HALAKA-İ ZİKİRDE ORTAYA OTURULMAMASI HAKKINDA

HADîS-İ ŞERİFLER:

 

 

Aşağıdaki hadîs-i şeriflere göre Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) zikrullah halkasında ortaya giren, dönen, ortada duran, idareci gibi olanların, hepsini men ediyor. Bu nedenle ortaya girmek, tamamen mahzurludur. Mevlevilerin ayrı ayrı olduğu yerde ayakta dönmeleri ortaya girme demek değildir. Onların yaptıklarının mahzuru yoktur.  Hepsi halka olur bir kişi ortaya girer bu mahzurludur.     

 

(Sünen-i Tirmizî, Cild 4, Hadîs No: 2900)

Miclez'den rivâyet edilmiştir:

Adamın biri halkanın ortasında oturdu ve bunun üzerine  Huzeyfe (Radiyallahu anhu) şöyle dedi:

- Halkanın ortasında oturan kişi, Muhammed'in dili (ifadesi) ile mel'undur veya Muhammed'in diliyle Allah ona lânet etmiştir.

Bu hadis hasen-sahîh'tir.

Ebû Miclez'in adı Lâhık bin Humeyd'dir.

 

(Berika, Cild 5, Sayfa 334)

Ebû Dâvûd'un, Huzeyfe (Radîyallahu anhu)'den rivâyet ettiği hadise göre:

Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem): “Bu halkanın ortasında oturan kimseye lânet etti.”

 

(İslâm'da Helâller ve Haramlar İbn Hacer El-Heytemi, Cild 1, Sayfa 421-422)

Ahmed bin Hanbel, Ebû Dâvûd, Tirmîzi ve Hakim'in Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu)'den rivâyetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Le anallahü mencelese ve setal halgati...İla Ahir.” “Halka (teşkil eden cemaatin) ortasında oturan kimseye Allahu Teâlâ lanet etsin,” buyurmuştur.

Tirmîzinin hasen ve sahih senedlerle rivâyetinde; adamın biri halka meydana getiren topluluğun ortasında oturmuştu. Huzeyfe (Radiyallahu anhu) :

-“İşte bu adam Resûl-i Ekrem'in dilinde melûndur,” dedi.[1]

“Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) doğrudan doğruya halka teşkil eden her cemaatin ortasında oturmayı men ediyor. Doğrudan doğruya halkanın ortasında oturanlara lânet ediyor.”

 

(El-Uhûdü'l-Kübrâ (İmam Şa'rânî), Sayfa 1003)

Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)  Efendimiz'in bizlere vasiyetlerinden biri de zikir meclisi olsun, ilim meclisi olsun hiçbir meclis halkasının ortasında oturmamamız hakkındadır.

Ebû Dâvud merfuan şu hadîsi anlatır: “Hak Teâlâ, halkanın ortasında oturan bir kimseyi lânetlesin.”

(Kütüb-i Sitte, Cild 10, Hadîs No: 3326)

Ebû Miclez anlatıyor;“ Bir adam halkanın ortasına oturmuştu. Huzeyfet İ'bnu'l-Yemân (Radiyallahu anhu) dedi ki;

- Halkanın ortasına oturan, Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem)'in diliyle lânetlenmiştir.[2]

Mevleviler zikirde dönerler. Çünkü kendi tarikatlarında vardır ve onların hepsi birlikte döner. Onlarda da zikrullah halkasının ortasında bir tek kişinin dönmesi, durması, caiz değildir.

Kadiri zikrinde de ayakta zikir vardır. Müzekki-n-Nüfus Kitabında, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ashâbla birlikte ilk defa otururken sonra ayakta zikrullah ettiklerini yazıyor. O tarifte şöyle: Şiddetli rüzgâr karşısında ağaçların eğilip eğilip kalktığı gibi el elden tutulur ve ağacın kökünün kımıldamadığı gibi zikredenlerinde ayakları kımıldamaz, eğilir eğilir kalkarlar, “Allah, Lâ ilâhe illallah” diyerek zikrederler. (Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in ayakta zikrullah yaptığı ileride genişçe anlatılmıştır.) Kadınlar ayakta zikir yapmazlar.

Yalnız bir şeye dikkat edilmelidir ki, zikrullaha başlamadan ve zikrullahı bitirdikten sonra duadan evvel Kur'ân-ı Kerim okumayı ihmal etmemelidir. Zikrullah yapılırken bir çok usuller vardır. Bu usullerin bazısını uygulayıp bazısını uygulamasan da olabilirdi. Ama şu zamanda ümmet fesada gitmiş sünnet-i Resûlullah fesada gitmiş. Hakiki sünneti yapanlar az kalmış, yapılmaya yapılmaya unutulmuştur. Sünneti bid'at, bid'atı sünnet olarak gösterenler çoğalmıştır. Hatta en müslüman görülen bazı kimseler buna muhalefet ediyorlar. Bizim de onların yaptıklarına muhalefet için sünnetin hepsini tam tamına uygulamamız, yapmamız lâzımdır.

 

(Sûre-i Taha, Ayet 124)

“Kim de beni zikretmekten yüz çevirirse şüphesiz onun için dar bir geçim vardır (Bu dünyada geçimini dar ederim. Zenginde olsa sıkıntılı ve zor yaşar). Ve biz onu, kıyamet günü mahşerde kör olarak haşrederiz.”

 

(Râmûzu'l-Ehadîs Hadîs No: 6173)

“Ey Hafsa! Sakın çok konuşma; Allah'ı çok zikretmeden (başka konuşulan her sözü) çok konuşmak kalbi öldürür. Allah'ın zikri ile çok konuşmak ise kalbi diriltir.”

Zikrullah Allah'u Teâlâ'nın emridir, bu kalbi diriltir. Dünya kelâmı konuşmak kalbi öldürür. Ayetten, hadîsten, Ashâbdan, dinden konuşmak zikrullah kadar diriltmese de kalbi öldürmez.

 

(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 4275)

“(Allah'a yemin ederim ki,) sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar Allah'ı zikreden bir cemaatle oturmam, her birinin diyeti on iki bin olan İsmail oğullarından dört köle azât etmeden benim için daha sevimlidir. Benim için ikindi namazından sonra güneş batıncaya kadar Allah'ı zikreden cemaatle oturmam, her birinin diyeti on iki bin olan İsmail oğullarından dört kişi (esirlikten kurtarmaktan veya köle) azât etmemden daha efdaldır.”

 

(Râmûzu'l-Ehâdîs Hadîs No: 4276)

“Sabah vaktinden güneş doğana kadar, oturup Allah'ı zikretmem, O'na tekbir getirmem, O'na hamd etmem, O'nu tehlilde bulunmam, O'nu tesbih etmem benim için, İsmail oğullarından bir köle azât etmemden daha sevimlidir. İkindi namazından güneş batıncaya kadar Allah'ı zikretmem, benim için İsmail oğullarından dört köle azât etmemden daha sevimlidir.” Bu sayılanların hepsi Allah'u Teâlâ'yı toplu olarak zikretmektir.

 Bundan da anlaşılıyor ki, ikindi namazından sonra güneş batıncaya kadar zikrullah etmek Allah'u Teâlâ'ya daha fazla sevgilidir.

“Namaz zikirdir.” diyenler buna dikkat etsinler! Sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar kerahat vakti olduğundan namaz yoktur. “Bir kavimle toplanıp zikrullah etmek” dediğine göre; bu Kur'ân okumak değil, doğrudan “Lâ ilâhe illallah, Allah” diye hep bir ağızdan Allah'u Teâlâ'nın ismini zikretmektir. İkindi namazından sonra güneş batıncaya kadar yine kerahat vaktidir. Yalnız veya cemaatle toplanıp namaz kılınmaz. “Toplu olaraktan zikrullah etmek” dediğine göre halaka-i zikirdir. Eğer sen; Bu Kur'ân okumadır, diyorsan, Kur'ân-ı Kerim'i biri okur, diğerleri dinler. “Bir kavimle toplanıp zikrullah etmek” dediğinden de anlaşılıyor ki, doğrudan zikrullahdır. “Lâ ilâhe illallah, Allah” veya herhangi bir Esma'yı hep bir ağızdan demektir. Bunun başka manası yoktur. Bu kadar açık toplantı ve halaka-i zikrullahı inkâr ederseniz, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) yarın mahşerde sizin davacınız olur. “Ümmetim, bu zikrullahı yapsınlar, benim yanımda zikrullah o kadar sevgilidir” dedim. O halde niçin yapmadınız, söylemediniz? Niçin toplanıp zikrullah yapanlara mani oldunuz? diye sorar. Bazı hoca veya âlim denilen kişiler daha cahilseler, “Zikrullah edilen yeri kırk arşın kazıyıp atmalı.” diyorlar. Allah'u Teâlâ ayıktırsın. Amîn.

