Bismillahirrahmanirrahiym
BU KİTABIN
YAZILMASINA SEBEB ŞUNLARDIR:
İnkâr
edenlere cevaplar:
Tarikatı,
Mürşid aramayı, Ahd-i Misakı ve Hakka vuslatı, inkâr edenlere cevaplar. İlmi
Hikmeti, zikrullahı çok etmeyi, Evliyaları inkâr edenlere cevaplar. Dervişlerin
hallerini Allah'u Teâlâ için sevişenleri inkâr edenlere cevaplar.
Sigaraya,
tütün'e mübah diyenlere; Aşikâre cehri zikrullahı inkâr edenlere cevaplar.
İnsandan ne beklenir, insanda ne var diyenlere cevaplar.
Toplantı
zikrini, evliyaları ve Allah'u Teâlâ'ya yakınlığı inkâr edenlere, Hadîs-i
şerîfi tasdik etmeyenlere ve vahdeti vücuda cevaplar.
Kabir
ziyaretini inkâr edenlere, kabirdekilerin diri olduğunu, ölülerin gördüğünü
inkâr edenlere cevaplar.
Mü'minlerin
birbirine şefaatini, şefaat hadîslerini inkâr edenlere cevaplar. İnabe etmeyi,
Tarikatı ve nafile namazı inkâr edenlere cevaplar.
Şeyh;
ihtiyar demektir, diyenlere cevaplar. Mürşidlerin; çağıranlara yetişeceğini,
bunların her yüz yılda bir geleceğini inkâr edenlere cevaplar. Bunlar ayetler
ve hadîsler ve hadîs-i kudsiler ile isbat ediliyor.
İnanmayanların
dini gider, imanı gider, avradı boş olur. Kendisi kâfir olur!
Beş
Şabanı şerif (30 Kasım) günü gecesinde
gördüğüm büyük bir toplantı oluyor. Büyük Peygamberler, ulemalar, Evliyalar ve
kendi babamda oluyor. Peygamberler ortada, hep ayaktalar etrafında Evliyalar,
pirler daha sonra bütün halk vardı. Bana “vaaz et” dediler, bir kitap verdiler.
Çok büyük idi, açtım. Başta şu yazılı idi;
“İttegullahe
velâ tekûn hâin”
“Allah'tan korkun ve hain olmayın”
demektir.
Okudum
ve düşündüm. Bu kadar büyük Enbiyalar ve Evliyalara, ulemalara ve büyük cemaate
karşı nasıl konuşayım diye düşünürken bunların dünyadan gittikleri hatırıma
geldi. Ruhlarına “fatiha” dedim. Bende okudum, onlarda okudular. Başladım;
(İttegullah)
Allah'tan korkmaktır. Allah korkusu kalbi nurlandırır, Allah korkusu gözü
ağlatır, yaşartır. Allah korkusu rızkı bollaştırır. Allah korkusu her darlıktan
kurtarır. Allah korkusu kalbi kemâle erdirir. Allah korkusu aşkı, muhabbeti
artırır. Derken ben de bir hal var idi ki, sağıma-soluma heyecanımdan düşecek
gibi olup, çok ateşli konuşurken uyandım. Bu söylediklerime dair Kur'ân-ı
Kerîm'in ayetleri gönlümden geçiyordu. Kendileri de
Tarikat
ve şeyhe lâzım emri ilahi.
(Sûre-i
Tevbe, Ayet 119)
“Ey Mü'minler! Allah'tan korkunuz
ve sadıklar ile beraber olunuz.”[1]
- Bu sadıklar kimlerdir?
- Şeriat ve tarikat ile doğru çalışan meşayıhlardır.
Çünkü şeriatsız, tarikat olmaz. Tarikatsızda şeriat olmaz. Şeriat siyeç ve
surdur. Tarikat içinde bahçedir. Şeriat olmasa, tarikat bahçesini şeytan
mahveder. Tarikat olmasa şeriatı şeytan mahveder!
(N) Yeryüzünde
tarikatla çalışan hiç kimse kalmaz. Yalnız şeriatçılar kalırsa; şeytan, şeriat
ehlini çabuk azdırır. Şeytan şeriatçıları kendine rakib tanımaz. Çünkü onlar
çabuk kanar. Zaten şeytanın istediğinin büyük bir kısmını hali ile yapıyor.
Şeriat ehli olup en sofu olan alimler bile riya, gösteriş, gıybet, bid'at,
kibir, sigara gibi şeylerden sakınmıyor. Zikrullahı çok yapma, gece ibadeti,
sünneti Resûlullah'a tabi olma, Allah için ahiret kardeşi olma, saihun yapma,
tezkiyeyi nefis, tasfiyeyi kalb yani nefsini uslandırıp terbiye etme, kalbi temizleme,
kalbten kötü şeyleri tasfiye edip çıkartma gibi şeyleri yapamıyorlar. Ancak
bunları hakiki tarikat ehli olanlar yaparlar. Ama hakiki tarikat ehli olan
Meşayıhlar hem şeriatı, hem tarikatı, hem hakikatı hem de marifetin hepsini
yapar. Hepsinin zamanede bozulan yerlerini yani insanların bozduklarını
düzeltir.
Hadîs-i Şerîf:
“Müceddîdü dînühâ” diye
söyler.
“Dîni tazeleyen” demektir.[2] İşte ancak onlar
dini tazeler, hepsini düzeltir.
