KULLARA
ALLAH'I SEVDİRMEK VE BABA OLMAK BAHSİ
Bunlar
Allah'u Teâlâ'yı kullarına sevdirirler.
Hadîs-i
Şerif:
“Bu alimler
Allah'u Teâlâ'nın yanında bin ibadetçiden hayırlıdır.”
An
Ali (Kerremallahu Veche) Gâl Gâle Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):
“İlminden
istifade edilen bir alim bin tane ibadetçiden Allah'u Teâlâ'nın yanında
hayırlıdır.”[1]
diye buyurmuştur.
(N) İlminden istifade edilen deyince:
Kendi bildiği ilmi hem yapıyor, hem halka
söylüyor ve yaptırıyor. O yapıp, söyleyince herkes yapıyor. Öylesi alim, Allah
yanında bin ibadetçiden hayırlıdır. Yine millete hayırlı olması; yanına gelen
dertliler deva, hastalar şifa buluyor, müşkül işler halloluyor. Onun Kur'ân
okumasına Allah'u Teâlâ çok büyük şifa veriyor. Herkes bir söz söylesede yazsak
veya bizim eve de gelse (ayak bassa) diye can atıyor. Elini öpmek için
saatlerce ayakta binlerce kişi bekliyor. Yoksa alim olur, ilmi söyler, söyler
kimseye yaptıramaz. O değildir. Müslümanlara, halka sözü geçerli, sohbeti
dinlenir, herkes ondan duyduğu ile amel eder. Bilâl Babam; 1952 senelerinde
vaaz yaparken alimler soruyorlar:
- Biz hocayız, müftüyüz vaiziz, camide
her ne kadar vaaz ediyorsak, camiden dışarı çıkınca millet söylediğimiz
vaazların hiç birisini yapmıyor. Sözümüzün bu müslümanlara tesirli olabilmesi
için söylediğimiz vaazı, müslümanların yapabilmesi için ne yapmamız lâzım?
diyorlar. Bilâl Babam; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in şu
hadîsini okuyor.
-“Siz çarşıda
gezerken bazı kimseleri görürsünüz. Çarşıda gezer, sizinle konuşur, alışveriş
yapar siz onları diri zannedersiniz. Onlarda kalb yok, onlar ölüdür.”
Hadîs-i Şerîf:
“Ölmüş kalbleri Allah'ın zikri diriltir.”[2]
Cemaat zikretmiyor,
kalbleri ölü. Siz de zikretmiyorsunuz, sizin kalbinizde ölü. Ölü ölüye ne
anlatabilir. Sizin bir çiftçi kadar aklınız yok mu? Hiç sürülmemiş çalı, diken
kaplamış bir tarlaya, hiç bir çiftçi tohum saçar mı? Ona tohum saçılırsa o
tohum zayi olmaz mı? Araya gitmez mi? Cemaatın kalb tarlasını çalı, diken almış
(kaplamış), o kalb tarlasının imar olunması lâzım. Her gün seher vaktinde
gecenin üçte biri kalınca siz o kalb tarlasına “Estağfirullah el azim” köteni
ile bir köten vurun. İyice sürün tekrar çevirip “Selâvatı şerife” ile bir daha
sürün. “Allah, Allah” zikri ile o tarlayı tekrar sürün. O kalb tarlası tam imar
olunca millet ben bu günahlarımı nasıl afettireceğim der, sizin ağzınızdan
çıkan her sözü tatbik eder. Evinde duramaz yanınıza gelir, unuturum korkusu ile
sizden her duyduğu vaazı yazar, hemen tatbikata başlar. Onu harfi harfine
yerine getirir. Siz eve girip kapıyı örtseniz, kimseyi koymasanız yine imkân
dahilinde bekler, gelir, sorar, tatbik eder, ne duyduysa onu yapar. Siz,
Allah'ı zikretmezseniz cemaatte zikretmezse sizin kalbiniz ölü, onların kalbide
ölüdür. Ölü ölüye ne anlatabilir? İlk defa halakâ-i zikri hem siz yapın, hem de
bunlara yaptırın. O zaman bunların yaptığı günahlar hatırına gelir, gözleri
yaşarır. Burnunun direği sızlar, dünya gözünde kalmaz. Bu günahlarının affı
için nasıl yapsam diye telaşa düşer. Sizi arar, bulur, sorar. Her duyduğunu
yapar. Allah cümlemize nasip etsin. (Amîn)
Bu alimler halka, şeriat, tarikat, hakikat, marifet, ve
zikrullah yollarını usullerini ve tamamen sünnet-i Resulullahı öğretenlerdir.
Hadîs-i Şerif:
“Bütün halk Allah'u
Teâlâ'nın ayalıdır.”[3]
Allah'u Teâlâ yanında en hayırlı olan ayalına en fazla
faydası çok olanlardır. Alim olup kendinden kimseye menfaat görünmeyen alim
değildir. Bu iyi alimler, Allah'u Teâlâ'yı kullarına sevdirenlerdir.
An ebû Emame (Radiyallahu anhu) Gâle Resûlullah
(Sallallahu aleyhi vesellem):
“Allah'u Teâlâ'yı
kullarına sevdiriniz. Allah'u Teâlâ'da sizi sever.”[4] diye buyurmuştur.
İşte bu alimler bunu böyle ederler. Allah'u Teâlâ'yı kullarına sevdirirler.
Kulları da Allah'u Teâlâ'ya sevdirirler.
“Kulumun kalbi
benden tarafa yönelir, düşüncesi ben olursam, o zikrime aşık olur, bende ona
aşık olurum. İlâ Ahir...”
Sen, Allah'u Teâlâ'yı sana sevdiren alimin elini öpmez
misin? O alimler babadırlar. Ananbaban seni dünyaya çirkef olan yere getirmiş
ve sebeb olmuşlardır. Bu alimler seni Hakka götürmeye ve Hakka sevdirmeye
sebebtirler. Manevi babadırlar.
Manevi
baba hadîs-i şerifine bak!
İmam
Ali (Kerremallahu Veche, Radiyallahu anhu) rivayeti ile Gâle Resûlullah
(Sallallahu aleyhi vesellem):
“Ya Ali! Sen ve
ben bu ümmete babayız”[5]
diye buyurmuştur.
