TARİKAT
Tarikatı inkâr edenler kâfir olur mu, olmaz mı?
diye soruyorlar. Kur'ân-ı Kerim'de:
(Sûre-i Ahzab, Ayet 41)
“Ey Allah'a iman edenler! Allah'ı çok
zikredin.”
“Beytullah'ın
etrafında yüksek sesle zikrullah etmek, Sefa ile Merve arasında koşarak
zikretmek, “Bismillahi Allahu Ekber” diye şeytana taş atmak, yeryüzünde
zikrullah etmeyi kullara öğretmek içindir. Başka bir şey için değildir”[1] hadîsine göre haccdan maksat, cehren
sesle zikrullah'ı kullara öğretmektir.
Yine: “Siz menasiki haccı bitirdikten sonra babalarınızı nasıl çağırarak zikrediyorsanız,
ondan daha fazla çağırarak Allah'ı zikredin.”[2] Çünkü onlar haccı
bitirince babasını, ceddini överler bağırarak nutuk verirlerdi. Zikirde siz
ondan daha fazla bağırın,[3] demektir.
Bu
ayet ve hadislerde dediğine göre zikrullah emr-i İlâhidir. Allah'u Teâlâ'yı çok
zikretmek, farzdır. Tarikatta zikrullah çok yapılınca bu farzı tarikat ehli
yapıyor. Ayrıyeten tarikat vaciptir. Allah'u Teâlâ'nın kesin emir ve nehiyleri
farzdır. Bu âyete göre zikrullahı çok yapmak kesin emir (farz)'dır. Yine
Kur'ân-ı Kerim'de işaret edilenler vaciptir. Ayet ve Hadîs-i şerîflerde işaret
edilenlerin birçokları tarikatta yapılınca hakiki tarikatta vaciptir. Nafile
namazların yapılması gerektiğine hem Kur'ân-ı Kerim' de işaret ediliyor,[4] hem de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) hadîs-i şerîflerinde buyuruyor.[5] En kıymetli tefsir
kitaplarının bazılarında bile Kur'ân-ı Kerim'deki zikrullah âyetlerini “Anmak”
diye yazıyor.
Tasavvuf
âlimlerinin zikrullah halkası kurup toplu veya yalnız Allah'u Teâlâ'nın
isimleri ile çağırarak veya gizli olarak Allah'u Teâlâ'nın isimleri ile
zikretmelerinin başı bu âyettir. Bir kâfir müslüman olmak isterse “Eşhedü en lâ
ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah” söylettiriliyor. Bu anmak
mıdır? Bir kişi öleceği zaman yine şahadet kelimesi getirttirilip hem de “Allah
Allah” dedirttiriliyor. Bu anmak mıdır? Bir kâfiri mü'min eden, bir
mü'minin ölürken imanını kurtaran
zikrullahı söylemeyip, anmaktır, hatırlamaktır gibi küçümseyip kısaltmak,
söylememek ne kadar hazindir! Mü'minlerin bir araya toplanıp hep bir ağızdan
“Allah, Allah”, “Lâ ilâhe illallah” ve Allah'u Teâlâ'nın diğer doksan dokuz
isimlerini hep bir ağızdan söylemek anmak mıdır? Ezan, kamet anmak mıdır?
Bunların hepsi sesli zikrullahtır. Ezanda kamette La ilahe illallah diye
bağrılıyor.
(Sûre-i A'raf, Ayet 180)
“En güzel isimler
(el-Esmaül-hüsna) Allah'ındır, o halde O'na o güzel isimlerle dua edin. O'nun
isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının
cezasına çarptırılacaklardır.”
(Sûre-i İsra, Ayet 110)
“De ki:
İster Allah deyin, ister Rahman deyin. Hangisini deseniz olur. Çünkü en güzel
isimler O'na hastır…(İlâ âhir).”
(Sûre-i Haşr, Ayet 24)
“O, yaratan, var
eden, varlıklara şekil veren Allah'tır. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve
yerde olanlar O'nun şanını yüceltmektedir. O, galip olan her şeyi hikmeti
uyarınca yapandır.”
Evliyaullahtan bir
zât boyacı dükkanının önünden geçerken: “Boyacı boyacı ah! Beni yaktın boyacı”
diyor. Boyacı: “Bizim kızımıza göz koydu” deyip onu mahkemeye veriyor. Hakim, o
zâta sorunca elindeki her türlü çiçekten olan demeti göstererek; "Ben
bunları boyayan boyacı için öyle dedim” diyor. Hem millet manasını anlıyor hem
de kendisi berat ediyor.
Zikir; namaz
kılmak, Kurân-ı Kerim'i okumak, mevlid okumak, Allah'u Teâlâ'nın isimlerinden
birini veya birkaçını çağırarak söylemenin hepsine denir. Ama zikrullah diye
bir tek Allah'u Teâlâ'nın ismini veya isimlerini tek başına veya toplu olarak
hep bir ağızdan söylemeye; aşk gelirse herkesin kendi kendine o isimlerle
çağırmasına zikrullah denir. Zikir aynı zamanda anmaya, hatırlamaya da denir.
Türk ordusu asırlardan beri düşman üzerine hücuma kalkarken hep bir ağızdan
zikrullah ederek “Allah Allah” diye hücuma kalkar. Alay davulu hücum borazanı
çalınır, hep bir ağızdan zikrullah edilir. Mehter takımında da aynıdır.
(Sûre-i Maide, Ayet 35)
“Ey iman edenler! Allah'tan korkun. O'na
yaklaşmaya yol (vesile, çareler) arayın ve yolunda cihad ediniz ki kurtuluşa
eresiniz.”
Allah'u Teâlâ'ya yaklaşmak için hakiki
tarikat en büyük vesiledir. Bu âyete
göre tarikat vaciptir. Bunun dışında Allah'u Teâlâ'ya yaklaşmak için vesile
nasıl yapılıyor, kim yapıyor? İşte bir tek hakiki tarikat ehli beş vakit farz
namazdan fazla olarak nafile olan teheccüd, işrak, kuşluk, evvabin namazlarını
kılar. Bir ay farz oruçtan fazla Recep, Şaban, Muharrem v.b bazı mübarek
günlerde oruç tutar. Ayrıca zikrullah eder ve tesbih, ders çeker. Bunların hepsini yapmak âyette buyurulan «vesile, çare
aramaktır.»
Ayette sabikundan olup fazla çalışmamızı da
emrediyor.[6]
(Sûre-i Tevbe, Ayet
119)
“Ey
iman edenler! Allah'tan korkunuz ve
sadıklarla beraber olunuz.”
Bu sadıklar kimlerdir? Hem şeriatla hem
tarikatla çalışıp hakikat, ma'rifet sırrına erenlerdir. Allah'u Teâlâ bunlarla
beraber olmamızı emrediyor. Sen o sadıkları ara bul, onlarla beraber ol. İşte
emr-i İlâhi, işte Kur'ân, işte farz. Onun için tarikatta farz, vacip, sünnet ve
nafile hepsi de vardır.
Şeriat-ilkokul, tarikat-ortaokul,
hakikat-lise, ma'rifet-üniversite gibidir. Şeriat beş vakit namaz, bir ay oruc,
hac, zekat bu ilkokuldur. İlkokulu bitiren yine ilkokulda okuyacağım derse
olmaz. O ilk girdiği zaman ki temel dersi ilkokulda öğrendiği okuma-yazma tüm
okullarda okumanın esası olduğundan onsuz da olmaz.
