SAÇ
Saç mevzusunda Kur'ân-ı Kerim'de :
Musa (Aleyhis-selâm), Kâbe'yi
tavafa gitmiş. Kardeşi Harun (Aleyhis-selâm)'u yerine vekil tayin etmişti. Musa
(Aleyhis-selâm) gelinceye kadar herkes Samrı'nın yaptığı altından buzağıya
tapıyordu.[1] Musa (Aleyhis-selâm) gelip bunları
görünce, bunu kardeşi Harun (Aleyhis-selâm)'un ihmalliğinden onun
söylemediğinden olduğunu zannedip sinirlendi. Zaten kendisi de öfkeli, sinirli
bir kimse idi. Kardeşi Harun (Aleyhis-selâm)'u saçından tutup sürümeye başladı.
(Sûre-i Taha,
Ayet 94)
“(Harun) Ey anamın oğlu! dedi. Saçımı, başımı yolma. Ben senin, İsrâil
oğullarının arasına ayrılık düşürdün, sözümü tutmadın demenden korktum.”
Musa (Aleyhis-selâm):
- Sen neden ben gelinceye
kadar bu millete söylemedin? Neden buzağıya tapmalarına mani olmadın? Harun
(Aleyhis-selâm):
- Ben söyledim, söz
dinletemedim. Sendeki selâhiyet bende yok, demek istedi. Yani Allah'u Teâlâ
sana Asa vermiş, onunla her şeyi yapıyorsun. Ben sadece söz söylüyorum. Söz dinlemezlerse
ne yapayım.
Bu âyet-i kerimeden
anlaşılıyor ki; Musa (Aleyhis-selâm) kardeşi Harun (Aleyhis-selâm)'un saçından
tutup sürüyecek kadar uzun saçı varmış. Bir tek ağızdan duyulan veya demiş,
gelmiş, yapmış, söylemiş miş mişlerle değil Allah'u Teâlâ'nın âyetlerine,
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in sünnetlerine ve O'nun başından
geçen hallere, İcma-i ümmete, Kıyas-ı fukahaya göre söylememiz lâzım. Yani ben
hocamdan şöyle duydum. Falan zat böyle demiş, şu şöyle olmuş da böyle olmuş,
onun için böyle imiş demekle olmaz.
(Sünen-i ibn-i Mâce,
Cild 1, Hadîs No: 175)
“....Enes bin Mâlik
(Radiyallahu anhu)'den Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu
dediği rivâyet olunmuştur:
-
Son zamanlarda veya bu ümmet arasında öyle bir kavim çıkacaktır ki Kur'ân
okuyacaklar, fakat (okudukları) Kur'ân onların boğazlarının çemberlerini veya
boğazlarını geçmiyecektir.[2] Onların
alameti (başlarını) kazımak suretiyle traş olmalarıdır. Siz onları gördüğünüz
veya onlara rastladığınız zaman hemen onları öldürünüz.”
(Râmûzu'l-Ehâdîs,
Hadîs No: 6294)
“Doğudan başları traşlı kavimler çıkacak, dilleri ile Kur'ân
okuyacaklar, fakat boğazlarından aşağı geçmeyecek, onlar dinden, yaydan okun
çıktığı gibi çıkacaklar.”[3]
Hadîste buyurulan “saçı usturaya vuran” cümlesi dinden çıkmış anlamında
değil de âhir zamanda bid'atçilerin alâmetlerini sayarken onların bir alâmeti
de saçlarını usturaya verirler. Saç sünnetine hiç yaklaşmazlar demektir. Okun
yaydan çıktığı gibi onlar dinden çıkmışlardır. O zamanda kimde ilim varsa
ilmini sarfetsin, söylesin. Bid'atçilere karşı ilmini saklayan, söylemeyen,
sünnetimi yapsa bile o da bid'atçidir. O bid'atçilere karşı benim sünnetimi
söylemeyen, savunmayan, saklayan âlim, o da bid'atçidir. Yani demek istiyor ki,
o da bana muhalefet etti. O da bana karşı geldi. O da benim karşımdadır.
