MÜRŞİD-İ KAMİL
1- Bu dünyada dost istersen Hz. Allah yeter,
2- Mürşid-i Kâmil istersen Hz. Kur’ân yeter,
3- Delil istersen Hz. Muhammed yeter,
4- Bunlarda yetmez dersen nar-ı cehennem yeter.
5- Kaderde ne ise o olur etme merak,
6- Uyma kendi
nefsine Allah’ın emrine bak;
7- Altından ağacın
olsa zümrütten yaprak
8- Akibet gözünü
doyurur bir avuç toprak.
Bul erbabını danış
akıl al, demek ki, ferâsettir,
Ne aldandın behey
şaşkın bu can sana emanettir.
Bu kaside de
evvelce misyonerlerin İslâmı bozmak için söylediği, uydurduğudur. Kur’ân-ı
Kerim’e bizim dinimize, edille-i şer’iyyeye terstir.
Allah'u Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de: “Sadıklar ile
beraber olun”[1] buyuruyor.
Musa (Aleyhis-selâm) Allah'u Teâlâ’dan ilm-i Ledünü öğrenmek istedi. Allah'u
Teâlâ; O'nu Hızır (Aleyhis-selâm)’a gönderdi. “O öğretsin” buyurdu.[2]
İşte Kitap yetmedi. Kur’ân’ı sana tam hakkıyla öğreten, eğiten olmazsa Kur’ân
da yetmez. Allah'u Teâlâ’nın dostlarını bulup, onlara tâbi olup onların elinin
altında yetişmezsen, Allah'u Teâlâ’nın emrine ters olur.
“Mürşid
ararsan Hz. Kur’ân yeter” diyenlere; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem): “Bana Cebrâil (Aleyhis-selâm) mürşidlik yaptı. Namaz kılma
vakitlerini beş vakti vaktinde ve namazda imam olarak kıldırdı, gösterdi.”[3]
buyuruyor. Bize namazı Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem);
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’e Cebrâil (Aleyhis-selâm); Cebrâil
(Aleyhis-selâm)'a Allah'u Teâlâ öğretti.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in
sana delil olması için O’nun yolunu, izini, sünnetini, yaşantısını sana tam
öğretecek birisi olmazsa “Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) yeter”
derken yine Allah'u Teâlâ’nın sözüne
ters gelirsin. Bunlar, Kur’ân-ı Kerim’deki sadıkları bulup onlarla çalışılırsa
ancak o zaman yalnız Kur'ân-ı Kerim yeter.
Kaderin değişeceğine dair çok âyetler ve
hadîsler var. Ancak Kaderiye
mezhebindekiler “Kader değişmez” der. Kader değişmezse; kâfir ve mü’min, kadere
göre cennete veya cehenneme girecekse namaza, ibadete ne lüzum var. Yûnus
(Aleyhis-selâm)’un kavminin başlarına belâ geldi. Bir tek Allah'u Teâlâ’ya
çağırmaları hem belâyı kaldırdı, hem kendilerini müslüman etti.
Kaderde ne ise o olur diyorsan kendi nefsine
uydun, Allah'u Teâlâ'nın emrine bakmadın. Kaderde ne ise o olacaksa haliyle
insan Allah'u Teâlâ’nın emrini yapmaz. Zâten kaderimde ne varsa o olur, der. Bu
şeytan itikadıdır. Şeytan Allah'u Teâlâ'ya “Alnıma böyle yazılmış, benim
kabahatim yok. İlm-i Ezeliyede benim nasıl olacağım sana malumdu” dedi, tevbesi
kabul olmadı. Adem (Aleyhis-selâm) “Ben kendi nefsime zulmettim. Sen beni
affetmezsen ben zarar, ziyan çekenlerden olurum. Kabahatin hepsi bende”[4] dedi tevbesi kabul oldu. Kur’ân-ı
Kerim’de “Siz Allah’a iftira etmeyin”[5]
kaderde şöyle imiş, böyle imiş gibi sözler Allah'u Teâlâ’ya iftiradır.
Bu söylediklerim doğru ise erbabını bul,
ondan sor, danış, akıl al. Evvelce şu yeter, bu yeter de. Kader ne ise o
olacak, hiçbir kimseye gitme, Kur’ân-ı Kerim yeter. Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem) yeter, Mürşid-i Kâmile sormaya, ondan akıl almaya hiç lüzum
yok. Kaderinde ne ise o olacak, diyorsun. Nefsine uyma diye niçin söylüyorsun?
Nefsine uysa kaderde ne yazılı ise o olacak. Nefsine uyarsa, uymazsa hiçbir şey
değişmiyecek, diye söylüyor. Sonunda da nefsine uyma, Allah'u Teâlâ’nın emrine
bak. Allah'u Teâlâ emrine bakmayı nasip etmemişse nasıl baksın? İşte
saçmalamanın en büyüğü. “Erbabını bul, ondan sor, danış, akıl al” diye niçin
diyorsun? Erbabını bulma, sorma, danışıp akıl alma kaderi takdiri
değiştiremeyecekse sormaya ne lüzum var. İşte hep saçma sapan sözler. Ayete,
hadîse terstir. Cahil olanlar ilerisini bilmezler. Bilmediklerini de bilmezler.
Bilirim iddiasında olup, bunları yazarlar, iddia ederler. Bunu okuyup bizim
kardeşlerimizden cevabını istemişler. İşte cevabını veriyorum. Ben de onlardan
karşılığında aynı sözlerimin cevabını istiyorum. (Vesselam.)
Mürşid-i Kâmil'in on bir vasfı:
Temsilde hata olmaz; gazetecilerin en
evvelâ bir manşet atıpta ondan sonra altına açıkladıkları gibi Kur'ân-ı
Kerim'de Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hazretleri de ilk defa bir manşet atıyor ve
buyuruyor ki:
“Ey Habîbim! Benim muhbitiyn kullarıma
müjde et.”[6]
1. vasıf: Onlar: “(Es-sâbirûne alâ mâ esâbehüm)
Allah yolunda üzerlerine gelen kazaya, belâya sabrederler.”[7] Bu yolda sıkıntı, hastalık, yokluk her
şey gelir. Bunlara herkesten fazla sabrederler. Herkes ben sabrediyorum
diyebilir.
2. vasıf: Allah'u Teâlâ buyuruyor ki: “(Ellezîne izâ
zükirallahü vecilet gulûbühüm) Onlar Allah'ı zikrettikleri zaman kalbleri cila
bulur.”[8]
O kimse Allah'u
Teâlâ'yı çok zikreder. Çok
zikredince de kalbi cilâ bulur. Bir âyette: “(Takşairru minhu culudillezine
yahşevne Rabbehüm…İlâ Ahir) Onların derileri titrer, kendileri titrer Allah
korkusundan”[9] buyuruyor. Ben Allah'ı çok zikrediyorum, kalbimde
cila buluyor, diyebilir.
Yanına vardığın zaman
Allah'u Teâlâ'nın zikrinden zikrullahtan konuşur. Sözü zikrullah, özü fikrullah
olur. Allah'u Teâlâ'nın varlığını, birliğini, kuvvetini, kudretini, azametini,
büyüklüğünü düşünür. Bakışı ibretullah olur. Her baktığından ibret alacak bir
akıl, bir göz, bir imana sahip olur. Veysel Karanî Hz.'nin Hz. Ömer
(Radiyallahu anhu)'e yapmış olduğu tavsiyelerden birisi de: “Ya Ömer! Sözün
zikrullah, özün fikrullah, bakışın ibretullah olsun,” buyuruyor. Bütün Peygamberler ve Evliyalar böyle olmuşlar. Hakiki Mürşid-i
Kâmil, Allah'u Teâlâ'nın zikrinden, varlığından, birliğinden, kuvvetinden,
kudretinden, âyetten, hadîsten ve edille-i şer'iyyeden konuşur.
Canlı-cansız bütün
mahluklar Allah'u Teâlâ'yı zikreder, konuşur.[10]
3. vasıf: “(Vel
mugîmi's-salâti) Namazlarının üstünde mukim olur.”[11]
Çok namaz kılar, beş
vakit namazını ayrıca kaza ve nafile namazları kılar, kılar da kılar. Ama bu
vasıf kendinde olmayan bende şu kadar çok
namaz kılıyorum filan gibi şeyler diyebilir. Çünkü gizlidir, yapıp
yapmadığını kimse görmüyor.
Hadîs-i Şerîf:
“Gizlide kılınan namaz cemaatle kılınan
namazın iki mislidir.”[12]
“Cemaatle kılınan
namazdan daha makbul benim Ravzam'da kılınan namazdır. Ondan da daha makbulu
Kâ'be'de kılınan, ondanda makbulu bir tek Allahu Teâlâ'nın bileceği, evin bir
köşesinde kılınan iki rek'ât namazdır.”[13]
Onun için tarikatta
uzlet yapıp gizlide ibadet, zikir yapılır. Namaz kılınır, seher vaktinin
ibadeti de gizlidir.