Şeriat ve tarikatla amel eden Resûlullah'ın izinden
gider. Bu Ayeti Kerimede evvela iman etmeyi, sonra Allah'tan korkmayı
emrediyor. Sonra da “sadıklar ve doğrular ile beraber olun” diye buyuruyor.
Şeriatla amel tarikatla sülük etmiyenler sadıklardan olamaz. Ancak şeriatı,
tarikatı beraber edenler sadıklardan olurlar. Bunların başı da doğru olan
meşayıhlardır. İşte Cenab-ı Hakk Teâlâ bunlarla beraber olunuz diyor. Bundan
sonraki ayetlerde daha iyi anlarsınız. İnşallah'u Teâlâ.
TARİKATTA ŞEYHİ BULUP
TARİKATTA ŞEYHİ BULUP
BERABER ÇALIŞMAK EMRİ
(Sûre-i Maide, Ayet 35)
“Ey Mü'minler Allah'tan
korkunuz. O Hakk Celle ve Alâ Hazretlerine yakınlık için vesile arayınız ve
onunla da mücahede yolunda çalışınız ki, felah bulasınız (kurtuluşa eresiniz)
ve olasınız.”
Bu ayeti kerime de buyuruyor ki; Ey Allah'u Teâlâ'ya iman
eden mü'minler! Allah'u Teâlâ'ya takva ile amel ediniz. Allah'u Teâlâ'ya
yakınlık ve vasıl olmak, ona kavuşmak için vesile, vasıta, çareler arayınız ki,
ona yakınlık edesiniz. Ona vesile; şeriatla amel, tarikatla sülûk edenler olur.
O zatı ara, bul ki, seni Hakka götürsün. Bu sözlerin tasdikini ayeti kerimenin
sonunda “ve câhidû fî sebîlihi...”
[Bu ayette (ve cahidû) “Allah yolunda mücahede ediniz”] Mücahede nefsi ile mücahededir.
Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz buyuruyor ki:
“El mücahedetü yûrisül müşahedetü”
“Nefsinle mücahede
Rabbınla görgü getirir”[3]
Yine Hadîs-i Şerîfte:
“Reca'na min cihad'il-asğâri ilâ cihadi'l-ekberi”
“Küçük muharebeden
büyük muharebeye döndük”[4] demektir.
- Ya Resûlullah! Bu harpten evimize geldik, daha büyük harp
nerededir? deyince:
- Evimizde nefsimizle edeceğimiz harp bu harpten daha büyüktür diye
buyurmuştur. İşte bak yukardaki ayetin devamında: “Lealleküm tüflihûn”
“Siz imandan sonra
şeriatın takvası yolu ile amel ederseniz, tarikat erenlerini arar, bulur,
onunla beraber mücahedeyi nefisle Hakk yolunda çalışırsanız, her korktuğunuzdan
kurtulur, umduklarınıza erer, iflah olursunuz” diye buyurdu.
TARİKAT BAHSİ
(Sûre-i Maide, Ayet 48)
Şeriat ve tarikat hakkında ayetin başında ahkâm-ı
Kur'ândan ayrılmamayı söyler.
“Liküllin cealna minküm şir'aten ve minhacâ”
Tefsiri Kur'ân'da yani Kur'ân tefsirinde aynen şöyledir:
“Ey Nas! Sizden her
bir taife için, bir şeriat ve tarık koydum, ittihaz ettim,”[5] diyor.
Cenab-ı Allah'u Teâlâ şeriatı ve tarikatı bizim için bu
erkânı kurmuştur. Bunun ikisini birbirinden ayırmak, birini tutup, birini
yermek, ayırmak ve amel etmemek ne haddimizedir. Her kim ayeti kerimelere
itiraz ederse, dini imanı gider, kendi kafir ve avradı boş olur. Çünkü Kur'ân-ı
Kerim Allah'u Teâlâ'nın bizzat kendi sözüdür. Hadîs-i Şerîfler yine böyledir
ki, bizzat Resûlullah'ın sözüdür. Buyuruyor ki:
“Benim hadîslerime
inanmayan ve hadîslerimi tasdik etmeyen müslüman değildir.”[6] Hadîsi şeriflerin içinden hadîs-i mevzular (uydurma hadisler) İmam-ı Azam
Efendimizin zamanında beşyüz din uleması tarafından seçilmiştir. Bir kimse
hadîs-i şerîflere inanmıyorsa o kimse kendi dinini yalanlamıştır, itham
etmiştir. Kendi dininden şüphesi vardır. Gayrı mezhebin (Fırkâ-i Dâlle) kitaplarını okumak, onlara inanmak, insanın dinini,
imanını parçalar. Sözüne inanılacak adamın takvası kuvvetli olanıdır. Bir kimse
Kur'ân'dan, Hadîs-i Şerîften ve kelâmı kibardan çok yakışıklı hayrete düşürecek
sözler söyleyebilir, hakiki mü'minin sözlerini söyler. Fakat bu adamın takvası
nasıl, sünneti Resûlullah'a uyması nasıl, sözü, fiili birbirini tutuyor mu?
Asıl işleğine bakılır. Münâfıklar çok güzel konuşur, onlara bakma. Bunların beyanı ayeti kerimelerle gelecektir.
İnşallah'u Teâlâ.
