ZAHİR HACC, BATIN HACC BAHSİ

 

Hac Seferleri Bahsi:

Hac iki türlüdür:
Biri zahir hacc. diğeri batın haccdır.
Zahir hacc şudur: Meselâ, Rusya'dan bir müslüman hacca çıkınca evvela islam memleketine ayak basar, ona sevinir. Sonra Medine-i Münevvere'ye varır, ona da sevinir. Sonra Mekke-i Mükerreme'ye varır. Kabe'yi tavaf eder, maksadı hasıl olur. Bu zahiren hacı oldu. Fakat bir de batınan hacc vardır. Bu da şöyledir:

Meselâ: Bir insan nefs-i emmare makamında ise Rusya'da yaşıyor gibidir. Ama tarikata girip tarikat yoluna devam ederse, İslâm memleketine ayak basmış gibi olur. Nefs-i Levvame'ye ayak basar, sevinir daha ziyade tarîk-i hakta yoluna devam ederse, nefs-i mülhime makamına varır. Medine-i Münevvere'ye varmış gibi olur, sevinir.

 

(N) Evvelce bir müslüman Rusya'dan hacca çıkınca ilk defa islâm memleketine ayak basar, ona sevinir demesinin manası:

Yedi nefis mertebesinin birincisi Emmare makamı, Rusya'da yaşayan gibidir. Emmare makamı ya kâfir, ya münâfık,  ya da fasıktır. Kâfir; Allah'ı inkâr eder. Münâfık; hakiki mü'minlerin gizliden aleyhinde atar, yüz göre de camiye gidip namaz kılar. Fasık; iyi amelle kötü ameli birbirine karıştırandır. Mesela: Camiye gider, namaz kılar, camiden çıkar, kahveye gider, kağıt oynar, işte fasıktır. Onun fıskı ağır gelirse cehenneme, sevabı ağır gelirse cennete girer. İşte Rusya'da yaşayan gibi olur.

 

Hadîs-i Şerif:

“Zikrullahı çok eden münâfıklıktan kurtulur.”[1]

“Cimri, mıhrız adam Allah'ın düşmanıdır ibadetçi ise de. Cömert adam Allah'ın dostudur fasıksa da.”[2]

 

İkinci makam Levvâme'dir.[3] İslam memleketine ayak basmış gibi olur. Tarikata girer, ibadette derste, gözlerini yumar, dua eder yalvarır, yaptıkları günah ve kötülükleri hatırlar, düşünür, burnunun direği sızlar, Emmare hayatından nefret eder, bu levvame hayatını çok sever. Nefsini levm eder, kınar. Rusya'dan islâm memleketine gelmiş gibi olur. Evvelce ibadet, taat, zikrullah, ameli salih yapamıyordu. Şimdi ise yapıyor. Evvelce huzur ne bilmiyordu. Şimdi huzurda yapıyor. İslâm memleketine ayak basar. ona da sevinir, şudur:

Kalp aleminde Emmare'den, Levvame'ye geçmişti. Levvame'de çalışa çalışa ilerler, Mülhime'ye geçer. Kalbinde ilham kapıları açılır, ne cevahirler saçılır. Allah ile kendi arasında kalp aleminde gizli pazarlıklar olur. Medine-i Münevvere'ye varmış gibi olur.

 

Ben bu aşka düşeli

Allah'la bilişeli

Elleri yeşil asalı

Bize dervişler gelir.

              Bölük bölük dervişler

              Hakkın buyruğun işler

              Yunus eder kardeşler

              Bize dervişler gelir.

                          Yunus EMRE.

 

Allah'u Teâlâ her söyleyeceğini, her yapacağını kalbine ilham eder. İlham dört türlüdür. İlhami Rabbanî, İlham-ı şeytanî, İlham-ı Nefsanî, İlham-ı  Melekî. Bunların hiç biri o birine mani olmaz. Rahmanî veya şeytanî olduğu imanla ve şeriatla ölçülür. Orda nefisten, şeytandan gelen ilhamlara kapılırsa azdırır. Allah'ın gadabına uğrar. Demişler ki: Nefsi mülhime makamı müridin ayağının kayacağı yerdir, dediği budur.