4. vasıf: “(Ve
mimmâ razegnahüm yunfigun) Rızıklarından, yiyeceklerinden fakir fukaraya
yedirir, içirirler.”[14]
İşte bunun gizlisi
yoktur. Evine yaşlı-genç, hasta-sakat hepsi gelir, yeriçer. Köylü-şehirli,
uzaktan-yakından, tüccar-esnaf her çeşit insan geliyor mu? Rahatlıkla yeyip,
içip, yatıp rahat edebiliyor mu? Onlara kendi malından yiyecek dağıtıyor mu?
Bunu herkesin gözünün önünde yapıyorsa herkes bilir, yapmıyorsa bu da belli olur. Rızkınızdan
fakir, fukaraya, yetimlere yedirin, içirin, garibleri doyurun, infak edin,
dağıtın. Bunların hakkında çok âyet vardır.[15]
Yukarıda saydığımız
bu dört alâmet kimde varsa o büyük zattır. Mürşid-i Kâmilin bir alameti
de budur. Bu vasıflardan bir tanesi noksan olursa Mürşid-i Kâmil değildir.
Çünkü Allah'u Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de bu dört vasfı ile tamamlıyor.
İşte bir Mürşid-i Kâmilin tekkesi açık olmalıdır. Yeryüzüne ne
kadar Evliya, büyük Mürşid-i Kâmil, Şeyh gelmişse hepsinin tekkesi açıktır.
Orada köylü-şehirli, zengin-fakir, ihtiyar-genç, hasta-sakat hepsi gelir
rahatça yer-içer yatar. Bu vasıfların mutlaka olması lâzımdır.
Bir adamı şöyle büyük zât, böyle büyük zât diye överler. Onun
evine gidip bakınız. İnfak, yedirip içirme, fakir-fukaraya dağıtma ve bu gibi
şeyler o kimsede yoksa, onda parmağını bir yere sürüpte ona bulaşacak toz kadar
Evliyalıktan birşey yoktur. Rızıklarından fakir-fukaraya yedirir, içirir,
dağıtırlar. Başta bu olacak. Bu varsa öteki vasıfları aramalı, bu yoksa hiç
aramamalıdır.
(Sûre-i
Bakara, Ayet 268)
“Şeytan sizi fakirlikle tehdit eder (korkutur, fakir olursunuz
diyerek hayır yapmanıza sadaka vermenize (malınızı Allah yolunda harcamanıza)
mani olur) ve sizin cimri olmanızı emreder. Allah ise size katından bir
mağfiret ve lütuf vadeder. Allah herşeyi ihata eden ve her şeyi bilendir.”
Yeryüzüne gelen Peygamberlerin içinde cimri, mıhrız, nekes bir
peygamber gelmemiştir. Mıhrız, sofra sahibi olmayan, yedirmeyen, içirmeyen bir
Evliya, bir büyük zât, bir Mürşid-i Kâmil, müceddid gelmemiştir. Diğer üç
vasıfla beraber hepsi de bu vasıflara sahip olarak gelmiştir. Lâkin ilk
saydığımız üç vasıf kendisinde olmadan o vasıflar bende var diyebilir. Ama bu
dördüncü vasıf kendinde olmadığı halde var diyemez. Çünkü herkes fakir fukaraya
infak edip, dağıtıp, dağıtmadığını, evinde yedirip-içirip, içirmediğini herkes gözü
ile görüyor.
5. vasfı: Mürşid-i
Kâmil'in diğer bir alâmeti de Kur'ân-ı Kerim'de Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hz.
buyuruyor ki: “(Ve nünezzilü minel Kur'âni mâ hüve şifâün ve rahmetün lil
mü'minîne velâ yezîdüz-zâlimîne illâ hasârâ) Biz, Kur'ân-ı Kerim'i mü'minlere
şifa ve rahmet olarak indirdik. Zalimlerin ise yalnızca ziyanını arttırır.”[16]
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz Hz. “(El
Kur'ânu hüve devaün) Kur'ân bütün
ilaçtır.”[17]
buyuruyor. İşte Kur'ân-ı Kerim'in içinde bu şifa var. İsm-i Azam, Kur'ân-ı
Kerim'in içindedir.
Ünvanı hacı, hoca, müftü, vaiz, Kur'ân Kursu hocası olup, Kur'ân
öğretiyorlar. Bunlar bu zamana kadar Kur'ân okuyupta kaç hastayı iyi ettiler,
böyle bir şey var mı? Kur'ân-ı Kerim'in içinde bu şifa, bu rahmet yok mu? Var.
İsm-i Azam Kur'ân'da mı? Kur'ân'da. Bu zamana kadar ne yaptın? Hiç bir şey.
Kur'ân-ı Kerim'de barut var, kurşun var, azze var. Amma bunları
hedefine yetiştirecek iyi bir tüfek, iyi de bir nişancı lâzımdır. İşte
müceddidin hakikisi Allah'u Teâlâ'ya sevilen Evliyaullah, büyük Mürşid-i
Kâmil'in kalbi, okuması iyi tüfek, iyi nişancı gibidir. Hastalık, maraz, illet
bunlarda hedef gibidir. Bu zât okuduğu
zaman kurşun gibi, o hastalık geçer. Kur'ân'ın şifası açığa çıkar. Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem): “Evliya kendi kerâmetini saklasın.”[18]
buyuruyor. Ama bunu Kur'ân'ın şifasını, okumayı aşikâreye çıkartmayı Allah'u
Teâlâ yasaklamıyor bilâkis emrediyor. Kur'ân'ın şifasının ve rahmetinin meydana
çıkması lâzım. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in evvelki
Peygamberlerin, Mürşid-i Kâmillerin, büyük Evliyaullahların okuması ile
dertliler deva bulur, hastalar şifa bulur, müşkül işler hallolur. Bu gizli
değil, açıktır. Uzaktan, yakından herkes onun yanına gelir, orda kalır. Orada
kaldığı müddetçe müşkülü hallolur, derdine deva bulur. Bunu Kur'ân-ı Kerim'in
bu şifasını bu zamanede Bilâl Babam'ın kabrine gelen burda okunanda oluyor. Bir adama derler ki: “Sen sözünde doğru
musun?” “Evet doğruyum” der. “Sen sözünde doğru, haklı isen müslüman, ehl–i
kıbleden yalan söylemeyecek iki şahit getir,” derler. O iki şahit getirir de
şahidi dinlerler “bu adam doğrudur” derler. O kimse iki değil iki yüz şahid
getirir. O şahidler de “Ben hastaydım, bunun yanına geldim, iyi oldum, müşkül
işim halloldu, sıkıntıdaydım kurtuldum, şöyle oldu, böyle oldu” diye yüzlercesi
anlatır. Bir adam iki şahid getirirse ona inanılıyor da, bu yüzlerce şahid
getiriyor. Buna neden inanılmıyor? Hem de güneş gibi aşikaredir. Güneş
doğmuyor, yok demekle kimseyi inandıramadığınız gibi Bilâl Babanın okumasında
da bir şey yok demekle kimseyi inandıramazsınız.
6. vasfı: Yine
hadîs-i şerîfte; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):
- Yâ Resûlullah! Biz
o dediğin zâtı, o Mürşid-i Kâmil'i nesinden bilelim? deyince buyuruyor ki:
- “(Bis-sâhâ-i ven-nasihati
lil müslimîn) Onu cömertliğinden, halka
ve müslümanlara bol nasihatından bilirsiniz”[19]
buyuruyor.
Nasihatı, bütün
müslümanlara en gerekli olan konulardan âyetten, hadîsten, edille-i şer'iyyeden
vaaz eder. “(Bis-sahâ-i) Cömertliğinden bilirsiniz.” ve “(Vennasihatı lil
müslimin) Müslümanlara bedava, bol nasihat ettiğinden bilirsiniz.” İnsanı
ayıktırıcı söz söylemiyor, ilm-i ledün'den vaaz etmiyor, konuşmuyor, bu hâller
kendinde zuhur etmiyorsa yine olmaz. Bu şartların hepsinin olması gerekir.
7. vasfı: Yanına gelip oturanlarda usanmak olmaz. Yanında cemaat ne kadar dursa
usanmaz, sıkılmaz. Bir insan kahveye gider, kağıt oynar, üç-beş saat geçince
usanır, bıkar. Bir insan başka bir mesleğe girer, biraz çalışır ne kadar
hevesli olursa olsun sonunda usanır. Her şeyde bu (usangınlık) bıkkınlık olur.
Ama bunda bıkkınlık olmaz. Yanına millet ilk geldiğinde aşkı, feyzi, sevgisi,
muhabbeti az olur. Yanında durdukça, durdukça, aşk, feyiz, muhabbet çoğalır.
