PEYGAMBERİMİZİN NURUNUN ALLAH'IN NURUNDAN OLDUĞU BAHSİ
Burada Peygamberimiz Muhammed Mustafa (Sallallahu aleyhi
vesellem) Efendimizin nurunun Allah'u Teâlâ'nın nurundan olduğunu yazıyorum.
Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) ilk yaratılışı
mevcudattan hiç bir şeyin olmadığı zaman Allah'u Teâlâ kendi nurundan Resûl-i
Ekrem Efendimizin nurunu yarattı. Buna dair Hadîs-i Şerifler vardır.
Sahabeler sordular:
Yani “Allah'u Teâlâ her şeyden evvel neyi halk etti?” Dedi ki:
“Sizin Peygamberinizin nurunu halk etti.” Buna dair
ayet-i kerime:
(Sûre-i Nur, Ayet 35)
Allah'u Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de buyuruyor ki:
“Allah yerlerin ve
göklerin nurudur.” “Meselü nurihi” dediği
Hazreti Muhammed Mustafa (Sallallahu aleyhi vesellem)'nın nurudur.” Orada, Şeyh
Muhammed Bahaeddin kitabında çok tafsilatı ile söyler.
(N) Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'e sordular:
- Ya Resûlullah!
“Evvele ma halâkallah” En evvel Allah neyi yarattı. Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem) buyurdu:
- En evvel, Allah sizin Nebinizin nurunu
yarattı.[1]
“Halagallahü min
nuri Nebiyyüküm” dediği budur. O zamanda yaratılan mevcudatta Allah'tan başka
bir şey yoktu. Allah'u Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de buyuruyor:
- Benden bir sevgi
zuhur etti. İstedim ki bilineyim. O sevgiden kendi nurundan Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in nurunu yarattı. O nuru dörde böldü, üç
parçasından ay, güneş, yıldızlar, bu dünya, 18 bin alem, melâikeler, cennet,
cehennem, arş, kürs, levh, kalem hasılı yaratılan herşeyi ondan yarattı. Bir
parçasından da Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ruhunu yarattı. O
ruha; “beni zikret” diye emretti. Bu dünyadan yüzbinlerce büyük olan o ruh,
Allah'u Teâlâ'nın Esmalarıyla Allah'u Teâlâ'yı zikretmeye başladı. İşte
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) yaratıldığında Safiyye ilmi verildi.
İlmin en yükseği Safiyye ilmidir.
Adem (Aleyhis-selâm)
yaratıldıktan sonra bu vücutla yaratıldı. Ondan sonra Safiyye ilmi verilip, “Ya Adem! Benim Esmalarımı say”[2] diye Allah'u Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de emretti.
Adem (Aleyhis-selâm) Safiyye ilmiyle saymaya başladı. Halbuki hiç bir hocaya
gidip ders almamış, okumamıştı. Bir insan diğer bir insana bildiğinden fazla
bir şey öğretemez. Allahu Teâlâ öğretirse hiç bir kulun bilmediğini de öğretir.
Safiye ilmini de bizzat öğretir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) her
peygamber ne konuda diğerlerinden üstünse Peygamberimiz de o mevzuda ondan daha
da üstündür.
Adem
(Aleyhis-selâm)'ın Safiyyullahlığına hiç bir peygamber yetişemez. Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) Safiyyede Adem (Aleyhis-selâm)'den yüzbinlerce
sene evvel ruhuna o ilim ilk defa verildi. Adem (Aleyhis-selâm) yaratılınca
ondan sonra o ilim Adem (Aleyhis-selâm)'e de verildi. Musa (Aleyhis-selâm)
Hızır (Aleyhis-selâm)'dan ledün ilmini öğrenmek için kendisiyle arkadaş olup
bir çok zaman kendine hocalık yaptı. Halbuki Musa (Aleyhis-selâm)'nın derecesi
çok yüksektir. Musa (Aleyhis-selâm) kelimullahlıkta ileri idi. O Allahu Teâlâ
ile konuştu, göremedi. Ama Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Allah'u
Teâlâ'yı mi'râçta hem gördü, hem de ahiret saatiyle Allahu Teâlâ'nın dakikayı
sene gibi uzatması ile konuştu. Musa (Aleyhis-selâm) ömür boyu binbir soru,
binbir cevap konuştu. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) mi'râçta beş
dakikada doksanbin soru, doksan bin cevap konuştu. Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem) kelimullahlıkta da Musa (Aleyhis-selâm)'dan çok fazla idi.