Allah'u Teâlâ'ya yakınlık kazanmağa
vesile aramak hakkında:
(Sûre-i İsra, Ayet 57)
“Benim o kullarım ki siz onları tanrımız diye zuum
edersiniz. Halbuki onlarda kendilerine kılavuz, delil, yol gösterici ararlar.”
Tefsirde “onların ilah dedikleri İsa (Aleyhis-selâm),
Üzeyr (Aleyhis-selâm) onlarda Rabb'ılarına yakınlık için vesile, vasıta ve
kılavuz arayanlardır. Onlar Allah'u Teâlâ'nın rahmetini isterler ve azabından
korkarlar. Allah'ın azabı korkmayı değer!” İşte yukarıdaki ayetlerde iman takva
ile amelden sonra Allah'u Teâlâ'ya yakınlık için vesile, çareler aradıkları
ulemaya ihtiyaç olduğunu beyan eder. İyi kimseler kurbiyete, yakınlık kazanmaya
çalıştıklarını, Peygamberlerin bile
vesile aradıklarını haber veriyor. Peygamberimize Cebrail (Aleyhis-selâm)
delil olmuştur. O vesile ile Rabb'isine kavuşmuştur. Adem (Aleyhis-selâm)'e
Cebrail (Aleyhis-selâm) ekmeyi, biçmeyi, un etmeyi, yemeyi vesaireyi
öğretmiştir.
(Sûre-i
Kehf, Ayet 84)
“Her şey için sebeb vardır.”
Allah'u
Teâlâ'ya da kavuşmak için sebebler vardır. Padişahın yanına onun adamlarını
vesile, vasıta ederek varırsın. Allah'u Teâlâ'nın adamını bulup onunla huzuru bulmak istemez misin? Muhakkak
o huzura onun adamları ile varabilirsin. İşte bunlar şeriatla amel, tarikatla
sülûk
İlim
ikidir: Biri fıkıh ilmi, biri maneviyat ilmidir. Fıkıh şeriattır, maneviyat
tarikattır. Bunların yalnız şeriat ilmini bilen ulemâ-i fıkhiyye denir. Hem
şeriat, hem tarikat ilmini bilen “ulemâ-i billah (Allah'ın ulemâsı)” dediği
bunlardır. Yalnız şeriat ilmini bilen tek kanatlıdır. Hem şeriat hem tarikat
ilmini bilen çift kanatlıdır. Yani hem şeriatla amel, hem tarikatla süluk
İrşad
ediciler olduğu, tefsirde:
(Sûre-i
A'raf, Ayet 159)
“Musa (Aleyhis-selâm)'ın kavminden bir taife haklı olarak nâsı
irşad eder ve adaletle muamele ederler ve hüküm verirler.”
İşte
Musa (Aleyhis-selâm)'nın ümmetinde bunlar var olunca Resûl-i Ekrem Efendimiz
müteessir olmuş, “benim ümmetimde yok mu acaba?” Hemen şu ayet gelmiştir.
Tefsirde:
(Sûre-i
Araf, Ayet 181)
“Halk
ettiklerimizin içinde bir kimse var ki, halkı Hakka irşad ederler ve
muamelelerinde adaleti tutarlar ve iltizam ederler.”
Bu
ayeti kerime gelince Resûl-i Ekrem Efendimiz çok sevinmiş.
“Elhamdülillah!
Musa (Aleyhis-selâm)'nın
ümmetinde Peygamberler nasıl irşad ve hakka hidayet ettiler ise benim ümmetimde
de öyle irşad sahibi olurlar”[7] diye buyurdu.
Hadîs-i
Şerîf'de:
“Benim ümmetimin
uleması Ben-i İsrail Peygamberleri gibidir”[8] dediği budur. (Ulemâ-i Ümmeti) dediği bazı
sarığı, cübbesi büyük olan bir tek fıkıh ilmini bilip bu dediklerimizden haberi
olmayan hocalar değildir. Hem şeriatla, hem tarikatla çalışıp, esrar-ı ilahiyeye
erenlerdir.
HZ.
RESULULLAH (Sallallahu aleyhi vesellem)'IN HALİFELERİ BAHSİ
Sünnetlere
bak, Hadîs-i şerif:
Resûl-i
Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz buyuruyor:
Ebû
Nasır Ed-Deylemi Filanabet An Enes (Radiyallahu anhu) rivâyet ediyor. Gâle
Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyuruyor ki:
“Bilmiş olunuz
ki ben size haber vereyim. Benim halifelerim, Ashabımın halifeleri ve
peygamberlerin halifeleri kimdir? Kur'ân-ı Kerim ve Hadîs-i Şerîfi bilenler:
Benim hadîslerimi Allah'u Teâlâ yolunda ve Allah'u Teâlâ için söylerler. Bunlar
halifelerimdir”
İLMİ
BATIN VE İLMİ LEDÜN
Resûl-i
Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz buyurur ki:
-
Bu ulema kimdir? Onu beyan eder. Şu hadîs-i şerîflere dikkat: Kötü hocalar
ulemayı Sû, iyi ulemâ şudur: Ebû Naim kitabında Enes ibn-i Malik (Radiyallahu
anhu) Resûlullah'ın altı sene tamamen hizmetinde bulunmuştur. Buyuruyor ki, an
Enes ibn-i Malik (Radiyallahu anhu) Ennehu Gâle Resûlullah (Sallallahu aleyhi
vesellem).