Yanına gelen adam bu vaazın, nasihatın, biraz daha uzun sürüp devam etmesini
ister. Onun cemaatında bulunanlar kim olursa olsun küfrü inadî değilse diğer
mü'min, kâfir münâfık, fasık ne kadar oturursa otursun kalkıp gitmek aklına
gelmez. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in yanına gelen kâfirlerin
çoğu müslüman oldu. Münâfık fasık'ta müslüman oldu. Yalnız Peygamberimizin her
sözünü tam kabul edemediler. Bir alâmeti de budur.
Yanında durdun, biraz
daha durdun, bu alâmetler kendinde yok, üstelik kalkıp gitmek de istiyorsun.
Fakat bazı kimseler o meclislerde duramaz, canı sıkılır. Zâten o kimse ya
zahiren ya batınan hastadır, onlar müstesnâ. Ama Allah'u Teâlâ'yı Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'i seven, bilen o meclislere aşık olup arayan bir
kimse O'nun meclisinde durdukça durası gelir. Çünkü ilm–i Ledünden söylüyor. İlm-i Ledün zuhur
ediyor. Hatta diyebilirim ki küfrü inadi olmadıktan sonra kâfirde olsa sözü
tesir eder, düzelir. Nitekim Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)
kâfirlerin bir çok meclislerine gidip mübarek sözleri mucizeleri ile onları
imana getirdi. Bu da Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in vekili
olduğuna göre sözü peygamber sözü gibidir.[20] Onun için buda aynı yola getirir. Küfrü
inadi ise kalbi, gözü, kulağı mühürlenmiştir,[21] düzelmez.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)
buyuruyor ki:
“Ben ilmin şehriyim
Ali' de kapısıdır…(ilâ âhir).”[22] Bu ilim; maneviyat ilmi,
ledün ilmidir. Musa (Aleyhis-selâm)'nın Hızır (Aleyhis-selâm)'dan; Hz. Ömer
(Radiyallahu anhu)'in Veysel Karani
Hz.'den öğrendiği ilimdir. Yunus Emre Hz.'nin Taptuk Şeyhin kapısında on sekiz
sene sırtıyla odun çektikten sonra öğrendiği ilimdir. Bu ilim kendisinde olur.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyuruyor:
“Ulema meclisinde olursanız ilminiz
artar.” Bu hadîs-i şerîf çok güzel açıklıyor. “Siz, ulema, âlim, hoca, vaaz
meclisinde olursanız ilminiz artar. Hükema meclisinde ilm-i hikmet, Mürşid-i
Kâmil meclisinde olursanız (yuhyi kalb)
ölü kalbiniz dirilir.”[23] buyuruyor. Yani bir vaiz
vaazda söyler söyler ve millete öğretir. Ama bunu yapan yoktur. Şunu şöyle
yapın, bunu böyle yapın der fakat millete yaptıramaz. Çünkü kalbleri ölüdür.
İnsanın kalbi bir tarlaya benzer. Tarlanın içini çalı, diken, ot bürümüş, tarla
sürülmemiş. Oraya ne kadar tohum eksen hepsi boşa gider. Kalb tarlası da böyledir.
İçini günah kaplamış, o tarla güzelce bir kötenle sürülecek, onun üstünden
ikinci bir sefer tekrar sürülecek, tekrar tekrar sürülecek tarla toprak
köpürecek ve ekin zamanı gelince o tarlaya ne ekersen onu yetiştirir. Sen onun
kalbine bak. Seher vaktinde kalkıp Estağfirullah el azim, Estağfirullahel azim
diye beş yüz ders ver. Her gün beş yüz sefer Estağfirullah el azim çekerse onun
kalbi kötenle sürülmüş ve temizlenmiş gibi olur. Ondan sonra günde beş yüz
sefer seher vaktinde kalkıp salâvat-ı şerîfe çektirme ile onun kalbini ikinci
bir sefer sür. “Lâ ilâhe illallah” zikri ile bir daha sür. Lafz-ı Celâl “Allah,
Allah” ismi ile de sür. Onun kalbi tam imar olsun. O tarlaya ne eksen olur onun gibi o artık ne
dersen onu kabul eder, yapar. İşte âlim meclisinde bilginiz artar. Hükema,
ilm-i hikmet meclisinde olursanız ölmüş kalbiniz dirilir ve yaptığın vaazı
harfi harfine yerine getirir, yapar. Çünkü kalp diridir.
Sakal bırakmak sünnet
mi? Sünnet. Sevap mı? Sevap. Zahir âlimlerinden yetmiş-seksen yaşını geçtikleri
halde sakal bırakmayanlar var. İşte bunlar biliyor ama yapmıyorlar. Misvak
kullanmak sünnet mi? Sünnet. Bunu zahir âlimlerden bir çokları yapmıyor, neden?
Biliyor yapmıyor?
Tarak sünnet mi?
Sünnet. Saç bırakmak sünnet mi? Sünnet. Kuşak sarmakta sünnettir. Bu sünnetler
niye yapılmıyor. Söyleme var, bilgi var, yapma ve uygulama yok. Şalvar giyme
hakkında hadîs-i şerîf var.[24] Bu hadîs-i şeriflere göre sünnettir, niye
yapılmıyor? Bilgi var ama yapma (amel) yok. Dervişte bilgi yok, zannedersin ama
duyar duymaz yapıyor. Zahir alimin kalbi ölü, dervişin kalbi sağlam ve diridir.
Gece kalkıp ibadet yapmayı, Allah'u Teâlâ
Kur'ân-ı Kerim'de buyurduğu için bizim de yapmamız lâzım. En azından sünnettir.
Bunu niçin yapmıyorlar? İşte bilgi var, uygulama yok. Çünkü kalbi
dirilmemiştir.
Kur'ân-ı Kerim'de gece kalk ibadet et,
tesbih çek, istiğfar yap. Gecenin tümünü ibadetle sabahla; gece yarısından
sonra sabaha kadar ibadet ile sabahla; gecenin üçte biri kalınca ibadetle
sabahla diye âyeti kerimeler gayet çoktur.[25] Bunlar niye yapılmıyor, okuyor biliyor,
yapmıyor. Ama bunu bir derviş duyunca yapıyor. Çünkü kalbi sağlam ve diri,
öbürünün kalbi ölüdür. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem): “Siz çarşıda
gezerken bazı adamlar görürüsünüz, onları diri zannedersiniz onlarda kalp yok
ölüdür.”[26] buyuruyor. Siz diri adam ile konuşmuyor,
ölü ile konuşuyorsunuz. Kalbi ölü. (Allah muhafaza etsin).
8. vasıf: Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e kâfirler gençliğinde
“Muhammed'ül-Emin” en güvenilecek, en doğru, en emniyet edilecek adam dediler.[27]
Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in “Muhammed'ül-Emin” olduğu gibi Mürşid-i Kamilde
emniyet edilecek adam olur. Yani sıkılan herkes malını, canını, namusunu
kendisine güvenip emniyet edebilir.
Allah'u Teâlâ için seven hakiki dostun
alâmeti üçtür;
Dostunun malını kendinin malından ziyade
kayırır;
Dostunun canını kendi canından ziyade
kayırır;
Dostunun namusunu kendi namusundan ziyade
kayırır.
Bu halk arasında
kesin muhakkaksa işte hakiki dostun, mü'minin alâmetidir.
Hz. Ebû Bekir
(Radiyallahu anhu), Hz. Ömer
(Radiyallahu anhu), Hz. Osman
(Radiyallahu anhu), Hz. Ali (Radiyallahu anhu) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'e neleri varsa hepsini verdiler. İşte malını malından fazla
kayırıyor. Hz. Ebû Bekir (Radiyallahu
anhu) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e seksen bin altın
verdi. Hz. Osman (Radiyallahu anhu)
bütün servetini sarfedip, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in dediği
yolda malının hepsini harcadı. Bir seferinde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'e bin akçe vermiştir. Hz. Ömer (Radiyallahu anhu)'de öyledir. Hz. Ali (Radiyallahu anhu) gider kâfirleri vurur, kırar kaleleri
alır, ganimet malını getirir, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e
verir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) dağıtır, içinden birşey
almazdı. İşte Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e vermeyi malını
malından, canını canından fazla kayırıyor.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Uhud Cenginde
yaralanıp yere düştüğünde Ashâb geldi. Zübeyr (Radiyallahu anhu) ve Talha (Radiyallahu anhu), Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'e kılıç havadan gelirken, O'na kılıç değmesin, bana değsin diye
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in üzerine atıldı. Kılıç birisinin
kolunu, diğerinin ayağını kesti. Ebû Deccane de Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem)'in düştüğü kuyuya bütün kâfirlerin mızrak attıklarını görünce,
kendi gövdesini köprü olarak kuyunun üzerine attı.[28]
Kuyunun boş kalan yerinden kâfirler mızraklarını atıyorlardı. Esma bint-i Zem'a
ismindeki kadın da kuyunun açık kalan yerine, kendi vücudunu köprü olarak attı.