Ashab-ı Kehf'in başından yarım gün 309 sene gibi geçti. [3] Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in başından
mi'râçta beş dakika yüz sene gibi geçti. Bunda da hepsinden yüksektir. Yunus
(Aleyhis-selâm) balık karnında 6 ay yaşadı.[4] Balığın midesi
Yunus (Aleyhis-selâm)'ı eritmedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e
yedirilen zehirin[5] bir lokması onbeş
sene midesinde durdu, erimedi. Vefat edeceği zaman eridi, zehirlendi.[6] Küffar elinden
şehid düştü. Bunda da Yunus (Aleyhis-selâm)'dan çok yüksektir.
Cebrailim selam
söyle dostuma,
Benim Muhammedim
Nurdan Ahmedim,
Gelsin seyran etsin
arşım üstüne,
Benim Muhammedim
nurdan Ahmedim.
Ben Onundur, O Benim
ey Cebrail,
Aramızda nesne yoktur
öyle bil,
Onun hürmetine durur
cümle kul,
Benim Muhammedim,
nurdan Ahmedim.
Onculayın hiç bir
kul yaratmadım,
Onun bir sözünü iki
yapmadım,
Ümmetini cehennem de
yakmadım,
Benim Muhammedim
nurdan Ahmedim.
Ahmedimdir Enbiyaların
başı,
Göklerimin nuru arşım
nakkaşi,
Yerde gökte iki cihan
güneşi,
Benim Muhammedim
nurdan Ahmedim.
Donattım arşımı
gelsin göreyim,
Kulların halinden
haber sorayım,
O gelsin ben ona
cevap vereyim,
Benim Muhammedim,
nurdan Ahmedim.
Kendi nurumdan
yarattım ben onu,
Aşık oldum ona hem
dünü günü,
Neylerem ben onsuz iki
cihanı,
Benim Muhammedim,
nurdan Ahmedim.
Yunus eder severiz
Muhammedi,
Ruhu için verelim
salavatı,
Kerim Allah ona
mahbubum dedi,
Benim Muhammedim
nurdan Ahmedim.
Yunus neder iki cihanı
sensiz,
Sen hak Peygambersin şeksiz gümansız,
Sana
uymayanlar gider imansız,
Benim
Muhammedim nurdan Ahmedim.
Yunus
EMRE.
Ya Resûlullah cemalin Sübhanellezi esra
imiş,
Saçın velleyli iza yağşa, Gözün ven-necmi
ayetel kübra imiş.
Veş-şemsi zatın Ved-duha sıfatındır senin
Nurun ala nurda hüviyyetin, bu alemden
kübra imiş.
Senin hakkında indi Sûre-i Ayet'el-Kevser
Deryayı feyzinde
senin kevser bir katra imiş.
Mana da senin
kadrini bilen bildi kendi kendini
Başın arş-ı alada
senin ayakların tahtes-sera imiş.
Hilkat-ı ervahta
sensin Evliyalar, Enbiyalar atası,
Hilkat-ı ecsamda
Adem ata bu cümleden kübra imiş.
Mucizatın âlemde
ceryan etmektedir hala gün gibi
Kur'ân'ül Kerîmül,
azîmül burhan bu cümleden kübra imiş.
Kıl şefaat sen bugün
Enbiyalar, Evliyalar serveri eyle medet
Bu güruhi aşıklarına
senin, bu Bilâl'ın Nadiruyyul Kadiri Cümleden sonra imiş.
Hacı
Muhammed Bilâl-i NADİR
Yüzün nuru hüdadır
ya Muhammed,
Sana canım fedadır ya Muhammed,
Bir ismin Ahmed-i Mahmudu Mürsel,
Bir adın Mustafadır ya Muhammed.
Lebin
zemzem cemalin Kâbetullah,
Makamın
hem uladır ya Muhammed,
Biz
günahkâr ümmetine kıl şefaat ya Resûl,
İşimiz,
gücümüz hep hatadır ya Muhammed.
Nesîm-i
ŞİRAZİ Hazretleri.
Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in 200 kadar ismi var.
İsminin
birisi Hakikat'ül-Hakayıktır. Hakikatların hakikatı demektir.
Bir
ismi de Ebel Ervahtır; Ruhlar babası demektir.
