Allah'u Teala'ya aşık olmak hakkında
AŞK
VE TARİKAT BAHSİ
HI.
An Elhasan (Radiyallahu anhu) rivâyeti ile Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi
vesellem) Efendimiz buyurdu.
Hadîs-i
Kudsî'de:
Bu
Hadîs-i Kudsi uzundur. İyi anlaşılması için parça parça yazacağım.[1]
İnşallahu Teâlâ. Bir kul, Allah'u Teâlâ'ya çalışırsa Cenâb-ı Hakk'ta onu hem
dünya , hem ahirette aziz eder, yükseltir.
“Bir kulum üzerine benim ibadetim ile
meşgul olmak galebe çalarsa” yani benim ibadetime dalarsa, meşgul
olursa.
“Onun gönlünü,
arzusunu ve lezzetini zikrime koyarım.” O benim zikrimden lezzet alır, yapmaya
doymaz. Arzusu ben olurum, daima beni
arzular, söyler, ağlar.
“Ne zaman ki
onun gönlünün arzusunu ve lezzetini zikrime koydum mu o bana aşık olur. Ben de
ona hemen aşık olurum.”
Allah'u
Teâlâ'yı çok zikredenlere O aşık oluyor. Bir kula, Allah'u Teâlâ aşık olursa
cehennem nerde kalır? İnsafla düşün bak!... Allah'u Teâlâ'nın vaadi haktır.
Kelâmı sadıktır vaadinde durur. Resûl'ün sözü doğrudur. Yalan yoktur, Böyle
olunca sen iman et. Ameli salih ile zikrullahı çok et. muhakkak Allah'u Teâlâ seni sever. O sevdikten sonra
hiç korkma gittikçe yükselirsin, düşmezsin.
“Aşıganî ve aşıgtuhu”
O Allah'u Teâlâ'ya Allah'u Teâlâ'da ona
aşık olur. Kur'ân-ı Kerim'in şifasının rahmetinin bir kulda olamıyacağını inkâr
edenler, iyi dikkat etsinler! Allah'u Teâlâ bir kula aşık olursa o kuldan ne
esirger? En azından okumasına şifa verir. Okuduğu Kur'ân-ı Kerim'i ve duasını
“O kulum bana
aşık, ben de ona aşık olunca aramızdaki perdeleri kaldırırım”
buyuruyor. Buna dair Musa
(Aleyhis-selâm) buyurmuştur:
-
Yarabbi! Seninle konuşuyorum, seni göremiyorum, seni görenler olur mu? deyince
(Ahir zamanda Muhammed Mustafa (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ümmeti
gelecektir. Onlar riyazetle, dudakları oruçla, ibadetle, zikrullahla
kuruyacaktır. Onlar ile aramızdaki perdeleri kaldırırım. Hem görür hem de
konuşurlar diye buyurmuştur. İşte bu Hadîs-i Şerifte onu yenilemektedir (söylemektedir).
“Onun üzerine benim
esrarım galebe çalar.” Başka hale geçer, başkalaşır, esrar-ı ilahi kendinden
zuhur etmeye başlar. Aklı, fikri, imanı ve itikadı kendisi kemâl bulur. (Ulul Elbab'dan
olur. Kemâl sahibi olur.)
“O kulum nâsın yanıldığı
zaman yanılmaz. Çünkü dersini aşıkından alır, o yanılmaz.”
“Onların sözleri
Peygamber sözüdür.[3] Onlar Rabb'ileri Allah'u Teâlâ'dan alır söylerler.”
(N) “Peygamber de
Allah'u Teâlâ'dan alıp söylüyor. Bunlar da Allah'u Teâlâ'dan alıp söylüyor. İkisinin
de dayandığı yer bir olunca aynı söz oluyor.
Hadîs-i Kudsi'de:
“Onların sözleri Peygamber sözüdür.” Bunun gibidir diye
tefsir etmişler.
İHVANI MAHVEDEN ŞUNLARDIR:
Bundan çok sakınmak lâzımdır.
1- Nefsin havasına uyup şeyhin karşısında yalan söylemek
, hesabına geldiği gibi konuşup, hesabında dalâvere etmek. Halk kendini sevince
onlara yalan dalavere etmek, geri düşmektir. Kendi yalan dalâveresini unutur.
Allah'u Teâlâ'nın gördüğünü düşünmez. Beni (Şeyhime)
kesmişler (benim aleyhimde) söylemişler
der. Allah'u Teâlâ'nın kendisine yapacağını düşünmez. Böylece kazandığı
makamından düşer. Artık işi gevezeliğe başlar. Gülmek, şakalaşmak, gevezelik,
boş boğazlık, maskaralık, ehlullahın kalbini öldürür. Büyük insan olmuşken
küçülür. Allah'u Teâlâ'nın nazarından düşer. Bu düşenlerin alâmeti vardır.
Hadîs-i Şerîf:
“Yalan söyler,
sözünde durmaz, emanete hıyanet eder.”[4]
Bu ihvan olup başa geçip halife makamına geçtikten sonra
bu işleri yapanlar geri düşerler, yıkılırlar. Kusuru kendine bulmaz, söylense
beni, ona karalamışlar, aleyhimde söylemişler, kesmişler, (beni karalamışlar) der. Kesmek; Nasıl ki, kavak bahçesi olan gibi
kendi gözünün önünde olan, her zaman sulayıp baktığı kavağı, “bu çürüktür,
kötüdür” deseler; kendi mal sahibi görürken, kimin sözüne bakar. Kendisi
görüyor. Bu geri düşenler evvelâ zikir, ibadetle çalışıp halka sevildikten
sonra bu yazdıklarıma başlayınca Hakkın nazarından düşer, sonra halkın
nazarından da düşer. Nasıl düşmesin ihvana yalan söylerler. En ziyade helâk
olanlar, tarikatta yükselmiş olanlardır.