İşte Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in canını kendi canından fazla
kayırıyor.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Mekke-i Mükerreme'de
çok sıkıştırıldı, Ashâbdan bir kısmını öldürmeye başladıklarında Ashâb:
- Yâ Resûlullah! Sen de gel, kaçalım, buradan gidelim deyince,
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) onların hepsini Habeşistan'a hicret
ettirdi, kendi hicret etmedi. İşte onların canını kendi canından fazla
kayırıyor. Taif'te çocuklar Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i
taşladıklarında Hz. Ebû Bekir Sıddık (Radiyallahu anhu)'a çok taş değdi. Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'e de çok taş değdi. Hz. Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) koma haline düştü. Üç gün gözünü
açamadı.
Cebrail
(Aleyhis-selâm):
- Allah'u Teâlâ beni sana gönderdi, senin emrine verdi.
İstiyorsan şimdi Taif'i batırayım, diyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem), hem kendine taş değiyor, hem de “Onları batırma ilerde müslüman olurlar” diye yalvarıyordu.[29] İşte müslümanın değil de ilerde
müslüman olacağın canını kendi canından ziyade kayırıyor. İşte Mürşid-i
Kâmil'de mü'minlere karşı bu vasfın olması lâzımdır.
Namusunu namusundan fazla
kayırma şöyledir: Cebrâil (Aleyhis-selâm), İsrâfil (Aleyhis-selâm), Mikâil
(Aleyhis-selâm), Lut (Aleyhis-selâm)'un kavminin yanına genç erkek şeklinde
geldiler. Lut (Aleyhis-selâm)' un kavmi bu gelen gençlere tecavüz etmek için
geldiklerinde, bunların namuslarına bir şey olmasın diye Lut (Aleyhis-selâm)
kapıyı açmadı. Azgın kavim duvarı delmeye başladı. Misafirlere kötülük yapıp
tecavüz edeceklerdi. Lut (Aleyhis-selâm)'un bütün imkanları kesilmiş onlara
imkânsız söz dinletemiyor. O zaman; “Onların yerine benim kızlarımı götürün.”
diyor.[30]
İşte onların namusunu kendi namusundan fazla kayırıyor. Şart Allah için hakiki
dost olması lâzımdır.
9.
vasıf: Başına sık sık ibtilalar
gelir. Her ibtilanın gelip geçişinde şanı, şerefi artar, millet tarafından daha
fazla tutulur ve sevgisi daha çok artar.
Hapislik olur, sürgüne gider, çekişme, dargınlık olur. İllet
(hastalık), gıllet (kıtlık), zillet (halk arasında hor olmak, kötü gözle
görülmek). Bunun üçünden birisi kendinin başından eksik olmaz. Sık sık biri
gider, biri gelir. Bütün Peygamberler ve Evliyaullahlarda bu olmuştur. Mürşid-i
Kâmil'de de bunun olması lâzımdır.
10.
vasıf: Allah'u Teâlâ kendine bir nusrat, bir heybet
verir. Sevende sevmeyende kendisine saygı göstermeye ve hürmet etmeye mecbur
kalır. Allah'u Teâlâ buyuruyor ki:
(Sûre-i
Ahzab, Ayet 26)
“Kâfirlerin
kalblerine korku koyarım.”
Ebû Cehil, bir adamı çalıştırmış, parasını vermiyordu. Adam,
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in yanına şikayete geldi.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem): “Yanına gidelim” dedi. Beraberce
evine geldiler. O anda Ebû Cehil evinde: “Muhammed'e yalnız rastlasam şöyle
döverim, böyle hakaret ederim.” diyordu. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) kapıya vurdu. Ebû Cehil dışarı çıktı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) sert bir şekilde: “Bu adamın parasını niçin vermiyorsun? Şimdi bu
parayı buradan almadan gitmeyeceğim.” dedi. Ebû Cehil çok telaşlı olarak içeri
girdi, parayı getirdi, verdi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) geri
döndükten sonra Ebû Cehil'in yanındakiler;
- Hani sen, “Muhammed'i tenhada görsem döveceğim, hakaret
edeceğim” diyordun. Görür görmez parayı verdin, dediler. Ebû Cehil; “Görmediniz
mi?” Onlar: “Neyi?” dediler. O: “Muhammed'in omuzunun üzerinden süngüleri
uzatıp göğsüme dayadılar. Vermem desem beni öldürecekti. Onlar; “Biz öyle bir
şey görmedik.” dediler. Ebû Cehil onlara; “Muhammed bana sihir yaptı, aldattı” [31] dedi.
Musa (Aleyhis-selâm), Firavun'un yanına gelince değneği yere
attı, değnek bir mil (1800 metre) uzunluğunda bir yılan oldu.[32]
Firavun'un sarayının etrafını bedeni ile dolandı, Firavun'un sarayının
kubbesini iki dişinin arasına aldı, çekti kopardı. Kafasını, boynunu da oradan
aşağıya uzattı. Firavun korkusundan karın ağrısına tutuldu. Yirmi dört saatte
kırk sefer tuvalete gitti. Herkeste “Firavun Allah'tır, Allah tuvalete gitmez”
görüşü vardı. Firavun da tuvalete ulaştıramayıp bütün her tarafı kirletti. O
zamana kadar tuvalete gittiğini saklıyordu. İşte hakiki bir Mürşid-i Kâmil'de
de bu Musa (Aleyhis-selâm)'ın heybeti olacak.
11.
vasıf: Allah için sever, Allah için buğzeder.
Kureyşliler; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e geldiler, sana
istediğin kızı alalım. İstediğin kadar para verelim. İstediğin her ne ise
yapalım. Bizim putlarımızı inkâr etme dediler. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem); “Güneşi sağ elime, Ay'ı da sol elime koysanız yine beni Allah'u
Teâlâ'nın yolundan çeviremezsiniz” buyurdu.
Şimdi
peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyuruyor ki:
“En
hayırsız âlim, zengini Allah için değil, malı için ziyaret edendir. En hayırlı
zenginde âlimi ilmi için ziyaret edendir.”[33]
En
hayırsız âlim; Allah'u Teâlâ'nın kendisine vermiş olduğu en kıymetli ilmi, en
kıymetsiz olan dünya malına değişir. Ayet-i kerimede: “Ayetlerimi az bir
karşılık ile satmayın.”[34] dünya malının
hepsi azdır. Ayet dünya malına satılmaz ve “İlmiyle amel etmeyen âlim, kitap
yüklü, (Tevrat'ı yüklenmiş) merkebin misali gibidir.[35] Merkebe kitabın ağırlığından başka birşey
kalmaz. İlmi ile amel etmeyen âlime de ilmin mes'uliyetinden başka bir şey
kalmaz” demektir.
“Muhakkak ki, sana
biat edenler ancak Allah'a biat etmektedir…(ilâ âhir)”[36]
“Sana biat etmeye geldikleri zaman
biatlarını kabul et ve onlar için Allah'tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah çok
bağışlayan, çok esirgeyendir.”[37]
Sana biat etmeye geldikleri zaman zina
etmeyeceklerine elleri ile ayakları arasında bir günah işlemeyeceklerine
çocuklarını diri diri kuma gömmeyeceklerine dair kendilerinden söz al,
biatlarını kabul et. Bu ayet bu günahı yapanlara söylüyor. Öyleyse herkese biat
verilir. Ben geldim bizi tarikata girdirmedi diye bizden davacı olmasın.
Tarikatı verdik yapmadı diye biz kendinden davacı olalım.
Her
adamın tevbe edip tarikata girebileceğini, bunda da tereddüt edilmeyeceğini
Allah'u Teâlâ bu âyetle bildiriyor. Bu âyete göre, biz tarikata girmek
isteyenlerin hepsini kabul edip hepsine ders veririz.
Ders vermek için imtihana tâbi
tutulacağına, tehirleneceğine, çalışma durumu hoşuna giderse ders
verebileceğine, hoşuna gitmezse ders vermiyeceğine dair ellerinde en ufak bir
delil yoktur. “Siz ihvanı çoğaltınız”[38] “Rabbiniz utangaçtır,
iyilerin içinden kötüleri seçip azab etmeye utanır.”[39] Bu ve bu gibi hadîslere
göre bizim ihvanı çoğaltmamız, her geleni kabul etmemiz lâzım.
Biz kâr edersek şeytan zarar eder. Biz
zarar edersek şeytan kâr eder. Aradaki adam ya şeytana tâbi olacak veya bize
tâbi olacak. Bize tâbi olsun, şeytana tâbi olmasın. Onun için kabul ederiz.
