Şimdi cum'a namazı bize farz değildir, "Türkiye Dar'ül Harb'tir”  diyenlere:

 

 

            (Sûre-i Cum'a Âyet 9)

            “Ey iman edenler! Cum'a günü namaza çağrıldığı (ezan okunduğu zaman) hemen Allah'ın zikrine koşun ve alış verişi bırakın. Eğer siz gerçeği anlayan kimseler iseniz, elbette bu, sizin için daha hayırlıdır.”

 

            (Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 3, Hadîs No: 1081)

            “Cabir ibn-i Abdullah (Radiyallahu anhu)'den şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) bize şu hutbeyi irad buyurdu:

            … Bilmiş olunuz ki, içinde bulunduğum bu yılın bu ayının bu gününde ve burada kıyamet gününe kadar Allah size Cum'a namazını şüphesiz farz kıldı. Ben hayatta iken veya benden sonra başında adil veya zalim bir devlet başkanı varken kim Cum'a namazını küçümseyerek veya farziyyetini inkâr ederek bırakırsa, Allah onun işini düzene sokmasın ve işinde ona bereket vermesin. Bilmiş olunuz ki, tevbe etmedikçe böylesinin ne namazı, ne orucu, ne zekatı, ne haccı, ne de hiç bir hayrı (sahihtir). Kim de tevbe ederse Allah tevbesini kabul eder (veya kabul eylesin)…ilâ Ahir” (Kütüb-i Sitte, Cild 9, Hadis No: 2860-2861.)

 

            (Kütüb-i Sitte, Cild 9, Hadîs No: 2854)

            “Abdullah ibn-i Amr As (Radiyallahu anhu) anlatıyor: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdular ki:

            “Ezanı her işitene cum'a farzdır.” (Sûre-i Cum’a, Âyet 9; Kenzü’l-İrfan, Hadîs No: 940; Gunyetü’t-Talibin, s. 107; Envârü’l-Aşıkin, s. 387; İrşad, Cild 2, s. 186; El-Uhûdü’l-Kübra, s. 155; Sahih-i Müslim, Cild 3, Hadis No: 36 (863), s. 25.)

 

            (Kenzü'l-İrfan Hadîs No: 940-941)

            (940) “Özürsüz yere  üç Cum'a namazını terkedenler  münâfıklar  topluluğundan  yazılırlar.” (Ebû Dâvud, salât 205; Tirmizi, cum’a 7; Nesâi, cum’a 3, İbn Mâce, ikâme 93; Dârimi, salât 205; Muvatta, cum’a 20; Ahmed b. Hanbel, II, 332, 425, V. 8.)

            (941) “Cum'a günü vefat eden mü'min azâb-ı kabirden hıfz buyurulur (korunur).” (Tirmizi, fedâilü’l-cihad 26; Ahmed b. Hanbel, III. 237, 289; Muhtarü’l-Ehâdisin Nebeviyye, Hadis No: 1093, s. 548.)

 

            (Sünen-i Ebû Dâvud, Cild 4, Hadîs No: 1052)

            “Sahâbilerden Ebû'l-Ca'd ed-Damrî'den; Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):

            - Kim önemsemeyerek üç Cum'ayı terk ederse, Allah onun kalbini  (kara, sekavet, cehennemlik mührü ile)  mühürler.” (Sahih-i Müslim, Cild 3, Hadis No: 40 (865), s. 27; Sünen’ün Nesei, Cild 3-4, Hadis No: 1369-1370; Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 3, Hadis No: 1125-1126; Kütüb-i Sitte, Cild 9, Hadis No: 2860; Kimya-i Saadet, s. 130; Gunyetü’t-Talibin, s. 107; 500 Hadis Kitabı, Hadis No: 398, s. 322; İhyâu’Ulumi’d-Din, Cild 1, H Hadis No: 519, s. 484.)

            Cum'a namazını kılanların çok büyük mükâfat alıp, kılmayanların hem bu mükafattan mahrum, hem de Allah'u Teâlâ yanında mes'ul olacağına dair Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in buyurduğu hadis-i şerîfler çoktur.

            Karşılaştığımız adamların içinde bazıları: “Cum'a namazı kılınmaz” diyenlerde kaynak gösteriyorlar. Millet, Cum'a namazının terk edilmesine çok büyük  bir tepki gösterdiği için kılıyoruz. Yoksa bizde kılmayacaktık” dediler. Ben dedim ki:

            - Kur'ân-ı Kerîm'den daha büyük kaynak olmaz. Kur'ân-ı Kerîm'in emrini bir tek Kur'ân-ı Kerîm kaldırır. “O âyette  böyle söylüyor, bu ayette böyle söylüyor” demesi lâzım. Allah'u Teâlâ kesin olarak Cum'a ezanı okununca camiye gitmemizi emrediyor. Bu Allah'ın emridir. Hiç bir görüş, hiç bir kaynak, hiç bir şey tanınmaz.

 

 

 

 

         Cum'a namazının fazileti hakkındaki hadîslerden bazıları:

 

 

            (Kütüb-i Sitte, Cild 9, Hadîs No: 2850, 2853, 2856, 6400)

            (2850) “Evs İbn-i Evs es-Sakafi (Radiyallahu anhu) anlatıyor: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdular ki:

            - Kim (Cum'a günü) yıkar  ve  yıkanırsa, kim erkenden (mescide) gider ve hutbenin başına yetişirse, yürür  ve binmezse, imama yakın durur, dinler, mâlâyanî söz etmezse ona her bir adım için bir yıllık amelin oruçları ve namazlarıyla sevabı yazılır.” (Ebû Dâvûd, Taharet 129 (345, 346); Tirmizi, Salât 356, (496); Nesâi, Cum’a 12, (3,97); İbn-i Mâce, İkâmet 80 (1027); Buhâri, Cum’a 6.)