Yine şeriat, tarikat, hakikat, ma'rifet
dört katlı bir binaya benzer. Binanın alt katı şeriattır, bu bakkal dükkanına
benzer. İkinci kat tarikattır, bu kuyumcu dükkanına benzer. Üçüncü kat hakikattır,
bu mücevharatçı dükkanına benzer. Dördüncü katta ma'rifettir. Bu dış
devletlerle ithalat, ihracat yapan büyük tüccarların oturduğu yere benzer.
Kuyumcu, mücevharatçı ve tüccar hepsi bakkal dükkanından günlük ihtiyaçlarını
almaya mecburdur. Aynı onun gibi; “Biz tarikatta, hakikatta, ma'rifette
ilerledik. Bizim şeriata ihtiyacımız yok.” diyen kişiler çok yanılıyor. O
şeriat günlük gıdadır, zaruri ihtiyaçtır. Bunsuz olmaz.
Tarikatı inkâr eden kâfir
olur mu, olmaz mı? sorusunu soran ve tarikatı inkâr eden, tarikat hakkındaki
âyetleri biliyor, kasıtlı soruyor, hem de itiraz ediyorsa kâfirdir. Bilmiyor,
bilmediğinden ötürü inkâr ediyorsa günahkâr olur.
(Sûre-i Maide, Ayet 48)
“…Sizin için bir şeriat bir
de tarikat koydum…” (İlâ âhir) buyuruyor.
Ayette geçen “şir’aten”
şeriat, “minhaç” tarikattır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Hıra
Mağarasına çekilip orada çalışması; Tarikattaki uzlet, halvet, çile, inziva
gibi şeylerin esasıdır. Tarikatta bunlarla ve bu gibilerle bir yere çekilip
çalışılmalıdır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bir hadîs-i
şerîfinde: “Her kim kırk gece halisen, muhlisen ibadetle sabahlarsa kalbinden
diline ilm-i hikmet pınarları akmaya başlar.”[7] buyuruyor.
Bu gibi hadîs-i şeriflere
göre tarikatta çileye girerler. Çileye girme hakiki Şeyhten izinsiz olmaz.
Hadîs-i Şerif'te: “Allah için
ikişer ikişer kardeş olun”[8] buyuruyor. Bu ancak tarikatta vardır.
Bir kardeşimize tarikattaki
halleri inkâr eden biri maneviyatta Allah'u Teâlâ ile geçirdiğin halleri açıkla
demiş; kardeşimizde ona:
- Bu hâl açıklanmaz, diyor.
İtiraz eden:
- Niçin açıklanmasın,
açıklayacaksın, açıklamazsan olmaz, deyince kardeşimiz:
- Sen ailen ile
yatıp-kalktığını açıklayabilir misin? O:
- Açıklayamam. Kardeşimiz:
- Niçin açıklayamıyorsun?
İtiraz eden:
- O mahremdir, açıklanmaz.
Kardeşimiz:
- Seninle ailen arasındaki
şeyler mahrem olurda; benimle Allah'u Teâlâ arasında olan haller mahrem olmaz
mı? Hem o haller o misalle anlatılmaz da bu misalle anlatılır mı? diyor.
Şeyh Muhiddîn Arabî, Mansûr-i
Bağdad-î, Şemsi Tebrizi açıklamadılar, o uğurda canlarını verdiler. Çünkü
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem); “Evliya kerametini gizlesin.”[9] buyuruyor. Bir kız ile bir oğlan gizli
konuşsalar; oğlan kızla gizli olarak konuştuklarını başkalarına anlatsa kız ona
bir daha yüz vermez. Derviş de Allah'u Teâlâ ile arasında olan gizli, mahrem
hallerini açıklarsa; açıkladığı için Allah'u Teâlâ dervişten o halleri
kaldırır. Ne yazık ki şimdiki insanlar kalbten geçeni bilmesi, şiş vurup ateş
tutması gibi halleri açıklanacak hiç birşey yok iken kendi kendini beğendirmek
ve halka gösteriş yapmak için
açıklıyorlar, bu riyadır. Maalesef Allah'u Teâlâ’nın en sevmediği bu gibi
halleri yapıyorlar. Millet de cahil olduğundan çok büyük birşey yaptı
zannediyor. Halbuki derviş kendiliğinden birşey göstermez (kesinlikle
açıklamaz). Ancak kaynayan kazanın kapak tutmayıp, kendiliğinden kapağı attığı
gibi kendiliğinden birşey zuhur ederse olur.[10]
(İhyâu
'Ulûmi'd-dîn, Cild 4, Hadîs No: 139, s.240)
“Serveti kaybolmayan ve vücudu hastalanmayan kulda hayır yoktur. Allah'u
Teâlâ bir kulu sevdiği vakit onu ibtilâ eder. İbtilâ ettiği zaman da ona
sabretmesini öğretir.” buyurdu.
Allah'u Teâlâ, ibtila ve sıkıntıya sabretmek ile kulunu eğitir,
alıştırır. O sıkıntı ibtila olmazsa ne ile neyi alıştırsın. Devamlı trafik
kitabını okuyup tatbikat yapmayan kimse onunla eğitilmedikten sonra öğrenmesine
imkân var mı? İbtilasız ibtilaya sabrı öğrenmesine imkân yoktur.
(İhyâu
'Ulûmi'd-dîn, Cild 4, Hadîs No: 140, s. 240)
“Kişinin
Allah katında bir derecesi olur, o dereceye cisminde bir belâ ile mübtelâ
olmadıkça ulaşamaz. Bu ibtila sayesinde o dereceye ulaşır.”
(Kütüb-i Sitte, Cild
2, Hadîs No: 49)
“Ebû Hüreyre
(Radiyallahu anhu) anlatıyor:
Hz.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
- Mü'min, mütemadiyen rüzgarın eğici tesirine maruz bir bitkiye benzer.
Mü'min devamlı belâlarla başbaşadır. Münafığın misali de çam ağacıdır. Kesilip
kaldırılıncaya kadar hiç ırgalanmaz.”[11]
(İhyâu
'Ulûmi'd-dîn, Cild 4, Hadîs No: 143,
Sayfa: 241)
“Enes (Radiyallahu anhu)'in rivâyetinde
Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):
- Allah'u Teâlâ bir kuluna iyiliği murad edip onu sâfileştirmeği
dilediği vakit onun üzerine alabildiğine belâyı yağdırır. O kimse Allah'a dua
ettiği vakit, melekler: “Bu, bilinen bir sestir” derler. İkinci defa dua edip
“Ya Rabb!” dediği vakit, Allah'u Teâlâ: “Söyle ey kulum, istediğini yapmağa
hazırım; ya istediğini veririm, yahut senden şimdi iyiliği kaldırır, kıyâmette
daha iyisini veririm. Kıyâmet günü olduğu vakit, namaz kılan, oruç tutan,
sadaka verip, hacc eden amel sahipleri gelir, sevapları tartılır ve bol bol
mükafatları verilir. Sonra dünyada felâket ve musibetlerle mübtelâ olanlar
gelir, onlar için mizan kurulmaz, defter açılmaz. Dünyada üzerlerine musibetler
yağdırıldığı gibi bu defa üzerlerine bol mükâfatlar yağdırılır. Hatta dünyada bir belâ ile mübtelâ
olmayanlar, keşke bizimde vücudlarımız makaslarla biçilseydi de bu gün bunların
aldıkları sevabı alsaydık, derler. İşte bu Allah'u Teâlâ'nın: «Ancak
sabredenlere ecirleri hesapsız ödenecektir.» buyurduğunun anlamıdır.”
buyurmuştur.