Resûl-i
Ekrem Efendimizin nuru cümle eşyanın hilkatıdır (elbisesidir). Bütün
maneviyatın zuhuru Allah'u Teâlâ'nın nurundandır. Bütün eşyanın zuhuratı
Peygamberimizin nurundandır. Bütün insanların ruhu Peygamberimizin ruhundan
yaratılmıştır.
“Lemmâ
halagallahu teâlâ, Adem (Aleyhis-selâm)'ü ve nefeha fîhir-Rûha atase fegale
elhamdülillahi”
Allah'u Teâlâ
Adem (Aleyhis-selâm)'ın
ruhuna kendi ruhundan üfleyip ruh verip bu dünyaya göndermiştir.[7]
Adem (Aleyhis-selâm)'ın ruhunun babası da Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'dir.
Buna
inanmayanın dini, nikâhı gider. Çünkü ayet ve
hadîslerle sabittir. İnkâr edenler Vahhabi mezheblidir. Asla onların sözlerine
inanmayınız, İçimizde hoca görünüp inkâr edenler var, inanmayınız vesselâm!...
RESULULLAH'IN SÜNNETLERİNE TABİ OLMA BAHSİ
Burada Resulullah'ın sünnetlerine tabi olmayı zikrediyor.
Hadîs-i
Şerif'te buyuruyor ki:
“Her kim
sünnetimi muhafaza ederse Allah'u Teâlâ ona dört büyük haslet verir.
Mü'minlerin kalbine sevgisini koyar. Münâfıkların kalbine heybetini koyar.
Malına, servetine, rızkına bolluk verir, kuvvetli bir din sahibi olur” diye
buyurmuştur.
Muhammed bir nur ki, güzellikler
güzelliğin ondan almış
Gülümseyen cemalına cemalullah seyre
dalmış,
Budur o ki davetçisi İbrahimler,
İsmailler
Divan durmuş huzurunda, Cebrailler
Mikailler
Budur
o ki çevirseydi alemlere gün yüzünü (nurunu),
Getirirdi bu cihan'ın ebediyyen
gündüzünü.
Ey Nur! Seni
tasavvura ne haddim var bilemedim.
Ömür boyu çabalayıp
gittiğim yol bir tek adım.
(Sûre-i
Ali İmran, Ayet 31)
“Ey Habibim!
Ahmed, Resulüm Ya Muhammed! Sen de ki: Eğer siz, Allah'u Teâlâ'ya sevilmek
isterseniz. Bana ve benim sünnetime tabi olunuz. Allah'u Teâlâ sizi sever ve
günahlarınızı affeder.” diye Resûluna (ayetle) haber veriyor.
(N) Bu ayeti kerimeye göre Allah'u
Teâlâ'ya sevilmek için muhakkak Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in
sünnetlerine tâbi olmak lâzımdır. Sünnete tâbi olamayanlar her ne kadar
harikulade haller gösterseler ya
şeytandandır ya da Allah'u Teâlâ gadabından vermiştir. Ayette ki “Onların amellerini şeytan ziynetlendirir”[8] dediğidir.
Onun
sünnetlerine tabi olup, kabul etmedikçe Allah'u Teâlâ sevmez. O sultanı
Enbiya'nın sünnetlerinin hepsini kabul edip onunla amel ve itikad etmedikçe
Allah'u Teâlâ'ya sevilemezsin. Onun ekvaline, ahvaline, ef'aline ve evsafına bu
dört sünneti azimesine hakkı ile iman, itikad ve amel etmedikçe seni hakkı ile
sevmez. Allah'u Teâlâ'ya yakınlık kazanamazsın. Onun ekvali şeriattır, ef'ali
tarikattır, ahvali hakikattır, evsafı da marifettir. Bunları tamam kabul ve
amel lâzımdır. Sen diyorsun ki, bana şeriat yeter. Ama o üçü nerde kaldı? Tarikat, hakikat ve marifet nerede kaldı.
Hadisi şerifte:
İmam-ı Ali (Radiyallahu anhu) rivâyetiyle buyuruyorlar
ki:
“Benim sünnetlerim
şunlardır. Şeriat kavlimdir, tarikat fiilimdir, hakikat halimdir, marifet
sırrımdır ve
zikrullah enisimdir”[9]
Yani gece gündüz
ayrılmadığım eşim ve yoldaşımdır diye buyurmuştur.
