Eşrefoğlu Rumî Hz.leri



Müzekki'n-Nüfus kitabında der ki:

“Kimin şeyhi yok ise dini tamam değildir. Kimin şeyhi yok ise onun şeyhi şeytandır.”[1]

“Şeyhi olmayanın Şeyhi şeytandır” sözüne itiraz edenlere:

Bu söz Müzekki'n-Nüfus kitabını yazan Eşrefoğlu Rûmî Hz.'ne aittir. (İmam-ı Şa'rani'nin Uhudü'l-Kübra isimli kitabında da yazılıdır.) Bizim bastırdığımız “Cevahirü'l-İslâm” kitabında Bilâl Babamın Müzekki'n-Nüfus kitabında “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.” yazısını görüp, şeyh aradığını yazmıştık. Buna karşı “Şeyhi olmayanın şeyhi nasıl şeytan olabilir.” diye bazı din adamları itiraz edip “Asla böyle birşey olamaz.” diye bizi yalanlamaya kalkıştılar.

 

Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır sözü Bilâl Babama veya bana aitmiş gibi her yerden sorular ve tepkiler geliyor. Bunun için ben de Eşrefoğlu Rumî Hz.'nin hakkında bu bilgileri verip onun yüksek bir zât olduğunu, yanılmayacağını, savunacağım. Aksini iddia edenlerin yanılacağını anlatmak için aşağıdaki açıklamayı yapıyorum.

 

(Aşağıdaki yazı Eşrefoğlu Rumî Hz.'nin Salah bilici yayın evinin bastırdığı Müzekki-n-Nüfus isimli eserin s.7-9 ve 417-420 arasından alınmıştır.)

Müzekki-n-Nüfus müellifi Eşrefoğlu Rumî kuddise sirrah-us-sâni Hz.'nin hal tercemeleri:

 

Memleketimizde (Eşrefoğlu Rumî) (Eşref Zade) (Eşref Rumî) olarak tanınan ve anılan müşârün ileyhin asıl adı, eserinin 25. sayfasında Abdullah bin Muhammed-il Mısrî-i Rumî-i Kâdirî ve 358. sayfada da Şeyh Abdullah bin Eşref bin Muhammed-il-Mısrî olarak açıklanmaktadır.

Tasavvuf âleminde Eşref Zade Şeyh Abdullah-il-Rumî künyesi ile şöhret bulan ve Kadiri tarikatının Piri-Sâni'si (İkinci Pir'i) addolunan Eşrefoğlu Rumî (Kuddise Sırrah-us-sâni) Hz. Mısır'dan Türkiye'ye hicret ederek Bursa'nın kuzey doğusunda kâin İznik Kasabasında yerleşen Muhammed adında bir zâtın torunudur. Babasının adı Eşref'tir. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Kendisine Rûmi denilmesinin sebebi de şudur:

Bilindiği gibi Doğu Roma'nın hudutları içinde oturanlara Romalı denilirdi. Bu kelime arapçada Rûmi olarak ifade ediliyordu. Sonradan Bizans İmparatorluğunu yıkarak bu ülkeye sahip olan Osmanlı hükümdarlarına Rum padişahı, ülkeye Diyâr-ı Rum ve Anadolu Türklerine de Rûmi demek adet oldu. Nitekim Hz. Mevlâna'ya Mevlâna Celâleddin-i Rumî denildiği gibi; İstanbul'da Cihangirden Tophane'ye inen Kadiriler yokuşundaki Kadirhane'de türbesi bulunan İsmail Rûmi Hz. de bu nam ile anılmaktadır. Eşrefoğlu Rumî Hz. gayet ciddi bir tahsil görmüştür. İlk tahsilini İznik'te tamamladıktan sonra Bursa'ya giderek Çelebi Sultan Mehmed Han Medresesinde tahsiline devam etmiş, Dânişmend (Sahn medreselerinde oda sahibi talebe) olarak girdiği bu medreseden Mu'id (müderris, öğretmen yardımcısı) olarak çıkmış ve daha birçok medreselerde ders vermeye başlamıştır.

Bu arada Bursa'da Ehlullah'tan Abdal Muhammed adında bir Veli (Evliya) ile tanışmış ve bu zâtın telkinleri ile zahir ilminin kâfi olmadığını anlayarak tasavvuf yoluna girmiş ve bu yolda nasibini aramaya başlamıştır. Bir müddet sonra, Emir Sultan adıyla Halveti Meşâyihinden (Şeyhinden) Muhammed Şemsüddîn Hz. ile de tanışmak şerefine nail olmuş ve bu zâtın tavsiyesi ile Ankara'ya giderek Bayramiye Tarikatı Pir'i Şeyh Hacı Bayram-ı Veli Kuddise Sırrah-ul-Celil Hz.'ne intisab etmiş, oradan tarikat dersi almış, O'nun müridi olmuş, seyr-ü sülûkü orada ikmal etmiştir. Hacı Bayram-ı Veli Hz.'nin çileye girdirmesiyle O'nun çilehanesinde sülûkünü tamamlamış. Daha önce Fatih Sultan Muhammed Han'ın meşhur Şeyhi Akşemseddin Hz. ile Muhammediye sahibi Yazıcı Zadenin  (Ahmediye, Muhammediye kitaplarını yazan Yazıcıoğlu) ve bu arada Eşrefoğlu Rumî Hz.'nin (bu üç büyük zâtın) seyr-ü sülûküne merkez (onların çalışıp sülûklerini ikmal ettikleri yer) olan bu çilehane Hacı Bayram-ı Veli cami-i şerifi'nin altında el yevm mevcuttur. Şimdi halen oradadır.

