BU KİTABIN YAZILMASINA SEBEB ŞUNLARDIR:

 

Bismillahirrahmanirrahiym

 

BU KİTABIN YAZILMASINA SEBEB ŞUNLARDIR:

 

 

İnkâr edenlere cevaplar:

Tarikatı, Mürşid aramayı, Ahd-i Misakı ve Hakka vuslatı, inkâr edenlere cevaplar. İlmi Hikmeti, zikrullahı çok etmeyi, Evliyaları inkâr edenlere cevaplar. Dervişlerin hallerini Allah'u Teâlâ için sevişenleri inkâr edenlere cevaplar.

Sigaraya, tütün'e mübah diyenlere; Aşikâre cehri zikrullahı inkâr edenlere cevaplar. İnsandan ne beklenir, insanda ne var diyenlere cevaplar.

Toplantı zikrini, evliyaları ve Allah'u Teâlâ'ya yakınlığı inkâr edenlere, Hadîs-i şerîfi tasdik etmeyenlere ve vahdeti vücuda cevaplar.

Kabir ziyaretini inkâr edenlere, kabirdekilerin diri olduğunu, ölülerin gördüğünü inkâr edenlere cevaplar.

Mü'minlerin birbirine şefaatini, şefaat hadîslerini inkâr edenlere cevaplar. İnabe etmeyi, Tarikatı ve nafile namazı inkâr edenlere cevaplar.

Şeyh; ihtiyar demektir, diyenlere cevaplar. Mürşidlerin; çağıranlara yetişeceğini, bunların her yüz yılda bir geleceğini inkâr edenlere cevaplar. Bunlar ayetler ve hadîsler ve hadîs-i kudsiler ile isbat ediliyor.

İnanmayanların dini gider, imanı gider, avradı boş olur. Kendisi kâfir olur!

 

Beş Şabanı şerif  (30 Kasım) günü gecesinde gördüğüm büyük bir toplantı oluyor. Büyük Peygamberler, ulemalar, Evliyalar ve kendi babamda oluyor. Peygamberler ortada, hep ayaktalar etrafında Evliyalar, pirler daha sonra bütün halk vardı. Bana “vaaz et” dediler, bir kitap verdiler. Çok büyük idi, açtım. Başta şu yazılı idi;

 

“İttegullahe velâ tekûn hâin”

“Allah'tan korkun ve hain olmayın” demektir.

Okudum ve düşündüm. Bu kadar büyük Enbiyalar ve Evliyalara, ulemalara ve büyük cemaate karşı nasıl konuşayım diye düşünürken bunların dünyadan gittikleri hatırıma geldi. Ruhlarına “fatiha” dedim. Bende okudum, onlarda okudular. Başladım;

(İttegullah) Allah'tan korkmaktır. Allah korkusu kalbi nurlandırır, Allah korkusu gözü ağlatır, yaşartır. Allah korkusu rızkı bollaştırır. Allah korkusu her darlıktan kurtarır. Allah korkusu kalbi kemâle erdirir. Allah korkusu aşkı, muhabbeti artırır. Derken ben de bir hal var idi ki, sağıma-soluma heyecanımdan düşecek gibi olup, çok ateşli konuşurken uyandım. Bu söylediklerime dair Kur'ân-ı Kerîm'in ayetleri gönlümden geçiyordu. Kendileri de kabul ettiler. Şimdi gönlümden geçen ayetleri sırası ile yazacağım. İnşallah'u Teâlâ.

Tarikat ve şeyhe lâzım emri ilahi.

 

(Sûre-i Tevbe, Ayet 119)

“Ey Mü'minler! Allah'tan korkunuz ve sadıklar ile beraber olunuz.”[1]

- Bu sadıklar kimlerdir?

- Şeriat ve tarikat ile doğru çalışan meşayıhlardır. Çünkü şeriatsız, tarikat olmaz. Tarikatsızda şeriat olmaz. Şeriat siyeç ve surdur. Tarikat içinde bahçedir. Şeriat olmasa, tarikat bahçesini şeytan mahveder. Tarikat olmasa şeriatı şeytan mahveder!

 

(N) Yeryüzünde tarikatla çalışan hiç kimse kalmaz. Yalnız şeriatçılar kalırsa; şeytan, şeriat ehlini çabuk azdırır. Şeytan şeriatçıları kendine rakib tanımaz. Çünkü onlar çabuk kanar. Zaten şeytanın istediğinin büyük bir kısmını hali ile yapıyor. Şeriat ehli olup en sofu olan alimler bile riya, gösteriş, gıybet, bid'at, kibir, sigara gibi şeylerden sakınmıyor. Zikrullahı çok yapma, gece ibadeti, sünneti Resûlullah'a tabi olma, Allah için ahiret kardeşi olma, saihun yapma, tezkiyeyi nefis, tasfiyeyi kalb yani nefsini uslandırıp terbiye etme, kalbi temizleme, kalbten kötü şeyleri tasfiye edip çıkartma gibi şeyleri yapamıyorlar. Ancak bunları hakiki tarikat ehli olanlar yaparlar. Ama hakiki tarikat ehli olan Meşayıhlar hem şeriatı, hem tarikatı, hem hakikatı hem de marifetin hepsini yapar. Hepsinin zamanede bozulan yerlerini yani insanların bozduklarını düzeltir.

 

Hadîs-i Şerîf:

“Müceddîdü dînühâ” diye söyler.

“Dîni tazeleyen” demektir.[2] İşte ancak onlar dini tazeler, hepsini düzeltir.