(Gunyetü''t-Talibîn,
s. 61)
“Ebû Musa ve Ubeyd b. Umeyr (Radiyallahu anhu)'den:
Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem); “Saçını (ustura ile) traş eden
bizden değildir.”
Darekutnî; Cabir (Radiyallahu
anhu)'den:
- Hacc ve Ömre dışında
baştaki saç traşı yapılmaz.”
Resûlullah (Sallallahu aleyhi
vesellem) efendimiz, haricileri kötülemiş ve onların alâmeti olarak,
başlarındaki saçlarını (ustura ile) kazıtmalarını anlatmıştır.
Hazreti Ömer (Radiyallahu
anhu) Sabiğa şöyle demiştir:
- Saçını (ustura ile) traş
ettiğini görürsem; üstündeki gözlerinde bulunan bağına vururum.
Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem) efendimizin şu emri vardır:
- Bir kimse, kendisini bir
kavme benzetirse, o onlardan sayılır.”
(Kütüb-i Sitte,
Cild 7, Hadîs No: 2132)
“Amr ibn-i Şu'ayb (Radiyallahu anhu)'dan şöyle anlatıyor: Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
- Saçtaki akları yolmayın. Zira bir kimse müslüman iken yalnız bir kıl
bile ağarmış olsa, bu kıyamet günü onun için mutlaka bir nur olur.”[4]
Hadîs-i Şerîf:
“Saçınız, sakalınız yarın mahşerde sizin nurunuz olacaktır. Nurunuzu bu
dünyada zayi etmeyiniz.”[5]
(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs-i Kudsî No: 6363)
“Allah Azze ve Celle buyuruyor: Ey Ademoğlu! Başa düşen aklık benim nurumdan
bir nurdur, ben nurumu nârımla (ateşle) azablandırmaktan haya ederim! Öyleyse
sen de benden haya et!”
(Sünen'ün
Neseî, Cild 7-8, Hadîs No: 5030)
“Berâ
(Radiyallahu anhu)'dan; Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) kadar güzel
kimse görmedim. Kırmızı hırkasını giymiş, saçları omuzlarına yaklaşmıştı.”[6]
(Sünen'ün
Neseî, Cild 7-8, Hadîs No: 5034)
“Vail b. Hucr (Radiyallahu anhu) anlatıyor: Resûlullah'ın yanına gittim.
(Saçlarım da uzundu.)
- Seni uğursuz dedi. Beni kastediyor sanarak gittim saçımdan biraz
kestim. Yanına gelince:
- Seni
kastedmemiştim. Böyle daha güzel olmuş, buyurdu.”
(Kütüb-i Sitte,
Cild 7, Hadîs No: 2122)
“...Ebû Katâde
(Radiyallahu anhu) anlatıyor:
- Ey Allah'ın Resûlü! dedim. Benim omuzlarıma kadar dökülen (gür)
saçlarım var, tarayıp tanzim edeyim mi?
- Evet! dedi. Ona ikramda bulun.
Ravi der ki: "Ebû Katâde “Evet ona ikramda bulun! sözü
sebebiyle, günde iki sefer (bakım yapar
ve) saçlarını yağlardı.”
(Râmûzu'l-Ehâdîs,
Hadîs No: 5478)
“Kimin saçı
varsa ona ikram etsin.
- Ona ikram
nasıl olur ey Allah'ın Resûl'ü diye sordular?
- Hergün onu
yağlayıp, taramakla, buyurdu.”[7]
(Kütüb-i Sitte,
Cild 7, Hadîs No: 2124)
“...Atâ ibn-i Yesâr (Rahmetullahi aleyh)
anlatıyor:
Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'a saçı sakalı karma karışık bir
adam gelmişti. Efendimiz ona (eliyle) işaret buyurarak, sanki saçını ıslah
etmesini emretmişti. Adam bunu yapıp sonra tekrar geri geldi. Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem):
- Şu hal, sizden birinizin tıpkı bir şeytan başı(ndaki saçlar) karma-karışık
vaziyette gelmesinden daha hayırlı değil mi? buyurdular.”