Şeyhinin takdir ve teveccühüne mazhar olan Eşrefoğlu, Hacı Bayram-ı Veli Hz.'nin kızı Hayr-ün-nisâ hanımla evlenerek zahiren ve bâtınan Pir'ine evlat olmuştur. Ancak Hacı Bayram-ı Veli Hz. müridi ve damadı olan Eşrefoğlu Rumî Hz.'nin ezeli nasibinin Kadiri tarikatında ve tarihte Suriye'nin kuzeyinde ve Asi nehrinin kuzey sahilinde kâin Hama şehrinde bulunan Gavs-ül-Azam Hz. Abdulkadir Geylâni'nin torunlarından olan Şeyh Seyyid Hüseyin Hamavi'nin irşadında olduğunu keşfen anladığından kendisini Hama şehrine göndermişlerdir. (Yani Hacı Bayram-ı Veli Hz.'nin Eşrefoğlu Rumî Hz.'nin irşadının O'nun elinde olduğunu keşfedip kendisini oraya göndermiştir.) Hama'ya gider gitmez Hüseyin Hamavî Hz. Eşrefoğlu Rumî Hazretlerini çileye koydu. Kırk gün çilede kaldı, çileden çıktı. Gözünü hiç açmıyordu. Açtırınca “Ben Melekût âlemini seyrediyordum. Niçin beni ayırdınız.” dedi. Şeyhinin yanından ayrılmamasını istedi ise de Şeyhi kendini Hacı Bayram-ı Veli Hz.'ne gönderdi. Yolda giderken, Şeyhi arkasından baktı, baktı, gözleri dolu dolu oldu; yaşardı ve “Eşrefoğlu bir denizmiş kırk gün içerisinde bende ne varsa bir aynısını çekti, sinesine aldı gidiyor.” dedi.

Bu suretle  Bayramiyye müridi olarak Hama'ya giden Eşrefoğlu Rumî Hz. oradan kâmil bir Kadirî Şeyhi (Şeyh Abdullah-ir-Rumî-i Kadirî) olarak doğum yeri İznik'e dönmüşler.ve Kadirî Tarikatının Eşrefiye kolunu te'sis buyurarak Pir-i-sâni'liğe yükselmişlerdir. Alem-i Cemal'e intikal buyurdukları Hicri-874 (Milâdî 1469) tarihine kadar İznik'te Pınarbaşı deresi civarında yaptırdıkları tekkede binlerce kişiye feyz ve irşâdı ile ışık tutmuş, pek çok Meşayıh yetiştirmiş, gerek İstanbul'da gerekse bu havalide bir çok tekkeler kendisine bağlanmışlardır.

Müzekki'n-Nüfus adındaki eserinin 358. sayfasında tarikat silsilesini bizzât şu şekilde açıklamaktadırlar:


Eşrefoğlu Rumi Hz.lerinin Tarikat silsilesi

- Şeyh Abdullah bin Eşref bin Muhammed-il-Mısri (Şeyh Abdullah-ir-Rumî'nin tevbesi ve telkini ve tacı ve hırka ve seccadesi ve ameli ve terbiyesi ve icazeti Şeyh Seyyid Hüseyin Hamavî)

- Anın dahi mürşidi, ehl-i tarikat ve erbab-ı hakikat atası Seyyid Şehabeddin Ahmed

- Anın dahi bahr-il-esrar atası Seyyid Şeyh Hüsameddin

- Anın dahi mâ'den-ir-rümuz ve mû'ciz-il-künuz atası Şemsüddin Muhammed

- Anın dahi Sultan-ir-Rabbani ve kutb-us-Samedani atası Şeyh Muhyiddin Abdulkadir-i Geylâni'dir. (Bunlar İmam-ı Hüseyin oğullarındandır.)

- Anın dahi Kâşif-il-esrâr Şeyh Ebû Said bin Aliyyil-Mahrusi'dendir.

- Anın dahi Hâris-il-Evliyâ Şeyh Ebü-l-Hasan bin Yusuf Kureşi-i-lilkâri'dendir.

- Anın dahi kutb-u devâ'ir-il-Evliyâ-i vel-asfiyâ Şeyh Ebü-l-Fadl Abdulvahid bin Abdülaziz'dendir.

- Anın dahi lisan-il-kuds fi beyan-iş-şems Şeyh Şibli'dendir.

- Anın dahi seyyid-il-tavâ'if-i vel-afak Şeyh Ebü-l-Kasım Cüneyd-i Bağdadi'dendir.

- Anın dahi sultan-il mürşidiyn-i Fil-âlemiyn Sırri-i Sakati'dendir.

- Anın dahi Şeyh Mâ'ruf-u Kürhi'dendir.

- Anın dahi Dâvud-u Tâ'i'dendir.

- Anın dahi Şeyh Habib-i A'cemi'dendir.

- Anın dahi Şeyh Hasan Basri'dendir.

- Anın dahi Emir-el-mü'miniyn Ali bin Ebi-Tâlib (Hz. Ali) (Radiyallahu anhu)'dir.

- Anın dahi Peygamberimiz Hâtem-en-Nebiyyin ve İmam-el-mürseliyn Rasûlü Rabbil-âlemiyn Hz. Muhammed Mustafa (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizdendir.

- Anın dahi emin-i vahy-i İlâhi Cebrâil (Aleyhis-selâm)'dendir.

- Anın dahi Mâlik-il-Mülk zül-Celâl-i vel-İkram Allahu Teâlâ Hazretlerindendir.

Eşref Zade azm-i cinân eyledi.

Mısraı, âlem-i cemale intikalinin tarihi  olan 874 hicri yılını göstermektedir.

 

Tecelli-i şevk-i didârın beni mesteyledi hayran,

Enel-Hakk sırrını candan anınçün kılmazam pinhân.

 

Matlâ'ı ile başlayan meşhur ilâhisi bir çok Arifler tarafından şerh edilmiş bulunan Eşrefoğlu Rumî Hz.'nin, pek çoğu ilâhi olmak üzere sofiyyane şiirleri de vardır ki, divanı bir çok defalar basılmıştır. En son hicri 1291 tarihinde basılmış olan Müzekki-n-Nüfus adındaki eserini hicri-852 tarihinde te'lif buyurmuşlardır ve 561 yıldan beri bir çok defalar basılmış olduğu anlaşılmaktadır. Basılmamış olan ve bazı kütüphanelerimizde yazma nüshaları bulunan diğer eserleri de şunlardır:

Tarikatnâme-İbaretnâme-Mâ'zeretnâme-Delâ'il-ün-Nübüvve-Fütüvvet-nâme-Elestnâme-Hayretnâme-Münacatnâme-Nasihatnâme-Esrar-üt-tâli-biyn-tâcnâme. Aziz ruhuna Fatihalar ithaf ederken, O'nun bir dörtlüğü ile bu bahse son veriyoruz:

 

Bu şöhretten geç Eşrefoğlu Rumî,                      

Ki âşıklara şöhret tuzak oldu,                                       

Bu dünya ağulu bir yılandır.

Cefası çok sefası hep yalandır.

Elin çek fariğ ol cümle cihandan.

Sana çün bu cihan uğrak oldu.

                          Eşrefoğlu Rumi Hazretleri.

