HALAKA-İ ZİKİRDE ORTAYA OTURULMAMASI HAKKINDA
HADîS-İ ŞERİFLER:
Aşağıdaki hadîs-i şeriflere göre Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) zikrullah halkasında ortaya giren, dönen, ortada duran, idareci gibi
olanların, hepsini men ediyor. Bu nedenle ortaya girmek, tamamen mahzurludur.
Mevlevilerin ayrı ayrı olduğu yerde ayakta dönmeleri ortaya girme demek
değildir. Onların yaptıklarının mahzuru yoktur.
Hepsi halka olur bir kişi ortaya girer bu mahzurludur.
(Sünen-i Tirmizî, Cild 4, Hadîs No: 2900)
Miclez'den rivâyet edilmiştir:
Adamın biri halkanın ortasında oturdu ve bunun üzerine Huzeyfe (Radiyallahu anhu) şöyle dedi:
- Halkanın ortasında oturan kişi, Muhammed'in dili (ifadesi) ile
mel'undur veya Muhammed'in diliyle Allah ona lânet etmiştir.
Bu hadis hasen-sahîh'tir.
Ebû Miclez'in adı Lâhık bin Humeyd'dir.
(Berika, Cild
5, Sayfa 334)
Ebû Dâvûd'un, Huzeyfe (Radîyallahu anhu)'den rivâyet ettiği hadise göre:
Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem): “Bu halkanın ortasında oturan
kimseye lânet etti.”
(İslâm'da Helâller ve Haramlar İbn Hacer El-Heytemi, Cild 1, Sayfa
421-422)
Ahmed bin Hanbel, Ebû Dâvûd, Tirmîzi ve Hakim'in Ebû Hüreyre
(Radiyallahu anhu)'den rivâyetlerinde Resûl-i Ekrem:
“Le anallahü mencelese ve setal halgati...İla Ahir.” “Halka (teşkil eden
cemaatin) ortasında oturan kimseye Allahu Teâlâ lanet etsin,” buyurmuştur.
Tirmîzinin hasen ve sahih senedlerle rivâyetinde; adamın biri halka
meydana getiren topluluğun ortasında oturmuştu. Huzeyfe (Radiyallahu anhu) :
-“İşte bu adam
Resûl-i Ekrem'in dilinde melûndur,” dedi.[1]
“Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) doğrudan doğruya halka
teşkil eden her cemaatin ortasında oturmayı men ediyor. Doğrudan doğruya
halkanın ortasında oturanlara lânet ediyor.”
(El-Uhûdü'l-Kübrâ
(İmam Şa'rânî), Sayfa 1003)
Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz'in bizlere vasiyetlerinden biri de
zikir meclisi olsun, ilim meclisi olsun hiçbir meclis halkasının ortasında
oturmamamız hakkındadır.
Ebû Dâvud merfuan şu hadîsi anlatır: “Hak Teâlâ, halkanın ortasında
oturan bir kimseyi lânetlesin.”
(Kütüb-i Sitte,
Cild 10, Hadîs No: 3326)
Ebû Miclez anlatıyor;“ Bir adam halkanın ortasına oturmuştu. Huzeyfet
İ'bnu'l-Yemân (Radiyallahu anhu) dedi ki;
- Halkanın
ortasına oturan, Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem)'in diliyle
lânetlenmiştir.[2]
Mevleviler zikirde dönerler. Çünkü kendi tarikatlarında vardır ve
onların hepsi birlikte döner. Onlarda da zikrullah halkasının ortasında bir tek
kişinin dönmesi, durması, caiz değildir.
Kadiri zikrinde de ayakta zikir vardır. Müzekki-n-Nüfus Kitabında,
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ashâbla birlikte ilk defa
otururken sonra ayakta zikrullah ettiklerini yazıyor. O tarifte şöyle: Şiddetli
rüzgâr karşısında ağaçların eğilip eğilip kalktığı gibi el elden tutulur ve
ağacın kökünün kımıldamadığı gibi zikredenlerinde ayakları kımıldamaz, eğilir
eğilir kalkarlar, “Allah, Lâ ilâhe illallah” diyerek zikrederler.
(Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in ayakta zikrullah yaptığı ileride
genişçe anlatılmıştır.) Kadınlar ayakta zikir yapmazlar.
Yalnız
bir şeye dikkat edilmelidir ki, zikrullaha başlamadan ve zikrullahı bitirdikten
sonra duadan evvel Kur'ân-ı Kerim okumayı ihmal etmemelidir. Zikrullah
yapılırken bir çok usuller vardır. Bu usullerin bazısını uygulayıp bazısını
uygulamasan da olabilirdi. Ama şu zamanda ümmet fesada gitmiş sünnet-i Resûlullah
fesada gitmiş. Hakiki sünneti yapanlar az kalmış, yapılmaya yapılmaya
unutulmuştur. Sünneti bid'at, bid'atı sünnet olarak gösterenler çoğalmıştır.
Hatta en müslüman görülen bazı kimseler buna muhalefet ediyorlar. Bizim de
onların yaptıklarına muhalefet için sünnetin hepsini tam tamına uygulamamız,
yapmamız lâzımdır.
(Sûre-i Taha,
Ayet 124)
“Kim de beni zikretmekten yüz çevirirse şüphesiz onun için dar bir geçim
vardır (Bu dünyada geçimini dar ederim. Zenginde olsa sıkıntılı ve zor yaşar).
Ve biz onu, kıyamet günü mahşerde kör olarak haşrederiz.”
(Râmûzu'l-Ehadîs
Hadîs No: 6173)
“Ey Hafsa! Sakın çok konuşma; Allah'ı çok zikretmeden (başka konuşulan
her sözü) çok konuşmak kalbi öldürür. Allah'ın zikri ile çok konuşmak ise kalbi
diriltir.”
Zikrullah Allah'u Teâlâ'nın emridir, bu kalbi diriltir. Dünya kelâmı
konuşmak kalbi öldürür. Ayetten, hadîsten, Ashâbdan, dinden konuşmak zikrullah
kadar diriltmese de kalbi öldürmez.
(Râmûzu'l-Ehâdîs,
Hadîs No: 4275)
“(Allah'a yemin ederim ki,) sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar
Allah'ı zikreden bir cemaatle oturmam, her birinin diyeti on iki bin olan
İsmail oğullarından dört köle azât etmeden benim için daha sevimlidir. Benim
için ikindi namazından sonra güneş batıncaya kadar Allah'ı zikreden cemaatle
oturmam, her birinin diyeti on iki bin olan İsmail oğullarından dört kişi
(esirlikten kurtarmaktan veya köle) azât etmemden daha efdaldır.”
(Râmûzu'l-Ehâdîs
Hadîs No: 4276)
“Sabah vaktinden güneş doğana kadar, oturup Allah'ı zikretmem, O'na
tekbir getirmem, O'na hamd etmem, O'nu tehlilde bulunmam, O'nu tesbih etmem
benim için, İsmail oğullarından bir köle azât etmemden daha sevimlidir. İkindi
namazından güneş batıncaya kadar Allah'ı zikretmem, benim için İsmail
oğullarından dört köle azât etmemden daha sevimlidir.” Bu sayılanların hepsi
Allah'u Teâlâ'yı toplu olarak zikretmektir.
Bundan da anlaşılıyor ki, ikindi
namazından sonra güneş batıncaya kadar zikrullah etmek Allah'u Teâlâ'ya daha
fazla sevgilidir.
“Namaz zikirdir.” diyenler
buna dikkat etsinler! Sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar kerahat
vakti olduğundan namaz yoktur. “Bir kavimle toplanıp zikrullah etmek” dediğine
göre; bu Kur'ân okumak değil, doğrudan “Lâ ilâhe illallah, Allah” diye hep bir
ağızdan Allah'u Teâlâ'nın ismini zikretmektir. İkindi namazından sonra güneş
batıncaya kadar yine kerahat vaktidir. Yalnız veya cemaatle toplanıp namaz
kılınmaz. “Toplu olaraktan zikrullah etmek” dediğine göre halaka-i zikirdir.
Eğer sen; Bu Kur'ân okumadır, diyorsan, Kur'ân-ı Kerim'i biri okur, diğerleri dinler.