“El
ilmü ilmânün fe ilmün sabitün fil galbi fezâke ilmün-Nafiu ve ilmün fil lisani
fezâke hüccetullahi alâ ibadihî.”
İlmi
Ledün sahibi bunlardır. Varis-i Enbiya bunlardır. Yani “ilim ikidir:
Biri kalpte
sabit olan batını Ledün ilmi ve Maneviyat ilmidir.” İşte en
menfaatlı ilim budur.
“Bir ilim de,
dilde lisandaki ilimdir, kitaptır. Bu da Allah'u Teâlâ'nın kullarına
hüccetidir, hüccettir.”[9] (insanları inandırabilmek için delildir)
diye buyurmuştur ki, Ulema-i ümmet bu iki ilimle çalışıp huzura erenlerdir.
İşte
yukarıdaki ayetlerde vesile arayınız. Allah'u Teâlâ'ya yakınlık için dediği
bunlardır. Bunlar ulema-i ümmettir. Bunlar Arif-i Billahtır. Bunlar her zamanda
vardır. Nerede bulayım deme, sen cidden Allah'u Teâlâ'ya yakınlık dilersen ya
onu
An
İmam-ı Ali (Radiyallahu anhu) enne Gâl Gâle Resûlullah (Sallallahu aleyhi
vesellem) Ed deylemi kitabından.
“Batın ilmi bir
sırdır. Allah'ın sırlarından ve hikmetlerinden bir hikmettir. Onu dilediği
kullarının kalbine koyar”[10]
buyurmuştur.
İşte
bu zatlar Resûlullah'ın şeriatı ve tarikatı ile amel ederler, Allah'u Teâlâ'ya
sevilirler. Bunlara hem zahir ilmini, hem de batın ilmini verir. Yalnız
şeriatla amel edip tarikata kulak asmayanlar bu sırra, bu hikmete eremezler.
Yukarıdaki ayetlerde arayınız dediği bunlardır. Bunlar Resûlullah'ın
halifeleridirler. İşte burada (Hakka Vuslat) haberlerini veriyor. (Hakka vuslat Allah'u Teâlâ'ya kavuşmaktır.)
KALPLERİ
KÖR OLANLAR BAHSİ
Has
kulları ile Münâfıkların Alâmetleri:
(Sûre-i
Raad, Ayet 19)
Tefsir'de:
“Ya Muhammed,
İşte
burada şu meydana çıktı. O Kur'ân-ı
Kerîm'deki hak ve hakikatı (Ulul Elbab) olanlar bilirler ki, onlar zikrullah
ile çok çalışıp zikrin nurunu kalplerine, kalplerinin daha ötesine (ilerisine) lübbe yetiştirip (Lüb)
sahibi olmuşlardır. (Lüb) sağ böbreğin olduğu yerdir.
Zikrullahın
kaç mertebesi vardır
Zikrin beş mertebesi
vardır.
Bir
dildedir. Zikir dilde olunca çok devam ile gönüle iner, (Fuad) derler.
İkinci
Fuad,
Üçünçü
(Kalp),
Dördüncü
(Sanavberi),
Beşinci
(Lüb)dür.
Evvela
zikrullah dilde çok devamdan sonra fuad yani gönüle geçer. İnsana bir aşk
düşer, söylemek, gümrenmek bir inilti ile zikir eder. Yine Zikrullaha çok devam
edilince zikrullah kalbe geçer. Kalpte (hoplamalar) sızlamalar, çarpmalar,
hareketler olur. Daha devam sonunda ilham kapısı açılır.
İlham
dört türlüdür: İlham-ı Rabbanî, ilham-ı Melekî, ilham-ı nefsanî, ilham-ı
şeytanîdir. Bunlar birbirini takip eder. Birbirine mani olmaz. Ancak iman
seçer. Şeriatla ölçülür. O zaman meydana çıkar.
Bu
âyeti kerimeye tekrar dönüp ciddi bakmalı, Allah'u Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm okuyan
müslümanları ikiye ayırıyor, buyuruyor ki:
“Ya Muhammed!
(Sûre-i
İsra, Ayet 72)
“Her kim bu dünyada kör ise o ahirette de
kördür”
İşte
ayetteki kör budur. Bu sözlerin hepsi ben alimim diyenlere söylenir. Allah'u Teâlâ
haberdar ediyor. Ben alimim deyip kafanı kaldırma.
Alimler
iki türlüdür: Biri hakbeyn, birisi de hutbeyndir. Biri hakkı hak anlar ve anlatır. Hocaların biri hakkı hak görür, batılı
batıl görür. Biri de batılı hak görür, hakkı batıl görür.
(N) Hakkı hak,
batılı batıl görür demek: Doğruyu haklıyı; doğru, haklı görür. Haksızı haksız
görür.
Batılı hak görür,
hakkı batıl görür demek: Doğruyu eğri, haksız görür. Eğriyi doğru görür
demektir.]
Bunların dilinden neler çekmiş olan büyük zatlar (Ulul Elbab olanlar)
Allah'u Teâlâ'ya şöyle yalvarmışlardır:
Yani “Allah'ım!
Bize hakkı hak göster ve ona tabi olmak
nasip eyle ve batılı batıl olarak göster ve ondan da sakınmak nasip eyle” diyerek
yalvarmışlardır. İşte âyette kör olanlar hakkı batıl, batılı hak görenlerdir.
Bu da hocalar da çoktur.
Hakbeyn olanlar hakkı görürler, onlar gözlüdürler.