            (2853) “Târık ibn-i Şihâb (Radiyallahu anhu) anlatıyor: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdular ki:

            - Cum'a namazı dört kişi hâriç geri kalan her müslüman üzerine cemaat içinde yapması gereken vâcib bir hakk'dır. Cum'adan istisna edilen bu dört kişi şunlardır: Köle, kadın, çocuk ve hasta.” (Ebû Dâvûd, Salât 215, (1067).)

            (2856) “Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu) anlatıyor: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdular ki:

            - Cum'a geceleyin ailesine dönebilen herkese farzdır.” (Tirmizi, Salat 360, (502).)

 

            (Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 2363, 3220, 5325, 6400)

            (2363) “Cum'adan Cum'aya, bütün namazlar aralarında geçen günahlara (büyük günahlardan kaçındığı sürece) keffarettir. Cum'a günü yıkanmak keffarettir. Cum'aya gitmek için atılan her bir adım yirmi senelik ibadet  gibidir. Cum'adan fariğ olduğu zaman iki yüz senelik ibadet yapmış gibi mükafatlandırılır.”

            (3220) “Cum'a günü melekler mescidlerin kapısında oturup imam hutbeye çıkıncaya kadar gelenleri yazarlar. İmam hutbeye çıkınca defterler dürülür, kalemler kaldırılır.(o gün gelemeyen için) Melekler (şöyle) dua ederler: Allah'ım! hasta ise ona şifa ver, sapıtmışsa hidayete erdir, fakir ise zengin kıl.” (İhyâu’Ulumi’d-Din, Cild 1, Hadis No: 537, s. 495; Beyhâki, Amr ibn-i Şuayb’den rivâyet etmiştir.)

            (5325) “Kim Cum'a gecesi Fatihâ ile onbeş kere izâ zülzilet sûresini okuyarak iki rek'ât namaz kılarsa Allah onu kabir azabından, kıyametin dehşetli anlarından korur.”

            Cum'a günü bir saat  vardır. O vakit  Cum'a ezanı ile  bunamazdan çıkıncaya kadar olan vakittir.

 

            (Kütüb-i Sitte, Cild 13, Hadîs No: 4570-4571)

            (4570) “Hz. Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu) anlatıyor: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) cum'a gününden bahis açıp dedi ki:

            - Onda bir saat vardır; müslüman bir kul namaz kılar olduğu halde, o saate erse, Allah'tan her ne istemişse onu Allah kendisine mutlaka verir”(Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarih, Cild 3, Hadis No: 507; Muvatta, cum’a 15, (1, 108); Râmûzu’l-Ehâdis, Hadis No: 6400; Sünen-ün Nesei, Cild 3-4, Hadis No: 1430-1432; Sahih-i Müslim, Cild 3, Hadis No: 13 (852), s. 14; Muhtarü’l-Ehâdisin Nebeviyye, Hadis No: 584, s. 340; Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 3, Hadis No: 1084; Gunyetü’t-Tâlibin, s. 765; El-Uhudü’l-Kübra (İmâm-ı Şa’râni), s. 15160; Envarü’l-Aşıkîn, s. 390; Kimya-i Saadet, s. 134; Sünen-i Tirmizi, Cild 1, Hadis No: 490, s. 337.)

            (4571) “Ebû Bürde, babası Ebû Musa el-Eş'ari (Radiyallahu anhu)'den naklediyor: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'ın:

            - Cum'adaki  icabet  saati  imamın  minbere  oturduğu anla, namazdan çıkması anına kadar geçen vakittir,  dediğini işittim.” (Müslim, Cum’a 16, (853); Ebû Dâvûd, salât 208 (1049).)

 

            (İhyâu' Ulumi'd-Dîn, Cild 1, Hadîs No: 521, s. 484)

            İbn-i Abbas (Radiyallahu anhu)'dan:

            “Cum'a günü, Yehûd ve Nasarâyâ verildi, fakat onlar o günü bulmakta hataya düştü, içtihat ettiler de bulamadılar. Allah'u Teâlâ bu günü bu ümmet için sakladı, sarahaten bildirdi ve bu günü onlara bayram kıldı. Ona asıl hak kazanan benim ümmetimdir. Yehûd ve Nasârâ ise onlara tâbidir. Onlar sonraki günlere Cumartesi ve Pazar  günlerine kaldılar.” (Buhâri ve Müslim, Ebû Hüreyre’den.)

 

 

 

 

         Biz mezhebsiz olamaz mıyız? diyenlere:

 

 

            Ahmed Cevdet Paşa'nın “Faideli Bilgiler” adlı kitabında bir çok yerlerden kaynak göstererek, İmam-ı Azam'ın mezhebini ve kendisini  küçümseyip “Biz mezhebsiz olmaz mıyız? diyenler vardır.