Hadîs-i Şerif:
“İhlasa yetişenler
büyük muhataradadırlar.[5] (tehlikededirler)” demektir.
İnsanları azdıran iki şeydir. Biri menfaat paradır. O biri de kadındır. Nefsini yıktığı bu ikisi iledir.
Bir insan Hak yolunda derece kazanıp
Nefs-i Emmareden, Nefs-i Levvame'ye sonra Mülhime makamına varınca yükselir,
ihvan arasında hürmeti, sevgisi artar. Kendine zan artar.
Artık ihvanlar malını da parasını da, namusunu da emanet ederler. O zaman bu
adam nefsinin ve şeytanın hilelerini tamamen öğrenmemiş ise, nefsi (kendine) “sen büyük adam oldun,
kimseden korkun kalmadı. Bu kadar insan elini ve ayağını öpüyor, sözün ve
nüfusun geçiyor. Artık bu devam edecektir. Korkma” der. Şeytanda buna dair bu
itikadını kuvvetlendirici rüyalar ve haller gösterir, artık kendi aklına geleni
tasdik eder ve yapar. Kendinin büyüğü kendine bu halleri söylese ben de bir şey
yoktur, beni ona kesmişler der. Hiç kendini toparlamak aklına gelmez. İhvana
yalan söyleyip onları kendi elinde tutmak ister. Onlar kendine filan yere ver
diye emanet verseler ona hıyanet eder. Tamamen vermez. Bir de büyüğüne söz
vermiş idi. Ahdu aman yapmış idi, (doğru
olacağına yemin etmiş idi) onu unutur. Onun sözünden çıkmayacağına söz
verdi ve vaad etti idi. Şimdi de ondan tamamen döndü, şeyhinden soğudu,
vaadinden döndü. Münâfıklık alâmeti başladı. Birinci alâmeti bu idi.
İkinci alâmeti: Yalan söylemek idi. O da tamam oldu.
Üçüncü alâmeti: Emanete hıyanet idi. Bu da tamam oldu.
İşte tam münâfık oldu.
Hadîs-i Şerif:
“Münâfıkların
alameti üçtür. Konuşur yalan söyler, vaad eder, vaadinde durmaz. Emanet
verirsin, hıyanet eder”[6] diye buyurmuştur.
Hal böyle olunca Allah'u Teâlâ gadab eder (kızar.) Şeytan
kendine amelini güzel gösterir. Bu zavallı daha halka evliyalık satar. Kendini
evliyâ, şeyh oldum, zanneder. Halbuki
halkın malında gözü var. Bu hocalar biraz sözü geçip (söylediği söz yani sözü geçerli olursa,) ağalar, beyler kapısına
gider, onlardan bir şeyler umarlar. Allah'u Teâlâ'nın kapısını bırakırlar.
Hepsi değilse de bir çoğu böyledir.
(N) Seyyid Ahmed
Rufai Hazretleri camide imama uyup namazı kıldıktan sonra dışarı çıkıyor. İmam
kendisine:
- Senin geçimin ne?
Nerden geliyor? deyince Seyyid Ahmed Rufai Hazretleri şöyle buyuruyor:
- İlk defa senin
arkanda kıldığım namazı iade edeyim
ondan sonra cevap vereyim der ve camiye girip tekrar namazını kılar.
Dışarı çıkar. Hocaya:
- Sen Allah'u
Teâlâ'nın Kur'ân-ı Kerim'de herşeyin rızkını verdiği rezzâku alem olduğunu
bilmiyormusun, der.
(Sûre-i Hud, Ayet 6)
“Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı yalnızca Allah'ın
üzerinedir. Allah o canlının durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı mekânı bilir.
Çünkü (bunların) hepsi açık bir kitapta (Levh-i
Mahfuzda)'dır.”
Senin rızkın nerden
geldi diyorsun. Allah'ın Rezzak-ı Alem olduğuna inanamıyorsun dedi.
Kur'ân'da en fazla
Allah'u Teâlâ'ya sığınmayı, Allah'tan istemeyi, Allah'ın her şeyi
yapabileceğini vadediyor. Sen bunlara inanamıyorsun demek istiyor.
Dervişlerden yetişenlerde bir çoğu halkın hüsnü zannını
kazandıktan sonra nefs-i havası ile başkalaşırlar. Artık helâk olur, giderler.
Böyle olanlar nasihat kabul etmezler. Ne kadar söylesen istemezlerin sözleri
ile söylüyorlar derler. Hiç üstlerine almazlar. Böylece tepesi üstüne düşünceye
kadar inat ederler. Bunların hepsi kerameti kendilerinden bildikleri içindir.
Sünnet-i Resûlullahtan ayrılmayıp; büyüğünün sözünü baş tacı edip kabul
edenler, ebediyyen (daim) böyle
olanlar, selamette ve terakkide (ilerlemede)
olurlar.
İhvanı
helak eden kötü ahlaklar nelerdir
KÖTÜ AHLAKLAR BAHSİ
İnsanı ehlullah olan şunlardan çok sakınmalıdır. İhvanı helâk eden şunlardır: Kötü ahlaklar (Ahlâk-ı
Zemîme) yedidir. Hakk'a düşman eder.
1- Kibirlenmek: Başkalarını küçük görmek, Kendini büyük bilmek! Ben kemâle erdim
sanmak. Böylece Allah'u Teâlâ'dan korkuyu atmak. İhvanlara hiddetli, şiddetli
olup darılıp, azarlamak. Gönlünü kıracak sözler söylemek, kalbini kırmak, (gururlanmak) onlara karşı olursa
Allah'u Teâlâ kimde bunlar var ise onu düşman tutar, (ona düşman olur) Maazallah!....