 

Şeriat ve tarikatla amel eden Resûlullah'ın izinden gider. Bu Ayeti Kerimede evvela iman etmeyi, sonra Allah'tan korkmayı emrediyor. Sonra da “sadıklar ve doğrular ile beraber olun” diye buyuruyor. Şeriatla amel tarikatla sülük etmiyenler sadıklardan olamaz. Ancak şeriatı, tarikatı beraber edenler sadıklardan olurlar. Bunların başı da doğru olan meşayıhlardır. İşte Cenab-ı Hakk Teâlâ bunlarla beraber olunuz diyor. Bundan sonraki ayetlerde daha iyi anlarsınız. İnşallah'u Teâlâ.
TARİKATTA ŞEYHİ BULUP


TARİKATTA ŞEYHİ BULUP
BERABER ÇALIŞMAK EMRİ

 

(Sûre-i Maide, Ayet 35)

“Ey Mü'minler Allah'tan korkunuz. O Hakk Celle ve Alâ Hazretlerine yakınlık için vesile arayınız ve onunla da mücahede yolunda çalışınız ki, felah bulasınız (kurtuluşa eresiniz) ve olasınız.”

Bu ayeti kerime de buyuruyor ki; Ey Allah'u Teâlâ'ya iman eden mü'minler! Allah'u Teâlâ'ya takva ile amel ediniz. Allah'u Teâlâ'ya yakınlık ve vasıl olmak, ona kavuşmak için vesile, vasıta, çareler arayınız ki, ona yakınlık edesiniz. Ona vesile; şeriatla amel, tarikatla sülûk edenler olur. O zatı ara, bul ki, seni Hakka götürsün. Bu sözlerin tasdikini ayeti kerimenin sonunda “ve câhidû fî sebîlihi...”

[Bu ayette (ve cahidû) “Allah yolunda mücahede ediniz”] Mücahede nefsi ile mücahededir. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz buyuruyor ki:

“El mücahedetü yûrisül müşahedetü”

“Nefsinle mücahede Rabbınla görgü getirir”[3]

 

Yine Hadîs-i Şerîfte:

“Reca'na min cihad'il-asğâri ilâ cihadi'l-ekberi”

“Küçük muharebeden büyük muharebeye döndük”[4] demektir.

- Ya Resûlullah! Bu harpten evimize geldik, daha büyük harp nerededir? deyince:

- Evimizde nefsimizle edeceğimiz harp bu harpten daha büyüktür diye buyurmuştur. İşte bak yukardaki ayetin devamında: “Lealleküm tüflihûn”

 

“Siz imandan sonra şeriatın takvası yolu ile amel ederseniz, tarikat erenlerini arar, bulur, onunla beraber mücahedeyi nefisle Hakk yolunda çalışırsanız, her korktuğunuzdan kurtulur, umduklarınıza erer, iflah olursunuz” diye buyurdu.

 

 

TARİKAT  BAHSİ

 

(Sûre-i Maide, Ayet 48)

Şeriat ve tarikat hakkında ayetin başında ahkâm-ı Kur'ândan ayrılmamayı söyler.

“Liküllin cealna minküm şir'aten ve minhacâ”

Tefsiri Kur'ân'da yani Kur'ân tefsirinde aynen şöyledir:

“Ey Nas! Sizden her bir taife için, bir şeriat ve tarık koydum, ittihaz ettim,”[5] diyor.

 

Cenab-ı Allah'u Teâlâ şeriatı ve tarikatı bizim için bu erkânı kurmuştur. Bunun ikisini birbirinden ayırmak, birini tutup, birini yermek, ayırmak ve amel etmemek ne haddimizedir. Her kim ayeti kerimelere itiraz ederse, dini imanı gider, kendi kafir ve avradı boş olur. Çünkü Kur'ân-ı Kerim Allah'u Teâlâ'nın bizzat kendi sözüdür. Hadîs-i Şerîfler yine böyledir ki, bizzat Resûlullah'ın sözüdür. Buyuruyor ki:

“Benim hadîslerime inanmayan ve hadîslerimi tasdik etmeyen müslüman değildir.”[6] Hadîsi şeriflerin içinden hadîs-i mevzular (uydurma hadisler) İmam-ı Azam Efendimizin zamanında beşyüz din uleması tarafından seçilmiştir. Bir kimse hadîs-i şerîflere inanmıyorsa o kimse kendi dinini yalanlamıştır, itham etmiştir. Kendi dininden şüphesi vardır. Gayrı mezhebin (Fırkâ-i Dâlle) kitaplarını okumak, onlara inanmak, insanın dinini, imanını parçalar. Sözüne inanılacak adamın takvası kuvvetli olanıdır. Bir kimse Kur'ân'dan, Hadîs-i Şerîften ve kelâmı kibardan çok yakışıklı hayrete düşürecek sözler söyleyebilir, hakiki mü'minin sözlerini söyler. Fakat bu adamın takvası nasıl, sünneti Resûlullah'a uyması nasıl, sözü, fiili birbirini tutuyor mu? Asıl işleğine bakılır. Münâfıklar çok güzel konuşur, onlara bakma.  Bunların beyanı ayeti kerimelerle gelecektir. İnşallah'u Teâlâ.

 Allah'u Teâlâ'ya yakınlık kazanmağa vesile aramak hakkında:

 

(Sûre-i İsra, Ayet 57)

“Benim  o kullarım ki siz onları tanrımız diye zuum edersiniz. Halbuki onlarda kendilerine kılavuz, delil, yol gösterici ararlar.”