 

(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 2340)

“Namazgahında, sabah namazından sonra, güneş doğuncaya kadar sabit bir halde oturup Allah'u Teâlâ'yı zikretmek, rızık talep etmek için diyar diyar dolaşmaktan daha etkilidir.”

Zikrullah vb. şeyleri inkâr etmenin mes'uliyeti çok büyüktür. Allah'u Teâlâ'dan korkun ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz'den utanın.

 

(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 9, Hadîs No: 3791)

“Ebû Hüreyre ve Ebû Saîd (el-Hudrî) (Radiyallahu anhu)'den rivâyet edildiğine göre; bu iki zat Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in şöyle buyurduğunu şahadet etmişlerdir:

- Bir mecliste oturup da orada Allah'ı zikreden her (müslüman) cemaatını melekler kuşatır, onları rahmet kaplar, üzerlerine sekînet (Allah'ın rızası, vakar ve sûkunet) peyderpey iner ve Allah'u Teâlâ katındaki (melek)ler arasında onlardan (övgü ile) söz eder.”[3]

Allah'u Teâlâ; “Ey benim meleklerim! Şu kullarıma bakın benim ismimi zikrediyorlar.” diye Allah'u Teâlâ meleklere bizi överek gösterir.

 

(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 4247)

“Allah'ın zikredildiği her mecliste melekler bulunur ve “Çok yapın, Allah size ihsanını ziyade eder.” derler. Sonra onlar kanatlarını yayıp havalandıklarında, zikir de aralarında onlarla birlikte yukarı çıkar.”

Millet zikrullah meclisinde aşka gelir, zikrullah kızışır. Meleklerde onlarla beraber aşka gelir, kanatlarını açarlar. Melekler havalandıklarında zikirde onlarla uçar, havalanır. Melekler gidebildiği yere kadar giderler. Zikrullahın nuru ise Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hz.'ne vasıl oluncaya kadar durmaz gider ve Allah'u Teâlâ'ya kavuşur.

 

(Sûre-i Fatır, Ayet 10)

“Kim izzet ve şeref istiyor idiyse, bilsin ki izzet ve şerefin hepsi Allah'ındır. O'na ancak güzel söz yükselir (ulaşır). Onları da Allah'a amel-i sâlih ulaştırır. Kötülükleri tuzak yapanlara gelince, onlar için çetin azap vardır. Ve onların tuzağı bozulur.”

Zikrullah sözü taa Allah'u Teâlâ'ya varıncaya kadar yükselir gider. Orda balya olup yarın mahşerde seni bekler. Yeşil yaprak olarak mizan terazisine konur. Cehennemden seni kurtarır.

Meleklerin gıdası zikrullah nurudur. Kur'ân okurken, namaz kılarken, zikrullah halkasında “Allah, Lâ ilâhe illallah” dediğimizde ağzımızdan çıkan nur, meleklerin gıdasıdır. Zikrullah olan yere melekler toplanır. Birbirlerini çağırıp “Gelin gıdamızı alalım.” derler. Allah'u Teâlâ zikrullah nurunun içinde meleklere ait gıda yaratmıştır. Onlar o gıdayı alırlar. Melek gıda alsa da almasa da yaşar. Ama alması kendilerine daha hoş gelir.

 

(İhyâu 'Ulûmi'd-dîn, Cild 1, Hadîs No: 85, s.90)

“Gerçek Allah'u Teâlâ'nın insanlar için yarattığı meleklerden başka birde seyahat eden melekleri vardır. Zikir meclislerini buldukları vakit arkadaşlarına:

- Geliniz aradığınız burada (gıdamızı alalım) diye çağırırlar, toplanır, onları kuşatır ve dinlerler. Ey (ümmetim)! Allah'ı zikredin ve nefsinize hatırlatın.”

Ey mü’minler! Allah'u Teâlâ’yı zikredin, o zikri nefsinize hatırlatın, uyku sersemi olan kimseyi kolundan tutar, sallar, çağırır, hatırlatırsın. Sen de uyuşuk yılan gibi olan nefsin uyuşuğu açılsın diye zikirde sallanarak "Lâ ilâhe illallah" diye bağırarak hatırlatırsın, nefsini uyarırsın.

Allah'u Teâlâ nurdur, O'nun ismini toplu veya yalnız zikretmekte nurdur.

 

(Sûre-i Nur, Ayet 35)

“Allah göklerin ve yerlerin nurudur. O'nun nurunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandil gibidir. O lamba bir billur içindedir; o billur da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya da batıya da nisbet edilemeyen mübarek bir ağaçtan çıkan yağdan tutuşturulur. (Bu, öyle bir ağaç ki) yağı, nerdeyse, kendisine ateş değmese dahi ışık verir (yanar). (Bu ışık) nur üstüne nurdur. Allah insanlara (işte böyle) temsil verir: Allah her şeyi bilir.”

Onun yağı ateştir dokunmadan yanar. Bunu Bilâl Babam şöyle tefsir ediyor. Toplanıp zikrullah ederler. “Allah, Lâ ilâhe illallah” derken derken içerisi yanar, tutuşur. Kendi kendini yerden yere çalar. İşte ateş dokunmadan yanar dediği budur. En büyük nur budur. Zikir nurdur, zikirde bu yanma nur üstüne nur olur. Namaz nur, namazda o hâl gelmesi, zikirde Allah Allah derken derken hem namaz hem zikir birleşir, içerisi Allah'u Teâlâ'nın aşkından yanar o da nur üstüne nurdur.

Allah'u Teâlâ sağırmı ki, zikirde bu kadar çağırıyorsunuz diyenlere: Allah haşa sağır değil bizim nefsimiz sağır Allah'a değil, kendi nefsimize duyurmak için çağırıyoruz

Bilâl Babam kasidesinde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) hakkında inen âyetlerin her birisini Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in bir yerine benzetiyor.

 

Ya Resûlullah Cemalin Sübhanellezi esra imiş

Saçın Velleyli iza yağşa, gözün Ven-necmi âyet-il kübra imiş

              Veş-şemsü zâtın Vedduha sıfatındır senin,

              Nurun âlâ nur da, hüviyetin bu âlemden kübra imiş.

Senin hakkında indi âyet-el Kevser

Derya'yı feyzinde senin Kevser bir katra imiş

               Manada senin kadrini bilen bildi kendi kendini

              Başın Arş-ı Alâ'da senin ayakların Tahtes-sera imiş,

Hilkatı ervahta Sensin evliyalar, Enbiyalar atası,

Hilkatı ecsamda Adem ata bu cümleden kübra imiş.

              Mucizatın âlemde ceryan etmektedir hâlâ gün gibi.       

              Kur'ân'ül Kerim'ül Azim'ül Burhan bu cümleden kübra imiş

Kıl şefaat sen bu gün Enbiyalar, Evliyalar serveri eyle medet,

Bu güruhi aşıklarına senin bu Bilâl'in Nâdîriy'ül Kadîri cümleden sonra imiş.