Yeryüzüne gelen Peygamber ve evliyalardan belâ, sıkıntı, musibet, ölüm
korkusu çekmeyen gelmemiştir.
(Sûre-i Bakara,
Ayet 155-156)
“Yemin ederim ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve
ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. (Ey Peygamber!)
Sen sabırlı davrananları müjdele.
İşte o
sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman «Biz Allah için varız ve biz
sonunda O'na döneceğiz» derler.”
“İbtilanın en
büyüğü peygamberlere, ondan küçüğü evliyalara, ondan da küçüğü onları temsil
edenlere gelir.”[12]
Belki hakikate
eremen aşık,
İbtilâ mecâze
çarpılmadıkça
Zikre devam
edip vakti seherde,
Nefsi
emmâre'den kurtulmadıkça.
Alıp nasihatı koyup
beynine,
Tarikat zincirini
takıp boynuna,
Nazar kılıp ağırına,
yeğnine
Girip kantarlara
tartılmadıkça.
Böyle olanların
ziyanı nerde,
Bürümesin
gözünü hırs ile perde
Kafadan söyleme
gezdiğin yerde,
Huzur-u Râbıta
eylemedikçe.
Sen kendini bilmez
misin kardeşim
Bu yola koymuşsun can
ile başın,
Acep bu hal ile biter mi işin,
Yüzünü
yerlere süremedikçe.
Aç gözünü uyma sakın şeytane,
Hem sen tanı,
hem de tanıt cihan'a,
Antep ellerinde
yatan sultana,
Huzur-u Rabıta
eylemedikçe.
Pirimiz Geylânî Şeyhimiz
Nâdir
Cihanı dolaşsan
hakikat budur,
Azıtıp gideni düzelten
O'dur,
Düzelmen huyunu
terketmedikçe.
Bilmezmi
Pirimiz bizdeki halı,
Severim şeyhimi
demiştin hani,
Büyükten küçüğe
sev bu ihvanı,
Sevilmen
cihanda sevemedikçe
Yeter artık daha
söylemem gayri,
Akıbet inkâra
gitmezsen bari,
Ne yepsan döner mi
huyundan huylu,
Yatıp teneşire can
çıkmadıkça.
Camilere girmenin yasak olup, kimsenin camilerde en ufak bir vaaz
yapamayıp çekindikleri sırada Bilâl Babam vesile olup katkıda bulundu, G.Antep,
K.Maraş ve İslahiye köylerine on dört cami yaptırdı. O zaman da şeyh bir tek
Bilâl Babamdı. O zalimlerin, istemezlerin devlete şikayeti üzerine otuz altı
sefer tevkif edildi, elli dört sefer nezarete girdi, on sene Giresun'a, iki sene
İstanbul'a sürgün gitti. Sürgün gittiği yerlerde de imkân dahilinde vazifesine
devam etti. Üç sefer idamlık suçuyla yargılandı. Allah'u Teâlâ' nın inayetiyle
kurtuldu. Fakir, fukaranın hakkını kayırıp, yüzlerce haksız zalimi durdurdu.
Allah'u Teâlâ, Bilâl Babama o kadar büyük maneviyatı, o kadar büyük hâli, o
kadar büyük ilm-i Ledünü ve benzeri in'am ve ihsanını rastgele vermedi. 1950
senesinden bu yana serbestleşince hiç Şeyh yokken Şeyhler çoğaldı. Bunların
içinde hakiki olanları pek azdır. Bu sözümüzü istemediğinden söylüyor anlamında
yorumlayanlar olabilir. İyi dikkat edin, yazdıklarım hep âyet ve hadîstir. Bir
çok âlimlerin, hocaların, şeyhlerin görüşüne sünnet ters gelebilir. Bizim
aleyhimizde de söyleyecekler çıkabilir. Bu zamana kadar böyle oldu ama hakiki
olanlar bize hem duacı oldular, hemde mektupla memnuniyetini bildiriyorlar.
Memnuniyetini bildirenlerden yüzlerce mektup aldım. Allah hepsinden razı olsun.
Benim yazdığım bu âyet ve hadîsle olan vaazlar Bilâl Babamın ilminin bir
zerresidir. Bunu yalanlamak ve başkaları ile karşılaştırmak isteyenler sadece
benim yazdığımla; onların konuşmalarını sorulara cevap vermelerini
karşılaştırsınlar. Hangisi âyet, hadîs ve edille-i şer'iyye ile insanı ikna,
ikaz, irşad edip ayıktırıyor. Bu karşılaştırmayı başka şeye bakmayıp siz
kendiniz yapınız.O zaman Bilâl Babamın büyüklüğü meydana çıkar.
(Sûre-i Tevbe,
Ayet 122)
“... Her
kabileden bir zümre ayır…(İlâ âhir).”
Emr-i İlâhisi gelince, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)
Ashâbın içinden Ashâb-ı suffayı ayırdı. Onlar camî-i şerîfin sofasında geceli,
gündüzlü zikrullah ve ibâdet ederlerdi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) onları harbe götürmediği halde ganimet malından onlara da verirdi. Bu
Allah'u Teâlâ‘nın emridir, Kur'ân-ı Kerim‘de âyettir. Bu âyetin mucibince
onları geceli gündüzlü zikrullah, ibadetle çalıştırırdı. Ashâb-ı Suffa’nın
zikrullahla çalışması, harbe gitmemesi Allah'u Teâlâ‘nın emridir, farzdır.
Ümmet-i Muhammed'in içinde
çok iyileri de var, çok kötüleri de var. Ümmet-i Muhammed'in içinde öyleleri
var ki, İslâmiyetten uzaklaşmış, günah deryasının içine dalmış, küfür selinin
içinde yüzenleri Allah'u Teâlâ'nın verdiği anlatılması zor olan manevi cihazla
hidayete, Allah'u Teâlâ'nın rahmetine kavuştururlar.
(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 1861)
“Ben bir takım insanları
bilirim; onlar ne peygamberler ve ne de şehidlerdir. Lâkin kıyamet günündeki
mevkilerine hem peygamberler hem de şehitler gıpta ederler (imrenirler).[13] Onlar Allah'ı sevenler
ve Allah'ı halka sevdirenlerdir! Onlara devamlı olarak Allah'a itaat etmelerini
emrederler. İşte Allah'a itaat ettikleri zaman Allah onları sever.”
Bu ve bunun gibi âyet-i
kerime ve hadîs-i şerifleri, Bilâl Babam tam açıklıyor. Onlar Allah'u Teâlâ'yı
sevenler ve sevdirenlerdir. Bu da Elhamdülillah Bilâl Babamda fazlasıyla vardı.
(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 2200)
“Abdal (veliler) kırk erkek
kırk da kadındır: Onlardan bir erkek öldüğü zaman Allah yerine (başka) bir
erkek getirir. Kadınlardan da biri öldüğü zaman Allah yerine (başka) bir kadın
getirir.”
Abdal; kırklar demektir.
Cingan (çingene) ve aptallara aptal denildiği zaman; “Keşke abdal olabilsek”
derler. Yani abdal (kırk)lardan olabilsek demek
istiyorlar. Abdallar kırk erkek, kırk da kadındır. Biri ölse yerine birini
getirirler. Kıyamete kadar böyle devam eder. Otuz dokuz olarak sabahlamaz,
muhakkak ölenin yerine birini getirirler.
Pehlül Dâne Hz. yirmi dört
saat başını saklayacak yer aradı. Bir kaç ay sonra başını açıp boynunu uzâttı.