            İmam-ı Azam Efendimizin beşyüz bin dini meseleye âyetle-hadîsle çözüm getiriyor. Bin cildden fazla kitap yazmış, ellidört sefer hacc yapmış, kırk sene akşam namazının abdestiyle sabah namazını kılmış, (Berîka, Cild 1, s. 361; İbn-i Abidin (Reddü’l-Muhtar), Cild 1, s. 57.) bindörtyüz seneden beri İmam-ı Azama, “en büyük imam” demişler. Daha yaptıkları saymayla bitmez. Bunun yaptıklarının içinde bin cildin yerine bir cild, beşyüzbin dîn-i  sorunun yüzde biri olan, beşbin soruya Edille-i Şer'iye ile cevap versinler! İmâm-ı Azam'a, O'nun mezhebine karşı çıkanlar Ayetle, hadîsle bir kitap yazsınlar. Bakalım ayete, hadise, Edille-i Şer'iyye'ye ne derece uyacaklar? Hem de yazabilecekler mi?

 

 

  

         “Hz. Yezid”  diyenlere:

 

 

            İmam Hüseyin'in babası Hz. Ali (Kerremallahu Veche), Hz. Muaviye (Radiyallahu anhu) ile harb ediyor. Onu makul karşılıyorsunuz da İmam Hüseyin ile Yezid arasındaki harbi niçin makul karşılamıyorsunuz, diyenlere:

            Hz. Ali (Radiyallahu anhu) ile Hz. Muaviye (Radiyallahu anhu) arasındaki harb, Hz. Osman (Radiyallahu anhu)'ın kan davası idi. Ortada öldürülen, hem Emiri'l-Mü'minin, hem Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in halifesi, hem de ashabın en ileri gelenlerinden idi. Bununla Kufe'ye sığınmak için giden imam Hüseyin'in Kerbela'da önünü çevirip, kasıtlı olarak susuz bırakıp, onunla harb edip, şehid etmeleri beraber midir? Hz. İmam Hüseyin ile Yezid'in aralarındaki hem hilafet hem din davası idi. İmam Hüseyin dîn-i savunuyor. Yezid dedelerinin Bedir, Uhud Cenginde Hz. Ali (Radiyallahu anhu)'nin öldürdüklerinin intikamını alıyor.  Kerbela fâciası ile Sıffın harbinin  birbirine benzemesine imkân varmıdır?

 

            (Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 1514)

            “İşte bu oğlum da (Hüseyin'i kasd ediyorlar) Irak'ta Kerbelâ denilen yerde şehid edilecektir! İçinizden kim buna şahit olursa ona yardım etsin.”

 

            (Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 141-142)

            “Hazreti Hasan ile Hazreti Hüseyin'i seven tahkîka (gerçekten) beni sevmiş ve onlara buğz eden (nefret edip sevmeyen) muhakkak bana buğz etmiş olur.” (Kütüb-i Sitte, Cild 16, Hadis No: 6024; Kırk Mevzuda Kırk Hadis Kitabı, Hadis No: 29, s. 365; Râmûzu’l-Ehâdis, Hadis No: 2184; Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 1, s. 51.)

 

            “Hasan ve Hüseyin'i seven kimse muhakkak beni sevmiş olur.” (Râmûzu’l-Ehâdis, Hadis No: 2402, Mir’ât-ı Kâinât, Cild 1, s. 717.)

 

            (Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 3520)

            “İçinizden en hayırlısı, Ali. Gençleriniz arasında en hayırlısı Hasan ile Hüseyin, kadınlarınızın da en hayırlısı Fatıma'dır.”

 

 

  

            “Biz Kur'ân-ı 20. Asra göre aklın kabul edebileceği şekilde tefsir edeceğiz” diyenlere:

 

 

            Bizim aklımız bir kuyumcu terazisine benzer. Âzamî en çok üç-beş yüz gram tartar. Kur'ân-ı Kerîm'deki  olanlar vapur, tren yüküne benzer. Vapurun, trenin yükünü “ben bu kuyumcu terazisinde tartacağım” dersen terazi altındaki  masa kırılır, dükkan yıkılır, yine de tartılmaz. İnsanlar hayrette kaldıkları bir şeye “insan işi değil, aklım durdu” derler. Kulun yaptığı bir elektronik alete akıl yetiremiyoruz. Hem de Kur'ân-ı Kerîm'i akıl ile ölçmeye kalkışıyoruz!

            Allah'u Teâlâ'nın işine akıl yetmez! İncil, Tevrat ve Zebur'u akıl ile ölçmeye kalkışanlar hepsi kâfir oldu. Ona tam inananlar müslüman oldu. Kur'ân; akıl, mantık işi değil iman işidir. İnanmadan başka çare yoktur. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in bir gecenin içinde, çok kısa zamanda mi'râca çıkması, (Sûre-i İsra, Âyet 1.) Allah'u Teâlâ ile doksanbin kelam (soru-cevap) konuşması, bir çok yerleri gezmesi, görmesi ve saire…Bunların hepsinin bir kaç dakikanın içine sığması, akıl ile değil, iman ile ölçülür. İnanmadan başka çare yoktur! (Sûre-i A’li İmran, Âyet 7.)

 

*  *  *

 

            (Sûre-i Saffat, Âyet 139-142)

            “Doğrusu Yûnus'ta gönderilen peygamberlerdendi.

            - Hani o dolu bir gemiye kaçmıştı.

            - Gemi de olanlarla karşılıklı kur'a çektiler de yenilenlerden oldu.

            - Yunus kendisini kötülerken onu bir balık yuttu.

            İnsan bir balığın karnında 6 ay nasıl yaşar? İşte Kur'ân'ı akıl kabul etmez,  iman kabul eder.

 

            (Sûre-i Yunus, Âyet 90-91, 98)

            (90) “Biz İsrail oğullarını denizden geçirdik. Ama Firavun ve askerleri zulmetmek ve saldırmak üzere arkalarından onlara yetişti. Nihayet (denizde) boğulma haline gelince, “gerçekten, İsrail oğullarının inandığı Allah'tan başka Allah olmadığına ben de iman ettim. Ben de müslümanlardanım! dedi.”