ŞEYHİ OLMAYANIN ŞEYHİ ŞEYTANDIR.

 

Burada maksadımız: “Şeyhe ne lüzum var?” diye kendinizi kapıp koyuvermemenizi ve elbette her kişiye bir Şeyh edinmek lâzım olduğunu anlatmaktır.

Şimdi, bir kaç âyet-i kerime ve hadîs-i şerîf ile aklî deliller beyan ederek Şeyhin lüzum ve ehemmiyetini sana bildireyim ve herkese bir Şeyh edinmenin lüzumuna seni inandırayım. Zirâ, mürşidsiz yola çıkan kişi, mutlaka azgınlığa düşse gerektir. Onun içindir ki, Resûl-i Zişân Efendimiz:

“Ümmetimin âlimleri, ben-i İsrail peygamberleri gibidir.”[2]  buyurmuşlardır.

Ümmetime, din yolunu gözetmekte ve göstermekte onlara uymak gerektir, demek istemişlerdir.

Burada âlimlerden murad elbette ve elbette ilimleriyle âmil olan âlimlerdir. Onlar, meşâyihten şeyhlerden olup halkı Hakka çekip götürenlerdir.

Abdullah İbn-i Mes'ud (Radiyallahu anhu) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den rivâyet ederek buyurmuşlardır ki:

“Bir gün, Resûl-i Zişan Efendimiz yere kum üzerine kendilerine doğru düz bir çizgi çektiler ve:

- İşte, bu yol Allah yoludur, buyurduktan sonra o çizginin sağına ve soluna bir çok çizgiler daha çektiler ve:

- İşte bunlarda her birinin başında şeytanın oturduğu yollardır ki, bu yollara girenler de şeytana uymuş olurlar, buyurdular ve şu iki âyet-i kerime'yi okudular:

 

(Sûre-i En'am Ayet 153)

“Şüphe yok ki, bu benim dosdoğru yolumdur. Ona uyun. Başka yollara tabi olmayın ki, sizi hakkın doğru yolundan ayırıp, uzaklaştırmasın.”

Böyle olduğuna göre tâliplere neden Şeyh gerekmesin? Elbette bu yola giden aşıklara bir mürşid gerektir. Yön bilir, yol yordam bilir bir kılavuz lâzımdır ki, tâlipler bu şeytan yollarına gitmesinler.

Bu korkudan ötürü, Hakk Teâlâ her yüzyılın başında, tarik-i Muhammediye'yi talim edecek, şeytanın illetlediklerini (manevi hasta ettiklerini) düzeltecek, sünnetleri ve müstehabları yenileyecek bir kişi gönderir. Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu)'den rivâyet edilen şu Hadîs-i şerîf, bu görüşü doğrulamaktadır:

“Şüphesiz Cenâb-ı Hakk bu ümmet için her yüz senenin başında dinini yenileyecek bir zât gönderir.”

Bu Hadîs-i şerîf'in sırrı çoktur. Şerhi uzâtmayalım ve maksada dönelim:

Demek oluyor ki, Şeyhler Allah'u Teâlâ'nın kullarına kılavuz olmak ve onları din yoluna götürmek için gönderilirler. Şu halde, bunlara mutlaka uymak gerektir. Eğer uyulmayarak muhalefet edilecek olursa, din yolunda eksikliktir. Onun için:

“Kendisine Şeyh edinmeyenin, Şeyhi şeytan olur” demişlerdir. 

Sultan-ül-ârifiyn Şeyh Bayezîd-i Bestamî (rahmetullahi aleyh) de buyurmuşlardır ki:

“Kimin üstâdı yoksa, şeytan ona üstâd olur.”

Bazı ârifler de buyurmuşlardır ki: “Her kim, Şeyh edebiyle edeplenmezse, Allahu Teâlâ ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) sözü ile de edeplenmez.”

Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki, Şeyhlere uymak ve onları sevmek lazımdır ve her kişiye bir Şeyh edinmek ve onun edebi ile edeplenmek gerektir.

Zira, Şeyhler taliplerin çobanı gibidir. Çobanı olmayan koyunu, elbette kurt kapar.

Bir başka delil de şudur: O iki cihanın fahri, kâinatın serveri, bütün yaratılmışların beyi, kıyamet gününün şefî'i, Allahu Teâlâ'nın Habib-i iken ve hassatan kendisi için yaratmış ve kendisine evvelinin ve âhirinin ilmini vermiş ve bildirmiş ve: “Sen olmasaydın bu kâinatı yaratmazdım.[3] demiş iken, Cebrâil (Aleyhis-selâm) O'na mürşid oldu ve kılavuzluk etti. Hz. Muhammed Mustafa (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz de bu yolu mürşidsiz yürümedi, Cebrâil (Aleyhis-selâm) geldi, O'nu kendi makamına kadar götürdü ve:

- Yâ Muhammed! Ben, makamıma kadar geldim. Bundan öteye bir adım atarsam helâk olurum, dedi. Efendimiz kendisine sordu:

- Yâ ben ne yapayım? Yolu da bilmiyorum, nereye gideyim?

Bunun üzerine başka bir melek geldi ve O'nu alarak ileri götürdü. Böylece, birçok meleklerin kılavuzluğu ile GABE Gavseyn makamına varıncaya kadar, o iki cihan fahrine niceleri mürşid oldu. Bu konuda da haberler pek çoktur.

(Eşrefoğlu Rumî Hz.'nin Müzekki-n-Nüfus adlı eserinden alınan yazı burada sona erdi.)

 

Evvelce bu fenler yoktu. O zamanda cansız bir minderin insanla konuşabileceğini insanlara anlatmak da çok zordu. Allah Eşrefoğlu Rumi Hazretlerinden razı olsun. Şeyh aramak için çok güzel misaller veriyor. Bizim görüşümüzce Bilâl babam vaazında Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) “Sidret'ül Münteha'dan ileriye refrefle gitti.”[4] Bu refref'e binek de, melek de demişler. Ama Bilâl Babam ref ref minderdir. Cennetin Arş'ı Ala'nın her mahluku, her yaratılanı insanla konuşur. Bu, bu dünyada da vardır. Yunus Emre:

 

                                     Dağlar ile taşlar ile

                                     Zikredeyim Allah seni

                                     Seherlerde kuşlar ile

                                     Zikredeyim Allah seni.