Yirmi dört saatte böyle durdu. Kendisine sordular:
- Niçin yirmi dört saat
başını sakladın ve neden bir kaç ay sonra başını açıp, boynunu uzatıp gezdin?
Pehlül Dâne Hz.:
- İlk defasında İblisin
yardımcılarından bir insan ölmüştü. İblisin verdiği külahı başına geçirip, onun
yerine vekil yapacakları birini arıyorlardı. Olur ki, benim başıma geçirirler
diye korktum başımı sakladım. Bir kaç ay sonra başımı açıp, boynumu uzâttığım
da kırklardan biri ölmüştü. Kırkların başkanının: “Kim münasipse onun başına
giydirin.” diye verdiği külahı gezdiriyorlardı. Onun için boynumu uzâttım,
başımı açtım. Giydirmezler mi acaba dedim, onu da giydirmediler.” dedi.
Yine Allah'u Teâlâ‘nın
emirlerini, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in sünnetlerini
ve hadîslerine ancak tarikat ehli olanların içinde çok çalışan pek az kimse
yapar. O da yine tam yapamaz.
Bilal Nadir Hz.leri
Tarikat'ta nasıl çalışmıştır ?
Bilâl
Babam bütün çalıştıklarını “Müzekkî'n-Nüfus” kitabına göre ayarlamıştır. Hz.
Pir Şeyh Abdulkadir Geylâni Kaddesallahu sırrahu, Hz. Nakşibend Muhammed
Bahaeddin ve Hz. Seyyid Ahmed-ür Rufai'ye müracaat edip, Allah'u Teâlâ'ya: “Ben
zahirde bir şeyh bulamadım. On dört şeyhe gittim, halimden anlayan olmadı.
İçlerinde iki tanesini hakiki şeyh gördüm. Diğerleri ya sahte çıktı ya da kâmil
değildi, hâsılı beni tatmin edemediler, diye çok yalvarıyor. Çok dua okuyup,
seher vaktinin ibadetlerine çalışmasına devam edip kuşluk uykusuna yatarken
yatarken şu rüyâyı görüyor:
Rüyamda
üç atlı geldi. Atlar yan yana üçününde büyük zât oldukları yüzlerindeki
nûrlarından belli. Büyükleri sağdadır diye sağ taraftaki atın başını tuttum.
Onun üzerindeki binili olan zât, sol tarafı gösterdi. Sol taraftakinin atının
başını tuttum. O da elinin parmağı ile sağ tarafı işaret etti. Anladım ki
büyükleri ortada. Ortadakinin atının başını tuttum. Ortadaki Hz. Pir Abdulkadir
Geylâni sağında Nakşibend Muhammed Bahaeddin Hz. solunda Seyyid Ahmed-ür Rufai
Hz. idi. Üçü de attan indiler. Hz. Pir Abdulkadir Geylâni:
-
Sen bizi çağırdın, biz de geldik. Ne istiyorsun? dedi. Ben (Bilâl Babam):
- Ben bu elde
garibim, ne kadar şeyhe gittim ise halımdan anlayan olmadı. Onun için size
müracaat ettim, dedim. Hz. Pir Abdulkadir Geylâni:
-
O “Müzekkî'n-Nüfus” kitabı ile çalıştığın çok güzel, aynısını çalış, yalnız bir
şeye dikkat et. Yatarken şöyle yatacaksın: Yatıp göstererek tarif etti. Sağ
elini, yüzünün sağ yanına koy, yönünü kıbleye getir, ayaklarını topla ve böyle
yat dedi. Gece de bir uyku uyuyacaksın. Ne zaman ayaklarını uzâtırsan
uyanırsın, uyandığında bir daha uyumayacaksın, buyurdu.
(Bu
yatış sünnettir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'de aynı şekilde
yatar, zikreder; “Yâ Rabbi! Mahşer gününün dehşetinden ve kabir azabından sana
sığnırım” diye dua ederdi.) Hz. Pir daha başka tariflerde yaptı. Atlara
bindiler. Kıble tarafına doğru gittiler. Ben arkalarından koştum. Bana ne
istediğimi sordular. Ben yine aynı sözleri tekrarladım. Hz. Pir Abdulkadir
Geylani: “Şimdi bizim üçümüzü nasıl bir arada görüyorsan, biz maneviyatta da
her zaman beraberiz. Biz birbirimizden ayrı değiliz. Sen bu üç tarikatın
üçünden de ders verebilirsin” buyurdu. Yine gittiler. Üçüncü defa arkalarından
koştum. Ben yine aynı sözlerimi, kendisi de aynı sözlerini bana söylediler.
Uyandım.
Bilâl
Babam gece uyumayıp seher vaktinden ışrak namazına kadar bu şekilde ibadet
ederdi.
Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem); “Sana mahsus bir fazlalık olmak üzere namaz kıl”[14]
âyetine göre ömrünün bir kısmını hiç uyumayıp ibadetle geçirirdi. “Geceyi
tamamen değil de, yarısını yahut yarıdan az eksiğini veya fazlasını yatmadan
(ibadetle) geçir ve Kur'ân'ı tane tane oku.”[15] âyetine göre de ömrünün bir kısmını;
gece yarısından sonra sabaha kadar; diğer kısmını gecenin üçte biri kalınca
sabaha kadar[16]
ibadetle geçirirdi. Sabah namazından işrak namazına kadar; Kur’ân okur, zikir
eder, huzurla tesbih çeker. Güneş doğduktan iki saat sonraya kadar yine
ibadetle, huzurla geçirir. Kuşluk namazanı kılar.[17]
(Güneş doğduktan kırk beş dakika sonra işrak vakti başlar. Güneş doğduktan iki
saat sonraya kadar devam eder. Bu süre işrak vakti süresidir. İşrak namazı
kılınır. Güneş doğduktan sonra kuşluk vakti başlar. Bu vaktin ilki kuşluk, sonu
duha[18]
veya kaba kuşluk vaktidir. Bu süre öğle namazına kırk beş dakika kalasıya kadar
devam eder.) Bilâl Babam: Güneş doğduktan kırk beş dakika sonra işrak namazını,
iki saat sonrada kuşluk namazını kılar, yatar, öğleye kırk beş dakika kalasıya
kalkardı. Uyusada uyumasada yatardı. Bu uyku (kaylule) uykusudur, sünnettir.[19]
Hem de çok büyük sevaptır. Şart şu ki; en az seher vaktinde kalkıp güneş
doğduktan iki saat sonraya kadar ibadetle geçirmektir. Sabah, işrak, kuşluk
namazlarını kılar diğer zamanlarını ibadetle geçirir. Yönünü kıbleye getirir,
sağ elini başının altına alır, ayaklarını toplar, “O Muhammed üzerine melekler
salâvat getirir. Ey mü’minler! Siz de salâvat getirin.”[20] âyeti
mucibince salâvat-ı şerîfe ile “Lâ ilâhe illallah” zikrine devam eder, öylece
uyur. En makbul uyku budur ve makbul rüya bu uykuda görülendir.
(Sûre-i A'li İmran,
Ayet 191)
“Onlar
ki ayakta iken de, otururlarken de ve yanları üzerinde yatarlarken de Allah'u
Teâlâ'yı zikrederler. Göklerin ve yerin yaradılışı hakkında tefekkürde
bulunurlar. İşte onlar şöylece tesbih ve niyâzda bulunur dururlar. Ey Rabb'imiz
sen bunları boşuna yaratmadın. Sen münezzehsin artık bizleri ateş azâbından
koru”[21]
Yatarken
zikrullah edileceğine dair âyettir. Yatarken de aynı yukarıdaki anlatılan gibi
zikrullah yapar.