[Râmûzu'l-Ehâdîs,
(30. Bölüm), Hadîs No: 19]
“.....Saçları ne çok uzun ve ne de pek kısa idi.”[8]
Ashâbdan saçlarını fazla
uzatan vardı. Omuz başlarına kadar, belik ördürenler de vardı. Bazısı da belik
ördürmez, öyle düz uzatırdı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem); “Ahir
zamanda benim sünnetimi bozan bid'atçılar zuhur eder. Size sünnetmiş gibi
birçok benim üzerinde olmadığım bid'atlerle gelirler. (Çeşitli hadîslerde
bunlara bid'atçi diye söylüyor.) Onları görürseniz, yırtıcı canavardan kaçar
gibi kaçın.[9] Canavar etini, kemiğini parçalar.
Bid'atçı olanlar müslüman görünür, dinini, imanını parçalar.”[10] diye buyuruyor. Bunların alâmetlerini
sayarken:
“Kendileri âlim olur, benim
sünnetlerim kendilerine söylenirse onu lüzumsuz bir sözmüş gibi hiçe sayar,
kıymete almaz.”
(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 3004)
“Gerçek vera sahibi, şüpheli şeylerde durabilendir
(sakınandır).”
Vera, takvadan yüksektir.
Yani şeriat ehline birinci basamaktır. Tarikat ehli, takva ehlidir. İkinci
basamaktır. Tarikatta çalışa çalışa hakikata, marifete ermişse bu vera ehlidir.
Vera ehline milim noksanlık zarar verir. Sakal sünneti, saç sünneti diğer
sünnetler çok az da eksik olsa zarar eder demektir. Sakalın kısasına sakal
denir. Saçın kısasına sünnet saç denilmez. Sünnet olan saç muhakkak kulak
yumuşağı hizasında olması lâzım. Saçın normalı kulak yumuşağına kadar
uzatmaktır. Uzun saç caiz olmasa, uzatmak mahzurlu olsa Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem), Ashâbına uzun saç bırakmalarına veya belik
örmelerine müsaade etmezdi. Anlaşılıyor ki, saçın uzunu saç sayılıyor da,
kısası saç sayılmıyor. Kısa olan saça sünnet denilmez ve sünnet sayılmaz.
(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 9, Hadîs No: 3631)
“(Ebû Talib'in kızı) Ümmü Hâni (Radiyallahu anhu)
şöyle demiştir:
- Resûlullah (Sallallahu
aleyhi vesellem) Mekke'ye dört gadiresi (örgüsü) olduğu halde girdi. [Ümmü Hâni
gadire ile saç örgülerini kasteder.]”[11]
Bilâl Babam buyurdu:
- Saç hakkında hadîsler
incelenirse, saç sünneti, sakal sünnetinden daha keskin, daha tesirli,
yapılmaması, terkedilmesi daha mahzurludur. Cennette sakal, bıyık yok. Amma saç
vardır. Sakal nur olacak, sakal yok, nur var. Bıyık yerinde nur var. Hem saç var nurlu, hem de
saç yerinde nur var. Bundan saçın çok mühim olduğu anlaşılıyor.
(Mir'ât-ı Kâinât, Cild 1, s.107-108)
Mearicü'n-Nübüvve'de yazar:
İsimler öğretildikten sonra, Allah'u Teâlâ'nın emri ile bütün melekler yirmibin
saf olup, yedi yahut yediyüzbin ayaklı bir minber kondu. O zaman Ådem
(Aleyhis-selam)'ın alnında, Nûr-i Muhammedî parlarken, başında mücevherli taç,
sırtında etrafı (Lâ ilâhe illâllah Muhammedün Resûlullah) yazılı yeşil sündüz
elbise, parmağında ışık saçan yüzük, boynunun iki tarafında cevâhirle işlenmiş
parlak birer anber kokulu saç demeti olup, bu ziynet ve izzetle minbere çıkıp,
melâike-i kirâm zümrelerine selâm verip tahmîd (hamdetme, şükretme) ve temcid-i
(ululama) Rabb-i Mecid'den sonra evvelki ve sonraki ilimleri beyân ve âyan
ettikte.....ilâ Ahir.
