ÖŞÜR

 

 

SORU: Neden devlet bazı yerlerde öşür, bazı yerlerde vergi alıyor?

 

CEVAP: Öşürü de, vergiyi de devlet alır, millet verir. Devlet isterse vergi, isterse öşür alır. Bir millet hem öşür, hem vergiyi yani (haracı) vermeye mecbur değildir. Öşürü devlet kendi topraklarında ki halkın yıllık gelirinden alır. Harac; İdaresi altındaki kâfirler veya harp ile alınmış fakat henüz müslüman olmamış olanlardan alınır. Fidyeyi idaresi altında olmayan kâfir devletlerinden baskı ve zorla alınır. Kâfirlerden alınmayan kâfir memleketlerini baskı ile haraca bağlanır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ve Ashâbın zamanından cumhuriyetin kuruluşuna kadar uygulanan sistemdir.

Harac: Seyyid Battal Gazi'nin en büyük savaşlarından biri de babasının harpte haraca bağladığı Rum beyleri her sene Ömer Bey'in ordusuna sekizyüz at, onun bir kaç misli kıymetinde de para ve harb malzemesi verirlerdi. İşte bu verilenler haraçtır. Hüseyin Gazi'den korktukları için veriyorlardı. Hüseyin Gazi şehid düşünce bunu vermeyiz bundan böyle bunu siz bize vereceksiniz dediler. Aralarındaki harb bu yüzden çıkmıştı. Savaşı Battal Gazi kazanınca yine aynı haraçları bir kaç misli fazlası ile vermeye mecbur oldular.

Ashab zamanında öşürü (vergiyi) devlet alır orduya harcardı. Milletin zekatı vermesi zoruna gittiği için milletten de zorla zekatı alır, onu da fakirlere dağıtırdı. O zaman Hz. Ebû Bekir'in yanına bir grub kimseler gelip zekatı vermek istemiyoruz diyenler oldu. Hz. Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) zekatı vermek istemeyenlerle harp eder, kâfir kırar gibi kırarım dedi. Zekatı bunlardan zorla aldı, fakirlere de dağıttı.

Musa (Aleyhis-selâm) Kârundan zekat vermesini istedi. Kârun zekat vermedi. Malıda kendisi de yerin dibine battı.[1] Musa (Aleyhis-selâm)'da zekatı alıp fakirlere verecekti.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Sahlebe adındaki sahabeden malının zekatını vermesini istedi.[2] Sahlebe zekatı vermeyince Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in bedduasıyla kösnü (köstebek) olup yerin dibine battı. Bunları Peygamberler ve devlet adamları zorla topladığı için zekat ile öşürü bir de haracı ve vergiyi halk birbirine karıştırıyor. Hepsi de ayrı ayrıdır. Verilecek yeri de ayrıdır.

 

(Sûre-i En'am, Ayet 141)

“Oturduğunuz toprağın hakkını verin.”

Ayetine göre öşür verilir. Yani oturduğunuz toprağı düşmana karşı kim muhafaza ediyorsa ona verilir. Yani bu devletin hakkıdır. Allah düşmana fırsat vermesin. İstiklal harbinde Yunan ve diğerleri Türkiye'ye geldiklerinde çok hakaretler yaptılar. Bunları yaşlılardan sorarsanız daha iyi öğrenirsiniz. Allah hiç bir zaman için başımızı devletsiz bırakmasın (Amin). İşte bu sebeble öşür devlete verilir. Devlette aldığı bu paralarla düşmana karşı ordusunu donatır, hazırlıklı olur.

Ayetin ikinci mânası; Oturduğunuz toprağın hakkını Allah'u Teâlâ'ya, kulluk ibadet ve taatla veriniz demektedir.

Bazıları öşür ile zekatı ikisini bir sayıyor. Öşür; zekat olarakta fakire verilecek diyorlar, bu çok yanlıştır. Öşür ayrı, zekat ayrıdır, öşür onda birdir, zekat kırkta birdir. Öşür mahsul çıkar çıkmaz verilir, zekat üzerinden sene geçince verilir. Öşürü millet verir, devlet alır; zekatı zengin verir, fakir alır. Zengin veya fakir, malı olan herkesin devlete öşür vermesi mecburidir. Bunlar birbirinden tamamen ayrıdır. Eskiden öşür zamanında padişah bütün vilayetlere paşalar tayin ederdi. Yirmi ila otuz köyün veya bir nahiyenin yahutda bir kazanın köylerinin hepsinin öşürünü devlet açık artırma ile satardı. Parasını İstanbul'a postalardı. Öşürü toptan satın alan ağalar biraz zalimse bütün köylere adamlar tayin edip, harmanları reşimletirlerdi. Yani içi oyma yazılı tahtaları buğday yığınlarına basarlardı. Yazı bozulursa buğdayın alındığı anlaşılırdı. O zaman reşimci ağa birin yerine beş, on fazlasıyla alırdı. Bir zamanlar GaziAntep'in bir köyünde öşürcülerle köylüler arasında çıkan kavgada 5-6 kişi ölmüş pek çok kimsede yaralanmıştı. Bunu yaşlı kimseler çok iyi bilirler. Zalim reşimcilerin ve zalim ağaların yüzünden bazı kimseler harmanına kendisi hırsızlık yaparlardı. Cumhuriyetin ilânından sonra öşür kalktı. Yerine vergi konuldu. Halkta o  zalim öşürcülerin elinden kurtuldu. Yanlış anlaşılmasın, öşür zalimlik değildir. Allah'u Teâlâ'nın emridir. Öşürü alanlar zalimlik yapıyorlardı, Allah'u Teâlâ bu milleti onların elinden kurtardı.