(Râmûzu'l-Ehadîs,
Hadîs No: 5557)
“Tesbih
çekerken, tekbir getirirken Lâ ilâhe illallah derken, yahut Elhamdülillah
derken ölen kimse Kıyamet gününde bunları söyleyerek dirilecektir. Kim gaflet
içinde ölürse, o gaflet üzere diriltilir. Onun için uyurken kendinizi zikre
alıştırın.”
“Hangi kitapları okuyalım?” sorusuna Bilâl
Babam:
-
Tarikat hususunda en fazla benim kitaplarımı ve “Müzekkî'n-Nüfus” kitabını
okuyun. (Bu “Müzekkî'n-Nüfûs” kitabının okunmasını çok tavsiye ederdi.)
Tasavvufu, tarikatı bu kitaptan öğrenebilirsiniz. Ondan sonra Hz. Pir'in, Hz.
Mevlâna'nın ve diğer tarikat Pirlerinin kitaplarını da okumak isterseniz
okuyun. Din meselesinde şeriat hususunda Mızraklı İlmihâl'i, Ömer Nasûhi
Bilmen'in Büyük İslâm ilmihalini okuyun. Kaside kitabında, başta Seyyid
Nizamoğlu Hz.'nin, ikinciye Yunus Emre, Niyazi Mısrî gibi zâtların kasidelerini
okuyun. Yûnus Emre Hz.’nin ve benzerlerinin kasidelerinin yüzde doksanı umuma,
yüzde onu yüksek mevkilerdekilere, Hakk’a vasıl olanlara yani ilkokuldan
üniversiteye kadar ders veren gibidir. Seyyid Nizamoğlu Hz.’nin kasidelerinin
yüzde doksanı üniversiteye ders veren, yüzde onu diğer okullara ders veren
gibidir. Hakk’a gurbiyyet, Allah'u Teâlâ’ya vuslat, kavuşmak, mahv-ı fenada
kendini yok etmek, ahlâk-ı zemime, iblis, nefis bunların içerden insanı
azdırması, buna karşı davranılacak şeyleri söyler. Onun için bize de en gerekli
olanlardır. Bu nedenle Seyyid Nizamoğlu’nun kasidelerini çok okuyun, buyurdu.
Şeyh,
daima dünya sevgisinden uzaklaştırmaya, Allah'u Teâlâ'nın sevgisini aşılamaya,
çoğaltmaya çalışır. Nefis ve şeytan da dünyayı çok güzel göstermeye çalışır.
Dünyadan, dünyalıktan konuşan kim olursa olsun ister istemez nefise, şeytana,
onun sözlerine yardım etmiş oluyor. Şeyh hakiki değilse o müridi araya verir,
bozar.
Bilâl
Babam İstanbul'a sürgüne giderken:
-
Sen gidiyorsun yerine bir vekil tayin etsen de sen gelinceye kadar bizi idare
etse dediler. Bilâl babam:
-
Bizim tarikatın vekilini Allah'u Teâlâ seçer. O çalışa çalışa manen, ilerler. Allah'u Teâlâ onun büyüklüğünü, vekilliğini
aşikareye çıkarır buyurdu. İçlerinden bazıları:
- Sen gelinceye kadar bizi idare edecek
bir vekili geçici olarak aramızdan seçsek olmaz mı? dediler.
Bilâl Babam:
- Onlara; siz mahalle muhtarımı,
milletvekilimi seçiyorsunuz ki kendi akıl gücünüzle seçeceksiniz. Bu yol
Allah'u Teâlâ'nın yolu ise manen idare eden aşk, feyz veren, her şeyi yapan o
ise, vekili seçecekte yine Allah'u Teâlâ'dır buyurdu.
Yine vaaz bandının
bir yerinde Bilâl babam, «Mürşid olan kimse nasıl gerektir» diye Mürşid-i
Kâmil'in vasıflarını söyledi. En sonunda işte Mürşid-i Kâmil böyle gerektir,
dedi ve ilâve etti.
Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'den sonra“ bende peygamber oldum” diyenler oldu.
Bir Mürşid-i Kâmil'e mürid olduktan sonra bende onun gibi oldum, ben de ileri
geçtim derse aynı Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e karşı ben de
Peygamber oldum, bende ahir zaman Peygamberiyim diyenler gibi olur. Onlar
sonunda hor, hecil, rezil, rüsvaylıktan ölüp geberip gittiler. Hakiki bir
Mürşid-i Kâmil'in yerinde bende onun gibi oldum bende ileri geçtim diyenler
olursa aynı o da onlar gibi olur.
Bilâl
Babam'ın yerinde olmak, onun gibi oldum demek, çok yanlıştır. Yine Bilâl Babam
buyurdu ki;
“Zamanında
Köroğlu varmış. Köroğlunun şanı, ünü, her yere yayılmış. Bir gün Köroğlu aç
kalmış gidip çobandan bir koyun isteyim demiş. Çobanın yanına gelmiş;
-
Ben Köroğluyum, bana bir koyun ver demiş. Çoban değnekle vurup Köroğlunu attan
düşürmüş, altına almış, Köroğlunu boğazlamak için bıçağı gırtlağına dayamış.
Köroğlu bakmış ki öldürecek gülmeye başlamış. Çoban:
-
Ne gülüyorsun demiş. Köroğlu:
-
Ben Köroğlu'nun at seyisiyim bana şu atı sula dediler. Atı sulamaya getirdim
ben Köroğlu'yum diye bir koyun alayım dedim. Esas Köroğlu dağ başında bekliyor.
Atın gelmediğini görürse seni öldürür. Çoban korkup bırakmış. Köroğlu tekrar
dağ başına çıkmış, elbisesinin şeklini değiştirmiş, gelmiş çobana selam vermiş.
- Köroğlu dağın
başında selâmı var, bir koyun istedi demiş. Çoban;
-
Biraz evvel birisi geldi, ben Köroğlu'yum dedi kendini boğazlıyacaktım,
Köroğlunun hatırı için bıraktım. Köroğlu'na benden selam söyle; bundan sonra
adamlarına söylesin ben Köroğlu'yum demesinler. Köroğlu'nun selâmını
getirsinler, koyunu götürsünler, demiş.
Bilâl
Babam da “Ben Şeyh oldum demek, ben
Köroğlu'yum demektir. Hangi Mürid ben şeyh oldum derse Köroğlu'yum diyen gibi
çobanın değneğini yer. Selâmı var diyen koyunu götürür. Siz de dikkat edin! Ben
şeyhim demeyin. Köroğlu'yum demeyin, selâmını söyleyin koyunu alın, buyurdu.
Yine
vaktinde çok güçlü, kuvvetli çok iri Zaloğlu Rüstem isminde bir pehlivan
varmış. Kendisi ölmüş, gürzü kalmış binlerce sene sonra bunun gürzünü bir camız
arabasına koyup Halep şehrini gezdirirlermiş.
Pehlivanlardan
Ben Zaloğlu zamanında olsam, onu yıkardım diyenlere:
Zaloğlu
öldü, onun harpte belinde, elinde devamlı gezdirdiği, onunla ömür boyu harp
ettiği gürzü var. Felan gün manda arabası ile gezdirilecektir. O gürzü yerinden
kaldırırsan ondan sonra onunla güreşirim diye söyle derlermiş. O gün gelince
pehlivanlar gelir herkes tek tek sınar (dener), değil gürzü yerinden kaldırmak
yerinden bile kımıldatamazlarmış. Şimdi Zaloğlu Rüstem Bilâl babamdır. Gürzü
meydanda kim yapabiliyorsa Mürşid-i Kâmilim, onun yerindeyim ve onun gibiyim
desin.