                                                                                                                        Hacı Muhammed Bilâl-i Nadir Hazretleri

 

(Sahîh-i Müslim, Cild 8, Hadîs No: 2 (2675))

“Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu)'den; Resûlulah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu:

- Şüphesiz Aziz ve Celil olan Allah şöyle buyurur: “Ben kulumun beni zannı yanındayım (iradem kulumun beni anlayışına göre taalluk eder) Kulum beni zikrederken ben muhakkak onunla beraber bulunurum. Eğer o beni gönlünde gizlice zikrederse ben de onu nefsimde gizlice zikrederim. Eğer o beni bir cemaat içinde zikrederse, ben de onu o cemaatdan daha hayırlı bir cemaat içinde zikrederim. Kulum bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım. Kulum bana bir arşın yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak varırım.”[4]

Yani: “Kulum beni nasıl zannederse öyle bulur.” Sen “Allah” dediğin zaman Allah'u Teâlâ senden ayrı değildir.

 

Onun için Arifler “Mü’min-i Kâmil Hakk’ın hamilidir (Allah'u Teâlâ’yı taşıyandır)” demişler. Kul devamlı zikrullah edince Allah'u Teâlâ’yı taşıyor. “O beni (kalbinde) gönlünde gizlice zikrederse, bende onu gizlice zikrederim.” Yani: Allah'u Teâlâ: “Onu sevdiğimi kimse bilmez, bir tek ben bilirim. “Beni bir cemaat içinde (cemaatle cehri (sesle) zikrullahla) zikrederse, ben de onu büyük cemaatlerde zikrederim. Onların ağzı ile her tarafa yayarım. Mü'minler onu çok sever, ondan konuşur, ondan söyler.”

 

(El Yazması İmadiye'l-İslâm isimli kitab'ın Sayfa: 275-294 arasından sadeleştirilerek alınmıştır.)

 

 SERACİDE VE TECNİS'DE zikir olunmuştur. Hamamda sesli (cehri) Kur'ân okumak mekruhtur. Amma sessiz (ihfa ile) okumak mekruh değildir. Fetva bunun üzerine verilmiştir. Lâkin hamamda tesbih ve cehri (sesli) dahi zikrullahı söylese tehlil eylemek mekruh değildir. Fetva bunun üzerinedir. En mahzurlu hamamdır, orda caiz olduğu malum oldu. Şimdi Şeyatîn evi olmayan yerlerde ve Allah evlerinde zikrullah eylemek neden mekruh olsun? BESTAN-I NEVADIR adlı kitapta zikir babında yazmış ki; Nebi (Sallallahu aleyhi vesellem) Ashâbı ile namazdan sonra cehri (sesli olarak)  tesbih ve tehlil eylerlerdi. Muhaggigler (Hakikatı ve gerçeği meydana çıkaranlar) arasında cehri zikrullah yapılması evlâ olduğudur. Haram ve mekruh olmasında değildir. Çünkü haramdır veya mekruhtur diyenin kıyâmette azaba ve cezaya mübtela olur demektir. Hangi âyette ve hangi hadîste kıyâmette bir taifenin Allah'u Teâlâ'nın adını çağırdığı ve halk içinde zikrullah eylediği için muazzeb olduğu yazılıdır. Haşa ve kellâ! MESABİHUN'UN MAZHERİ adlı şerhinde zikrullahı cehri olarak yapmak caizdir, müstehabtır.
 

Cehri Zikrullah'ın faydaları nelerdir ?

 

Çünkü; cehri zikrullahta beş türlü fayda vardır:

1- Müslümanlar din-i islâmın alâmetleri zahir olur, bundan menfaatlenirler.

2- Zikrullahın bereketi evlerden ve her taraftan işitilir. Gönüller münevver olur, nurlanır.

3- Zikir başladığında bir kısmı mü'minlere tabi olur. Onlarla yanıp yakılır. Mü'minleri zikrullah'a tâbi eylemek büyük sevaptır.

4- Yaştan-kurudan, canlıdan-cansızdan her kim o zikri işitmişse kıyâmette o zikre şahadet etseler gerektir.

5- Gönüle gelen havatır (fikir, düşünceler) cehr-i zikir def eder. İnsanın dağılmış olan aklını da toplar yani insan vücudu bir şehre benzer ki; bu şehrin halkı dünya meşgalesi için etrafa dağılmış, cum'a vakti olsa müezzin salâ verdiğinden cemaat toplanıp camiye gelirler. İşte cehri zikir eyleyen de dağılmış olan aklını fehmini (zikrullah) ezanı okuma ile bir araya toplayıp huzur-u kalb ile namaz kılar. Cehr-i zikrullah'ın da bunlar gibi nice faydaları vardır.

“ŞİR'ATİL İSLAM'DAN nakildir. FERİŞTE OĞLU isimli kitapta yazılmış ki; Cenaze götürüldüğünde cehri zikir yapmayın denmekte; Halbuki bir cenaze önünde cehri zikrullah eylemek islâm aleminde ve bütün vilayetlerde ehl-i islâm'ın hepsi bu cehr-i zikrullahı yaparlar. Bu kitapların nakline göre bu zikir mekruhtur, dediğini bazı dostlar bu kitaplarda görüp bu halk niçin böyle yapıyorlar diye hayret ederlerdi. Ve bu sözlerin zahirine bakıp taassub (taraftarlık etme) ederler. Muteber kitaplardan bir miktar cevap olarak haberler yazacağım.

Evvelâ bilmek gerek ki: Cevap vermek için tafsilat (açıklama) lâzım. Bu manayı isbat edici âyet-i kerime ve hadîs-i kudsiler ve hadîs-i nebeviler var. Bunlar Fukaha kitaplarında yazılmıştır. ŞEYH-İ SÜMBÜL HAZRETLERİ  (Rahmetullahi Aleyh rahmeten vasiaten) işte bu dört türlü delillerin her birisinden deliller getirmiş ve açıklayarak mustakilen bir risale (kitapçık) yazmıştır. İsmini “Risale-i Tahgig” koymuştur. O tarihteki yani kendi zamanındaki bazı taassub ehilleri cehri zikrullahı cenaze götürülürken önünde yaparsınız ve zikrullahı hafife alırsınız. Sözlerine ve taarruzlarına karşılık biz dahi Risale'de yazılan delillerin hepsini bu türkçe kitapta (İmadiye'l-İslâm)'da tercüme eylemeyi münasib gördüm. Zikrullaha tabi olan dostların töhmetten (suçlama) aciz kaldık, zikrullahı tamamen terk edecek duruma geldik. Sabır edemiyoruz demeleri üzerine o kitaptan bu delilleri yazıyorum.

Ayet-i Kerime budur ki: “YA EYYÜHELLEZİNE AMENÜZKURULLAHE ZİKREN KESİRA” TEFSİRİ BA'LEVİDE ve TEFSİRİ SA'LEBİDE İbn-i Abbas (Radiyallahu anhu) bu âyetin tefsirinde buyurmuş ki: Hakk Teâlâ Hazretleri kullarına emretti ki: Farzların her birisine bir hat (sınır ) ve vakit tayin etti ve her bir farzı bir özür ile sâkıt eyledi. Zikrullahın farzının miktarını belli etmedi. Çok, çok yapın buyurdu. Aklı başında oldukça hiç bir kimsenin zikri terketmesi özür kabul edilmez, diye buyurdu. MÜCAHİR kitabında buyurdu ki: Farz olan çok zikir odur  ki; ebediyyen Allah'u Teâlâ'yı unutturmayın. İbn-i Abbas'ın buyurduğu mâna üzerine zikri kesir cümle farzlardandır. Farzın hakkı ve layık olduğu halı aşikâre olur. Suç'un sebebi def etmektir. Çünkü terk eylemek (suç) mahallî'dir.