(N) İmam-ı Ali
(Kerremallahu Veche) sordu:
- Senin sünnetlerin
nelerdir? dedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):
- Şeriat kavlim,
tarikat fiilim, hakikat halım, marifet sırrım.
Şeriat; yapın,
yapmayın dediğim şeyler emir ve nehiylerdir.
Tarikat; benim
üzerinde durup fazladan çalıştığımdır.
Marifet; sırrımdır
diye buyuruyor.
Hakikat;
Peygamberimizin hakikatına ermektir.
1- Şeriat;
kavlimdir, yapın yapmayın dediğim şeylerdir. Abdest alın, namaz kılın, oruç
tutun, hacca gidin, zekat verin bu gibi şeyleri yapın. Nehyettiği, yasakladığı
şeyleri yapmayın, bunların hepsi şeriattır.
Tarikat; benim
fazladan yaptığımdır. Şeriatın emri olan beş vakti kıldıktan sonra fazladan
nafile kılarım. Akşam ile yatsı arasında
evvabin namazı,[10] yatsı namazından sonra iki rek'at nafile namaz, gece
kalkınca teheccüd namazı kılarım. Bu namaz Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'e farzdır.[11] Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) güneş doğduktan sonra işrak namazını, daha sonra kuşluk namazını,[12] bu namazların hem
çok büyük faziletli olduğunu söyler. Hem de kendisi kılardı, kendi devamlı
kılıp, “ümmetime sünnet kalmasın, ümmetim mes'ul olmasın” diye bazen
terkederdi. Müzekki'n-Nüfus kitabında “zikrullahı
hem oturduğu yerde, hem de ayağa kalktığı zaman Ashabla birlikte yaptılar.”[13]
“Sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar, ikindi
namazından sonra güneş batıncaya kadar bir kavimle oturup zikrullah ederlerse, İbrahim
ve İsmail (Aleyhis-selâm) evladından on
kişiyi, oniki kişiyi onbin lira verip esirlikten kurtarmaktan benim için daha
sevgilidir.”[14] İkindi namazından
sonra yapılan zikrullahın fazileti daha çoktur. Zikrullah hakkında Allahu Teâlâ
Kur'ân'da ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) hadîs-i şeriflerde bir
çok defalar söylemiştir. Bu hususta hadîs-i şerifler pek çoktur.
Ashab-ı Suffa'nın
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in sofrasından yemek yediğine
Peygamberimizin bu misafirperverliğine Ashaba yedirmesine içirmesine, bunların
ihtiyaçlarının karşılanmasına bunların hepsini Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) yapıyordu.
(ve mimma razaknahüm
yünfigun)
“O benim sevgili kullarım, yediklerinden yedirir, içirir
dağıtırlar”[15] ayetine göre
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bunları herkesten fazla yapardı.
1- Ashabtan, Ashab-ı
Suffa'nın ayrılmasını Allah'u Teâlâ Kur'ân'da emretti. “Her Kabileden bir zümre ayır,”[16] emrine göre
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Ashabtan Ashab-ı Suffayı ayırdı.
Hatta Ashab harbe gidince onlar gitmez. Secde ile kıyamla, zikirle, ibadetle
çalışır, zaferin kazanılması için dua ederlerdi. Peygamberimiz öyle emrederdi.
2- Şimdi hakiki bir
şeyh olursa, müridlerde hakiki olursa aynı değil mi? Şeyhlerin kapısında Yunus
Emre Hz, İbrahim Ethem Hz. gibi yüzbinlerce kişi evini, malını, mülkünü,
çoluk-çocuğunu memleketini her şeyini terk edip tekke de senelerce çalışırlar
(Yunus Emre'nin 18 sene sırtı ile odun çekmesi gibi), Şeyhlerin kapısında kazan
kaynar, hem o tekke de çalışanların yemesi hem de diğer müridlerin ve bütün
halkın yemesi, içmesi aynı değil mi? Bunu Allah'u Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de
emretmiş. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'de yapmıştır. Yukardaki
ayete göre yapılması farzdır. Sadece Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)
yaptığı için en azından büyük sünnettir. Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de
emrettiği için farzdır. İşte şeyhlerin kapısında aynı böyle çalışanlar vardır.