Bir çok müridler buraya kadar düzgün çalışır, ondan sonra kalbine gelenin hepsini ilham-ı Rahmanî zanneder. Ben biliyorum, ben gördüm, kalbime doğdu gibi sözler söyler. Sözler Ayete, Hadîse ters gelse de kendi sözünde durur, doğrudur der. Amma onlara hiç bakmayıp istikâmetine  çalışmasına devam ederse Kâbe-i Muazzama'ya varır, dediği mülhimeden Mutmainneye varır. Mutmainne ayette: “İbrahim (Aleyhis-selâm)'e:

- Benim ölüleri dirilteceğime inanmıyor musun? İbrahim (Aleyhis-selâm):

- İnanıyorum ya Rabbi! “Velakin liyetme inne kalbî.” Velakin kalbimin mutmain olmasını istiyorum. İşte mutmain inanmada daha ileri kalbinin iyice kanaat getirmesi, gözü ile görmüş gibi veya doğrudan görmesidir.[4]

İbrahim (Aleyhis-selâm) kuşların dirildiğini gözüyle görünce  kalbi mutmain oldu. Derviş de ya gözüyle görür, ya görmüş gibi asar-ı ilahiyeyi görür. Bir yangının dumanını görünce ateş yanıyor, ateşi gördün mü? Dumanını gördüm derse yine ateşi görmüş sayılır. Bilâl Babam yerdeki yürüyen ufak bir karıncayı göstererek:

- Şunun bile Allah'tan aldığı kuvvetle yürüdüğünü gözüyle görür, dedi. Kalp tamamen mutmain olur. O kula, Allah'u Teâlâ artık:

Ayette ki: “İrci-î ilâ Rabbiki radiyyeten mardiye”

- Geri dön, Rabb'ın tarafına dön, gel bana gel,[5] denir.  dediği budur. Rabb'ın tarafına dön. radiyye ve mardiyye makamlarına gel, denir.

Kalp aleminde çalışa çalışa ilerler. Sonra Kâ'beyi tavaf eder. Maksadı hasıl olur, dediği olur. Kalp aleminde ilerleye ilerleye mürid Hakka vasıl olur. Kendi de bilmez nasıl olduğunu hayrete düşer.

 

Gözümdeki kimdir gören,

Gönlümdeki kimdir duran,

Kimdir nefes alıp veren,

Hayretteyim hayretteyim,

                          Bu adımı kimdir atan,

                          Ağzımdaki lezzet neden,

                          Bu çiğneyip kimdir yutan,

                          Hayretteyim hayretteyim.

Gönlümde kimdir inleyen,

Kulakta kimdir dinleyen,

Kimdir bu idrakı eyleyen,

Hayretteyim hayretteyim.

              Seyyid NİZAMOĞLU.

 

Şimdi sıfatı Subutiye'de her şeyin Allah'tan geldiğini gözümüzdeki gören, kulağımızdaki duyan, yaşamak dirilik hepsi Allah'tandır. Bir çocuk hocada okurken bu sıfatı subutiye öğretilir, inanır. Ama ancak esrarını görür veya sezerse kalbi o zaman mutmain olur. Yaşamak, ilim, duymak, görmek, dilemek hepsi Allah'tandır. Allah'ta var, kula da ordan geliyor. Allah'ta olmasa kulda olmaz, diye çocuğa öğretiliyor, amma inanılıyor, kalp mutmain olmuyor.

Tecelli ettiğin kula

Lütfun ile bilinirsin

Muhabbetin nuru ile,

Ol gönülde salınırsın.

              Seyyid NİZAMOĞLU.

 

Tecelli cemal ister,

Gönül eğlenmez aldanmaz,

Tesellî-i visâl ister,

Gönül eğlenmez aldanmaz.

                          Siva savmını kim tuttu,

                          Visâlin aydına yetti,

                          Cemalin vasfını işitti,

                          Gönül eğlenmez aldanmaz.

Cihanı gezsem sert eser,

Görünmez anda bahr-ı ber,

Meğer ya Rabb seni özler,

Gönül eğlenmez aldanmaz.

                          Şu can kim buldu cananın,

                          Nider mülkü Süleymanı,

                          Oldu hasret de aşk anı,

                          Gönül eğlenmez aldanmaz.

Ne dünyada ne ukbâda,

Gönül bir özge sevdada,

Dembe dem fikri mevlada,

Gönül eğlenmez aldanmaz.

                          Ne halvette ne devlette,

                          Ne kesrette ne vahdette,

                          Ne tubada ne cennette,

                          Gönül eğlenmez aldanmaz.