“Aşikâre olmakta riya olmaz. Nitekim SAHİB-İ KEŞŞAF ERAEYTE tefsirinde  Hazreti Resullullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki: “Lâ ğummete fî ferâyizillahe lî ennehâ i'lâmül-islâm ve Şeâiriddîn” yani: Farzlarda riya olmaz, çünkü farzlar din-i islâm'ın nişanlarındandır. Bunların aşikâre olması evlâdır. Nitekim nâfilenin gizli (ihfa) olmasının (uygun) evlâ olduğu gibi. Bir gaye (maksad) ile ilgili olmadıkça bunun dahi farzlar gibi aşikare  olması evlâdır, gereklidir. Yani halk beni görsün olaki beni överler gibi olursa gayesi sahih değildir. Cenazenin önünde telkin evlâdır, gereklidir. Bununda gayesi sahihdir. Galen Nebiyyü (Sallallahu aleyhi vesellem) “Li ebi Hüreyre «Legginil mevtâ bi şehâdeti enlâ ilahe illallahü. Fe innehâ tahdimüz zünûbe hedmâ galet ya Resulullah hâzâlil mevtâ fe keyfe lî ehyâ'i fe gale heyyi hedemü ve ehdemü» ve kendi nefsinde zikrullah sağlam bulunsun demek ve hatırındakileri def etmeye niyet eylemekde (gayesi) sahihdir. Daha bunun gibi ne varsa hepside çok zikir eylemek farzdır. Diğer farzların âşikare olmasına hiç kimse onun hakkında söz etmiyor. Fakat bu farzı cehri olarak çok yapmak sesli olduğundan bazılarının karşı çıkmasına sebeb oluyor. Bu çok zikir yapmak nafileden ise diğer konularla ilgili olan cehri olan farzlar nice evlâ ise bu farzada karşı çıkmak neden gerek olsun. Mücerred (tecrid edilmiş, soyutlanmış) riya ihtimali ile ilgili bir halde budur ki: Hakk Teâlâ İbrahim Peygamberi cehri zikir yaptığı için meth etti. “İnne İbrahime le evvahün halîm”[5] der.

MA'NANİ adlı tefsirde buyuruyor ki: Zikir ve dua ayet-i kerimeden bu miktar insaf ehline kifayet eder. Amma Hazreti Seyyid (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurmuş ki: Hadîs-i Kudsi'de Hakk Teâlâ: “Hikâye eyleyip:

«Enâ inde zannî abdî ve enâ ma'ahû izâ zekerenî fe in zekerenî fî nefsî zekertuhû fî nefsî ve in zekerenî fî meâlin zekertuhû fî meâlin hayrun minhüm.» Yani Hakk Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki:

- Ben kulum ile bileyim, beni zikir eylese kulum beni gönlünden gizli zikir eylese ben dahi kulumu onun gibi gizli (sır ile) zikir ederim. Kimseye bildirmem ve eğer kulum beni bir cemaat ile ululayıp zikir eylese, ben dahi onu bir cemaat içinde hayır ile zikir ederim. O cemaat hayırlıdır. Yani melaike-i mukarrebin cemâatinde benim kulumu görün ki beni nice tazim edip halk arasında adımı zikir eyler diye meth ederek adını zikrederim. İş bu karanlık yüzünde yüz karaları kazanıp cehennem ehl-i olmaya müstehak olmuş iken mele-i a'lâ melekler meclisinde hatırlar. İş bu devlet haberleri ile anlamak mertebesinde mü'minleri men eyleyenler umarız ki Hakk Teâlâ insaf verir, (âmîn) yâ Hadî. Hadîs-i Nebevi dediğimiz de: Ebû Said'ül Hudrî (Radiyallahu anhu) rivâyet eder ki; Hazreti Serveri Alem (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurmuş ki:

“Eksiru zikrullah hatta yegûlül mecnun” (Kenzü'l-İrfan, No: 257) Zikrullahı o kadar çok yapın ki hatta bu mecnun diyeler. Ayrıca İbn-i Abbas (Radiyallahu anhu)'den Hazreti Seyyid (Sallallahu aleyhi vesellem):

“Eksîru Zikrullahi hatta yegulul münâfigûne inneküm murâûne” yani zikrullahı o kadar çok yapın ki hatta münâfıklar sizin için bunlar mürâiler desinler (El-Uhudül Kübra, s. 317) buyurmuştur. Gel şimdi gör ki şu divaneler gibi türlü türlü hareketler yapar şevk ile ve zevk ile zikrullah yapana riya ehl-i diye aleyhinde konuşurlar. Halbuki Sultan-ı Enbiya (Sallallahu aleyhi vesellem) bunlara ne güzel cevaplar verip ne şekilde ad koydu cevap ve edeb ile müşerref olsunlar. Belki de insafa gelirler.”

 “SEYDİ ALİ OĞLU  buyurmuş ki kalabalıkta ve sokaklarda zikrullah az da olsa terk edilmez. Bir gafili gafletten uyarır. Yahutta sokak ehlinden bir fasık o zikrullahi işitip şevk ile tevbe eder ve dahi GANİDE yazar ki eğer bir kimse fısk meclisinde zikrullah ederse bunlar fısk ile meşgul olurlar. Bende zikrullah ile meşgul olayım derse o zikir çok iyidir. Evinde ettiği zikrullahtan efdaldır. Bunun gibi pazar içinde de bu niyet üzerine zikrullah eylemek dahi evinde yaptığı zikrullahtan daha efdaldır. Fısk meclisinde ve pazar içinde zikrullah eylemek caiz olurken niçin Allah evlerinde camilerde zikrullah eylemekten bu cemaati men ederler. Allah'u Teâlâ buyuruyor ki:

“Ve men azlemü mimmen menea mesâcidallahi en yüz kere…”[6] İlâ Ahir. diye buyururken ve düğünlerde bid'atların def olması için zikrullah eylemek gerekirken cemaati men ederler.

ŞİR'A ŞERHİNDE Fİ ZEMANİNA'da yazar ki: Bizim kitaplarımız zikrullah olur diye tasrif (istediği yolda idare) ederken bu manayı isbat eyleyici haberler risâle-i tahgig'de zikir olunan miktarı tahminen beş tane vardır. Bu kadar tafsil etmeyecek cenaze önünde olan zikirlerin cevabına bu kadar yapılan açıklamanın yetmesi lâzımdır. Muradımız taassub değildir. İnsaf ehline bu kadar cevap kâfidir. Eğer diyecek olurlarsa İbn-i Mes'ud cehri zikir edenleri mescidden sürüp çıkardığı habere ne dersin derlerse biz de deriz ki: Azizler arasında ibn-i Mes'ud (Radiyallahu anhu)'a bu söz iftiradır. Çünkü bunun gibi bir fiili işledi demek. “Ve men azlemü mimmen…[7] İlâ Ahir” ayetinin manasını İbn-i Mes'ud (Radiyallahu anhu) Hazretleri bilmedi demek olur. Ayetin manası: “Bu âlemde çok zalim kimseler var. Allah'ın evlerinden zikir eyleyenleri zikir yapmasından men eyleyen zalimden daha büyük zalim kim olur?” İbn-i Mes'ûd (Radiyallahu anhu) Hazretleri bu âyeti bilirken mescidde zikrullah edenleri hiç dışarı çıkarır mı? Bu fiili ibn-i Mes'ud'un yaptığına bir haber vardır. NÜSUSU GATIA'da zikrolunmuştur. Eğer diyecek olursan “Yâ eyyühennâsü irbiû alâ enfüsiküm inneküm lâ tedûne esâmen velâ ğâyiben” diye buyurduğu hadîse ne dersin. Yani ses eylemek sağıra çağırmazsın dahi gizlide çağırmazsın der. “Vezkür Rabbeke fî nefsike tederruan ve hufyeten ve dûnel cehr-i menil gavli bil ğuduvvi vel esâli velâ tekün menil ğâfilîn”[8] diye buyurduğu ayetine ne dersiniz? Yani Ya Muhammed Rabb'ını gizli kalbinden zikir eyleye. Cehri zikir eylemeye gafillerden olma dedi. Bu hadîse cevap verdiler ki Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) sefer halinde idi. Düşmandan sakınıp gizli olarak  zikir edin buyurdu. Amma ayetin tefsirinde KEŞŞAFİN TABİBİ adlı şerhinde ve TEFSİRİ KEBİRDE bu husus Hazreti Resûl'ün kendine mahsustur, diye buyurdu. “Vezkur Rabbeke” hitabı Resûla mahsus olduğu açıktır. Daha bunun gibi pek çok geniş cevaplar vermişlerdir. RİSALE-İ  HAKİKİYE'ye bakarsanız bunun gibi pek çok cevaplar bulursunuz. O zayıf, çürük ihtimale itibar edilmez. Çünkü insan beşerdir, her gününe bir miktar riya gelmezse olmaz. İbadetin içinde veya dışında olan kimse bunların zarar ve ziyanlarına …muttali olur. İbadetin başı onun üzerine (esas) olur. O vechile riya batıldır. Sevabı yoktur abestir. Lâkin geri terk eylemekten daha iyidir. Şu cihetten ki riya ihlasın kapısıdır. Riya için amel eyleyip o tabiatı ibadete (alışılmış) olmakla ümid edilir ki ihlas ile amel eder. Riya hatırına gelen vesvesiyedendir, esası yoktur. Sehel zamanda mahv olur.” “İnayeti hakkı ile vallahul Hadî”  diyecek olursan çünkü Hakk buyurmuş ki cehr-i zikir edenlerle ve hadislerle sabit olmuştur. Müstehabtır, taraftanda BEZZAZİ ve GURTUBİ ve FERİŞTE OĞLU ve MUHTAR gibi muteber kitaplardan niçin bu cehr-i zikre mekruhtur demişler. Bu kitapların yazarları o âyetleri ve hadisleri görmediler mi? Yahut anlamadılar mı? diye sual eylesek; cevap budur ki; “İhtilafil eimmeti rahmetün” yani hadiste yazar ki ve ulemanın ihtilafı rahmettir. Eğer cemi Kur'ân'ın manasında ve cümle hadislerin fetvasında kati olarak ulemanın ihtilafı olmasa bütün ulemâ bir mana üzerinde birleşirlerdi. Müslümanlara amel etmek gayet güç olurdu. Çünkü mezheb bir olduğu için mesela çok büyük bir askere bir tarafa gittiğinde yalnız bir yoldan çıkmak güç olduğu gibi her meselede ulemâ ihtilaf ettikleri mü'minlere rahmettir. Her ne vechile amel eyleseler ulemânın kelâmlarından ayrı değildir. Ehl-i sünnet cemaatınin mezhebleri usuli dinde biriken (amelde) bir olmayıp dört olduğu gibi ve dahi Kur'ân'da kıraat yedi olduğu gibi olurdu. Böyle çok olması mü'minlere kolaylık içindir.