Hudbeyn olanlar hakkı haklıyı haklı göremezler, onlarda
onun için kördürler. Resûl-i Ekrem Efendimiz buyuruyor:
“Kur'ân'ın zahiri
var, batını var, batınının batını var, hatta yedi batına kadar batını var.”[11] İşte o kör olanlar, Kur'ân'ın yalnız zahirinde kalırlar.
Batınına girişemezler ve anlayamazlar. Bunun için batınını bilenlerle mücadele
ederler. Çünkü kör olan kimseye alı, yeşili, kırmızıyı, karayı nasıl
gösterebilirsin. Şimdi hakikatları Allah'u Teâlâ gelecek ayetlerde nasıl
açıklar. Sen dikkat et, iyi dikkat et, bu Ayeti Kerimede:
(Sûre-i Zümer, Ayet 9)
“Ancak Kur'ân-ı
Kerîm'in (batın manalarını, zahir manalarını,) zikrullah derecesini, (Lübbe) yetiştirenler bilirler.” Allah'ın
akıllı dediği bunlardır.
(Sûre-i Enbiya, Ayet 7)
“Eğer siz
bilemezseniz ehl-i zikirden sorunuz”[12] diye buyuruyor. Ehli Zikirde (olanlar) zikrullah
derecesini sağ böbrek olan (LÜB) be yetiştirmişlerdir. Allah'u Teâlâ'nın akıllı
dediği bunlardır.
Dördüncü zikrullah derecesi; (Sanavberi) göbekten iki
parmak yukarıdadır. Kalpte zikrullah devamla çok olunca bu (Sanavberi)ye geçer.
İşte o zaman bütün vücudda zikrullah duyulur. Tepeden tırnağa kadar cayır cayır
yanar. Ef'ali ilahiye keşfolur. Acaib, garaip haller zuhur eder.
Yine zikrullah'ın çok devamı ile
çalışa çalışa (Lüb)be geçer.
Beşinci (Lüb) sağ böbreğin olduğu yerdir veya kendisidir.
Orada içeriden yumruk ile vurulur gibi seğirir, oynar. Açık aynı çocuk oynaması
gibi olur. Bunların sonunda Hakk tarafından ilim, irfan kapıları açılır.
Esmâ'ül Hüsna'ların sırrı, hikmeti zuhur eder. Kur'ân-ı Azimüşşan'ın manaları,
esrar-ı ilâhi, hikmet-i ilâhi zuhur eder. Cenab-ı Hakk Hadîs-i Kudsi'de:
Yani: “Ben insanın
sırrıyım ve sırrım onun sırrındadır” buyurduğu zuhur eder. İşte (Ulul
Elbab) olup Allah'u Teâlâ'nın bilenler dediği ve (LÜB) sahibi, akıl sahibi
olanlar bunlardır. Sahibi irşad bunlardır. Bunları methederek:
(Sûre-i Raad, Ayet 20)
“Bunlar o
kullarımdır ki, Allah'a ettikleri ahde vefa ederler ve misakı da bozmazlar.”
ALLAH'U TEALA'NIN EMRETTİĞİ VUSLAT YOLUNU KESENLER BAHSİ
Kur'ân-ı Kerîm'de buyurur ki: Kalpleri kör olanlar:
(Sûre-i Raad, Ayet 25)
Tefsir'de: “Ahd-i
ilahiyi Misaktan sonra bozarlar ve Allah'u Teâlâ'nın vaslını (kavuşmayı) emreylediği şeyi keserler.” Katı
kesmektir. Yeryüzünde zulüm ve teheyyüç fitne ve fesat edenlere lâneti
ilahiyeye düçar ve sû-i akibeti dünyaya giriftar olsunlar. İşte tefsirde böyle
yazılıdır.
(N) Allah'u
Teâlâ'nın vaslını emreylediği vuslat
Allah'u Teâlâ'ya (kavuşmak) yolunu keserler. Ayette katı kesmek olunca
bunlarda onu keserler.
ALLAH'A VUSLAT VE FENAFİLLAH BAHSİ
(Sûre-i Raad, Ayet 21)
Tefsirde “Bunlar
Allah'u Azimüşşanın vaslını emir buyurduğu şeyleri vasıl ederler. Rabb'ıları
Teâla'dan ve sû-i hesaptan korkarlar.”
Sılâ-i rahim ve mevalâtı mü'minin gibi vasıl edilecek
şeyleri yaparlar. (Vasıl kavuşmaktır)
İşte buda şöyle ki, Allah'u Teâlâ bunlara selahiyet vermiştir. Vuslatı vâsıl
olması mümkün olan her şeyleri vasıl ederler. En mühim vuslat Allah'u Teâlâ'ya,
ona kavuşmaktır. En evvel vuslat birinci şeyha, ikinci Resûlullaha, üçüncü
Hakka'dır. Bunlar bunu da yaparlar. Kulları Hakka vasıl ederler. Bunlar Allah'u
Teâlâ'nın has kullarıdır. Resûlullah'ın halifeleridir.
1- Vasıl olmaz kimse Hakka cümleden dür olmadan.
2- Her gönülde kenz açılmaz tâki pürnûr olmadan.
3- Padişah konmaz saraya hane memur olmadan.
4- Mûtu kable ente mûtu sırrına mazhar olan
5- Gördü anlar haşri neşri nefhâ-i sûr olmadan.