“Bir kavimle toplanıp zikrullah etmek” dediğinden de anlaşılıyor ki, doğrudan
zikrullahdır. “Lâ ilâhe illallah, Allah” veya herhangi bir Esma'yı hep bir
ağızdan demektir. Bunun başka manası yoktur. Bu kadar açık toplantı ve halaka-i
zikrullahı inkâr ederseniz, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) yarın
mahşerde sizin davacınız olur. “Ümmetim, bu zikrullahı yapsınlar, benim yanımda
zikrullah o kadar sevgilidir” dedim. O halde niçin yapmadınız, söylemediniz?
Niçin toplanıp zikrullah yapanlara mani oldunuz? diye sorar. Bazı hoca veya
âlim denilen kişiler daha cahilseler, “Zikrullah edilen yeri kırk arşın kazıyıp
atmalı.” diyorlar. Allah'u Teâlâ ayıktırsın. Amîn.
(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 2340)
“Namazgahında, sabah
namazından sonra, güneş doğuncaya kadar sabit bir halde oturup Allah'u Teâlâ'yı
zikretmek, rızık talep etmek için diyar diyar dolaşmaktan daha etkilidir.”
Zikrullah vb. şeyleri inkâr
etmenin mes'uliyeti çok büyüktür. Allah'u Teâlâ'dan korkun ve Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz'den utanın.
(Sünen-i İbn-i
Mâce, Cild 9, Hadîs No: 3791)
“Ebû Hüreyre ve Ebû Saîd (el-Hudrî) (Radiyallahu anhu)'den rivâyet
edildiğine göre; bu iki zat Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in şöyle
buyurduğunu şahadet etmişlerdir:
- Bir mecliste oturup da orada Allah'ı zikreden her (müslüman) cemaatını
melekler kuşatır, onları rahmet kaplar, üzerlerine sekînet (Allah'ın rızası,
vakar ve sûkunet) peyderpey iner ve Allah'u Teâlâ katındaki (melek)ler arasında
onlardan (övgü ile) söz eder.”[3]
Allah'u Teâlâ; “Ey benim meleklerim! Şu kullarıma bakın benim ismimi
zikrediyorlar.” diye Allah'u Teâlâ meleklere bizi överek gösterir.
(Râmûzu'l-Ehâdîs,
Hadîs No: 4247)
“Allah'ın zikredildiği her mecliste melekler bulunur ve “Çok yapın, Allah size ihsanını ziyade eder.”
derler. Sonra onlar kanatlarını yayıp havalandıklarında, zikir de aralarında
onlarla birlikte yukarı çıkar.”
Millet zikrullah meclisinde aşka gelir, zikrullah kızışır. Meleklerde onlarla beraber aşka gelir,
kanatlarını açarlar. Melekler havalandıklarında zikirde onlarla uçar,
havalanır. Melekler gidebildiği yere kadar giderler. Zikrullahın nuru ise
Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hz.'ne vasıl oluncaya kadar durmaz gider ve Allah'u Teâlâ'ya
kavuşur.
(Sûre-i Fatır, Ayet 10)
“Kim izzet ve şeref istiyor
idiyse, bilsin ki izzet ve şerefin hepsi Allah'ındır. O'na ancak güzel söz
yükselir (ulaşır). Onları da Allah'a amel-i sâlih ulaştırır. Kötülükleri tuzak
yapanlara gelince, onlar için çetin azap vardır. Ve onların tuzağı bozulur.”
Zikrullah sözü taa Allah'u Teâlâ'ya
varıncaya kadar yükselir gider. Orda balya olup yarın mahşerde seni bekler.
Yeşil yaprak olarak mizan terazisine konur. Cehennemden seni kurtarır.
Meleklerin gıdası zikrullah
nurudur. Kur'ân okurken, namaz kılarken, zikrullah halkasında “Allah, Lâ ilâhe
illallah” dediğimizde ağzımızdan çıkan nur, meleklerin gıdasıdır. Zikrullah
olan yere melekler toplanır. Birbirlerini çağırıp “Gelin gıdamızı alalım.”
derler. Allah'u Teâlâ zikrullah nurunun içinde meleklere ait gıda yaratmıştır.
Onlar o gıdayı alırlar. Melek gıda alsa da almasa da yaşar. Ama alması
kendilerine daha hoş gelir.
(İhyâu
'Ulûmi'd-dîn, Cild 1, Hadîs No: 85, s.90)
“Gerçek Allah'u Teâlâ'nın insanlar için yarattığı meleklerden başka
birde seyahat eden melekleri vardır. Zikir meclislerini buldukları vakit
arkadaşlarına:
- Geliniz aradığınız burada (gıdamızı alalım) diye çağırırlar, toplanır,
onları kuşatır ve dinlerler. Ey (ümmetim)! Allah'ı zikredin ve nefsinize
hatırlatın.”
Ey mü’minler! Allah'u Teâlâ’yı zikredin, o zikri nefsinize hatırlatın,
uyku sersemi olan kimseyi kolundan tutar, sallar, çağırır, hatırlatırsın. Sen
de uyuşuk yılan gibi olan nefsin uyuşuğu açılsın diye zikirde sallanarak
"Lâ ilâhe illallah" diye bağırarak hatırlatırsın, nefsini uyarırsın.
Allah'u Teâlâ nurdur, O'nun ismini toplu veya yalnız zikretmekte nurdur.
(Sûre-i Nur, Ayet 35)
“Allah göklerin ve yerlerin
nurudur. O'nun nurunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandil gibidir. O
lamba bir billur içindedir; o billur da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir
ki, doğuya da batıya da nisbet edilemeyen mübarek bir ağaçtan çıkan yağdan
tutuşturulur. (Bu, öyle bir ağaç ki) yağı, nerdeyse, kendisine ateş değmese
dahi ışık verir (yanar). (Bu ışık) nur üstüne nurdur. Allah insanlara (işte
böyle) temsil verir: Allah her şeyi bilir.”
Onun yağı ateştir dokunmadan
yanar. Bunu Bilâl Babam şöyle tefsir ediyor. Toplanıp zikrullah ederler.
“Allah, Lâ ilâhe illallah” derken derken içerisi yanar, tutuşur. Kendi kendini
yerden yere çalar. İşte ateş dokunmadan yanar dediği budur. En büyük nur budur.
Zikir nurdur, zikirde bu yanma nur üstüne nur olur. Namaz nur, namazda o hâl
gelmesi, zikirde Allah Allah derken derken hem namaz hem zikir birleşir,
içerisi Allah'u Teâlâ'nın aşkından yanar o da nur üstüne nurdur.
Allah'u Teâlâ sağırmı ki, zikirde
bu kadar çağırıyorsunuz diyenlere: Allah haşa sağır değil bizim nefsimiz sağır
Allah'a değil, kendi nefsimize duyurmak için çağırıyoruz
Bilâl Babam kasidesinde
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) hakkında inen âyetlerin her birisini
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in bir yerine benzetiyor.
Ya Resûlullah Cemalin Sübhanellezi esra imiş
Saçın Velleyli iza yağşa, gözün Ven-necmi âyet-il
kübra imiş
Veş-şemsü
zâtın Vedduha sıfatındır senin,
Nurun
âlâ nur da, hüviyetin bu âlemden kübra imiş.
Senin hakkında indi âyet-el Kevser
Derya'yı feyzinde senin Kevser bir katra imiş
Manada senin kadrini bilen bildi kendi kendini
Başın
Arş-ı Alâ'da senin ayakların Tahtes-sera imiş,
Hilkatı ervahta Sensin evliyalar, Enbiyalar atası,
Hilkatı ecsamda Adem ata bu cümleden kübra imiş.
Mucizatın
âlemde ceryan etmektedir hâlâ gün gibi.
Kur'ân'ül
Kerim'ül Azim'ül Burhan bu cümleden kübra imiş
Kıl şefaat sen bu gün Enbiyalar, Evliyalar serveri
eyle medet,
Bu güruhi aşıklarına senin bu Bilâl'in Nâdîriy'ül
Kadîri cümleden sonra imiş.