            Deniz havaya kalktı. Deniz tozlu yol oldu. Bunu akıl kabul etmez. İman kabul eder,  ancak imana sığar.

            (91) “Şimdi mi (iman ettin?) Halbuki daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun.”

            (98) “Yûnus'un kavmi müstesna, (halkını yok ettiğimiz ülkelerden) herhangi bir ülke halkı, keşke (kendilerine azab gelmeden) iman etse de imanları da kendilerine fayda verseydi. Onlar iman edince, onlardan dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırdık ve onları bir süre daha (dünya nimetlerinden) faydalandırdık.”

 

*  *  *

 

            (Sûre-i Hud, Âyet 40-44)

            (40) “Nihayet emrimiz gelip de tandır kaynayınca, Nûh'a dedik ki: (hayvan çeşitlerinin) her birinden iki çift ile (boğulacağına dair) aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında âileni ve imân edenleri gemiye yükle. Zâten onunla beraber pek azı îman etmişti.”

            İnsanlar ve karada yaşayan her türlü hayvanlar, Nuh (Aleyhis-selâm)'ın çağırması ve Allah'u Teâlâ'nın emri ile gemiye bindi. Hayvanların birçokları  vahşi ve  yırtıcı idi. Bunlara değil söz anlatmak, yanlarına yaklaşmak  bile imkansızdır. Vahşi olduklarından akıl; «gemiye binme değil, onlar  birbirini ve insanları parçalar» der.

            Bütün bu vahşi hayvanların hepsinin bir emirle gemiye binmeleri, ve altı ay beraber bulunmaları akıl değil iman işidir!

            (41) “Nûh dedi ki: Gemiye binin, onun yüzüp gitmesi de, durması da Allah'ın adıyladır. Şüphesiz ki Rabb'in çok bağışlayan, pek esirgeyendir.”

            (42) “Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında onlarla birlikte yüzüp gidiyordu. Nûh gemiden uzakta bulunan oğluna, «Yavrucuğum! (Sen de) bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma»  diye seslendi.”

            (43) “Oğlu:

            - Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım» dedi. Nuh:

            - Bugün Allah'ın emrinden (azabından) merhamet sahibi Allah'tan başka koruyucu yoktur, dedi. Aralarına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu.”

            (44) “(Kâfirler boğulduktan  sonra  yerle  göğe);

            «Ey yer! suyunu yut, ey gök (sen de suyunu tut!» denildi. Su çekilip azaldı, iş bitirildi, (gemi de) Cûdî (dağının) üzerine yerleşti. Ve « o zâlimler topluluğu yok olsun!» denildi.”

            Yerden sular fışkırdı, havadan  yağmur yağdı. Dünya yüzü bütün su oldu. Şöyle ki; En yüksek dağın başından 40 arşın daha yukarıya su çıktı. Şimdi ki dünya denizlerinin onbinlerce misli su bütün dünyayı kapladı. Geride çekildi, kurudu, bitti. Bunu akıl kabul etmez, iman kabul eder. İnanmadan başka çare yok. Allah'u Teâlâ  yapar mı  yapar deyip inanmak lâzımdır.

 

*  *  *

 

            (Sûre-i Kehf, Âyet 25)

            “Ve onlar mağaralarında üçyüz sene durdular, dokuz (sene) de artırdılar.”

            309 sene uyuması nasıl  akla sığar? Ancak imana sığar.

 

*  *  *

 

            (Sûre-i Neml, Âyet 38-40)

            (Hz. Sultan Süleyman (Aleyhis-selâm) Dedi ki:

            - Ey ileri gelenler! Hanginiz bana onun (Belkıs'ın) tahtını, onların bana müslümanlar olarak gelmelerinden evvel getirir.

            Cin taifesinden  bir ifrit dedi ki:

            - Ben onu daha sen oturduğun yerden ayağa kalkmadan sana getiririm ve şüphe yok ki, ben onun üzerine elbette kuvvetliyim, eminim.

            Yanında kitaptan bir ilim bulunan zat da (insan hem de kendinin veziri Asaf  Bin-i Berhaya) dedi ki:

            - Ben onu sana başını çevirip bakıncaya kadar getiririm. Vak ta ki [Hz. Süleyman (Aleyhis-selâm)]: Onun sarayını kendi sarayının  yanında gördü. Dedi ki:

            - “Gale hâzâ min fadlı Rabbi” Bu benim Rabb'ımın büyük bir fadlıdır. Ben şükür mü edeceğim, küfür mü edeceğim diye beni sınamak için veriyor. Ya Rabb'i sana yüzbinlerce şükürler olsun, diye secdeye kapandı.”

            Sultan Süleyman (Aleyhis-selâm)'ın ümmetinden Asaf  Bin-i Berhaya Yemen'den Kudüs'e başını çevirip bakana kadar koca sarayı getirmesi hangi akla sığar? Ancak imana sığar. İşte Kur'ân iman işidir,  iman tasdik eder, akılda onu kabul eder. Kâfirin aklı var,  imanı yok! Onun için kabul etmez.

 

            (Sûre-i Sad, Âyet 36-38)

            “Bunun üzerine biz de, istediği yere onun emriyle kolayca giden rüzgârı, bina kuran ve dalgıçlık  yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğer yaratıkları onun emrine verdik.”