 

Dağlar, taşlar konuşuyor. Ayette:

“Yerde-gökte ne varsa Allah'ı zikreder.”[5]

 

İbrahim (Aleyhis-selâm), İsmail (Aleyhis-selâm)'ı kesmek istedi. Bıçağı İsmail'e çaldı, bıçak kesmedi. Taşa vurdu, taşı kesdi. Bıçağa:

- Ey bıçak! Yumşak eti kesmiyorsun, sert taşı kesiyorsun deyince taş lisana geldi:

- Allah İsmail'i kesme diyor. Nasıl keseyim? dedi.[6]

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in mucizesi her peygamberin mucizesinden üstün olması lâzımdır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'de Allah'u Teâlâ'dan kendisine gelen özel minderle uzun boylu konuştu. Hem de bu dünyada değil Sidret'ül-Münteha'dan ileride konuştu. Zamanemizde fen bunu tasdik ediyor. Cansız bir robot, (elektronik bir alet) insanla konuşuyor. Çünkü cennette ne varsa dünyada da aynısı vardır.

Müzekkin-n-Nüfus Kitabının yazarının sıradan bir adam olmayıp Evliyâların Piri Şeyh Abdülkadir-i Geylâni Gaddesallahü Sırrahül Aziz'den  sonra ikinci Pir sayılan “Pîr-i Sâni” diye anılan Eşrefoğlu Rumî Hz.'nin 561 sene evvel yazdığı Müzekki-n-Nüfus kitabı defalarca basılıp, dağıtılıp günümüze kadar gelmiştir. Şimdi tasavvufu, tarikatı, maneviyatı, ilm-i hikmeti, ilm-i Ledün'ü, manevi âlemleri ve buna benzer anlaşılması tasavvufça güç olan bir çok konuları en açık bir şekilde izah etmektedir. Her söylediği sözü âyet, hadîsle ve hadîs-i kudsîlerle isbat etmektedir. Edille-i şer'iyeye tam uygun olarak yazmıştır. Aksini iddiaya mahal (yer) yoktur. Bu kitaba karşı gelmek bizzât Allahu Teâlâ ve Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'e, âyete ve hadîse, edille-i şer'iyyeye karşı gelmek demektir. Çünkü âyete itiraz âyetle, hadîse itiraz hadîsle olması lâzımdır. İtiraz edenler sadece ünvanları ile itiraz ediyorlar. Müzekki'n-Nüfus Kitabındaki âyet ve hadîslere uymayan akıl, görüş, her ne olursa olsun küfre varır.

 

Anlayana bir söylesen yüz olur.

Anlamayana bin söylesen az olur.

Anlayana sivri sinek saz,

Anlamayana davul çalsan az.

 

Bu kitabın 414. sayfasından 429. sayfasına kadar okursan, nice âyet ve hadîsler vardır ki, hepsi tam izah ediliyor. Bunlar herhangi bir batıl görüşe ters gelebilir!

 

(Kütüb-i Sitte, Cild 1, sayfa 360'da) Mutezile mezhebindekilerin işine gelen hadîs-i şerîfe doğru, işine gelmeyen hadîs-i şerîfe bu hadîs mevzudur, dediklerini yazıyor. Bunun gibi, sünnete tâbi ol, yap, yapmaz inkar edersen cehennemliksin kabilindeki hadîslere mevzudur, yalandır, uydurmadır; kendi fikrini benimseyen, doğrulayan hadîs-i şerîflere hakiki hadîstir diyorlar.

 

(Kütüb-i Sitte, Cild 2, Hadîs No: 56)

Mikdâm ibn-i Ma'dikerb (Radiyallahu anhu) anlatıyor: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdular ki:

- Haberiniz olsun, rahat koltuğunda otururken, kendisine benim bir hadîsim ulaştığı zaman kişinin: “Bizimle sizin aranızda Allah'ın kitabı vardır. O'nda nelere helâl denmişse onları helâl biliriz. Nelere de haram denmişse onları haram addederiz.” diyeceği zaman yakındır. Bilin ki, Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'ın haram kıldıkları da tıpkı Allah'u Teâlâ'nın haram ettikleri gibidir.”

Ebû Davud'un rivâyetinin baş kısmında şu ziyade de mevcuttur:

“Haberiniz olsun, bana Kitap ve bir o kadar da (sünnet) verildi.” Rivâyetin gerisi yukarıdaki manada devam eder.

Bilâl Babam çok şanlı (ünlü) bir âlim ile karşılaşıyor. Bilâl Babamın âyet ve hadîsle söylediği sözleri inkar ediyor. “Tarikattan maksadın ne? Şeriat yetmez mi?” sorusuna Bilâl Babam:

- Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz Hz.

 

(Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 3187)

“Şek olmayan ilmi, Kur'ân öğrendiğiniz gibi, iyice belleyinceye kadar öğrenin, zira ben onu öğreniyorum.”

Yakin ilmini, Kur'ân-ı Kerim öğrenir gibi öğreniniz. Hatta onu iyice belleyiniz. Ben de öğrenmeye çalışıyorum.  Kur'ân-ı Kerim'de de buyurulan Musa (aleyhisselam)'nın Hızır (aleyhisselam)'dan öğrendiği ilimde aynıdır.[7] Yine bir hadîs-i şerîfte: “İki günü birbirine uygun olan mağbundur.”[8] buyuruluyor.

Bu gün şeriattayız, yarın şeriattayız, öbür gün yine şeriattayız; iki günümüz birbirine uyuyor. Bu gün şeriattayız, yarın tarikattayız,  öbür gün hakikattayız. İki günümüz birbirine uymuyor.

Bizim hadîslerle yazdığımız kitabımızı okuyan bir âlime

- “Nasıl doğru mu? Bu kadar hadîs-i şerîfe ne diyorsun? Hepsi mevzûdur diyordun. Bu sefer hadîs-i şerîflerin alındığı kitapların isimleri ve numaraları ile yazmış, buna da itirazın var mı?” deyince adam:

- “Ben de kaynaksız hadîsleri varsa onları arıyorum.” gibi, bu kabilden cevap verdiğini söylediler.