Bu sünnetten de aşağı düşmez. Sünnetse bu neden tarikatta hakiki şeyhlerde,
hakiki müridlerde oluyor da, hocalarımızda olmuyor? Hatta değil öylesi, evine
bir tek misafir bile almıyor. İşte Allah'u Teâlâ'nın emrini hakkı ile yapan
yalnız şeyhlerdir. Tarikatçılardır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'de
tarikat ef'alımdır, benim fazladan yaptığımdır. Onunla çalışanlar çalışsın
büyük derece alsınlar demektedir.
3-Bizim türkçemizde
derler ki ortada millet arasında bir söz var. Şöyle olmuş, böyle olmuş, şu iş
şunun için öyle olmuş, derler. Birisi de der ki: Ben o işin esas hakikatını
biliyorum, o işin esas hakikatı şöyledir; milletin arada söyledikleri yanlıştır
derler. İşte bir insanda şeriatla amel edip, tarikatla süluk edip çalışa,
çalışa, ilerleye ilerleye Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in
hakikatına erer. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ikiyüz kadar
ismi var. bir ismide Hakikatü'l-Hakayık'tır. Bütün hakikatların hakikatı
demektir. Milletin arada Peygamberimize söylediği, övdüğü kulaktan kulağa duyma
ile söylediklerinin yanlış olup esas hakikatını, hakikatı Resulullah'ı görünce
o zaman Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in esas hakikatı buymuş,
zahirde söylenenlerin hepsi yanlışmış derler.
4- Ve Marifeti
sırrı; Marifet benim sırrımdır dediği şudur: Yine halk arasında şu adam şöyle,
şöyle bir iş yapmış ne kadar zor, ne kadar güç iş yapmış derler. O biri de der
ki: Onları yapmada ne var esas marifet şunu yapmada der. İşte Peygamberimizin
marifetine eren Allah'u Teâlâ'nın marifetine erer. Kulaktan duyma, zahir gözle
kitaptan okuma, dille söyleme ile değil, marifetullahla bilme, ibretullahla
görme halı, kendinden zuhur eder. “Allah'u
Teâlâ'nın nuru ile bakar.”[17] İyiliği-kötülüğü,
doğruyu-yanlışı, haklıyı-haksızı, ilerde geleceği kullara gizlediği Allah'u
Teâlâ ile kul arasında olan en gizli halleri sırları marifetullahla bilir.
Allah'ın nuru ile görür.
Nurunla bir göz ver
bana
Ol göz ile bakam
sana
Seyreyledikçe her yana
Bildir bana mevlam seni.
Yüzüm
gözünden ırmayam
Senden
gayrisini görmeyem
Bir
lahza sensiz durmayam.
Bildir
bana Mevlam seni.
Seyyid
NİZAMOĞLU.
Bunlara ariflerde denir. Yani bilenler
demektir. Hiç kimsenin bilmediğini Allahu Teâlâ'nın bildirmesi ile bilirler. En
gizli Allah'ın sırlarını gördüğü zaman Allah'ın nuru ile bakıp onun hikmetini halini
bilir. Misal:
Bir memlekette hiç deve yokmuş. O
memlekette arifler varmış. Padişah başka memlekete gidince deveyi görmüş, bu
arifleri imtihan için çağırmış.
- Siz gerçekten her şeyi biliyormuşsunuz,
şimdi dünya yüzünde olan bir hayvan var, yere yatar üstüne götürebileceği kadar
yük yüklersin, kendisine kaldırmak için işaret yaparsan yük ne kadar ağır
olursa olsun götürebileceği kadarsa yükün altından kalkar. Bu hayvanın diğer
hayvanlardan bu meziyeti fazladır. Niçin bu hayvan böyle kalkabiliyor? Arifler
düşünüyor.
Bir tanesi:
- O hayvanın boynu uzun olması
lazım. Çünkü kafayı sallamadan kimse
kalkamaz. Kafanın fazla sallanması için boynunun çok uzun olması lâzım.
İkinci Arif:
- O hayvanın kuyruğu kısa olması lâzım
diye söylüyor. (Besliye besliye kuyruğu çok büyüyen mor koyunlar yerinden zor
kalkar.) Kuyruğu büyük olsa yükle kalkması zorlaşır.