 

            (Sûre-i Sebe, Âyet 12)

            “Süleyman'a sabah gidişi bir aylık mesafe akşam dönüşü de bir aylık mesafe olan rüzgârı verdik. (emrine amade kıldık)  ve onun için erimiş bakırı da kaynağından sel gibi akıttık. Rabb'inin izni ile cinlerden bir kısmı, onun önünde çalışırdı. Onlardan kim emrimizden sapsa, ona alevli azab tattırdık.”

            Allah'u Teâlâ, rüzgârı Sultan Süleyman (Aleyhis-selâm)'ın emrine verdi. Güneşin doğuşundan batışına, batışından doğuşuna birer aylık yolda Sultan Süleyman'ın sarayını havanın yüzünde rüzgâr götürürdü.

 

            (Sûre-i Neml, Âyet 18-19)

            “Nihayet karınca vadisine geldikleri zaman bir karınca “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin! dedi.

            (Süleyman) onun sözüne gülümseyerek dedi ki;

            Ey Rabb'im! Bana ve ana-babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın iyi iş yapmamı  gönlüme getir. Rahmetinle, beni iyi kulların arasına kat”

            Sultan Süleyman (Aleyhis-selâm) havanın yüzünde uçup gittiği yerde, yerdeki karıncalarla konuşurdu. Bunu akıl kabul etmez, iman kabul eder.

 

*  *  *

 

            (Sûre-i A'lî İmran, Âyet 37)

            “Rabb'i Meryeme husn-i kabul gösterdi; onu güzel bir bitki olarak yetiştirdi.  Zekeriya'yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriya onun yanına, mâbe'de her girişinde orada bir rızk bulur ve:

            - Ey Meryem! Bu sana nerden geliyor? der. O da:

            - Bu Allah tarafındandır, çünkü Allah dilediğine sayısız rızk verir, derdi.”

            Zekeriya (Aleyhis-selâm), Hz. Meryem'in odasına her girişinde cennetten gelme meyveleri görürdü. Bu da akla sığmaz, imana sığar.

 

            (Sûre-i Kamer, Âyet 1-2)

            “Kıyamet yaklaştı ve ay iki şak oldu.

            Onlar bir mu'cize görürlerse hemen yüz çevirirler ve «eskiden beri devam edegelen bir büyüdür» derler.”

            Kâfirlerin isteği üzerine Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem), Ay'a parmağı ile işaret etti.

            - Ey Ay! Gel benim peygamberliğime şahitlik yap dedi. Allah'u Teâlâ'nın emri ile, o muazzam ay iki parça oldu, küçüldü. Mekke'ye geldi, şehadet kelimesi getirdi. Geri gitti yerine Ay oldu.

            Bu hiç bir akla sığmaz, imana sığar. Ben akla sığanını kabul eder, akla sığmayanını kabul etmem dersen Kur'ân-ı Kerîm'e tam inanamazsın, küfre varırsın.

 

*  *  *

 

            (Sûre-i Bakara, Âyet 259)

            “Yahut görmedin mi o kimseyi, evlerinin çatıları duvarları üzerine çökmüş (yıkık dökük olmuş) ıssız bir kasabaya uğradı. “Ölümünden sonra Allah bunları nasıl diriltir acaba?” dedi. Hemen Allah onu öldürdü, yüz sene sonra tekrar diriltti.

            - Ne kadar kaldın burada? dedi.

            - Bir gün yahut bir kaç saat dedi. Allah ona:

            - Bilakis yüz sene kaldın. Yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamıştır. Bir de eşeğine bak. Seni insanlar için bir âyet (ibret işareti) kılalım diye (yüz sene) ölü tuttuk sonra tekrar dirilttik. Şimdi sen kemiklere bak, onları nasıl birbiri üstüne koyuyor, sonra ona nasıl et giydiriyoruz” dedi. Durum kendisince anlaşılınca “şüphesiz Allah'ın her şeye Kâdir olduğunu bilmeliyim” dedi.

 

            (Sûre-i Bakara, Âyet 260)

            “Bir zamanlar İbrahim'de Rabb'ine:

            - Ey Rabb'ım! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster, dedi. Rabb'i ona:

            - Yoksa inanmadın mı? deyince:

            - Hayır,  inandım. Lâkin kalbimin mutmain olması için görmek istedim, dedi. Bunun üzerine:

            - Öyleyse kuşlardan dört tanesini yakala, onları yanına al, sonra (kesip parçala) her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra onları kendine çağır, koşarak sana gelirler.  Bil ki Allah Azizdir, Hakimdir, buyurdu.

 

            (Sûre-i Bakara, Âyet 57)

            “Sizi bulutla gölgeledik, size kudret helvası ve bıldırcın  indirdik ve verdiğimiz güzel nimetlerden yeyiniz, dedik. Hakikatte onlar sadece kendilerine kötülük ediyorlardı.”

 

            (Sûre-i Taha, Âyet 80)

            “Ey İsrail Oğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık, Tûr'un sağ tarağına (gelmeniz için) size vâde tanıdık ve size kudret helvası ile bıldırcın  lütfettik.”

 

            (Sûre-i A'raf, Âyet 160)

            “Biz İsrail oğullarını (Yakûb'un on iki oğlundan gelen) oymaklar halinde on iki kabileye ayırdık. Kavmi Mûsa'dan su isteyince ona, “asanı taşa vur” diye vahyettik. Derhal on iki pınar fışkırdı. Her kabile içeceği yeri belledi. Sonra üzerlerine bulutla gölge yaptık, onlara kudret helvası ve bıldırcın indirdik. (Onlara dedik ki): “Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yeyiniz” Ama onlar (emirlerimizi dinlememekle) bize değil kendi kendilerine zulmediyorlardı.”