Bilâl Babamın “Şu kitaptan alınmıştır” diye buyurduğu tasavvuf, fıkıh kitaplarının sayısı otuzbirdir. Her kitap ortalama sekiz ile onbeş cild arasındadır. Her kitab on cild olarak eski yazı hesap edilse üçyüz on cild eder. Giresun'da Bilâl Babamı hapsettiklerinde, kitaplara el koydular ve vermediler. O kitapları arattırdım ve pek azını satın aldım. Bazılarını emanet olarak bulup fotokopisini çektirdim. Değişik kitaplar aldım. Bunlar yüzotuz cildtir. Üç misli daha almam lâzım ki Babamın yazdığı hadîslerin hepsine kaynak vermeye yeterli olsun. Dörtbinden fazla hadîsi vaaz kasetlerinde söylemiş, kitaplarına yazmış. Bunların yüzde elli kadarının kaynaklarını yazmış, bende aradım yüzde doksansekizinin alındığı kitabın kaynaklarını yazdım. Yüzde iki kadarını daha bulamadım. İtiraz edecek kişide kitabı açıp arıyor arıyor, kaynaksız bir hadîs bulursa “Bu kitapla amel edilmez, okumayın.” diyor.

Hocam, sen bunları inkâr ediyorsun ama, iyi düşün bunları yazanlara “Hazretleri” deniliyor. Daha sana hazretleri denilmiyor. Bunların sözlerinden, yaptıklarından yüzbinlerce insan irşad oluyor ve faydalanıyor. Senin sözünle de müslümanlar tefrikaya düşüyor. Bunların sözleri hep âyet, hadîsle; itiraz edenlerin sözleri ise kulaktan kulağa duyma iledir. Hz. Pir Abdulkadir deyince, gayri müslimlerden müslüman edip tarikata girdirdiğinin sayısı onbinin üzerindedir. Diğerleri de onunkinin bir benzeridir. Onlar İslâma bu kadar faydalı, bizde sadece biz bizeyiz. Allah'u Teâlâ onların bu dünyada himmeti maneviyatından, âhirette de komşuluk ve şefaatinden ayırmasın. (Amin).

 

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki:

(Yuhibbüş-Şeyheyn ve yühibbül hateneyn)

“İki şeyhimi, iki damadımı sevenler yarın mahşerde benimle beraber olurlar.”[9]

Bu hadîs-i şerîfi hoca ve hatipler hutbeye çıkıp cemaata karşı vaaz ederler. İki Şeyhim dediği Hz. Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) ve Hz. Ömer (Radiyallahu anhu)'dir. İki damadım dediği Hz. Osman (Radiyallahu anhu) ile Hz. Ali (kerremallâhu veche)'dir.

 

“Şeyh ihtiyar demektir.” diyenlere:

Mü'minlerin ihtiyar yaşlılarına Şeyh; kâfirlerin yaşlılarına müsin denir. Hz. Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) ile Hz. Ömer (Radiyallahu anhu)'i yetiştiren Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) olunca, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) iki Şeyhi yetiştiriyor ve “Şeyhim” diyor. Haliyle Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Şeyhlerin Şeyhi oluyor. Ben göğsümü gere gere serbestçe Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i Şeyhlerimin Şeyhi olarak biliyorum. Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer (Radiyallahu anhu)'e Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) “Şeyhim” dediği için onları da Şeyhim olarak biliyorum. Sen bu söze karşı geliyor, bunları da bilmiyor, inkar ediyorsun. Senin şeyhin şeytan olmaz da ne olur?

Kur'ân-ı Kerim de:

 

(Sûre-i Kasas, Ayet 23)

“[Musa (Aleyhis-selâm)] Medyen suyuna vardı, üzerinde nastan bir cemaat buldu ki, (hayvanlarını) su veriyorlardı ve onların gerisinde iki kız buldu ki, (koyunlarını) geri tutuyorlardı. Dedi ki: “Nedir ikinizin hâli?” Dediler ki:

- “Çobanlar (suvarıp) geri dönünceye kadar suvarmayız. Babamız ise büyük bir Şeyhtir.”

Musa (Aleyhis-selâm), Firavun'dan kaçtı. Şuayb (Aleyhis-selâm)'ın kızlarına: “Siz kimin kızlarısınız?” deyince kızlar: “Babamız büyük bir Şeyhtir.” diyor. Kızların Şeyh demesini Allahu Teâlâ âyette aynısını söylüyor. Ben Şuayb (Aleyhis-selâm)'ı o âyete göre Şeyhim olarak kabul ediyorum. Sen de Şeyh olarak kabul etmezsen, senin şeyhin şeytan olmaz mı?

Müzekki'n-Nüfus kitabında ki, Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır yazısına itiraz ediyorsun. Kur'ân'da: İbrahim (Aleyhis-selâm)'in ailesine Cebrâil (Aleyhis-selâm);

- “Senden oğlan çocuğu doğup hem de büyük peygamber olacak” dedi. Sâra Validemiz:

- “Ben ihtiyarladım [Gelip İbrahim (Aleyhis-selâm)'i göstererek] Bu da yaşlı bir Şeyh oldu.”[10]  diyor.

Allah'u Teâlâ, Şuayb (Aleyhis-selâm)'a ve İbrahim (Aleyhis-selâm)'a Kur'ân'da “Şeyh” diye hitap edildiğini söylüyor. Ben de onları şeyhim olarak kabul ediyorum. Sen Kur'ân'da dediği gibi söylediğini kabul etmezsen senin şeyhin şeytan olmaz mı? Dinin tamam olur mu? Bir insana derler ki: “Tarikata girme, çalınırsın. Zikri çok etme kafayı bozarsın. Esma çalgını olursun” derler. Tarikata girmek için ilk defa hakiki Mürşid-i Kâmil bulmak lâzımdır.

 

Bir kimse tarikata girip, ders almadan izinsiz ders çekerse veya tarikata girdiği halde şeyhi hakiki şeyh değilse yine de aynı dersi çekerse şeytan onun kalbine (yüreğine) sıkıntı ve evham verir, namazı terk ettirrir. Bazıları bizim namazımız kılınmıştır diye zındık olur. Bazısı deli gibi olur. Hatta çektiği dersi terk etmez devam ederse tamamen zır deli olur. İşte şeyhi şeytan olur dediği budur. Beş vakit namaz, bir ay oruç, hacc, zekat gibi ibadetleri yapıp fazlasını yapmayanlara şeytan açıktan müdahele etmez. Aksini iddia edenler, tarikatsız, izinsiz Esmayı çok çeksinler. Kafayı bozar mı, bozmaz mı? Şeyhi şeytan olur mu, olmaz mı? denesinler. Sınanmışı sınamak ahmaklıktır. O zaman görürler. İşte bu gibiler tarikata leke sürerler. Şeyhim diye ders tarif etmek kolay, mekirden mürid kurtarmak zordur. Müridi mekirden koruyamadıktan sonra şeyhlik haramdır. Yine şeyh doktor. mürid hasta gibidir. Doktor reçetesine uymayıp kendi kendine ilaç alıp kullanan hastanın hastalığı arttığı gibi hakiki şeyhten izinsiz kendiliğinden ders çekende hakiki tarikatta da olsa aynıdır. Bu zamanımızda gayet çoktur. Halbuki hakiki bir şeyhin izin vermesiyle çekilen dersten, o müride hiç bir zarar gelmez, bilâkis Allah'u Teâlâ yolunda ilerler. 

 

İbrahim (Aleyhis-selâm) önde oğlu İsmail (Aleyhis-selâm) arkasında giderlerken şeytan ikisinin arasına girip;

- “Babana asi gel” diye söylüyor. Adem (Aleyhis-selâm)'i kandırıp cennetten kovduruyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in arkasında namaz kılan Ashâba müdahale ediyor. Bunun üzerine Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem): “Safları sık tutun. Şeytanın kara koyun suretinde aranızda dolaştığını görüyorum”[11] buyuruyor. Eğer Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) olmasa onları da azdıracak. Sen dille hem Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) hem de ashâb bizden çok büyük diyorsun. Hem de şeyhi, üstazı olmayanlara şeytan, şeyhlik (üstazlık) yapar sözüne karşı çıkıyorsun. Sen diyeceksin ki: Şeytan, şeyhe müdahele etmez mi?

 

(Sûre-i A'raf, Ayet 201)

“Takvaya erenler var ya; onlara şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda (Allah'ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp, hemen gerçeği görürler.”

 

(Sûre-i En'am, Ayet 104)

(Doğrusu gerçekleri iyi kavramanız için) size Rabb'iniz tarafından kalb gözleri (kalbi idrakler) verilmiştir. Artık kim hakkı görürse faydası kendisine, kim de (gerçeğin karşısında) kör olursa zararı kendinedir. Ben sizin üzerinize bekçi değilim.”

 

(Râmûzu'l Ehâdîs, Hadîs No: 136)

“Mü'minin firasetinden korkun. Çünkü o Allahu Teâlâ'nın nuru ile bakar.”

O nurun karşısında şeytan tutunamaz, etkisiz kalır. İşte hakiki şeyhte o nur vardır.

 

(Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 3323)

“Üç kişi iblisin ve ordusunun şerrinden kurtulmuştur; gece-gündüz Allah'ı (çokça) zikredenler, seher vakitlerinde istiğfar edenler, Allah korkusundan ağlayanlar.”

 

Tarikattaki dervişler zikrullahı çok eder, seher vaktinde istiğfarı ve dersini çok çeker. Allahu Teâlâ'nın korkusundan gözünden yaş gelir. Bununla çalışıp iblisin şerrinden kurtulur. Şeyh hem yapar, hem de müridlerini eğitir. Onlarda yapar. Şeyhte ve müridte bunlar kesilir veya azalırsa, hali ile az az şeriatsızlık başlar. Oda olursa şeytan tamamen müdahale eder. Hakiki Şeyhte, hakiki müridte zikrullah kesilir veya azalırsa, Allahu Teâlâ, Şeyhe derhal bildirir ve onlar hemen zikrullaha başlar. Yine şeytan onlardan kaçar. Lambanın sönüp karanlık olması, ışığın yanıp aydınlık olması, bunların birbirini kovalaması birer an meselesidir. İşte şeytan Allah'u Teâlâ'nın nurunun karşısında güneşte eriyen kar gibi erir kaçar. Şeytan ezan sesinden, zikir sesinden, salavatı şerife sesinden kaçar. Hakiki şeyhe çağrılınca ortada şeriatsızlık yoksa yine şeytan kaçar, kaçınca haliyle Şeyhde, müridte zikrullah ehli olunca, bunlardan da kaçar.

 

Yine bir hadîs-i şerîfte:

“Benim ümmetimde her yüzyılda bir dini tazeleyici müceddid gelir. Onların ismi ile çağrıldığı zaman şeytan kaçar.”[12] dediği hakiki Şeyhlerdir. Bunların ilki Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)'dir.

 

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyuruyor:

(Men ra'ni fegad ra'ni feinneş şeytane lâ yetemesselü bî velâ bî sûretişşeyhi tâbian linnebiyyi sallallâhu teâlâ aleyhi vesellem.)

“Beni gören, mutlaka beni görmüş demektir. Zira, şeytan benim suretime giremez ve benim gibi görünemez. Bana tâbi olan Şeyhlerde aynen böyledir.”[13]

Hakiki Şeyhin suretine de şeytanın giremiyeceği yukarıdaki hadîs-i şerîfte açıklanmaktadır.

Ömründe tasavvufun, tarikatın ne olduğunu bilmeyen, zahiri alimlerden tarikatı soruyorlar. Tasavvuf kitabını hiç okumayan kimseler nasıl olur da bunların manasını bilir. Sûre-i Kehf’te anlatılmaktadır; Hızır (Aleyhis-selâm)'ın yaptıkları, Musa (Aleyhis-selâm)'ya hem ters geldi, hem de bilemedi. Onun için bu ilme çalışmayan ne kadar zâhir âlim de olsa bilemez. Çünkü Kelimullah, Resûlullah, Ulul azim bir Peygamber olan Musa (Aleyhis-selâm)'da bilemedi. Musa (Aleyhis-selâm)’da Peygamberlik, Allahu Teâlâ ile konuşma ve ilim var, ilm-i Ledün yok. Kur’ân-ı Kerim’de söylediğine göre ilm-i Ledün gelmezden evvel geleceği bilmektir. Hızır (Aleyhis-selâm)'ya Musa (Aleyhis-selâm)'ya şeyhlik yaptı.

Mansur-i Bağdadi Hz.'nin: “(Enel Hakk) Ben Allah'ım”, Muhiddin-i Arabî Hz.'nin: “Sizin taptığınız benim ayağımın altındadır” Hazreti Ali'nin “Ben görmediğim Allah'a iman etmem” demeleri, zahir görünüşte şeriata ters. Şems Hz.'nin Mevlâna'ya kitaplarını suya attırması. Bunlar ve bu gibi haller, Müzekki-n-Nüfûs kitabındaki bir çok sözler ehline aittir, doğrudur. İçinde olup o hali yaşayan bilir. Zâhir âlimlerinin bunlara aklı yetip bilseydi, ne Muhiddîn-i Arabî Hz. asılırdı, ne Nesimî, ne Mansûr-u Bağdadî asılır, derisi yüzülürdü. Ne de Mevlâna'ya, Şems'e iftira edilirdi. Ne de Şems Hz. öldürülüp kuyuya atılırdı. Şems Hz'ni en takva sofu olan ve görünen kimseler şehid etti, öldürttü ve öldürdü. Daha sonra atıldığı kuyudan çıkartılıp, üzerine türbe yapılıp, ziyaret edildi ve ediliyor.

İşte zâhir ilmi ilk defasında bilemiyor, sonra biliyor ve takdir ediyor. Şimdi aynı zâtlar, aynı sözü söylese yine anlayamaz, aleyhinde atarlar. Onları asan, kesen, öldürenler İngiliz, Fransız, Rus değil sözde en âlim denilen kimselerin fetvaları ile öldürüldü. Aradan zaman geçip hakiki olduğu anlaşılınca doğru oldukları bilindi. Onlar onu ilk defa bilemediler ki, sen bunu bilesin. Çünkü onlar senden çok âlimdi. Anlaşılıyor ki; sadece zahir ilimle bilemiyorlar, anlayamıyorlar. Ne kadar anlıyoruz deseler de anlayamıyorlar.

 

(Sûre-i Nahl, Ayet 43)

“Siz bilmediğinizi ehl-i zikirden sorun.”[14]

 

Allah'u Teâlâ zikir ehli olmayandan sormamayı, zikir ehlinden sormayı emrediyor. Yani bilinmeyen her şeyi zikir ehl-i bilir. Aksine şu zamanda ehl-i zikrin hali, zâhir âlim olup ehl-i zikir olmayandan soruluyor. Onun için ters, yanlış çıkıyor. “Nesimî, Mansûr ve Muhiddîn-i Arabî Hz.'nin yaptıklarının hikmetini, nasıl olduğunu açıkla, izah et. Bunlar haklı mı, haksız mı idi?” diye, sorsan aradan asırlar geçtiği halde “Haklı idi” derler. Ne sebeple haklı idi deseler, cevap veremez kekeler kalır. İşte ehli olan ve o anı yaşayan bilir. Sayılacak olsa tasavvufta olan zâhir ilme ters gelen bunun gibi yüzlerce çıkar.

Şeyh, daima dünya sevgisinden uzaklaştırmaya, Allah'u Teâlâ'nın sevgisini aşılamaya, çoğaltmaya çalışır. Nefis ve şeytan da dünyayı çok güzel göstermeye çalışır. Dünyadan, dünyalıktan konuşan kim olursa olsun , ister istemez nefise, şeytana ve onun sözlerine yardım etmiş oluyor. Şeyh hakiki değilse o müridi araya verir, bozar.

Halife kim? diye bana soruyorlar. Bizim tarikatımızda halife yoktur. Tarikatın sahibi Allah'u Teâlâ'dır halifesini de kendisi seçer. Kur'ân-ı Kerim'deki emirler üzere çalışır. “Gece kalkar seher vaktinde, dersini (tesbihini)[15] ve istiğfarı çok çeker,[16] teheccüd namazını kılar.”[17] Bu âyetler ve hadîsler mucibince çalışır. Onu ilk önce Allah'u Teâlâ sever. Sonra Cebrâil (Aleyhis-selâm) sever. Sonra bütün melekler sever. Daha sonra Allah'u Teâlâ: “Kulların kalbine onun sevgisini aşılayın” diye Meleklere emreder, onu kullar da sever.[18]

 

Hadîs-i Kudsi:

“Ben bir kulumu seversem, onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, söyleyen dili, yürüyen ayağı, ben olurum. Ben'den ne isterse onu veririm.”[19]

 

İşte Allahu Teâlâ seçer, o seçince de bu meziyetleri verir. Atlar koşuya girerse, hangi atın birinci geleceği belli olmaz. Ödülü (mükafatı, ikramiyeyi) birinci gelen alır. Bu da önceden belli olmaz. Kimin sapıtacağı, kimin sapıtıp geri düzeleceği kimin en geride gibi görünüp inanç itikad ile en ileri geçeceği belli olmaz.

 

Allah'u Teâlâ bir kulu severse onun söyleyeceği sözü, kalbine ilm-i hikmetle koyar. Söylediği sözler çıkmaya, okuduğu hastalar iyi olmaya, müslümanlar yanına akın etmeye başlar. Bu okuma şifası fazlalaşır. İlm-i Hikmet, kimsenin bilmediği sözler kalbine doğup, söylediği sözler çıkmaya başlayınca, herkes malını, canını, namusunu o kimseye emniyet etmeye başlar. O zamana kadar şeytan onu azdırmaya çok uğraşır. Azdıramaz, yenemezse, en sonraya bıraktığı en büyük iki tuzağı vardır. Birincisi; dünya malı, para. İkincisi; kadınlardır. Onların birisine en ufak meyl ederse şeytan kendisini onunla yere vurur.

 

(Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 1340)

“Dünya mel'undur, dünyada bulunan ve (kişiyi Allah'u Teâlâ’dan gafil eden hususlarda) mel'undur. Ancak Allah'u Teâlâ'yı zikretmek başka. O'na kendini veren de başka. (Bunlar mel' un değildir.) Alim ve ilim tahsil eden de (bu ikisinden birisine meyl etmezse) mel'un değildir! Çünkü İsrail oğullarını ilk baştan çıkarıp fitneye sürükleyen şey muhakkak kadınlar olmuştur.”

 

(Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 127)

“Dünyadan sakının; kadınlardan sakının. Çünkü iblis ziyadesi ile bakıcı, gözetleyici ve ürün elde edicidir. Takvaya ermiş kimseleri avlamak için kadınlardan kurduğu tuzaktan daha sağlam bir tuzağa sahip değildir.”

Bu zat takvaya ermiş kişinin kendinde ilm-i Hikmet vardır, kadın ve erkek hepsinin mühim sorusuna cevap vermesi hem kendisini hem onları eğitmesi lâzım. Okumasında şifa, sözünde ilm-i Hikmet olduğu için, her ne kadar yanıma gelmeyin dese, millet akın eder, gelir. Çünkü kendisinin okumasını, müşkil halletmesini kimse yapamaz. Ayrıyeten oda Allah'u Teâlâ yanında en büyük sevaptır. Kendisi de çok tehlikede o zaman kendinin çok sakınması lâzımdır. Her ikisini de beraber yürütecek.