Hacı Muhammed Bilâl-i Nadir
Hazretleri
(Sahîh-i
Müslim, Cild 8, Hadîs No: 2 (2675))
“Ebû Hüreyre
(Radiyallahu anhu)'den; Resûlulah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu:
- Şüphesiz Aziz ve Celil olan Allah şöyle buyurur: “Ben kulumun beni
zannı yanındayım (iradem kulumun beni anlayışına göre taalluk eder) Kulum beni
zikrederken ben muhakkak onunla beraber bulunurum. Eğer o beni gönlünde gizlice zikrederse ben de onu
nefsimde gizlice zikrederim. Eğer o beni bir cemaat içinde zikrederse, ben de
onu o cemaatdan daha hayırlı bir cemaat içinde zikrederim. Kulum bana bir karış
yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım. Kulum bana bir arşın yaklaşırsa ben
ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak varırım.”[4]
Yani: “Kulum beni nasıl
zannederse öyle bulur.” Sen “Allah” dediğin zaman Allah'u Teâlâ senden ayrı
değildir.
Onun için Arifler “Mü’min-i
Kâmil Hakk’ın hamilidir (Allah'u Teâlâ’yı taşıyandır)” demişler. Kul devamlı
zikrullah edince Allah'u Teâlâ’yı taşıyor. “O beni (kalbinde) gönlünde gizlice
zikrederse, bende onu gizlice zikrederim.” Yani: Allah'u Teâlâ: “Onu sevdiğimi
kimse bilmez, bir tek ben bilirim. “Beni bir cemaat içinde (cemaatle cehri
(sesle) zikrullahla) zikrederse, ben de onu büyük cemaatlerde zikrederim.
Onların ağzı ile her tarafa yayarım. Mü'minler onu çok sever, ondan konuşur,
ondan söyler.”
(El
Yazması İmadiye'l-İslâm isimli kitab'ın Sayfa: 275-294 arasından
sadeleştirilerek alınmıştır.)
SERACİDE VE TECNİS'DE zikir olunmuştur.
Hamamda sesli (cehri) Kur'ân okumak mekruhtur. Amma sessiz (ihfa ile) okumak
mekruh değildir. Fetva bunun üzerine verilmiştir. Lâkin hamamda tesbih ve cehri
(sesli) dahi zikrullahı söylese tehlil eylemek mekruh değildir. Fetva bunun
üzerinedir. En mahzurlu hamamdır, orda caiz olduğu malum oldu. Şimdi Şeyatîn
evi olmayan yerlerde ve Allah evlerinde zikrullah eylemek neden mekruh olsun?
BESTAN-I NEVADIR adlı kitapta zikir babında yazmış ki; Nebi (Sallallahu aleyhi
vesellem) Ashâbı ile namazdan sonra cehri (sesli olarak) tesbih ve tehlil eylerlerdi. Muhaggigler
(Hakikatı ve gerçeği meydana çıkaranlar) arasında cehri zikrullah yapılması
evlâ olduğudur. Haram ve mekruh olmasında değildir. Çünkü haramdır veya mekruhtur
diyenin kıyâmette azaba ve cezaya mübtela olur demektir. Hangi âyette ve hangi
hadîste kıyâmette bir taifenin Allah'u Teâlâ'nın adını çağırdığı ve halk içinde
zikrullah eylediği için muazzeb olduğu yazılıdır. Haşa ve kellâ! MESABİHUN'UN
MAZHERİ adlı şerhinde zikrullahı cehri olarak yapmak caizdir, müstehabtır.
Cehri
Zikrullah'ın faydaları nelerdir ?
Çünkü; cehri zikrullahta beş türlü fayda vardır:
1- Müslümanlar din-i islâmın
alâmetleri zahir olur, bundan menfaatlenirler.
2- Zikrullahın bereketi
evlerden ve her taraftan işitilir. Gönüller münevver olur, nurlanır.
3- Zikir başladığında bir
kısmı mü'minlere tabi olur. Onlarla yanıp yakılır. Mü'minleri zikrullah'a tâbi
eylemek büyük sevaptır.
4- Yaştan-kurudan,
canlıdan-cansızdan her kim o zikri işitmişse kıyâmette o zikre şahadet etseler
gerektir.
5- Gönüle gelen havatır
(fikir, düşünceler) cehr-i zikir def eder. İnsanın dağılmış olan aklını da
toplar yani insan vücudu bir şehre benzer ki; bu şehrin halkı dünya meşgalesi
için etrafa dağılmış, cum'a vakti olsa müezzin salâ verdiğinden cemaat toplanıp
camiye gelirler. İşte cehri zikir eyleyen de dağılmış olan aklını fehmini
(zikrullah) ezanı okuma ile bir araya toplayıp huzur-u kalb ile namaz kılar.
Cehr-i zikrullah'ın da bunlar gibi nice faydaları vardır.
“ŞİR'ATİL İSLAM'DAN nakildir. FERİŞTE OĞLU isimli
kitapta yazılmış ki; Cenaze götürüldüğünde cehri zikir yapmayın denmekte;
Halbuki bir cenaze önünde cehri zikrullah eylemek islâm aleminde ve bütün
vilayetlerde ehl-i islâm'ın hepsi bu cehr-i zikrullahı yaparlar. Bu kitapların
nakline göre bu zikir mekruhtur, dediğini bazı dostlar bu kitaplarda görüp bu
halk niçin böyle yapıyorlar diye hayret ederlerdi. Ve bu sözlerin zahirine
bakıp taassub (taraftarlık etme) ederler. Muteber kitaplardan bir miktar cevap
olarak haberler yazacağım.
Evvelâ bilmek gerek ki: Cevap
vermek için tafsilat (açıklama) lâzım. Bu manayı isbat edici âyet-i
kerime ve hadîs-i kudsiler ve hadîs-i nebeviler var. Bunlar Fukaha kitaplarında
yazılmıştır. ŞEYH-İ SÜMBÜL HAZRETLERİ
(Rahmetullahi Aleyh rahmeten vasiaten) işte bu dört türlü delillerin her
birisinden deliller getirmiş ve açıklayarak mustakilen bir risale (kitapçık)
yazmıştır. İsmini “Risale-i Tahgig” koymuştur. O tarihteki yani kendi
zamanındaki bazı taassub ehilleri cehri zikrullahı cenaze götürülürken önünde
yaparsınız ve zikrullahı hafife alırsınız. Sözlerine ve taarruzlarına karşılık
biz dahi Risale'de yazılan delillerin hepsini bu türkçe kitapta
(İmadiye'l-İslâm)'da tercüme eylemeyi münasib gördüm. Zikrullaha tabi olan
dostların töhmetten (suçlama) aciz kaldık, zikrullahı tamamen terk edecek
duruma geldik. Sabır edemiyoruz demeleri üzerine o kitaptan bu delilleri
yazıyorum.
Ayet-i Kerime budur ki: “YA EYYÜHELLEZİNE AMENÜZKURULLAHE ZİKREN KESİRA”
TEFSİRİ BA'LEVİDE ve TEFSİRİ SA'LEBİDE İbn-i Abbas (Radiyallahu anhu) bu âyetin
tefsirinde buyurmuş ki: Hakk Teâlâ Hazretleri kullarına emretti ki: Farzların
her birisine bir hat (sınır ) ve vakit tayin etti ve her bir farzı bir özür ile
sâkıt eyledi. Zikrullahın farzının miktarını belli etmedi. Çok, çok yapın
buyurdu. Aklı başında oldukça hiç bir kimsenin zikri terketmesi özür kabul
edilmez, diye buyurdu. MÜCAHİR kitabında buyurdu ki: Farz olan çok zikir
odur ki; ebediyyen Allah'u Teâlâ'yı
unutturmayın. İbn-i Abbas'ın buyurduğu mâna üzerine zikri kesir cümle
farzlardandır. Farzın hakkı ve layık olduğu halı aşikâre olur. Suç'un sebebi
def etmektir. Çünkü terk eylemek (suç) mahallî'dir.
“Aşikâre olmakta riya olmaz. Nitekim SAHİB-İ KEŞŞAF ERAEYTE
tefsirinde Hazreti Resullullah
(Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki: “Lâ ğummete fî ferâyizillahe lî ennehâ
i'lâmül-islâm ve Şeâiriddîn” yani: Farzlarda riya olmaz, çünkü farzlar din-i
islâm'ın nişanlarındandır. Bunların aşikâre olması evlâdır. Nitekim nâfilenin
gizli (ihfa) olmasının (uygun) evlâ olduğu gibi. Bir gaye (maksad) ile ilgili
olmadıkça bunun dahi farzlar gibi aşikare
olması evlâdır, gereklidir. Yani halk beni görsün olaki beni överler
gibi olursa gayesi sahih değildir. Cenazenin önünde telkin evlâdır, gereklidir.
Bununda gayesi sahihdir. Galen Nebiyyü (Sallallahu aleyhi vesellem) “Li ebi
Hüreyre «Legginil mevtâ bi şehâdeti enlâ ilahe illallahü. Fe innehâ tahdimüz
zünûbe hedmâ galet ya Resulullah hâzâlil mevtâ fe keyfe lî ehyâ'i fe gale heyyi
hedemü ve ehdemü» ve kendi nefsinde zikrullah sağlam bulunsun demek ve
hatırındakileri def etmeye niyet eylemekde (gayesi) sahihdir. Daha bunun gibi
ne varsa hepside çok zikir eylemek farzdır. Diğer farzların âşikare olmasına
hiç kimse onun hakkında söz etmiyor. Fakat bu farzı cehri olarak çok yapmak
sesli olduğundan bazılarının karşı çıkmasına sebeb oluyor. Bu çok zikir yapmak
nafileden ise diğer konularla ilgili olan cehri olan farzlar nice evlâ ise bu
farzada karşı çıkmak neden gerek olsun. Mücerred (tecrid edilmiş, soyutlanmış)
riya ihtimali ile ilgili bir halde budur ki: Hakk Teâlâ İbrahim Peygamberi
cehri zikir yaptığı için meth etti. “İnne İbrahime le evvahün halîm”[5]
der.
MA'NANİ adlı tefsirde buyuruyor ki: Zikir ve dua ayet-i kerimeden bu
miktar insaf ehline kifayet eder. Amma Hazreti Seyyid (Sallallahu aleyhi
vesellem) buyurmuş ki: Hadîs-i Kudsi'de Hakk Teâlâ: “Hikâye eyleyip:
«Enâ inde zannî abdî ve enâ ma'ahû izâ zekerenî fe in zekerenî fî nefsî
zekertuhû fî nefsî ve in zekerenî fî meâlin zekertuhû fî meâlin hayrun minhüm.»
Yani Hakk Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki:
- Ben kulum ile bileyim, beni zikir eylese kulum beni gönlünden gizli
zikir eylese ben dahi kulumu onun gibi gizli (sır ile) zikir ederim. Kimseye
bildirmem ve eğer kulum beni bir cemaat ile ululayıp zikir eylese, ben dahi onu
bir cemaat içinde hayır ile zikir ederim. O cemaat hayırlıdır. Yani melaike-i
mukarrebin cemâatinde benim kulumu görün ki beni nice tazim edip halk arasında
adımı zikir eyler diye meth ederek adını zikrederim. İş bu karanlık yüzünde yüz
karaları kazanıp cehennem ehl-i olmaya müstehak olmuş iken mele-i a'lâ melekler
meclisinde hatırlar. İş bu devlet haberleri ile anlamak mertebesinde mü'minleri
men eyleyenler umarız ki Hakk Teâlâ insaf verir, (âmîn) yâ Hadî. Hadîs-i Nebevi
dediğimiz de: Ebû Said'ül Hudrî (Radiyallahu anhu) rivâyet eder ki; Hazreti
Serveri Alem (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurmuş ki:
“Eksiru zikrullah hatta yegûlül mecnun” (Kenzü'l-İrfan, No: 257)
Zikrullahı o kadar çok yapın ki hatta bu mecnun diyeler. Ayrıca İbn-i Abbas
(Radiyallahu anhu)'den Hazreti Seyyid (Sallallahu aleyhi vesellem):
“Eksîru Zikrullahi hatta yegulul münâfigûne inneküm murâûne” yani
zikrullahı o kadar çok yapın ki hatta münâfıklar sizin için bunlar mürâiler
desinler (El-Uhudül Kübra, s. 317) buyurmuştur. Gel şimdi gör ki şu divaneler
gibi türlü türlü hareketler yapar şevk ile ve zevk ile zikrullah yapana riya
ehl-i diye aleyhinde konuşurlar. Halbuki Sultan-ı Enbiya (Sallallahu aleyhi
vesellem) bunlara ne güzel cevaplar verip ne şekilde ad koydu cevap ve edeb ile
müşerref olsunlar. Belki de insafa gelirler.”
“SEYDİ ALİ OĞLU buyurmuş ki kalabalıkta ve sokaklarda
zikrullah az da olsa terk edilmez. Bir gafili gafletten uyarır. Yahutta sokak
ehlinden bir fasık o zikrullahi işitip şevk ile tevbe eder ve dahi GANİDE yazar
ki eğer bir kimse fısk meclisinde zikrullah ederse bunlar fısk ile meşgul
olurlar. Bende zikrullah ile meşgul olayım derse o zikir çok iyidir. Evinde
ettiği zikrullahtan efdaldır. Bunun gibi pazar içinde de bu niyet üzerine
zikrullah eylemek dahi evinde yaptığı zikrullahtan daha efdaldır. Fısk
meclisinde ve pazar içinde zikrullah eylemek caiz olurken niçin Allah evlerinde
camilerde zikrullah eylemekten bu cemaati men ederler. Allah'u Teâlâ buyuruyor
ki:
“Ve men azlemü mimmen menea mesâcidallahi en yüz kere…”[6]
İlâ Ahir. diye buyururken ve düğünlerde bid'atların def olması için zikrullah
eylemek gerekirken cemaati men ederler.
ŞİR'A ŞERHİNDE Fİ ZEMANİNA'da yazar ki: Bizim kitaplarımız
zikrullah olur diye tasrif (istediği yolda idare) ederken bu manayı isbat
eyleyici haberler risâle-i tahgig'de zikir olunan miktarı tahminen beş tane
vardır. Bu kadar tafsil etmeyecek cenaze önünde olan zikirlerin cevabına bu
kadar yapılan açıklamanın yetmesi lâzımdır. Muradımız taassub değildir. İnsaf
ehline bu kadar cevap kâfidir. Eğer diyecek olurlarsa İbn-i Mes'ud cehri zikir
edenleri mescidden sürüp çıkardığı habere ne dersin derlerse biz de deriz ki:
Azizler arasında ibn-i Mes'ud (Radiyallahu anhu)'a bu söz iftiradır. Çünkü
bunun gibi bir fiili işledi demek. “Ve men azlemü mimmen…[7]
İlâ Ahir” ayetinin manasını İbn-i Mes'ud (Radiyallahu anhu) Hazretleri bilmedi
demek olur. Ayetin manası: “Bu âlemde çok zalim kimseler var. Allah'ın
evlerinden zikir eyleyenleri zikir yapmasından men eyleyen zalimden daha büyük
zalim kim olur?” İbn-i Mes'ûd (Radiyallahu anhu) Hazretleri bu âyeti bilirken
mescidde zikrullah edenleri hiç dışarı çıkarır mı? Bu fiili ibn-i Mes'ud'un
yaptığına bir haber vardır. NÜSUSU GATIA'da zikrolunmuştur. Eğer diyecek
olursan “Yâ eyyühennâsü irbiû alâ enfüsiküm inneküm lâ tedûne esâmen velâ
ğâyiben” diye buyurduğu hadîse ne dersin. Yani ses eylemek sağıra çağırmazsın
dahi gizlide çağırmazsın der. “Vezkür Rabbeke fî nefsike tederruan ve hufyeten
ve dûnel cehr-i menil gavli bil ğuduvvi vel esâli velâ tekün menil ğâfilîn”[8] diye
buyurduğu ayetine ne dersiniz? Yani Ya Muhammed Rabb'ını gizli kalbinden zikir
eyleye. Cehri zikir eylemeye gafillerden olma dedi. Bu hadîse cevap verdiler ki
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) sefer halinde idi. Düşmandan sakınıp
gizli olarak zikir edin buyurdu. Amma
ayetin tefsirinde KEŞŞAFİN TABİBİ adlı şerhinde ve TEFSİRİ KEBİRDE bu husus
Hazreti Resûl'ün kendine mahsustur, diye buyurdu. “Vezkur Rabbeke” hitabı
Resûla mahsus olduğu açıktır. Daha bunun gibi pek çok geniş cevaplar
vermişlerdir. RİSALE-İ HAKİKİYE'ye
bakarsanız bunun gibi pek çok cevaplar bulursunuz. O zayıf, çürük ihtimale
itibar edilmez. Çünkü insan beşerdir, her gününe bir miktar riya gelmezse
olmaz. İbadetin içinde veya dışında olan kimse bunların zarar ve ziyanlarına
…muttali olur. İbadetin başı onun üzerine (esas) olur. O vechile riya batıldır.
Sevabı yoktur abestir. Lâkin geri terk eylemekten daha iyidir. Şu cihetten ki
riya ihlasın kapısıdır. Riya için amel eyleyip o tabiatı ibadete (alışılmış)
olmakla ümid edilir ki ihlas ile amel eder. Riya hatırına gelen
vesvesiyedendir, esası yoktur. Sehel zamanda mahv olur.” “İnayeti hakkı ile
vallahul Hadî” diyecek olursan çünkü
Hakk buyurmuş ki cehr-i zikir edenlerle ve hadislerle sabit olmuştur.
Müstehabtır, taraftanda BEZZAZİ ve GURTUBİ ve FERİŞTE OĞLU ve MUHTAR gibi
muteber kitaplardan niçin bu cehr-i zikre mekruhtur demişler. Bu kitapların
yazarları o âyetleri ve hadisleri görmediler mi? Yahut anlamadılar mı? diye
sual eylesek; cevap budur ki; “İhtilafil eimmeti rahmetün” yani hadiste yazar
ki ve ulemanın ihtilafı rahmettir. Eğer cemi Kur'ân'ın manasında ve cümle
hadislerin fetvasında kati olarak ulemanın ihtilafı olmasa bütün ulemâ bir mana
üzerinde birleşirlerdi. Müslümanlara amel etmek gayet güç olurdu. Çünkü mezheb
bir olduğu için mesela çok büyük bir askere bir tarafa gittiğinde yalnız bir
yoldan çıkmak güç olduğu gibi her meselede ulemâ ihtilaf ettikleri mü'minlere
rahmettir. Her ne vechile amel eyleseler ulemânın kelâmlarından ayrı değildir.
Ehl-i sünnet cemaatınin mezhebleri usuli dinde biriken (amelde) bir olmayıp
dört olduğu gibi ve dahi Kur'ân'da kıraat yedi olduğu gibi olurdu. Böyle çok
olması mü'minlere kolaylık içindir.
(İmadiye'l-İslâm kitabından alınan yazı
burada sona ermiştir.)
(Râmûzu'l-Ehâdîs,
Hadîs No: 1621)
“Allah'ı zikretmek muhakkak bir şifadır insanları anmak ise bir
hastalıktır.”
Zahir-bâtın, dünya-âhiret için Allah'u Teâlâ'yı zikretmek kurtuluş ve
şifadır. İnsanları anmak, hatırlamak, söylemek bir hastalıktır. Allah'u Teâlâ
için bir kulu ziyarete gitmek Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hz.'nin emir ve nehiylerinden
konuşmak bu da Allah'u Teâlâ'yı zikretmektir, şifadır.
(Râmûzu'l-Ehâdîs,
Hadîs No: 4726)
“Lâ ilâhe illallah'dan efdal bir zikir, istiğfar'dan efdal bir dua
yoktur.”
"Lâ ilâhe illallah"dan üstün bir zikir, istiğfar
“Estağfirullah el azim” diyerek günahına tevbe etmekten daha büyük makbul dua yoktur.
(Kenzü'l-İrfan,
Hadîs No: 268)
"Zikir oruçtan efdaldır."[9]
(Kenzü'l-İrfan,
Hadîs No: 262)
"Zikir
sadakadan efdaldır."[10]
Çünkü zikir farzdır. Namazla, oruçla müslüman olunmaz. Sen ilk defa “Lâ
ilahe illallah Muhammed Resûlullah” diye zikredersen o zikirle müslüman
olursun. Ondan sonra namazın, orucun kabul olur. Onun için her amelin başı
zikrullahtır. Zikrullah ilk plandadır. Ne yazık ki bazı âlimlerimiz zikrullahı
son plana alıyor. Bazıları da zikrullah edilen yeri kazıyıp atmalı diyor.
Timurlenk her çeşit silahı kamayı yasaklar. Zaptiyeler kervanını
çevirir, ararlar. Kimsede bir şey çıkmaz. Nasreddin Hoca da bir kama çıkar.
Zaptiyeler hocaya:
- Sen her türlü silahın yasak olduğunu duymadın mı? Hoca:
- Duydum.
- Öyle ise bu kamayı niçin taşıyorsun? Hoca:
- Kitapta bazı yanlışlar var. Bu kama ile bazı yanlışları çiziyorum.
Hocaya ufak bir bıçak alıp onunla çizsen
olmaz mı? Hoca:
- Bazı yanlışlar var ki bu kama da çizmeye küçük geliyor der.
(İhyâu
'Ulumi'd-dîn, Cild 1, Hadîs No: 902, s.848)
“Dilini
zikrullaha bağlı olduğu halde sabahla ve akşamla ki, günahsız olduğun halde
sabaha ve akşama girmiş olasın.”
Seher vaktinde kalk “Lâ ilâhe illallah” diyerek sabahla; akşam olup gün
biterken o zamanda zikrullah ile akşamla. “Dilin zikrullaha bağlı olduğu halde”
deyince, anmak, hatırlamak ve namaz gibi şeyler değil, doğrudan doğruya “Lâ
ilâhe illallah, Allah Allah” diye sabahlamak, akşamlamaktır.
(Râmûzu'l-Ehâdîs,
Hadîs-i Kudsi No: 4056)
“Allah'u Teâlâ buyurmuştur: Ey Ademoğlu! Beni zikrettikçe bana şükretmiş
olursun. Beni unuttukça da küfran-ı nimette bulunmuş olursun.”
Zikrullah etmekle Allah'u Teâlâ’ya onun nimetlerine şükretmiş olursunuz.
Allah'u Teâlâ’nın zikrini etmeyip zikrullahı unuttukça Allah'u Teâlâ’nın
verdiği nimetlere küfretmiş olursunuz. Nimetin şükrü zikrullah iledir. Diğer
ibadetleri her ne kadar çok olsa da kul zikrullah etmezse Allah'u Teâlâ’nın
verdiği nimetlere küfretmiş demektir.
(Râmûzu'l-Ehâdîs,
Hadîs No: 5952)
“Allah'ı zikretmeden çok konuşma zira Allah'ı zikretmeden fazla konuşmak,
kalbi katılaştırır; insanlar arasında Allah'tan en uzak olan kişi katı kalbli
olandır.”
Allah'u Teâlâ'yı zikretmek dünya kelâmından çok olsun. Allah'u Teâlâ'nın
zikrinden başka dünya, evlat, mal, çoluk-çocuk bunları konuşmak kalbi
katılaştırır. Kalbi katı olan Allah'u Teâlâ'dan uzaktır, cehennemliktir.
(İhyâu
'Ulûmi'd-dîn, Cild 1, Hadîs No: 913, s. 855)
“Her gün yüz kere ‘Lâ ilâhe illalahu vahdehu lâ şerike leh, lehü'l-mülkü
ve lehü'l-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr’ diyen kimse, on köle azad etmiş
gibi olur. Kendisine yüz sevab yazılır. Yüz günahı silinir, o gün akşama kadar
şeytanın şerrinden emin olur. Hiç kimse, hiç bir ibâdetle bu seviyeye ulaşamaz.
Ancak bu ibâdeti, ondan daha fazla yapmış ola.”[11]
Bu tesbihleri çekeceğim diyen bir
kişi hakiki bir Şeyhden izin ve müsaade alıp öyle çekmesi lâzımdır.
Hadîs-i şerîfte geçen tesbihi yüzden fazla çekmiş olması lâzım ki, ondan
daha üstün olsun. O da “Lâ ilâhe illallah” diye zikrullah ile başlıyor
zikirdir, zikrullahtır.
(Râmûzu'l-Ehâdîs,
Hadîs No: 6226)
“Ey Muaz! Günde kaç kere zikredebiliyorsun; Günde onbin zikir
yapabiliyor musun? Dikkat et, sana birkaç kelime göstereceğim ki, bunlar hem
daha kolay, hem de onbinlerce (kelimeden) daha büyüktür; Lâ ilâhe illâlahu
adede kelimatihi, lâ ilâhe illâllahu adede halkihi, lâ ilâhe ilâllahu zinete
arşihi, Lâ ilâhe illâllahu melee semavatihi, Lâ ilâhe ilâllahu mislu zâlike
maahu velhamdü lillâhi mislu zâlike maahu lâ yuhsihi melekûn ve lâ gayruhu.”
(Râmûzu'l-Ehâdîs,
Hadîs No: 3323)
“Üç kişi iblisin ve ordusunun şerrinden kurtulmuştur: Gece-gündüz
Allah'ı (çokça) zikredenler, seher vakitlerinde istiğfar edenler, Allah
korkusundan ağlayanlar.”
Ağlamanın
sessiz olması lâzım.
(Râmûzu'l-Ehâdîs,
Hadîs No: 934)
“Yediğinizi Allah'ın zikri ve namaz ile eritin! Bundan gafil olmayın ki,
kalbleriniz katılaşır.”
Çok namaz, çok zikrullah olmazsa kalbiniz katılaşır. Hem namaz, hem
zikrullah olursa, itikadı da düzgün ve ehl-i sünnetten ise hakiki ümmet olur.
Yalnız namaz bana yeter deyip namazda kalanlara
yazıklar olsun. Yazdığım âyetleri ve hadîsleri incelersen bu dediğimi
daha iyi fark edersin.
Her toplumun, her iş yerinin, mülkiyenin, askeriyenin kendine ait
kuralları var. Her şahıs o kurallara uymak mecburuyetindedir. O kuralları
bozmak makam, mevki, ünvan tanımaz. Meselâ okullarda disiplin var. Müdür,
öğretmen, öğrenci, hademe (müstahdem) hepsi o kurallara uymak zorundadır.
Herkesin görevi ayrı ayrı olup o kurallar adamına göre değişebilir. Ama hiç
birisinden o kurallar kalkmaz. Hatta dışarıdan yabancı adam gelse ona da ait aynı
kurallar uygulanır. Allah'u Teâlâ‘nın kuralları Kur'ân'ı Kerim'dir. Kur'ân‘daki
şeriat bölümü kuralları; okul, fabrika, iş yerleri gibidir. Çalıştığı zaman
sekiz saat o kurallara uymak mecburiyetindedir. Evinde, tatilde, istirahatte
vb. yerlerde iken o kurallar kalkar. İkincisi; Tarikatın kuralları askeriye
gibidir. Askerlikte bir disiplin ve askeri kurallar var. Erden Mareşala kadar
bu kurallara yirmi dört saatin tümünde uymak mecburiyetindedir. Bu kurallara
tam uymayan rütbesi ne olursa olsun cezalanır, uymamakta devam ederse hapse
girer. Daha da inat ederse idamlığa kadar gider. Şayet kaçarsa en son vurulur,
öldürülür. Okuldan, iş yerinden, daireden kaçarsa işten atarlar, öldürmezler.
Şeriattan kaçanı da manen öldürmezler. Şeriatta yemin etme yok. Tarikatta
Allah'u Teâlâ'ya, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) e, Pir'ine,
Şeyhine o başladığı yoldan ölünceye kadar dönmeyeceğine yemin etme, söz verme,
elden tutma var. Askeriyedeki yemin merasimi gibidir. Biz kimsenin elinden
tutup biat vermiyoruz. Çünkü Bilâl Babam: “Ders tarifi kâfidir.” buyurdu.
Askerlikte yemin merasimi yapılıncaya kadar acemi sayılır. Eksikliğinden dolayı
ceza görmez.
Dervişlerde ikiye ayrılır. Birisi normal asker gibidir. Evi, çoluk
çocuğu, işi var. Dersini çeker, tarikat kurallarına uyar. Dünya, ev, çoluk
çocuğunun içinde normal asker gibidir. İkincisi; hazır kıta her zaman ayağında potin, tüm
techizâtı ve bütün silahları yanında olup, elbisesini soyunmaz. Onların bir
kısmı o vaziyette uyur, bir kısmı nöbet bekler. Memur, işçi, fabrikada çalışan,
mülkiye ve askeriye, onlar da hazır kıtaya güvenir. Onların içinden de bazıları
ajan olarak başka devletlere gönderilir. Kumandanlar da onlara güvenir. Onların
verdiği, gönderdiği raporu makbul tutar. Şeriat ve tarikat ehli, her ikisi de
İblis (şeytan) ile mücadelededir. Tarikattaki hakkı ile çalışabilenler ajan
görevi yapan onları değerlendiren kumandanlar tarikat Şeyhleridir. Bunlar
olmazsa dünya kurulmazdan evvel bu güne kadar tecrübe sahibi olan iblis, insana
dost gibi görünen düşman gibi vurandır. İnsandan ölünceye kadar ayrılmayan
nefis ve iblis ilk defa şeriat ehlini, sonra tarikat ehlini çok çabuk yıkar,
kalb kalesini çabuk zapteder. Ayrıca Hz. Pir ve diğer tarikat Pirleri sözleri,
yaptıkları ve işleri ile kıyamete kadar ümmet-i Muhammed'e ışık tutup nefis,
şeytan vb. kötülüklerden korur.
(Kenzü'l-İrfan,
Hadîs No: 263)
“Şeytan ben-i Adem'in (insan oğlunun) kalbine nüfus etmek için istilâ
eder, lâkin kalb, Cenâb-ı Allah'ı zikredince ümitsiz olarak geri çekilir.
Unutursa istilâ eder, onu etkisi altına alır.”
Şeytanı etkisiz eden zikrullaha çok çalışmaktır. Ne yazık ki zikrullah
etmeyi söylemiyorlar. Askeriye hava-kara-deniz askerleri, komando, istihbarat,
jandarma gibi çeşitli bölümlere ayrılır. Tarikatta aynıdır. Askeriyenin içinde
üst kademede olan kumandanlar ancak bu saydıklarımızı teferruatı ile bilir.
Mülkiyede en yüksek mevkide olanın bunları bilmediği gibi, şeriat ehli
tarikatın, tasavvufun inceliklerini bilemez.
“Siz bilmediklerinizi ehl-i zikirden sorun”[12]
buyuruluyor. Aksine ehl-i zikir olmayan zahir âlimlerden, zikrullaha çalışıp
ehl-i zikir olanların halini soruyorlar. Altı Parmak Kitabında: Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in Mi'rac'ını ve Mi'rac'da olan halleri, Allah'u
Teâlâ ile konuştuğu doksan bin soru-cevaptan sadece elli ve yüz kadarını
yazıyor, o da yüz sayfa tutuyor. Bu konuşmanın hepsi yazılsa iki yüz cilt
kitaptan fazla olur. Buna zamanın mekâna, mekânın zamana tebdil olması derler.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Mi'rac'da Allah'u Teâlâ ile
konuşurken dünyada beş dakika, Arş-ı A'lâ'da yüz sene geçti. Bu Allah'u
Teâlâ'ya göre çok kolaydır. Ashâb-ı Kehf üçyüz dokuz sene uyudu, aynı yaşta
kalktı. Uyumalarının üzerinden yarım gün geçmiş gibiydi. Çünkü bir gün dahi
geçse acıkmaları lâzım. İçlerinden bir sözcü: “Bir günün yarısı kadar yattık”[13]
diyor. Allah'u Teâlâ bir saniyeyi bir milyon sene, bir milyon seneyi bir saniye
eder. Hz. Ali (kerremallâhu veche)'nin: “Ben görmediğim Allah'a iman etmem.”[14] demesini ve
atın üzengisinin birine basıp, öbür ayağını diğer üzengiye koyuncaya kadar
Kur'ân-ı Kerim'i hatmetmesini[15];
Davud (aleyhisselâm)'un atlar eğerleninceye kadar Zebur'u hatmetmesi[16];
Mansur-i Bağdadi Hz. “Ben Allah'ım”[17]
ve Beyâzıd-ı Bestami Hz.'nin: “Sübhani mâ â'zamu şâni: Benim şanım büyük değil
mi?”; Muhiddîn-i Arabi Hz.'nin: “Sizin taptığınız benim ayağımın altındadır.”
demelerini zahir âlimlere sorun cevap versinler. Veremezler. Çünkü bunları
zahir âlimleri bilemezler. Bu gibi olan
hâller tasavvuf, tarikat ilmi olan ehl-i zikirden sorulur. İncili'ye padişah:
- Hiç lüzumsuz,
beş para etmeyecek bir söz söyle, der. İncili:
- Sizin geçen sene ölen kır at sağ mı, duruyor mu? der ve bu gibileri
sormaya başlar. Aynı bunun gibi tasavvuf âlimlerinin sözlerini zahir âlimlere
soruyorlar.