Üçünçü arif:
- O hayvanın ayaklarıda uzun olması lazım
diye deveyi tarif ediyorlar. Padişah:
- Niçin diye soruyor: Birincisi:
- Bir insan, hayvan kalkmayı dönmeyi,
hareketi, her şeyi bunları kafadan alır. Mesela: Hiç boynu, kafası kımıldamayan
adam zor kalkar. Hayvanlarda aynıdır. Yine bir insan başını kaldırırken az
sallaması, kalkmasına çok yardımcı olur. Bu hayvanında boynu ne kadar uzun
olursa başını sallayıp kalkması o kadar kolay olur. Onun için boynu uzundur
dedim. Diğerleri de söylüyor. Allah'u Teâlâ'nın yarattıklarının her birisinde
ayrı bir ibret vardır.
Bir koyun'un sırtındaki kıl, bir atta,
katırda olsa ne kadar zor kırkılır, kırkılana
kadar ne kadar adam sakatlardı. Kuştaki kanat; fillerde, yırtıcı canavar, Aslan
ve Kaplanda olsa dünya yüzündeki insanları çabuk avlar, insanları çabuk
bitirir. kökünü keserlerdi. Kanatlı fil hangi evin üzerine konsa yıkar, Allah
her şeyi çok güzel hesab ile Ahseni takvim üzere yaratmıştır. “İnsanı çok güzel hesabla yarattım.” [18] Her hayvanın olması ve olmamasında büyük
faydalar ve zararları vardır. Evde yetişen evcil hayvanlar hasta olunca
diğerlerine bulaşmasın diye sürüden ayırıp
ayrı yemliyorlar. Afrikada yaşayan yüzlerce çeşit geyik vesaire hayvan
sürüleri, hayvanlar bunların birisi hasta olursa diğerlerine bulaşır. Hepsi
ölür. Bir yırtıcı canavar, sürüyü kovalarsa hasta en geride kalır. Onu yer,
hastayı sürüden ayırmış olur. O yemezse o hastalık hepsine bulaşır. Hepsi ölür,
işte herşey yaratılışta büyük hesabla Kur'ân deyimi ile (ahseni takvim ile)
Allah'u Teâlâ'nın güzel hesaplaması, o hesab üzerine yaratılmıştır. İşte
marifet ehl-i, her hayvanın olunca ne faydası olmazsa ne zararı olduğunu, o
marifet ilmi ile görür, anlar, bilir. Bu göz, bu idrak, bu akıl, onu bilmeden,
anlamadan acizdir. Bu da Peygamberimizin marifetine Allah'u Teâlâ'nın
marifetullahlığına çalışa çalışa ermekle olur. Biz herhangi bir yaratığa
bakıpta ondaki bu halleri bilmiyorsak onda öyle gizli ve gerekli tarafı
olmadığından değil, biz onun marifetine eremediğimizdendir. Bu dediklerim yine
o birlerine nisbeten zahirdir, bunun yüzlerce, binlerce misli daha fazla
Allah'u Teâlâ ile kullar arasındadır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) ile ümmeti arasında öyle bilinen, bilinmesi güç olan şeyleri görmek,
bilmek, anlamakdır. Allah'u Teâlâ hepimize bildirsin (Amin).
Derviş'in
okuduğu kitaplara dikkat etmesi hususunda
Bilal Babamın yanına bir müridi geliyor,
ben kitap okuyacağım diyor. Bilal babam
sen başkalarının yazdığı kitabı okursan sana hoca derler. Sen benim
dediklerimle çalışırsan o kitapları yazan adamların ilmi senden zuhur eder. Sen
söylersin herkes yazar. Sen Allah yanında büyük adam olursun, millette senden
çok istifade eder. Misal; Mevlâna Hazretleri Şemsi Tebrizi Hazretlerini bulmasa
ve bu ilme, bu sırra vakıf olmasaydı, kendisi bir oda dolusu kitapları okur
onlarla ömrünü geçirirdi. Zahiri ilimde en çok zirveye çıkardı. Şems
Hazretlerinin kendisini ikazı, irşadı kendinin maneviyata çalışması,
kitaplarının hepsini Şems Hazretlerinin emriyle suya, (havuza) atması kendini
zikrullaha ilm-i ledün'e bu saydıklarıma vermesi sonunda kendinde ilm-i ledün
doğuyor. Kendi söylüyor, herkes yazıyor. Bütün dünya yüzünde herkes takdir edip
kabrine geliyor.
Şimdi bile kendinin sözleri hikmetli,
alacaklı olup kıyamete kadar herkes istifade ediyor.