Cemalin nurunu ister,

Ona kâr eylemez sözler,

Fikrim daim seni özler,

Gönül eğlenmez, aldanmaz.

                          Gerek dünya, gerek ukba,

                          Visalsiz bir kodu sevda,

                          Hüdayı nitsin ey mevlâ,

                          Gönül eğlenmez, aldanmaz.

              Aziz Mahmud HÜDAİ.

 

Gönül ainesin sofu,

Eğer kılar isen safi,

Açılır sana bin kapı,

Ayan olur cemalullah.

 

Selatullah selamullah,

Aleyke ya Resûlullah.

 

              Şemsi Tebrîz bunu bilir,

              Ahad kalmaz, fena bulur,

              Bu alem küllü mahvolur,

              Hemen baki kalır Allah.

 

              Selatullah selamullah,

              Aleyke ya Resûlullah.

  Şemsi TEBRİZİ

 

Bu yedi nefis mertebesinin hepsinin hakkında ayet vardır. Ayette: “Emmaretü” dediği emmare [6]yine ayette: “Benim o kullarım (levm edenlerin) kınayanların kınamalarından korkmazlar” dediği levvamedir.[7]

Kur'ân-ı Kerim'de ilham edildiğine ve edileceğine dair mülhime makamına işaret eden ayetler vardır.

Ayette:  “Velakin Liyet meinne galbî” dediği mutmainnedir.[8]

Ey Mutmainne sahibi! Dön Rabb'ın tarafına râdiyye, mardiyye makamına dön. Sen Rabbından razı, Rabbında senden razı olana kadar çalış”[9] dediği radiyye, mardiyye makamıdır. İşte böyle hepsi ayetle tasdiklidir. İşte Allah'u Teâlâ o kalbe tecelli etti. Misal: Havanın yüzünde ki  güneşe karşı bir ayna tutulursa güneş o aynanın içinde görülür. O aynayı en karanlık yere çevirirsen orayı ışıtır. Buna güneşin aynaya tecellisi derler. Şimdiki deyimle yansımasıdır. Aslında güneş yerinden ayrılmadı ama o aynadaki ışık güneşin şavkıdır. O ayna güneş bende, ben güneşim dese yalan söylemiyor. Çünkü o ışıklar, o parlaklıklar güneştendir.

Mansûr-i Bağdadî Hazretleri: “Enel Hakk”[10] Ben Hakkım, Allah'ım, dediği aynı onun gibi idi. Onun için gördüğünü söyledi. İçinde bulunduğu hali anlattı. Bir demirci küresinin (örsünün) üzerinde ateşte yanan bir demir ateş gibi kızarır, demirdeki siyahlık gider, oda kıpkırmızı ateş olur. O demire ateşte desen olur, demirde desen olur. Ama aslında ateş ayrı, demir ayrıdır. Yerde soğuk buz gibi duran bir demir ben ateşim derse yalan söylüyor. İşte Mansûr-i Bağdadî Hazretleri ve onun gibiler içindeki bulunduğu halı söylüyor, yalan söylemiyor. O tecelli, o hal kendinde var. Bizde siyah, soğuk, buz gibi olan demir gibiyiz. Biz, o sözü söylersek yalan söylüyoruz.

O demir ateş bende, ben ateşim, ben ateş oldum dese doğrudur, hemde ateş gibi dokunduğu yeri yakar. İşte Mansûr Hazretlerinin o sözleri “Enel Hak” “Ben Allahım” demesi yalan değildir. Kendi içindeki yaşadığı hali söylüyor. O hal olmayan o sözü söylerse yalandır. Yine güneşe karşı renkli camla bakanın her birisi güneşi ayrı renkte görür. Herkes gördüğünü söyler. Hepside doğrudur renksiz camla güneşi gören “güneş renklidir” derse yalan söylüyor.

 

Artık Resûlullahın mübarek kokusu gelmeye başlar, alâmetleri görülmeye başlar, acaib garaib haller ve işaretler gönül kâbesinin yelleri esmeye başlar. Aşıkta sarhoşluk, esriklik halleri devam etmeye başlar.