 

Tefsirde “onların ilah dedikleri İsa (Aleyhis-selâm), Üzeyr (Aleyhis-selâm) onlarda Rabb'ılarına yakınlık için vesile, vasıta ve kılavuz arayanlardır. Onlar Allah'u Teâlâ'nın rahmetini isterler ve azabından korkarlar. Allah'ın azabı korkmayı değer!” İşte yukarıdaki ayetlerde iman takva ile amelden sonra Allah'u Teâlâ'ya yakınlık için vesile, çareler aradıkları ulemaya ihtiyaç olduğunu beyan eder. İyi kimseler kurbiyete, yakınlık kazanmaya çalıştıklarını, Peygamberlerin bile  vesile aradıklarını haber veriyor. Peygamberimize Cebrail (Aleyhis-selâm) delil olmuştur. O vesile ile Rabb'isine kavuşmuştur. Adem (Aleyhis-selâm)'e Cebrail (Aleyhis-selâm) ekmeyi, biçmeyi, un etmeyi, yemeyi vesaireyi öğretmiştir.

 

(Sûre-i Kehf, Ayet 84)

“Her şey için sebeb vardır.”

 

Allah'u Teâlâ'ya da kavuşmak için sebebler vardır. Padişahın yanına onun adamlarını vesile, vasıta ederek varırsın. Allah'u Teâlâ'nın adamını bulup  onunla huzuru bulmak istemez misin? Muhakkak o huzura onun adamları ile varabilirsin. İşte bunlar şeriatla amel, tarikatla sülûk eden hakiki şeyhlerdir. Onlar o huzuru, o halı buluncaya kadar ne ömürler sarf edip, ne emekler çekmişlerdir. Ne mücahedeler, ne riyazatlar yapmışlardır. Asıl ulema bunlardır.

İlim ikidir: Biri fıkıh ilmi, biri maneviyat ilmidir. Fıkıh şeriattır, maneviyat tarikattır. Bunların yalnız şeriat ilmini bilen ulemâ-i fıkhiyye denir. Hem şeriat, hem tarikat ilmini bilen “ulemâ-i billah (Allah'ın ulemâsı)” dediği bunlardır. Yalnız şeriat ilmini bilen tek kanatlıdır. Hem şeriat hem tarikat ilmini bilen çift kanatlıdır. Yani hem şeriatla amel, hem tarikatla süluk eden ve bu huzuru bulanlar vesile, vasıta olacaklardır. İnşallah'u Teâlâ. İlerde buna dair ayetler, hadîs-i şerîfler gelecektir, hepsi isbat edilecektir. Bu adamlar Allah'u Teâlâ'ya kullarını  hidayet ve irşada vesile olurlar.
Şeyh'lerin (İrşad edicilerin) olduğunu işaret eden Ayetler

 

İrşad ediciler olduğu, tefsirde:

 

(Sûre-i A'raf, Ayet 159)

“Musa (Aleyhis-selâm)'ın kavminden bir taife haklı olarak nâsı irşad eder ve adaletle muamele ederler ve hüküm verirler.”

 

İşte Musa (Aleyhis-selâm)'nın ümmetinde bunlar var olunca Resûl-i Ekrem Efendimiz müteessir olmuş, “benim ümmetimde yok mu acaba?” Hemen şu ayet gelmiştir.

Tefsirde:

 

(Sûre-i Araf, Ayet 181)

“Halk ettiklerimizin içinde bir kimse var ki, halkı Hakka irşad ederler ve muamelelerinde adaleti tutarlar ve iltizam ederler.”

 

Bu ayeti kerime gelince Resûl-i Ekrem Efendimiz çok sevinmiş.

“Elhamdülillah! Musa (Aleyhis-selâm)'nın ümmetinde Peygamberler nasıl irşad ve hakka hidayet ettiler ise benim ümmetimde de öyle irşad sahibi olurlar”[7]  diye buyurdu.

 

Hadîs-i Şerîf'de:

“Benim ümmetimin uleması Ben-i İsrail Peygamberleri gibidir”[8]  dediği budur. (Ulemâ-i Ümmeti) dediği bazı sarığı, cübbesi büyük olan bir tek fıkıh ilmini bilip bu dediklerimizden haberi olmayan hocalar değildir. Hem şeriatla, hem tarikatla çalışıp, esrar-ı ilahiyeye erenlerdir.

 

HZ. RESULULLAH (Sallallahu aleyhi vesellem)'IN HALİFELERİ BAHSİ

 

Sünnetlere bak, Hadîs-i şerif:

Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz buyuruyor:

Ebû Nasır Ed-Deylemi Filanabet An Enes (Radiyallahu anhu) rivâyet ediyor. Gâle Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyuruyor ki:

“Bilmiş olunuz ki ben size haber vereyim. Benim halifelerim, Ashabımın halifeleri ve peygamberlerin halifeleri kimdir? Kur'ân-ı Kerim ve Hadîs-i Şerîfi bilenler: Benim hadîslerimi Allah'u Teâlâ yolunda ve Allah'u Teâlâ için söylerler. Bunlar halifelerimdir”

 

İLMİ BATIN VE İLMİ LEDÜN

 

Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz buyurur ki:

- Bu ulema kimdir? Onu beyan eder. Şu hadîs-i şerîflere dikkat: Kötü hocalar ulemayı Sû, iyi ulemâ şudur: Ebû Naim kitabında Enes ibn-i Malik (Radiyallahu anhu) Resûlullah'ın altı sene tamamen hizmetinde bulunmuştur. Buyuruyor ki, an Enes ibn-i Malik (Radiyallahu anhu) Ennehu Gâle Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem).

 

“El ilmü ilmânün fe ilmün sabitün fil galbi fezâke ilmün-Nafiu ve ilmün fil lisani fezâke hüccetullahi alâ ibadihî.”