            Bunlar hangi akla sığar ancak imana sığar.

 

            (Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 5671)

            “Ümmetimin helâki kitap ve binalardadır. Kitaba gelince (Kur'an okurlar fakat yanlış  yorumlarlar. Binalar yaparlar fakat cemaati ve dini toplantıları terkederler.)

 

 

 

  İmansız amel, amelsiz iman makbul değildir

            İbadet devri geçti iman kurtarma devri başladı diyenlere:

 

 

            (Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 2260)

            “İmanla amel her asırda birbirine yakın iki arkadaştır.” Allah biri olmadan diğerini kabul etmez.”

            İmansız amel, amelsiz iman makbul değildir. Ashab-ı Kehf hiç bir amel yapmadan yalnız imanla, bir de uyuyarak Takyanus'tan kaçıp, mağarada yatmayla Evliyalığın zirvesine çıktılar. Ama yaptıkları amel; çok kısa, öz ve hiç bir kimsenin yapamayacağı bir ameldir.  Bu da Allah'u Teâlâ'nın çok hoşuna gitti. Bir anda kendileri de, köpekleri de cennetlik oldular. Allah için, Allah korkusundan, Allah sevgisinden, evini, malını, mülkünü, çoluk-çocuğunu, vezirliğini (şimdiki deyimle bakanlığı) ve her şeyini terk edip, ölümü tercih ettiler. Bir daha evi ve memleketine dönmemek üzere ayrılıp bir mağarada yattılar. Bu ayrılış ve gidişi Allah rızası için oldu. Şimdi bunun gibi yapılmasına imkân yoktur!

            Yunus (Aleyhis-selâm)'un kavminin kralı; insan, hayvan ne varsa her mahluku yavrusundan ayırıp; birleştirmemek, yanına getirmemek şartıyla hepsini bağırttı. Kralları: “Ben bilsem, sana Yunus'un ettiği dua gibi dua edeceğim. Yunus'u bulduğum an, iman edeceğim. Bu bağırmamızı Yunus'un ettiği dua gibi kabul eyle” dedi. Allah'u Teâlâ bunu dua kabul etti ve çok hoşuna gitti. Hiç bir amel yapmadıkları halde duaları kabul oldu. Kâfirken müslüman oldular. Ömürleri bitmiş iken uzadı. Bu da hiç kimsenin yapmayacağı, yapamayacağı en zor, kısa öz ve  en büyük  bir ameldir.

            Abdest, namaz, oruç, hacc vesairelerden maksad:

            1- Allah'u Teâlâ'nın korkusundan, sevgisinden, herşeyinden geçebilmek.

            2- Cezbe hâli; bir kimseye gelirse, kendi kendini, olduğu yeri, herkesi, ne  yaptığını, ne kadar zamanın geçtiğinin farkında olmaz. Bu da yine aşırı derecede Allah'u Teâlâ'nın korkusu ve Allah sevgisinden olur.

            Bazı kimselerde yukarıdaki hallerin hiç biri olmadığı halde: “ibadet devri geçti, iman kurtarma devri başladı” demeleri en büyük hatadır!

            Allah'u Teâlâ kula vereceği dereceyi, çalışa-çalışa, olgunlaşa-olgunlaşa 60 senede verir. Yine daha evvel çalışıp, olgunlaşırsa 40 sene de verir. Çalışıp daha evvel olgunlaşırsa 20 senede, 10 senede, 5 senede, 1 senede, 1 saatte, 1 anda da verir.

            Yunus (Aleyhis-selâm)'un kavmi ve Ashab-ı Kehf'in yaptıkları gibi olursa verir. Onlarında o yaptıkları en büyük ibadettir.

            Bir Şeyh'in yanına bir mürid gelir. Şeyh, tarlada müridlerine mercimek yolduruyor. Gelen müridi, sofraya çağırmayı unuturlar. Mürid'in karnıda aç. En son artan yemeği köpeğe yal olarak dökerler. Mürid kendi kendine “senin layığın bu köpekle  yal yemektir” diye düşünür. Köpekle beraber yal yer. Şeyh bunu görür, içi yanar. “Yaktın beni Köse!” der. O anda altmış yıllık müridleri geçip, irşâd ve çok büyük bir zat (halife) olur. Yaptığı kısa, öz, fakat nefise çok ağır gelen; kibri, gururu kırıcı bir iştir. Mürid; Allah'u Teâlâ'nın ve Şeyh'in bir anda gözüne girer. Onun için şeyh'in yaptığı duayı Allah'u Teâlâ red etmez. Duası kabul olur.

            Bir Şeyhin yanına bir Osmanlı Paşası gelir.

            - Ben, mürid olacağım der. Şeyh:

            - Sen Paşasın. Kibrini, gururunu kıramazsın der. Paşa:

            - Kırarım, der. Şeyh:

            - Öyle ise ağzına bir ciğer al, çarşının içinde dört elli yürü. “Ne yapıyorsun Paşa diyene, köpek gibi hırrr-hırrr de”, der. Paşa kenar semte kimsenin görmediği bir mahalleye gider. Ağzına ciğeri alır. Dört elli yürür. Bir kaç seferde “hırrr-hırrr” der, gelir.