 

Gönül Kâ'be'sinin yelleri esirdici şekilde esmeye başlar (zikirde esirme hali olur.) Çok zikir yapanların içinden bazıları zikir durdurulur, şehadet kelimesi getirilir. Bazı dervişler aşk, feyiz çokluğundan aklı başında olur, kendi ayıkamaz, zikir durur, kendi duramaz. Saatlerce tek başına zikreder yatar, yuvarlanır, içerisi yanar daha fazla olursa kalkıp koşmak uzun bir mesafeyi dönmek Allah, hu, hay diye içinden bağırmak gelir. Onun başına soğuk suyu dökerken, dökerken, dökerken saatlerce sonra zor ayıkır. Her evliya ve peygamberde kendi derecesine göre bu hal çok olur. O hal geçinceye kadar evi, malı, çoluk, çocuğu terk eder.

 

Elden kor mülk ile malı

Terk eder ehl-i ayalı

Mevlâsı ile olur halı

Allah'ı seven aşıkların.

              Seyid NİZAMOĞLU.

 

Şeyh Abdulkadir Geylanî Hazretlerinde bu hal 12 gün devsam ederdi. Sahraya çıkar ıssızda tek başına gezer, zikrederdi.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e bu hal gelince evini, Mekke'yi her şeyi terk etti. Hıra mağarasına çıktı, o hal aylarca sürdü. Arifler demişler ki:

“El-ittihadü halün la yağbiru anhü bil makal”

“İttihat bir haldir ki söylemekle anlaşılmaz. Ancak içinde yaşayan bilir. O da ittihat halidir.”

 

Gönül kâbesinin rayıhaları esirdici şekilde gelmeye başlar. Aşık yolunda çalışmakta geceyi gündüze, gündüzü geceye katar, yorulmak usanmak bilmez. Çünkü dostun kokusunu aldı. İşaretler başladı, âşık deli gibi oldu. Artık gözünde ne  yemek, ne de içmek kaldı. Sabırsızlık başladı. Hiç durmaya mecali kalmadı. Gece gündüz ibadet, zikrullah kesilmez oldu. Gözden akan yaşlar, sel oldu. Ciğer yana yana kebab gibi kokmaya başladı. Böyle dost sıcaklığı göstermeye başladı. Gönül kâbesinin  esirdici şekilde yelleri (rüzgar) esmeye başladı. Feyzi işareti açıklandı.[11] Bu ayet tefsiridir. Artık âşıkına gel, bana gel dendi. Aşık ise baygın haldedir. Artık muhabbet kemâlini buldu. Hep perdeler yırtıldı, âşık maşukunu buldu. Mest ve hayran oldu. İşte batın hacı oldu. Artık nefsi mutmainne makamı oldu. Zerre kadar şek ve şüphe kalmadı, kalp tamamen mutmain oldu.

 

Ey nokta-i hakikat sensin sevâd-ı a'zam,

Ayînedir cemâlin göründü sende hep âlem.

                          Esmasını bil cümle Hakk insana teslim etti bak,

                          İnsan imiş mukarreb ben bildim ism-i a'zam.

Bilsem niçin mürâi etmez sücudi Adem,

Terketti emr-i Hakkı şeytana uydu o her dem.

                          Ademdedir keramet, âdem'den iste Hakk'ı,

                          Ben Adem'i yarattım dedi, Hüda mükerrem.

Kâ'be yerinden aldı, Hakk Adem'in toprağın,

Budur kadîmî Kâ'be, gel secde et hey âdem.

                          Kaküllerini kaldır şâhım, cemâlin örtmüş,

                          Seyyid Nizamoğlu'na göster, yüzünü bir dem.

                                                             Seyyid NİZAMOĞLU

 

              Adım adım ileri,

              Beş alemden içeri,

              On sekizbin hicabı,

              Geçtim bir dağ içinde.

                                      Yetmiş bin hicab geçtim,

                                      Gizli perdeler açtım,

                                     Ol dost ile buluştum,

                                      Gördüm bir dağ içinde.

              Gözler gibi görmedim,

              Söz gibi söyleşmedim,

              Musî'leyin münacat,

              Ettim bir dağ içinde.

                                      Gökler gibi gürledim,

                                      Yeller gibi inledim,

                                      Sular gibi çağladım,

                                      Aktım bir dağ içinde.

              Bir döşek döşemişler,

              Nur ile bezemişler,

              Dedim bu kimin ola,

              Sordum bir dağ içinde.

                                      Ayrılmadım Pirim'den,

                                      Ayrılmadım şeyhimden,

                                      Aşktan bir kadeh aldım,

                                      İçtim bir dağ içinde.