İmam-ı
Ali; Efendimizden intisab etmiş, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem),
Hazreti Ali'ye baba olmuş. İmam Ali (Kerremallahu Veche)'de Hasan Basri
(Gaddesallahu Sırrahu)'ya intisab verip o da ona baba olmuştur. Böylece elden
ele gelmiştir.
(N) Bizim aslımız Allah'u Teâlâ'dan
gelmedir. Evvela Allah'ın nuru ondan Peygamberimizin nuru. Ondan Peygamberimizin
ruhu. “Ondan da bizim ruhlarımız yaratıldı.”[6] Allah'u Teâlâ o ulvî makamdan süzüle
süzüle bu dünya çirkefi olan, süflî makama getirmiştir. Annen, baban seni o
ulvî makamdan suflî makam olan o makama göre çirkef sayılan bu dünyaya
getirmeye sebebtir. Hakiki şeyhlerde seni Kur'ân-ı Kerim'de Allah'u Teâlâ'nın
gösterdiği ile ve Resûlünün Hadîs-i Şeriflerinde gösterdiği yolda çalıştıra
çalıştıra bu süflî makamdan o ulvî makama kadar çıkartmaya sebebtir. Ulvî'den
suflî'ye en yüksek güzel makamdan, ona göre en pis makam olan bu dünyaya
getirene baba denir, eli öpülür. Süflî'den ulvîye en pis makamdan, en güzel üstün makama
çıkaranın neden eli öpülmesin? Baba denilmesin? Seni dünyaya getiren baban
münkir, münafık, fasık hatta kâfir de olsa, beni ulvî makamdan süflî makama
getirdi diye hürmet etmeye, bakmaya, hizmet etmeye, elini öpmeye mecbursun.
Seni süflîden ulvîye çıkaran herkese ilim neşreden Allah'u Teâlâ'ya vuslat,
kavuşma yollarını öğreten, o uğurda seni yetiştiren o da baba sayılır. Her şeyi Allah'u Teâlâ çift yaratmıştır.[7] Birisine zahir baba, diğerine manevî
baba derler.
“Peygamberimiz
(Sallallahu
aleyhi vesellem) Ebû Hüreyre'ye
kedilerin babası” [8] ismini koymuştur. (Ebû Hüreyre'nin en
meşhur ismi Abdurrahman İbn-i Sahr'dır. Asıl ismi Abd-i Şems iken Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) Abdurrahman demiştir.[9]) Ebu Cehil'e, Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem) cahillerin babası demiştir. Asıl adı Amr ibn-i Hişam olup
künyesi Ebu'l-Hakem'dir. Ebû Cehil'e bu ismi de Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem) koymuştur.[10] Eba Müslim'in ismi müslümanların babası
demektir. Bu ismi islâm toplumu koymuştur. Yeryüzünde milyarlarca müslüman
günümüze kadar Eba Müslime kendi adını demeyip Eba Müslim, müslümanların babası
diye söylemişler. Anlaşılıyor ki Ebû Cehil cehalette önderlik yapıyor. Ebû
Hüreyre, kedilere çok merhamet ediyor. Kedilerin babası ünvanını alıyor. Eba
Müslim Yezidlerin, (Emevilerin) şerrinden bütün müslümanları kurtarıyor.
Müslümanların babası ismini alıyor. Şeyh'de nefisten, şeytandan ahlak-ı
zemime'den gelecek her türlü zararları sana öğretip önlemler aldırtıyor. Sana
gelecek manevi, zararları önleyip selâmete çıkardığı için manevi baba oluyor.
Eli de öpülüyor.
Yine
Hadîs-i Şerif:
“ Her Haseb ve Neseb yok olabilir yalnız
benim hasebim ve nesebim kıyamete kadar kaybolmaz.”[11]
diye buyurmuştur.
İşte
hasebim dediği intisabla olan manevî baba hasebidir. Nesebim dediği kendi
evladı Fatımatü'z-Zehra validemizden nesebidir. Bu silsile böyle gelir, sebeb
ciheti iledir. Bir de tıflı manevi baba ve evlad vardır. Mürid intisab ederse
kalbine tıflı manevî düşer. Cenâb-ı Hakk Meleklere bu kulumun kalbini
temizleyin der. Melekler her şeyi çıkarırlar. Bir şey var çıkaramazlar. Hakk
Teâlâ'ya yalvarırlar, çıkaramıyoruz derler.
Cenâb-ı Hakk o kulumun mürid olduğu tıflı manevisidir. Sonra murad
olacaktır.
Şeyh
Abdulkadir Geylani Efendimiz Hazretleri (Gaddesallahu Sırrahu) buyuruyor ki:
Evvel mürid olurlar, sonra murad olurlar.
(Sûre-i
Kehf, Ayet 28)
“Rabbilerinin
cemaline mürid olmuşlardır” dediği bu müridlerdir diye buyurmuştur.
İşte
şeyhler bu silsiledendir. Bir de bu şeyhlerde büyük evliyaullahın
ruhaniyetinden intisab edenler vardır. Bunlar nadiren bu ümmeti Muhammedde
zuhur eder. Bunlara (üveysi) derler. Bu ümmete her yüzyılda bir sünneti
tazeleyici olarak gelirler. Üveysi dedikleri Hazreti Veysel Karani şeyhsiz
ruhaniyetin intisabı ile olmuştur. Büyük Mürşid-i Kâmildir. Bunlarda aynı
yetişirler, üveysi derler.
(N) Bilal Babam bir vaazında bu hadîs-i
şerifin manasını çok geniş olarak açıkladı. Yüz senede bir gelenlerinde
büyükleri olduğunu söyledi. Üçyüz veya dörtyüz senede bir gelenler, heryüz
senede bir gelenlerin de büyükleridir. Ebû Bekir Havari Hazretleri de bunlardandır.
Bunlarında daha büyükleri yediyüz senede bir gelir. Bunların ilki Veysel
Karani, ikincisi Abdulkadir Geylani'dir. Bu ikisinin hakkındaki hadîslerde çok
mühimdir, üçüncüsü ahir zamanda gelir.