Bir kez gönül kırdın
ise, bu kıldığın namaz değil,
Yetmiş iki millet
dahi, elin yüzün yumaz değil.
Hani erenler geldi
geçti, bunlar yurdu kaldı göçtü,
Pervaz urup Hakk'a
uçtu, huma kuşudur kaz değil.
Yol odur ki doğru
vara, göz odur ki Hakkı göre
Er odur ki alçakta
dura, yüceden bakan göz değil.
Doğru yola gittin
ise, şeyh eteğin tuttun ise
Bir hayırda ettin
ise, birine bindir az değil.
Yunus bu sözleri
çatar, sanki balı yağa katar
Halka meta'ların
satar, yükü cevherdir tuz değil.
Yunus
EMRE
2- Ucup: Ameline, ilmine güvenip, (mağrurlanıp) gaflete düşüp,
kendinin noksanlarını unutup, halkın noksanını arayıp, meclislerde kendini
öğüp, başkalarına kıymet vermeyip, kurulmak, gururlanmak. Bu da Allah'u
Teâlâ'nın düşmanıdır, Maazallah!...
Alçaktan alçak
yürüye
Toprak içinde çürüye
Aşk ateşinde eriye
Altın gibi sızmak
gerek.
Seyyid Nesîm-i ŞİRAZİ.
Beni nefsim esir
etti
Medet kıl ya
Resûlullah
Günahlarla hakir
etti
Medet kıl ya
Resûlullah.
Seyyid NİZAMOĞLU.
3- Riya: Yaptığı ibadetini halkın görmesinden zevk alır.
Gösterişli yapar, (yaptığı ibadetini
halka) göstermeyi sever. Halka iyi tarafını gösterir. Kılığını, kıyafetini
düzer. Meselâ; Hacc'a gittiğini göstermek için başına hacı sarığı sarar.
Mağrurlanır, böbürlenir. Meselâ “sofu” desinler diye sofu kılığına bürünür.
Hadîs-i Şerîf:
“Her kim kibir için sarığının ucunu aşağıya çekerse,
Allah kıyamet günü o kimseye rahmet nazarı ile bakmasın.”[7]
Bu da Allah'u Teâlâ'nın düşmanıdır. Maazallah! Sofuluğu
kullara gösteriş için değil; Allah'u Teâlâ'ya beğendirmek için (en
fazla Allah'la kendi arasında tenhada daha fazla) yapmalıdır!....
Hadîs-i Şerîf:
“Tenhada kılınan namaz, Kâ'be'de kılınan namazdan
makbüldur.”[8]
4- Bahıl: Mıhrıslık, nekeslik, cimrilik, kimseye yedirmez,
içirmez, vermez, eli sıkı, namert olup, cömert olmayan kimsedir.
Hadîs-i Şerîf:
“Cömert Allah'ın dostudur fasıksada, cimri Allah'ın
düşmanıdır ibadetçi ise de.”
Bu kimse ne kadar ibadet etse cennete giremez. Bu da
Allah'u Teâlâ'nın düşmanıdır. Çünkü
halka evliyalık satar. Allah'u Teâlâ için malından sarfedemez. Hocayım, âlimim
der Allah'u Teâlâ'ya güvenmez. Ariflik, alimlik ve evliyalık iddiasını eder.
Halkı aldatıp onlardan (dünyalık) toplar. Dünyalarca ibadet ve zikir yapsa
namaz kılsa, cennete giremez. Allah'u Teâlâ'nın yaman düşmanıdır. Maazallah!...
5- Hased: Kendi gibi olan arkadaşını hasedler, şeytan
hasedliğinden lânet tokunu giydi. Kendi meleklere hoca idi. Adem
(Aleyhis-selâm)'ın (ilerde kendisini
geçip çok büyük âlim kendisine de)
hoca olacağını anladı. Hasedlik damarları kaynadı, yandı. Bir hoca bir
hocayı, bir derviş bir dervişi hasedlerse şeytan ile boynundan zincirlenip
cehenneme giderler. Hasedlik kendi yolunda
olan arkadaşının ilerlediğini istemeyip, gözü götürmeyip çekemeyerek,
onun aleyhinde olmaktır. Bu da Allah'u Teâlâ'nın yavuz düşmanıdır.
Maazallah!...
6- Gadap: Öfkelenmek, kızmak, kükremek, darılmak böylece
Allah'u Teâlâ'yı unutup, nefsin şeytanın keyfine gitmek. Sen aczini bilsen
gadaplanmazsın. Gadab, öfke Allah'u Teâlâ'yı unutmadan ileri gelir. Öfke bir
tek din için olursa zarar vermez. İnsan öfkelenince Allah'u Teâlâ'yı unutur.
Sen karşıdakini kabahatinden dolayı cezalandırırsan. Senin de Allah'u Teâlâ'ya
karşı kabahatlerin var. Onun da seni cezalandıracağını düşünmez misin?
Arkadaşı, ihvanı azarlarsın. Ne hakkın var? Sen; Allah'u Teâlâ için yol
gösterici bir kimsesin, gadaplanmaya ne hakkın var. Bu da Allah'u Teâlâ'nın
düşmanıdır. Gadap sırf Allah'u Teâlâ için olmalıdır. Bu da dine, şeriata,
tarikata muhalif bir şey için olmalıdır.
(N) Gadap, öfke iyi
değil, Allah için olursa zararı yok, ne demektir? Misal: Peygamberlerden Musa
(Aleyhis-selâm) öfkeli idi, amma kendi nefsi için değil, Allah için
öfkelenirdi. Kendisi Kâ'be'yi tavafa gidince yerine vekil olarak kardeşi Harun
(Aleyhis-selâm)'u bıraktı. Samrı'nın altundan yaptığı buzağıdan ses geliyordu.