              Vardım ileri vardım,

              Levh-i elime aldım,

              Ayetlerin okudum,

              Yazdım bir dağ içinde.

                                      Kalpten büyük dağ olmaz,

                                      Ol Allah'a doyulmaz,

                                      Sohbetine kanılmaz,

                                      Erdim bir dağ içinde.

              Açtım Mekke kapısın,

              Duydum ol dost kokusun,

              Erenlerin hepisin,

              Gördüm bir dağ içinde.

                                      Yunus eyder gezerim,

                                      Dost iledir pazarım,

                                      Ol Allah'ın didarın,

                                      Gördüm bir dağ içinde.

                          Yunus EMRE.

 

(Sûre-i Raad, Ayet 28)

“Bilmiş olun zikrullah kalpleri mutmain eder” dediği tamamen zuhur etti. İşte şimdi zahir kâbe, batın kâbe anlaşıldı.

 

Hadîs-i Şerif:

Yani her kim batın seferi olan gönüller kabesi benim tarafıma batın seferiyle sefer etmezse zahirde türlü türlü meşakkatlere, sıkıntılara düşürürüm, koşar koşar durur. Böylece ona belâlar veririm. Toplar, toplar dağıtır, içi yanar.

 

Hadîs-i Şerif:

“Her kim ibadetini kendiliğinden kısaltırsa Allah'u Teâlâ belâya koşar.”[12]

Zahirle batın misali lüks lambaya benzer. Şeriat zahir, aşikâr amelidir. Tarikat iç yüzüdür, batındır. Zahiren şeriatla amel, batına kuvvet verir. Zikrullah ile olursa lükse pompayı basarken basarken tamamen kuvvetini alır, yanar. Onun gibi amel ile ibadet, zikrullah ile birleşirse, içeri kalbi yakar, devam eder. Zikrullah azalır ve kesilirse lüksün söndüğü gibi söner.

 Lükse hava basar gibi fırsat vermeyip pompalamaya devam ettiği gibi sonunda kendi dursa kalbi durmaz. Pompalamayı bırakınca lüksün çalıştığı gibi zahiren şeriat ile ameli zikrullah kalbe öyle bir çarpma verir ki, o kalp artık ebediyyen durmaz hale gelir. Artık Allah'u Teâlâ o kulu sever. (Allah'u Teâlâ kula istediği herşeyi verir.) İn'am ihsanlar eder, ihsani ilahi kendini ihya eder. Yani hayatı tayyibe verir. Buda âyettir. Ebedi ölmez bir kimse olur.

“Vele nuhyiyennehu hayaten tayyibe.”[13]

 “Ona yeniden ölmez, temiz bir hayat veririm.”

 

(N) Allah'u Teâlâ buyuruyor ki: Evveliyatı her ne olursa olsun, kim olursa olsun, hangi yaşta ne zaman tam tevbe eder, Allah'u Teâlâ'nın sevdiği güzel amelleri işlerse, ister erkek, ister kadın hakkıyla da mü'min olursa onun eski hayatını öldürür, ona yeniden ölmez temiz bir hayat veririm. Ayette; “her kim” diye söylüyor. Yani kim olursa olsun, tam hakkıyla çalışana, yeniden ölmez, temiz bir hayat vereceğini vadediyor!

 

İşte mutmainne makamı budur. “Adeti nasın o can aksini işler heman” dedikleri budur. Yani hakka bakar, şer'a muvafık ne zuhur eder ise yapar. Muhakkakta şer'a muvafıktır. Halk sonradan anlar ki doğrudur.

 

(N) Adeti Nasın o can aksini işler heman yani halkın yaptığının aksini yapar, yaptığı halka akis gelir. Sûre-i Kehf"te ki Hızır (Aleyhis-selâm)'ın yaptıklarının Musa (Aleyhis-selâm)'ya ters geldiği gibi olur. Hakka bakar, ne zuhur ederse onu yapar. O da çoğu zaman zahire ters gelir.

 

Bunları Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'inde has kulları methederek onları şöyle vasıflandırır.

 

(Sûre-i Hac, Ayet 34)

“Sizin Allah'ınız bir Allahdır! İslam olunuz. Ona teslim olunuz.” diyor. Ayetin devamında:

 

“Bu islamiyette nefsini hapt zapt edip bastıranlara müjdeler olsun. Cennetim, Cemalim onlaradır” demektir.

