Bismillâhirrahmânirrahîym
OKUMA
Sivas'a gittiğimizde okunup iyi olanları
gören iki tane ufak talebe bana: “Hangi ayeti nasıl okuyorsun?” diye sordular.
Ondan çok etkilendim. Ufak talebe merak ediyor, soruyor, onlardan başka hiç kimse
sormuyor. Halbuki herkese bizim dinimiz, Kur'ân-ı Kerim, Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) ve Allah'u Teâlâ büyük mü? diye sorarsanız büyük
derler. Ne kadar büyük?deseniz,çokbüyükder.Fakatinanılması zor olan
şeylere de Allah'u Teâlâ yapar mı yapar diye inanamaz.
Sivas televizyonunun bizimle röportaj
yapan spikerinin sorularına cevap verdim. Sorular bitince hastalar okunup iyi
oluyormuş, bize örnek verebilir misiniz? diye sordular. Bende buraya toplanan
halktan sorun dedim. Hasta olup iyi olanlar anlattılar. İçlerinden bir tanesi
de benim evlerine gittiğimi, orda çocukların öldüğünü üzülmesin diye bana
duyurmadıklarını, bilâhare sabah olunca çocuğu diri gördüklerini ve çocuğun
halen yaşadığını anlattılar. Bunu televizyondan dinleyenlerden;
Sivas Hür Doğan Gazetesinin 30. Ağustos
1994 Cumartesi tarih ve 623 sayılı gazetesinde hakkımızda aşağıdaki yazı
çıkmıştır.
Mazlum der'den SRT'ye tepki;
Mazlum der ve Hayat sağlık vakfı ortak bir
açıklama yaparak SRT'de geçtiğimiz gün yayınlanan bir proğramı eleştirdi ve bu
tür proğramların yanlış olduğunu duyurdu.
Ortak açıklamada bu tür proğramların İslam
dinine, Kur'ân'a, tıp bilimine ve insan aklına saldırı olduğu belirtildi.
Mazlum der tarafından yapılan açıklama aynen şöyle;
17. 8. 1994 günü akşam SRT ekranında
gösterilen Şeyh Hilmi Baba adındaki kişinin ve müridlerinin açıklamaları ve
tavırları yüce İslâm dinine, Kur'ân'a, tıp bilimine insan aklına ve insan
haklarına karşı bir tecavüzdür. Gerçek tasavvuf kimsenin reddedemeyeceği bir ruh
terbiyesidir ve bu ruh terbiyesinin gerçekleştirilmesi Kur'ân ve sünnet
ölçüleri ile mümkündür.
Söz konusu proğramda iddia edilen ölü
diriltme olayı ameliyatlık vak'aları okunma ve sürme vak'aları ile
iyileştirmesi mucizeleri sadece ve sadece Hz. İsa (Aleyhis-selâm) Efendimize
verilmiştir. Asa mucizesinin sadece Musa (Aleyhis-selâm)'a verildiği gibi.
Bu tür mucizelerin sadece Peygamberlere
verildiği gerçeğinden hareketle bu şahsında peygamber olması söz konusu
olmadığına göre bu tür işler üfürükçülük ve islâma mal edilmez. Yapım ve
proğramları beğeni ile izlenen Sivas'ımızın tek görsel yayın organı SRT'nin
böyle bir olaya vesile olmasını yadırgıyoruz.
Değerli halkımızın Kur'ân ve sünnete
aykırı bu tür safsatalara itibar göstermemesi temennisi ile saygılar sunuyoruz.
Gazete'nin yazısı burada bitmektedir.
Buna karşı deriz ki;
Bunu sayılanların hepsini yapacak olan
Allah'u Teâlâ'dır. Onun yapmayacağı veya yapamayacağı bir şey olmadığına, kesin
inanmamız lâzımdır. Allah'u Teâlâ için bir baş ağrısını geçirmekle, bin ölüyü
diriltmek arasında bir fark yoktur. Baş ağrısını geçirende Allah'u Teâlâ'dır,
bin ölüyü diriltende Allah'u Teâlâ'dır. Allah'u Teâlâ'ya zorluk olmadığına göre
yapar, olur diyemiyorlar. “İsa (Aleyhis-selâm)'dan başka ölüyü dirilten olmadı.
Bu tür mucizeler peygamberlere verilmiştir” denilmektedir.
Ölüyü dirilten peygamberlerin, inançları,
yakinleri kuvvetli olduğundan “Benim Rabb'ım yapar” diyor. Tam inanıyor ve
Allah'u Teâla yapıyor. Misal: Allah'u Teâlâ bu dünya gibi bir dünyayı adamıyla,
mahlukatıyla, taşıyla, toprağıyla, denizleri v.s.. her şeyini yaratması ile bir
tek buğday tanesini yaratmasının hangisi daha kolay ve daha önce yaratır diye
sorsalar cevap veren: Dünya büyük içindeki canlılar, dağlar, taşlar, denizler,
ovalar çok, yaratılması zor olur. Bunu biraz geç yaratır. Ama bir buğday tanesi
ufaktır, onu çabuk yaratır derse Allah'u Teâlâ'ya acizlik isbat etmiş
olduğundan küfre varır. İnsanlara göre
büyük, küçük, kolay, zor vardır. Allah'u Teâlâ'ya göre bu gibi şeyler
iddia edilmez. İddia eden kâfir olur. Peygamberin okumasına şifa veren de
Allah'u Teâlâ'dır. Bir evliyanın okumasına şifa veren de yine Allah'u
Teâlâ'dır. Ne peygamber, ne evliya Allah'u Teâlâ'dan emirsiz, izinsiz, sineğin
kanadını bile kımıldatamaz. İkisini de yapan Allah'u Teâlâ olduğuna göre
Allah'u Teâlâ yapar dememiz lâzımdır. Bunu inkâr eden peygamberlerin
mucizelerini de inkâr ediyor demektir.
Bu arkadaşımız İsa (Aleyhis-selâm)'dan
başka ölüyü dirilten olmadığını iddia ediyor. “Hz. Musa (Aleyhis-selâm)'ya
sadece Asa mucizesi verildiği gibi” denilmekte. Halbuki:
Musa (Aleyhis-selâm) Turu Sina'da Allah'u
Teâlâ ile konuşmasında yetmiş kişinin ölmesi ve Musa (Aleyhis-selâm)'nın duası
ile diriltilmesi vardır. Bu hususdaki açıklama aşağıdadır.
Ayette saika (sayha)'yı Hulasat'ül-Beyan
tefsirinde üç şekilde açıklamaktadır.
Bunu bazı tefsirlerde:
1- Yıldırım çarpıp gürleyip çıkan sese o bağırma
demişler.
2- Semadan nazil olma bir ateş oda yıldırım oda
bağırmadır.
3- Melaikenin gelip bağırması (Allah'u Teâlâ'nın
emri ile bir yeri batırmak için Melâike'nin çıkardığı ses) demişler. O da ayrı
bir bağırma, o da ayrı bir ses. En doğrusu sestir. (Sayhadır) O da Allah'u
Teâlâ'nın Musa (Aleyhis-selâm) ile konuşurken 70 kişinin Allah'u Teâlâ'nın Musa
(Aleyhis-selâm) ile konuştuğu o sese, o sayhaya dayanamayıp hepsinin ölmesidir.
Daha sonra Musa (Aleyhis-selâm)'nın duası ile hepsi geri dirildi.
(Ömer Nasuhi Bilmen'in Kur'ân'ı Kerim
Türkçe Meâli âlisi ve Tefsiri, Cild 1, Sayfa: 55-56)
(Sûre-i Bakara, Ayet 55-56)
“Ve yadediniz ki siz: “Ya Musa! Sana iman etmeyiz. Allah'u Teâlâ'yı âşikâr surette görmedikçe demiştinizde sizi yıldırım çarpmıştı. Siz ise bakıp duruyordunuz.”