Resûl-i
Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) “Ven-necmi” suresini okurken secde ayetinde
kafirlerde secde etmişler. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurmuşlar
ki:
“Siz
de bize uydunuz deyince:
- Sen
başı kavuklu putlara da secde edilir dedin. Biz de ettik dediler.” Resûlullah (Sallallahu
aleyhi vesellem) ben demedim kâfirler
dedin, dediler. Cebrail (Aleyhis-selâm) geldi:
- Şeytan, sen
söylüyorsun gibi söyledi. Sesini size duyurmadı, bunlara duyurdu dedi. Resûl-i
Ekrem Efendimiz Hazretleri çok müteesir oldu.
Benim meclisime müdahele eden, ümmetimin
ulemâsına neler edecektir, sünnetim tez gaib olacaktır diye düşündü. Hakk'tan
selâm ile Cebrail (Aleyhis-selâm) geldi dedi ki:
- “Ya
Resûlullah! Hakk Teâlâ sana selâm etti. Merak etmesin, bu ümmete her yüz senede
bir sünneti tazeleyici gönderirim.[12] Şeytan onların isminin anıldığı yerde
duramaz” diye buyurdu. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi
vesellem) çok sevinmiş:
-
Sünnetim Kıyamete kadar devam edecektir
diye buyurmuştur. Bunların ilki Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)'dir.
(N) Hadîs-i Şerif:
“Ben,
Ömer'i öyle gördüm ki, onun girdiği sokağın başında şeytan duramaz kaçar.”[13] Yine kitabımızda Hazreti Ali
(Kerremallahu Veche)'nin şeytanı direğin arasına sıkıştırması vardır. İşte
anlaşılıyor ki Allah'u Teâlâ onlara da o Mürşid-i Kâmillere de aynı selahiyeti
vermiştir.
Hadîs-i Şerif:
“İttekû Firasetel mü'minu hüm yenzuru bi
nurillahi Teâlâ”
“Mü'minin firasetinden sakınınız, çünkü
onlar Allah'ın nuru ile bakarlar.”[14] İblis, şeytanlar bunlar zulumattır.
Allah'u Teâlâ'nın Nuru karşısında duramaz kaçar, kaçmazsa zararını görür.
Hadîs-i Şerîf:
“Alimin
yüzüne bakmak ibadettir.”[15] Yüzüne bakınca evvela göz görünür.
İsmail (Aleyhis-selâm), iblise taş atınca gözünü çıkardı. Allah'ın nuru da onun
gözünü çıkartır.
İmamın namazdan sonra cemaate yüzünü
dönmesi, işte yüz sıfatullahtır. Alimin yüzünde bu nur vardır. Bu nurun aslı
Peygamberimizden gelir. Peygamberimizin yüzünün nurunu mevlid-i şerifte söyler.
İyi dikkatle dinlersen anlarsın. Bir Peygamberde olan iyilikler onun bir benzeri
onun yolunda hakkıyla çalışanlarda olur.
Hadîs-i Şerif:
- “Benim
halifelerime rahmet et.
-
Halifelerin kimdir ya Resûlullah?
-
Benim sünnetimi tutarlar, nasa da öğretirler.”
Hadîs-i Şerif:
“Peygamberlerin
varisleri ulemalardır.”[16]
- Babadan evlada varis olarak ne kalır?
- Ne mal bıraktı ise o kalır.
- Peygamberlerden ümmetine ne kalır?
- Yaşantısı, halı, nuru, feyzi aşkı,
sevgisi. muhabbeti kalır. Bu da Kur'ân'da ki nur, hadîste ki nur, ibadette ki
nur, zikrullahta ki nur, işte bunlar karşısında cin, şeytan ve diğer kötülükler
eğleşemez. Vesselâm...
İşte
bunlar hiç bir şeyhten feyz alamazlar ve hiç bir şeyh bunlara şeyhlik
yapamaz. Bunlar (manevi yardımı) maneviyatta büyük Evliyaullahların
ruhaniyetlerinden alırlar ve irşad edilirler. (Ne kendileri ne de başkaları bunların üveysi olduğunu bilmez.)
Mürşid-i Kâmilleri, Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (Sallallahu aleyhi
vesellem)'nın seçtiğini haber verdik. Bunlar aynı öyledirler. Bu Mürşid-i
Kâmiller halka karışırlar ama Evliyayı Kümmelin olanlar halka karışmazlar. Bu
Mürşid-i Kâmillerin Evliyayı Kümmelin'den makbul olduğuna dair:
Hadîs-i
şerif:
An
ibn-i Ömer ve An Reculu Mines sahabe (Radiyallahu anhu) Gâl gâle Resûlullah
(Sallallahu aleyhi vesellem):
“Nâsa karışıp
onların eza ve cefalarına katlanan mü'mini kâmil; karışmayıp eza ve cefalarına
katlanmayan mü'mini kamilden efdaldır.” dediği
bunlardır.
Bu
Mürşid-i Kamil'ler halka karışırlar. Eza, cefalarına sabrederler.
(N) Halka karışan mü'mini kâmil, halka
karışmayan kendi başına olan mü'mini kâmilden hayırlıdır. Çünkü halka karışan
onlara bir şeyler söyler. Din hususunda eğitir, yapar, gösterir. Karışmayan
mü'mini kâmil sadece kendi kendinedir. Onlar sünnetimi hem yapar, hem de halka
öğretirler. “İlminden istifade edilen
bir alim bin ibadetçiden hayırlıdır.”[17]
Evliyayı
Kümmelin olanlar halka karışmazlar. Eza, cefalarına sabretmezler. Gece-gündüz
köşeye çekilip ibadetle meşgul olurlar. Halbuki böyle değildir. (En makbulü ömür boyu öğren öğret, yap,
yaptır, eğit.)
Şimdi
zikrullah etmeye kulak asmayanlar hakkındaki ayeti kerimelere bakınız!...
(Sûre-i
Zümer, Ayet 22)
“Veyil
cehennemi zikrullah için kalbleri katılaşmış zikrullah etmez, onlaradır.” demektir.
(N)
Veylün cehennemi zikrullah etmeye etmeye
Allah tarafına kalbi katılaşmış olup zikrullah yapanları zikrullah ettikleri
için hoş görmez, zikredenleri sevmez, beğenmez, benimsemez. O tarafa kalbleri
katılaşmış ne kadar alim olsa yine kalbi katıdır.
(Sûre-i
Zümer, Ayet 9)
“Yoksa o
geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden, ahiretten çekinen ve
Rabb'inin rahmetini dileyen kimse (gibi) mi? İla Ahir...”
