Sünen-i Tirmizi, Cild 3, Hadis No: 1860; Muhtarü’l-Ehâdisin Nebeviyye, Hadis No: 1335, s. 625.) Bu ve bunun sözcüsü olan kimse bu sünnetlerin dışındadırlar. Acaba bu sünnetleri yapamadıklarına ve kendilerine de ayet indiğine göre yeni bir sünnet mi ihdas ettiler?
Dergisinden edindiğimiz bilgiye göre; Denizli'de özel televizyonu, Kadirli'de özel radyo evi, İzmir'de matbaaları, Mihr isimli bir vakıfları ve yine aynı isimde dergileri vardır. Bu kimsenin kendine ve sözüne uyan binlerce adamı olduğunu ve günden güne artmakta olduklarını dergisinde kendini methederek yazıyor. Onun için bu ve bu gibilere karşı bizlerin uyanık olup sapık sözlerine cevap vermemiz ve kendince mana verdiği Kur'ân ayetlerindeki sözlerini etkisiz hale getirmemiz, müslüman olarak hepimizin görevidir.
Ercüment Özkan'ın yayınladığı “Risalet Nurları” isimli kitabının giriş kısmında “Bu kitabın yazarı İSKENDER ALİ MİHR imzası ile 1990 yılının Ramazan ayında MİLLİ GAZETE'nin Ramazan sayfasını bir ay boyunca hazırlamıştır” ibaresi vardır.
Yukardaki yazıya göre sen MİLLİ GAZETE'de Ramazan sayfasını bir ay boyunca hazırlamışsın. Ben Mehdiyim, Resûlüm, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e ve bütün herkese imam oldum diyen bir adama MİLLİ GAZETE'de yazı yazdırmazlar. Onlar senin bu sözlerini ve bu itikatta olduğunu bilmiyorlardır. Umarım ki; Senin vahiylerini, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e imam olup namaz kıldırıyorum sözlerini ve Resûllüğünü bu gibi gerçek dışı iddialarının olduğunu MİLLİ GAZETE'nin yetkilileri gazetelerinde yazıp millete anlatırlar. Bu bütün müslümanların ve hepimizin dini görevidir. Bu gazetede yazı yazdığına göre, aynı gazetenin bu kimseye ait sapık fikirlerinin cevabını da yazması gerekir. Çünkü ortada din konusunda işlenmiş vahim bir hata var. Bu gazetinin bu hatayı düzelteceğini bekliyoruz.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):
“Her kim bildiği ilmi saklarsa ağzına ateşten gem vurulur.” (Râmûzu’l-Ehâdis, Hadis No: 5260, 5494; Muhtarü’l-Ehâdisin Nebeviyye, Hadis No: 407, s. 257; Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 1, Hadis No: 261; Kenzü’l-İrfan, Hadis No: 225.)
“İlmini saklayan kitap yüklü eşşek gibidir.” (Sûre-i Cum’a, Âyet 5.)
Bu gibi ayet ve hadislerden sakındığım için islâmiyete, şeriata, Kur'ân-ı Kerîm'e ve Hadîs-i Şerîflere ters ve muhalif olanı iddia eden her kim olursa olsun hem onları ikaz, hem halkı ikaz, hem de bu mes'uliyetten kurtulmak için kendimize çok büyük mukaddes dini bir görev alarak islâm dinini yazı ile sözle vaizle, vesaire ile müdafa etmeye hem ben mecburum, hem de bütün alimlerimiz mecburdur.
|
KONU BAŞLIKLARI (BATIL GÖRÜŞLERİN İÇ YÜZÜ ) |
KONU BAŞLIKLARI (TÜM KİTAPLAR) |