Bilâl
babam yedi sene tuzsuz, yağsız bir çay bardağının dolusu arpa ekmeğini
yirmidört saatte yerdi. Şimdikiler yedi ay yesinler. Senelerce akşam namazının
abdesti ile sabah namazını kıldı. Şimdikiler bu namazı bir ay kılsınlar. Bilâl
Babam'ın yanına elli-altmış kişi gelir bir çoğu soru sormak ister. Bilâl Babam
bir vaaz açar o vaazda hepsinin sorusunu cevaplandırırdı. Gelenler birbirlerine
hani sen soru soracaktın, niçin soru sormuyorsun? dedikleri zaman hepsi de
bizim soracağımız sorunun cevabını verdi derlerdi. Şimdikilere iki kişi
kalbinden soru tutsun sormadan cevabını versinler. Binlerce hasta, felçli,
sakat, deli vs... gelir hepsi iyi olurdu.
Bir
gün bir hasta getirdiler. Bilâl Babam:
-
Benim yanımda burda kalsın dedi. Bir
hafta okundu, hasta iyi oldu. Bir arkadaş babama:
- Bu kanserli miydi? dedi. Bilâl babam:
- Ben kanserliye bir sefer okurum, hemen
geçer. Bunun ki başka hastalık dedi. Şimdi o ağır hastalarından iki tanesini
iyi etsinler.
Gaziantep, İslahiye ve Kahramanmaraş'ın
köylerinde 15 cami yaptırdı. O zamanda değil cami yaptırmak halkın camiye
gitmeye korktukları bir zamandı. Şimdikiler o şartlar altında bir köye bir cami
yaptırsınlar, sonra da ben onun vekiliyim ben de onun gibiyim desinler. O
günleri bilenler bilir. Şimdi her şey serbest Bilâl Babamın yukarda sayılan
yaptıklarının yüzde birini yapsınlar.
Bilâl
babam bu din-i mübin için 36 sefer tevkif edildi. 54 sefer nezarete atıldı, yüzden fazla ifade
verdi. Üç sefer idamlık suçu ile yargılandı. 10 sene Giresun'a, iki sene
İstanbul'a sürgüne gitti. Hapislerde ve sürgünlerde idamlık suçunda ki verdiği
ifadeler sırf din-i mübin ve islâmı öğretmek içindi. Kendi şeref, ünvan ve dünya menfaati için bunların hiç birisini
yapmadı. Allah; onun yolunda giden, islâmı onun gibi anlayan ve uygulayanlardan
etsin. (Amin)
Tarikatımızda halifelik var mıdır ?
Bizim tarikatımızda halife yoktur.
Tarikatın sahibi Allah'u Teâlâ'dır. Halifesini de kendisi seçer. Kur'ân-ı
Kerim'deki emirler üzere çalışır. Gece kalkar seher vaktinde, dersini[22] ve istiğfarı çok çeker,[23] teheccüd namazını kılar.[24] Bu âyetler ve hadîsler mucibince çalışır.
Onu ilk önce Allah'u Teâlâ sever. Sonra Cebrâil (Aleyhis-selâm) sever.
Sonra bütün melekler sever. Daha sonra Allah'u Teâlâ: “Kulların kalbine onun
sevgisini aşılayın” diye Meleklere emreder, onu kullar da sever.[25]
“Ben bir kulumu seversem, onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, söyleyen
dili, yürüyen ayağı, ben olurum. Benden ne isterse onu veririm.”[26]
İşte
Allah'u Teâlâ seçer, seçince de bu meziyetleri verir. Atlar koşuya girerse,
hangi atın birinci geleceği belli olmaz. Ödülü (mükafat, ikramiyeyi) birinci
gelen alır. Bu da önceden belli olmaz. Kimin sapıtacağı, kimin sapıtıp geri
düzeleceği kimin en geride gibi görünüp inanç itikad ile en ileri geçeceği
belli olmaz.
Allah'u Teâlâ onun söyleyeceği sözü, kalbine
ilm-i hikmetle koyar. Söylediği sözler çıkmaya, okuduğu hastalar iyi olmaya,
müslümanlar yanına akın etmeye başlar. Bu okumanın şifası fazlalaşır. İlm-i
Hikmet, kimsenin bilmediği sözler kalbine doğup, söylediği sözler çıkmaya
başlayınca, herkes malını, canını, namusunu emniyet etmeye başlar. O zamana
kadar şeytan onu azdırmaya çok uğraşır. Azdıramaz, yenemezse, en sonraya
bıraktığı en büyük iki tuzağı vardır. Birincisi dünya malı, para. İkincisi
kadınlardır.
(Râmûzu'l-Ehâdîs,
Hadîs No: 1340)
“Dünya
mel'undur, dünyada bulunan ve (kişiyi Allah'u Teâlâ’dan gafil eden hususlarda)
mel'undur. Ancak Allah'u Teâlâ'yı zikretmek başka. O'na kendini veren de başka.
(Bunlar mel' un değildir.) Alim ve
ilim tahsil eden de mel'un değildir! Çünkü İsrail oğullarını ilk baştan çıkarıp
fitneye sürükleyen şey muhakkak kadınlar olmuştur.”
(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 127)
“Dünyadan sakının; kadınlardan sakının.
Çünkü iblis ziyadesi ile bakıcı, gözetleyici ve ürün elde edicidir. Takvaya
ermiş kimseleri avlamak için kadınlardan kurduğu tuzaktan daha sağlam bir
tuzağa sahip değildir. (O mel'un)”
Bunların herhangi birine meylederse
kendini şeytan çabuk aldatır. İblis kendisine der ki: “Sen de bir şey olmasa bu
kadar millet ayağına dökülür mü? Okuduğun hastalar niçin iyi oluyor, söylediğin
sözler niçin çıkıyor, sen biliyorsun, söylüyorsun, çıkıyor. Niçin başkalarının
okumasında şifa yok da senin okumanda şifa var? “Dikkatli ol! Şeriatın emrinin
dışına çıkma” diyenler seni çekemiyorlar, istemiyorlar. Bu adamlarını şeyhinin
yanına götürürsen hepsi ona tabi olur. Onun yanına götürme. Artık sen kemâle
erdin, senin için düşmek kalmadı. Dilediğin gibi hareket edebilirsin,
konuşabilirsin.” diye güvence verir. Şeyhine karşı getirmeye çalıştığı zaman,
bu ve bu gibilerin birisini kabul ettirip yaptırırsa şeytan, müridi yere vurur,
helâk eder. Kendinin hem dünya malından, hem kadınlardan sakınması lâzımdır.
İnsana şeytanın en büyük hücumları nefs-i mülhime makamında başlar. Yedi nefis
mertebesinin üçüncü durağı olan mülhime makamında bunlar olunca şeytan kalbine
sık sık ilhamlar verir. Bu ilhamların Rahmani ve şeytanisini ayırd edemez.