(N) 1- Hiç bir
kimse Allah'a kavuşamaz, Allah'tan başka her şeyden kesilmeden.
2- Hiç bir gönülde
ilim hazinesi açılmaz o gönül, o kalp nurlanmadan,
3- Allah'ın kula
tecellisi padişahın kalp evine gelmesi gibidir. O kalp evi tam imar olup, tam
döşenip, ışıklanıp hiç bir eksiği olmadan padişahın eve gelmediği gibi,
Allah'ın kula tecellisi olan Allah'u Teâlâ, ulu, yüce padişah tecelli etmez.
Kulun kalp evine girmez. O kalp evi tam imar olmadan, Bu nasıl olur diyenlere
Hadîs-i Kudsi:
“ Bana yerlerim göklerim geniş gelmedi, mü'min kulumun
kalbi geniş geldi.”[13]
4-5- Hadîs Manası:
Ölmeden evvel ölünüz sırrına mazhar olanlar mahşeri, mizanı, ölünce göreceği
yerleri, kıyamet kopmadan bu dünyada gördüler.
Büyük evliyaullahlar işte böyle ayeti kerimelerin
mucibince, söylerler. Hele şu (Mûtu kable ente mûtu) hadîs-i şerifidir. Resûl-i
Ekrem ve Nebiyyi Muhterem Efendimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurmuş ki:
Manası:
“Ölmeden evvel
ölünüz”[14] demektir. Fani olunuz (yok olunuz). Evvelâ mürid şeyhte fani (yok) olur, buna (Fenafiş-şeyh)
derler. Sonra Resûlullah'ta fani (yok)
olur, buna da (Fenafir-Resûl) derler.
Sonra Hakk'ta fani olur, buna da (Fenafillah)
derler.
Fena
sahrasını görmezse salik,
Olamaz devleti
irfana malik.
Gene bir Hadîs-i Şerifte:
“Fani olunuz, sonra
fani olunuz, sonra fani olunuz.”
(N) 1- Fani olunuz,
sonra fani olunuz demek: Fani yok olmak, çalışan bir mürid ilk defa şeyhte fani
olur. Buna “Finafiş-şeyh” derler. Kendi yok olur, şeyhi var olur veya şeyhini
üzerine elbise gibi giymiş, kendini yok olmuş, görür.
2- “Fenafir-Resûl”
Resûlullah'ta fani olmak; Nereye baksa Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'i görür. Pembe camın üzerine güneş vurmuş gibi nurlu, bu taraftan
bakınca o bir tarafı görünecekmiş gibi görür. Bu görme ilk defa ve çok zaman
batınan daha sonra zahiren de aynı gözü
açık görür. “Göz giryan olur.” Bir zaman için fani olduğundan başkasını görmez.
Bu zahir gözle hiç bir şeyi görmez. Misalde bu göze Allah'u Teâlâ tarafından
fani dürbünü takılır. Bir tek fani olduğunu görür. Gören kimse aşk ve feyiz
çokluğundan kendinden geçer.
3- Hakk'ta fani
olmak: Hakk'ın vücudundan başka bir şey kalmaz. Her şeyin hakikatının Allah'tan
geldiğini ve ona vasıl olunacağını, kavuşulacağını görür. Hatta Bilâl babam
yerdeki yürüyen ufak sarı bir karıncayı göstererek şu karıncanın bile Allah'u
Teâlâ'dan aldığı kuvvetle yürüdüğünü görür.
Hadîs-i Kudsi'de:
“Çok sivri bir dağın üzerine bir kuş konsa çok kuvvetli
bir rüzgar esse, benim emrim olmadan bir tüyünü dahi kıpırdatamaz.” Sıfatı subutiyede
görme, duyma, yaşama gibi şeyler Allah'ın varlığından ve ondan alınan
kudretledir. Gözümüzle göremiyoruz. İşte (Fenafillah) olanlar ya bizzat zahir
gözü ile görür, ya da görmüş gibi görür, bilir.
Yine Bilâl Babam bir
dağın arka tarafında bir şehir olduğunu biliyorsun çok kuvvetli bir kara duman
dağın arkasından yukarı doğru çıkıyor. Önünde dağ olduğu için ateş görünmüyor.
Bu adam bu şehir yanıyor, der. Ateşi gördün mü diyene dumanını gördüm der. Çünkü
dumanı görünce kalbi mutmain oldu. Bu da ef'ali ilahiyeyi Allah'u Teâlâ'nın
yaptıklarını görür, dumanı gören gibi mutmain olur. Bir de kendisi yok, fani
olur. Zahir gözle bile kendi kendine bakar, kendi vücudunu göremez. Fani
olduğunu görür, ilk defa ve çoğu zaman huzurda, sonra bu gözle kendi kendini
göremez.
Vücudun varlığından
geçmedin sen
Hakkın varlığına
vardım sanırsın,
Cenâb-ı Aşkı
Hakk'tan içmedin sen
Erenler meclisini
gördüm sanırsın.
Sende sen ben demek
sende dururken
Bakınca kendi varlığını
görürken
Sana baktıkça sen
kendini görürken
Cenâb-ı Hazrete erdim
sanırsın.
Aradan gitmedikçe
sayrı suyru
Tecelli eylemez hak
zatı nuru
Nedir fehmetmedin
cenneti huru
Sekiz uçmakları
geçtim sanırsın.