Buyurmuşlar ki: Avcıların tuzağına düşen kuşlar kendilerine ait olan zikrullahı terk ettiklerindendir.

 

Mutmainne Bahsi 

 

Nefsi ve şeytanı ile mücahede ve mücadele edenlerdir. Nefsini mutmainneye yetiştirenlerdir.

(Hakka yakınlık) Gurbiyeti ilahiyem onlaradır. İşte bunlar tarikatında tezkiye-i nefis, tasfiye-i kalp (Nefsini terbiye edip kalbini temizleyen) lerdir.

 

(N) Bütün hayvanların, kuşların canlı-cansız ne varsa Allah'u Teâlâ'yı zikrettiklerini[14] Kur'ân-ı Kerim'de haber veriyor.  Bunların kendilerine ait özel olarak yaptıkları ibadet, evrad ve ezkarları var. Avcıların tuzağına düşen kuşlar o evrad ve ezkarlarını (kendilerine ait olan ibadetlerini) terk ettiklerindendir.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in hayatını yazan Siyer-i Nebî'de ve Mevlid'de ki geyiğin benzeri hâdiseler çok geçmiştir. Mevlid-i Şerif'te; Hikaye-i Geyikte, geyiğin yavrularını görmek için Peygamberimizi rehin olarak verdi. Yavrular emmedi. Çünkü yavrular “aşura” orucu tutuyorlardı.

Yani Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) hayvanlar içinde ilk aşura orucunu tutan şudur diye bir kuş ismi söylüyor. O dereceye varan kimse canlı-cansız bütün yaratılanların kendi lisanınca Allah'u Teâlâ'yı zikrettiğini duyar. Onlarla beraberde Allah'u Teâlâ'yı zikreder.

 

Dağlar ile taşlar ile,

Zikredeyim Allah seni,

Seherlerde kuşlar ile,

Zikredeyim Allah seni.

              Yunus EMRE

 

Bunlar rastgele sıradan söylenilen söz değil, hakikatende dağlarla, taşlarla bütün yaratıklar, Allah'u Teâlâ'yı zikrediyor.

 

Yeller eser, deniz çoşar, Irmaklar dağlardan aşar,

Döne döne sular taşar, Ya ben nice dönmeyeyim.

 

Bu sırra münkirler ermez, Dost yüzünü körler görmez,

Çarkı felek döner durmaz, Ya ben nice dönmeyeyim.

 

Biziz ümmeti naciler, Din yolunda duacılar,

Kâ'be'de döner hacılar, Ya ben nice dönmeyeyim.

 

Seyyid Nizamoğlu tekdir, Münafığın işi şektir,

Evvel ahir dönmek haktır, Ya ben nice dönmeyeyim.

                                                 Seyid NİZAMOĞLU

 

Bilâl Babama sordular:

- Biz zikrullah ediyoruz. “Lâ ilahe illallah” diyoruz. Bu sırra neden eremiyoruz. Bu mahlukatın yaptığı zikri neden duyamıyoruz, deyince Bilâl babam buyurdu:

- Eski yazıda “Lâ ilahe illallah” derken Lâ'nın Lâmelifinin bir deliği var, bir de en sonunda illallah dediği zaman orda da “He"nin deliği var. Bunun ikisi birer kapıdır. Lâ'nın dervazesi kapısından en son He'nin kapısına kadar yetmişbin yerde ara vurucu vardır.”[15] Şeytan, ara vurulculuk yaparak zikrullah yaptırmamak, söyletmemek ister. Bir insan bir tek bir sefer hiç bir ara vurucuya vurdurmadan bir sefer “Lâ ilahe illallah” diyebilirse o kimse o sırra erer.

 

Kuyunun başında duran su tulumbasını göstererek bir insan var, bunun içine su koymasını bilmez, boşa sallar. Birisi de bir tas su koyar, kolu bir sallamayla suyu çıkarır. İnsanlarda aynıdır. O sırra eren tulumbaya suyu koyup, kolu sallayan gibidir. Öbürleri de boşa sallayan gibidir. İşte Lâ'nın dervazesi kapısından isbata varıncaya kadar  bir sefer ara vurucuya kaptırmadan “Lâ ilahe illallah” diyebilirse o sırra erer. Bu da zikrullahı devamlı yapmakla olur buyurdu.