İlmi Ledün sahibi bunlardır. Varis-i Enbiya bunlardır. Yani “ilim ikidir:

Biri kalpte sabit olan batını Ledün ilmi ve Maneviyat ilmidir.” İşte en menfaatlı ilim budur.

“Bir ilim de, dilde lisandaki ilimdir, kitaptır. Bu da Allah'u Teâlâ'nın kullarına hüccetidir, hüccettir.”[9] (insanları inandırabilmek için delildir) diye buyurmuştur ki, Ulema-i ümmet bu iki ilimle çalışıp huzura erenlerdir.

İşte yukarıdaki ayetlerde vesile arayınız. Allah'u Teâlâ'ya yakınlık için dediği bunlardır. Bunlar ulema-i ümmettir. Bunlar Arif-i Billahtır. Bunlar her zamanda vardır. Nerede bulayım deme, sen cidden Allah'u Teâlâ'ya yakınlık dilersen ya onu sana getirir ya seni ona götürür, kavuşturur. Bunlar yeryüzünde her zaman bulunur. En az kırk veya üç yüz, yediyüz'dürler. Daha bu kitabı ileriye doğru okursan neler öğrenirsin. İnşallah'u Teâlâ. Bu aranacak zatların ilmini beyanen şöyle buyuruyor.

 

An İmam-ı Ali (Radiyallahu anhu) enne Gâl Gâle Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Ed deylemi kitabından.

“Batın ilmi bir sırdır. Allah'ın sırlarından ve hikmetlerinden bir hikmettir. Onu dilediği kullarının kalbine koyar”[10] buyurmuştur.

İşte bu zatlar Resûlullah'ın şeriatı ve tarikatı ile amel ederler, Allah'u Teâlâ'ya sevilirler. Bunlara hem zahir ilmini, hem de batın ilmini verir. Yalnız şeriatla amel edip tarikata kulak asmayanlar bu sırra, bu hikmete eremezler. Yukarıdaki ayetlerde arayınız dediği bunlardır. Bunlar Resûlullah'ın halifeleridirler. İşte burada (Hakka Vuslat) haberlerini veriyor. (Hakka vuslat Allah'u Teâlâ'ya kavuşmaktır.)

 

 

KALPLERİ KÖR OLANLAR BAHSİ

 

Has kulları ile Münâfıkların Alâmetleri:

 

(Sûre-i Raad, Ayet 19)

Tefsir'de: “Ya Muhammed, Sana Rabb'inden nazil olan Kur'ân-ı mübinin Hakk olduğunu bilip kabul edenler ile kalbi kör olanlar beraber midir?”

İşte burada şu meydana çıktı. O  Kur'ân-ı Kerîm'deki hak ve hakikatı (Ulul Elbab) olanlar bilirler ki, onlar zikrullah ile çok çalışıp zikrin nurunu kalplerine, kalplerinin daha ötesine (ilerisine) lübbe yetiştirip (Lüb) sahibi olmuşlardır. (Lüb) sağ böbreğin olduğu yerdir.


Zikrullahın kaç mertebesi vardır

Zikrin beş mertebesi vardır.

Bir dildedir. Zikir dilde olunca çok devam ile gönüle iner, (Fuad) derler.

İkinci Fuad,

Üçünçü (Kalp),

Dördüncü (Sanavberi),

Beşinci (Lüb)dür.

Evvela zikrullah dilde çok devamdan sonra fuad yani gönüle geçer. İnsana bir aşk düşer, söylemek, gümrenmek bir inilti ile zikir eder. Yine Zikrullaha çok devam edilince zikrullah kalbe geçer. Kalpte (hoplamalar) sızlamalar, çarpmalar, hareketler olur. Daha devam sonunda ilham kapısı açılır.

İlham dört türlüdür: İlham-ı Rabbanî, ilham-ı Melekî, ilham-ı nefsanî, ilham-ı şeytanîdir. Bunlar birbirini takip eder. Birbirine mani olmaz. Ancak iman seçer. Şeriatla ölçülür. O zaman meydana çıkar.

Bu âyeti kerimeye tekrar dönüp ciddi bakmalı, Allah'u Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm okuyan müslümanları ikiye ayırıyor, buyuruyor ki:

“Ya Muhammed! Sana inen Kur'ân-ı Kerîm'i hakkıyla bilenler ile bilmeyenler, kalpleri kör olanlar beraber midir?” Bildikleri dıştadır, maddidir. Müsbet ilme dayanırlar da maneviyatı bilmezler. Maneviyat tarafına gözleri kördür. Kur'ân-ı Kerîm'de buyuruyor ki:

 

(Sûre-i İsra, Ayet 72)

“Her kim bu dünyada kör ise o ahirette de kördür”

İşte ayetteki kör budur. Bu sözlerin hepsi ben alimim diyenlere söylenir. Allah'u Teâlâ haberdar ediyor. Ben alimim deyip kafanı kaldırma.

Alimler iki türlüdür: Biri hakbeyn, birisi de hutbeyndir. Biri hakkı hak anlar ve anlatır. Hocaların biri hakkı hak görür, batılı batıl görür. Biri de batılı hak görür, hakkı batıl görür.

 

(N) Hakkı hak, batılı batıl görür demek: Doğruyu haklıyı; doğru, haklı görür. Haksızı haksız görür.

Batılı hak görür, hakkı batıl görür demek: Doğruyu eğri, haksız görür. Eğriyi doğru görür demektir.]