(İmadiye'l-İslâm kitabından alınan yazı burada sona ermiştir.)

 

(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 1621)

“Allah'ı zikretmek muhakkak bir şifadır insanları anmak ise bir hastalıktır.”

Zahir-bâtın, dünya-âhiret için Allah'u Teâlâ'yı zikretmek kurtuluş ve şifadır. İnsanları anmak, hatırlamak, söylemek bir hastalıktır. Allah'u Teâlâ için bir kulu ziyarete gitmek Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hz.'nin emir ve nehiylerinden konuşmak bu da Allah'u Teâlâ'yı zikretmektir, şifadır.

 

(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 4726)

“Lâ ilâhe illallah'dan efdal bir zikir, istiğfar'dan efdal bir dua yoktur.”

"Lâ ilâhe illallah"dan üstün bir zikir, istiğfar “Estağfirullah el azim” diyerek günahına tevbe etmekten daha büyük makbul dua yoktur.

 

(Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 268)

"Zikir  oruçtan efdaldır."[9]

 

(Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 262)

"Zikir sadakadan efdaldır."[10]

 

Çünkü zikir farzdır. Namazla, oruçla müslüman olunmaz. Sen ilk defa “Lâ ilahe illallah Muhammed Resûlullah” diye zikredersen o zikirle müslüman olursun. Ondan sonra namazın, orucun kabul olur. Onun için her amelin başı zikrullahtır. Zikrullah ilk plandadır. Ne yazık ki bazı âlimlerimiz zikrullahı son plana alıyor. Bazıları da zikrullah edilen yeri kazıyıp atmalı diyor.

Timurlenk her çeşit silahı kamayı yasaklar. Zaptiyeler kervanını çevirir, ararlar. Kimsede bir şey çıkmaz. Nasreddin Hoca da bir kama çıkar. Zaptiyeler hocaya:

- Sen her türlü silahın yasak olduğunu duymadın mı? Hoca:

- Duydum.

- Öyle ise bu kamayı niçin taşıyorsun? Hoca:

- Kitapta bazı yanlışlar var. Bu kama ile bazı yanlışları çiziyorum. Hocaya ufak bir bıçak  alıp onunla çizsen olmaz mı? Hoca:

- Bazı yanlışlar var ki bu kama da çizmeye küçük geliyor der.

 

(İhyâu 'Ulumi'd-dîn, Cild 1, Hadîs No: 902, s.848)

“Dilini zikrullaha bağlı olduğu halde sabahla ve akşamla ki, günahsız olduğun halde sabaha ve akşama girmiş olasın.”

Seher vaktinde kalk “Lâ ilâhe illallah” diyerek sabahla; akşam olup gün biterken o zamanda zikrullah ile akşamla. “Dilin zikrullaha bağlı olduğu halde” deyince, anmak, hatırlamak ve namaz gibi şeyler değil, doğrudan doğruya “Lâ ilâhe illallah, Allah Allah” diye sabahlamak, akşamlamaktır.

 

(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs-i Kudsi No: 4056)

“Allah'u Teâlâ buyurmuştur: Ey Ademoğlu! Beni zikrettikçe bana şükretmiş olursun. Beni unuttukça da küfran-ı nimette bulunmuş olursun.”

Zikrullah etmekle Allah'u Teâlâ’ya onun nimetlerine şükretmiş olursunuz. Allah'u Teâlâ’nın zikrini etmeyip zikrullahı unuttukça Allah'u Teâlâ’nın verdiği nimetlere küfretmiş olursunuz. Nimetin şükrü zikrullah iledir. Diğer ibadetleri her ne kadar çok olsa da kul zikrullah etmezse Allah'u Teâlâ’nın verdiği nimetlere küfretmiş demektir.

 

(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 5952)

“Allah'ı zikretmeden çok konuşma zira Allah'ı zikretmeden fazla konuşmak, kalbi katılaştırır; insanlar arasında Allah'tan en uzak olan kişi katı kalbli olandır.”

Allah'u Teâlâ'yı zikretmek dünya kelâmından çok olsun. Allah'u Teâlâ'nın zikrinden başka dünya, evlat, mal, çoluk-çocuk bunları konuşmak kalbi katılaştırır. Kalbi katı olan Allah'u Teâlâ'dan uzaktır, cehennemliktir.

 

(İhyâu 'Ulûmi'd-dîn, Cild 1, Hadîs No: 913, s. 855)

“Her gün yüz kere ‘Lâ ilâhe illalahu vahdehu lâ şerike leh, lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr’ diyen kimse, on köle azad etmiş gibi olur. Kendisine yüz sevab yazılır. Yüz günahı silinir, o gün akşama kadar şeytanın şerrinden emin olur. Hiç kimse, hiç bir ibâdetle bu seviyeye ulaşamaz. Ancak bu ibâdeti, ondan daha fazla yapmış ola.”[11]

Bu tesbihleri çekeceğim diyen  bir kişi hakiki bir Şeyhden izin ve müsaade alıp öyle çekmesi lâzımdır.

Hadîs-i şerîfte geçen tesbihi yüzden fazla çekmiş olması lâzım ki, ondan daha üstün olsun. O da “Lâ ilâhe illallah” diye zikrullah ile başlıyor zikirdir, zikrullahtır.

 

(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 6226)

“Ey Muaz! Günde kaç kere zikredebiliyorsun; Günde onbin zikir yapabiliyor musun? Dikkat et, sana birkaç kelime göstereceğim ki, bunlar hem daha kolay, hem de onbinlerce (kelimeden) daha büyüktür; Lâ ilâhe illâlahu adede kelimatihi, lâ ilâhe illâllahu adede halkihi, lâ ilâhe ilâllahu zinete arşihi, Lâ ilâhe illâllahu melee semavatihi, Lâ ilâhe ilâllahu mislu zâlike maahu velhamdü lillâhi mislu zâlike maahu lâ yuhsihi melekûn ve lâ gayruhu.”

 

(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 3323)

“Üç kişi iblisin ve ordusunun şerrinden kurtulmuştur: Gece-gündüz Allah'ı (çokça) zikredenler, seher vakitlerinde istiğfar edenler, Allah korkusundan ağlayanlar.”