 

 

ÜMMETİMİN EBDALLARI BAHSİ

 

“Onlar Hakkı ile ebdaldırlar”. (Ebdal arapçası, Türkçesi kırklardır). Hadîs-i Şerif'te: Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) buyuruyor:

 

“Benim ümmetimin ebdalları kırk kişidir. Biri ölse yerine birini getirirler. Kıyamete kadar yer yüzünde bulunurlar. Onların dualarıyla harpler kazanılır ve belâlar kalkar”[16] diye buyuruyor.

Böylece bir çok hadîsler vardır. İşte bu kullarım hakkıyla ebdaldan olurlar, hakkıyla ebdaldırlar.

 

Hadîs-i Şerif:

Ravisi İmam-ı Hasan (Radiyallahu Anhu)'dır.

“Onlar öyle kullarımdırlar ki, yeryüzüne  ukubet ve azap vermek istersem”

 

“Onları anarım, onların hatırı için vaz geçerim. Ukubet azap vermem”[17] diye buyurmuştur.

Kardeşim, canım ciğerim bu hadîs-i şerîfe iyi dikkat et! Sen, Allah'u Teâlâ'nın yolunda çalışırsan Allah'u Teâlâ'da bu söylediği adamdan edeceğini vaad ediyor. Kimsenin sözüne bakma, Hakkın sözüne bak, Resûl'ün sözüne bak. Müftü, Müderris olsun bakma, sen buna bak. Eğer onlar bilseler onlarda zikrullah'a çalışır, onlarda da çalışanlar var.

 

 

KALBİ İBRAHİM HALİLULLAH GİBİ OLANLAR BAHSİ

 

Bunların duaları kabuldur. Bunlardan imdat beklenir. Bunların kalpleri İbrahim Halilullah  kalbi gibidir.

 

Hadîs-i şerif:

İmamı Taberânî ve Mevahibi ledünniyye, Cild 1, Sayfa: 776-778

“Ümmetimden kırk kişiden yeryüzü boş kalmaz. Bunlar İbrahim Halilurrahman gibidirler. Onlarla yağmur yağar, onlarla zaferler olur. Harpler kazanılır, onlardan birisi ölse  Allah'u Teâlâ başkasını yerine getirir.[18]  Tebdil eder kıyamete kadar böyle devam eder”

 

Diğer bir Hadîs-i Şerif:

“Hilye-i Şerif'te Ebu Naim An ibn-i Mes'ud (Radiyallahu anhu) Gâle Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):

“Ümmetimin içinde kırk kişi hiç eksik olmaz. Kalpleri İbrahim (Aleyhis-selâm)'in kalbi gibidir. Yeryüzünü Allah'u Teâlâ onlarla korur. Onlara “Ebdallar” derler. Onlar o mertebeye namazla, oruçla, sadaka ile ermediler.

- Ne ile erdiler Ya Resûlullah? dediler. Buyurdu ki;

- Cömertlikle ve müslümanlara bol nasihatla buldular.”[19]

 

Yani namazla, oruçla ve sadaka ile çalışan kimse bu ikisini de yapmaz ise o hale eremez demektir. Yoksa namazsız, oruçsuz ve sadakasız erdiler demek değildir. Onlarla beraber olursa demektir.

İbrahim Halilullah kalbi, deyince  anladın mı bu ümmette neler var? İnsanda ne var, ne beklenir deme! Bu ümmetin içinde bunlar mevcuttur.

Muteriz (itirazcı) hoca neden haberin var.

 

Hadîs-i Şerif:

An ebi Said'il Hudri, Ebu Emame ve ibn-i Ömer (Radiyallahu anhu) rivayetleri ile Gâle Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):

“Mü'minin firasetinden sakınınız. Onlar Allah'u Teâlâ'nın nuru ile bakarlar.”[20]

Gizli hallerinizi görürler. Allah'u Teâlâ göstermek isterse görürler. Onlara bazı kere gösterir.

Ayette: “Siz bilmediğinizi ehl-i zikir'den sorun”[21] buyuruluyor.

 

Nurunla bir göz ver bana,

Ol göz ile bakam sana,

Seyreyledikçe her yana,

Bildir bana mevlâm seni

                          Yüzüm gözünden ırmayam,

                          Senden gayrısın görmeyem,

                          Bir lahza sensiz durmayam,

                          Bildir bana mevlam seni.

                                    Seyyid NİZAMOĞLU.