Millet; Harun (Aleyhis-selâm)'u dinlemeyip herkes buzağıya tapmaya başladı.
Musa (Aleyhis-selâm) gelince gözleri ile gördü, öfkelendi, çok sinirlendi.
Kardeşi Harun (Aleyhis-selâm)'u bulur, bulmaz saçından, tutup yerlerde sürümeye
başladı.
“Ben gelene kadar
niçin buzağıya tapmalarına engel olmadın?” dedi. Ayet: Harun (Aleyhis-selâm):
- “Ey Annemin oğlu! Saçımı, başımı bırak.
Zaten ben bunlara buzağıya tapmayın dediğim için beni çok hor görüp alay
ediyorlar. Sen de beni onlara karşı böyle yapma.”[9]
Musa (Aleyhis-selâm)
sordu:
- Size buzağıya
tapmayın diye söyledi mi? Kavmi:
- Evet dediler.
Anladı ki Harun (Aleyhis-selâm) haklı söylemiş, ama kardeşine sormadan
tartakladığına pişman oldu.
Musa (Aleyhis-selâm)
öfkeli idi. Kırk kişiyi müslüman etmek için Turu Sina'ya getirdiğinde ilk
kelamda kırkıda can verdi. Geri döndü. Allah'la konuştuğuma inandınız mı
diyecekti; hepsinin ölmüş olduğunu görünce yine kızdı.
Ayet değil Musa (Aleyhis-selâm)'nın
kendi sözüdür.
Allah'u Teâlâ'ya
dedi ki:
“Küllün Fitnetük”
hepsi senin fitnen. Bu adamları ben müslüman edecektim, öldürdün dedi. Allah'u
Teâlâ:
“Bana sordun
mu?” Ben benimle konuşma, dinleme
selahiyetini şu asırda bir tek sana verdim. Dünyanın adamının hepsini getirsen
ilk kelamda hepsi de can verir. Sen dua et, ben hepsini dirilteyim.” buyurdu.
İşte öfkeli amma
onları müslüman edebilmek için kendi nefsi için değil, din için öfkeli idi. Hz.
Ömer'de aynı idi. Kitabımızda yazdığımız yalancı Peygamber Tüleyha'yı Hz. Ebû
Bekir'e Kâ'be'de para dilenirken gösterdiler. Hz. Ebû Bekir (Radiyallahu anhu):
- İşte şimdiden
perişan oldu. Bundan ibret alın. Dün ahir zaman peygamberiyim diyordu. Bu gün
ne hale düştü dedi, geçti. Biraz sonra Hz. Ömer'e gösterip anlatınca Hz. Ömer
ayağından çekip sürüyüp, turasıyla döverek, gezdirdi. Ayağa kaldırıp:
- Ey Yalancı! Bu
kadar Peygamberlik yaptım dedin, şimdi dileniyorsun, sana ondan ne kaldı?
Tüleyha:
- Bir adam koşu
atına binse, ata bir kırbaç vursalar at
var hızıyla koşsa, bir ağacın gölgesinden güneşe çıkıncaya kadar sana ne kaldı
dense, adam hiç der. Bende de hiç kaldı, dedi. İşte Hazreti Ebû Bekir
(Radiyallahu anhu) yanındakilere ibret almasını söylüyor. Hz. Ömer dövüyor,
yerde sürüklüyor, ayağa kaldırıp soru soruyor. İşte öfkeli ama, o öfke kendi
nefsi için değil, islâmiyet ve din içindir. Bu öfkeye “asabiyet-i diniyye”
denir. İyidir.
7- Hubbu Dünya: Dünyayı sevmektir. Dünya, dünya malıdır.
Dünya malına aldanıp, Allah tarafını unutmaktır. Dünya hırsı ile ahireti terk
etmektir!
Resûl-i Ekrem Efendimiz;
-Ümmetimin üzerine
en ziyade korktuğum dünya sevgisine aldanırlar.[10] Alim, ulema olurlar, terbiyeli kedi gibi olurlar, derviş
olurlar. Dünya malını bulunca hepsini unuturlar, buyurmuştur. Maazallah!..
(N) Dünya sevgisi
ziyadeleşir. Kendine dünya hırsı söylenilmeyecek yalan sözü söyletir. Dünya
malı için haksız işi haklıymış gibi gösterir, söyletir yaptırır. Ahlak-ı
zemimenin yedincisi dünya sevgisidir. Diğer altı ahlak-i zemimeninde başı yine
dünya sevgisidir, dünya sevgisinden kaynaklanır. Mesela; Kibirlenmek, kendi kendini beğenmek,
kurmak, (gururlanmak) bu adam dünyayı terk etse bunu yapamaz. Ucup, riya, hased
hepsini düşünürsen başı yine dünya sevgisidir.
Dünyaya bakmaz
gözleri
Zikrullah olur
sözleri
Topraktır yerde
yüzleri
Allah'ı seven
aşıkların
Elden kor mülk ile malı
Terk eder ehl-i ayalı
Mevlâsı ile olur halı
Allah'ı seven aşıkların.
Gündüzleri olur sâim
Geceleri olur kâim
İstekleri Haktır
dâim
Allah'ı seven
aşıkların.
Evliya durur her biri
Ne gılman ister ne huri
Maksatları Hakk didarı
Allah'ı seven aşıkların.
Seyyid Nizamoğlu
yine
Hakk'a gider döne
döne
Kul olmuşlar yana
yana
Allah'ı seven
aşıkların.
Seyyid NİZAMOĞLU.