Kabul etmezsen düşmana (şeytana) esir veriyorsun. Biz ona ders verelim
yapmamışsa yarın mahşerde:
“Yâ Rabbi! Biz ders verdik kendisi
yapmadı,” deriz. Bizden mes'uliyet gider. Bu insanların hepsi hem Allah'u
Teâlâ'nın kulu hem de Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ümmetidir.
Kulluk yapmayıp asi gelenlerden haşa sümme haşa ne Allah'u Teâlâ ne de
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) mes'uldür. Onların emirlerinin
aksini yaptıklarından dolayı kendileri mes'uldür. Evvelce Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in elinden tutup biat edip ümmet olduktan sonra
azdırdıklarından murtad olarak dinden çıkanlar oldu. Bunlardan haşa!
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) mes'ul müdür? Hayır.
Hz. Ali (Radiyallahu anhu)'ye Nehrevan Cenginde kendi askeri
dinden dönüp, isyan etti. Hz. Ali (Radiyallahu
anhu) onlardan onyedi bin kişiyi kılıçtan geçirdi. Kendi askerinin
dinden çıkmalarından ve kendine karşı gelenlerden Hz. Ali (Radiyallahu anhu) mes'ul müdür? Hayır. Öyle ise bizim
yanımıza gelip ders alıp, tarikata girip sonunda azdıranlardan niçin biz mes'ul
olalım! Bizden büyük Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem), O'ndan da
büyük Allah'u Teâlâ'dır. O'nun kulu, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in ümmeti ve daha sonra bizim tarikatımızdaki olan bir kişi
azdırırsa, azdırtmamasıda gerekiyorsa, o Allah'u Teâlâ'nın kulu, Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in de ümmetidir. Onların azdırtmaması lâzımdır.
Biz bildiğimiz kadar doğru ve haklı yolu Allah'u Teâlâ'nın emrettiği şekilde
emredip, yasakladığı şekilde söylersek bizden vebal gider ve bütün mes'uliyet
kendinde olur. O derse ki:
- Yâ Rabbi! Ben yanlarına kadar gittim,
ders vermediler, yanlarına koymadılar, diye bizden davacı olmasın da
yapmadığından dolayı kendisi mes'ul olsun. Yaparsa hem biz hem de kendi
kazanır. Biz tarikata girdirelim, ders tarif edelim, yapmazsa kendi zarar eder,
biz mes'uliyetten kurtuluruz.
Tarikata girip çalışanlardan ileride kimin
düzelip, düzgün çalışacağı; kimin düzgün iken ileride sapıtacağı belli olmaz.
En usta şoförün bir tarafı uçurum olan bir yolda ufak bir hatası sonucunda
arabanın içindekilerinin ölümüne ve arabanın parçalanmasına sebep olacağının
bilinmediği gibi bu da bilinmez. Yalnız Şeyh kendisine tehlike gelmezden evvel
tehlikeyi, tehlikeye karşı alacağı önlemleri haber verir. Doktor hastaya tam
teşhis koyup, ilacını yazıp, tedavisini tarif eder. Hastanın ilacını tam alıp,
tedaviyi uygulaması lâzımdır. İlacı başka alır, uygulamayı değiştirirse,
doktorda kabahat kalmaz. Şeyhin yapacağı, müridin yapacağı da aynı bunun
gibidir.
Tarikatta binlerce,
onbinlerce kişinin içinden bir kaç kişi sapıtmışsa, azdırmışsa, tarikata leke
getirmez. Onun karşılığı yüz binlerce, milyonlarca kişi hiç ibadet yapmazken
ibadet yapmış; çok sapkın yolda iken düzelmiştir. Evvelce ibadeti tam
yapamazken, gece kalkıp teheccüd kılıp, istiğfarla, namazla, ibadetle
sabahlamaya başlamıştır. Bu göz önüne alınır. Tarikattan azanlara
“tarikat sebep oluyor” diyorlar. Şeriattan azanlara kim sebep oluyor? Tüccarlar
ticaretle uğraşırken binlercesi zengin olmuş. İçinden bir kaç kişi malını içki,
kumar gibi şeylerde batırmışsa işte tüccarların sonu budur. Tüccarlık yapmayın,
demek ne kadar yanlışsa tarikata leke sürmek, kötülemek isteyenlerinki de o
kadar yanlıştır. Yalnız Şeyh hakiki Şeyh değilse veya müridte verilen dersi
değil, izinsiz Esma çekmek veya dersinden çok fazla ders çekmek gibi şeyler
olursa o mürid meczup olur. Onun yüreğine sıkıntı gelir. Hatta böyle devam
ederse sonunda deli olur. Şeyh hakiki Şeyh ise, mürid verilen derslerin dışına
çıkmıyorsa ona bir şey olmaz.
“Günah-ı kebair işlediği için ameli kabul olmaz. Hele tarikata
hiç giremez,” sözleri yukarıdaki âyetlere göre ne kadar yanlıştır. Allah'u
Teâlâ affedeceğini kimseye sormadan affeder. Affetmeyeceğini de kimseye sormadan
affetmez. Allah'u Teâlâ senin kalbinin içini bilir, buna not verir. İnsanlar,
insanların dış görünüşüne bakar, ona not verir. Allah'u Teâlâ, çok günah
işlemiş fakat sıdk ile tevbekâr olmuş, kalbini düzeltmiş, seher vakti çok
ağlamış, istiğfar etmiş kulunu affeder. Birisinin de dışı iyi, görünüşü çok
âlim ama kalbinin içi kibir, ucup, riya, ahlâk-ı zemime ile dolu yahudi
mahallesi gibidir. Bunun ikisini de Allah'u Teâlâ bilir. Niyetine ve kalbinin
içindekine göre muamele eder.[40]
Hakiki
Şeyh öyle olmalıdır ki; Avcı var tek tüfekle kapısının önündeki dut ağacının
başındaki serçeyi avlar, başka bir yere gitmez. Avcı var ki, hızlı koşan yavuz
ata biner, eline kement alır, atla vahşi bir geyiği kovalaya kovalaya
arkasından yetişir, boynuna kement atar, tutar ve eve getiririr. Evde yemler ve
ehlileştirir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) de dünyaya bir tek
geldi. Ashâbın hepsi kâfirdi. Peygamberimiz Salallâlu aleyhi vesellem) mucize
atına bindi, ilm-i Hikmet kemendini eline aldı, vahşi olan putperestlere ve
bütün gayri müslimlere yetişip kementle yakaladı, ehlileştirdi ve müslüman
etti. Ashâbın hepsinin evveliyatı böyle idi.
Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in Bedir Cenginde harb eden askeri üç yüz on üç
kişi idi. Bir onun kadar veya biraz fazla, harbe katılmayanlar olmuştu. Harbe
katılabilecek ümmetinin hepsi o zamanda tahminen bin kişi idi. Uhud Cenginde
onun iki katı, Mekke'nin fethinde ise üç bin kişi olup, on senenin içinde
kendisi ile birlikte harb eden üç bin Ashâbı oldu. Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem) bu harblerde savunmada idi. Ancak kendi kendilerini
koruyabiliyorlardı. Çünkü fütuhat yoktu. Allah'u Teâlâ harbin sonunda sadece
harbi kazanacak kadar fütuhat veriyordu. Artışta çok azdı. On sene içinde üç
bin kişi...Kalan on üç senelik ömründe fütuhat açıldı, zaferler sıklaştı, her
üç ayda yeni bir yer fethedilirdi. Kendiliğinden müslüman olan (İslâmiyeti
kabul eden) yerler de çoğaldı. Allah'u Teâlâ futuhat vermezse ilerleme çok
ağır, çok zor olurdu. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e önce fütuhat
açılmamıştı. Mekke'nin fethinden sonra fütuhat açıldı. Veda haccında kendi ile
beraber Kâbe'yi tavaf eden ümmetinin sayısı yüz yirmi bin olmuştu. En az onun beş katı kadar da hacca
gelmeyen vardı. Bu ümmetin en az bir milyonunun hepsi kâfirken, Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) atla kovalaya kovalaya yetişip, kementle tutup
ehlileştirmiş, İslâm dinine çevirmiş oldu.
Yine bir müridin, bir
tarikatın ilerlemesi ve zahiren harbi kazanmak için fütuhat lâzımdır. Bâtınan nefsine
ve şeytanına galip gelmek için ilk defa fütuhat olması lâzım. Allah'u Teâlâ
bütün zorlukların hepsini kolaylığa çevirir. Her yönüyle yardım eder. Bunun
için fütuhat şart. İbadetlerin sonunda da fütuhat lâzım. Allah'u Teâlâ bazen
fütuhatı keser, insan o zaman aczini iyi bilir. Bir şey yapamaz sıkılır,
Allah'u Teâlâ'ya yalvarır. Allah'u Teâlâ müşküllerini düzeltir. İbadetin
sonunda fütuhat açılınca o fütuhat kesilmez, dünyaca, âhiretçe ilerlemesi,
ibadeti, her şeyi düzelir, devam eder. Ondan evvel mürid bazan terakkide
olup her şeyi kolay olur. Bazan
tenezzülde olup, kalbinde, yüreğinde bir sıkıntı, işinde bir dolaşıklık olur.