 

Bunların dilinden neler çekmiş olan büyük zatlar (Ulul Elbab olanlar) Allah'u Teâlâ'ya şöyle yalvarmışlardır:

 

Yani “Allah'ım! Bize hakkı hak göster ve ona tabi olmak nasip eyle ve batılı batıl olarak göster ve ondan da sakınmak nasip eyle” diyerek yalvarmışlardır. İşte âyette kör olanlar hakkı batıl, batılı hak görenlerdir. Bu da hocalar da çoktur.

Hakbeyn olanlar hakkı görürler, onlar gözlüdürler.

Hudbeyn olanlar hakkı haklıyı haklı göremezler, onlarda onun için kördürler. Resûl-i Ekrem Efendimiz buyuruyor:

 

“Kur'ân'ın zahiri var, batını var, batınının batını var, hatta yedi batına kadar batını var.”[11] İşte o kör olanlar, Kur'ân'ın yalnız zahirinde kalırlar. Batınına girişemezler ve anlayamazlar. Bunun için batınını bilenlerle mücadele ederler. Çünkü kör olan kimseye alı, yeşili, kırmızıyı, karayı nasıl gösterebilirsin. Şimdi hakikatları Allah'u Teâlâ gelecek ayetlerde nasıl açıklar. Sen dikkat et, iyi dikkat et, bu Ayeti Kerimede:

 

(Sûre-i Zümer, Ayet 9)

“Ancak Kur'ân-ı Kerîm'in (batın manalarını, zahir manalarını,) zikrullah derecesini, (Lübbe) yetiştirenler bilirler.” Allah'ın akıllı dediği bunlardır.

 

(Sûre-i Enbiya, Ayet 7)

“Eğer siz bilemezseniz ehl-i zikirden sorunuz”[12] diye buyuruyor. Ehli Zikirde (olanlar) zikrullah derecesini sağ böbrek olan (LÜB) be yetiştirmişlerdir. Allah'u Teâlâ'nın akıllı dediği bunlardır.

 

Dördüncü zikrullah derecesi; (Sanavberi) göbekten iki parmak yukarıdadır. Kalpte zikrullah devamla çok olunca bu (Sanavberi)ye geçer. İşte o zaman bütün vücudda zikrullah duyulur. Tepeden tırnağa kadar cayır cayır yanar. Ef'ali ilahiye keşfolur. Acaib, garaip haller zuhur eder.

Yine zikrullah'ın çok devamı  ile çalışa çalışa (Lüb)be geçer.

Beşinci (Lüb) sağ böbreğin olduğu yerdir veya kendisidir. Orada içeriden yumruk ile vurulur gibi seğirir, oynar. Açık aynı çocuk oynaması gibi olur. Bunların sonunda Hakk tarafından ilim, irfan kapıları açılır. Esmâ'ül Hüsna'ların sırrı, hikmeti zuhur eder. Kur'ân-ı Azimüşşan'ın manaları, esrar-ı ilâhi, hikmet-i ilâhi zuhur eder. Cenab-ı Hakk Hadîs-i Kudsi'de:

 

Yani: “Ben insanın sırrıyım ve sırrım onun sırrındadır” buyurduğu zuhur eder. İşte (Ulul Elbab) olup Allah'u Teâlâ'nın bilenler dediği ve (LÜB) sahibi, akıl sahibi olanlar bunlardır. Sahibi irşad bunlardır. Bunları methederek:

 

(Sûre-i Raad, Ayet 20)

“Bunlar o kullarımdır ki, Allah'a ettikleri ahde vefa ederler ve misakı da bozmazlar.”

 

 

ALLAH'U TEALA'NIN EMRETTİĞİ VUSLAT YOLUNU KESENLER BAHSİ

 

Kur'ân-ı Kerîm'de buyurur ki: Kalpleri kör olanlar:

 

(Sûre-i Raad, Ayet 25)

Tefsir'de: “Ahd-i ilahiyi Misaktan sonra bozarlar ve Allah'u Teâlâ'nın vaslını (kavuşmayı) emreylediği  şeyi keserler.” Katı kesmektir. Yeryüzünde zulüm ve teheyyüç fitne ve fesat edenlere lâneti ilahiyeye düçar ve sû-i akibeti dünyaya giriftar olsunlar. İşte tefsirde böyle yazılıdır.

 

(N) Allah'u Teâlâ'nın vaslını emreylediği vuslat  Allah'u Teâlâ'ya (kavuşmak) yolunu keserler. Ayette katı kesmek olunca bunlarda onu keserler.

 

 

ALLAH'A VUSLAT VE FENAFİLLAH BAHSİ

 

(Sûre-i Raad, Ayet 21)

Tefsirde “Bunlar Allah'u Azimüşşanın vaslını emir buyurduğu şeyleri vasıl ederler. Rabb'ıları Teâla'dan ve sû-i hesaptan korkarlar.”

Sılâ-i rahim ve mevalâtı mü'minin gibi vasıl edilecek şeyleri yaparlar. (Vasıl kavuşmaktır) İşte buda şöyle ki, Allah'u Teâlâ bunlara selahiyet vermiştir. Vuslatı vâsıl olması mümkün olan her şeyleri vasıl ederler. En mühim vuslat Allah'u Teâlâ'ya, ona kavuşmaktır. En evvel vuslat birinci şeyha, ikinci Resûlullaha, üçüncü Hakka'dır. Bunlar bunu da yaparlar. Kulları Hakka vasıl ederler. Bunlar Allah'u Teâlâ'nın has kullarıdır. Resûlullah'ın halifeleridir.

 

1- Vasıl olmaz kimse Hakka cümleden dür olmadan.

2- Her gönülde kenz açılmaz tâki pürnûr olmadan.

3- Padişah konmaz saraya hane memur olmadan.