“Sonra sizi ölümünüze müteakıp diriltmiştik, tâ ki şükredersiniz.”[1]
İşte Musa (Aleyhis-selâm) yetmiş ölüyü birden diriltti. Demek ki diğer Peygamberlerde diriltiyormuş.
Aynı kitaptaki bu ayetlerin açıklamasında:
Evet... Ben-i İsrail'in bir cemaati öyle bir ölüm hailesine maruz kalmışlardı. Hazreti Musa bundan müteessir olmuş, bunların bu feci ölümünü geride kalan kavmine nasıl haber vereceğini düşünmüş, Cenab-ı Hakka tazarru ve niyazda bulunarak tekrar hayata nail olmalarını istirham etmişti. Allah'u Teâlâ Hazretleri de bir harika-i hilkat olmak üzere onları yeniden hayata kavuşturmuştur. Hallâki Kerim Hazretleri her şeye kâdirdir. (Amennâ ve saddaknâ)
(Sûre-i Bakara, Ayet 260)
“Bir zamanlar İbrahim'de Rabb'im! (Ey Rabb'im!) Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster?” dedi. Rabb'i Ona:
- Yoksa inanmadın mı? deyince:
- Hayır inandım. Lakin kalbimin mutmain olması için görmek istedim, dedi. Bunun üzerine:
- Öyleyse kuşlardan dört tanesini yakala, onları yanına al, sonra (kesip parçala) her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra onları kendine çağır, koşarak sana gelirler. Bil ki Allah, azizdir, hakimdir.
İşte ölüyü Allah'u Teâlâ diriltiyor. Yalnız İsa (Aleyhis-selâm)'ya bu haslet verilmemiş, İbrahim (Aleyhis-selâm)'e de verilmiştir.
(Sûre-i Bakara, Ayet 72-73)
“(İnek kesildikten sonra Allah buyurdu): Hani sizden biriniz bir adam öldürmüştüde onun katili hakkında bir birinizle atışmıştınız. Halbuki Allah gizlemekte olduğunuzu ortaya koyacaktır.”
“Haydi şimdi (öldürülen) adama (kesilen ineğin) bir parçasıyla vurun dedik. Böylece Allah ölüleri diriltir, size ayetlerini (peygamberine verdiği mucizelerini) gösterir. Umulur ki, düşünür de gerçeği anlarsınız.”
Musa (Aleyhis-selâm) zamanında bir ölünün dirilmesi için Allah'u Teâlâ bir sarı ineğin kesilmesini onun azasıyla ölüye vurulmasını ve ölünün dirilmesini emretti. Öyle yaptılar, ölü dirildi. İneği kesen, parçasını vuran peygamber değil, Musa (Aleyhis-selâm)'ın ümmeti olan herhangi bir şahısdır. Musa (Aleyhis-selâm)'ın yüzü-suyu hürmetine, onun hatırı için diriliyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Musa (Aleyhis-selâm)'nında sultanıdır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ümmeti Musa (Aleyhis-selâm)'nın ümmetinden çok üstündür. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in hatırı için onun ümmeti ölüyü diriltmez mi? Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ümmeti Musa (Aleyhis-selâm)nın ümmeti kadar değil mi?
Hadîs-i Şerifte Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem): “Benim ümmetimin evliyaları, uleması Ben-i İsrail peygamberi gibidir.”[2] buyurmaktadır. Neden olmasın? Niçin inanamıyorsunuz? Ben-i israil'in ümmeti o ineğin kemiği ile vurup adamı diriltti. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ümmetinin evliyaları; Ben-i İsrail zamanının ümmeti kadar olamaz mı? Onun dirilmesini emreden de Allah'u Teâlâ'dır. Bunun dirilmesini emredecek te Allah'u Teâlâ değil midir?
“Onların sözü Peygamber sözü gibidir.”[3]
“Peygamberin varisleri ulemalardır.”[4]
Babadan
evladına ne kalır? Malı.
Peygamberden ümmetine ne kalır? Yaptıkları.
Benim sözümü doğrulayan bu kadar âyet ve
hadîsler gösteriyorum. Senin sözünü doğrulayan bir âyet bir hadîs göster, yada
lütfen kabul et.
Uzeyr (Aleyhis-selâm)'ı kim öldürdü, kim diriltti?
(Sûre-i Bakara, Ayet 259)
“Yahut görmedin mi o kimseyi ki, evlerinin
çatıları duvarları üzerine çökmüş (yıkık, dökük olmuş) ıssız bir kasabaya uğradı.
“Ölümünden sonra Allah bunları nasıl diriltir acaba!” dedi. Hemen Allah onu
öldürdü, yüz sene sonra tekrar diriltti.
- Ne kadar kaldın burada dedi?
- Bir gün yahut bir kaç saat dedi. Allah ona:
- Bilâkis yüz sene kaldın. Yiyeceğine ve
içeceğine bak, henüz bozulmamıştır. Bir de eşeğine bak. Seni insanlar için bir
ayet (ibret işareti) kılalım diye yüz sene ölü tuttuk, sonra tekrar dirilttik)
şimdi sen kemiklere bak onları nasıl birbiri üstüne koyuyor, sonra ona nasıl et
giydiriyoruz dedi. Durum kendisince anlaşılınca “Şüphesiz Allah'ın her şeye
kâdir olduğunu bilmeliyim” dedi. Hem kendi öldü dirildi, hem eşşeği öldü
dirildi.
Ashab-ı Kehf'i kim uyuttu? Kim uyandırdı.?
(Sûre-i Kehf, Ayet 17-19)
“(Resûlüm! Orada bulunsaydın) Güneşi
görürdün: Doğduğu zaman mağaranın sağına meyleder, batarken de sol taraftan,
onlara isabet etmeden geçerdi. Böylece onlar (güneş ışığında rahatsız
olmaksızın) mağaranın bir köşesinde uyurlardı. İşte bu Allah'ın
âyetlerindendir. Allah kime hidayet ederse, işte o hakka ulaşmıştır, kimi de
hidayetten mahrum ederse artık onu doğruya yöneltecek bir dost bulamazsın.”
“Kendileri uykuda oldukları halde sen
onları uyanık sanırdın. Onları sağa, sola çevirdik. Köpekleri de mağaranın
girişinde ön ayaklarını uzatmış yatmakta idi. Eğer onları görse idin dönüp
kaçardın ve gördüklerin yüzünden için korku ile dolardı.”
“Öylece biz, aralarında birbirlerine sormaları
için onları uyandırdık: İçlerinden biri:
- Ne kadar kaldınız dedi. (Kimi):
- Bir gün yada günün bir parçası kadar kaldık
dediler. Kimi de şöyle dediler.
- Rabb'imiz kaldığınız müddeti daha iyi
bilir. Şimdi siz içinizden birini şu gümüş para ile şehre gönderin de baksın
şehrin hangi yiyeceği daha temiz ise size ondan erzak getirsin. Ayrıca nâzik
davransın ve sakın sizi kimseye sezdirmesin.”
Peygamberlerin de ölüyü dirilmelerini
yapan Allah, evliyalarınkini de yapacak olan Allah'u Teâlâ'dır. Allah hepsini
de yapar diye niçin inanmıyor sunuz? Bunların bu halleri ölü diriltmesinden
daha zor değil mi?
Ben-i İsrail evliyaları ölü diriltmeden daha zor
şeyleri de yaptılar. Örnek:
Hz. Meryem'e [İsa (Aleyhis-selâm)'ın annesine]
devamlı cennetten yemek gelirdi. Zekeriyya (Aleyhis-selâm) Hz. Meryem'in yanına
her gelişinde cennet meyveleri bulurdu.