Ağlamanın sessiz olması lâzım.

 

(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 934)

“Yediğinizi Allah'ın zikri ve namaz ile eritin! Bundan gafil olmayın ki, kalbleriniz katılaşır.”

Çok namaz, çok zikrullah olmazsa kalbiniz katılaşır. Hem namaz, hem zikrullah olursa, itikadı da düzgün ve ehl-i sünnetten ise hakiki ümmet olur. Yalnız namaz bana yeter deyip namazda kalanlara  yazıklar olsun. Yazdığım âyetleri ve hadîsleri incelersen bu dediğimi daha iyi fark edersin.

Her toplumun, her iş yerinin, mülkiyenin, askeriyenin kendine ait kuralları var. Her şahıs o kurallara uymak mecburuyetindedir. O kuralları bozmak makam, mevki, ünvan tanımaz. Meselâ okullarda disiplin var. Müdür, öğretmen, öğrenci, hademe (müstahdem) hepsi o kurallara uymak zorundadır. Herkesin görevi ayrı ayrı olup o kurallar adamına göre değişebilir. Ama hiç birisinden o kurallar kalkmaz. Hatta dışarıdan yabancı adam gelse ona da ait aynı kurallar uygulanır. Allah'u Teâlâ‘nın kuralları Kur'ân'ı Kerim'dir. Kur'ân‘daki şeriat bölümü kuralları; okul, fabrika, iş yerleri gibidir. Çalıştığı zaman sekiz saat o kurallara uymak mecburiyetindedir. Evinde, tatilde, istirahatte vb. yerlerde iken o kurallar kalkar. İkincisi; Tarikatın kuralları askeriye gibidir. Askerlikte bir disiplin ve askeri kurallar var. Erden Mareşala kadar bu kurallara yirmi dört saatin tümünde uymak mecburiyetindedir. Bu kurallara tam uymayan rütbesi ne olursa olsun cezalanır, uymamakta devam ederse hapse girer. Daha da inat ederse idamlığa kadar gider. Şayet kaçarsa en son vurulur, öldürülür. Okuldan, iş yerinden, daireden kaçarsa işten atarlar, öldürmezler. Şeriattan kaçanı da manen öldürmezler. Şeriatta yemin etme yok. Tarikatta Allah'u Teâlâ'ya, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) e, Pir'ine, Şeyhine o başladığı yoldan ölünceye kadar dönmeyeceğine yemin etme, söz verme, elden tutma var. Askeriyedeki yemin merasimi gibidir. Biz kimsenin elinden tutup biat vermiyoruz. Çünkü Bilâl Babam: “Ders tarifi kâfidir.” buyurdu. Askerlikte yemin merasimi yapılıncaya kadar acemi sayılır. Eksikliğinden dolayı ceza görmez.

Dervişlerde ikiye ayrılır. Birisi normal asker gibidir. Evi, çoluk çocuğu, işi var. Dersini çeker, tarikat kurallarına uyar. Dünya, ev, çoluk çocuğunun içinde normal asker gibidir. İkincisi;  hazır kıta her zaman ayağında potin, tüm techizâtı ve bütün silahları yanında olup, elbisesini soyunmaz. Onların bir kısmı o vaziyette uyur, bir kısmı nöbet bekler. Memur, işçi, fabrikada çalışan, mülkiye ve askeriye, onlar da hazır kıtaya güvenir. Onların içinden de bazıları ajan olarak başka devletlere gönderilir. Kumandanlar da onlara güvenir. Onların verdiği, gönderdiği raporu makbul tutar. Şeriat ve tarikat ehli, her ikisi de İblis (şeytan) ile mücadelededir. Tarikattaki hakkı ile çalışabilenler ajan görevi yapan onları değerlendiren kumandanlar tarikat Şeyhleridir. Bunlar olmazsa dünya kurulmazdan evvel bu güne kadar tecrübe sahibi olan iblis, insana dost gibi görünen düşman gibi vurandır. İnsandan ölünceye kadar ayrılmayan nefis ve iblis ilk defa şeriat ehlini, sonra tarikat ehlini çok çabuk yıkar, kalb kalesini çabuk zapteder. Ayrıca Hz. Pir ve diğer tarikat Pirleri sözleri, yaptıkları ve işleri ile kıyamete kadar ümmet-i Muhammed'e ışık tutup nefis, şeytan vb. kötülüklerden korur.

 

(Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 263)

“Şeytan ben-i Adem'in (insan oğlunun) kalbine nüfus etmek için istilâ eder, lâkin kalb, Cenâb-ı Allah'ı zikredince ümitsiz olarak geri çekilir. Unutursa istilâ eder, onu etkisi altına alır.”

 

Şeytanı etkisiz eden zikrullaha çok çalışmaktır. Ne yazık ki zikrullah etmeyi söylemiyorlar. Askeriye hava-kara-deniz askerleri, komando, istihbarat, jandarma gibi çeşitli bölümlere ayrılır. Tarikatta aynıdır. Askeriyenin içinde üst kademede olan kumandanlar ancak bu saydıklarımızı teferruatı ile bilir. Mülkiyede en yüksek mevkide olanın bunları bilmediği gibi, şeriat ehli tarikatın, tasavvufun inceliklerini bilemez.

“Siz bilmediklerinizi ehl-i zikirden sorun”[12] buyuruluyor. Aksine ehl-i zikir olmayan zahir âlimlerden, zikrullaha çalışıp ehl-i zikir olanların halini soruyorlar. Altı Parmak Kitabında: Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Mi'rac'ını ve Mi'rac'da olan halleri, Allah'u Teâlâ ile konuştuğu doksan bin soru-cevaptan sadece elli ve yüz kadarını yazıyor, o da yüz sayfa tutuyor. Bu konuşmanın hepsi yazılsa iki yüz cilt kitaptan fazla olur. Buna zamanın mekâna, mekânın zamana tebdil olması derler. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Mi'rac'da Allah'u Teâlâ ile konuşurken dünyada beş dakika, Arş-ı A'lâ'da yüz sene geçti. Bu Allah'u Teâlâ'ya göre çok kolaydır. Ashâb-ı Kehf üçyüz dokuz sene uyudu, aynı yaşta kalktı. Uyumalarının üzerinden yarım gün geçmiş gibiydi. Çünkü bir gün dahi geçse acıkmaları lâzım. İçlerinden bir sözcü: “Bir günün yarısı kadar yattık”[13] diyor. Allah'u Teâlâ bir saniyeyi bir milyon sene, bir milyon seneyi bir saniye eder. Hz. Ali (kerremallâhu veche)'nin: “Ben görmediğim Allah'a iman etmem.”[14] demesini ve atın üzengisinin birine basıp, öbür ayağını diğer üzengiye koyuncaya kadar Kur'ân-ı Kerim'i hatmetmesini[15]; Davud (aleyhisselâm)'un atlar eğerleninceye kadar Zebur'u hatmetmesi[16]; Mansur-i Bağdadi Hz. “Ben Allah'ım”[17] ve Beyâzıd-ı Bestami Hz.'nin: “Sübhani mâ â'zamu şâni: Benim şanım büyük değil mi?”; Muhiddîn-i Arabi Hz.'nin: “Sizin taptığınız benim ayağımın altındadır.” demelerini zahir âlimlere sorun cevap versinler. Veremezler. Çünkü bunları zahir âlimleri  bilemezler. Bu gibi olan hâller tasavvuf, tarikat ilmi olan ehl-i zikirden sorulur. İncili'ye padişah:

- Hiç lüzumsuz, beş para etmeyecek bir söz söyle, der. İncili:

- Sizin geçen sene ölen kır at sağ mı, duruyor mu? der ve bu gibileri sormaya başlar. Aynı bunun gibi tasavvuf âlimlerinin sözlerini zahir âlimlere soruyorlar.

Dış devletlerden Türkiye'ye, Türkiye'den dış devletlere ne kadar, hangi tür mal ihracaat-ithalat yapılacaksa, ithalatı-ihracatı yapan tüccardan sormayıp, bir bakkaldan sormak, ne kadar gülünçse, tasavvuf, tarikat, şeyhlik vb. gibi soruları tasavvuf ve tarikat âlimlerinden sormayıp, zahir âlimlerden sormak da o  kadar gülünçtür. 