4- Mûtu kable ente mûtu sırrına mazhar olan

5- Gördü anlar haşri neşri nefhâ-i sûr olmadan.

 

(N) 1- Hiç bir kimse Allah'a kavuşamaz, Allah'tan başka her şeyden kesilmeden.

2- Hiç bir gönülde ilim hazinesi açılmaz o gönül, o kalp nurlanmadan,

3- Allah'ın kula tecellisi padişahın kalp evine gelmesi gibidir. O kalp evi tam imar olup, tam döşenip, ışıklanıp hiç bir eksiği olmadan padişahın eve gelmediği gibi, Allah'ın kula tecellisi olan Allah'u Teâlâ, ulu, yüce padişah tecelli etmez. Kulun kalp evine girmez. O kalp evi tam imar olmadan, Bu nasıl olur diyenlere Hadîs-i Kudsi:

“ Bana yerlerim göklerim geniş gelmedi, mü'min kulumun kalbi geniş geldi.”[13]

4-5- Hadîs Manası: Ölmeden evvel ölünüz sırrına mazhar olanlar mahşeri, mizanı, ölünce göreceği yerleri, kıyamet kopmadan bu dünyada gördüler.

 

Büyük evliyaullahlar işte böyle ayeti kerimelerin mucibince, söylerler. Hele şu (Mûtu kable ente mûtu) hadîs-i şerifidir. Resûl-i Ekrem ve Nebiyyi Muhterem Efendimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurmuş ki: Manası:

“Ölmeden evvel ölünüz”[14] demektir. Fani olunuz (yok olunuz). Evvelâ mürid şeyhte fani (yok) olur, buna (Fenafiş-şeyh) derler. Sonra Resûlullah'ta fani (yok) olur, buna da (Fenafir-Resûl) derler. Sonra Hakk'ta fani olur, buna da (Fenafillah) derler.

 

                          Fena sahrasını görmezse salik,

                          Olamaz devleti irfana malik.

 

Gene bir Hadîs-i Şerifte:

“Fani olunuz, sonra fani olunuz, sonra fani  olunuz.”

 

(N) 1- Fani olunuz, sonra fani olunuz demek: Fani yok olmak, çalışan bir mürid ilk defa şeyhte fani olur. Buna “Finafiş-şeyh” derler. Kendi yok olur, şeyhi var olur veya şeyhini üzerine elbise gibi giymiş, kendini yok olmuş, görür.

2- “Fenafir-Resûl” Resûlullah'ta fani olmak; Nereye baksa Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i görür. Pembe camın üzerine güneş vurmuş gibi nurlu, bu taraftan bakınca o bir tarafı görünecekmiş gibi görür. Bu görme ilk defa ve çok zaman batınan daha sonra zahiren de aynı  gözü açık görür. “Göz giryan olur.” Bir zaman için fani olduğundan başkasını görmez. Bu zahir gözle hiç bir şeyi görmez. Misalde bu göze Allah'u Teâlâ tarafından fani dürbünü takılır. Bir tek fani olduğunu görür. Gören kimse aşk ve feyiz çokluğundan kendinden geçer.

3- Hakk'ta fani olmak: Hakk'ın vücudundan başka bir şey kalmaz. Her şeyin hakikatının Allah'tan geldiğini ve ona vasıl olunacağını, kavuşulacağını görür. Hatta Bilâl babam yerdeki yürüyen ufak sarı bir karıncayı göstererek şu karıncanın bile Allah'u Teâlâ'dan aldığı kuvvetle yürüdüğünü görür.

 

Hadîs-i Kudsi'de:

“Çok sivri bir dağın üzerine bir kuş konsa çok kuvvetli bir rüzgar esse, benim emrim olmadan bir tüyünü dahi kıpırdatamaz.” Sıfatı subutiyede görme, duyma, yaşama gibi şeyler Allah'ın varlığından ve ondan alınan kudretledir. Gözümüzle göremiyoruz. İşte (Fenafillah) olanlar ya bizzat zahir gözü ile görür, ya da görmüş gibi görür, bilir.

Yine Bilâl Babam bir dağın arka tarafında bir şehir olduğunu biliyorsun çok kuvvetli bir kara duman dağın arkasından yukarı doğru çıkıyor. Önünde dağ olduğu için ateş görünmüyor. Bu adam bu şehir yanıyor, der. Ateşi gördün mü diyene dumanını gördüm der. Çünkü dumanı görünce kalbi mutmain oldu. Bu da ef'ali ilahiyeyi Allah'u Teâlâ'nın yaptıklarını görür, dumanı gören gibi mutmain olur. Bir de kendisi yok, fani olur. Zahir gözle bile kendi kendine bakar, kendi vücudunu göremez. Fani olduğunu görür, ilk defa ve çoğu zaman huzurda, sonra bu gözle kendi kendini göremez.

 

Vücudun varlığından geçmedin sen

Hakkın varlığına vardım sanırsın,

Cenâb-ı Aşkı Hakk'tan içmedin sen

Erenler meclisini gördüm sanırsın.

                          Sende sen ben demek sende dururken

                          Bakınca kendi varlığını görürken

                          Sana baktıkça sen kendini görürken

                          Cenâb-ı Hazrete erdim sanırsın.

Aradan gitmedikçe sayrı suyru

Tecelli eylemez hak zatı nuru

Nedir fehmetmedin cenneti huru

Sekiz uçmakları geçtim sanırsın.

                          Yürü Seyyid Nizamoğlu yarini,

                          Göreyim der isen ol zatı paki,

                          Aradan gitmeyince çeşmi hakkı,

                          O vuslat alemin gördüm sanırsın.