            - Yaptım, der. Şeyh:

            - Yapamadın! Kenar mahalleye gittin? Kimse seni görmedi, der. Paşa:

            - Bu sefer ne olursa olsun yapacağım! der. Şeyh:

            - Olmaz! Onun vakti geçti der. Paşa:

            - Hiç mi imkânı yok? Şeyh:

            - Bu sefer hükümet binasının içinde ciğeri ağzına al, dört elli yürü, her gördüğüne “hırrr-hırrr” de,  der.

            Paşa bu sefer aynısını yapar, gelir. Ve o gün irşâd olur. 60 senede kazanacağını o anda kazanır. Bu gibileri göz önüne alıp “bunlar ibadet yapmadı. Bizde ibadetsiz yetişiriz” demek olmaz!

            Onlar kısa, öz hiç kimsenin yapmaya cesaret edemediği, kibri, gururu en fazla kıran, nefse en fazla ağır gelen; Allah'u Teâlâ'ya da en fazla hoş gelen fiili (sözü, işi, hareketi)  yapıp  bir anda  bütün makamları  geçtiler. Günahları da  sevaba   çevrildi. (Sûre-i Furkan, Âyet 70.) Allah'u Teâlâ'nın verdiği yeniden temiz-güzel bir hayata kavuştular. (Sûre-i Nahl, Âyet 97.)

            Tasavvuf kitaplarında bu gibi şeyler gayet çoktur. Ben sadece bir kaçını misal gösterdim…

 

*  *  *

 

            Tarikatta çalışanlara şeytan çok musallat olur.

 

            1- Şeytan şeriata mualif iş yaptırmak ister.

            2- Şeytan kendine kibir gurur verir.

            (Sen çok ileri geçtin, herkesten büyük adam oldun? Senin için  Allah'u Teâlâ'nın nazarından düşmek kalmadı diye kendine kibir, gurur getirir. Eğer zerre kadar kabul ettirirse kendisini mahveder ve Allah'u Teâlâ'ya asî eder.)

            3- Evham, vesvese, sıkıntı bunalım ve korku verir.

            Bunlardan kurtulmanın çaresi şudur:

            Önce misvak kullanarak güzelce bir abdest alır. Bilâl Babama Huzur-u Rabıta eder... Euzü Besmele çeker..

            100 defa (Lâ havle velâ guvvete illâ billahil aliyyül azîm, der ve her defasında Euzübillahimineş-şeytanirracîm, Bismillâhirrahmânirrahîm) çeker

            100 defa her defasında (Euzü Besmele ile Gul euzü birabbil Felak)

            100 defa her defasında (Euzü Besmele ile Gul euzü birabbin Nas)

            25 defa  her defasında Euzü Besmele ile (Bismillahi kâfi huvallahü, Bismillahi şâfi huvallahü, Bismillahi maâfî huvallahü, Bismillâhillezi lâ yedurru maa ismihi şey'en fil ardı velâ fis-semâi ve hüvessemî'ul alîm. Allahum mahfazna (Allahümme mahfazna) min âfâtis semavati vel ardı. Minel cinni vel insi veş-şeyatıyn.)

            Bilenler imkan dahilinde bir defa (Euzu billahis-semîul alîmü mineş-şeytanirracîm. Esteîzü billahis-semîul alîmü mineş-şeytânirracîm.

            (Allahu hayru'l-fâtihine vel hâfızine bi fedâili bismillâhir-rahmanirrahîm okur. Devamla Sûre-i Haşr'ın son sayfasını başından sonuna kadar okur.) Sonunda en az beş dakika “Lâ ilahe illallah”  diye zikreder.

           
Zikrullah'ın Şeytan'a etkileri

Bilâl Babam buyurdu:

            Zikrullah'a çok devam etmekle şeytan şöyle olur. Örneğin: Bir köpeği bir yere kıstırır, ağzının üstüne değnekle vurursun. Köpek korkar, susar, zikrullaha devam ettiği müddetçe aynı bunun gibidir. Şart şu ki: Şeriata muhalif bir hareket, bir iş yapmadıkça şeytan ebedi kendisine musallat olamaz. Şeriata muhalif bir iş, hâl, hareket olursa şeytan anında müdahele eder. Bu dediklerime devam ederse şeytan yine kendisine müdahele edemez. Ancak şeriata  muhalif iş yaparsa şeytanın müdahelesi kesilmez, gitmez. Şeytan insanı hem Allah yolundan geri koyar, hem de en büyük düşmanlığına devam eder. İnsanı yukarda yazdığımız gibi çalışmaya mecbur eder. Bir nevi Allah'u Teâlâ'ya yalvarmamızı, istememizi, Allah'u Teâlâ'nın bizi affetmesini  şeytan istemeyerek bize yaptırmış olur. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

           

Kafir'e dua edilir mi ?

- Kâfire dua edilse, Ebû Cehil'e dua ederdim buyurdu.

            - Niçin Ya Resûlullah! dediler.

            - O, beni küçük düşürmek, devamlı yalanlamak istedi. Allah'u Teâlâ beni mahçup etmemek için bana mucizeler verdi. Benim karşımda diğer kâfirler yıldılar, usandılar, geri çekildiler. Ebû Cehil yılmadı, devamlı beni yalanlamak istedi. Halkla, beni yüz yüze getirdi. Allahu Teâlâ, beni mahçup etmedi. Benden yeni yeni mucizeler zuhur etti.  Benden her mucize zuhur etmesinde bir çok kimseler müslüman oldu. Eğer Ebû Cehil'de diğer kâfirler gibi yılsaydı, usansaydı benden bu kadar mucize zuhur etmezdi. Her mucizede bir çok kâfirin müslüman olmasına ve Ashabın çoğalmasına Ebu Cehil istemeyerek sebeb oldu.  Niyeti kötüydü, yaptığı bizim hakkımızda çok hayırlı oldu. Onun için kâfire dua etmek haramdır. Bir tek islâh olsun, müslüman olsun, islamiyeti kabul etsin diye sağlığında dua edilir.