Allah'u Teâlâ savaşta fütuhat verirse, zafer çabuk kazanılır.
Uhud Cenginde, Allah'u Teâlâ fütûhat vermedi, bozuldular. En sonunda harbi tam
kaybetmiyecek kadar fütuhatı verdi. Huneyn ve benzeri harblerde onlardan çok
zor, çok ağır şartlar altında harbettiler. Fütuhat kendiliğinden gerçekleşti,
savaşı kazandılar. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin girdiği harpte muhakkak
futuhat vardı. Allah'u Teâlâ Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) eliyle
fütuhat verirdi. Bu da Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Hazreti
Ali (Radiyallahu anhu)'ye duasındandı. Bir harbte Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem)'in Ashâbı bozulmuşlardı. Kâfirler galip gelmişlerdi.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bir avuç toprağı okudu, üfürdü ve
kâfirlerin üzerine saçtı. O toprak her kâfirin gözüne gitti ve kör oldular, kör
olunca da onları öldürmesi kolay oldu ve zafer kazanıldı. Allah'u Teâlâ fütuhat
vermeyince Uhud cenginde müslümanlar zaferi kazanmışken, kâfirler geri dönüp
müslümanları bozdular.
Biz
âlimler, tarikatçılar şöyle olmamız lâzım:
Anası, babası kendisi müslüman
ama İslâmiyetten uzak, hem onları hem de İslâmiyetten azmış sapmışları
hatta büsbütün uzaklaşmış, İslâmiyeti kabul etmeyenleri yola getirmemiz lâzım.
Bu Allah'u Teâlâ'nın emri, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den kalan
büyük bir sünnettir.
Hz. Pir gayri müslim, mecusi, putperest gibilerden on bin kişiden
fazlasını hem müslüman, hem mürid edindi. Diğer tarikat pirleri de bir çok
kâfirleri hem müslüman, hem mürid edinmişlerdir. Kişi evinden ders almak için
çıkmış, buna ders tarifini bir çocukta yapar. Bizim, azgın ve sapkınları yola
getirmemiz lâzımken onlardan kaçmak olmaz. Kendisi müslüman, dersli onun
tarikatından benim tarikatıma geç, onun şöyle yanlışı var, biz şöyle doğruyuz
gibi sözlerle bunları bölüşemiyoruz. Bizim Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) milyondan fazla kişiyi hepsi kâfirken kendi sağlığında müslüman edip,
ümmet edindi. Kendisinde görülen kırkbin mucizenin her birinde bir çok kâfir
müslüman oldu. Pirlerimiz, büyük Mürşid-i Kâmiller milyonlarca kâfiri müslüman
edip sonra mürid edindiler. Biz ise müslümanları birbirimizden ayırmak kendi
safımıza çekmek, taraf tutmak, günâhkardır diye huzuruna kabul etmemek gibi
şeyler yapıyoruz. Safımıza geleceklere çok zorluk gösterip “şu dersi çek, bu
dersi çek. İstihare et, seni beğenirsem sana ders veririm” deniliyor.
Beğenmezse hiç ders vermiyor. Birisi vahşiyi yakalayıp ehlileştiriyor, birisi
ehlileşmiş olana bakmıyor. Yanına gelip tarikata gireceğim diye yalvarana
zorluk gösteriyor. Allah'u Teâlâ müslüman olacağa zorluk göstermiyor, biz mürid
olacağa niçin zorluk gösterelim? Hakiki Şeyh bütün insanlara hem bu dünyada
hidayet yolunu göstermeli, hem de âhirette rehber olmalıdır.
Bilâl
Babama; Giresun'da iken bir adam “Sizin dersiniz (tesbihiniz) ne kadar?” diye
sorar. Babam: “Her namaz sonunda otuzüç Sübhanallah, otuzüç Elhamdülillah,
otuzüç Allahu ekber” der. Adam; “kolaymış” diyor. Bilâl Babam huzur, rabıta,
çok basit şeyler tarif ediyor. Çünkü fazla ders verse çekemeyecek ve tarikatada
girmeyecek! Adam bir müddet sonra “daha fazla çekebilir miyim?” diyor. Babam
beşyüz dersi tarif ediyor. Bir müddet sonra tekrar daha çekilecek ders var mı?
Babam; ikibinbeşyüz dersi tarif ediyor. Adam yine bir müddet sonra “daha
çekilecek ders var mı?” Babam: “Gece kalkarsın, oniki rek'at teheccüd kılar,
sekizyüz Bismillahirrahmanirrahiym, ikiyüz esselâtü vesselamü aleyke ya
Resulûllah,” ve huzur, rabıta vs. hepsini tarif ediyor. Yine o adam babamın
yanında iken bir başka adam daha gelmiş o da; “Sizin dersiniz ne kadar acaba
ben çekebilir miyim?” diye sorar. Bilâl Babam: “Bizim dersimiz; otuzüç
Sübhanallah, otuzüç elhamdülillah, otuzüç Allahu ekber. Bunları her namaz
sonunda çektiğimiz için bunlarda ders sayılıyor.” O adam gittikten sonra ilk ders alan adam;
“Baba! Sen beni de ilk defa bu otuzüç ile kandırdın. Bende otuzüç ile başladım.
Bu otuzüçün arkası hiç bitmiyor. Gece kalkıp sabahlara kadar ibadet ediyorum.”
diyor. Peygamberimiz (Sallâhu aleyhi vesellem) Hadîs-i şerîfin'de; “Kolaylık
gösterin zor gösterenden olmayın, heveslendirici olun, nefret ettirici olmayın,
müjdeci olun, korkutucu olmayın”[41] buyuruyor. Yine
Hadîs-i şerîf'te; “Siz herkesin aklının kavrayabileceği, kabul edebileceği
kadar konuşun”[42] buyuruyor.
Bunun için, bizim hepsini kabul edip, herkese kolaylık göstermemiz lâzımdır.
Bir kadın öğretmen Allah yok diye iddia ediyor. Kendi bilgisine de çok güveniyor. Bu kadın
öğretmene diyorlar ki: “Bir Bilâl Hoca var. Karşısında kimse konuşamıyor. Eğer
onu da susturursan senin tahsilli olduğunu biliriz,” diyorlar. Öğretmen Bilâl
Babamın yanına kadar geliyor:
- Ben seninle imtihan
olmaya geldim. Ben Allah yok diyorum, sen var diyorsun. Ben sana Allah'ın
yokluğunu isbata çalışacağım. Sen bana Allah'ın varlığını isbata çalışacaksın.
Yalnız âyet, hadîs, kitap okumayacaksın. Gözle görülen elle tutulan şeylerle
birbirimizi iknaya çalışacağız. Sen kazanırsan ben söz veriyorum, senin
tarikatına girip namaza başlayacağım. Ben kazanırsam, sen tarikatı terk edip
sakalını kestireceksin. Ben Allah'ın yokluğunu ispat edeceğim. Sen ise bana
Allah'ın varlığını isbat edeceksin. Hangimiz kazanırsak diğeri ona tabii
olacak.
Bilâl
Babam:
-
Olur, diyor. Öğretmen soruyor:
- Gözle görmediğin, el ile tutmadığın, kokusunu almadığın,
değmediğin, dokunmadığın bir şeyin varlığını ne ile tasdik edersin? Allah'ı
gözü ile gören var mı? Yok. Eli ile tutan var mı? Yok. Kokusunu alan var mı? Yok.
Kendisine dokunan (değen) var mı? Yok. Sen diyorsun ki, şu odanın içinde bir
şey var. Ben diyorum ki, yok. Sen var diyorsun. Ben sana diyorum ki, gözünle
gördün mü? Elinle tuttun mu?
Kokusunu aldın mı? Dokundun mu? Hiç birisi yok. Öyleyse bu odanın içerisinde
hiç bir şey yok. Aynı onun gibi, Allah'ı gören, konuşan, kokusunu alan, dokunan
yok. Demek ki, odanın içinde bir şeyler olmadığı gibi Allah var dediğinizde
yine aynıdır, diyor. Bilâl Babam cevap veriyor:
- Seninle ikimiz düz
bir ovada gittiğimizi farzedelim. Yolumuzun üzerinde bu ev büyüklüğünde bir taş
dört ile beş metre kadar yerden yüksekte (havada) dönüyor. Ne yaparsın?