(Sûre-i A'li İmran, Ayet 37)
“Rabb'i Meryem'e husn-i kabul gösterdi; onu güzel bir bitki olarak yetiştirdi. Zekeriya'yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriya, onun yanına ma'bede her girişinde orada bir rızık bulur ve:
- Ey Meryem! Bu sana nereden geliyor?
derdi. O da: “Bu Allah tarafındandır, çünkü Allah dilediğine sayısız rızık
verir” derdi. Bunu da yapan Ben-i İsrail evliyasıdır.
Belkıs'ın köşkünü Yemen'den Kudüs'e
getirmek: Yani Sultan Süleyman (Aleyhis-selâm)'ın ümmetinden ilim verilen bir zat
Sultan Süleyman (Aleyhis-selâm) başını çevirip bakana kadar Yemen'den Kudüs'e
taşıyla, toprağıyla kocaman bir sarayı getirdi. Bu zat Sultan Süleyman
(Aleyhis-selâm) Ümmetimden insan ve baş veziri Asaf bin-i Berhaya'dır. Sultan
Süleyman (Aleyhis-selâm) onları denemek için Belkıs benim yanıma geliyor. O
gelmeden evvel onun sarayını buraya kim getirebilir, dedi. Bu zat Kayyum ismine
mazhardı. “Ya Kayyum” dedi. Saray Yemen'den
Kudüs'e geldi. Yemen ile Kudüs arası en az 6 aylık (binlerce km'lik)
yoldur. Onun yarısı kadar yere Saddam Füze atıyor. Füze kırkbeş dakikada
menziline gidiyor. Füzenin içinde mermi olarak
bu saray atılsa Yemen'den Kudüs'e bir buçuk saatte gelmesi lâzım.
İnancınız, itikâdınız kuvvetli olsun; bunu yapan bir evliyadır. Peygamberler
değildir.
(Sûre-i Neml, Ayet 38-40)
“Sonra Süleyman müşavirlerine) dedi ki: Ey
Ulular! Onlar teslimiyet gösterip bana gelmeden önce, hanginiz o Melike'nin
tahtını bana getirebilir?”
“Cinlerden bir ifrit; "Sen makamından
kalkmadan ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm ve güvenim var"
dedi.”
“Kitaptan ilmi olan kimse ise;
- Gözünü açıp kapamadan, ben onu sana
getiririm, dedi.” (Süleyman) onu (Melikenin tahtını) yanıbaşına
yerleştirivermiş görünce dedi ki: “Şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü
edeceğim diye beni sınamak üzere Rabb'ımın (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden
ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük edene gelince, o bilsin ki
Rabb'im müstağnidir, çok kerem
sahibidir.”
Bu da Ben-i İsrail Peygamberinin
evliyasıdır. Bu evliya Yemen'den Kudüs'e bir saniyede sarayı getiriyor.
(Mir'ât-ı Kâinât, Cild 1, Sayfa: 497)
“Cabir bin Abdullah, Resulullah'a ziyafet
için koyun kesmişti. Büyükçe olan oğlu, küçük kardeşine:
- Babam koyunu nasıl boğazladı, sana
göstereyim dedi. O da peki dedi. Elini, ayağını bağladı, boğazlayıp başını
annesine getirdi. Kadın feryad ettikçe oğlan korkusundan dama kaçtı. Kadında
peşinden gitti. Oğlan kendini damdan attı ve öldü. Kadıncağız canına çekip sabr
etti ve iki ölüyü de hota (sele) içine koyup üzerlerini örttü. Yemek pişirmeye
koyuldu. Resûlullah geldi. Yemek odaya gelince, Cebrail (Aleyhis-selâm) gelip:
“Ey Muhammed! Allah'u Teâlâ sana emr eder ki bu yemeği Cabir'in iki evladı ile
yiyesin” dedi. Hazreti Peygamberde Cabir'e söyledi. O da hanımına oğullarını
sordu. Burada yoklar dedi. Hazreti Cabir'de hanımını sıkıştırdı. Çaresiz
durumunu anlattı. Cabir görüp şaştı, hanımıyla ağlaştılar. Resûlullah haberdâr
oldukta, Cebrail (Aleyhis-selâm) gelip: “Ey Muhammed Allah'u Teâlâ sana emr
ediyor ki onları çağır dua senden, kabulu ve
diriltmesi benden buyuruyor” dedi. Resulullah dua etti, oğlanların
ikiside dirildiler.[5]
İmam Taberâni'nin naklinde Hazret-i Aişe
(Radiyallahu anha) buyurmuştur ki:
“Fahri Kainat Efendimiz Hazretleri: Bir
kere veda haccında üzüntülü ve hüzünlü olarak “Hacun” denilen yere vardı. Orada
yalvarmaya yakarışa durdu. Ondan sonra sevinçli ve neşeli olarak gelip:
- Rabb'im'den diledim, anam dirildi bana
iman getirdikten sonra yine aslına döndürüldü, diye buyurdu.[6]
Kurtubi'nin anlattığına göre Resûl-i Ekrem,
Mekke ile Medine arasına gelince babasının mezarına uğradı. Allah'u Teâlâ onu
da diriltti ve oda iman etti.[7]
Ebû Talib'in diriltilerek iman ettiğini
bildiren Hadîs-i Şerîfi sadece İbn-i Hacer Hazretlerinden değil diğer bir çok
hadîs âlimleri bildirmiştir. Naklinde senet olan alimlere inanmayanlara sözümüz
yoktur.
(Mir'at-ül Haremeyn) kitabından özetle buyuruyor
ki:
Bir garazkârın, Ebû Talib'in kâfir olduğunu
söylemesi üzerine, durum Mekke'de alimlere sual edildi ki:
Ehl-i sünnet, Ebû Talib'in ehl-i necattan
olduğuna itikad eden sözleri dinde hüccet olan imam-ı sübkî, imâm-ı şa'rani,
imam-ı Kurtubî gibi muhakkik alimlerden nakledilen kavillere göre Allah'u
Teâlâ, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in duası ile Ebû Talib'i
diritti. O da iman etti. Sonra müslüman olarak vefat etti. Ona buğzeden
kimsenin cahilliği özür olur mu?
Hanefi müftüsü Ahmed bin Abdullah Hazretlerinin
fetvası şöyle:
Ebû Talib'e buğzedenin Cenab-ı Hakk'a küfr
ve isyan edici olduğu (Şihab) Şerhinde zikredilmiştir. Ebus-Suud Efendi de
(Ma'rudat-ül-müfti) kitabında bu beyanı teyid ve tasdik etmiş, iki fetva vermiş
(bu hususta bildirilen hadîs-i şerifleri kasdederek: “Bunların hepsi doğru
mudur?” diyene ne lâzım gelir? Sualine iki yönden küfrüne hükmedilir,
buyurmuştur.
Demek ki, Ölü dirilten sadece İsa
(Aleyhis-selâm) değilmiş. Anlaşılıyor ki lüzûmuna binaen pek çok peygamber
ölüyü diritmişlerdir.
(Mir'ât-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 496-497)
“Bir çeşid mucizeleri de ölüleri diriltmesidir. İmam-ı Beyhaki Delâil-i Nübüvve'de yazar. Resulullah bir kimseyi imana davet ettikte, ölmüş kızımı diriltmedikçe imana gelmem dedi. Resûlullah onunla kabristana gitti.
- Ey Fülanca! deyip ismiyle çağırdı. Ölü kabir içinden:
- Buyur emret dedi. Resûlullah:
- Dünya'ya gelmek ister misin? buyurdu.
- Hayır vallahi istemem ya Resulullah! Ben Allah'ı anamdan ve babamdan daha iyi ahireti'de kendime dünyadan daha hayırlı buldum dedi.”[8]
Yine Delâil-i Nübüvve'de yazar.
Ensar'dan bir genç vefat etti. Yanında olanlar üstünü örttü. Kör ve acüze olan annesi haberdâr oldukta:
- Ey Allah'ım! Eğer sen her bir şiddette sana ve Resûlüne bana yardım için sığındığımı bilirsen bu musibeti bana yükleme, diye dua etti. Çok zaman geçmeden, Hakk'ın kudretiyle ölü dirildi ve yüzünü açıp orada bulunanlarla birlikte yemek yedi.[9]
Siyer kitaplarında yazar ki, Câbir bin Abdullah bir koyun pişirip getirdikte Resûlullah Eshâb-ı ile yedi. “Kemikleri kırmayınız” buyurdu. Sonra kemikleri toplayıp, mübarek ellerini üstlerine koyup dua etti. Hakk'ın kudretiyle, koyun etlenip canlandı. Kalkıp kulaklarını silkelemeye başladı.[10]
Hz. Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) harpte şehid düşen Nofeli dört ay sonra aylarca mesafede olduğu halde Medine'nin dışından çağırdı. Aynı anda Nofel atıyla tam techizatı ile saniyesinde yanına geldi. On sene yaşadı, iki oğlu daha oldu. Başka bir harpte yine o mübarek sahabe şehid düştü.[11]
Dört Halifeden biri ve büyük Evliyaullah olan Hz. Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'de Peygamber değildir. Evliyadır. Demek ki evliyaullahlarda ölüyü diriltirmiş.
İsm-i Azam duası insandadır. Kur'ân'da elektirik kablosu, kulun hulusünde toprak hattı vardır. Kulun hulusle okuması ile Kur'ân'da ki birleşirse İsm-i Azam oluyor. Yoksa tek ceryan hattı, elektiriği yakamadığı gibi kulun hulusündeki toprak hattıyla birleşmedikçe Kur'ân'da ki İsm-i azam şifa olmaz.
(Sûre-i İsra, Ayet 82)
“Biz Kur'ân'dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, mü'minler için şifa ve rahmettir. Zalimlerin ise yalnızca ziyanını artırır.”
İşte Kur'ân mü'minin şifasını zalimin küfrünü (hasarını, zarar ve ziyanını) artırır. Tıpkı ilaçların yan etki yaptığı gibi.
Bu hadîs-i kudsiler ve Ayet-i Kerimelere göre insanoğluna Allah'u Teâlâ çok büyük selahiyet vermiştir. Yalnız bir evin penceresinde kalın perde olursa güneşin ışığı içeri girmez. Perde bir yana çekilirse güneşin ışığının içeri girdiği gibi sende Allah'u Teâlâ ile kendi arandaki günah perdelerini kaldırırsan (Allah'u Teâlâ'ya vuslat) Allah'u Teâlâ'ya kavuşmak, Gurbiyet Allah'u Teâlâ'ya yakınlık “Ulaikel Mukarrebun”[12] “Yubeddilullahi seyiatühüm hasenat” Birikmiş olan günahlarını sevaba çeviririm.[13] Ona yeniden tertemiz bir hayat veririm.[14] Dünyada iken kendine müjdeler vardır,[15] dediği hakikat güneşi kalbine gönlüne doğarsa onda her esrar-ı ilahiye zuhur eder. Her şeyi yapabilir. İyi düşün evliyada olan kerametleri de yapan yine Allah'u Teâlâ'dır. Ona inanmak o adama hürmet etmek Allah'u Teâlâ'ya inanmak ve ona hürmet etmektir. Ona saygısızlık Allah'u Teâlâ'ya saygısızlıktır. Ben bana karşı konuştuklarını değil Kur'ân-ı Kerim'in inancını zedelediklerine, Allahu Teâlâ'nın kullarına inandırmamak için hakikatı gizlediklerine, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in diğer Peygamberlerin, evliyaların ölü diriltip okuyup hastaları iyi ettiklerine bu hususta Kur'ân-ı Kerim'de ve kitaplarımızda bir çok deliller varken bizim din adamlarımız kuzu kuzu bunu dinleyip makul karşıladıklarına hasılı inanç ve itikadı kökden baltaladıklarına canım sıkıldığı için bunu yazıyorum. Yoksa bunlar olmazsa sadece bana karşı olsa hiç mühim değildir.
Allah'u Teâlâ insanın kendi yanında ne kadar yüksek dereceye ulaşabileceğini aşağıdaki şu hadîs-i kudsilerle anlatmaktadır. Müslümanlar siz ilmine, tahsiline, makamına, mevkisine kendini alim gösterişine bakmayın. Ayetle, hadîsle, Edille-i Şer'iyeyle tasdik edilen bir söz okumuşluğu olmayan hiç bilgisiz zannettiğin beş yaşındaki çocuğun ağzındanda çıksa inanın. Bunlarla tasdik edilmeyen, bunların aksini iddia eden en alim kimse dediğimiz adamında ağzından çıksa inanmayın. Aksi takdirde Kur'ân ve Hadîs-i Şerifler yarın mahşerde bizim için Allah ve Resûlüne şikayetçi ve davacı olur. Orada hesap vermek çok güçtür. Allahu Teâlâ insanlara ne büyük meziyetler verdiğini şu hadîs-i Kudsilerle nasıl anlatıyor.
“Ben insanın sırrıyım, sırrım onun sırrındadır.”[16]
“Beni arayan engin gönüllerde arasın.”[17]
“Ben bir kulumu seversem onun gören gözü, işiten
kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı, söyleyen dili ben olurum.”[18]
“Kulum bana bir karış gelirse, ben ona on karış
gelirim.”[19]
“Allah'u Teâlâ'nın öyle kulları vardır ki,
onların olsun dediği olur.”[20]
“İsteyin vericiyim”[21]
“Onların mekânlarına şehidler, sıddıklar imrenir.”[22]
“Benim ümmetim sıratı yıldırım gibi geçer,
koşu atı gibi koşarak, yürüyerek, sürünerek geçer.”[23]
Münâfıkların hakkında Allah'u Teâlâ
Kur'ân'ı Kerim'de ikiciklidir. Ne Allah'a inananlarla tam inanabilirler. Ne
Allah'ı inkâr edenlerle tam inkâr ederler. İnanma ve inanmama arasındadırlar.
Sen de müslümansın bu ayetlere, hadîslere, hadîs-i Kudsilere tam inanman lâzım.
“Kur'ân okumak için değil hidayet için ilim
rivâyet için değil dirayet içindir.”[24]
Sen hakkı görürken kendi nefsini göremezsin,
Kendi nefsini görürken Rabb'ını göremezsin.
Halk senin nefsinden sana perde,
Nefsinde Rabb'ını görmeye sana perde.
Meâricü'n-Nübüvve'de mezkurdur ki üç kişi
gelip, birisi Hz. İsa ölüyü diriltti, senden sadır olduğu bilinmiyor dedikte,
Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) uzak yerden Hz. Ali'yi çağırıp, Cebrail
(Aleyhis-selâm) seslerini ulaştırdı Ali hemen geldi. Resûlullah (Sallallahu
aleyhi vesellem):
- Yahudi alimlerinden Yusuf bin Kaab'ın kabrine
bununla beraber git. Ona seslen Hakk'ın emriyle sana cevap verir, buyurdu. Üç
kere çağırdı. Her birinde kabir birer parça yarılıp, üçüncüde:
- Allah'ın izniyle kalk dedikte, kabirden
bir ihtiyar çıktı. Başından yüzünden tozlarını silkip:
- Ben Yusuf bin Kâb'ım ki, Yemen padişahı
olan Tübbe buraya geldikte çok nasihat edip, fesâddan ve insanları öldürmekten
men etmiştim. Öleli üçyüz seneden çok oldu. Şimdi: “Kalk ahir zaman Peygamberi
Muhammedi tasdik eyle! Bir gurub gelib, onu tekzib edip, ondan mucize isterler
dedi. Lakin imana geldikleri mâlum olmadı.”[25]
[Dört Büyük Halife Kitabı, (Şemsüddin Ahmed
Efendi), Sayfa: 305]
Bir gün Resûlullah (Sallallahu aleyhi
vesellem) Anter adındaki Pehlivânın erliğini, dilâverliğini boyunu, bosunu ve
yaptığı harpleri anlatıyordu. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'de sohbette
bulunuyordu. Vasıflarını duyduğu Anter'e aşık oldu. Anter'i atı ve silahı ile
görüp konuşsaydım diye kalbinden geçirdi. Sûltânü'l-Kevneyn ve
Resûlû's-Sekaleyn (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazret-i Ali'nin kalbinden
geçeni Nübüvvet nûrû ile görerek:
- Yâ Ali! Anter'i görmek istiyorsan, falan dereye
var. Ya Anter, bana gel! diye çağır buyurdular. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)
o dereye gitti.
- Yâ Anter, yanıma gel! diye çağırdı.
Dereden ve etrafındaki dağlardan, düzlüklerden bir çok:
- Buyurun efendim, hangimizi istiyorsun
diye sesler geldi. Hazreti Ali hayretler içinde kaldı. O sırada:
- Ya Ali! Nice Anterler dünyaya gelip
toprak altına girmişlerdir. Anası ve babasının ismi ile çağır! diye bir ses
işitti. Hazret-i Ali tekrar falan oğlu Anter diye çağırdı. Anter bütün
silahları ile ve atına binmiş olarak Allah'u Teâlâ'nın emri ile Hazreti Ali'nin
huzuruna gelip selâm verdi. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) Allah'ın arslanı ve
bahadırlıkta eşi olmadığı halde Anter'in uzun buyunu, iri yapısını ve heybetini
görünce mübarek kalbinde bir dehşed meydana geldi. Kâdir-i mutlak olan Hakk
Teâlâ'yı tenzih, takdis, tekbir ve tesbih etti.
(Hazreti Abdulkâdir Geylâni'nin Menkıbeleri,
Sayfa: 106)
“Şeyh Muhammed bin Kâid el-Evânî der ki:
Bir kadın, çocuğunu alarak Şeyh Abdulkadir'in yanına getirdi ve dedi ki:
- Bu çocuğun kalbini size son derece bağlı
buldum. Allah için ondaki hakkımdan vazgeçtim. Bu çocuk senin olsun. Bunun
üzerine şeyh çocuğu kabul ederek ona nefisle nasıl mücadele edeceğini selef
yoluna nasıl sülûk edeceğini öğretti.
Bir gün annesi çocuğu ziyarete gelmişti. Onu
açlıktan, uykusuzluktan sararmış, zayıflamış bir halde görünce dayanamamış,
şeyhin yanına girmiş. Bir de ne görsün şeyh tavuk yiyor. (Diğer bir rivâyette
de kuzu yiyordu.) Şeyhe:
- Sen tavuk yiyorsun, oğlum arpa ekmeği
yiyor dedi. Bunun üzerine şeyh elini, yediği tavuğun kemikleri üzerine koyarak:
- Haydi çürüyen kemikleri dirilten
Allah'ın izni ile kalk, deyince tavuk sapasağlam kalkar ve (Lâ ilâhe illallah Muhammedûn
Resûlullah eş-Şeyh Abdulkadir Veliyyullah) diye haykırır. Şeyh kadına:
- Senin oğlun ne zaman bu hale gelirse o
zaman dilediğini yiyebilir, diye kerametini bir kere daha izhar eder.”
“Fakihlerden bir topluluk şu anda söz
birliği yapmıştır. Hayatlarında ve vefat ettikten sonra kabirlerinde tasarruf
sahibi olan veliler şunlardır: Şeyh Abdulkadir el-cilî, şeyh el-Kebir ed-Diryak
el-Kerhî, Şeyh Ukeyl el-Münebbicî, Şeyh Hayat bin Kays el-Hiranî (Allah
cümlesinden razı olsun).
Bunlardan ölüleri dirilten, cüzzam
hastalıklarını iyi eden körlere çare bulan dört büyük velî vardır. O dört büyük
kutup şunlardır:
Şeyh Abdulkadir el-Geylânî (el-cîlî),
Ahmed er-Rufaî, şeyh Ali bin el-Hitî, şeyh Bekâ bin Batû.”
Bu kitabı okuyunca kimin Kur'ân-ı Kerim ve Hadîs-i
şerif islâm dinine ve insan aklına ve insan haklarına tecavüz ettiğini
öğreneceksiniz.
Ey Müslüman Kardeşlerim! Biz kulaktan
duyma başka birisinin dolduruşuna gitmeyle değil, her sözümüzü her yaptığımızı
ayetle ve hadîsle tasdik ediyoruz. Hem de tasdik edeceğiz. Bizim ayetten ve
hadîsten başka bir dayanağımız var mı?
(Kütüb-i Sitte, Cild 2, Hadîs No: 53)
“İmam Mâlik'e ulaştığına göre, Hz. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) şunu söylemiştir:
- Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmayacaksınız. Allah'ın kitabı ve Resûlünün sünneti”[26]
Allah'u Teâlâ Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bu sözleri ile senin yanlış bizim doğru olduğumuzu söylüyor.
Bizim için, bizim yaptıklarımız Kur'ân ve sünnete aykırı ve safsata olduğunu bunlara itibar edilmemesi gerektiği temenni edilmektedir. Halbuki:
Kur'ân-ı Kerim ve Hadîs-i Şeriflerle defalarca örnek verilerek tasdik ettiğimiz bu önemli konuları safsata olarak gören arkadaşlarımıza sorun safsata olmayan bunun aksi ne imiş. Allah'u Teâlâ ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) benim sözlerimin doğruluğunu tasdikliyor. Onların sözlerini acaba kim tasdik ediyor. Kur'ân-ı Kerim bir bütündür. Bir harfini, bir ayetini, bir manasını inkâr etmek, tümünü inkârdır. Kitabımızı baştan ayağa iyice okuyup onların iddiası ile karşılaştırırsanız hakikatı daha iyi anlarsınız. Durumu sayın halkımızın bilgilerine sunuyorum.
Bilâl Babamın hastalara okumasına bu bizim dinimizde yok diye itiraz ediyorlar. Bunlara da cevap vereceğim. (inşallah'u Teâlâ)
(Sûre-i İsra, Ayet 82)
“Biz, Kur'ân-ı mü'minlere şifa ve rahmet olarak indirdik.”
İşte Allah'u Teâlâ'nın emri! İşte şifa! İşte Allah'u Teâlâ'nın hasta kulları! Allah'u Teâlâ hastaları okuyarak iyi etmemizi emrediyor. Sen hakiki âlim isen Kur'ân-ı Kerim'i oku. O okumayı hastalara şifa et. Bunu yapamıyorsan bari inkarcı olma. Bilâl Babam bu emr-i İlâhiyi fazlasıyla yapmıştır.
(Sûre-i Yunus, Ayet 57)
“Ey insanlar, size Rabb'inizden bir öğüt, gönüllere olan (derd)lere bir şifa mü'minler için bir hidâyet ve rahmet gelmiştir.”
(Sûre-i Fussilet, Ayet 44)
“Dedi ki: Bu mü'minlere doğruluk rehberi ve gönüllere şifadır.”
Hakiki mü'minsen bu şifayı meydana çıkar.
(Kütüb-i Sitte, Cild 11, Sayfa: 333)
“Kim Kur'ân'la şifa taleb etmezse Allah'u Teâlâ O'na şifa vermez.”
Kur'ân ile şifa taleb etmeyene Allah şifa vermesin.
(Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 82)
“Cebrâil (Aleyhis-selâm) gelip bana: “Ey Muhammed! Rahatsız mı oldun?” dedi. Ben de Evet! dedim. O'da hemen şöyle okudu:
- Allah'ın adıyla sana eziyet veren her şey için okurum! Her canlının şerrinden, hasetçinin zararından kurtulman için (okuyorum); Allah sana şifa verecektir.”
(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 2796)
“Kur'ân, “Ruhanî hastalıklara, kötü itikad ve ahlâklara” karşı devânın tâ kendisidir.”
Bilâl Babamın okumasında bu şifa hakkıyla vardı, Allah'u Teâlâ O'ndan memnun değilse, O'nun okumasına niçin bu şifayı veriyor? Senin okumandan, senden memnunsa niçin okumana şifa vermiyor? Ayet-i kerim'e Kur'ân-ı Kerim'in şifasının, rahmetinin meydana çıkması Allah'u Teâlâ'nın emridir. Bizim de Allah'u Teâlâ'nın bu emrini yerine getirmemiz lâzımdır. Kur'ân-ı Kerim nuru ile mü'minlere şifa olmalı. Hem Allah'u Teâlâ'nın “Kur'ân şifadır” emr-i İlâhisi yerini bulmalı hem de “Mü'minler kardeştir”[27] âyeti mucibince Kur'ân-ı Kerim'i okumakla o kardeşinin hastalığına şifa bulmalısın. Allah'u Teâlâ'nın bu emri de yerini bulmalıdır.
Hadîs-i Kudsi de:
(Mevâhib-i Ledünniyye, Cild 1, Sayfa: 447)
“Bana yerlerim, göklerim geniş gelmedi, Mü'min
kulumun kalbi geniş geldi.”[28]
“Beni arayan engin gönüllerde arasın.”
buyuruluyor.
Bu sebepledir ki, bütün Peygamberler,
âyetleri okur hastalar şifa bulurdu. Buna mucize denir. Allah'u Teâlâ sevdiği kulun
okumasına şifa verir. Okumasına şifa vereceği kulu bilir, sever, seçer ona göre
onun okumasına şifa verir, buna evliyalarınkine kerâmet denir. Şayet Allah'u
Teâlâ onun her halinden memnun olmazsa onun okumasına şifayı vermez.
Hakiki Şeyhin okuması ile ne sebepten
olursa olsun tarikatlı tarikatsız kafasını bozanlar ve diğer hastaların hepsi
okunur, iyi olur. İyi olmadı ise
bilmediğimiz bizce nedeni bilinmeyen hikmeti olabilir. Allah'u Teâlâ
hikmetli olan şeyleri Peygamberlere ve Evliyalara bildirir. Bazen de
Peygamberlere ve Evliyalara dahi hikmetini bildirmez. Onlara da kapalı tutar.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)
başından geçen hikmetli bir olayı şöyle anlatıyor:
Mi'rac'dan dönüşümde
çölde gelirken çok susadım. Cebrâil (Aleyhis-selâm)'e; “Ben susadım,” dedim.
Cebrâil (Aleyhis-selâm): “Şurada deveciler var. Onların suyundan iç,” dedi.
Kervanın yanına geldik, kervancılar deve kaybetmişler, hepsi onu aramaya
gitmiş, kervan bomboştu. Su tuluğunun ağzını açtım, suyu içtim, tuluğun bağını
bağlamayı unutmuştum. Cebrâil (Aleyhis-selâm)'e:
- Yâ Cebrâil!
Tuluktaki su dökülüyor, ağzını bağlamayı unuttum, şunun ağzını bağlıyayım.
Cebrâil (Aleyhis-selâm) bana:
- Ağzını bağlama su dökülsün, onda hikmet
var, dedi. Oradan Mekke'ye vardım. Sabahtan Mi'rac konusunu anlatmaya başladım.
Benden delil istediler. Su meselesi aklıma geldi ve onlara anlattım. Ben
Mi'rac' tan gelirken çölde susadım, Cebrâil (Aleyhis-selâm)'den su istedim. O
da kervancıların olduğu yere beni getirdi. O saatte deve kaybetmişler, kervan
bomboştu. Su tuluğunun ağzını açtım, içtim ve ağzını bağlamayı da unuttum.
Suyun hepsi boşa aktı. Birazdan gelirler kendilerinden böyle bir hâdise olmuş
mu, olmamış mı sorun, buyurdu. Biraz
sonra kervan geldi, kervancıya sordular:
- Herhangi bir hâdise ile karşılaştınız
mı? Kervancı:
- Çok rahat gidip
geldik. Hiç bir soygun hâdisesi bizi rahatsız etmedi. Yalnız biz deve aramaya
gitmiştik. Vakit gece idi. Bir adam gelmiş, su tuluğumuzdan su içmiş. Ağzını
bağlamamış, suyun hepsi boşa akmış, dedi.[29] Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem), tuluğun ağzının bağlatılmamasının hikmetini o zaman anladı.
Musa (Aleyhis-selâm), Hızır
(Aleyhis-selâm)'ın gemiyi delmesine, oğlanı boğazlamasına, duvarı yapmasına
karşı geldi. Çünkü kendine ters gelmişti. Fakat Hızır (Aleyhis-selâm) hikmetini
biliyordu. Sonunda Musa (Aleyhis-selâm)'ya hikmetini teferruatı ile anlatınca,
gemiyi delmesinde, suçsuz oğlan çocuğunu boğazlamasında, zalimlerin duvarını
yapmasını da çok haklı buldu. [30]
Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) Hadibiye mevkiinde iken Suheyl ile aralarında sulh
muahedesine Ashâb akıl erdiremediler, hikmetini bilmiyorlardı. Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) hikmetini biliyordu. Kendilerinin aleyhine,
kâfirlerin lehine olan muahede bir anda Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in lehine, kâfirlerin aleyhine olunca hikmetini anladılar. Bu
dediğimiz veya başka şekilde hikmetini bilmediğimizden şöyle olsun, böyle olsun
deriz. Hikmetini bilemeyiz, Allah'u Teâlâ bilir. Bir hikmeti olupta iyi olmayan
hasta da olabilir. Fakat diğerlerinin hepsi iyi olur. Adem (Aleyhis-selâm)'dan
bu güne kadar ölümü tamamen durdurup bütünüyle ortadan kaldıran hiç bir
peygamber gelmemiş ama duayla ölümden kurtulanlar çok olmuştur.
“Mü'minin
firasetinden sakınınız. Çünkü onlar Allah'ın nuruyla bakarlar.”[31]
Allah'u Teâlâ'nın nurunun karşısında da
hastalık, zulümat, iblis ve onun verdiği vesvese tutunamaz, barınamaz.
Her münâfığın,
fasığın okuması şifa olmaz. Peygamberlerdeki mucizât ve Evliyaullahlardaki en
büyük kerâmet bu değil mi? Peygamberlere de, Evliyalara da yardım aynı yerden
geliyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in yanına gelen dertliler
deva, hastalar şifa bulup, müşkil işleri hallolurdu. Kör gözler açılıp, hasta
gözler iyi olurdu.
(Mevâhib-i Ledünniyye, Cild 1,
Sayfa: 655)
“Uhud Gazasında Ebû
Katâde ibn-i Nu'man'ın gözüne bir darbe erişti, gözü yerinden çıktı ve hatta
yanağının üstüne sarktı. Onu Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz
Hazretlerine getirdiler. Ebû Katâde:
- Yâ Resûlullah! dedi.
Benim bir karım var, onu çok severim. Korkarım ki, bu hâlde görüp benden
iğrenir. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz
Hazretleri mübarek eliyle gözünü yerine koyup:
- Yâ Rabb! Sen ona güzellik ver, diye dua
etti.
Ondan sonra o gözü
güzellikte ve keskin görüşte diğerinden daha baskın oldu. Öbürü ağrıdığı zaman
bu ağrımazdı” diye buyurdular.
(Hayâtü's-Sahâbe, Cild 4, Sayfa: 261-262)
Rifâa b. Râfi' (Radiyallahu anhu) anlatıyor:
- Bedir savaşında bir okla gözüm akmıştı.
Resûlullah gözümün yerine (çukuruna) tükürüp dua buyurdu. Bundan sonra hiç bir
ağrı hissetmedim.”[32]
Selemân oğullarından bir zât annesinden
naklen annesinin dayısı Habîb b. Füveyk'in annesine şöyle anlattığını
naklediyor:
- Babam beni alıp Resûlullah'a götürdü.
İki gözüm de bembeyazdı, görmüyordum. Allah'ın Resûlü gözlerime ne olduğunu
sordu:
- Devemi alıştırıyordum, bir yılanın
yumurtasına bastım. Bu yüzden gözlerim görmez oldu, dedim.
Bu açıklamam üzerine Resûlullah gözlerime
nefes buyurdu, görmeye başladım.
Râvi diyor ki: “Ben bu zatı gördüm, seksen
yaşında ve gözleri bembeyazdı, iğneye iplik geçiriyordu.”[33]
“Sa'd b.
İbrahim anlatıyor:
- Zinnîre (Radiyallahu anhu) Rum idi.
İslâm'a girdikten sonra gözleri kör oldu. Müşrikler: “Onu Lât ve Uzza putları
kör etti” dediler. Zinnîre: “Ben Lât ve Uzza'ya küfrettim” diye karşılık verdi.
Bunun üzerine Allah gözlerini açtı.”[34]
(Mir'ât-ı Kâinat, Cild 1, Sayfa: 498)
“Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in mucizelerinden bir çeşidi de hastaların iyi olmasıdır. Bunlardan
biri mübarek ağzının suyu olup, bununla şifa hasıl olan mucizeleri
sayılamayacak kadar çoktur.
Sünen-i Nesâi'de Muhammed bin Hâtıb'den
mervidir ki:
- Ben çocuk idim. Üstüme ateşte
kaynamış tencere döküldü. Yandım, babam beni Resûlullah'a götürdü. Üzerime
tükürüp, mübarek eliyle oğaladı. Dua etti, hemen iyileştim.
Mevâhib-i Ledünniyye'de yazıyor:
“Bir kadın günde iki kere sar'a illetine
tutulan oğlunu getirdi. Resûlullah göğsünü oğaladı. Oğlan kusup, ağzından köpek
yavrusu gibi hareket eden bir şey çıktı, yürüdü gitti. Çocuk tamamen iyileşti.”[35]
Bir abraş kadın Resûlullah'a hastalığından
şikâyet etti. Bir bastonla üstünü oğaladı. Baras hastalığından tamamen
iyileşti.
Bir kadın kel başlı bir çocuğunu getirdi,
Resûlullah mübarek elleriyle başını sığadıkta hemen şifa bulup, saçları
bitiverdi.
Tirmizî ve Nesâi Sünen'lerinde yazılıdır
ki, bir kör, Resûlullah'a geldi ve: “Allah'a dua et de bana âfiyet versin”
dedi. İyi bir abdest alıp: “Allahümme innî es'elüke ve eteveccehü ileyke
bi-nebiyyike Muhammed nebiyyir-rahme, yâ Muhammed innî eteveccehü bike ilâ
Rabbî fî haceti en takdıye, Allahümme şeffi'hü fiyye” diye dua etmesini
emretti. Hemen gözü görür oldu.”
(Şevâhidü-n-Nübüvve, Sayfa: 175-177)
“Enes bin Malik (Radiyallahu anhu) demiştir ki:
- Zeyd bin Erkam (Radiyallah'u Teâlâ)'ın
gözleri ağrırdı. O'nun ziyaretine gittim. Hazreti Resûl (Sallallahu aleyhi
vesellem)'i yanında buldum. Mübarek
eliyle, Zeydin gözlerini açtı ve mübarek ağzının suyundan, içine akıttı
ve buyurdu ki:
- “Leyse aleyke be'sün”. Hemen gözleri iyi
oldu. Sabah vaktinde, Hazreti Resûl (Sallallahu aleyhi vesellem)'ün huzuruna
geldi. Buyurdu ki:
- Ey Zeyd! Eğer gözlerinin ağrısı, devam
etmiş olsaydı, ne yapardın? Dedi ki:
-
Sabrederdim Ya Resûlullah! ve netice-i hakkı gözlerdim. Bunun üzerine
Hazreti Resûl (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
- O Allah hakkı için ki, benim ruhum,
O'nun kabzâ-i kudretindedir. Eğer senin gözlerin, o hal üzere olup, sen de
sabredeydin. Şöyle yarlığanmışlıkla, Hakk Teâlâ Hazretlerine erişirdin.
(Şevâhidü-n-Nübüvve, Sayfa: 175-177)
Utbe bin
Garkad (Radiyallahu anhu)'ın hatunu demiştir ki;
Biz
Utbenin yanında, bir kaç kadın idik. Dâima çalışırdık ve hoş rayihâlarla
rayihâlanırdık. Tâ ki birbirimizden kokular içinde gaib olaydık. Ve Utbe asla
kendisine, ıtır sürmezdi. Ammâ yine cümlemizden daha muattar idi. Ve ne vakit,
halk arasına varsaydı, derlerdi ki:“ Biz Utbe'nin kokusundan gökçek, asla koku
görmedik.” Bir gün ona, bu halin sebebini sorduk. Dedi ki:
- Hazreti Resûl (Sallallahu aleyhi
vesellem)'ün zamanında, bir türlü kabarcıklar çıkardım. Ve bunlardan O'na
şikâyette bulundum. Bana buyurdu ki, elbiseni çıkar. Bunun üzerine gövdemi
uryan ederek, önünde oturdum. O, eline mübarek nefesini üfürüp, arkama ve
karnıma sürdü. İşte bu hoş koku, o zamandan beri, bende zâhir olmuştur.
Cerhedüs-sülemi (Radiyallahu anhu) Hazret
Resûl (Sallallahu aleyhi vesellem)'ün huzuruna geldi ve o sırada, taam
hazırlanmış idi. Tesâdüfen, Cerhed'in sağ eli ağrırdı. Bu sebeble, sol elini
uzattı, tâki o elle taâm yeye. Hazreti Resûl (Sallallahu aleyhi vesellem)
buyurdular ki:
- Taamı sağ elinle ye. Cerhed dedi ki:
- Ya Resûlullah, sağ elim ağrır. Hazreti
Resûl (Sallallahu aleyhi vesellem) mübarek nefesini üzerine üfledi. Cerhedin
eli o anda iyileşti. Ve bundan sonra dahi, asla ağrımadı.
Ashâb'tan biri demiştir ki: Hazreti Resûl
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in huzuruna geldik. Ve bize bir oğlancık dahi,
yoldaş olmuştu. Ve bir gün evvel, o oğlancığın sağ kolu kırılmış olduğundan,
tahtalarla sargıya alınmıştı. Hazreti Resûl (Sallallahu aleyhi vesellem) o
oğlancığa ileri gel diye emreyledi. Oğlancık huzuruna vardı. O sargıları,
üzerinden giderdi ve mübarek elini, kırığın üstüne sürdü. Ve o kırık o anda
zail oldu. O hâlde ki, kırığın eseri dahi kalmadı. Bundan sonra taamı
götürdüler. Hazreti Resûl (Sallallahu aleyhi vesellem): “Taamı sağ elinle ye”,
diye ona buyurdu. Çünkü taamdan fâriğ olduk. O oğlancığa etti ki, bu sargıları
al ve ehline götür.
Bunun üzerine o oğlancık, onları alıp
gitti. O sırada kavminden bir Pîre tesadüf etti ki, o Pîr henüz iman etmemişti.
Hâlin nicedir diye sordu? Oğlancık o Pir'e dedi ki:
Hazreti Resûl (Sallallahu aleyhi vesellem)
mübarek elini, üzerine sürdü. Filhal elim iyileşti. O Pîr, çünkü bu hâli
müşahede eyledi. Hemen Hazreti Resûl'ün huzuruna gelip iman etti.
Şerhabîl Câfi (Radiyallahu anhu) demiştir ki:
Bir gün Hazreti Resûl (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in huzuruna vardım ve benim elimde ur çıkmıştı. Dedim ki:
- Ya
Resûlullah, bu ur beni gâyet rahatsız etmektedir, ve bu elimle asla kılıç
kabzasını ve yan dizginini tutamam. Hazreti Resûl (Sallallahu aleyhi vesellem)
buyurdular ki:
- Beriye gel, ileri vardım ve önünde oturdum. Buyurdu ki:
- Elini aç. Açtım. Mübarek nefesini, elime
üfürdü ve sonra, mübarek elini elime sürdü, o illet külliyyen zâil oldu.”
Bizim için onların ki üfürükçülük onlara
sakın inanmayın diyenlere bu hadîslerle delil gösteriyorum. Onu Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) yapıyor.
“Allah'u Teâlâ ve Resûlüne itaat edin”[36] deyince onun yaptığının aynısını yapıp
onun aksini iddia etmememiz lâzım. Şart; okuduğu iyi olmalı, bu şifanın Allah'u
Teâlâ'dan geldiğini düşünmeli.
Cabir bin Abdullah (Radiyallahu anhu) demiştir ki:
- Hastalanmıştım. Hazreti Resûl
(Sallallahu aleyhi vesellem) Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) ile beni görmeye
geldiler. Ben kendimi bilmez bir durumda idim. Hazreti Resûl (Sallallahu aleyhi
vesellem) abdest almış ve o sudan üzerime dökmüş. Kendime geldim ve o halet
benden zail oldu.
Bir gün bir yiğit Hazreti Resûlullah
(Sallallahu aleyhi vesellem)'ın huzuruna geldi ve dedi ki:
-
Ya Resûlullah bana zina etmeye izin ver. Orada bulunanlar ona karşı
çağrıştılar. Hazreti Rasûl (Sallallahu aleyhi vesellem) o yiğide dedi ki:
- Beriye gel. İleriye varıp Hazreti Resûl
(Sallallahu aleyhi vesellem)'ün önünde oturdu. Bunun üzerine Hazreti Resûl
(Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdular ki;
- Anana zina edilmesini ister misin? O yiğit dedi ki:
- Hayır istemem. Buyurdu ki:
- Şüphesiz cemii nâs analarına zinâ edilmesini istemezler. Ve yine buyurdu ki:
- Diler misin kızınla zina edile? O dedi ki:
- Asla istemem. Buyurdu ki;
- Hiç bir kimse böyle bir şeyi istemezler. Ve yine buyurdu ki:
- Revâ görürmüsün ki, kız kardeşinle böyle edile. Dedi ki:
- Hiç bir vakitte istemem. Buyurdu ki:
-
Cümle adem oğulları revâ görmezler. Ve bu veçhile ne annesini, ne halasını, kodu. Hepsini bir bir sordu. Ondan
sonra mübarek elini, o kişinin göğsü üzerine koydu ve buyurdu ki:
- “Allâhümme iğfir zenbehû ve tahhir kalbehû ve
hassin gercehû.”
Bunun üzerine o yiğit bundan sonra aslâ,
fevâhişe (fuhuşa) iltifat ve meyletmedi.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)
böyle kimseleri bile yanından kovmadı, düzeltti.
Aişe-i Sıddıka (Radiyallahu anha) demiştir ki;
Hazreti Resûl (Sallallahu aleyhi vesellem)
zamanında bir işşiz avret var idi. Bir gün Hazreti Resûl (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in katına geldi. O Hazret oturmuştu ve Önünda biraz et var idi. Ve o
etten yer idi. O avret dedi ki:
- Görünüz
Allah'ın Resûlünü kullar gibi oturmuş ve kullar gibi taâm eder. Hazreti Resûl
(Sallallahu aleyhi vesellem) etti ki:
- Evet, ben bendeyim, bendeler gibi
otururum ve bendeler gibi tâam ederim. Ondan sonra o hatun dedi ki:
- Bana taam ver. Hazreti Resûl (Sallallahu
aleyhi vesellem) dahi o taâmdan bir parça verdi. O avret dedi ki:
- Yok ağzındaki çiğnediğinden ver. Hazreti
Resûl (Sallallahu aleyhi vesellem) mübarek ağzından bir parça çiğnenmiş et
çıkarıp verdi. O hatun dedi ki:
- Ya Resûlullah! Kendi mübarek elinle
ağzıma koyuver. Ve Hazreti Resûl (Sallallahu aleyhi vesellem) kendi mübarek
eliyle onun ağzına koydu. Tâki, o kadın yedi. Sonra o betalet ki, (zina etme
hali ki) o hatunda mevcud idi, ondan zail oldu ve asla ona geri gelmedi.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)
ikaz edip kendini kötülüklerden çekebilmek için böylesillerle konuşuyor,
düzeltiyor. Bizse: “Bakmak, haram, konuşmak haram” diye bizden birşeyler
öğrenmek isteyen kadınlardan kaçıyoruz.
Birisi konuşursa onu tenkit ediyoruz. Biz her örneği Allah'u Teâlâ'dan
ve Resûl'ünden almamız lâzım. Kaçınıp çekinilecek zaman olursa kaçar, çekinir,
konuşulacak zamanı yeri gelirse konuşuruz.
Bir de kaçınacak adam olur asla
konuşulmaz, konuşup dinini, diniyin erkanını, diyanetini öğretecek.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e Muhammedü'l-Emîn dendiği gibi
emniyet edilecek adam olur. Onunla da konuşulur. Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem) zina eden kadınla nasıl konuşuyor ne yapıyor demek ki şeriatın
emri dahilinde konuşulur.
Râfi bin Hadic (Radiyallahu anhu) demiştir ki:
Bir gün Hazreti Resûl'ün yanına vardım ve
O'nun yanında bir kişi var idi. Ve et pişirmekte idi. Bir parça semiz et, bana hoş geldi. Ondan alıp yedim.
Bir yıldan beri karnım ağrımakta idi. Bu hâli Hazreti Resûl (Sallallahu aleyhi
vesellem)'e söyledim. Buyurdular ki, yedi kişinin onda hakkı var idi. Ondan
sonra mübarek eliyle karnımı sığadı. O şey benden defoldu. O Allah hakkı için
ki, onu doğru peygamber olarak göndermiştir. Bundan sonra aslâ karnım ağrımadı.
(Şevâhidü'n-Nübüvve'den alının yazı burada sona
erdi.)
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) de bu şifa ve rahmet ömür boyu vardı. Bunu görüp inananlar mü'min, gördüğü halde inkâr edenler kâfir oldu. Şimdi Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) sağ olsa hastaları, felçlileri, delileri, körleri vs. okuyup, üfürüp iyi edecekti. O zamanda O'nun okumasını, iyi etmesini mü'minler hem kabul etmiş, kitaplara yazmış, hem de mucize olarak kıyamete kadar dilden dile söylenecektir. O zamanki ile şimdiki Kur'ân aynıdır. Bilâl Babamın okuduğu Kur'ân okuması, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in okumasının aynısı, okunan hastalar şifa buluyor. Bütün Peygamberler ve Evl