            Onun dışında kâfire dua etmek haramdır. Eğer o haramlık olmasa Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Ebû Cehil'e dua ederdim, buyuruyor. Hadîs-i Şerîf'te: “Mü'minin niyeti amelinden hayırlıdır.” (Sünen-i Ebû Dâvûd, Cild 8, Hadis No: 2201; Berîka, Cild 3, s. 75-76; Muhtarü’l-Ehâdisin Nebeviyye, Hadis No: 429, s. 265; Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 10, Hadis No: 4227.)  Münafığın niyeti yaptığı fesat, nifaktan daha şerlidir. (Kenzü’l-İrfan, Hadis No: 30.)

            Hz. Ömer ve Ebu Cehil kâfirdiler. Her ikisine de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem): “Ya Rabb'i! Bu iki Ömer'in birisinin eliyle sen İslamiyeti ihya eyle”, diye dua etti. (Mir’ât-ı Kâinât, Cild 1, s. 670; Kütüb-i Sitte, Cild 12, Hadis No: 4389; Sünen-i Tirmizi, Cild 6, Hadis No: 3928, Şevâhidü’n-Nübüvve, s. 83; Dört Büyük Halife Kitavı (Şemsüddin Ahmed Efendi), s. 98.)  Bu dua Hz. Ömer'e geçti. Onun eliyle bu din-i Mübin ihya oldu. Ebû Cehil'e dua tesir etmedi. Hz. Ömer küfürde idi. Ebû Cehil ise küfrü inadi idi.

            1- Küfür ehline dua, söz, tartışma tesir eder düzelme imkânı vardır. Küfürde olan benim yolum doğru, ben doğruyum, onlar yanlış zanneder. Kendinin yanlış, onların doğru olduğunu bilirse, inanır müslüman olur.

            2- Eğer küfrü inadî ise dua tesir etmez. Küfrü inadî İslâmiyetin doğru olduğunu bilir, bile bile inkâr eder. Sen haklı olduğunu anlatırsın, adam anlamak istemez. Ne kadar söylesen, ikaz etsen, kendisine söyleyecek söz bırakmasan, küfrü inadî olan küfründen vazgeçmez.

            Küfrü inadî hakkında Âyet:

            "Allah onların kalplerini, kulaklarını, gözlerini kara mühürle mühürler.”  (Sûre-i Bakara, Âyet 7.)

            Onlara haber anlatmak imkânsızdır. Kesinlikle islâmiyeti kabul etmezler. Çünkü kalp, göz ve kulakları Allah tarafından açılmamak üzere mühürlenmiştir.  Bunların hepsi bile bile yalancılık yaptıklarından dolayı  yani islamiyetin, din-i mübinin iyi olduğunu bile bile inkâr etmiş ve yalancılık yapmışlardır.

            Ebu Cehil, İslamiyete en büyük hizmeti  istemeyerek yapmış oldu. Niyeti kötü olduğu için Allahu Teâlâ hepsini günah, küfür, masiyet kabul etti. Bir müslümanında niyeti düzgün olup iyi iş yapmak istiyor.  Ama o sonunda kötü zararlı çıkıyorsa niyeti düzgün olduğundan o da ondan sevap kazanır.

            Bilâl Babam:

            “Niyet halis iman selamettir. Niyet fasık iman melâmettir.” buyurdu.

            Bütün ameller niyete bağlıdır. En sevap olan namazı riya ile, gösteriş ile kılarsa, en büyük günah olur. En günah bir meclise;  “islah edeyim, düzelteyim onları da hidayete getiriyim”  niyetiyle giderse, o niyetle söylerse, isterse hiç kimse düzelmese yine de  ondan sevap kazanır. Niyet bütün amellerin başıdır. Niyetsiz hiç bir amel makbul değildir.

 

*  *  *

 

 

 

         «Namazlağılarda (seccadelerde), takkelerde (terliklerde) yıldız oluyor. Bu caiz midir?»  sorusuna:

 

            Bilâl babamın vefatından sonra mezarına mermerden kabir yaptırmayı düşündük. Ankara'da ki kabristanlığı gezdim. Bu arada tesadüfen Yahudilerin kabirlerini de gördüm.(Geçmiş gün tam hatırımda değil  ya 8, ya 9 köşeli yıldızları Yahudiler kabirlerinin baş taşlarına koymuşlar.) Eskiden Ay'a, Güneş'e, Yıldız'lara tapanlar  vardı,  şimdi bile vardır. Onun için caminin içinde, takkede (terlikde), namazlağıda (seccadelerde), halı üzerinde resim, Yıldız, Ay veya Güneş doğmuş (veya doğuyor). Bu gibi resimlerin bence hepsi dinimizce sakıncalıdır. Bu resimler, bu saydıklarımızda  bir tek Yahudilere benzememek için de  olsa konulmaması daha iyi olur. Hatta minberin üstünde Ay, Yıldız olması da doğru değildir. Ancak bir subayın üzerinde arma olarak bulunan Ay, Yıldızlar zaruret sayılır. Bunun dışında olmaması gerekir.

 

 

 

KONU BAŞLIKLARI
(BATIL GÖRÜŞLERİN İÇ YÜZÜ )
KONU BAŞLIKLARI
(TÜM KİTAPLAR)