Şeytanî olan ilham da bazen doğru çıkar. Şeytan, milleti ve kendini onunla
inandırır. Çünkü şeytan, Firavun'a Musa (Aleyhis-selâm) doğmazdan evvel
doğacağını, doğunca büyük peygamber olacağını bildirdi. Firavun, bunun için
doğan erkek çocuklarını kestirdi. Nemrud'da İbrahim (Aleyhis-selâm) doğmazdan
evvel doğacağını bildi ve o da erkek çocuklarını kesti. Demek ki, şeytanın
gösterdiğinin, söylediğinin içinde de doğru çıkanlar olur ve kendisine onunla
güvence verir, kandırır. İşte güvenmemek lâzımdır.
Yanına gelen hastalar iyi olunca kendisine
her ne kadar kadınlardan sakın desen ters anlar. Yanına gelenlere de her ne
kadar “Şeriatın emrine uyun, şeriatın emri dahilinde gelin” desen millet haber
anlamaz. Şeytan onu azdırabilmek için o
zamana kadar uğraşmış, kendisini azdıramamıştı. Okumasında şifa olup, millet
üzerine akın edince, iblis, kadınlarla oturup meşgul olmayı hoş gösterir. İlk
defa nafile ibadetlerini, daha sonra farzları ihmal ettirip terkettirmeye,
şeriata muhalif şekilde söz söylemeye, iş yaptırmaya çalışır. Kendisine güvence
vermeyi, başkasının ağzından söyletip, başkasının rüyasında onu büyük adam
olmuş gibi gösterir. Dünya malından hırsı tamahı arttırma, kadınların
meclislerinde uzun müddet oturup, sohbet etmeyi ve daha bunun gibi bir çok
tuzaklarıyla onu kandırmaya çalışır. Bunların birisini kabul ettirirse
kendisini yere vurur. O kimse nefsine, şeytanına güvenmeyip, Allah'u Teâlâ’nın
gadabını düşünmelidir. Halktan uzaklaşarak (kesilerek) Allah'u Teâlâ ile
başbaşa kalıp ibadetini arttırması, gece çok istiğfar çekip, çok göz yaşı
dökmesi lâzım. Yapılan iyiliklerin hepsini tarikatından, dergahından,
Pir’inden, Şeyhinden; yapılan kötülüklerin hepsini de kendi nefsinden
bilmelidir. O zaman Allah'u Teâlâ kendisini esirger, kendisi de ilerler. Nefis
ve şeytan yedi başlı bir yılan gibidir. Allah'u Teâlâ'nın sevmediği ahlak-ı
zemimelerin her birisi bir başıdır. Bu başların altısını ezsen bir başı ile
seni yine yener. O başlar sırası ile kibir, ucup, riye, buhul, hased, gadap,
dünya sevgisidir.
Güvenme gel forsuna
Gel gir iman kursuna,
Devam eyle dersine
Mürşide gel mürşide.
Kadınlardan toplantı ve sohbetlerinden sakınmak hakkında bilgiler
Nefs-i Mülhime makamı için “Tayaranu
kademus-sâlikin” demişler. Yani, salikin (ihvanın) ayağının kayacağı makamdır.
Bir müridin başında bu haller olunca o çok dikkat etmelidir. O kimse evinde
ibadet etsin, seher vakti istiğfarı çok getirsin, ihvanlarla otururken, sohbet
ederken çok dikkatli olmalıdır. Dünya malından sakınması gayet çok olmalıdır
ki, ahlâksız bir kadın ile yol arkadaşlığı yapan, çok sofu bir erkek ne kadar
sakınıyorsa dünya malından, sevgisinden de o kadar çok sakınmalıdır. Çünkü o
kimse için dünya malı, para toplamak kolay olur. Herkes malını, canını,
namusunu kendine emniyet eder. Bilâl Babam Zuhuratiye-i Geylâniye Kitabında
kadınlardan sakınmayı şöyle anlatmıştır:
- Duvarlarında pislik bulaşığı olan
tuvalete giden bir kimse; üzerime değmesin diye ne kadar sakınırsa kadınların
meclisine, cemaatine girince o derece sakınmalıdır. Kadınların cemaati
pisliktir, kötüdür demek istemiyorum. Allah'u Teâlâ o derece sakınmamızı
emrediyor. Ondan her ne kadar itina ile sakınırsa, nefis arzusunun ve şeytanın
iğvasının ne derece aksini yaparsa o kadar selâmette olur. Erkek olsun, kadın
olsun Allah'u Teâlâ’nın emirlerine uyup ibadetle taatle kalbini ne kadar
nurlandırırsa, o kadar iyidir, temizdir. Erkek olsun, kadın olsun her kim
nefsinin, şeytanın hevasına uyarsa zulumat, pislik kaplar, o kadar kötüdür ve
pistir.
Yine tuvaletten hemen işi biter bitmez
çıktığı gibi; kadınların cemaatine zaruret karşısında gider, onların sorularına
cevap verip, mühim bir şey söyleyecekse söyleyip oradan hemen ayrılmalıdır.
Aynı şekilde kara çalı (bük, böğürtlen, siyah, ufak tatlı meyvası olan bitki)
ondan yiyeyim diye uzanır, onun
dikenleri, yaprakları kolunu tutar, kolumu kurtarayım, derken adımını az
kımıldatırsa ayağından tutar. Üzerini, elbisesini, derisini neresi rast gelirse
yırtar, çizer, soyar. Onun için bilenler çok çok fazla sakınır, çok uzaktan hiç
değmeden meyvesini koparırlar. Kadınların cemaatine çok zaruri bir iş için
giden bir adamında aynı öyle yapması lâzım. O hem Kur'ân'ın şifası, rahmeti,
mü'minlerin müşkillerini halletmek, hem de nefisle, şeytanla mücadele
etmelidir. O'nun için yükü çok ağırdır. Kendisi tecrübesiz, karşısındaki iblis,
dünya yaratılmadan bu zamana kadar büyük bir tecrübe sahibidir. Bunu yenebilmek
için Şeyhinin sözünü tutması lâzım. Nefise, şeytana okuduğu hastalardan, iyi
olanlara, söylediği sözün çıkmasına, milletin üzerine akın etmesine itimat
etmemelidir. Çok mühim bir işi, bir soruyu kendine sormak için kadınların
cemaatine çağırırlarsa tuvaletten ve böğürtlen dikeninden sakındığı gibi
sakınarak gitmesi, orda eğleşmeyip (gecikmeyip) işini bitirip hemen dönmesi
lâzımdır. Bir tüfeğin arpacığında, nişangahında bir milim eğrilik olsa hedeften
bir metre şaşar. Aynı onun gibi şeriatında bir milim yanılan, tarikat hedefini
bir metre şaşırır. Şeriattan kıl kadar ayrılan tarikattan dağlar kadar ayrılır.
Şeriattir
cümle işlerin başı,
Şeriatsız
tarikat şeytan işi.
Tarikat
ehlinde yok ise Şeriat,
Onun
şeyhi şeytandır mutlak.
Kendinde ilm-i Hikmet olan kişinin kadın
ve erkek hepsinin mühim sorusuna cevap vermesi lâzım. Okumasında şifa, sözünde
ilm-i Hikmet olduğu için, her ne kadar yanıma gelmeyin dese, millet akın eder,
gelir. Çünkü kendisinin okumasını, müşkil halletmesini kimse yapamaz.
İhvana karşı öfkelenmek, kendini büyük,
onları küçük (ikinci sınıf bir insanmış gibi) görmek, bağırmak, çağırmak,
olursa hepsi şeytandandır. Yalnız din için sinirlenmek, kızmak hariçtir. Ona
asabiyet-i Diniyye denir. O iyidir. Kendi nefsine güvenmeyip, şeytanın kendini
her an azdıracağını bu saydıklarımızın ve öfkenin şeytandan olduğunu düşünüp,
seher vaktinde göz yaşı döküp ibadetini arttırması lâzım. Bu kendinin için en
zor, en tehlikeli bir geçiştir. Şeytan, tarikatta azdırdıklarının yüzde doksan
dördünü bu geçitte azdırmıştır.