Birisi yatsı namazından sonra sabaha
kadar yatıyor. Birisi de geceleyin kalkıp namazla sabahlıyor. Bunun ikisi
mahşerde cennette Allah yanında beraber midir? Daima misal verilirken bir
benzeri misal verilir. Hiç namaz kılmayanı Allah'u Teâlâ geceleri ibadetle
geçirenle misal vermez. İki oğlun olsa birisi dediğini o biri de dediğinden
daha fazlasını tutsa senin yanında ikisi beraber mi olur? Muhakkak ki her emrini
her işaretini tutan daha kıymetli olur. Farzı, sünneti ve nafileyi yapan,
yalnız farzı sünneti yapandan Allah yanında kıymetli olur.
ASHAB-I SUFFA ve ONLAR NAATINDA OLANLARIN BAHSİ
Resûl-i
Ekrem Efendimiz böyle söylemiştir.
“Benim
ümmetimin içinde öyle insanlar var ki, kalpleri İbrahim Halilullah kalbi
gibidir.
Alâmetleri
nedir, Ya Resûlullah? diye sormuşlar? Buyurmuştur ki:
- Çok cömert
olur ve halka bol nasihat eder[18]
diye buyurmuştur. (Zamanı saadette Ashab-ı Suffa)
El, Hatip ed-Deylemi ve Ebû Abdurrahman üs selemi fî
sünne-i sofiye an ibn-i Abbas (Radiyallahu anhu) rivayeti ile Gâle Resûlullah
(Sallallahu aleyhi vesellem):
“Ey Ashab-ı
Suffa! Size müjdeler olsun. Her kim ümmetimden sizin bulunduğunuz naat ve hal
üzere olurlarsa siz onlardan razısınız. Onlarda sizden razıdır. Onlarda rızası
ile o hal, o naat-ı şerif üzerindedirler. Onlar muhakkak kıyamet günü benim
refikim (arkadaş) ve yoldaşımdırlar.”
İşte
Peygamber Efendimizin Ashab-ı Suffası vardı. Bunlar 700 kişi idi. Camii şerifin
sofasında gece-gündüz zikrullah ile meşgul olurlar idi, bunlara söylemiştir.
Resûlullah Efendimiz bunları çok severdi. Bunlardan acaib, garaib haller zuhur
ederdi. Bunların hepsi Resûl-i Ekrem'in mutfağından yerlerdi. Gayet büyük bir
sinisi vardı. Dört tarafında dört kulpu vardı.[19]
Babayiğitlerden dört kişi dört kulpundan
tutardı. Bir kat pilav, bir kat et böylece yükselmişti. Bu tarafta oturan o bir
taraftakini görmezdi.
Yediyüz
Ashab-ı Suffa belki de yedi yüz misafir bulunurdu. Bunların hepsi Resûlullah'ın
sofrasından yemek yerlerdi. Bu Ashab-ı Suffa harp zamanında giderler.
Zikrullaha çalışırlar. Askerler harbe girince bunlar geride dua ederlerdi.
Allah'u Teâlâ'yı zikrederlerdi. Resûlullah onlara böyle emrederdi.
(N) Müseylemetü'l-Kezzab ile Hz. Halid
arasında harp olunurken üçbin kişi harp etmeyip dua ve zikrullah ettiler.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in camisinin önünde sofası vardı. Allah'u Teâlâ'nın emri ile Ashab-ı
Suffa'yı Ashabtan ayırdı. Yani Allah'u Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de buyuruyor:
“Her kavimden bir zümre ayır”[20]
İşte Ashabın içinden
Ashab-ı Suffa'yı ayırdı. Bunların evi, malı, mülkü, çoluk, çocuğu yok.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in mutfağında yerler, caminin
sofasında yatarlardı. İlk defa 400, sonraları 700 kişi oldular. Bunlar
geceli-gündüzlü bütün vakitlerini Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in
camisinde geçirir, Peygamberimizin emri üzere zikrullaha çok çalışırlardı.
Peygamberimiz
(sallahu aleyhi vesellem) Mekke şehrini harple alınca fütuhat, Allah tarafından
zafer ve yardımları açıldı. Arap yarımadasının birazı harple, birazı sulhla
müslüman oldu. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) zengin oldu. Vefat
eden her Ashabın borcunu Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) verirdi. Allah yoluna verdikçe arkası gelir, geldikçe
dağıtırdı. Şöyle ki: Dört kulplu bir sinisi vardı.[21]Dört kulpundan birer babayiğit tutar,
siniyi ortaya koyarlar, üzerinde bir kat pilav, bir kat et yığılmış sivri bir
kubbe misali, onun etrafında Ashab-ı Suffa dizilir nöbetleşe yerler. Yiyen
kalkar ikinci posta oturur. Yediyüz Ashab-ı Suffa bir onun kadarda misafir
ondan yemek yerlerdi. Bu taraftaki oturan pilavın yığınından karşı taraftakini
görmezdi. Vakitli vakitsiz, ne zaman sini boşalırsa sininin boşu gider dolusu
gelirdi. Geceli-gündüzlü mutfağında o sininin etrafında yemek yenirdi.
Ashab-ı Suffa kendilerinin aile ve
çocukları müslüman olmamış veya kendileri her daim Peygamberimizin meclisinde,
cemaatinde bulunabilmek için evlenmeyi tercih etmeyip devamlı peygamberimizin
camisinde beş vakit namazı kılar, peygamberimizin vaaz ve nasihatlarını dinler,
gece ve gündüz geri kalan vakitlerini boşa geçirmeyip ibadet ederlerdi.
Cum'a günkü ibadetleri şöyledir: Perşembe
günü akşam namazını kılar, camiden çıkmaz, namaz vakti oldukça peygamberimizin
arkasında namazlarını kılarlar, namazlar arasında gece ve gündüz zikrullaha
devam ederlerdi. Cum'a gününün içinde bir saat vardır. O saatte dualar
kabuldür.[22] Allah'u Teâlâ sene de Leyle-i Kadri sakladığı gibi bu cum'a
günündeki saatide saklamıştır. Ulema “ittifaken neye karar verdilerse odur” demişler. Aslında saklıdır, bu Ashab-ı
Suffa'da bu bir saati kaçırmamak için yirmidört saatin hepsini peygamberimizin
camisinde ibadet ve taatla geçirirlerdi. Perşembe günü akşam namazında cuma
saati girer. Cuma günü akşam namazında cum'a saati çıkar. Bu yirmidört saati
hiç uyumamak üzere abdest tazelemek için dışarı çıkarsa çıkar, ondan başka
yirmidört saatin tümünü ibadet, taat, zikrullah, ameli salih ve namazla
geçirirlerdi.