 

Hadîs-i şerîfte:

“Nefsi mülhime[20] makamı salikin (ihvanın) ayağının kayacağı yerdir” dediği budur.

 

Şeyh arayanlar şeriatı düzgün olanı aramalıdır. Tarikatı tamam olmalıdır. Çünkü şeriatsız tarikat ve tarikatsız şeriat olmaz. Zahir batınsız, batın zahirsiz olmaz. Zahir batın hepsi Allah'u Teâlâ'dandır. Batın ne imiş diyen hocalara bak. Hem de şeytan müdahele eder.

Allah'u Teâlâ ne buyuruyor:

 

(Sûre-i Hadid, Ayet 3)

“O Allah, evvel (ilk), zahir (aşikâr), ahir (son), batın (iç yüzü, gizli) hep onunladır.” Zahir  şeriattır, batın tarikattır, nasıl ki amelsiz iman makbul değildir, imansız amel de makbul değildir. Şeriatsız tarikat, tarikatsız şeriatta olmaz, makbul değildir. İmam-ı Malik hazretleri şeriata kulak asmayıp, (şeriatı incelemeyip, tam tamına uygulamayıp), tarikata giden zındık olur. Tarikata kulak asmayarak şeriatta kalan fâsık olur diye buyurmuştur. (Yani kendisini fısktan kurtaramaz).

 

Hadîs-i Şerîf'te:

“Hem şeriat hem de tarikatla amel eden Resûlullah'ın izinden gider.”

 

 

DİNİN AFETLERİ BAHSİ

 

Hadîs-i Şerîf:

Ed-Deylemi An İbn-i Abbas (Radiyallahu anhu) Gâle Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem).
“Dinin afatı üçtür:
Fâcir hocalar,
Zâlim hükümdarlar,
Cahil müctehidler.”
[21]

Bunlar dini bozarlar. Fâcir hocaları yukarıdaki hadîs-i şerifler de söyledik. Bunlar o kadar facir ki şeriate ve tarikata aykırı (ters) iddiada bulunur, sünneti tutamazlar. Kendi menfaatlerine ilm-i alet ederler, sünnetleri bozarlar. Bunlarda tarikat olmaz, güzel ahlak olmaz, cömertlik olmaz. Allah için sevişmek olmaz, hakikat halini hiç  bilmezler, Bunların hakkında “yakınları zayıf” diye buyurulmuştur.

İşte bu üç kimse dinin afetidir. Bunlar ayetlere bakmazlar, hadîslere bakmadan hemen kafadan atarlar, ötesini düşünmeden söylerler. Dini bozarlar, demezler ki; el elden üstündür arşa varana kadar, hemen bir din meselesini kestirir, söylerler.

Birinci: Fasık, facir fakılar, hocalar: Dinin afâtıdır. Bunlar ilmi kazanç yolunda harcarlar, zalim zenginlerin keyfine göre konuşurlar, kendi nefislerini o zalim münkirlerin sözlerine sarfederler. Hakiki müslümanların, dervişlerin aleyhinde atarlar. Onları tenkit ederler, horlarlar. Allah'u Teâlâ'dan korkmazlar, sözlerini doğru söylemezler, söyledikleriyle amel etmez, kendileri nâsa nümune olup dini takvayı gösterecekleri yerde nâs'ın yapmadıkları ve yapmaya korktukları şer'an memnu (yasak) olan şeyleri mübahtır derler, kendileri yaparlar. Ehl-i takva mü'minlerin aleyhinde söylerler. Sebebi de hasetliktir. Nâs neden onu sevsinler, bizi sevmesinler diyerek inadından onun aleyhinde fena fena söylerler. Yalan, iftiralar, (bühtanlar) eder. Dinini de yıkarlar. Hem de bile bile inadını yürütürler.

 

Resûl-i Ekrem Efendimiz:

“Allah'u Teâlâ hasedi on kısma ayırdı, dokuzu  ulemâdadır, biri sair nasdadır” diye buyurmuştur.

Uzak bir yerde bir mü'mini meth ederek nâsın söylediğini duyarsa kendisi o mü'mini görmediği halde ona ne iftiralar, (ne bühtanlar) eder. İster ki, o mü'minin adını kimse  anmasın, kendinde takva yoktur. Bilmez, takva ehlini zemmeder. (Aleyhinde söyler). Dini böylece zayıflatır. Hatta kendi dinini yıkar, (yalan söyler, yalan ile iman bir arada olmaz.[22])

 

Resûl-i Ekrem buyuruyor:

“Kötüler çıkar. Ah ne olsa o zaman ulema birleşse” demiştir.

 

 

Hacer'ül Esvedi Öpen Hacılara “Akılsız” diyen Hocaya cevap:

 

Bugün Muharrem'in yedisidir. (18 Nisan 1967) Bir hacı geldi. Dedi ki:

- Beytullahı tavaf ederken Hacer'ül-Esved'i öpenlere, hocanın birisi bakıp, “Ne akılsızlar! Bunların öptükleri bir taştır” diye gülüyor, alay ediyordu.

Bu hoca, bir kaç otobüs dolusu hacıların üstünde (hacca) giden büyük bir kazada imamlık yapmaktadır. Bizim buraya yakındır. Halbuki Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) o taşı öperdi. Kâbe'nin kapısına yaslanıp çok ağlar ve çok dua ederdi. Onun dininin bekçisi sayılan bu hoca o muazzam makamı, Kâbe'yi Muazzama'yı ve Hacer'ül-Esved'i ve oradaki yüzbinlerce hacıları alay edip gülüyor, işte  buda hoca!

İşte bunlar dinin düşmanıdır; bu din dışardan gelen kuvvetle yıkılmaz, içerden gelenlerden yıkılır buyurmuştur.

 

Hacer'ül Esved'in ne olduğundan bahsettik. Dînin afetinin bunlar olduğuna yukarıya bakınız. Şerrinden Allah'u Teâlâ'ya sığınırız, bizleri muhafaza etsin. (âmîn)

 

İkinci: Dini yıkacak dinin afetleri zalim padişahlar: Bunlar adaleti kaldırırlar. Zalim olurlar onu görende zalim olur, dine kıymet vermezler. Zulüm ortalığı kaplar. Allah'u Teâlâ gadab eder, helâk ol