Öğretmen:
- Araştırırım! Nasıl,
ne şekil döndüğünü, kim tarafından, hangi kuvvetle dönderildiğini araştırırım,
diyor. Babam diyor ki:
- Ay, güneş, yıldızlar ve bu dünya da dönüyor. Bunların her
birisini bir taş kabul edelim. Allah'u Teâlâ yoksa, bunlar kim tarafından nasıl
döndürülüyor. Araştır bana haber ver. Öğretmen sükût ediyor. Babam da bir âdet
vardı ki, itiraz edecek adamın yapacağı itiraz aklına gelmezse ona
hatırlatırdı. Babam cebinden cep saatini çıkartıyor, orta yere koyuyor:
- Senin için bir çıkar yol var. Sen diyeceksin ki, şu saat nasıl
kendi kendine dönüyorsa, ay, güneş, yıldızlar ve dünya da bu saatin her bir
parçası gibi kendi kendine kurulmuş, dönüyor. Saatin döndüğü gibi dönüyor
diyeceksin. Başka çıkar yol yok. Öğretmen:
- Tamam öyle, bu saat gibi kurulmuş, kendi kendine dönüyor.
Babam diyor ki:
- Bu saatin zembeleği, yelkovanı, saat, dakika, saniye sayan
ibreleri, içinin dişlileri bir fabrikadan, bir usta elinden geçmezse, bu saati
yerli yerince takan bir insan ustası olmazsa, bu saat kendi kendine yapılır,
kendi kendine takılır, kendi kendine çalışır mı? deyince, öğretmen yine sükût
ediyor. Babam:
- Saat kendi kendine yapılmaz. Kendi kendine takılmaz, çalışmaz.
Bu Dünya, ay, güneş ve yıldızlar da nasıl kendi kendine yapılır nasıl kendi
kendine döner? Babam üçüncü soruyu soruyor:
- Her şeyin bir istinatgâhı var mı? Dayandığı bir yer var mı?
Kuvvet aldığı bir yer var mı? Öğretmen:
-
Evet, diyor. Bilâl Babam:
- Meselâ bir ağaç kökünden kuvvet alıyor. Ağaç kökünden kuvvet
almazsa, ağaç çürür ve yıkılır. Bir evin temeli, onun istinatgâhıdır. Temel
çürükse ev yıkılır. Evi tutan durduran temeldir. Bunun gibi her şeyin bir kuvvet
aldığı yer vardır. İnsana yaşama gücü veren zahirde, görünürde yemek yemek,
hava almak, su içmek, bunlar azalırsa hasta olur. Kesilirse ölür. İnsanın
zahirde istinatgâhı da budur. Şimdi sana soruyorum. Ay, güneş, yıldızlar ve bu
dünyanın istinatgâhı dayandığı kuvvet aldığı yer nedir, neresidir, kimdir?
Öğretmen yine sükût ediyor. Bilâl Babam:
-
Allah'tır de, Allah'tır de korkma, Allah'tır de! Öğretmen:
-
Evet haklısın, diyor. Babam diyor ki:
- Öyle ise bir saat
evvelki verdiğin sözü yerine getirmen lâzım. Sen hem tarikata gireceksin, hem
namazını kılacaksın. Öğretmen:
-
Ben ancak sana verdiğim söz kadar yerine getiririm. Ben sana namaz kılarım,
dedim. Ama saçımı örterim, uzun kollu giyerim, dudağımı boyamam demedim, diyor.
(Çünkü o zaman kendisi öğretmen mevsimlik şapka giyiyordu. Maksadı beni bu
vaziyette kabul et, diyecek. Babam bu vaziyette olmaz diyecek. O da ben sana
sadece verdiğim söz kadar yerine getiririm diyecekti.) Babam:
-
Sen namazını evinde kıl, başına döşek (yatak) çarşafı gibi bir şey ört, üzerine
uzun sabahlık gibi bir şey giy. Bizim kadınların cuma hatimlerine devam et.
Çarşıya nasıl çıkarsan çık, diyor. Aynı öğretmen bir ay kadar sonra Babamın
yanına geldi. Başı örtülü idi. Babam:
- Sen başını
örtmeyecektin, neden örttün, deyince öğretmen:
- Ben başımı
örtmeyince utanıyorum.
(Sûre-i Hud, Ayet
114)
“Gündüzün iki
tarafında (sabah, öğle ve ikindi) gecenin de gündüze yakın saatlerinde (akşam
ve yatsı) namaz kıl, çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu öğüt almak isteyenlere (güzel
bir) hatırlatmadır.”
(Sûre-i Nahl, Ayet
97)
“Her
kim amel-i salih işlerse, ister erkek, ister kadın hakkı ile de mü'min olursa
ona yeniden hayat-ı tayyibe (temiz hayat) veririm. (Evvelki hayatı ölür. Yeni
bir hayat veririm, demektir.)
Öğretmende aynı
oldu. Evvelki hayatı öldü, yeni hayat buldu.
(Sûre-i Ankebut,
Ayet 45)
“(Resûl'üm) Sana
vahyedilen Kitab'ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz, hayasızlıktan ve
kötülükten alıkoyar. Allah'ı zikretmek
bu hususta daha büyüktür. Allah yaptıklarınızı bilir.”
İşte
aynısı oldu. Evde namaz kıldı. Cuma hatimine namaza hem de zikrullah edince
bütün kötülüklerden alıkoydu. Bir ay sonra Babamın yanına gelişinde uzun, kalın
elbise ve siyah çorap giymişti. Babam sordu:
- Hani kıyafetini
değiştirmeyecektin? Öğretmen:
- Utanıyorum onun
için giyiyorum, diyor.
Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) buyuruyor:
(Râmûzu'l-Ehâdîs,
Hadîs No: 2429)
“Hayası olmayanın
imanı olmaz.”
İmanın
gelebilmesi için haya ve utanmanın önce gelmesi lâzım. İşte buna da kâmil
imandan evvel haya ve utanma geliyor. Biz, Giresun'dan geldikten sonra
öğretmenin bir kaç sene sonra hacca gittiğini duyduk. Dönüşünde bizim köydeki
evimize geldi. Babam ve aile fertleri ile o öğretmen yanımızda köy hududunda
medfun bulunan Hz. Ökkaşe (Radiyallahu
anhu)'nin ziyaretine gittik. Öğretmen tam tesettürlü, İslâma uygun
giyimli, tam bir İslâm kadını olmuştu, kendisini öyle gördük.
Bir insan karşıyı ne kadar över, kendi nefsini günahkâr, kötü
görürse, Allah'u Teâlâ onu o derece yükseltir. Kendini iyi, karşıyı ne kadar
kötü görürse Allah'u Teâlâ onu o kadar düşürür. İlerleyen düşüyorum düşende
ilerliyorum zanneder. Kibir, ucup, riya gibi ahlâk-ı zemime kendini büyük,
başkalarını küçük görmeden ileri gelir.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i, en fazla sevmeyen,
karışık, dolaşık, ters sorular hazırlayan Ebû Cehil'i bir defa huzurundan
kovmuş veya sorduğu soruyu cevapsız bırakmış, kendisiyle ilgilenmemiş değildir.
Ebû Cehil, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i evine davet etti.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) evine gitti. Ebû Cehil,
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i düşürmek için kazdığı kuyuya
kendisi düştü. Her ne kadar kendir (ip) sarkıttılarsa, kuyunun dibine
yetişmedi.
Ebû
Cehil; “Ancak beni Muhammed çıkarır, O'na söyleyin” dedi. Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) elini uzâttı kuyunun dibindeki Ebû Cehil'i tutup
dışarıya çıkarttı. Ebû Cehil; “Yâ Muhammed! Ne kadar büyük sihirbazsın ki,
kazdığım kuyuyu bana unutturdun, beni düşürdün. Sonra da elimden tutup beni
dışarı çıkarttın.” dedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) onun bile
müslüman olabilmesi için dua ediyor: “Yâ Rabbi! İki Ömer'in birinin eliyle bu
din-i mubini ihya eyle!”[43]
Biz
ise annesi-babası, kendisi müslüman; tarikata girmek, ders almak için gelmiş.
“Sizin zikrinizde, toplantınızda bulunayım” diyenleri niçin toplantımıza
almayalım, niçin ders vermeyelim? Ona, “sen şu dersi çek, bu dersi çek,
gördüğün rüyayı bana söyle. Gördüğün rüyalar, durumun, vaziyetin hoşuma
giderse, sana ders veririm,” demek Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in yaptıklarına ne kadar ters geliyor. Biz ne bu dîn-i mubinin, ne tarikatın, ne de
İslâmiyetin esas sahibi değiliz. Bunun sahibi Allah'u Teâlâ ve Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'dir.
Tarikat Pirleri, Meşayıhlar, biz hepimiz
kendi asrımızda birer emanetçiyiz. Bugün varız, yarın yokuz. Bizim için, kabul
edip etmemek, hoşuma giderse ders veririm, yoksa vermem demek iyi değildir.
Allah'u Teâlâ ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem); “Bunun esas sahibi
ben idim, sen bir emanetçiydin. Niçin bu tarikatı herkesten esirgedin?” diye
hesap sorarsa ne cevap vereceğiz?