Bir gün, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in yanına Mekke'nin beyleri
geldiler. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e dediler ki:
- “Biz, Ashab-ı Suffa ile oturamayız.
Onların ter kokuları bizi rahatsız ediyor. Biz seninle görüşmek istiyoruz, dediler.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'de bu beyler belki beni dinlerlerse
müslüman olurlar. Ashab-ı Suffa ile beraber otursunlar derse Ashab-ı Suffa'nın
ter kokularına dayanamıyorlar. Çünkü Arabistan'da su az, sıcak çok. Bunlarda
fakir, vücûtlarını tam zamanında yıkayamıyorlar. Onun için terliyorlar, o da
koku yapıyor.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) Ashab-ı Suffa'ya:
- Benim yanıma beyler gelecek belki beni dinler,
müslüman olurlar, siz dışarı çıkın onlar girsin buyurdu. Ashab-ı Suffa dışarı
çıktı, ellerini semaya kaldırdılar dualarında:
- Ya Rabbi! Senin sevgili Habibinin
Cemalını görmeden duramayız, diye yalvardılar.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e
Cebrail (Aleyhis-selâm) tekdir halinde şu ayetleri getirdi.
1- “Sen
onları yanından tard etme (kovma)
çünkü onlar Rabb'ılarının cemalına mürid olmuşlardır.”[23]
2- “Sen
de kendi nefsine sabret, onların terlerine, ter kokularına, konuştukları
sözlere sabret.[24]
Çünkü onlar Rabb'ılarının Cemalına mürid olmuşlardır.”
Allah'u Teâlâ Ashab-ı Suffa'ya “müridler”
diye hitab ediyor. Onlar için sevgili habibini tekdir ediyor. Bizce bu çok
normaldir. Bir cemaatte otururlarken Vali geldi. paşa geldi benimle konuşmak istiyor,
siz dışarı çıkın demek bizce normaldir.
Allah'u Teâlâ bunu da Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'e tekdir sayıyor. Müridlerin ne kadar Allah
yanında sevgili olduklarını bu ayette açıklıyor.
Bir gün onlardan biri ölmüştü, Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem)'e haber verdiler. Efendimiz etrafa bakarak Ashab-ı Suffa'dan
birine;
-
Sen onlardansın. Sen yıka, onlarda acaib, garaib haller çok olur, başkası
korkar diye emreyledi.
O
zat yıkarken baktı sağına soluna kendi dönüyor. “Fesubhanallah” sen ölüsün!
Diri hareketi yapıyorsun, deyince, ölen ölü kalkıp oturuyor hem de şu ayeti
okuyor.
(Sûre-i
Bakara, Ayet 154)
“Siz Allah'u
Teâlâ yolunda ölenlere öldü demeyiniz, belki onlar diridir. Velâkin siz
bilemezsiniz” Ayetini unuttun mu? Bizler diriyiz deyip, geri
yatıyor. Bu zat Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e böyle haber
verince:
-
Onun için seni gönderdim. Çünkü başkası olsa korkar, kaçardı. Sen onlardansın
onların halını bildiğin için seni gönderdim. Allah'u Teâlâ'nın sevgili dostlarıdır.
Onlar Allah'u Teâlâ'yı çok zikreden zakirlerdir diye buyurmuştur.
Hz.
Ökkâşe (Radiyallahu anhu)'de bunlardan hem de muhacirlerdendir. Çok harpler
yapmıştır.[25]
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in sevgilisidir.
Ashâb-ı Suffa harbe girmez. Kendi ısrarı
ve isteği ile girer. Yoksa onlar harbe girmez, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) öyle emrederdi. Müridlerin ev, mal ve çocuklarını terk edip hakiki
bir şeyhın tekkesinde çalışan dervişleri, harbe almayıp onlara dua ettirdikleri
her kabileden bir zümre ayır”[26] ayetine göredir. Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) Ashabın içinden Ashab-ı Suffa'yı ayırdı. Onlara
zikir ve dua ettirirdi. Bunlarda o dervişleri Ashab-ı Suffa kabul edip onlara
dua ettirirlerdi. Eba Müslim'in ordusu kâfirle harbe girince kırk derviş
secdeye kapanır, islâm ordusunun zafer kazanması için dua ederdi. Hadîs-i
Şerîf:
“Ben
Allah'in birliğine yemin ederim ki, siz dağlar. ovalar, vadiler geçersiniz.
Sizin sakat, ihtiyar, hasta diye evde bıraktığınız insanların içinde öyleleri
vardır ki; onlar sizinle beraber ovaları, vadileri, dağları aşar, sizinle harbe
girer. Size harbi kazandırır, siz anlayamazsınız.” Halk arasında bu söz, bu
hadise göre şöyle söylenir:
Hem sağ olanlar hem dünyadan gidenleri
cebhede görünmüş kâfirleri şöyle kırmış, böyle kırmış, zaferi kazanmış derler.
Canlı şahidini gösterirler.
Bunlar efsane değildir. Ashab ve Türk
tarihi bunlarla doludur.
Ashabı Suffa hakkında ayet [27]
El
Hatib Veddeylemi ve Ebu Abdurrahman üsselâmi fî sünneis sofiye An ibn-i Abbas
(Radiyallahu anhu) rivâyeti ile Gâle Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):
Bunların
yolu tarikat yoludur. Ehl-i zikrin piri ve başıdırlar. Ehlullahtırlar. Allah'u
Teâlâ'nın, sevgili Peygamberini bunlarla beraberliğe emreylediği âyeti kerimeye
bak:
(Sûre-i
Kehf, âyet 28)
“Sevgili Habîbim onlarla beraber olmağa
nefsine sabret”
Onların
terlerine, kokularına, her hallarına sabret ki (Onlar Rabb'lerine mürid olup akşam, sabah Rablarının Cemalini
isterler.) Zikir dua ederler. Onlar Allah'u Teâlâ'ya mürid olmuşlardır,
Allah'u Teâlâ yanında da onlar çok kıymetlidirler. Her kim zikrullaha
çalışmazsa şeytan onu muhakkak yakalar. Zikrullahtan ayırır, unutturur.