(Şevahidü'n-Nübüvve, s. 27)
Kâ'bul-Ahbâr (Radiyallahu
anhu) hikaye eder ki; benim atam, bana cümle Tevrat-ı talim etmiş, Onu da
sandıkta saklamış idi. Onda şöyle yazılmış idi: Bir Peygamber ahir zamanda
gelse gerektir. Saçını bıraka, elini yuya ve beline izar bağlaya ve doğumu Mekke
ola, Medine'ye hicret ede. Ümmeti hamd edici olalar. Allah'u Teâlâ'ya hamd
eyleyeler ve yüksek yerlerde tekbir getireler. Kıyamet gününde el ve ayakları,
abdest eserinden ak ve nurânî olalar.”
Bilâl Babam saç bırakınca ve
ihvanlarına da saç bıraktırınca buna halk, ve hocalar karşı çıktılar. Saç
bırakmak iyi değildir. Saç bırakınca kendinizi Avrupa'nın artistlerine
benzetiyorsunuz gibi sözler söylemeye başladılar. Bu konu Babama kadar geldi.
Bilâl Babam saç bırakmanın
büyük sünnet olduğunu söyleyip, kurbanını kesince uzun saçları ya kısaltma, ya
da usturaya vurma emri olan âyeti okudu.
(Sûre-i Fetih, Ayet 27)
“Yemin ederim ki,
Resûlullah'ın rüyası doğrudur. O'nun dini haktır. Siz mescid-i haram olan
Kâbe'ye selâmet olarak gireceksiniz. Orada başınızı usturaya vurup veya traş
ederek kısaltacaksınız. İşte bundan önce size yakın bir fetih verdi. Allah
sizin bilmediklerinizi bilir.”
Yine Kur'ân-ı Kerim'de saç
bırakmanın var olduğuna ve Harun (Aleyhis-selâm)'un saçlı olduğuna dair âyeti[12] okudu, anlattı.
Kurban kesildikten sonra saçı
kesmek vacip, kurbanın kesileceği yer Mina, kesileceği gün belli, orada
kesilmesi lâzım. Biz orada kesemediğimiz için zaruret karşısında burada bize
kurban kesmek vacip oluyor. Aynı emir usturaya vurma veya kısaltma âyette
emr-i İlâhi oluyor. Şimdi saç bırakmayanlar bırakmayı kötü görenler, bu
âyete karşı gelmiş olmuyor mu? Bu vacip terk edilmiş olmuyor mu? Kurban nasıl
vacipse saçını kısaltmakda veya usturaya vurmak da öyle vaciptir. Ayette
kısaltacak demesi kısa saç kısalır mı? Bu saç kısaltma emri uzun saçlılara
değil mi?[13] Ayette geçen “muhalligıyne” dediği
usturaya verebilirler ve “mugassirîn” dediği ya da kısaltacaksınız demektir.
Bilâl Babam buyuruyor ki:
- Kısa saç kesilmez, uzun saç
kısalır. Bu âyette demek istiyor ki, uzun saçlılara da isterseniz saçınızı
usturaya verin, isterseniz kısaltın. Kısa saçlı olacağına dair hiç bir delil
yoktur. Bilâkis uzun saçlı olacağına delildir. Uzun saç usturaya verilir, uzun
saç kısaltılır. Anlaşılıyor ki, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in
Ashâbı uzun saçlı imiş.
(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 3812)
“Mescid-i Hayf da namaz kıl,
(Burası şeytan taşlanan yere yakındadır.) Zira orada yetmiş peygamber namaz
kılmıştır. İçlerinde ihramlı olduğu halde Musa da vardır. Sanki kendisini şu
anda üzerinde iki pamuk abası var. Şenua kabilesinin ağzına liften yular
vurulmuş devesi üstünde saçları örgülü bir halde görüyorum.”
Yine gusül yapma şöyledir:
(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 1145)
“Erkeğe gelince o gusül
abdestinde başının saçlarını (beliklerini) çözerek iyice dağıtsın ve onun
diplerine su ulaşıncaya kadar mükemmel bir şekilde yıkasın. Kadına gelince onun
örgülerini çözmesine lüzum yoktur. Sadece başına üç kerre bol bol su döksün
yetişir.”[14]
Kadınlar beliklerini (saç
örgülerini) çözmezler, erkek beliğini çözmeden gusül ederse, guslü caiz olmaz.