                                                             Seyyid NİZAMOĞLU.

 

*  *  *

 

Bana pendetme vaiz, derdi dilden bihabersin sen

Beni aşk etti âvâre, buna bilmem ne dersin sen

 

Aşk odu ciğerim yaktı, vücudum külli kül etti

Yok olmuş Ademe vaiz, nasihat mı edersin sen.

 

Hüvel evvel hüvel ahir, hüvel zahir hüvel batın

Görüp kendin ey miskin, sanır mısın ki varsın sen.

 

Güruhu ehli aşkız biz, bizim dershanemiz aşktır

Delili akl ile hakkı, nice idrak edersin sen.

 

Yine Seyyid Nizamoğlu değiştin cânı cânâne,

Bu gün meydân-ı aşk içre mukarrer gerçek ersin sen.

                                                             Seyyid NİZAMOĞLU.

 

1- Benim sen halımı, derdimi bilemezsin.

2- Beni avare edip bu hale getiren aşktır. Buna sen ne diyeceksin.

3- Aşk odu (ateşi) benim ciğerimi yaktı, vücudumun hepsini kül etti.

4- Ben yok olmuş, aşk ateşi ile yanmışım, sen bana nasihat mı ediyorsun?

5- Senin evvelin ne idi? Sonun ne olacak, zahirin, batının nerden geldin?

6- Sen kendi kendini görüpte varım mı zannediyorsun?

Hadîs: “Yok olunuz, yok olunuz, sonra yok olunuz, sonra yok olunuz.”

7- Bizim toplumumuz aşk toplumudur. Biz Allah'ın aşkından ders alıyoruz

8- Sen sadece aklî delillerle, Allah'ı bilsen bilsen ne kadar bileceksin.

 

İşte bu zatı Alî Kâdiriler Arifi billahtırlar. Salikleri, (müridleri) bu süzgeçlerden geçirirler. Sarığı, cübbesi büyük bazı hocalar bunların adını bile bilmezler. Bu makamlara nice süzgeçlerden geçerek vasıl olurlar. İşte ayetlerde bilenler dediği bu vuslat yolunu bilenlerdir. Körler dediği bunları bilmeyip bilirim zannında olup iddia, mücadele edenlerdir. İnkârcılara karşı bu sultanlar kıyamete kadar yeryüzünde bulunurlar.

 

 

 

 

HALİFE-İ RESULULLAH ŞERİAT VE TARİKAT BAHSİ

 

Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) hadîs-i şeriflerinde buyuruyor ki: Ebû Nasır kitabından ve ibn-i Asakir'den Anil Hasan (Radiyallahu anhu) Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):

- “Allah'u Teâlâ'nın rahmeti benim halifelerime olsun deyince:

- Senin halifelerin kim ya Resûlullah dediler? Buyurdu ki:

- Sünnetimi ihya eder ve nâsa da öğretirler”[15] diye buyurmuştur.

 

Bu sultanlar Resûlullah'ın hem şeriatı, hem tarikatı ve hem hakikatı ile çalışmışlar, sünnetini ihya etmişler ve hem de nâsa şeriat, tarikat, hakikat yolunu öğretmişlerdir. Biz de alimiz aynı vazifeyi yapıyoruz diyen hocalara şöyle denir. Eğer sen de şeriatla, tarikatla, hakikatla çalışıyorsan iddian tamam, yalnız şeriatta kalmış isen tarikat ve hakikat sünnetleri sende yoktur, noksandasın, bu sözler sünneti tamam tutanlaradır. Allah'u Teâlâ'nın rahmeti onlaradır.

Hazreti Ali (Kerremallahu Veche), Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'a sormuş:

- Ya Resûlullah sünnetlerin nelerdir? Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) cevaben şu hadîs-i şerîfi söylemiştir:

- Şeriat: Muhakkak yapınız ve yapmayınız dediğim şeylerdir.

Tarikat: Kendi yaptığım gece, gündüz zevk alıp çalıştığım ve onunla çok acaib, garaiblere erdiğim şeylerdir.

Hakikat: Aşk, muhabbet, aşıklık, maşukluk halleridir. Bunda Allah'u Teâlâ ile kul arasında nice haller olur ki, bu da benim halımdır.

Marifet: Sırrımdır,

Zikrullah: Gece, gündüz eşim, yoldaşımdır.

Oruç: Hüccetimdir. Beni menzilime yetiştirendir.

Namaz: İki gözümün ışığıdır.[16]

 

Hoca yalnız şeriatta kalıyorsun, geri ki sünnetler nerede kaldı. Bu sultanlar bu sünnetlerin hepsini tutup ihya edenlerdir. Halife-i Resûlullah bunlardır. Allah'u Teâlâ'ya rahmet et dediği bunlardır. Bunlar için Cenâb-ı Hakk'ın hesapsız nimetleri, cenneti, Cemali olduğunu beyan eder. Bir de bunların aksi olup, kalp gözleri kör olup, bunlara muhalefet ve bunlarla mücadele edenleri, uğraşan ve çekişenleri beyan eder.

 

 

MÜNAFIKTA OLAN HASLET VE ALAMETLERİ

 

Sultan-ı Enbiya Efendimiz bunların hakkında ne diyor. Hadîs-i Şerîf:

 İbn-il Mübarek  HM.TM:

“İbn-i Ömer (Radiyallahu anhu) vesair Ashabdan rivâyet ile Resûlü Ekrem Efendimiz Muhammed Mustafa (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu:

“Ümmetimin münâfıklarının çoğu okumuş olanlardır[17] dediği bunlardır. Zikrullaha kızarlar, tarikatı hiçe sayarlar.

 

Hadîs-i Şerîf:

Ravisi An Abdullah ibn-i Sercesil Muzniy'den rivâyetle Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyuruyor:

Münâfıkta iki haslet olmaz.

Birisi: Hüsnü semt, güzel semt demektir.[18]

Tarık, yol, tarikat. Allah'a giden gönül yoludur. Bundan güzel semt olmaz. Hüsnü semt dediği tarikattır. Münâfık tarikata giremez.

 

Hadîs-i Şerif:

“Men eksere zikrullah fegad berie minen nifak”

Zikrullahı çok eden münâfıklıktan kurtulur.”[19] Bu hadîse göre münâfık tarikata girip zikrullah yapamaz. Tarikata girip zikrullah yaparsa münafıklıktan kurtulur.

İkincisi: Dininde fıkıh olmaz. Yani din hususunda ibadet hususunda inceleme olmaz demektir.



Dininde fıkıh olmaz demek şudur:

Şeriat ve din hususunda Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem), sahabeler, bütün tasavvuf ve fıkıh alimleri en ince noktasına kadar incelemişler, Allah'u Teâlâ'ya sevilmişlerdir.

 

Hadîs-i Şerîf: “Vera ehli daha fazla inceler.”

Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) Allah korkusundan yetmiş helali terk etti. Bu onun vera ehl-i olduğundandır. Fıkıh onun biraz berisi daha (hafif-i)dir. Abdest, namaz, hacc, zekat gibi şeyleri çok dikkatle inceler. Sevabı noksana düşürecek en ufak şeylerden kaçınmadan yapar. Münâfık bunu yapmaz. Yapsada halkın gördüğü yerde gösterişli (riyalı) yapar.

Bir okumuş alim geldi. Faizin haram olduğuna dair hakkında çok kuvvetli deliller olduğu halde faizin helâl olduğunu iddia etti.

Bir de çok ihtiyar yaşlı bir kadın geldi.

-Devlet yaşlılara maaş bağlıyormuş bana da bağladılar. Bu para bana helâl olur mu? dedi. Ben:

- Devletten bana maaş bağlasınlar diye paranı, malını gizledin mi? dedim.

- Hayır, dedi.

- Öyle ise devlet hem vergiyi alır, hem de yardımı yapar, helâldır dedim. Kadın:

- Benim bu parada hiç bir hakkım yok. Hiç bir emeğim de yok. Nasıl helâl olsun? dedi. Kendisine:

- O para sana helâldir, sen ihtiyarsın, malın yok, fakirsin devlet sana sormadan yardıma bağlamış al, ye diye söyledim, ikna edemedim. O birine de hakkında ayetler hadîsler dopdolu dururken faizin haram olduğunu kendisine kabul ettiremedim. İşte kadında okumuşluk yok, dininde fıkıh var, inceleme var. Alim de ilim var. Din hususunda inceleme, fıkıh yok.

“Lokanta tavuğu yenir mi?” konusuna ben 13 madde yazdım. Hepsi lokanta tavuğundan daha mahzurludur. Bunların hepsini yiyor veya yapıyorsa lokanta tavuğu gibi şeyleri serbest yesin. Bunları inceleyip daha da inceliyorsa o zaman lokanta tavuğunu yemesin.

 

İkinci Hadîs-i Şerif:

Bu hadîste;

Üç hal bir kimsede varsa onda peygamberliğin 24'te biri vardır.

1- Hal: Güzel semt, tarikattır.

2- Hal: Allah için birbirlerini sevmek.[20]

3- Hal: Malını fuzulî yere harcamayıp iktisatlı olmak.”

 

Bu üç hal olan kimsede Peygamberliğin 24'te biri vardır.

 
Tarikat'ta olanlar
neden birbirleri aleyhinde olurlar ?

 

(N) “Ne yazık ki, şimdi zamanımızda aynı tarikatta olan, tarikatçılar birbirlerinin aleyhinde, tarikatta olmayan müslümanlarda çeşitli gruplara ayrılıp yine birbirlerinin  aleyhinde oluyorlar.

 

Hem âyette ve hem de hadis-i şerifte:

Müslümanlar birbirlerinin kardeşidirler.[21] Peygamberliğin 24'te biri olan üç halin birisi de Allah için sevişmek olunca şimdi zamanımızdaki müslümanlar arasındaki ayrılık bunun tam aksi olmuyor mu? Bunu yapmanın faydası sevabı ne kadar büyükse, aksini yapmanın mes'uliyeti de o kadar ağır olması lâzımdır. Buna göre hepimizin önderi Allah'u Teâlâ'dır. Onun kitabı olan Kur'ân-ı Kerîm'dir. Yine hepimizin önderi Hz. Muhammed Mustafa (Sallallahu aleyhi vesellem) ve onun hadîsleri ve sünnetleridir. Hepimiz bunlarda birleşip birbirlerimizi bununla iknâ edip öz kardeş gibi sevgi ve saygılı olup geçinmemiz lâzım. Aksi takdirde Allah'u Teâlâ ve Resûlünün dediğinin dışına çıkmış oluyoruz.

 

Hadîs-i Şerif:

İbn-i Cerir An Ebî Bekreti (Radiyallahu Anhu).

“Ümmetimde bir kavim olur. Ağızlarında şiddetli Kur'ân okurlar ve konuşurlar. Tesirli, şiddetli sözler söylerler. Okudukları Kur'ân boğazlarından öteye geçmez. Ok yaydan fırlayıp çıktığı gibi imandan fırlayıp çıkarlar. Bunları görürseniz öldürün. Onlardan kaçın. Onları öldürenlere ecir, sevap vardır.”