ASHAB-I
RESULULLAHA BUĞUZ EDENLER BAHSİ
Ashab-ı
Resûlullah hakkında Hadîsler:
An
ibn-i Ömer (Radiyallahu anhu) rivayeti ile Gâle Resûlullah (Sallallahu aleyhi
vesellem):
“Ashabıma kötü
söyleyenleri gördüğünüz vakit, Allah'u Teâlâ Hazretlerinin lâ'neti sizin
şerrinize olsun.”[28]
deyiniz diye buyurmuştur. Yine:
Hadîs-i
Şerif:
İbn-i
Nacar An Enes (Radiyallahu anhu) Gâle Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):
“Ashabım hakkında
Allah, Allah derim. Her
kim onlara buğuz ederse bana buğuz etmiştir. Ben de o kimseye buğuz ederim. Ve
her kim Ashablarımı severse beni sevmiştir. Ben de o kimseleri severim.
Allah'ım sen Ashabımı sevenleri sev ve Ashabıma buğuz edenlere sen de buğuz et”[29]
diye buyurmuştur. Bu hadîs-i şerifler anlayanlara yeter!...
Her
kim Ashabın her hangisine kötü zanda bulunursa, dîni Muhammed'in aleyhinde olmuş
olur. Çünkü islam dini Ashabın sözleri ile temel bulmuştur. Onların her birisi
dinimizin bir erkânıdır.
İmam-ı
Azam Efendimiz Hazretleri; Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu) diyerek kitabına
yazmıştır.
Hazreti
Şeyh Abdulkadir Geylânî (Gaddesallahu Sırrahul Aziz);
“Hazreti
Muaviye'nin halife-i Resûlullah olduğunu kabul etmeyen bizden değildir”
diye kitabında yazmıştır. Ne yazık ki kâdirî müridiyim diyen bir kısım insanlar
Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu)'ye buğuz ederler.
İmam-ı
Hasan (Radiyallahu anhu), Hazreti Muaviye (Radiyallahu Anhu)'ye biat ederek
halife eylemiştir. Onun rey-i tasvibini kabul etmeyen bizden değildir diye Şeyh
Abdulkadir Geylani Efendimiz kitabında buyurmuştur.
Resûl-i
Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz Hazretleri “Ashabıma buğuz edenlere şefaatim yoktur”[30]
demiştir. Yine benim hatırımı sayan
Ashabıma buğuz etmez, buğuz edene şefaatim yoktur demiştir.
(N) Bu dîn-i mübin Ashabın Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'den duyduklarını yazmakla onların ağzından alınan
hadîs-i şeriflerle temel bulmuştur. Kur'ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerifle yeryüzüne
Ashabın eliyle dağılmıştır. Bir de Peygamberimiz en zor sıkışık dar
zamanlarında Ashab mallarıyla, canlarıyla çalışıp bu dîn-i mübini her tarafa
yaymıştır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in dünya yüzüne İslâm
dînini yaymasında Ashabın çok büyük katkısı olmuştur. Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem)'den sonra Ashab bu dîn-i mübini yaymak için aralıksız
savaşlar, harbler yapmışlar. Kendi memleketlerini terk edip küffar içine
gurublar halinde gidip bu dîn-i mübîni yaymışlardır. İmam-ı Azam ve diğer
mezheb imamları kurdukları mezhebi ve Abdulkadir Geylani Hazretleri ve diğer
tarikat pirleri kurdukları tarikatı, Ashaba borçludurlar. Onlar Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'e sahib olmasalar bu dîn-i mübîni ayetleri,
hâdisleri elden ele, dilden dile bütün dünya yüzüne yaymasalar ne İmam-ı Azam o
mezhebi kurabilirdi. Ne tarikat pirleri ve mezheb sahibleri, din kitabı
yazarları, o kitapları yayabilir ve o tarikatları kurabilirdi. Bunların hepsi
bu yaptıklarını Ashaba borçludur. Onun için imam-ı Azam ve Gavs'ul-Azam Şeyh
Abdulkadir Geylanî Hazretleri Ashabın en küçüğünün derecesine yetişmesine imkân
yoktur. İlim de İmam-ı Azam ve Abdulkadir Geylani Hazretleri çok yüksektir.
Allah ve Resûlullah yanında, din hususunda fedakarlık gösterip, ilk islamiyeti
yeryüzüne yayıp, bu hususta en yararlı işler yapmada, bu şans başkalarında
olmayıp bir tek Ashab'da olmuştur. En kritik zamanlarda Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'e sahib çıkmada, din-i mübini yeryüzüne yaymada,
Ashabın çok büyük katkısı olmuştur. Onların derecesine kimse yetişemez. Çünkü
Kur'ân, din-i mübin; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in eliyle
yayılıyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e bu hususta en büyük
desteği Ashab, sonra Tabiinler yapıyor. Bu şeref Ashab ve Tabiinden başkasına
nasib olmuyor. Diğerleri onların yazdığı Kur'ân'ı hadîs ilmini ikinci planda
yaymışlardır. İlk tohumu eken onlardır. Onun için Allah'u Teâlâ yanında onların
derecesine kimse yetişemez.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) buyuruyor:
“Bir adam, bir adama ilim babından bir
şey öğretse o da başka birisine öğretse en son öğrenenin defterine yaptığı ibadetin
sevabı yazılır. Ona öğretenin defterine hem en son yapanın sevabının karşılığı,
hem de kendi yaptığının sevabı yazılır. Bu dîn-i mübini ilk öğreten, ilk yayan
Ashab olduğundan mezheb imamlarının tarikat pirlerinin, evliyaların yaptıkları
sevabların karşılığının hepsi Ashaba yazılır. Kıyamete kadar yapanlarınkinin
karşılığı Ashabın defterine yazılır. Onun için derecede Allah yanında en küçük
sahabe olsa bile ashabın derecesine hiç bir evliya yetişemez.
Hazreti
Muaviye (Radiyallahu anhu) hakkında hadîs-i şerifler çoktur.
Hm.