 

(Sûre-i Hadid, Ayet 3)

“O (Allah) evveldir (ilktir), âhirdir (sondur), zahirdir (aşikâredir), bâtındır (gizlidir). O  her şeyi bilendir.”

 

Allah'u Teâlâ her şeyin en evveli, âhirin en âhiri, aşikârenin en aşikâresi, gizlinin en gizlisi manasınadır.

Zahir âlim gerçekten âlim ise, ondan sadece evlenme boşanma, mal, miras, abdest, namaz, oruc, hac, zekat vb. bunların farzı, sünneti, caiz olanı ve olmayanını sorarsın. Bu zahirdir, Kur'ân-ı Kerim' de vardır, bunu bilir. Meselâ “Ders çekerken kalbim (yüreğim) sıkılıyor. Namazda gözüme birşeyler görünüyor, korkuyorum. İbâdet ederken bana bir hâl oluyor, kendimden geçiyorum. Kendimi zaptedemiyorum, namazda içimden bağırmak, titremek geliyor. Kendi kendimi kaybedip namazda “Hakk” diye bağırıyorum, titriyorum.” gibi hâller hakiki Şeyh, Meşayıh ve Mürşid-i Kâmile sorulmalıdır. Bu da Kur'ân-ı Kerim'de vardır. Bu halde olan dervişin biri: “Hoca bana "Namazın kabul olmadı.” diyor ve beni çok sıkıştırıyor ben de namaz kılarken Allah hay hu ve bağırmazsam duramıyorum ve beni çok sıkıştırıyor. Ben de namaz kılarken Allah, hay hu ve benzeri bağırmazsam duramıyorum diye Bilâl Babama soruyor. Bilâl Babam:

- Onlar senin halinden bilemezler. Cum'a ve bayram namazlarını caminin en arka safında, diğer namazları evinde kıl. “Senin için ıssızda kıldığın cemaatle kıldığının iki mislidir.”[18] buyurdu. Bu sefer: “Bilâl Hoca müridlerini camiye göndermiyor. Camiye gitmeyin, diyor.” demeye başladılar. Yine bir müride Bilâl Babam kimsenin olmadığı bir yerde: “Niçin camiye gitmiyorsun.” diye sordu. Mürid: “İmamı hayvan suretinde görüyorum. Nasıl uyayım?” dedi. Müridin keşfi açılmış, insanların maneviyattaki şeklini görebiliyordu. Allah'u Teâlâ, Kur'ân-ı Kerim'de: “Onlar hayvan gibidir. Belki de daha fazlası.”[19]  “Onların gözleri var görmez, kulakları var duymaz.”[20]  dediği insanları biz göremiyoruz. Maneviyatı, basireti açık olanlar görür. Bilâl Babam şu Hadîs-i şerîfi okudu:

 

(Sünen-i Ebû Davud, Cild 2, Hadîs No: 594)

“Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu)'den demiştir ki; Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

- Salih olsun, facir olsun hatta büyük günah işlemiş de olsa her müslümanın arkasında farz namazı (cemaatle kılmak) vaciptir.”

Senin de kılman lâzım dedi.

 

(Sûre-i Bakara, Ayet 152)

“Öyle ise siz beni zikredin, zikrullah edin; bende sizi zikredeyim. Bana şükredin sakın nankörlük etmeyin.”

 

Kulun Allah'u Teâlâ'yı zikri: “Lâ ilahe illallah, Allah Allah” demekle; Allah'u Teâlâ'yı kulunun zikri dünyaca, âhiretçe bütün korktuklarından muhafaza edip, selâmete çıkarmakladır. Allah'u Teâlâ'yı kulunun zikri; hem dünyada, hem âhirette o kulun hatırını saydırır. Herkes ayağına gelir, her müşkül kendinin yanında hallolur. Allah'u Teâlâ, sözüne geçerlilik,  nusret, ve okumasına şifa verir, duasını kabul eder. Ahirette de şefaat etme yetkisini verir. Allah'u Teâlâ'yı o kulunun zikretmesi gitmez, bitmez, tükenmez devamlı olur. Allahu Teâlâ cennette Gurbiyyet, Didâr, Cemalullah gibi daha aklımızdan geçmeyen milyonlarca nimet verir. Dünyada herkes kendinden bahseder, büyük büyük cemaatlerde kulların ağzı ile Allah'u Teâlâ övdürür, söylettirir, kendinin istediğini verir. Allah'u Teâlâ, kulunu işte bu vb. vasıflarla zikreder. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

 

(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 5060)

“Kim Allah'ı çok zikrederse nifak (münâfıklık)'tan kurtulur, beri olur.” buyurdu.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in arkasında beş vakit namaz kılanların, haccı O'nunla yapanların bir çokları zikrullahı çok etmediklerinden dolayı münâfıklıktan kurtulamıyor. Bazı hastalar var ki hiç bir şeyim yok ben sağlamım zannediyor. Hastalık kendinde ilerleyince herkeste kendi de biliyor. Zikrullahı etmeyen, bu hadise göre zikrullah edeni sevmeyenlerde münâfıklık hastalığı var. Hastalık kendisinde belki ilerlememiş, onun için bilmiyor. Ama münâfıklık mikrobu kanının içinde devamlı üremekte, çoğalmaktadır. Bunun tek ilacı zikrullah yapmaktır. İşte zikrullahı çok yaparsa münâfıklık hastalığının aşısını vurdurmuş ve gelecekteki hastalığı önlemiş olur. Yalnız zikrullah izinsiz çekilmez. Hakiki bir Şeyhten ders almadan kendiliğinden çekerse olmaz. İzin veren Şeyh, hakiki Şeyh değilse halini çeviremezse o da olmaz. Şeyhim deyip ders tarif etmek kolay, mekirden mürid kurtarmak zordur. Mürid mekre düşer, şeytan kendisine evham, sıkıntı, vesvese vb. gibi şeyler verir. Müridin Şeyhi hakiki ise Şeyhine huzurla Allah'u Teâlâ'nın o Şeyhe verdiği maneviyatın yardımı ile kurtulur. Hasılı şeyh, hakiki şeyh olacak! Şeyh arayanlar hakikisini aramalıdır. Her itibar kazanan şeyin taklitçisi çok olur. Yan kesiciler bir adamı soymak için çok zengin bir adamın oğlu imiş gibi kandırıp, soyar. Bu tarikatta da milyonlarca Mürşid-i Kâmiller, Şeyhler dünyaya ün salmış. Büyük zâtlar yetişmiştir. Tarikatçıyım, şeyhim deyipte onların namına iş çevirip milleti aldatanlar vardır. Şeytan da bu yolun yan kesicisidir. Çalışıp kazananları soymak (azdırmak) ister, soyar.




Namazda dikkat edilmesi gerekenler ?

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e soruyorlar:

- Namazda secde yerine bakmayıpta gözümüzün başka tarafa kaydığı oluyor. Buna ne dersin? diye sordular. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Gözünüz namazda (secde yerinden) başka tarafa ne kadar kaydı ise namazınızın sevabından o kadarını şeytan çalmıştır,[21] buyuruyor.

 

(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 2315)

“Esnemek şeytandandır! Biriniz esnediğinde gücü yettiğince onu reddetsin. Zira biriniz esnerken (Hâ!) dediği zaman şeytan güler.”

 

“Abdest aldığında ayaklarını yıkarken kuru kalan yer olursa, şeytanın namazda size vesvese vermesine sebeb olur.”[22]

Bilâl Babam buyurdu ki:

- Bir adam ömründe Allah'u Teâlâ'nın emrettiği gibi şeytana çaldırmadan tam huzurla iki rekât namaz kılsa, sadece o namaz kendisini cennete götürür.

 

Biz, Bilâl Babam'a:

- Lâ ilâhe illallah diyen cennete girecek[23]  hadîsini sorduk. Buyurdu ki:

- Lâ'nın dervazesi kapısından isbata varıncaya kadar yetmiş bin yerde ara vurup soygun yapanlar vardır.[24] O kişi onlara bir şeyler kaptırmadan “Lâ ilâhe illallah” diyebilirse o söz kendisini cennete götürür.