5- “Ve zikrullahi enisi ”Zikrullah
gece-gündüz eşim arkadaşım ve yoldaşımdır” diye buyuruyor. Bilâl Babam:
Çalıştığım zamanlarda 24 saatin içinde
beş vakit namaz hariç, onların dışında kelime-i tevhidi yetmişbinden aşağı
düşürmedim. Ne kadar çok sıkı çalışsamda 90 binden yukarı çıkamadım.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) “Nefisle
mücahede en büyük cihaddır, harbtir,”[19] diyor. Bir insan senelerce az yerken,
daha az yerken, daha az yerken, tuzsuz, yağsız yerken yerken öyle olur ki uyku
hiç olmaz. Bilâl Babam 24 saatin içinde eski büyük çay bardakları ile bir
bardak arpa unu ölçüp onun ya çorbasını, ya ekmeğini yiyor. Hiç tuz ve yağ
olmadan uzun müddet devam ederken ederken bende hiç uyku kalmadı diyor. O zaman
işte 70 bin ile 90 bin arasında kelime-i tevhid “Lâ ilahe illallah” çekiyor.
Cenneti Ala'ya
gireyim dersen,
Açılmış güllerin
dereyim dersen,
Resûlün cemalin
göreyim dersen,
Gel ölüm gelmezden
tedarik eyle,
Gezdiğin yerlerde Hakkı
zikreyle.
Yeşildir sancağı
nurdan alemi,
Delilsiz gidilmez
yollar harâmi,
Delilim Kur'ân hakkın
kelamı,
Gel ölüm gelmezden
tedarik eyle,
Gezdiğin yerlerde
Hakkı zikreyle.
Cenneti alada
ırmaklar akar,
Oturmuş huriler
seyrine bakar,
Münafık olanı
cehennem yakar,
Gel ölüm gelmezden
tedarik eyle,
Gezdiğin yerlerde
Hakkı zikreyle.
Aşık Yunus der ki
dünya yalandır,
Ömrüm geldi geçti ahir
zamandır,
Aşık olanlara uyku
haramdır,
Gel ölüm gelmezden
tedarik eyle,
Gezdiğin yerlerde Hakkı
zikreyle.
Yunus
EMRE.
6- “Ve Gurretul ayni
fissalât”
“İki gözümün nuru namazdır.”[20] dediği
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) farzı kılar, sünneti kılar, nafileyi
de kılar. Akşam namazından sonra evvabin, gece teheccüd, güneş doğduktan sonra
ışrak, kuşluk bu gibi namazları Peygamberimiz devamlı kılardı. Namazda mukim
olmak demek dervişlere göre beş vakit namaz değildir. O herkese göredir. Esas
mukim olmak hem beş vakit namazı, farzı, sünneti, hemde bu saydığımız nafile
namazları yerli yerince zamanı geldikçe kılmaktır. Esas mukimlik bundadır.
Çünkü Peygamberimiz hem kılmış, hem yapmış, hem övmüş bizler için en büyük
mükafat olduğunu söylemiştir. İşte iki gözümün nuru namazdır” dediği odur.
Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) yatsı namazından sonra iki rek'at namaz kılıyor.
Sabah namazı oluyor, ezan okunuyor. Veysel Karani Hazretlerine:
- Niçin sabaha kadar
namaz kılıyorsun? Yorulmuyor musun? Usanmıyor musun? sorusuna Veysel Karani
Hazretleri:
- Rükuda, secdede
üçer sefer Sübhane Rabbiyel azim, Sübhane Rabbiyel a'la denilmesi lâzım. Ben
bunları söyleyip kavuşturmadan sabah namazı oluyor, diyor. İşte Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in “iki gözümün nuru namazdır” dediği, namaza
durunca kendi kendini kaybeder, o aşk ve o muhabbetle kılar. Bakar ki gece
bitmiş sabah namazı olmuş namazda en fazla hiç bilmeyenler yanılır, bir de bu
namazı kılanlar yanılır. Büyük zatlar yanılır. Misal bir kız ile bir oğlan çok
muhabbete dalar. Vaktin nasıl geçtiğini bilmez, onların hali namazda Allah'u
Teâlâ ile kul arasında olan halın yüzbinde biri değildir. Allahu Ekber deyince
namaza durdu, gözü bakar, ağzı dua okur. Kendi hem burda namaz kılıyor hem
başka yerde ayakta ise rüku edeceği zaman, Ettehıyyatta ise selâm vereceği
zaman, dua bitince ancak burda namazda olduğunu hatırlar. Namazda halden hale
geçer. Hal ise dil ile tarif edilmez.