Şeyhi kendisine “Halktan kesil, ibadetine
devam et” derse; şeytan, ona çekemezlerin, istemezlerin sözü ile söylüyor veya
kendi de istemiyor diye iğva verir. Nefis, Şeyhinin sözünü kendine öyle anlatır
ve keşfi kubur (kabir ehlinin hâlini bilmek), keşfi zamir (bir insanın içinden,
aklından geçeni), bilmek ile övünmek, gösteriş, kerâmet göstermek, ateş tutmak,
şiş vurmak ister; Kadınların cemaatinde oturmak, onlarla kalmak ister. Rabb'in
“Bakalım bu şimdi halktan mı geçecek, benden mi geçecek?” der sınar. O kimse
ibadeti, taati, zikrullahı seher vakti kalkıp gözyaşı dökmeyi, Allah'u Teâlâ'ya
yalvarmayı, Allah'u Teâlâ'dan korkmayı, O’na sığınmayı tevbe istiğfar etmeyi
arttırması lâzımdır.
“Her kim ibadetini kendiliğinden
kısaltırsa Allah'u Teâlâ onu belaya koşar.”[27] Erkeklerle de oturmasını, sohbetini
azaltması lâzım. Evveli hiç bir şey değildi. Allah'u Teâlâ hiç yoktan kendine
bunları verdi. İbadetini, taatini, istiğfarını, seher vaktinde kalkıp
çalışmasını, göz yaşı dökmesini artırırsa Allah'u Teâlâ'da bu verdiği
meziyetleri artırır. Hem de muhafaza eder. Öyle olursa düşmez ilerler. Kendi ibadeti,
taati azaltır, kısaltır, halkla meşgul olması artar ise Allah'u Teâlâ ileride
vereceği büyük nimetleri keser (Maazallah'u Teâlâ). Üstünden muhafazasını
kaldırır.
Allah'u Teâlâ'ya seher vaktinde
yalvarmalıdır. İstiğfarı ibadeti keser, azaltırsa Allahu Teâlâ kendinden
muhafazasını kaldırır. O zaman şeytanla başbaşa kalır. İşte o anda şeytan
kendini çabuk yener, aldatır, hâlden kesilir. O sermayesini çaldıran gibi olur.
En büyük yan kesici olan iblis kendinin bütün manevi sermayesini çalar, iflas
ettirir. Maneviyatı da çöker (Maazallahu Teâlâ).
|
KONU BAŞLIKLARI (BİLAL NADİR'İN DİLİNDEN ) |
KONU BAŞLIKLARI (TÜM KİTAPLAR) |
[1]- Hacı Muhammed Bilâl-i Nadir Hazretlerinin vaaz bandından
alınmıştır.
[2]- Sûre-i Bakara, Ayet 200.
[3]- Sünen-i Tirmizî, Cild 2, Hadîs No: 904; Kütüb-i Sitte,
Cild 5, Hadîs No: 1269, 1392.
[4]- Sûre-i Müzemmil, Ayet 2-4, 6, 20; Sûre-i Zümer, Ayet 9;
Sûre-i İsra, Ayet 79; Sûre-i Furkan, Ayet 64; Sûre-i Secde, Ayet 16; Sûre-i
Zariyat 17-18.
[5]- Gunyetü't-Tâlibin, s.824-826; Kırk Mevzuda Kırk Hadîs Kitabı, Hadîs No: 1, s.77;
Sünen-i İbn-i Mâce, c.4, Hadîs No:1251; Sünen'ün-Neseî, c.3-4, Hadîs No: l607,
1610; Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 795, 1094, 2654, 3323, 4164, 5772; Sünen-i Ebû
Dâvûd, Cild 5, Hadîs No: 1307, 1309, 1360; Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 66; Sünen-i
ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1333.
[6]- Sûre-i Vakıa, Ayet 10.
[7]- Kırk Mevzuda Kırk
Hadîs Kitabı, s. 322, Hadîs No: 10; Râmûzu'l-Ehadîs, Hadîs No: 4930.
[8]- Mevâhib-i Ledünniyye, Cild 1, s. 109; Dört Büyük Halife
kitabı (Şemsüddîn Ahmed Efendi), s. 257 (Benzeri).
[9]- Hacı Muhammed Bilâl Nadir Hazretlerinin vaaz bandından
alınmıştır.
[10]- Şevahidü'n-Nübüvve, s.216-217. (Bir benzeri)
[11]- Buhârî, Mardâ 1; Tirmizî Emsâl 4 (2870); Müslim,
Sıfâtu'l-Münâfikûn 58 (2809).
[12]- Sûre-i A'li İmran, Ayet 186; Mevâhib-i Ledünniyye, c.2, s.
668-669; 500 Hadis Kitabı, Hadîs No: 350, s. 288.
[13]- Sûre-i Nisa, Ayet 69; Riyâzü's-Sâlihin (Aslı ve Tercümesi),
Hadîs No: 380, s. 290; Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 2869.
[14]- Sûre-i İsra, Ayet 79.
[15]- Sûre-i Müzzemmil, Ayet 2, 3, 4.
[16]- Sûre-i Müzzemmil, Ayet 20.
[17]- İhyâu'Ulumi'd-Dîn, Cild 1, Hadîs No: 603-606, s. 534-535;
Kütüb-i Sitte, Cild 9, Hadîs No: 3016-3017.
[18]- İmadiyel-İslâm, s. 208; Sünen-i Tirmizî, Cild 1, Hadîs No:
475; Huccetü'l-İslâm, s. 35 (İmâm-ı Gazali); Muhtarü'l-Ehâdîsin Nebeviyye,
Hadîs No: 326, s. 220.
[19]- İhyâu' Ulûmid-dîn, Cild 1, Hadîs No: 1139, s.1030,
Şevahidü'n-Nübüvve, s.183.
[20]- Sûre-i Ahzab, Ayet 56.
[21]- Sûre-i Nisa, Ayet 103.
[22]- Sûre-i Taha, Ayet 130.
[23]- Sûre-i Zariyat, Ayet 17-18; Râmûzu'l Ehâdis Hadîs No: 3323.
[24]- Sûre-i Müzemmil, Ayet 2-4, 20; İhyâu 'Ulûmi'd-dîn, c.1,
Hadîs No: 1123, 1125, s. 1022-1023; Kenz'ül-İrfan, Hadîs No: 66;
Râmûzu'l-Ehâdîs Hadîs No: 3641.
[25]- Râmûzu'l-Ehâdîs Hadîs No: 297; Muhtar'ül-Ehâdîs-in
Nebeviyye, Hadîs No: 3, s. 664; Riyazüs-Sâlihin (Aslı ve Tercümesi), Hadîs No:
386, s. 294.
[26]- Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, c.12, Hadîs No: 2042;
Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 4094; Gunyetü't-Talibîn, s. 1057, 1048; Berîka, Clid
1, s. 313; Riyazü's-Salîhin (Aslı ve Tercümesi), Hadîs No: 385, s. 293.
[27]- Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 3464 (Bir benzeri);
İhyâu'Ulumi'd-Dîn, Cild 1, Hadîs No: 662, s. 563; İbnü's-Sînnî rivâyet
edilmiştir.