Aile, çoluk ve
çocuğuna yüz vermez. Onların kalbinde sevgisi olmaz demek değil; onların
sevgisi var ama Allah sevgisi her şeyden bunların sevgisinden de fazla geliyor,
demektir.
ALLAH'U TEALA'YA DOST
EDEN AHLAKLAR YEDİDİR.
Güzel ahlaklar (Ahlâk-ı Hamîde):
1- Kibrin karşılığı tevazudur: Büyüklenmeden korkup,
gönül alçaklığıdır. Güler yüzlü, tatlı dilli, düşünceli, ağırbaşlı, Haktan
korkar, ağır, kamil bir insan olmaktır. Daima ben gönül enginliği yapıyorum
diye horluk, adilik, maskaralık yapmak değildir. Kendi şerefini ve vakarını
muhafaza etmektir. Zenginler kapısında yüz suyu döküp, boyun büküp,
yaltaklanmak değildir. Belki de Allah'u Teâlâ'ya güvenip kendini muhafaza
etmektir. Bunlar Allah'u Teâlâ'nın en sevdikleridir. Allah'ım bize de nasip
eyleye (Amîn).
2- Ucub'e karşı emniyete kapılmamaktır. İlmine, ameline
güvenmeyip daima Allah'u Teâlâ'ya niyaz ile yalvarıp korkmaktır. Allah'u
Teâlâ'nın korkusu daima kalbinde olmaktır. Bir kimse her ne kadar büyük olsa da
bu korku olmalıdır. Serbest, kaygısız, ferah olanları Allah'u Teâlâ sevmez. Daima
kendinden korkanları sever. Büyük, küçük demez korkanları sever. Bizi de sevsin
Allah'ım (Amîn.)
3- Riya'ya karşı ibadetini, amelini, keşfini ve
kerametini gizlemek, kendini övmekten sakınmaktır. Halka karşı sözünü ve her
halini iftiharsız hasbeten lillah, (Allah
için) yapmaktır. Asla nefsine
inanmamak ve güvenmemektir. Daima Allah'u Teâlâ'ya (karşı) kendini suçlu bilmektir. Şeytandan ve şerrinden korkusuz
olmamaktır. İşte Allah'u Teâlâ'nın dostları bunlardır.
4- Bahilliğe karşı cömert ve sahavettir. Eli, gözü, gönlü
bol, açık hasbeten lillâh (Allah için)
yedirir, içirir ve sever olmaktır. Cömert o kimsedir ki: Allah yolunda sarf
eder ve yedirir, Ona da sevinir. Allah'u Teâlâ'nın kuvvetli dostu bunlardır.
Bir kimseyi meth ederler, alimdir, büyük zattır derler. Sen onun cömertliğine
bak, bu yok ise o büyük adam değildir. Allah tarafına kalbi açılmamıştır.
Allah'u Teâlâ tarafına kalbi açılanların; eli de cömertliğe açılır.
- Büyük adamı nesinden bilelim ya Resûlullah demişler? Buyurmuştur ki:
- Cömertliğinden müslümanlara
nasihatından.[11]
5- Hased'e karşı kendi mesleğinden olan müslümanları
kendi nefsini nasıl seviyorsa onu da öyle sevmektir. Hoca-hocayı,
derviş-dervişi hasetlememektir. Bir müslüman, diğer bir müslümanı hasetlerse
ona sûi zanda bulunursa Cenâb-ı Hakk'ın düşmanıdır. Sever ise o kimse Cenâb-ı
Hakk'ın dostudur. İşte hocaların, şeyhlerin, dervişlerin helâkları buradadır.
Allah muhafaza eylesin! İhvanlar bundan helâk oluyor, dikkat etmelidir. (Amin ya muîn).
6- Gadab, öfkelenmek, darılmak ve azarlamaktır. Buna karşı istiane Allah'u Teâlâ'ya sığınmaktır. Euzu Besmele okuyup medet
istemektir. “Lâ havle velâ kuvvete illa billah” deyip Allah'u Teâlâ'nın da
kendine gadap edeceğini düşünmektir, korkmaktır. Kendinin aczini bilip Allah'u
Teâlâ'ya boyun eğmektir. İşte bunları seven dostudur, bunlar böylece (kendilerine gelen öfkeyi) gadabı yutarlar. Allah'u Teâlâ'dan af
dilerler. Bir kimseye gadaplandı, öfkelendi, kalbini kırdı ise onun gönlünü
alır, bir daha tevbe ederler. Allah'u Teâlâ'da bunları sever.
"Allahümmağfirlena Ya Allah (Celle Celâluhu)”
7- Hubbu Dünya: Dünya sevgisine karşı sabırdır.
Kanaattır, tevekküldür, rızadır. Allah'u Teâlâ'dan korkmak ve Allah'u Teâlâ'nın
dilerse sebebli sebebsiz rızkını vereceğine inanmaktır.
Sabır: Odur ki, elindekine tamamen kanaat edip halini
kimseye şikayet etmemektir. Haline, malına razı olmaktır.
Tevekkül: Odur ki; Allah'u Teâlâ'ya kendisi ibadetle
meşgul iken her umurunu ihtiyacını hakka tevekkül, Allah'u Teâlâ'yı vekil
eyledikten sonra her işini onun yapacağına inanmaktır. Allah'u Teâlâ'nın
kapısında çalışan her şeyini Allah'u Teâlâ'dan beklemelidir. Beklemeyen şuna
benzer. Mesela; Çok zengin, çok merhametli, çok cömert bir zatın kapısında
gece-gündüz çalışan bir kimse, o efendinin kendine vereceğini beklemeyip,
başkalarının kapısına varıp, şikayeti hal edip ondan bir şeyler isterse, o
kapısında çalıştığı zatın kendisine ne kadar güceneceğini, ne kadar
gadaplanacağını düşünürseniz bilirsiniz.