A. Tb. HI. An. Elbarcad (Radiyallahu Anhu) Al Hasan ibn-i Süfyan Vel Hasan
İbn-i Urvete vel Bagavi ve İbn-i Kani HI. Kr. An. Elharas Ad. An. İbn-i Abbas
Ts. Tb. An. Abdurrahman ibn'ül cevzî An. Ebû Hüreyre (Rıdvanullahi Teâlâ aleyhim
ecmain.) Gâle Selasete Hadîs:
Resûlullah
(Sallallahu aleyhi vesellem) bu sayılan Ashabın söyledikleri rivayetleri üç
hadîs-i şerif daha aynı bu hadîs-i şerif gibi hepsi de birbirini tasdik ve
tasvip eder.
“Allah'ım sen Muaviye'ye kitap ilmini ver
ve hesab ilmini öğret ve azabtan koru”[31]
diye buyurmuştur.
Ne
yazık ki bir kısım kimseler gayri mezheblerin sözlerine bakarak bu kadar
Peygamberimiz Efendimiz Hazretlerinin hadîsleri varken acı acı söylemişken
kıymete almazlar, korkmazlar. Kâdirî dervişiyim derler. Ehl-i tarikatız derler.
Dîn-i islâmın sarsılacağı yeri bilmezler. Allah'ım bizleri bu gibi kötü
itikadlardan muhafaza eylesin (amîn).
(N) Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu)
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in kaynıdır, kayın biraderidir. Ebû
Süfyan'ın kızını Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) alınca onlarla
akraba olmuşlardır. Hazreti Ali; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in
damadıdır. Birisi damadı birisi kaynıdır. Bunun ikisi ölünceye kadar
birbirlerinin kalbini kıracak bir söz söylememişler. Peygamberimiz'in yanında
iki Ashab olup din kardeşi olarak çalışmışlar. Hazreti Muaviye ile Hazreti Ali
arasındaki olan harb halifelik davası değil, Hazreti Osman'ın kan davası idi.
Bu mevzuda ikisi de haklı idi. Eğer Hazreti Ali halife olmak istese kılıç
çeker, karşıdakileri kırar, kendisi halife olurdu. Kendisinin dört sene
halifelik devrinde istese Hazreti Muaviye ve taraftarlarını yok ederdi. Hazreti
Muaviye ile Hazreti Ali arasında olan harbte müslümandır diye Hazreti Muaviye'nin
askerine kılıç çekmedi. Onun kılıç çekmeye kıymadığı askere bizde söz
söyleyemeyiz. Zübeyr[32] ve Talha [33] (Radiyallahu anhu) Hazretleri Aşere-i
Mübeşşere'den olup cennetlikle sağlıklarında müjdelenmiştir. Aşere-i
Mübeşşere'den cennetlikle müjdelenen Ashab'ın
bir kısmı Hazreti Ali'nin askerinin içinde bir kısmı da Hz. Muaviye'nin
askerinin içinde idi. Bunların hepsi de bize göre çok büyük zatlardır. Biz her
iki tarafında yanında kapıcılarına, hizmetçilerine iş gördürebilmek için sırada
bekleyen adam gibiyiz. Allah'u Teâlâ onlara o kadar büyük derece vermiş; onlara
göre bize de o kadar acizlik vermiştir. Misal; Cumhurreisi ile başbakanın
arasında tartışma çıksa, birbirlerine kalb kırgınlığı olsa, bunların arasında
şu haklı, şu haksız diye söz söylemek onların kapıcılarının haddi değildir!...
Ashab'ın, Aşere-i Mübeşşere'nin,
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in kayınbiraderinin yine
Peygamberimiz'in damadının ki bunların arasına girmek söz söylemek bizim
haddimize değildir. Ama Hz. Ali Ashabın en büyüklerinden ve Aşere-i
Mübeşşere'dendir. Hazreti Muaviye Ashabın orta hallilerindendir. Onların en
küçüğü de olsa diğer ümmetlerin hepsinin içinde en büyüğünden daha büyüktür.
Onlara büyüktür büyüktür deyip sonunda da şu haklıydı, şu haksızdı. Şu şöyle yapmalıydı,
bu böyle yapmalıydı demek onları büyük görmeyip küçümsemek olur. Derecede Hz.
Ali, Hz. Muaviye'den çok yüksektir. Hz. Muaviye'de kendine göre o da Sahabedir,
Ashab olmayan alimler her ne kadar büyük olsa, Allah yanında sevgili olsa, yine
Hz. Muaviye'nin tozuna yetişmesine imkân yoktur. Sen onun milyonda biri kadar
Allah yanında değeri olan bir alime Evliya der, büyük zat der, sözünü kesmez,
her işine hak verirsin de Hz. Muaviye'nin yaptıklarına niçin dil uzatırsın?
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):
“Ben
ilmin şehriyim, Ali kapısıdır.[34]Muaviye'de
o kapının çalacak tokmağı taktakısı, şakşakısıdır.[35]
Benden sonra Muaviye ile Ali arasındaki olan harb o ilim şehrinin kapısını
çalmak ve açmaktır.”
Onun için her kim Hazreti Ali
(Radiyallahu anhu) ile Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu) arasında olan
sözlerini ve harbini, incelerse ona çok büyük ilim açılır.
Peygamberimiz(Sallallahu Aleyhi Vessellem)'in Hazreti Ali Hakkındaki övücü
Hadîs-i Şerifleri çoktur. Malumdür uzun boylu yazmak istemiyorum. Onu
öven hadîsler çoktur. Buna karşılık Hazreti Muaviye hakkında onu öven
hadîslerde vardır.
Bir
gün, Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem) deve üzerinde idi. Arka
tarafında Hz. Muaviye vardı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) sordu:
-
Ya Muaviye! Bana neren yakın? Hz. Muaviye (Radiyallahu
anhu):
-
Karnım yakın, kalbim yakın. Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem):
-
Allah ilimle doldursun.[36] buyurdu.
Yine Hadîs-i Şerîf:
“Benim
ümmetimin içinde en hayırlılarından birisi ilk deniz harbini yapandır. Onlar
deniz harbini yapar. Bir adaya çıkar, o adayı alırlar.”