Erkekler belik örecek kadar uzun saç bırakmayacaksa veya saçını belik
örmeyecekse guslün şartının içine neden koymuşlar. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)
Cum'a günü cünüp olmasanız da yine iğtisal edip başlarınızı yıkayınız, diye
buyuruyor.
Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem) saçların kulağının yumuşağına kadar uzatırdı.
[Sahîh-i
Müslim, Cild 7, Hadîs No: 95 (2338), s. 213]
“Katâde,
Enes'den şöyle tahdis etti:
- Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'ın saçları iki omuzu arasını
döver dururdu.”
[Sahîh-i
Müslîm, Cild 7, Hadîs No: 94 (2338), s. 213-214]
“Katâde
(Radiyallahu anhu) şöyle dedi:
Ben Enes ibn-i
Mâlik'e:
- Resûlullah
(Sallallahu aleyhi vesellem)'ın saçları nasıldı? diye sordum. Enes (Radiyallahu
anhu):
- O'nun saçları ne kısa, ne kıvırcık, ne de iki kulağı arasına ve
boynuna kadar salıverilmiş uzunlukta değil, ikisi arası mutedil bir saç idi, dedi.”[15]
(Sahîh-i Buhârî
Tecrîd-i Sarîh, Cild 9, Hadîs No:1455)
“İbn-i Abbas
(Radiyallahu anhu)'den şöyle rivâyet olunmuştur:
Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) (alın) saçını, (perçemini)
alnının üstünü bırakırdı. Müşrikler ise cebhenin iki tarafına ayırır (bırakır)lardı. Ehl-i Kitâb olanlar da
alınlarına salıverirlerdi. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem), hakkında
(Müsbet, menfi) hiç bir şey ile emrolunmayan hallerde Ehl-i Kitab'a uygun
olmaktan hoşlanırlardı. Sonraları Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) da
başı (nın saçı)nı iki tarafa (ayırıp) bırak (makta mahzur görme)di.”
(Sünen-i ibn-i
Mâce, Cild 9, Hadîs No: 3635)
“...Aişe
(Radiyallahu anha)'den şöyle demiştir:
Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'ın omuzlarına ulaşmayan ve kulak
yumuşaklığını geçen saçı oldu.”
(Sahîh-i Buhâri
Tecrîd-i Sarîh, Cild 9, Hadîs No: 1451)
“Bera ibn-i Azib (Radiyallahu anhu)'den; Resûlullah (Sallallahu aleyhi
vesellem)'i şöyle vasfettiği rivâyet olunmuştur:
- Nebî (Sallallahu aleyhi vesellem) uzunla kısa boy arası, mutedil bir
endamda yaratılmıştı. Onun iki omuzu arası genişti. İki kulağı yumuşağına kadar
inen gür saçı vardı. Ben günün birinde Resûlullah'ı kırmızı ve yeşil çubuklu
bir libas içinde görmüştüm. Kati olarak derim ki, ben güzellikte O'na denk
olabilecek hiç bir şey görmedim.”
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) o kırmızı çubuklu elbisesini
sevdiği için Osmanlı padişahlarından beri kırmızı çubuklu elbiseyi
törenlerde genarallerimiz halen
giymektedir.
(Sahih-i Buhâri
Tecrîd-i Sarîh, Cild 9, Hadîs No: 1400)
“Abdullah İbn-i Ömer (Radiyallahu anhu)'den
rivâyet olunduğuna göre, Nebi (Sallallahu aleyhi vesellem) demiştir ki:
Ben bu gece kendimi rüyamda Kâ'be de buldum. Ansızın esmer bir kişi
gördüm. Sanki, o esmer insanlardan görülenlerin en güzeli, başının saçı iki
omuzu arasında sarkıyordu. (Yeni) Taranmış ve arınmıştı da baş (ının saç)'ı su
damlatıyordu. İki elini iki kişinin iki omuzuna koyarak Beyt'i tavâf ediyordu.
(Orada bulunanlara):
- Bu kimdir?
diye sordum.
- Bu Meryem
oğlu Mesîh (İsa)'dır.” İlâ Ahîr…
(Sünen'ün
Neseî, Cild 7-8, Hadîs No: 5033)
“...Ziyad bin Husayn babasından naklen anlatıyor:
Medine'de Resûlullah'ın yanına gittiğimde bana:
- Yanıma yaklaş, buyurdu.
Yanına yaklaşınca elini saçımın örgüsünün üzerine koydu, saçımı okşadı, bana
dua etti.”
[Râmûzu'l-Ehâdîs, (30. Bölüm), Hadîs No: 24]
“ Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) geniş yapılı idi, yüzü ayın ondördü gibi parlıyordu. Orta boydan
biraz uzuncaydı, çok uzundan kısa idi. Başı büyük (yakışıklı) idi. Saçları
ne kıvırcık, ne de düzdü. Saç örgüsü çözüldüğü zaman ayırırdı, aksi halde öyle
örgülü olurdu. (Bir araya topladığı zaman) saçları kulaklarının yumuşağını
geçmezdi. Çiçek renginde idi. Alnı genişti, kaşları gürdü. Fakat bitişik
değildi. Aralarında öfkenin kımıldattığı bir damar vardı. Burnu düzgündü. Sanki
bir nur parçasını andırıyordu. Gür sakalı vardı. Yanakları kusursuzdu. Ağzı
büyüktü. Dişleri bembeyazdı ve seyrekti. Göğsünden karnına uzanan kıllar gayet
ince ve zarifti. Boynu sanki bir gümüş dizisini andırıyordu. Yaratılışı
(bünyesi) orta idi. Bedeni büyük fakat hiç sarkık değildi. Karnı ile göğsü birdi.
Geniş göğüslü idi. Omuzları genişti. Mafsalları kalındı. Memelerinin üstü
kılsızdı. Bunun dışında kolları, omuzları kıllı idi. Yüksek göğüslü idi.
Bilekleri uzundu. Kol kemikleri büyüktü. Güzel bir burnu vardı. Elleri,
ayakları sıska değil, büyükçe ve güzel idi. El ayası (avucun içi) güzel,
ayaklarının altı da fevkalâde idi. Ayaklarında kıl yoktu, üzerine su döküldüğü
zaman durmaz, akardı. Yürüdüğü zaman ağır ve dengeli yürürdü, yumuşak, fakat
süratli bir adıma sahipti. Yürüdüğü zaman sanki yüksek bir yerden iniyormuş
gibi yürürdü. Döndüğü zaman bütün vücudu ile dönerdi. Gözü daima önüne eğikti.
Yere bakışı, göğe bakışından daha
uzundu. Düşünceli bir bakışa sahipti. Ashâbını önüne alıp, öyle yürürdü,
karşılaştığı kimseye ilk selamı kendileri verirdi.”[16]
[Sahih-i Müslim,
Cild 2, Hadîs No: 232 (492), s. 121]
“İbn-i
Abbas (Radiyallahu anhu) tahdis etti. İbn Abbâs, Abdullah i'bnu'l-Hâris'i,
saçlarını arkasından toplayıp tepesine bağlamış olarak namaz kılarken gördü.
Hemen kalktı ve onun saçlarını çözmeğe başladı. Abdullah i'bnu'l-Hâris,
namazdan çıktığı zaman İbn Abbâs'a döndü ve :
- Senin, benim başımla ne işin var? dedi.
Bunun üzerine İbn-i Abbâs şöyle dedi:
- Ben Resûlullah'dan işittim, buyuruyordu
ki:
- Bu kolları arkadan bağlı olarak namaz kılan kimseye
benzer.”
(Sünen-i Ebû Dâvûd,
Cild 2, Hadîs No: 646)
“....Said
b. Ebû Sa'id el-Mekburî, babasının (aşağıdaki hâdiseyi) müşâhede ettiğini haber
vermiştir. Hazreti Peygamberimizin azadlı kölesi Ebû Râfi' (bir gün) saçlarını
örgü yapıp ensesine toplayarak namaz kılmakta olan Hasan b. Ali'ye uğramış ve
onun saçlarını çözmüş (bunun üzerine) kendisine öfkeli bir halde bakan Hasan
(Radiyallahu anhu)'a:
-
Namazına dönüp devam et ve kızma. Çünkü Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in bunlar (yani saç topuzu) şeytanın oturak yeridir, buyurduğunu
duydum, demiştir.[17]
(Sünen-i ibn-i Mâce,
Cild 3, Hadîs No: 884)
“…İbn-i
Abbas (Radiyallahu anhu)'dan rivâyet edildiğine göre Resûlullah (Sallallahu
aleyhi vesellem) şöyle buyurdu demiştir:
-
Ben yedi (kemik) üzerine secde etmekle ve (secdeye giderken) saç ve elbiseyi
toplamamakla emrolundum.”[18]
Bu
yedi aza: 1 Alın ve Burun, 2 el, 2 diz, 2 parmak ucu secdeye varınca bunun
hepsi yere geliyor. Bazıları biz manen Kâbe'de namaz kılıyoruz diyorlar. Emir
zahir bu vücudadır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ömür boyu 7
azası yere gelerek zahirde namaz kılsın, sen manen kıl, bedenen kılıyorum diye
namazı terket. Manen Kâbe'de kılınması olsa Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in kılması lâzımdı. Demek ki Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) namaz kılarken secdeye varınca saçları gözü önüne yığılır onu da
eliyle toplardı ki saçını toplamama emr-i ilahisi geldi.
(Sünen-i ibn-i Mâce,
Cild 2, Hadîs No: 663)
“…(Abdullah)
ibn-i Abbas (Radiyallahu anhu)'dan rivâyet edildiğine göre şöyle demiştir:
Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem), cünüplükten guslettikten sonra, bir yerin kuru
kaldığını gördü. Bunun üzerine, omuzlarına sarkmış bulunan saçlarını
sıkarak o yeri ıslattı.
İshak
kendi rivâyetinden: Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) saçlarını kuru
kalan yer üzerine sıkarak (orayı yıkadı) demiştir.” İşte Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in uzun saçı var.
|
KONU BAŞLIKLARI (BİLAL NADİR'İN DİLİNDEN ) |
KONU BAŞLIKLARI (TÜM KİTAPLAR) |
[1]- Sûre-i Taha, Ayet 91
[2]- Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 3756.
[3]- Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 11, Hadîs No: 1783;
Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 1575.
[4]- Sünenü'n-Neseî, Cild 5-6, Hadîs No: 3130; Râmûz-ul
Ehâdîs, Hadîs No: 2149, El-Uhûdü'l-Kübrâ (İmam-ı Şa'rânî), s. 434, Riyazü's
Sâlihin (Aslı ve Tercümesi), Hadîs No: 1643, s. 977, Sünen-i Tirmizî, Cild 4,
Hadîs No: 2974.
[5]- Hacı Muhammed Bilâl-i Nadir Hazretlerinin vaaz bandından
alınmıştır.
[6]- Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 9, Hadîs No: 3635.
[7]- Kütüb-i Sitte, Cild 7, Hadîs No: 2122
[8]- Şevâhidü'n-Nübüvve, s. 27 (Bir benzeri); Sahîh-i Buhâri
Tecrîd-i Sarîh, Cild 12, Hadîs No: 1957.
[9]- Hacı Muhammed Bilâl Nadir Hazretlerinin vaaz bandından
alınmıştır.
[10]- Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 1609 (Bir Benzeri)
[11]- Sünen-i Tirmizî, Cild 3, Hadîs No:1840-1841; Mevâhib-i
Ledünniyye, Cild 1, s. 453; Ebû Dâvûd ve Ahmed b. Hanbel rivâyet etmişlerdir.
[12]- Sûre-i Taha, Ayet 94.
[13]- Sûre-i Fetih, Ayet 27.
[14]- Kütüb-i Sitte, Cild 10, Hadîs No: 3744.
[15]- Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 9, Hadîs No: 3634; Şemaili Şerif,
Hadîs No: 2, 4, s. 50-51.
[16]- Şemâil-i Şerif, Hadîs No: 6, s. 52; Sünen-i ibn-i Mâce,
Cild 9, Hadîs No: 3634. (Bir benzeri)
[17]- Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 3, Hadîs No: 1042.
[18]- Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 3, Hadîs No: 1040-1041; Sahîh-i
Buhari Tecrîd-i Sarîh, Cild 2, Hadîs No: 451.