“Bir kimse âlim veya
derviş olup da zenginlerin kapısına varıp halini arz ederse, dininin üçte
birisi gider,”[12] buyurduğu hadîs-i şerif budur.
(N) “Allah'u Teâlâ
Kur'ân-ı Kerim'de, Hadîs-i Kudsîlerde, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in Hadîs-i Şerifin'de Allah'ın rızk vereceğine dair ayetler, hadîs-i
kudsiler, hadîs-i şerifler var iken hepsini unutup kuldan istemesi Allah'a ağır
gelir.
Allah'u Teâlâ'ya
ibadet et, namaz ve oruç gibi şeyleri çok incele. Her şeyine çok dikkat et,
Allah'u Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de “isteyin
vericiyim.”[13] Ben her şeye kâdirim, dilediğime rızkı bolaldırım. Her
şeyi benden isteyin, buyuruyor.
Ashab-ı Kehf 309
sene, Üzeyr (Aleyhis-selâm) yüz sene, Yunus (Aleyhis-selâm) balık karnında bir
rivâyette altı ay yemeden, içmeden yaşadı. Yine Kur'ân'da Hz. Meryem'e devamlı
cennetten yemek, meyva geldiğini; “Zekeriyya
(Aleyhis-selâm) Hz. Meryem'in ibadet hanesine her gelişinde
o yemekleri, meyveleri gördüğünü, Hz. Meryeme sorduğunu O'da “Rabb'ım
tarafından geliyor, cennet meyvalarıdır”[14] dediğini söylüyor.
Allah dilerse
Ashab-ı Kehf gibi yedirmeden, içirmeden 309 sene yaşatır. Dilerse Hz. Meryem'in
rızkı gibi gaibten verir. Bunlar ayet ve emr-i ilahi olup kendileri Peygamberde
değil, Benî-i İsrail Peygamberine ümmet olduğu halde oluyor. Sen alimsen
bunları sadece söz ve vaaz olarak değil tam inanıp, güvenip çalışman lâzım. Bir
adam benim fabrikamda çalış, şu kadar aylık alırsın deyince; ona güveniyor,
çalışıyorsun da Allah'u Teâlâ'nın da her şeyi yapacağını, vereceğini yeminlerle
söylediği halde güvenemiyorsun. Sen bunları bırakır, zenginlerden kuldan bir
şey istersen. Allah'u Teâlâ'nın zoruna gitmez mi? Kanaatli olan yüksek adam,
kanaatsız adam zelil, hor olur. Kanaatlı olanı herkes sever. Bütün
müslümanlarda kendine karşı güzel bir hüsnü zan olur. Tamah, cimri, mıhrız adam
hor olur, benimsenmez, Allah yanında da böyledir.
Bazı adam zenginde
olsa bir yerden giderken bir cemaate girince kendine hürmet saygı olmaz. Kalkar
giderse bir kedi geçmiş gibi olur. Kanaatli, vakarlı adam olursa fakirde olsa,
kalkıp giderken millette büyük bir hüsnü zan olur. Çok saygı, çok hürmet, çok
rağbet görür.
Allah'u Teâlâ; “Benim kapımda çalışıp neden başkasının
kapısına gidiyorsun. Bana inanmıyor musun? Ben alimim, dervişim, kemâl buldum
dersin, hakkın kapısını bırakıp kulların kapısına gidersin” der, gadaplanır.
Her kim Allah'u Teâlâ'nın kapısını sebatla, sabırla bekler, kanaat ederse.
Allah'u Teâlâ onu sever, büyük adam olur, (kimseye
muhtaç etmez, belki herkesi ona muhtaç eder,) Vesselâm!...
(Sûre-i Taha, Ayet 47)
“Haydi ona varıpta
deyiniz ki, şüphe yok biz Rabb'in iki Resûliyiz, artık İsrail oğullarını
bizimle beraber gönder ve onlara işkence etme, biz sana muhakkak Rabb'in
tarafından mucize ile geldik. Selâm ise hidayete tâbi olan kimse üzerinedir.”
Şu Hadîs-i şerifi de ilave edelim.
“Kanaatlı olan aziz
olur. Tamah olan zillete düşer.”222/A Hor, zelil olur.
Allah'ım bizi elindekine kanaat edenlerden eyle demektir.
“Kanaat tükenmez bir
hazinedir.”[15]
Dîni yapan nedir? Dîni yıkan nedir? diye İmamı Ali (Radiyallahu
anhu) Hazretleri, Hasan-ı Basri'ye sormuş? Cevaben:
- Dini yapan (Vera)dır. Dini yıkan tamahdır, (cimrilik mıhrızlıktır, ulemada olursa
demiştir.) Vera takvadan daha
yüksektir. Dikkatle şüphelilerden hatta helâldan sakınmaktır.
Hazreti Ömer (Radiyallahu
anhu): “Allah korkusundan altmış helali terk ettim” buyurdu.
Hazret-i Ali
(Kerremallahu veche) Basra şehrine gelince, burada çok zeki bir çocuk var. Hiç
bir alimin cevap veremediği en ağır sorulara en olumlu cevabı veriyor demişler.
Hazret-i Ali çocuğu görmek istiyor ve görüşüyor. Hazret-i Ali (Radiyallahu
anhu) soruyor:
- Senin için en zor
sorulara en olumlu cevap veriyor diyorlar. Ben de bir soru sorsam cevap
verebilir misin? Çocuk:
- Aklımın yettiği
kadarı ile cevaplandırmaya çalışırım deyince; Hazret-i Ali:
- Dîni yapan nedir?
Dîni yıkan nedir? Çocuk cevap veriyor:
- Dîni yapan sahadır
(Sahavettir, cömertliktir.) Ulemada olursa: Dîni yapan veradır.