Meyveli ağaçların öşürünü veremeyip sahipleri o ağaçları kestiler. Çünkü onda bir alınması lâzım gelen öşürün yerine zulum yapıp çok fazla alıyorlardı. Şu anda Türkiye'de yaşayan müslümanlar öşür vermeye mecbur değildirler. Onun yerine devlete vergi veriyorlar. Bu sebebten öşürün Türkiye'de alınması, verilmesi veya verilecek yerin aranması söz konusu değildir. Şimdi öşür diye verilen fakire sadaka olur. Kesinlikle vergi veya öşür yalnız devlete verilir. Fitre, zekat, sadaka oda yalnız fakire verilir. Hediye hem fakire hem zengine yani herkese verilir.

 

[İbn-i Abidin, (Reddü'l-Muhtar), Cild 8, s. 454]

“Mekke-i Mükerreme'den başka harp yoluyla fetholunup müslümanlar arasında taksim edilmeyip, gerek kendi ahalisine, gerekse dışarıdan getirilen ve müslüman olmayan halka mülk olarak verilen arazi yahut sulh yoluyla fetholunan araziyi haraciyedir. Çünkü haraç kâfirlerin hallerine daha lâyıktır. (İşte buna göre bir topraktan devlet isterse öşür, isterse haraç alıyor. Şimdi devlet öşürü tamamen kaldırdı, yerine öşürden daha çok fazla gümrük, maliye v.s.. vergilerini getirdi. Onun için Türkiye'de oturan müslümanlar kesinlikle öşür vermeye mecbur değildir.)

 

 

ZİRA-İ ÜRÜNLERDE ÖŞÜR

 

(Kütüb-i Sitte, Cild 7, s. 373)

“İslâm âlimleri, yerden çıkan zira-i mahsüllerin hepsine zekat düşüp, düşmeyeceği hususunda farklı görüşlere ulaşmışlardır. Şöyle ki:

1- İmâm-ı Azam nisap aranmaksızın (malın) az veya çok, yerden çıkan her mahsüle zekat düşeceği kanaatındadır. (Zekatda öşürde, devlet alınca ikisine birden toplum olarak zekat deniliyor. Gümrük vergisi ile, maliye vergisine ikisine birden vergi dendiği gibi. Halbuki ayrı ayrı söylersen maliye vergisi, gümrük vergisi deniyor. Bunu bazı âlimlerimiz karıştırıyor. Arada fark yokmuş. İkisi de zekatmış fakire verilirmiş gibi söylüyorlar.)

Ancak tabiatta kendiliğinden yetişen, kamış, odun ve ot gibi şeyler istisna tutulmuştur. Şayet bunların ziraatı yapılır, kasden ot ve kamış yetiştirilirse bunlarada zekat düşer. Zahiriler, nehaî, mücahid, hammad, züfer, Ömer ibn-i Abdülaziz'in de bu görüşte oldukları bilinmektedir.

2- Dayanıklı olan mahsulleri miktarı beş vask'ı (ölçü) bulursa öşür vacip olur. Ebu Yusuf ve Muhammed bu görüştedir. Bunlara göre sebzelerde kavun, karpuz, hıyar gibi mahsüllerde öşür yoktur. İmam Muhammed ayva, incir, elma, armut, şeftali, kayısı, erik gibi meyveleri dayanıklı olmayanlar arasında gördüğü için bunlarda da zekat olmayacağını söyler.

el-Yenâbî'de bir yıl devam edebilecek durumda olan ceviz, badem, fındık, fıstık gibi meyvelere öşür vacip olduğu belirtilirken el-Mebsut'ta Ebû Yusuf'a göre ceviz, badem ve fıstıkta öşürün vacip olduğu Muhammed'e göre vacip olmadığı kaydedilmiştir.[3]

 

Üzüm ve yaş hurma gibi kurutulduğu takdirde bir yıl dayanan meyvelere öşür vaciptir.

3- Şafiî ve Malike buğday, arpa, mısır, pirinç, mercimek, nohut, bakla, fasulye ve bezelye gibi biriktirilip yiyecek yapılan şeylerde öşür vaciptir.

4- İmam Ahmed'e göre dayanıklı olan, kurutulan ve ölçekle ölçülen hububat ve meyvelerde öşür vaciptir.

5- Hammad ibn-i Süleyman hububat, sebze ve meyvelerde öşür vaciptir demiştir.

6- Evzâ-i, Sevrî, ibn-i Ebî Leyâ gibi bazıları ziraat yoluyla elde edilenlerden sadece buğday ve arpa ile meyvelerden sadece kuru hurma ve kuru üzüm için öşür vaciptir demiştir. (Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in zamanında bu meyvelerin bir çoklarının yetiştiği yerler alınmamıştı. Onun için  verilecek. Öşürü imamlar seçiyor, her imamın görüşüne göre değişiyor. İşte mezheb gerekli oluyor.) Ancak Evzâ-î zeytinde de öşür olduğunu söylemiştir dedi. Hasan Basri ve zühri hazretleri ikiyüz dirhem kıymetine ulaşan sebzede öşür vardır demiştir.

8- Zahiriler vask'la (ölçekle) ölçülen şeylerin beş vask'a ulaşan miktarına, vask'la ölçülmeyenlerin ise azına, çoğuna zekat vardır demişlerdir.

 

(Kütüb-i Sitte, Cild 5, Hadîs No: 1092)

“Mu'az ibn-i Cebel (Radiyallahu anhu) anlatıyor:

Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) kendisini Yemen'e gönderdiği zaman ihtilam olan herkesten (vergi alarak) bir dinar veya (Yemen'de imal edilen bir kumaş olan) Me'afirî'den bir dinar'a tekabül eden miktarda almasını emretti.”[4]

 

(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 5, Hadîs No: 1831)

“El-Alâ bin el-Hadrâmi (Radiyallahu anhu)'den şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) beni Bahreyn'e veya Hecer'e (Vali ve amil olarak) gönderdi. Ben (orada) kardeşler arasında (müşterek) olan bahçeye (haraç almak için) giderdim. (Kardeşlerden) birisi müslümanlığı kabul ederdi. Artık müslüman olan kardeşten de öşür, müşrik olan (kardeş)den de haraç alırdım. (Öşür kesindir, artırılmaz. Haraç kesin değil artılır. Onların durumlarına göre yani gayri müslimler kuvvetlenip silahlanıp devlete karşı koyabilmemek için devletin belirlediği haraçı vermeye mecburdur.)

 

 

(Fetâvâyi Hindiyye, Cild 1, Sayfa: 606)

ÖŞÜR TOPLAYAN KİMSELERİN DURUMU

 

* Öşür toplayan kimse devlet başkanının, sadakaları (zekatları, devlet gelirleri) toplamak ve tüccarı hırsızdan korumak üzere tayin ettiği kimsedir. (İşte devlet vermeyenden zorla alıp, öşürü orduya zekâtı fakirlere veriyor.)

Aşir (Öşür toplayan kimse=âmil), açık malların sadakasını (zekâtını) aldığı gibi, tüccarın yanında bulunan gizli mallarında sadakalarını (zekatlarını) alır. KAFİ'de de böyledir.

* Amil'in (Aşir'in), hür olması müslüman olması ve Haşimî olmaması şart kılınmıştır.[5] GAYE 'den (kitabın adı) naklen BAHRÜ'R-RAİK'ta (kitabın adı)'da böyledir.

* Bir müslüman yanında ticaret malı bulunduğu halde bir âmile (âşîre) uğrarsa havl-i havelan (senenin tamam olması) ve nisabın tam olması şartı ile, amil o malın kırkta birini, zekat olarak alır ve zekat konulmakta olan yere kor.

Bu âmile, bir zımmî kâfir (islâm ülkesinde yaşayan gayr-i müslim vatandaş) uğrarsa, âmil, bu kimseden yanında bulunan ticaret mallarının yirmide birini alır. Bunu da cizyelerin konulduğu yere kor. Bu zımmî'den cizye alınmış olmasından dolayı, onun haraç borcu düşmez. (Bir kâfir hem haraç verir, hem cizye verir. Cizye şahsa ait vergi, haraç umuma ait vergi demektir.) Zımmî'den de bir senede, bir defadan fazla vergi alınmaz. ŞİRACÜ'L VEHHAC'da böyledir.

* Bir âşire (devlet memuru olup öşür toplayana) yanında ikiyüz dirhemden daha az malı bulunan bir kimse uğrayınca; bu kimse, müslüman olsun, zımmî veya harbî olsun; âmil bu kimseden  (evinde başka malı olduğu bilinse de, bilinmese de) bir şey almaz. SERAHSİ'nin MUHİYT'inde de böyledir.

* Bir âşir'in (öşür toplayanın) yanına malı ile uğramış olan bir kimse: “Bu malın üzerinde sene geçmedi. Aynı cinsten, üzerinden sene geçmiş olan başka malımda yok” dese; veya; “Üzerimde insanların isteyip alacakları borcum var” veya; “Ben yolculuğa çıkmadan önce sadakayı (zekâtı, vergiyi) başka fakirlere ödedim.” veya; “…bu sene içinde başka âşire ödedim.” der ve yemin ederse, o kimsenin sözlerine inanılır.

(Fetevâyı Hindiyye, Cild 4, Sayfa: 263)

ÖŞÜR  VE HARAÇ

Arazi iki nevidir;

1- Arâzî-i Öşrüye (öşür Arazisi),

2- Arâzî-i Harâciyye (Harâç Arazisi)

 

ÖŞÜR ARAZİSİ

* Arap arazisinin tamamı, öşür arazisidir.

Ki, bu Tihâme, Hicaz, Mekke, Yemen, Taif, Amman ve Bahreyn arazisidir.

HARAÇ ARAZİSİ

Bunların haricinde kalan ve şu vasıfları taşıyan:

a- Fethedilmiş bulunan;

b- Ahalisi müslüman olmamış olan;

c- Kendilerine iyilik yapılmış olan ve;

d- Harâc suyu ulaşan (devletin yarıp getirdiği) arazîler ise, harâc arazisidir.

(Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 5, Hadîs No: 378)

“Nebi (Sallallahu aleyhi vesellem)'den şöyle buyurulduğunu rivâyet eden Abdullah ibn-i Ömer (Radiyallahu anhu)'den nakledilmiştir:

Yağmurun ve pınar (ırmak gibi akar sular)ın ya kökünü yahut urukunu suladığı eşcar ve mezruatta (vacip olan) öşürdür. Dolapla sulananlarda da nısıf (yarım) öşürdür.

[İslâm Fıkhı (El-Hidâye Tercümesi), Cild 2, S. 318-325]

“Harac arazisinden çıkan ürüne ayrıca öşür düşmez. İmâm-ı Şafîi:

Hem haraç, hem öşürün  ikiside düşer. Çünkü her biri ayrı bir sebebten ve ayrı bir yere vacip olan ayrı birer haktırlar. Bunun için bir tarlada ikiside toplanabilir, demektedir. İmâm-ı Azam Ebû Hanife ise:

Bizim delilimiz Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

Bir müslüman tarlasında hem öşür, hem haraç bir arada olmaz hadisidir.[6]

Bir tarlanın verimi yılda iki defa da olsa haraç bir kere verilir. Zira Hz. Ömer (Radiyallahu anhu) bu vasıfta olan tarlaya mükerrer haraç tarhetmemiştir. Öşür ise haraç gibi değildir. Çünkü öşür verimin onda biri olduğu için tarlanın ancak her verimine düşmesi ile gerçekleşebilir.

Cizye iki çeşittir (Kâfir memleketlerini feth edip vergiye bağlamak veya sulh yoluyla alınan yerlerden cizye ve haraç alınır.)

1- Karşılıklı rıza ve barış yoluyla olur, ki taraflar neyin üzerinde anlaşır ve ne miktar kabul ederlerse o miktar olur. Nasıl ki Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Necran hıristiyanları ile 1200 takim elbise üzerinde anlaşmıştı. [7] Hem de bu cizye karşılıklı rıza ile vacip olduğu için üzerinde anlaşılan miktarı aşmak caiz değildir.

2- Müslümanların yenilgiye uğratıp fakat topraklarından çıkarmadıkları bir düşman toplumu fertlerine hükümetin bağladığı cizyedir ki bu da zenginliği açık olan her zengine (ayda 4 dirhem ödemek üzere) yılda 48 dirhem, her orta halliye (ayda 2 dirhem ödemek üzere) yılda 24 dirhem ve her fakir olan işçiye (ayda 1 dirhem ödemek üzere) yılda 12 dirhem tarh etmek sûreti ile olur. Bu imâm-ı Azam'a göredir. İmam Şafiî ise:

Erginlik çağına eren herkese (zengin ile fakirler arasında fark gözetilmeden) ya bir dinar, ya bir dinar değerinde başka bir şey tarh edilir. zira peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Mu'az ibn-i Cebel'e:

"Erginlik çağına eren her erkek ve kadından ya bir dinar, ya bir dinar değerinde giysi al"diye buyururken zengin ile fakirler arasında ayrım yapmamıştır.[8]

“Cizye müslüman olmayan toplumlardan sadece Hıristiyan, yahudi ve Mecusilere bağlanabilir.” Zira Hıristiyanlarla yahudiler kitap ehlidirler. Cenâb-ı Hakk (Azze ve Celle)'da:

«Kitap ehlinden olanlarla boyunlarını büküp kendi elleri ile cizye verene kadar savaşın»[9] buyurmuştur.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'de ayrıca mecusilere de cizye koymuştur.[10]

Eğer cizye borcu olan kimse müslüman olursa borcu sakıt olur. Cizye borcu olan kimse ölsede borcu sakıt olur. İmam-ı Şafiî'ye göre: Her ikisininde borcu sakıt olmaz.

İmâm-ı Azam Ebû Hanife'de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in: “Hiç bir müslüman'dan cizye alınmaz.”[11]

“Eğer iki yılın cizyesi birikirse birbirine girerler. El-Camius Sagîr'de: Eğer bir kimseden yıl bitinceye kadar cizyesi alınmazsa artık alınamaz diye kayıt edilmektedir.” Bu imam-ı Hanefiye göredir. İmâm-ı Şafî'de bu görüştedir.

Eğer cizyeye tabi olan kimse yılın sonunda ölürse her üç imama göre de ondan cizye alınmaz. Yılın ortasında da ölmesi halinde yine böyledir. (Cizye alınması için kendinin üzerinden sene tamam olmuş olması lâzım. Seneyi tamamlamadan ölürse ondan cizye alınmaz.)

"İslam ülkelerinde yeniden havra veya kilise  yapmak caiz değildir." Zira Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem): “İslamda ne dünyadan çekilip evlenmemek ve nede kilise yapmak yoktur.”[12] buyurmuştur. «Ancak eğer eski havra ve kiliseler yıkılırsa onları tekrar yapabilirler» (Havra yahudilerin, kilise hristiyanların ma'bedidir.)

«İslâm himayesi altındaki gayri müslimler ancak Dar'ül-Harbe göç etmek veyahut islâm ülkesinden bir yeri zorla alarak müslümanlara karşı savaş açmakla aramızdaki sözleşmeyi bozmuş olurlar.»

“İslâm himayesi altındaki gayri müslim, kendisine verdiğimiz güvenceyi bozduğu zaman dinden çıkmış kimsenin hükmüne girmiş olur.” (Kâfir memleketi alınıp oradaki kâfirler haraca bağlanır,  islâm himayesi altına girer onlarla harp olmaz, onları düşmana karşı korur, onlar muahededen (anlaşmadan) dönerlerse dinden çıkmış insanlarla nasıl harb ediliyorsa onlarla da öyle harb edilir demektedir.)

İslâm hükümetinin topladığı (haraç, cizye, Tağlib oğulları kabilesinin kabul ettikleri vergi ve gayri müslimlerin islâm devletine verdikleri hediyeler gibi) bütün gelirler, sınırları tahkimi (yapımı, onarımı) yol, köprü, çeşme ve hastanelerin yapımı gibi memleketin ihtiyaçlarına harcanır. Vali ve hakimlerin, ulema sınıfının, ve öğretmenlerin geçimleri de bu gelirden sağlanır. Ayrıca ordunun maaş ve ihtiyaçları da bu gelirlerle sağlanır. Zira bu gelirlerin hepsi Beytü'l-malın (hazinenin) malıdır.

(İşte burada tamamen ayırıyor. Yukarda sayılanların hepsi orduya ve milletin zaruri ihtiyaçlarına veriliyor. Toplanan zekatı saymıyor, çünkü zekat fakirin hakkıdır. Bunu şu zamanda bazı hocalarımız zekat; hayır yerine, hayır kuruluşlarına, Kur'ân kurslarına veya camilere harcanırmış bir mahzuru yokmuş gibi anlatıyorlar. Bunların hepsinden de anlaşılıyor ki; Cizye, haraç, vergi ve öşür devletin hakkıdır, sayılan yerlere harcanır. Zekat fakirin hakkıdır, ayrıca hayır olaraktanda verilenler de bütün hayır kuruluşlarına verilir. Vatandaşlarımızın bunları bilerek vermesinden fayda görüyoruz.)

Bana sen çok ağır konuşuyorsun diyorlar. Ben değil Resûlullah, Allah'u Teâlâ ağır konuşuyor. Kendi kendime düşünüyorum. Kimsenin kalbini kırmayayım diyorum, düşünüyorum, düşünüyorum. Kalb kırmamak imkansız oluyor, doğruyu söylemezsem Allah'u Teâlâ'yı gücendireceğim ve Resûlünün kalbi kırılacak. Doğruyu söylersem âyet ve hadise muhalif konuşanların kalbi kırılacak. Allah ve Resûlünü gücendirmemek ve yarın onlara mahçup, suçlu ve müteessir olarak huzurlarına varmamak için âyetle hadisle doğruyu söylemek mecburiyetinde kalıyorum. Yine de kimseye dokundurmayayım diyorum.

Allah'u Teâlâ'nın  Kur'ân'ı Kerim'de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i övdüğünü, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in üzerine salâvat-ı şerife getirmemenin zararlarını, getirenen çok mükafaat kazanacağını söylüyorum. Hocalarımız hutbede, bütün herkes namazda, tahiyyatta, mecburen salâvat-ı şerifeyi okuduğunu Allah'u Teâlâ'nın Kur'ân-ı Kerîm'de kesin olarak salâvat getirmeyi emrettiğini peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ile Hızır (Aleyhis-selâm)'ın camide musafaha ettiklerini, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in “camide musafaha yapanın parmaklarının sayısınca bir senelik günahı af olacağına” İmam-ı Gazali Hazretlerinin “Huccetü'l-İslâm” isimli kitabında okuyunca pek çok görüşlere ters geleceğini, çok kalblerin kırılacağını bildiğim halde yazmaya, söylemeye mecbur kalıyorum. İşte delil camide musafaha niçin yapılmasın? Salâvat-ı Şerîfe niçin getirilmesin?

Dar'ül Harp'tir Cum'a namazı kılınmaz. İbadet devri geçti, iman kurtarma devri başladı. Kur'ân-ı Kerim 20. Asra göre tefsir olmalı inancında olanları; Vehhabi, Kaderiye, Cebriye, Mutezile, Hululiye, Murcie v.s.. gibi olanların iddialarını duyup onlarla konuşunca, söz ve iddialarının yanlış olduğuna dair âyet ve hadisleri delil göstererek kendilerine söylüyorum. Yazmayada mecbur kalıyorum. Yine onları sevdiğinden ve kayırdığından söylüyorum. Cehennem uçurumunun başından çevirmek istiyorum. Bu kadar kuvvetli delillerle söyleyip yazdığım halde bazıları yine de ikna olmuyor. Taraf tutup sadece abdest, namaz, oruç, tekbir gibi fıkıh yollu söyleyip başka şey söylemeyip neme lâzım desem Sûre-i Cum'a, Ayet 5'de: “İlm-i ile amel etmeyenler kendilerine Tevrat yükletilen sonra onu taşımayanların durumu, koca koca kitaplar taşıyan merkebin durumu gibidir…İlâ Ahir” Hadîs-i Şerîfte: “Kim bildiği bir ilmi gizlerse kıyâmette ateşten geme vurulur.”[13]  dediğinden korktuğum için söylüyorum. Sadece ben değil hepimiz bunu söylemeye anlatmaya mecburuz.

 

*  *  *
 

 

 

Yasin Sûresi tefsiri

 

Yasin Sûresinin tefsirini Bilâl babam yaparken teferruatı ile anlattı. Ben bazı yerini özet olarak yazmak istiyorum. Millet-i islâmın bundan zahiren faydalanabilmesini istiyorum.

İsa (Aleyhis-selâm)'nın ümmetinden üç kişi Antakya şehrine islâmiyeti yaymak için geldiler.

- Biz İsa (Aleyhis-selâm)'ın ümmetindeniz, İsa (Aleyhis-selâm) peygamberdir. O'na inanmamız lâzım. Allah'u Teâlâ birdir deyince oranın kralına haber verdiler. Kral üçünü de zindana attı. Yine İsa (Aleyhis-selâm)'nın ümmetinden çok büyük bir zat olan Şem'un Gazi Hazretleri bunları kurtarmak için onların elbisesini ve kıyafetini onlardanmış gibi giyerek geldi. Gizliden soruşturdu, zindanda olduklarını öğrendi. Kralın yanına gitti.

- Sizin buraya sihirbazlar gelmiş, milleti kandırıyormuş. Sen onu zindana atmışsın, onları çıkarsan onlarla bir görüşşem bakalım ne gibi bir yalan söylüyorlar, benim işim var gideceğim bir daha geri dönemem dedi. Kral emretti adamları getirdiler adamlar Şem'un Gaziyi görür görmez tanıdılar. Çok büyük bir evliya olduğunu kendilerini kurtarmak için geldiğini anladılar. Şem'un Gazi Hazretleri onlara sus, susun beni tanımamazlıktan gelin gibi işaret etti. Onlara:

- Siz yeni bir din icad ediyormuşsunuz, İsa'nın dinindeniz diyormuşsunuz öyle mi? Onlar:

- Evet! Öyle ise peygamberler ve onun ümmetleri mucize ve kerâmet gösterir. Siz de gösterebilir misiniz? dedi. Onlar;

- Evet dediler. Çünkü Şem'un Gazi Hazretlerine güveniyorlardı. Şem'un Gazi Hazretleri Krala:

- Bu şehirde ne kadar kör, topal varsa getirin, gözümüzün önünde iyi etsinler dedi. Kral emretti körleri, sakatları getirdiler. Bunlar dua etti Şem'un Gazi Hazretleri içinden amin dedi. Şem'un Gazi Hazretlerinin yüzü, gözü hürmetine hepsi sıhhate kavuştu, iyi oldu. Şem'un Gazi Hazretleri Kraldan evvel:

- Bu sihirdir, ben buna inanmıyorum. Siz sihirle iyi ettiniz. Ölüyü diriltirseniz inanırım dedi. Onlar; Şem'un Gazi Hazretlerinin kendi içinden kendileri için dua ettiğini onun duasının red olunmayacağını biliyorlardı.

- Diriltiriz dediler. Kral bir mezar gösterdi.

- Şunu diriltin dedi. Bunlar;

- Ya Rabbi Şem'un Gazi Hazretlerinin yüzü gözü hürmetine bu ölüyü dirilt diye dua ettiler. Şem'un  Gazi Hazretleri içinden Amin dedi. Kabirden ses geldi, yarıldı kabir sahibi çıktı bunların doğru olduğuna şahitlik yaptı. Şem'un Gazi Hazretleri kralı gizli bir yere çekti.

- Ben bunların ki sihir diyordum ama, ölüyü dirilttiler. Ben bunların haklı olduğu kanaatındayım. Sen ne dersin dedi. Kral:

- Ben de aynı kanattayım dedi. Şem'un Gazi Hazretleri:

- Öyle ise kumandanları, vezirleri çağır onlarla gizli oturum yapalım dedi. Çağırdılar. Şem'un Gazi Hazretleri onlara:

- Sihirle ölü diriltilmeyeceğini bunların haklı olduğunu söyledi. Kralında bu sözünü kabul ettiğini söyledi. Krala da kendi ağzından İsa (Aleyhis-selâm)'ın dinine dönmelerini, Allahu Teâlâ'nın bir olduğunu kabul etmelerini söyledi. Hepsi müslüman oldu. Şem'un Gazi Hazretleri tekrar krala:

- Kumandanlar müslüman oldu, vezirlerde oldu, sen de oldun. Bu millete de islamiyeti açıklayalım. Kral İsa (Aleyhis-selâm)'ın dininin hak olduğunu, Allahu Teâlâ'nın bir olduğunu, bunların (zindandakilerin) sözlerinin doğru olduğunu açıkladı. Millet isyan etti. Aralarında harp başladı. Kumandanları, vezirleri, bu üç kişiyi ve Şem'un Gazi'yi linç ettiler. Bunları yaparken Habib Neccar Hazretleri dağdan koşarak geldi. Vurmayın, öldürmeyin, yapmayın, durun derken, onun da başını kestiler. Baş yuvarlandı. O zaman Hak Teâlâ Hazretlerinin emri ile Cebrail (Aleyhis-selâm) geldi, bir sayha yaptı (bağırdı). Cebrail (Aleyhis-selâm)'ın bağırmasına dayanamayıp Basra körfezinden Karadenize kadar yer yarıldı, iki deniz birbirine kavuştu. O zaman ki Antak'ya şehri o yarığın içine düştü. Binlerce köy ve şehir de yere battı.

Kur'ân-ı Kerim de “İnkânet illâ sayhaten vahideten”[14] dediği o sayha Cebril (Aleyhis-selâm)'in sayhasıydı.

Kur'ân-ı Kerim'de bir kişi koşarak geldi dediği Habib-i Neccar Hazretleridir. Bu büyük tefsir kitaplarında daha tafsilatlı ve açık yazmaktadır.

Dişi ağrıyan bir insan eski yazı (arapça) olarak Şem'un Gazi Hazretlerini ismini yazar, her yuvarlağına abdestli olarak üç ihlas ve bir fatiha okur, Bilâl babamın ve Şem'un Gazi Hazretlerinin ruhlarına hediye eder (bağışlar). Ya Rabbi! Bilâl baba ve Şem'un Gazi Hazretlerinin yüzü, gözü hürmetine benim bu dişimin ağrısını geçir der. Çiviyi çakar ise ondaki diş ağrısı hemen geçer. İlk defa birinci yuvarlağına, dişinin ağrısı geçmezse ikinci yuvarlağına, yine geçmezse üçüncü yuvarlağa çivi çakar. Ağrı muhakkak geçer. Çok denenmiştir.

Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin sabah namazından sonraki her gün yaptığı dersinden bir parçası “Vallahu a'lemü” duasıdır. Bunu bir insan ezberler, her sabah namazından sonra okur, üstünde taşır tam inanırsa Allah'u Teâlâ kendini her türlü kötülüklerden muhafaza eder. Hatta ok, mızrak, kılıç geçmez. Şimdiki deyimle kurşunda geçmez. Dua şudur:

Vallahu A'lemu bi A'da iküm ve kefa billahi veliyyen ve kefa billahi nasiyra ve kefa billahi hasiyben ve kefa billahi vekiylâ ve kefa billahi hadiyen ve kefa billahi nasiyrâ ve kefallahül mü'miniynel gıtale ve kânallahü gaviyyen aziyza ve kefa billahi bi zünûbi ibadihi habiyren basiyrâ velâ havle velâ kuvvete illa billahil aliyyül aziym.

 

Nakşibend Muhammed Bahaedin Efendimizin “Evrâd'ında her günkü çektiği dersinden bir parçası: 

Bismillah-i şâfi hüvallâhü…

Bismillah-i kâfi hüvallâhü…

Bismillah-i ma'afi hüvallahü…

“Bismillahillezi lâ yedurru mâ'a ismihi şey'en Fil-ardi ve lâ fis-semâ'i ve hüves-semi-ul aliym”

Bilâl babam buna ilaveten: “Allahümme ahfazna min afati ves-semavati vel ardı minel cinni vel insi veş-şeyatîn” de okurdu.

Bunu her sabah namazından sonra okuyan cin, şeytan şerrinden ve bütün kötülüklerden muhafaza olur. Bunu muska olarak üzerlerinde taşırlar.

Müslüman ordusu'nun beş silahla harbe girmesi hakkında bilgiler
 

Bilâl babam'ın “Zuhurâtiye-i Geylâniye” isimli kitabında bir müslüman beş silahla harbe girer. Bu beş silahla harbe giren müslüman muhakkak zafere ulaşır.

1-Allah'u Teâlâ'nın kudret eli yardımı. Allah'u Teâlâ zamanı müslümanların lehine çevirir. Ayette:“Ben o kâfirlerin kalbine korku koyarım, sizin de cesaretinizi artırırım.”[15]buyuruyor. Kâfire Allah'u Teâlâ o kadar korku verir ki morali sıfırın altına düşer. Müslümanlarında cesaretini artırır.

2- Melâikelerin yardımı. Allah'u Teâlâ harbte müslümanlara meleklerle de yardım eder. Bedir cenginde Allahu Teâlâ'nın bin melekle müslümanlara yardım ettiğini[16] üç bin melekle[17] yardım edeceğini, beş bin nişanlı melekle [18] yardım edeceğine dair âyetler var. Allah'u Teâlâ: “Ey Habibim! Bedir cenginde sana ve ashâbına yardım olarak bin melâike gönderdim, senin yolunu, izini takip eden askere bu bin melek kıyamete kadar yardım edecek. Eğer bir yerde müslümanlar zafere ulaşamayıp çok büyük zayiat veriyorlarsa Allah'u Teâlâ bu melekleri ve diğer yardımları ile yardım yapmıyor demektir.

3- Ruhaniyetin Yardımı: Dünyadan gitmiş Peygamberlerin ve evliyaların yardımı.

 

(Sûre-i Bakara, Ayet 154)

“Allah yolunda ölenleri öldü sanmayın, onlar diridir, velâkin siz bilmezsiniz.”

4- Sağ olan Velilerin, evliyaların yardımı:

Hadîs-i Şerîf:

“Ben Allah'u Teâlâ'nın birliğine yemin ederim ki, sizin evde hasta, sakat, ihtiyar, deli, anormal sandığınız kimselerin içinde öyleleri var ki, sizinle beraber dağları, ovaları geçer, vadileri aşarlar. Sizinle beraber harb ederler. Sizin harbi kazanmanıza yardımcı olurlar. Harbi kazanırlar, siz anlayamazsınız. Kur'ân-ı Kerim'de: “Her kabileden bir zümre ayır”[19] ayeti ile Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ashabdan, Ashâb-ı Suffa'yı ayırmıştır. Onları harbe göndermeyip cephede asker harb ederken, bunlar devamlı Medine'de Mescid-i Saadette dua eder, secdeye kapanır, müslümanlara zafer verilmesi için dua ederler. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) öyle emrederdi. Hakiki zakirlerin duası, her zaman için geçerlidir.

5- Elindeki silahın yardımıdır.

 

Bir müslüman Kur'ân-ı Kerim'e islâmiyete Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e keder getirecek bir söz, iş, hareket yaparsa Allah'u Teâlâ ona bu dünyada iken kahrından bela verir. Eğer yapıyorda belâ vermiyorsa o kimse Allah'u Teâlâ'nın gadabını kazanmıştır. Allah'u Teâlâ Şeddad'a, Nemrud'a, Firavun'a verdiği mühlet gibi kendine mühlet veriyor. Ahirette azabını artıracaktır. Değilse Allah'u Teâlâ ona dünyada bela verir, tevbe istiğfar ettirir ve sonunda yine cennetlik eder.

Kur'ân-ı Kerim'de: “Ya Eyyühellezine Amenu…”[20] Ey Allah'a iman edenler! Buna göre iman edenler kötülük yaparsa  cezasını hemen görür. İnanmıyorsa onun cezasını ahirete bırakır.

 

 

 

KONU BAŞLIKLARI
(BİLAL NADİR'İN DİLİNDEN )
KONU BAŞLIKLARI
(TÜM KİTAPLAR)

 



[1]-            Sûre-i Kasas, Ayet 78.

[2]-            Sûre-i Tevbe, Ayet 75-77; Şevâhidü'n-Nübüvve, s. 167-168.

[3]-            Kimyâ-i Saâdet, s. 138.

[4]-            Ebû Dâvud, Harâc 30 (3038, 3039); Tirmizî, Zekat 5 (623), Nesaî, Zekat 8, (25-26); Kütüb-i Sitte, Cild 7, Hadîs No: 6561.

[5]-            İbn-i Abidin (Reddü'l-Muhtar), Cild 4, s. 102.

[6]-            İbn-i Adi el-Kamilde Abdullah ibn-i Mes'ud (Radiyallahu anhu) rivâyet etmiştir. Nasb-ürarye, c. 3, s. 442.

[7]-            Ebû Davud (Kitabul Haraç), Cild 2, s. 74.

[8]-            Ebû Dâvûd (zekat), Cild 1, s. 221; Tirmizî, (zekat), Cild 1, s. 91; Nesâi (zekât), Cild 1, s. 239.

[9]-            Sûre-i Tevbe, Ayet 29.

[10]-          Buhâri (cizye), Cild 1, s. 447.

[11]-          Ebu Dâvûd (Haraç), Cild 2, s. 77; Tirmizî, (zekât), Cild 1, s. 92.

[12]-          Beyhâki'nin  “Sünen-i ve Ebu Ubeyd el-Kasım b. Selam'ın «Kitab-ül Emval»'ı s. 94 Nasb-ürraye, c. 3, s. 453.

[13]-          İhyâu'Ulumi'd-Dîn, Cild 1, Hadîs No: 138, s. 159; Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 731, 850, 5260, 5494; Kütüb-i Sitte, Cild 11, Hadîs No: 4118; Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 225; Muhtarü'l-Ehâdîsin Nebeviyye, Hadîs No: 407; Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 1, Hadîs No: 261; Davud, İlim 9; Tirmizî, ilim 3 (2651); Ahmed b. Hanbel, I, 431, II, 263, 296.

[14]-          Sûre-i Yasin, Ayet 29.

[15]-          Sûre-i Ahzab, Ayet 26.

[16]-          Sûre-i Enfal, Ayet 9.

[17]-          Sûre-i A'li İmran, Ayet 124.

[18]-          Sure-i A'li İmran, Ayet 125.

[19]-          Sûre-i Tevbe, Ayet 122.

[20]-          Sûre-i Ahzab, Ayet 41; Sûre-i Haşr, Ayet 18; Sûre-i Mücadele, Ayet 12.