Bana cennette en
yakın olanlardan birisi de odur dediği Hz. Muaviye (Radiyallahu anhu) 120 parça
gemi ile ilk defa Kıbrıs'a çıkarma yaptı. Harble Kıbrıs'ı aldı. Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in halası Kıbrıs'a yerleşti ve orada vefat etti.
Kabri şerifi Kıbrısta'dır.
Allah onların , bu
dünyada himmet ve maneviyatlarından, yolundan, izinden, ahirette de
komşuluklarından ve şefaatlerinden ayırmasın. (amin)
Anlaşılıyor ki;
Peygamberimizin ilk deniz harbini yapan, benim yanımda çok sevgilidir. Bana
cennette komşu olacak dediği Hz. Muaviye'dir.
İmam-ı Ali
(Kerremallahu Veche)
Hakkında Hadîsler:
Hz. Ali hakkında da çok
hadîs-i şerîf vardır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Hz. Ebû Bekir,
Hz. Ömer, Hz. Osman'ı hadîslerle çok övüyor.
- Ya Resûlullah Ali
hakkında bir şey demedin, deyince Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):
- “Ali'nin eti etimden, kanı kanımdandır. Ali
bendendir”[37] insanın kendini övmesi doğru değildir. Ben, Ali'yi
översem ben beni övmüş olacağım, insanda kendini övmez. Ali demek ben demektir.
Yani aramızda en ufak zerrece bir fark yoktur.
“Ben ilmin şehriyim Ali kapısıdır.” Bütün Evliyaullahlar
herkes o kapıya muhtaçtır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ilim
şehrinin bir tek kapısı o olunca iyice düşünmek lâzımdır. Büyüklüğünün ve
derecesinin ölçülmesine imkân yoktur.
“Ben ilmin şehriyim
Ali ise kapısıdır”[38] diye buyurmuştur.
İmam Ali (Kerremallahu veche) Radiyallahu anhu efendimiz
varisi ulumun-Nebevidir. Resul-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)
Hazretlerinin ilminin varisidir, ilm-i ledün kapısıdır, ilm-i ledün ehlinin
sultanıdır.
"Nade aliyyen" duası
Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurmuştur ki:
Uhud cenginde kuyuya düştüğümde Cebrail (Aleyhis-selâm)
geldi dedi ki;
“Allah'u Teâlâ'ya
benim hacetim var, benim sıkıntılarım, kaygılarım, acılarım var. Bana dön,
Nübüvvetinle ya Muhammed! Velayetinle bunların hepsi senin hürmetine, senin
Nübüvvetinle olacaktır. Yâ Aliyyü, yâ Aliyyü, yâ Aliy.”
- Ya Muhammed!
Ali'yi çağır acaibler zuhur ettiğini göreceksin. Sıkıntılı zamanında onu sana
yardımcı bulursun.
Bu duanın okunuşu: “Nade aliyyen mazharil acaib, tecidhü
avnen leke finnevaib, liy ilallahi hacetî külli hemmin ve ğammin seyenceliy bi
Nübüvvetike ya Muhammed, bi vilayetike yâ Aliyyü yâ Aliyyü yâ Aliy edrikniy ve
aleyye mahviliy.”
Bir kimse bu dua ile çağırsa ve okusa (25, 51, 100 veya
150) kere okusa dar zamanında Allah'u Teâlâ'nın, Resûlullah'ın Aliyyül Murtaza'nın ve pirlerin himmetleri
yetişir.
(N) Aliye çağır
acaiblerin zuhur ettiğini göreceksin. Senin en sıkıntılı zamanında onu sana
yardımcı bulacaksın. Onun sana yardım etmesi bu olacak, olan hallerin hepsi senin büyüklüğüne senin
hürmetine olacak. Nübüvvetinle olacak ya Muhammed! Ali'nin gelmesi sana yardım
etmesi seni kurtarması senin Nübüvvetiyin büyüklüğünün hürmetine olacak ya Ali,
ya Ali, ya Ali beni düşün. Benden tarafa dön. Beni idrak et demektir.
Hazreti Ali geldi
kâfirleri dağıttı, peygamberimizi Uhud
dağının sarp bir yerine götürdü. Bir yol var, ancak bir kişi
gidebiliyordu. Hazreti Ali o yolun üzerinde tek başına durmuş her gelen kâfiri
vurup düşürüyordu. Hazreti Ali'nin elindeki kılıç kırıldı. Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) kendi kılıcı olan zülfikarı Hz. Ali'ye verdi.
Müslümanların hepsi dağın sarp çıkılması zor olan yerine çekilmiş harb
edemiyorlar. Ortada bir tek harb eden Hazreti Ali, ortada çarpışan kılıç bir tek
Zülfikardı. Her gelen kâfiri vurup düşürüyordu. Bunu gören Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem);
“Lâ Fetâ illâ Ali,
lâ seyfi illa zülfikâr” diye buyurdu.
Manası: Ali'den başka fethedip savaşı kazanacak
yoktur, zülfikardan başka savaşı kazanacak kılıç yoktur, demektir.
Duanın sonu
(Edrikniy ve Aleyye mahviliy) Manası: Beni idrak et, benden tarafa dön. Bana
yardım et, demektir. Esas aslı budur. Bilâl Babam bu duanın sonunu umumun
faydalanabilmesi için değiştirdi. (Edrikna ve Aleyna mahviliy) Bizi idrak et,
bizden tarafa dön, bizi kurtar demektir.
Topluma okunursa böyle okunması lâzımdır.
Ben Hilmi Kutlubay
duanın sonunda her ikisini de okuyorum. İlk defa “edrikniy ve aleyye mahviliy,”
ikincide “edriknâ ve aleynâ mahviliy.”
Beni idrak et, beni
kurtar, benden tarafa dön, ikinci de bizi idrak et, bizi kurtar, bizden tarafa
dön demektir.
Cihar-ı Yar içinde
en büyük en harikulâde acayip garaib haller en fazla Hz. Ali (Radiyallahu
anhu)'de zuhur etmiştir.
“Ashab'ın içinde üç ay evvel şehid düşen Nofeli
Medine'nin dışında çağırıp atıyla
silahıyla diriltip getiren Hz. Ebû Bekir
(Radiyallahu anhu) dir.”[39]
Sırtını yakan güneşe hışm
ile bakınca güneşi karartan Hz. Ömer (Radiyallahu anhu)'dir.[40]