Dîni yıkan tamahtır.
Cimriliktir, mıhrızlıktır. Ulemada
olursa.
Hadîs-i Şerif:
“Vera
takvadan yüksektir. Takva şüphelinin en ufağından dikkatle sakınmaktır. Vera
daha fazla sakınmaktır.”
Alim cimri olursa zenginlerin kapısına
dünyalık için gider, boyun büker. Bir şeyler umar. Zengin fasıkta olsa yine
kapısına gider. Böylelikle dînin şerefi, islamiyetin şerefi, ilmin şerefi ayak
altına alınır, itibardan düşer.
Bir adam o bir adamdan habersiz. Onun
ismini kullanıp o toplatıyormuş gibi para toplasa; “sen benim şerefimle mi
oynuyorsun?” der. En şerefli olan Allah'u Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de: “Rızkını ben
vereceğim” dediği halde Allah'ı bırakıp kendi gibi bir kula giden Allah'u
Teâlâ'nın kendine verdiği, ilmi Allah'u Teâlâ'nın vereceğini hiçe sayıp,
hepsini ayak altına alıp, dünya menfaatı peşinde koşuyor. Bu da Allah'u
Teâlâ'nın zoruna gider.
Peygamberimiz (sav)
zikrullah etmiş midir ?
RESULULLAH'IN
ZİKRULLAH ETTİĞİNİN SÖYLENMEMESİ BAHSİ
“Resûlullah
zikrullah edince cümle azaları da zikir ederdi.”[16]
Acaib
olan şu ki: Resûlullah'ın her güzel ahlakını söylerler, yalnız yaptığı
zikrullahı söylemezler. Halbuki Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)
Efendimiz Hazretleri zikrullah etmeyi çok severdi. Kur'ân-ı Kerîm'de:
"Ey
Allah'a iman edenler! Allah'u Teâlâ'yı çok zikredin.”[17]
Ayetinin mucibini herkesten ziyade Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in yapması lâzım değil mi? Hem de Allah'u Teâlâ'ya çok aşıktı. Gözü
yaşlı, ciğeri yanık idi. Allah'u Teâlâ'yı zikrederken halden hale geçer ve aşkı
ile yanardı. Ashab rivayet ediyorlar ki; “zikrullah
ettiğinde o kadar aşka gelirdi ki bizim hiç birimiz onun gibi yapamazdık.
Namazda, zikirde hepimizden ileriydi.”[18]
Namaz kılınca onun kadar çok namaz kılamazdık. Her ibadette hepimizden ziyade
idi demişler.
Allah'u Teâlâ'yı zikretmeye başlayınca bir aşka düşer, olduğu yerden ayağa kalkardı. Hareket ile cehr-i zikrullaha devam ederdi. “Dostunun (sevdiğinin) ismini duyunca yerinden harekete gelmeyen kerim değildir” derdi. [19]
İLM-İ
HİKMET BAHSİ,
CAMİ VE
MESCİDLERDE ZİKRİ MENEDENLER BAHSİ
(Sûre-i
Bakara, Ayet 151)
“Size sizden
Resûl gönderdim. Ayetlerimizi okudu, aklınızı kavileştirdi. Size kitap ilmini
yani Kur'ân-ı öğretti, evvel bilmezdiniz bir çok şeyler öğretti. Bir de hikmet
ilmini öğretti.”
İşte
Kur'ân ilmi, kitap ilmi diye ayırıyor, hikmet ilmi diye yakîn ilmini ayırıyor.
Tarikatla yakîn ilmi hasıl olur. Bu ilm-i yakîni az olanlar camilerde Allah'u
Teâlâ'yı zikretmeyi men ederler. Kendileri zikrullah etmezler, edenleri de men
ederler. Allah'u Teâlâ'dan korkmazlar. Serbest olarak camilerde zikrullah
edenleri tekdir ederler. Bak Allah'u Teâlâ bunlar için ne buyuruyor:
(Sûre-i
Bakara, Ayet 114)
“Allah'ın
camilerinde onun isminin ve isimlerinin zikrullah olunmasına mani olandan zalim
kim olabilir. O camîyi öylelikle harap eden zalimler, halbuki onlar camilere
girdiklerinde korkarak girmeleri caminin içinde de korkmaları lâzımdı. Bunlara
dünyada sıkıntı ahirette büyük azim azap vardır,” diye
buyurmuştur.
Bu
ayeti kerimeye dikkatle bakmalı ne dediğini iyi düşünmelidir.
(N) Bu ayette: Camide Allah'u Teâlâ'nın
ismini ve isimlerinin zikrullah olmasına mani olandan zalim kim olabilir. Demek
ki; Allah'ın ismi camide zikrolunurmuş. Ona mani olanda Allah yanında zalimmiş.
O camide zikrullah edilmezse o cami harap olurmuş. Hangi camide zikrullah
ettirmeyip Allah'u Teâlâ'yı zikredenlere mani olurlarsa onlar camiyi harap
etmişler. Yine onlar camiye girdiklerinde korkmaları lâzımdı. Camiye giren her
ne kadar serbest gezer, serbest söyler,
Allah'tan korkması, Allah'ı düşünmesi az veya yoksa Allah'u Teâlâ ona dünyada
sıkıntı ahirette de büyük azab vereceğini vaad ediyor. “Mü'minler camiye korkarak huzurla girer.”[20] Böyle girmeyen ne kadar alim olsa, o
kimse alim değildir; azapta olacaktır.
Ehl-i Sünnet mezhebine göre camiler üç
şey için yapılır:
1- Namaz kılmak,
2- Kur'ân dersi okumak, okutmak.
3- Halka olup zikrullah yapmak, Allah'ın
ismini zikretmek.