Yetmiş bin sefer “Lâ ilâhe illallah” diyenin her demesinde şeytanın çalması bir eksiltir. Yetmiş bin sefer derse, yetmiş binden fazlasını şeytan çalamaz.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Kim kalbine hiç bir şey getirmeden iki rekât namaz kılarsa ona hırkamı veririm, buyurdu. Hiç kimse cesaret edemedi. Hz. Ali (kerremallâhu veche):

- Ben kılarım, dedi. Kıldı ve “Kıldım yâ Resûlullah!” deyince Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Yâ Ali! Sen de kılamadın. Birinci rekâtı tam kıldın. Selam vereceğin zaman, hırkasının yenisini mi eskisini mi verecek diye aklına geldi, buyurdu.

Hz. Ömer (Radiyallahu anhu)'i şeytan sabah namazına kaldırmadı. Namaza kalkamayınca çok üzüldü, o gün akşama kadar çok dua edip, çok yalvardı ve çok ağladı. Sabah namazını vaktinde kıldığından daha çok sevap kazanınca; şeytan, bu defa da çok fazla sevap kazanmasın diye sabah namazına vaktinde kaldırdı.

Hz. Ömer bunun sebebini Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e sordu:

- Yâ Resûlullah! Beni bir ses sabah namazına kaldırdı. Bunun şeytan olduğunu bildim. (Çünkü O Ömer' ül-Faruk, herşeyi farkedendi.) Şeytan, adamı sabah namazına kaldırır mı? deyince, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Namazı vaktinde kıldığından daha çok sevap kazanmaman için şeytan seni sabah namazına vaktinde kaldırdı. Bu seferde sabah namazına kalkamazsa akşama kadar yalvarır, dua eder, daha çok sevap kazanır diye korktu ve seni sabah namazına kaldırdı, buyurdu.

Gözyaşı abdesti bozar Allah korkusundan akıtılan göz yaşı abdesti bozmaz, ne kadar ağlamayayım dese gözünden yaş gelir. Her ne kadar kendi kendimi toplayayım dese de toparlayamaz. Namazda, vücudunun kılları, Allah'u Teâlâ'nın korkusundan elbiseyi yarıp dışarı çıkacakmış gibi olur. Dua okurken, içinden kendini bir sallayan, titreten varmış gibi titrer. Bazende namaz kıldığı zamanlarda veya yolda giderken, dururken olduğu, baktığı yer kendisine tarif edilemeyecek şekilde güzel görünür. Aslında güzel olmayan şeylerde kendisine güzel görünebilir. Bakar hayrete düşer. Bazen burnunun direği sızlar, gözleri yaşarır. Tenhalara gidip yanık yanık kaside söyler, içinden ağlamak gelir. Bunlar birer haldir. Bu hâl dille tabir edilmez. O hâl kendine geldiğinde kendinden geçer, kendini, olduğu yeri, zamanı unutur. Mürid hâlden hâle geçer ilerledikçe hâli değişir. Vecid, tevâcud hâlleri ilk defa zikirde, sonra namazda, daha sonra Kur'ân–ı Kerim okurken olur. İlk defa ibadeti çok, tefekkürü az olur. Bazen nafile ibadeti az, tefekkürü çok olur. Bazen nafile ibadeti ve tefekkürü az, halka âyetle, hadîsle, edille-i şer'iyye ile ve ilm-i hikmetten söyler, onları düzeltir, müşkülleri halleder. Bunun hepsi de iyi, hepsi de ibadettir ve bir hâl ile olur. Farz olan namaz ve diğer ibadetler hiçbir surette azalmaz, azaltılmaz. Farz ibadeti, namazı yapmıyorsa o Rahmani değildir, şeytanidir. Kerâmet, hâl bu gibi şeyler zorla olmaz. Uyuyan adamın rüya görüp, görmemek elinde olmadığı gibi kerameti de gösterip göstermemek insanın elinde değildir. Devamlı gösterebiliyorsa o normal değildir. Allah'u Teâlâ'nın rızasının dışındadır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem), Hz. Aişe (Radiyallahu anhu) Validemize yapılan iftirayı bilemedi. Allah'u Teâlâ'nın bildirdiği zamanda bildi. Halbuki Arş'tan, Kürsi'den ve âhir zamanda olacak şeylerden haber verirdi. Kaynayan kazanın kapak tutmayıp taştığı gibi kendi istemese de kendiliğinden harikulâdeler olur. Olmasın dediği zamanda olmasın, dursun demekle de olmaz. Bazan da kesilir hiç olmaz.

 

İslahiye Kazasının bir köyünde İbrahim Hoca isminde birisi: “Tarikatta bazı şeyler var ama Bilâl Babanın müridleri namazda da titriyor. Bu dinimizde yok,” diye vaaz ediyor.

Halbuki Kur'ân-ı Kerim'de: “Onların derileri titrer, kendileri titrer, Allah korkusundan.”[25] buyuruluyor. O adam hasta oldu, hiç bir yerden çare bulamadı, babama geldi iyi oldu. Babamın üzerine kaside söyledi.

 

Şeker bal kaymaktan tatlıdır sözü,

Peygamber vekili kutuptur özü,                         

Şafağın renginden kırmızı yüzü,

O mübarek yüzü nurdur şeyhimin.

              Seher vakti bülbül gibi ötüşen

              Sadakatle saliklere katışan,

              Tarikat yolunda aşta tutuşan,

              Sadık ihvanları vardır şeyhimin

Şeyhim Efendim bizler ğulami,

Görürseniz benden söylen selamı,

Mübarek ağzından çıkan kelâmı,

İnci mercan cevahirdir Şeyhimin

              Niceleri aşk gölünde yüzüyor,

              Mecnun olup sahralarda geziyor,

              İbrahim'de kasideler yazıyor,

              Nice aşıkları vardır Şeyhimin.

                                                 İbrahim Hoca.

 

 

 

KONU BAŞLIKLARI
(BİLAL NADİR'İN DİLİNDEN )
KONU BAŞLIKLARI
(TÜM KİTAPLAR)


[1]-            Sünen'ün Tirmizî 5/90.

[2]-            Ebû Dâvûd, Edeb 17, (4826); Tirmizî, Edeb 12, (2754)

[3]-            Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 6094.

[4]-            Riyâzü's-Salihîn, Hadîs No: 96.

[5]-            Sûre-i Tevbe, Ayet 114.

[6]-            Sûre-i Bakara, Ayet 114.

[7]-            Sûre-i Bakara, Ayet 114.

[8]-            Sûre-i Araf, Ayet 205.

[9]-            Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 2498. 

[10]-          Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 2498, 1345.

[11]-          Riyazüs-Salihin, (Aslı ve Tercemesi), Hadîs No:1408; Sahîh-i Müslim, Cild 8, Hadîs No: 30 (2693), s.181-182; Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No:705 (Bir benzeri).

[12]-          Sûre-i Nahl, Ayet 43.

[13]-          Sûre-i Kehf, Ayet 19.

[14]-          Şevâhidü'n-Nübüvve, s.240.

[15]-          Berîka, c.2, s.80; Şevâhid'ün-Nübüvve, s.242.

[16]-          Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, c.9, Hadîs No: 1393.

[17]-          Müzekki'n-Nüfus, s. 396.

[18]-          Sünen-i Ebû Davud, Cild 2, Hadîs No: 560.

[19]-          Sûre-i A'raf, Ayet 179.

[20]-          Sûre-i Bakara, Ayet 7.

[21]-          Muhtar'ül-Ehadîs-in Nebeviyye, Hadîs No: 1029, s. 525 (benzeri)

[22]-          Sünen-i İbn-i Mâce, c.2, Hadîs No: 450. Değişik şekilde rivâyet edilmiştir.

[23]-          Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 5425; Berika, c.2, s.299; Kütüb-i Sitte, c.2, s.263.

[24]-          Müzekkî'n-Nüfus, s. 534 (Bir benzeri).

[25]-          Sûre-i Zümer, Ayet 23.