Dış devletlerden Türkiye'ye, Türkiye'den dış devletlere ne kadar, hangi
tür mal ihracaat-ithalat yapılacaksa, ithalatı-ihracatı yapan tüccardan
sormayıp, bir bakkaldan sormak, ne kadar gülünçse, tasavvuf, tarikat, şeyhlik
vb. gibi soruları tasavvuf ve tarikat âlimlerinden sormayıp, zahir âlimlerden
sormak da o kadar gülünçtür.
(Sûre-i Hadid,
Ayet 3)
“O (Allah) evveldir (ilktir), âhirdir (sondur), zahirdir (aşikâredir),
bâtındır (gizlidir). O her şeyi
bilendir.”
Allah'u Teâlâ her şeyin en evveli, âhirin en âhiri, aşikârenin en
aşikâresi, gizlinin en gizlisi manasınadır.
Zahir
âlim gerçekten âlim ise, ondan sadece evlenme boşanma, mal, miras, abdest,
namaz, oruc, hac, zekat vb. bunların farzı, sünneti, caiz olanı ve olmayanını
sorarsın. Bu zahirdir, Kur'ân-ı Kerim' de vardır, bunu bilir. Meselâ “Ders
çekerken kalbim (yüreğim) sıkılıyor. Namazda gözüme birşeyler görünüyor,
korkuyorum. İbâdet ederken bana bir hâl oluyor, kendimden geçiyorum. Kendimi
zaptedemiyorum, namazda içimden bağırmak, titremek geliyor. Kendi kendimi
kaybedip namazda “Hakk” diye bağırıyorum, titriyorum.” gibi hâller hakiki Şeyh,
Meşayıh ve Mürşid-i Kâmile sorulmalıdır. Bu da Kur'ân-ı Kerim'de vardır. Bu
halde olan dervişin biri: “Hoca bana "Namazın kabul olmadı.” diyor ve beni
çok sıkıştırıyor ben de namaz kılarken Allah hay hu ve bağırmazsam duramıyorum
ve beni çok sıkıştırıyor. Ben de namaz kılarken Allah, hay hu ve benzeri
bağırmazsam duramıyorum diye Bilâl Babama soruyor. Bilâl Babam:
-
Onlar senin halinden bilemezler. Cum'a ve bayram namazlarını caminin en arka
safında, diğer namazları evinde kıl. “Senin için ıssızda kıldığın cemaatle
kıldığının iki mislidir.”[18] buyurdu. Bu
sefer: “Bilâl Hoca müridlerini camiye göndermiyor. Camiye gitmeyin, diyor.”
demeye başladılar. Yine bir müride Bilâl Babam kimsenin olmadığı bir yerde:
“Niçin camiye gitmiyorsun.” diye sordu. Mürid: “İmamı hayvan suretinde
görüyorum. Nasıl uyayım?” dedi. Müridin keşfi açılmış, insanların maneviyattaki
şeklini görebiliyordu. Allah'u Teâlâ, Kur'ân-ı Kerim'de: “Onlar hayvan gibidir.
Belki de daha fazlası.”[19] “Onların gözleri var görmez, kulakları var
duymaz.”[20] dediği insanları biz göremiyoruz. Maneviyatı,
basireti açık olanlar görür. Bilâl Babam şu Hadîs-i şerîfi okudu:
(Sünen-i Ebû
Davud, Cild 2, Hadîs No: 594)
“Ebû Hüreyre (Radiyallahu
anhu)'den demiştir ki; Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
- Salih olsun, facir olsun hatta büyük günah işlemiş de olsa her
müslümanın arkasında farz namazı (cemaatle kılmak) vaciptir.”
Senin de kılman lâzım dedi.
(Sûre-i Bakara, Ayet 152)
“Öyle ise siz beni zikredin,
zikrullah edin; bende sizi zikredeyim. Bana şükredin sakın nankörlük etmeyin.”
Kulun Allah'u Teâlâ'yı zikri:
“Lâ ilahe illallah, Allah Allah” demekle; Allah'u Teâlâ'yı kulunun zikri
dünyaca, âhiretçe bütün korktuklarından muhafaza edip, selâmete çıkarmakladır.
Allah'u Teâlâ'yı kulunun zikri; hem dünyada, hem âhirette o kulun hatırını
saydırır. Herkes ayağına gelir, her müşkül kendinin yanında hallolur. Allah'u
Teâlâ, sözüne geçerlilik, nusret, ve
okumasına şifa verir, duasını kabul eder. Ahirette de şefaat etme yetkisini
verir. Allah'u Teâlâ'yı o kulunun zikretmesi gitmez, bitmez, tükenmez devamlı
olur. Allahu Teâlâ cennette Gurbiyyet, Didâr, Cemalullah gibi daha aklımızdan
geçmeyen milyonlarca nimet verir. Dünyada herkes kendinden bahseder, büyük
büyük cemaatlerde kulların ağzı ile Allah'u Teâlâ övdürür, söylettirir,
kendinin istediğini verir. Allah'u Teâlâ, kulunu işte bu vb. vasıflarla
zikreder. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):
(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 5060)
“Kim Allah'ı çok zikrederse
nifak (münâfıklık)'tan kurtulur, beri olur.” buyurdu.
Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem)'in arkasında beş vakit namaz kılanların, haccı O'nunla
yapanların bir çokları zikrullahı çok etmediklerinden dolayı münâfıklıktan
kurtulamıyor. Bazı hastalar var ki hiç bir şeyim yok ben sağlamım zannediyor.
Hastalık kendinde ilerleyince herkeste kendi de biliyor. Zikrullahı etmeyen, bu
hadise göre zikrullah edeni sevmeyenlerde münâfıklık hastalığı var. Hastalık
kendisinde belki ilerlememiş, onun için bilmiyor. Ama münâfıklık mikrobu
kanının içinde devamlı üremekte, çoğalmaktadır. Bunun tek ilacı zikrullah
yapmaktır. İşte zikrullahı çok yaparsa münâfıklık hastalığının aşısını
vurdurmuş ve gelecekteki hastalığı önlemiş olur. Yalnız zikrullah izinsiz
çekilmez. Hakiki bir Şeyhten ders almadan kendiliğinden çekerse olmaz. İzin
veren Şeyh, hakiki Şeyh değilse halini çeviremezse o da olmaz. Şeyhim deyip
ders tarif etmek kolay, mekirden mürid kurtarmak zordur. Mürid mekre düşer, şeytan
kendisine evham, sıkıntı, vesvese vb. gibi şeyler
verir. Müridin Şeyhi hakiki ise Şeyhine huzurla Allah'u Teâlâ'nın o Şeyhe
verdiği maneviyatın yardımı ile kurtulur. Hasılı şeyh, hakiki şeyh olacak! Şeyh
arayanlar hakikisini aramalıdır. Her itibar kazanan şeyin taklitçisi çok olur.
Yan kesiciler bir adamı soymak için çok zengin bir adamın oğlu imiş gibi
kandırıp, soyar. Bu tarikatta da milyonlarca Mürşid-i Kâmiller, Şeyhler dünyaya
ün salmış. Büyük zâtlar yetişmiştir. Tarikatçıyım, şeyhim deyipte onların
namına iş çevirip milleti aldatanlar vardır. Şeytan da bu yolun yan
kesicisidir. Çalışıp kazananları soymak (azdırmak) ister, soyar.
Namazda dikkat edilmesi gerekenler
?
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e
soruyorlar:
- Namazda secde yerine
bakmayıpta gözümüzün başka tarafa kaydığı oluyor. Buna ne dersin? diye sordular. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):
- Gözünüz namazda (secde
yerinden) başka tarafa ne kadar kaydı ise namazınızın sevabından o kadarını
şeytan çalmıştır,[21] buyuruyor.
(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 2315)
“Esnemek şeytandandır!
Biriniz esnediğinde gücü yettiğince onu reddetsin. Zira biriniz esnerken
(Hâ!) dediği zaman şeytan güler.”
“Abdest aldığında ayaklarını yıkarken kuru kalan yer olursa, şeytanın
namazda size vesvese vermesine sebeb olur.”[22]
Bilâl Babam buyurdu
ki:
- Bir adam ömründe Allah'u Teâlâ'nın emrettiği gibi şeytana çaldırmadan
tam huzurla iki rekât namaz kılsa, sadece o namaz kendisini cennete götürür.