Yürü Seyyid Nizamoğlu
yarini,
Göreyim der isen ol
zatı paki,
Aradan gitmeyince
çeşmi hakkı,
O vuslat alemin gördüm
sanırsın.
Seyyid
NİZAMOĞLU.
* *
*
Bana pendetme vaiz,
derdi dilden bihabersin sen
Beni aşk etti âvâre,
buna bilmem ne dersin sen
Aşk odu ciğerim
yaktı, vücudum külli kül etti
Yok olmuş Ademe vaiz, nasihat mı edersin
sen.
Hüvel evvel hüvel ahir, hüvel zahir hüvel
batın
Görüp kendin ey miskin, sanır mısın ki
varsın sen.
Güruhu ehli aşkız biz, bizim dershanemiz
aşktır
Delili akl ile hakkı, nice idrak edersin
sen.
Yine Seyyid Nizamoğlu değiştin cânı
cânâne,
Bu gün meydân-ı aşk içre mukarrer gerçek
ersin sen.
Seyyid
NİZAMOĞLU.
1- Benim sen halımı, derdimi bilemezsin.
2-
3- Aşk odu (ateşi) benim ciğerimi yaktı,
vücudumun hepsini kül etti.
4- Ben yok olmuş, aşk ateşi ile yanmışım,
sen bana nasihat mı ediyorsun?
5- Senin evvelin ne idi? Sonun ne olacak,
zahirin, batının nerden geldin?
6- Sen kendi kendini görüpte varım mı zannediyorsun?
Hadîs: “Yok olunuz, yok olunuz, sonra yok
olunuz, sonra yok olunuz.”
7- Bizim toplumumuz aşk toplumudur. Biz
Allah'ın aşkından ders alıyoruz
8- Sen sadece aklî delillerle, Allah'ı
bilsen bilsen ne kadar bileceksin.
İşte
bu zatı Alî Kâdiriler Arifi billahtırlar. Salikleri, (müridleri) bu süzgeçlerden geçirirler. Sarığı, cübbesi büyük bazı
hocalar bunların adını bile bilmezler. Bu makamlara nice süzgeçlerden geçerek
vasıl olurlar. İşte ayetlerde bilenler dediği bu vuslat yolunu bilenlerdir.
Körler dediği bunları bilmeyip bilirim zannında olup iddia, mücadele
edenlerdir. İnkârcılara karşı bu sultanlar kıyamete kadar yeryüzünde
bulunurlar.
HALİFE-İ
RESULULLAH ŞERİAT VE TARİKAT BAHSİ
Resûl-i
Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) hadîs-i şeriflerinde buyuruyor ki: Ebû Nasır
kitabından ve ibn-i Asakir'den Anil Hasan (Radiyallahu anhu) Resûlullah
(Sallallahu aleyhi vesellem):
- “Allah'u
Teâlâ'nın rahmeti benim halifelerime olsun deyince:
- Senin
halifelerin kim ya Resûlullah dediler? Buyurdu ki:
- Sünnetimi
ihya eder ve nâsa da öğretirler”[15]
diye buyurmuştur.
Bu
sultanlar Resûlullah'ın hem şeriatı, hem tarikatı ve hem hakikatı ile
çalışmışlar, sünnetini ihya etmişler ve hem de nâsa şeriat, tarikat, hakikat
yolunu öğretmişlerdir. Biz de alimiz aynı vazifeyi yapıyoruz diyen hocalara
şöyle denir.
Hazreti
Ali (Kerremallahu Veche), Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'a sormuş:
-
Ya Resûlullah sünnetlerin nelerdir? Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)
cevaben şu hadîs-i şerîfi söylemiştir:
- Şeriat:
Muhakkak yapınız ve yapmayınız dediğim şeylerdir.
Tarikat: Kendi
yaptığım gece, gündüz zevk alıp çalıştığım ve onunla çok acaib, garaiblere
erdiğim şeylerdir.
Hakikat: Aşk,
muhabbet, aşıklık, maşukluk halleridir. Bunda Allah'u Teâlâ ile kul arasında
nice haller olur ki, bu da benim halımdır.
Marifet: Sırrımdır,
Zikrullah: Gece, gündüz eşim,
yoldaşımdır.
Oruç: Hüccetimdir.
Namaz: İki gözümün ışığıdır.[16]
Hoca
yalnız şeriatta kalıyorsun, geri ki sünnetler nerede kaldı. Bu sultanlar bu
sünnetlerin hepsini tutup ihya edenlerdir. Halife-i Resûlullah bunlardır.
Allah'u Teâlâ'ya rahmet et dediği bunlardır. Bunlar için Cenâb-ı Hakk'ın
hesapsız nimetleri, cenneti, Cemali olduğunu beyan eder. Bir de bunların aksi
olup, kalp gözleri kör olup, bunlara muhalefet ve bunlarla mücadele edenleri,
uğraşan ve çekişenleri beyan eder.
MÜNAFIKTA
OLAN HASLET VE ALAMETLERİ
Sultan-ı
Enbiya Efendimiz bunların hakkında ne diyor. Hadîs-i Şerîf:
İbn-il Mübarek
HM.TM:
“İbn-i
Ömer (Radiyallahu anhu) vesair Ashabdan rivâyet ile Resûlü Ekrem Efendimiz
Muhammed Mustafa (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu:
“Ümmetimin
münâfıklarının çoğu okumuş olanlardır”[17]
dediği bunlardır. Zikrullaha kızarlar, tarikatı hiçe sayarlar.