Benim yanıma konuşmak için İslâmdan uzak
herhangi bir toplum, hatta kâfirde olsa ister erkek, ister kadın hepsini kabul
eder, bildiğim kadarıyla ikâz yollu konuşurum. Kabul ederse hem ben
kazanırım, hem kendisi kazanır. Kabul etmezse ben kazanırım, kendisi kaybeder.
Zamanımızda
bazı kadınların: “Ben şeyhim” diyerek erkeklerin elinden tutup biat
verdiklerini söylediler. Bu yasaktır. Erkeğin kadının elinden tutup biat
vermesi ne kadar yasaksa, kadının da erkeğin elinden tutup biat vermesi o
derece yasaktır. Ayrıca kadından Şeyh olmaz. Yaratılış itibari ile devamlı
namaz bile kılamaz. Namahremlik bakımından umuma hitab edemez. Daha birçok
mahzurları vardır. Kadınlar kadınlara, erkekler erkeklere çektiği dersi tarif
edip söyleyebilirler. Bunlarda aynı dersi çeker. Bu biat verme değildir.
Birgün
bir cemaatte bana: “Senin, Kâdirî Tarikatından ders vereceğine dair elinde
yazılı bir icazetname (belge) var mı?” dediler. Ben; bu icazet-name kulun
yazısı mı, yoksa Allah'u Teâlâ'nın yazması mı? diye sordum. Onlar: “ Kulun
yazması, seni yetiştiren âlim, şeyh her kimse; bu gittiği yerde ders verebilir,
sözüne güvenilir, kendisine itimad edilir diye yazar altını mühürler. sana
verir. Sana da herkes güvenir, senden ders alır.” dediler.
Bir
zaman, Bilâl Babama bir şeyh bir
icazetname yazmış, altını mühürlemiş, vermiş. Eve gelince, Bilâl Babam sormuş:
“Bu neye yarar?” Yanındakiler: “Herkesin seni tanımasına, sana güvenmesine,
emniyet edilmesine, tereddütsüz senden ders alabilmesine yarar,” demişler.
Bilâl Babam; icazet-nameyi yırtmış ve ateşe atmış; “Beni Allah'u Teâlâ
tanıtsın! Ben, beni kulun tanıtmasını istemiyorum.” demiştir. Bende o adamlara
dedim ki; Bu icazet-name kul yapısı olduğuna göre kulun bastırdığı paranın
aynısı sende var. Sen de hakikisi, kendisinde sahtesi olduğu halde sahte parayı
sana veriyor, anlayamıyorsun! Bu icazetnamenin hakikisi sende yoksa veya ben
öyle bir yazıyı uydurma (sahte) olarak yazmış, altını mühürlemiş olarak
getirsem körükörüne benim arkama mı düşeceksiniz? dedim. Onlar: “Hayır!”
dediler.
Ben
tekrar; Benim icazetnamemi hakiki bir şeyhin verdiğini kabul edelim! İnsanlar
için ölünceye kadar yanılma, beşeriyet hali, şeytanın azdırması var mı, yok mu?
diye sordum. Onlar: “Var!"dediler. Bana icazetname verildiği zaman ben iyi
idim. Sonunda da azdırırsam, elimde hakiki icazet-name vardır diye körükörüne
yine arkama mı düşeceksiniz? Onlar: “Hayır!” dediler. Üçüncü olarak da; bana icazetnameyi
veren âlim, şeyh hakiki şeyh değilse, beni tam incelememiş, bilememiş olabilir.
Ayrıca ben bu icazetna-meyi Allah'u Teâlâ için değil, (Allah'u Teâlâ
esirgesin.) kendi nefis arzum ve dünya çıkarım için şeriatsız hâller bende
görülse bende icazetnameyi gösterip, ders versem yine körü körüne arkama
düşecekmisiniz? dedim. Onlar yine: “Hayır!” dediler. Ben;
Siz,
Kur'ân Kursu hocasısınız ama Kur'ân-ı Kerim'in ne demek istediğini
anlayamıyorsunuz. Ben âlimsem, sizde âlimseniz, siz beni başka bir şeyle değil,
Kur'ân'la ölçün! Kur'ân-ı Kerim'den büyük icazetname olmaz. Allah'u Teâlâ,
Kur'ân-ı Kerim'de âyetlerle sevdiği kullarını vasıfları ile methedip söylüyor.
Beni O'nunla ölçmüyorsunuz da kulun yazıp bana vereceği bir icazetname ile mi
ölçeceksiniz! dedim.
Kur'ân-ı Kerim'de:
“Muhbitiyn kullarıma müjde et:
1-) Onlar, Allah
yolunda üzerlerine gelen kazaya, belâya sabrederler.
2-) Allah'u
Teâlâ'yı zikrettikleri zaman kalpleri cila bulur.
3-) Namazları
üzerine mukim olurlar.
4-) Rızklarından
fakir-fukaraya yedirir, içirirler.”[44]
Böylesi
bir kişinin; Allah'u Teâlâ yolunda üzerine hastalık, belâ vs. gelmesi ona
da sabretmesi; zikrullah etmesi; kalbinin cilâ bulması; farz, kaza ve nafile
namazlarını çok çok kılması ve üzerinde sıkı durması, rızıklarından fakir-fukaraya
mü'minlere yedirip, içirip dağıtması lâzımdır.
Ey Habibim! İşte bunları müjdele bu vasıflar kimde varsa cennetim,
Cemâlim, Didarım, Gurbiyetim hepsi onlaradır. İşte icazetname! Kur'ân-ı
Kerim'de; “Ey Allah'a iman edenler! Allah'u Teâlâ'yı çok zikredin.”[45];
“Münâfıklar, Allah'u Teâlâ'yı zikretmez değil, az zikrederler.” İşte
icazet-name! Allah'u Teâlâ'yı çok zikrediyorsa ki, şu zamanda bu hakiki tarikat
ehlinde vardır. Yine; “Biz, Kur'ân'ı mü'minlere şifa ve rahmet olarak
indirdik.”[46]
Kimin okumasında dertliler deva, hastalar şifa buluyor, müşkül işler
halloluyor? İşte icazetname! Sen beni bunlarla ölç. Bunlar ve bu gibiler bende
varsa ben hakikiyim, değilse hakiki değilim, dedim.
Yardım için bir kula çağırılır mı? Şeyhe çağırıyorlar, Sorusuna deriz
ki:
Peygamberde,
şeyhte, evliyada hiç bir şeyi yapamaz. Onların eli ile Allah'u Teâlâ yapar.
Onlar arada vesile, vasıta olur. Doğrudan şeyhe çağırsan bile Allah'u Teâlâ
onun eli ile yapar. Yoksa kulun elinde ne var? Kulun yaptığı çok büyük bir
dozer'i, vapur'u, helikopter'i kullanmasını bilen ona biner, sürer. Öyle olur
ki yüzbin adamın yapamayacağı işleri yapar. Bunu adam mı yapıyor? Bir adam öyle
bir şey yapabilir mi? Hayır. Yapan adam ama, esas işi gören yapan alettir.
Elektirik fabrikası, büyük fabrikalar, kaynak makinası bunların yaptığı işleri
o alet olmazsa elle yapmak imkânsızdır. O adam, insan gücü dışında bir şey
yapamaz. Kulun yaptığı en son modern bir
alet eline geçip onuda tamamen kullanmasını bilirsen çok büyük işleri başarır.
Allah'u Teâlâ'nın lütfundan kendisine verdiği manevi aletleri kullanırsa, o
alet kulun yaptığı aletin milyonlarca mislini neden yapmasın? Allah'u Teâlâ'nın
lütfundan verdiği, vereceği aletleri manevi cihazları şöyle sıralayabiliriz:
1-
“Kulum farzların edasında olduğu kadar bana hiç bir şeyle yaklaşamaz. Bu arada
bana nafile ibadetlerle de yaklaşır ki, onu severim. O kulumu sevdiğim
zaman işiten kulağı, gören gözü,
söyleyen dili, yürüyen ayağı, kalbi olurum. Bu durumları ile benimle duyar,
benimle görür, benimle konuşur, aklı benimle erer, benimle tutar…İlâ Ahir.”[47]
2- “Beni arayan engin gönüllerde arasın.”[48]
3- “Ben insanın sırrıyım, sırrım onun
sırrındadır.”[49]
4- “Onlar için dünya hayatında ahirette de
müjde vardır. Allah'ın sözlerinde asla değişme yoktur. (O verdiği sözü mutlaka
yerine getirir.) İşte bu büyük kurtuluşun kendisidir.”[50]
5- “Ancak tevbe ve iman edip iyi
davranışta bulunanlar başka; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir.
Allah'u Teâlâ çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.”[51]
6- “Erkek veya kadın kim mü'min olarak iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayat ile yaşatırız ve onların mükâfatlarını yapmakta olduklarının en güzeli ile veririz.”