Bir Cumhurreisinin odasına girerken kendini nasıl tertiplersin, Cumhurreisinden gözden düşerim diye korkarsın. Allah'u Teâlâ hakimlerin hakimi, Cumhurreislerin reisi, padişahların padişahıdır. Onun evine geldin, onun huzurunda ifade vereceksin, onunla konuşacaksın.
Camide doğrudan Allah'u Teâlâ'nın evinde
onun huzurunda durup onunla konuşuyorsun. Onun için son derece Allah'u Teâlâ'dan korkması ve saygı
göstermesi lâzımdır. Hiç okumuşluğu olmayan bir derviş camiye girince korkarak,
büzülerek, gözünün önünden başka bir yere bakmayarak huzurla, girer, huzurla
çıkar. Alim dediğimiz bir kimse de elini kolunu sallayarak, sağına-soluna
bakarak herkese, emir edercesine kendisinin özel odasına girmiş gibi girer.
Bunun hangisi alimdir?
İşte serbest girene alim deniyorsa o alim
değildir. En azından Allah'u Teâlâ yanında mes'uldür. Cahil dediğimiz
okumuşluğu olmayan, korkarak girdiği için esas alim odur. Camide dünya kelâmı
konuşulmaz. “Nasılsın, hoşgeldin, nerdeydin?, Seni özledim” gibi sözler hem
Allah'u Teâlâ'ya saygısızlık, hem de mes'uliyetlidir.
Namaz neden Mü'min'in miracıdır
Mesela: Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem) mi'râçta Allah'u Teâlâ
ile konuşurken :
Namazda “Ettehiyyata” oturmak, Allah'u Teâlâ ile konuşmaktır. Okuduğumuz
“Ettehiyyat” doğrudan doğruya Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in
mi'râçta Allah'u Teâlâ ile konuşmasıdır. Onun için her namazda “Ettehiyyata” oturup Allah'u Teâlâ ile
aynı konuşmayı bizde yapıyoruz.
- “Ettehiyyatü Lillâhi” O zamana kadar “tahiyye”
ile selâm verilirdi. Selamım Allah'adır, sanadır demektir. “Vessalavâtü
vettayyibâtü” selavâtımda Allah'adır, sanadır deyince Allah'u Teâlâ buyurdu:
İlk defa selâm o zaman verildi. “Esselâmü aleyke eyyühen-Nebiyyü” Ey benim Nebim! Selamım senin üzerine olsun. “Ve
rahmetullahi ve berakatuhû” Rahmetim ve bereketimde senin üzerine olsun.
"Esselâmü aleynâ ve alâ ibadillahis-sâlihîn” Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in
ümmeti aklına geldi ve bütün ameli salih işleyenlerin hepsinin de üzerine selam
olsun buyurdu Buradan ilerisi Cebrail (Aleyhis-selâm)'in sözüdür. Çünkü
Sidret'ül-Münteha'da Cebrail (Aleyhis-selâm) bunları dinliyordu. Cebrail
(Aleyhis-selâm) dedi ki:
- “Eşhedü enlâ ilahe illallah ve eşhedü
enne Muhammeden abduhû ve Resûluh”
Ben şehadet ederim ki Allah'u Teâlâ
birdir. Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem) Allah'u Teâlâ'nın kulu ve
Resûludür.. İşte bunun için namaz Allah'u Teâlâ ile konuşmaktır. Buna göre
Yunus Emre der ki:
Ben
bu aşka düşeli,
Allah'la
bilişeli,
Elleri
yeşil asalı,
Bize
dervişler gelir.
Göremedik mübarek cemalin,
Ne kadar güzeldin ya Resûlullah.
İns, cins huri
gılman nuruna hayran,
Ne kadar güzeldin
ya Resûlullah.
Şanına yazıldı Mevlid-i Şerif,
Lisanlar
toplanıp olsalar arif,
Kafi
gelmez seni etmeye tarif,
Ne
kadar güzeldin ya Resûlullah.
Senin aşkın idi kalemi çatlatan,
Sana aşık oldu seni yaradan,
Perdeler kalksada görsek aradan,
Ne kadar güzeldin Ya Resûlullah.
Baştan
ayağa kadar nurdu cismin,
İki
yüzden fazla mübarek ismin,
Olsada
görseydik hatıra resmin,
Ne
kadar güzeldin ya Resûlullah.
Varıpta Ravzana yüzümüz sürsek,
Liva-ül Hamdiyin altına girsek,
Dünyada görmedik ahirette görsek,
Ne kadar güzeldin ya Resûlullah.
Kırk bin sene burak
açım demedi,
İşitti
ismini yüzün görmedi,
Görmek
için içmedi ve yemedi,
Ne kadar
güzeldin ya Resûlullah.
Altı yüz sene
mağarada kalan,
Görmek için seni
bekledi yılan,
Hicretinde aşkını
eyledi ilan,
Ne kadar güzeldin ya
Resûlullah.
Kimse sırtın yere getiremedi,
Mucizene
akıl yetiremedi,
Aşıklar
övmekle bitiremedi,
Ne
kadar güzeldin ya Resûlullah.
Mi'racında Cebraili solladın,
Orda bile ümmetini kolladın,
Tahiyyatla bize selâm yolladın,
Ne kadar güzeldin ya Resûlullah.
Kadir
Mevlam seni yaratmış özel,
Nurunu
yarattı her şeyden ezel.
Halk olmadı senden
daha bir güzel.
Ne kadar
güzeldin ya Resûlullah.
Sana ümmet olduğuma
şükrediyorum,
Diyemem hakkıyla
zikrediyorum,
Bir Meçhul'um seni
fikrediyorum,
Ne kadar güzeldin ya
Resûlullah.
Aşık MEÇHUL.