 

 

EVLİYALARA DÜŞMAN OLANLARA HARP VE GURBİYET BAHSİ

 

Hadîs-i Kudsî:

An Ebû Hüreyre (Radiyallahu Anhu) Gâl Gâle Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):

“Benim evliyalarıma her kim düşman olursa bana harp etmek için mezundur”[22] Bu, her kim Allah'u Teâlâ'nın evliyasına buğuz ederse onadır. Çünkü onlara muhabbet etmek her müslümana vaciptir. Çünkü keramet-i evliya haktır, kitapla sünnetle ve icmâ-i ümmetle sabittir.

 

(Sûre-i A'li İmran, Ayet 37)

“Zekeriyya (Aleyhis-selâm) Hazreti Meryem'in yanına her geldiğinde cennet meyveleri görürdü.” Bu evliya kerametine delildir.

Asaf bîn-i Berhaya'nın Belkıs'ın köşkünü Yemen'den Kudüs'e bir saniyenin içinde getirmesi de delildir. Bunlar peygamber değil evliyadır.

 

Sultan Süleyman (Aleyhis-selâm)'ın ümmetinden Asaf bîn-i Berhaya, “Yemen'den Kudüs'e Sultan Süleyman (Aleyhis-selâm) başını çevirip bakana kadar kocaman sarayı getirdi.”[23]

 

Fakat kerameti evliyayı inkâr edenlere cevabdır. Amma bu iki türlüdür. Biri keramet-i evliyadır, birisi de istidraçtır. Firavunun suyu durdurması gibi![24] Keramet sahibi evliya, Ehl-i sünnet vel cemaat amelinde, itikadında olmalıdır. Ashaba itikadı muhabbeti tamam olmalıdır.

 

Allah sevdiklerine kerametle yaptırır, sevmediklerine istidraçla yaptırır. Sevdiklerine lütfundan sevmediklerine gadabından verir.

 

(N) Musa (Aleyhis-selâm) beni hak Peygamber biliyorsan dur demesi ile su durmayıp; Firavun beni tanrı biliyorsan dur demesi ile suyun akmayıp durmasına bazı hocalar itiraz etmişler. “Allah bir Peygamberin duasını red  etmez. Bir Peygambere karşı bir kâfirin duasını da kabul etmez” diye itiraz etmişler. Onlara cevaben deriz ki:

 

Adem (Aleyhis-selâm) cennetten çıkmamak istiyordu. İblis'de Adem (Aleyhis-selâm)'i kendi gibi günahkâr etmek istiyordu.  Adem (Aleyhis-selâm) cennette idi, emniyette idi. Gerek Allah'u Teâlâ'nın dilemesi, gerek sonunda büyük hikmetler vardı. Adem (Aleyhis-selâm)'ın dediği olmadı, iblisin dediği oldu.

 

Yunus (Aleyhis-selâm)'un kavmi Allah'u Teâlâ'ya ve Yunus (Aleyhis-selâm)'a asî geldiler. Kavmine belâ geleceğini Allah'u Teâlâ'dan aldığı emirle Yunus (Aleyhis-selâm) haber verdi;[25] inanmadılar. Allah'u Teâlâ Yunus (Aleyhis-selâm)'a kavminin içinden ayrılmasını emretti. Yunus (Aleyhis-selâm) gitti, kavmine belâ geldi. Havadan ateş yağdı. Kralları ovaya insan ve hayvan ne varsa hepsini toplattı. Her hayvanı yavrusundan ve kadınları çocuklarından ayırttı. Hepsi bağırdı. Kral orta yerde ben sana bilsem Yunus'un ettiği gibi dua edeceğim. Bu bağırmalarımızı Yunus'un ettiği dua gibi kabul et. Yunus'u bulduğum zaman iman edeceğim ve tebamada ettireceğim dedi. Duaları kabul oldu, Allah'u Teâlâ'nın emri değişti, belâ kalktı hepsi cehennemlikti cennetlik oldu ve hepsi ölecekti. Ölmediler ömürleri uzadı. Yunus (Aleyhis-selâm)'un dediği olmadı. Kâfir oldukları halde hem müslüman oldular, hem de duaları kabul oldu.[26]

 

Keramet sahibi evliya ehl-i sünnet vel cemaat amelinde, itikadında olmalıdır. Ashaba itikadı muhabbeti tamam olmalıdır.

 

Hadîs-i Kudsî: