Kadınlar niçin elini öpüyor ? Namahrem değil mi diyenlere:

 

 

1- Onun okuması ile hastalar şifa buluyor. Hem zahir, hem batın doktordur.

2- Ümmeti Muhammed'in kapıldığı cehennem selinden kurtarıp hidayete kavuşturuyor. Mesela:

Bir sel gelse, sele giden erkekse kurtaralım da kadınsa namahremdir diye kurtarmayalım mı? Bu ümmet-i Muhammed cehennem seline tutulmuş gidiyor. Sele kapılan kadın çıplakta olsa sen onu kurtarmak için neresi rast gelse çeker kurtarırsın. Bilâl Babam şimdi şu zamanda ümmet-i Muhammed'i cehennem selinden kurtarıyor. Bunların ne kadarını  kurtarıp, hidayete getirsek ümmet-i Muhammed'in Efendisi Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ve bütün âlemlerin Rabb'ı Cenâb–ı Hakk Teâlâ Hz.'nin yanında o kadar sevgili oluruz. Aksini yaparsak Allah'u Teâlâ ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) memnun olmayıp, iblis memnun olur. Yâ Allah'u Teâlâ ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) memnun olacak ya da iblis memnun olacaktır. Bilâl Babamın yanına gelenlerin evveliyatını, bir de sonunu araştır o zaman konuş.

Hz. Ali (Radiyallâhu anhu); “Bir insanın memleketinden, doğum yerinden, çocukluk arkadaşlarından, komşularından sorup hepsini değerlendirin. İyi veya kötü olduğuna ondan sonra karar verin.” buyuruyor. Durup dururken böyle bir şey olmadan bir adamın başına Türkiye'nin her yerinden bu kadar toplanılır mı? Bilâl Babamın yanına gelenlerin birçoklarının hem hastaları iyi oluyor hem de inançları kuvvetlenip, İslâmiyete ısınıyor ve tarikata girip ders alıyor. Tam tesettürlü oluyor. Siz de buraya gelenlerin, okunup şifa bulanların önce evveliyatını bir de sonunu ikisini de inceleyiniz. Allah'u Teâlâ onun her hali hareketinden razı değilse okumasına o şifayı niçin veriyor. Aleyhinde atan kimse sizin okumanızdan Allah'u Teâlâ razı ise sizin okumanıza aynı şifayı niçin vermiyor. Allah'u Teâlâ'nın lütfundan verdiği şifayı bilerek mi verir bilmeyerek mi? Allah'u Teâlâ bilip, sevip veriyorsa onun o haline itiraz Allah'u Teâlâ'ya itirazdır. Evvelki yaşantıları nasıl, şimdi ki yaşantıları nasıl? İslâmiyetten uzak olan bu insanlar şimdi Elhamdülillah seher vakti kalkıp dersini, tesbihini çekip, göz yaşı döküp secde ve kıyam ile sabahlıyor. Bu yarın mahşerde huzur-u Resûlullah'ta belli olur.

Türkiye'nin dört bir köşesinden doktorların tedavisiyle iyi olmayıp çareyi bir âlimin okumasında bulmayı ümit edenler, Bilâl Babamın yanına gelir, okunup şifa bulur ve ölümden kurtulurlardı. Halende o büyük şifa kabrine gelip ziyaret edenlerde devam ediyor. Hem de ücretsiz olarak evimizde yer-içer, haftalarca kalır, okunur, hatta gidiş yol parası olmayana yol parasını dahi Bilâl Babam verir, gönderirdi.

Kur'ân-ı Kerim'deki: “İnfak edin, rızıklarınızdan yedirin, içirin, dağıtın”[1] âyetleri mucibince dedemin zamanında elli sene, Babamın zamanında elli sene, Babamdan sonra şimdi yine bizim evde yirmi sene oldu. Bu, Allah'u Teâlâ için yedirmek, içirmek, infak etmek devam ediyor. İnşallah kıyamete kadar da devam eder. Uzaktan-yakından, şehirli-köylü, yaşlı-genç, hasta-felçli, sakat bütün insanların şifa bulup, evimizde yiyip, içmelerinin bir gününü, senin bunları yapmayıp kendi kendine ham sofuluğunun yüz senesine değişmem. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in: “Kibirlilik edene karşı sizde kibirlilik edin.”[2] hadîsine göre ben de böyle yazıyorum.

 

(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 3202)

“Böbürlenen âlimlerden Allah'u Teâlâ'ya sığının! Çünkü onlar zorbalardan daha kibirlidirler. Allah katında, kibirlenen âlimden daha öfke verici bir şey yoktur.”

Allah'u Teâlâ'yı öfkelendirenin en mühimi kibirlenen kendini büyük, başkalarını küçük gören âlimdir.

Bilâl Babamın da apaçık güneş gibi aşikâr olan bu üstün vasıflarını görüp; “Aklımız yetmez. Bunda Allah'u Teâlâ'nın büyük bir alâmeti var. Bunun okumasında bu şifa oluyor, başka hiç bir yerde bu şifayı bulamıyoruz.” deyip ibret alınacak yerde, “Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) elini öptürdü mü?” gibi lüzumsuz şeyler üzerinde duruyorlar. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ömründe ailesini, kızını doktora götürdü mü? İşte biz Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ile ölçülemeyiz. Doktora gitmek caizdir, maksadımız onlara anlatmaktır. El öpme farz, vacip, değil, müfsitte değil, sünnettir. Allah'u Teâlâ'ya sevilen kullara Allah'u Teâlâ ne ikramlarda bulunuyor.

 

(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs-i kudsî No: 4094)

“Allah'u Teâlâ buyurmuştur:  “Benim dostuma kim eziyet ederse, bana harb ilan etmiş olur. Kul bana farz gibi ibadetinden daha iyi bir şeyle yaklaşamaz. (Sonra) bana nafilelerle yaklaşmaya devam eder. Nihayet onu severim, bir de onu sevdim mi artık gördüğü gözü, duyduğu kulağı, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı, düşündüğü kalbi, konuştuğu dili ben olurum. Dua ettiğinde duasını kabul ederim. İstediğini de veririm…(ilâ âhir.)”[3]

Allah'u Teâlâ'yı en fazla öfkelendiren, gadaplandıranların içinde kendisini beğenip, başkasını beğenmeyen kibirli âlimdir. Bilâl Babamın da okuyan dili Allah'u Teâlâ'dandır. Hadîs-i kudsî de buyurulanların hepsi Bilâl Babamda var. Apaçık belli ki bunu Allah'u Teâlâ yapıyor. Okuyan dili Allah'u Teâlâ'dan olmasa, hastalar şifa bulur mu? Nihayet o da bir insan, onun okumasına o şifayı veren Allah'u Teâlâ'dır. Aleyhinde atanları da şeytan kızdırıp, inandırmıyor, cephe aldırıyor.

Okuma hakkındaki ve diğer yazdığımız âyet ve hadîslerin hiç birisini görmüyor. Bilâl Babamın okuyup iyi ettiği gibi iyi edenin hiç üzerinde durmayıp; münâfıkların Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in okumasındaki şifasına itiraz ettikleri gibi, uzaktan gıybetle, iftira ile aleyhinde konuşuyorlar. Bundan da Bilâl Babamın büyüklüğü meydana çıkıyor.

Burada okunup iyi olanları görünce “Müsaade et, bizde okuyalım, iyi edelim.” gibi sözler söylüyorlar.


Okuma nasıl olmalıdır ?

Bu okuma nasıl olmalıdır?

Umumiyetle erkekler erkeklere, kadınlar kadınlara okur. Okuyan kişi dünya malı, kazancı, parası, şan ve şeref düşünmez. Herkes sana gelsin, “Allah rızası için oku” desin. Senin okumanda şifa olursa, sana okunmak için millet sırada bekler, yalvarır okunur. Senin okumanda şifa yoksa okuyacağım desen bir sefer okunan bir daha okunmaz. Sen okuyacak dili, kalbi, Allah'u Teâlâ'nın şifa vereceği hulusü kazan okuduğun âyet şifa olsun, ondan sonra oku. Okudu iyi etti, desinler gibi şeyler olmayıp, sırf Allah'u Teâlâ'nın rızası için okur. Okurken Allah'u Teâlâ'nın emirlerini uygulayıp, nehyinden sakınmak lâzımdır. Okunan hasta iyi olunca, nefis kabarır, insana kibir, gurur, ahlâk-ı zemime verir. Onun için okurken huzurla, kalbinden her türlü havatırı (düşünceleri) çıkartıp bir tek Allah'u Teâlâ'nın korkusu, sevgisi kalır. Okuduğu hasta iyi olursa; “Bu benden, benim okumamdan değil, tarikatımın, Pir'imin, Şeyhimin kuvveti.” der. Huzura, rabıtaya ne kadar dikkat ederse, huzurla okursa o kadar iyi olur. Kur'ân'ın bu dünyadaki şifası zahiri, âhiretteki şefaati ise bâtınıdır.

Benim okumamı gören iki tane öğrenci: “Sen hangi ayetleri nasıl okuyorsun?” diye bana soru sordular. O sordukları soru beni çok etkiledi. Bu kadar ilim sahibi alimlerin, okumuşların hiç birinden benzeri söz duymadım. Onlardan da uzaktan duyduğum bu yanlıştır, elini öpüyorlar, el öpmek yok, okumuşluğu ne derece, nerde tahsil görmüş gibi sözler söylüyorlar. Bunun okumasında şifa var araştıralım, biz de aynısını yapalım, öğrenelim. Bu Allah'u Teâlâ'nın bizler için büyük bir lütfudur. İslâm dininin ve Kur'ân'ın büyüklüğü meydana çıkıyor. Bununla İslam dinini, Kur'ân'ı inkâr eden inanmayanlara delil gösterelim milleti ayıktıralım diyecekleri yerde aleyhinde atıyorlar. İnkârcılar, hastaların iyi olduğunu görünce inanıyor. Halbuki en önce inanması lâzım gelen âlimlerin gittikçe kini, hırsı artıyor. Çünkü Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):“Hasetlik ondur, dokuzu ulemada birisi sair nastadır”[4] buyuruyor. O adamın sözü dinlenip benim ki niçin dinlenmiyor? Ona olan rağbet niçin bize yok diye kıskanıyorlar. Kur'ân'a inanır mısın desen inanırım der. Kendinde veya kabul edeceği bir adamda olmadığından kabul etmiyor.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in son zamanlarında fütuhat açıldığından ganimet, dünya malı üzerine çok fazla akın edip gelirdi. Fütuhat, Allah'u Teâlâ'nın bütün engelleri ortadan kaldırıp, kolaylık vermesidir. Mü'minler harbte galip gelmeyince, mü'minlere ummadıkları yerden kolaylık verir. Zafer kendiliğinden ve çabuk gerçekleşir. Hendek Muharebesinde Allah'u Teâlâ Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ve ashâbın zafer kazanması için rüzgar verdi. Mü'minler Medine'de evlere girdiler. Kâfirler hendeğin dışında kaldılar. Rüzgar atları insanlara, insanları atlara vurup hepsini darmadağın etti. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e kâfirlere bir harbte galip gelememişti. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bir avuç taprağa okudu, üfürdü, kâfirlerin üzerine saçtı. O toprak her kâfirin gözüne gidip, kör etti. Kör adamı öldürmesi kolay oldu. Zafer bir anda kazanıldı. Bedir Cenginde Allah'u Teâlâ bin melekle Cebrâil (Aleyhis-selâm)'i Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e yardımcı gönderdi.[5] Müslüman ordusunun sayıları, silahları, atları yok denecek kadar azdı. Hatta çobanlar görünce bu ne biçim asker, diye Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ashâbına gülerlerdi. Bedir Cengi meleklerin yardımı ile kazanıldı. İşte fütuhat. Bunun gibi harbte fütuhat gelince harp çabuk ve kolay kazanılır. Rızıkta fütuhat ise Allah'u Teâlâ, kulun ummadığı yerden bol rızık verir. Manevi tutkunlukta fütuhat gelince kendisi için zor olan şeyler kolayca çözülür. İşte ibadetin sonunda da fütuhat lâzımdır.