Hadîs-i
Şerîf:
Ravisi
An Abdullah ibn-i Sercesil Muzniy'den rivâyetle Resûlullah (Sallallahu aleyhi
vesellem) buyuruyor:
Münâfıkta iki haslet olmaz.
Birisi: Hüsnü semt, güzel semt demektir.[18]
Tarık,
yol, tarikat. Allah'a giden gönül yoludur. Bundan güzel semt olmaz. Hüsnü semt
dediği tarikattır. Münâfık tarikata giremez.
Hadîs-i
Şerif:
“Men
eksere zikrullah fegad berie minen nifak”
“Zikrullahı çok
İkincisi: Dininde fıkıh olmaz. Yani
din hususunda ibadet hususunda inceleme olmaz demektir.
Dininde fıkıh olmaz demek şudur:
Şeriat ve din hususunda Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem), sahabeler, bütün tasavvuf ve fıkıh alimleri en
ince noktasına kadar incelemişler, Allah'u Teâlâ'ya sevilmişlerdir.
Hadîs-i Şerîf: “Vera ehli daha fazla
inceler.”
Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) Allah
korkusundan yetmiş helali terk etti. Bu onun vera ehl-i olduğundandır. Fıkıh
onun biraz berisi daha (hafif-i)dir. Abdest, namaz, hacc, zekat gibi şeyleri
çok dikkatle inceler. Sevabı noksana düşürecek en ufak şeylerden kaçınmadan
yapar. Münâfık bunu yapmaz. Yapsada halkın gördüğü yerde gösterişli (riyalı)
yapar.
Bir okumuş alim geldi. Faizin haram
olduğuna dair hakkında çok kuvvetli deliller olduğu halde faizin helâl olduğunu
iddia etti.
Bir de çok ihtiyar yaşlı bir kadın geldi.
-Devlet yaşlılara maaş bağlıyormuş bana
da bağladılar. Bu para bana helâl olur mu? dedi. Ben:
- Devletten bana maaş bağlasınlar diye
paranı, malını gizledin mi? dedim.
- Hayır, dedi.
- Öyle ise devlet hem vergiyi alır, hem
de yardımı yapar, helâldır dedim. Kadın:
- Benim bu parada hiç bir hakkım yok. Hiç
bir emeğim de yok. Nasıl helâl olsun? dedi. Kendisine:
- O para sana helâldir, sen ihtiyarsın,
malın yok, fakirsin devlet sana sormadan yardıma bağlamış al, ye diye söyledim,
ikna edemedim. O birine de hakkında ayetler hadîsler dopdolu dururken faizin
haram olduğunu kendisine
“Lokanta tavuğu yenir mi?” konusuna ben
13 madde yazdım. Hepsi lokanta tavuğundan daha mahzurludur. Bunların hepsini
yiyor veya yapıyorsa lokanta tavuğu gibi şeyleri serbest yesin. Bunları
inceleyip daha da inceliyorsa o zaman lokanta tavuğunu yemesin.
İkinci
Hadîs-i Şerif:
Bu
hadîste;
“Üç hal bir kimsede varsa onda
peygamberliğin 24'te biri vardır.
1- Hal: Güzel semt, tarikattır.
2- Hal: Allah için birbirlerini sevmek.[20]
3- Hal: Malını fuzulî yere harcamayıp
iktisatlı olmak.”
Bu
üç hal olan kimsede Peygamberliğin 24'te biri vardır.
Tarikat'ta
olanlar
(N) “Ne yazık ki, şimdi zamanımızda aynı
tarikatta olan, tarikatçılar birbirlerinin aleyhinde, tarikatta olmayan
müslümanlarda çeşitli gruplara ayrılıp yine birbirlerinin aleyhinde oluyorlar.
Hem âyette ve hem de hadis-i şerifte:
Müslümanlar
birbirlerinin kardeşidirler.[21] Peygamberliğin 24'te biri olan üç halin
birisi de Allah için sevişmek olunca şimdi zamanımızdaki müslümanlar arasındaki
ayrılık bunun tam aksi olmuyor mu? Bunu yapmanın faydası sevabı ne kadar
büyükse, aksini yapmanın mes'uliyeti de o kadar ağır olması lâzımdır. Buna göre
hepimizin önderi Allah'u Teâlâ'dır. Onun kitabı olan Kur'ân-ı Kerîm'dir. Yine
hepimizin önderi Hz. Muhammed Mustafa (Sallallahu aleyhi vesellem) ve onun
hadîsleri ve sünnetleridir. Hepimiz bunlarda birleşip birbirlerimizi bununla
iknâ edip öz kardeş gibi sevgi ve saygılı olup geçinmemiz lâzım. Aksi takdirde
Allah'u Teâlâ ve Resûlünün dediğinin dışına çıkmış oluyoruz.
Hadîs-i
Şerif:
İbn-i
Cerir An Ebî Bekreti (Radiyallahu Anhu).
“Ümmetimde bir kavim olur. Ağızlarında şiddetli Kur'ân okurlar ve konuşurlar. Tesirli, şiddetli sözler söylerler. Okudukları Kur'ân boğazlarından öteye geçmez. Ok yaydan fırlayıp çıktığı gibi imandan fırlayıp çıkarlar. Bunları görürseniz öldürün. Onlardan kaçın. Onları öldürenlere ecir, sevap vardır.”