Biz, Bilâl
Babam'a:
- Lâ ilâhe illallah diyen cennete girecek[23] hadîsini sorduk. Buyurdu ki:
- Lâ'nın dervazesi kapısından isbata varıncaya kadar yetmiş bin yerde
ara vurup soygun yapanlar vardır.[24]
O kişi onlara bir şeyler kaptırmadan “Lâ ilâhe illallah” diyebilirse o söz
kendisini cennete götürür.
Yetmiş bin sefer “Lâ ilâhe illallah” diyenin her demesinde şeytanın
çalması bir eksiltir. Yetmiş bin sefer derse, yetmiş binden fazlasını şeytan
çalamaz.
Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem):
- Kim kalbine hiç bir şey getirmeden iki rekât namaz kılarsa ona hırkamı
veririm, buyurdu. Hiç kimse cesaret edemedi. Hz. Ali (kerremallâhu veche):
- Ben kılarım, dedi. Kıldı ve “Kıldım yâ Resûlullah!” deyince
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):
- Yâ Ali! Sen de kılamadın. Birinci rekâtı tam
kıldın. Selam vereceğin zaman, hırkasının yenisini mi eskisini mi verecek diye
aklına geldi, buyurdu.
Hz. Ömer (Radiyallahu anhu)'i
şeytan sabah namazına kaldırmadı. Namaza kalkamayınca çok üzüldü, o gün akşama
kadar çok dua edip, çok yalvardı ve çok ağladı. Sabah namazını vaktinde
kıldığından daha çok sevap kazanınca; şeytan, bu defa da çok fazla sevap
kazanmasın diye sabah namazına vaktinde kaldırdı.
Hz. Ömer bunun sebebini
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e sordu:
- Yâ Resûlullah! Beni bir ses
sabah namazına kaldırdı. Bunun şeytan olduğunu bildim. (Çünkü O Ömer' ül-Faruk,
herşeyi farkedendi.) Şeytan, adamı sabah namazına kaldırır mı? deyince, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):
- Namazı vaktinde kıldığından
daha çok sevap kazanmaman için şeytan seni sabah namazına vaktinde kaldırdı. Bu
seferde sabah namazına kalkamazsa akşama kadar yalvarır, dua eder, daha çok
sevap kazanır diye korktu ve seni sabah namazına kaldırdı, buyurdu.
Gözyaşı abdesti bozar Allah
korkusundan akıtılan göz yaşı abdesti bozmaz, ne kadar ağlamayayım dese
gözünden yaş gelir. Her ne kadar kendi kendimi toplayayım dese de toparlayamaz.
Namazda, vücudunun kılları, Allah'u Teâlâ'nın korkusundan elbiseyi yarıp dışarı
çıkacakmış gibi olur. Dua okurken, içinden kendini bir sallayan, titreten
varmış gibi titrer. Bazende namaz kıldığı zamanlarda veya yolda giderken,
dururken olduğu, baktığı yer kendisine tarif edilemeyecek şekilde güzel
görünür. Aslında güzel olmayan şeylerde kendisine güzel görünebilir. Bakar
hayrete düşer. Bazen burnunun direği sızlar, gözleri yaşarır. Tenhalara gidip yanık
yanık kaside söyler, içinden ağlamak gelir. Bunlar birer haldir. Bu hâl dille
tabir edilmez. O hâl kendine geldiğinde kendinden geçer, kendini, olduğu yeri,
zamanı unutur. Mürid hâlden hâle geçer ilerledikçe hâli değişir. Vecid, tevâcud
hâlleri ilk defa zikirde, sonra namazda, daha sonra Kur'ân–ı Kerim okurken
olur. İlk defa ibadeti çok, tefekkürü az olur. Bazen nafile ibadeti az,
tefekkürü çok olur. Bazen nafile ibadeti ve tefekkürü az, halka âyetle,
hadîsle, edille-i şer'iyye ile ve ilm-i hikmetten söyler, onları düzeltir,
müşkülleri halleder. Bunun hepsi de iyi, hepsi de ibadettir ve bir hâl ile
olur. Farz olan namaz ve diğer ibadetler hiçbir surette azalmaz, azaltılmaz.
Farz ibadeti, namazı yapmıyorsa o Rahmani değildir, şeytanidir. Kerâmet, hâl bu
gibi şeyler zorla olmaz. Uyuyan adamın rüya görüp, görmemek elinde olmadığı
gibi kerameti de gösterip göstermemek insanın elinde değildir. Devamlı
gösterebiliyorsa o normal değildir. Allah'u Teâlâ'nın rızasının dışındadır.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem), Hz. Aişe (Radiyallahu anhu)
Validemize yapılan iftirayı bilemedi. Allah'u Teâlâ'nın bildirdiği zamanda
bildi. Halbuki Arş'tan, Kürsi'den ve âhir zamanda olacak şeylerden haber
verirdi. Kaynayan kazanın kapak tutmayıp taştığı gibi kendi istemese de
kendiliğinden harikulâdeler olur. Olmasın dediği zamanda olmasın, dursun
demekle de olmaz. Bazan da kesilir hiç olmaz.
İslahiye Kazasının bir
köyünde İbrahim Hoca isminde birisi: “Tarikatta bazı şeyler var ama Bilâl
Babanın müridleri namazda da titriyor. Bu dinimizde yok,” diye vaaz ediyor.
Halbuki Kur'ân-ı Kerim'de:
“Onların derileri titrer, kendileri titrer, Allah korkusundan.”[25] buyuruluyor. O
adam hasta oldu, hiç bir yerden çare bulamadı, babama geldi iyi oldu. Babamın
üzerine kaside söyledi.
Şeker bal kaymaktan tatlıdır sözü,
Peygamber vekili kutuptur özü,
Şafağın renginden kırmızı yüzü,
O mübarek yüzü nurdur şeyhimin.
Seher
vakti bülbül gibi ötüşen
Sadakatle
saliklere katışan,
Tarikat
yolunda aşta tutuşan,
Sadık
ihvanları vardır şeyhimin
Şeyhim Efendim bizler ğulami,
Görürseniz benden söylen selamı,
Mübarek ağzından çıkan kelâmı,
İnci mercan cevahirdir Şeyhimin
Niceleri
aşk gölünde yüzüyor,
Mecnun
olup sahralarda geziyor,
İbrahim'de
kasideler yazıyor,
Nice
aşıkları vardır Şeyhimin.
İbrahim
Hoca.
|
KONU BAŞLIKLARI (BİLAL NADİR'İN DİLİNDEN ) |
KONU BAŞLIKLARI (TÜM KİTAPLAR) |
[1]- Sünen'ün Tirmizî 5/90.
[2]- Ebû Dâvûd, Edeb 17, (4826); Tirmizî, Edeb 12, (2754)
[3]- Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 6094.
[4]- Riyâzü's-Salihîn, Hadîs No: 96.
[5]- Sûre-i Tevbe, Ayet 114.
[6]- Sûre-i Bakara, Ayet 114.
[7]- Sûre-i Bakara, Ayet 114.
[8]- Sûre-i Araf, Ayet 205.
[9]- Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 2498.
[10]- Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 2498, 1345.
[11]- Riyazüs-Salihin, (Aslı ve Tercemesi), Hadîs No:1408;
Sahîh-i Müslim, Cild 8, Hadîs No: 30 (2693), s.181-182; Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs
No:705 (Bir benzeri).
[12]- Sûre-i Nahl, Ayet 43.
[13]- Sûre-i Kehf, Ayet 19.
[14]- Şevâhidü'n-Nübüvve, s.240.
[15]- Berîka, c.2, s.80; Şevâhid'ün-Nübüvve, s.242.
[16]- Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, c.9, Hadîs No: 1393.
[17]- Müzekki'n-Nüfus, s. 396.
[18]- Sünen-i Ebû Davud, Cild 2, Hadîs No: 560.
[19]- Sûre-i A'raf, Ayet 179.
[20]- Sûre-i Bakara, Ayet 7.
[21]- Muhtar'ül-Ehadîs-in Nebeviyye, Hadîs No: 1029, s. 525
(benzeri)
[22]- Sünen-i İbn-i Mâce, c.2, Hadîs No: 450. Değişik şekilde
rivâyet edilmiştir.
[23]- Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 5425; Berika, c.2, s.299;
Kütüb-i Sitte, c.2, s.263.
[24]- Müzekkî'n-Nüfus, s. 534
(Bir benzeri).
[25]- Sûre-i Zümer, Ayet 23.