 

Allah'u Teâlâ, kendisine ilim olarak  Harpte zafer kazanarak müşkül işi kolaylaştırarak verir, o fütuhatı açar. Ağanın, beyin hatırı için veya bana şöyle diyecekler, böyle diyecekler gibi kendine gelecek sözden çekinip hiç bir surette o ilmi saklamaması lâzımdır.

 

Sen hakkı ile çalışırsan dünya malı, parası serveti üzerine akın eder. O gelen malı, Allah'u Teâlâ'nın yoluna sarfetmesi lâzımdır. Onu da yığmamalı. Bunları her ne kadar dağıtır, sarfederse arkası o kadar çok gelir. Akan bir suyun önünü bağlarsan dolar taşar. O bağlanılan bendide yıkar, bir daha da önünü bağlamak zor olur. Aynı onun gibi bu ilim ve dünyalığın hepsi sana fütuhat olarak gelir, sen de sarfetmez, önünü bağlarsan taşar, bir daha o bağlanma ile bend tutulmaz. İbadetin sonunda da fütuhat, ilm-i hikmet lâzımdır. Onlar gelince onları bekletmeyip ilmi, malı millete sarfetmesi gerekir. Biriktireyim, vermiyeyim derse o taşınca hepsi gider. Bir daha da eski düzenini bulamazsın. Allah'u Teâlâ: “Ben, sana bunu hiç yoktan verdim. Benim verdiğime, vereceğime inanamıyor musun?” buyurur ve fütuhat kesilir. Belki de o hâli bir daha bulamaz. Hele infak, yedirip içirip, fakirlere dağıtması çok olmalı, sofrası açık, gözü gönlü bol olması lâzım. Kendi nefsinin isteğine giderse yine helâk olur.

 

(Râmûzu'l-Ehâdîs Hadîs No: 6093)

“Allah'u Teâlâ bid'at sahibinin ne namazını, ne orucunu, ne zekatını, ne haccını, ne ümresini, ne cihadını ve ne de küçük-büyük herhangi bir amelini katiyen kabul etmez; hamurdan kıl çıkar gibi İslâmdan çıkar.”

 

Yukarıdaki saydığımız bu amellerinin hepsi iptal olup hiç bir ameli kabul olmadıktan sonra; sen sünneti Resûlullah'ı yapmaz, aksi olan ibadetleri yaparsan Allah'u Teâlâ yanında senin sofuluğunun, ibadetinin ne kıymeti kalır. Dinden de tamamen çıkarsın. Bu söz bid'at sahiplerinedir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bundan daha ağır nasıl konuşsun? Bir âlimin büyüklüğü, Allah'u Teâlâ ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in yanında sevgili olduğu kendinde bid'at ne kadar az, sünnet ne kadar çoksa ondan belli olur. Sünnet, yeme-içme, oturma, yatma-kalkma, ibadet, yaşantı gibi akla gelen herşeyde vardır. Bir öğretmen talebelere hem yapıp göstererek, hem de söyleyerek öğretip, eğitmedikten sonra onun öğretmenliğinin bir anlamı kalmaz.

 

 

 

 

KONU BAŞLIKLARI
(BİLAL NADİR'İN DİLİNDEN )
KONU BAŞLIKLARI
(TÜM KİTAPLAR)


[1]-            Sûre-i Bakara, Ayet 195, 267; A'li İmran, Ayet 92; Enfal, Ayet 3.

[2]-            Marifetnâme, s. 1090.

[3]-            Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 12, Hadîs No: 2042.

[4]-            Hacı Muhammed Bilâl-i Nadir Hazretlerinin vaaz bandından alınmıştır.

[5]-            Sûre-i Enfal, Ayet 9, 12; Sûre-i A'li İmran, Ayet 123-125; Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 10, Hadîs No: 1564-1565.