“El-İttihadü halün
la yağbiru anhü bil makal” dediği odur. Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)
Peygamberimizin arkasında namaz kılarken harbte idiler. Kılıçları üzerlerinde
idi. Peygamberimiz, Kur'ân-ı Kerim'de: “Firavunun:
“Ene Rabbikumul
A'la”
- “Ben sizin A'la olan Rabb'iniz değil
miyim?”[21] dediği ayeti
okuyor. Manası:
Bunu duyan Hazreti
Ömer işte namazda halden hale geçiyordu. Kendi kendini kaybetti, namazda
olduğunu unuttu, kılıcını çekip havaya kaldırdı. Havada sallamaya, avazının
çıktığı kadar bağırmaya, başladı. Hemde safların içinde dolaşıyor.
- “Vallahi ben o
zamanda olsam bu kılıçla onun başını keserdim” diyor. Kılıç havada kendi
bağırarak yürüyor, safları birbirine katıyor. O hal geçince baktı ki namazda
kılıcı kınına koyup hemen yerine durdu. Namaz bitince dediler ki:
- Ya Resûlullah!
Ömer bu gün bizim namazımızı fesada verdi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) namazı fesada vermedi dese Hz. Ömer'in yaptığı hareket namazı fesada
verecek hareket idi. Verdi dese Hz. Ömer onu kendiliğinden değil bir halla
yaptığını biliyordu. Sukut edip düşünürken ,Cebrail (Aleyhis-selâm) geldi.
- Ya Resûlullah!
Allah'u Teâlâ'nın selâmı var. Bu günkü namazın içinde Allah'ın en hoşuna giden
taraf Ömer'in Firavunun sözüne dayanamayıp kılıcı çekip “Vallahi ben o zamanda
olsam bu kılıçla onun başını keserdim” diye bağırması oldu. İşte
Peygamberimizin “iki gözümün nuru namazdır” dediği budur.
Derviş; hakiki
derviş ise, ona da hal geliyorsa, namazdaki titremeler, bağırmalar, çağırmalar,
bu gibi hallar o Allah sevgisinden aşkla, oluyorsa, o namaz en makbul namazdır.
Onu gösteriş, riya için kendinden geçmeyip aklı başında iken yapıyorsa o namaz
riyadır. Kendi kabul olmadığı gibi evvelki kabul olmuş namazları da fesada
verir. Allah esirgesin...
7- "Ves-savmü
hücceti”
“Oruç beni menzilime yetiştirecek olan bineğimdir.” Onun için
Peygamberimiz, “haftanın iki gününü[22] ve her ayın Eyyami Büyuz13, 14, 15'ini oruçla
geçirirdi.”[23] Recep, Şaban,
Muharrem ayını oruçla geçirirdi.”[24] Ümmetime sünnet
olmasın diye bazen tutmazdı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem): “Siz Kur'ân-ı dıştan ben içten okurum.”[25] Her ibadeti siz dıştan
ben içten yaparım” diye buyurmuştur. Oruçta öyledir, orucu sadece bu vücuda
değil tüm azalarına tutturmak gerekir. Hz.Meryem'in “Ben oruçluyum” diye
konuşmayıp sükut etmesi lisanı ile oruç tutmaya delildir. Böyle her azası ile
oruç tutardı. O da beni menzilime
yetiştirecek olan bineğimdir diye buyurmuştur.
Sen ümmeti Muhammed'den onun akvaline, ef'aline, ahvaline
ve evsafına uyman lâzımdır.
Akval-i
şeriattır, ef'al-i tarikattır, ahval-i hakikattır. Evsaf-ı marifettir.
Zikrullah gece-gündüz ayrılmadığı ve
gece-gündüz ayrılmayıp zikrettiğidir.
Hocam,
sen bana şeriat yeter diyorsun, şeriat sünnetlerin birisidir. Ben Alimim
dersin, Alim bu sünnetlerin hepsini
yapandır. Bunları yapmadıktan sonra sen, Resûlullah'ın izine (sünnetine) tamamen gitmiş ona (uymuş) sayılamazsın. Allah'u Teâlâ
Kur'an gönderdi, içinde şeriat, tarikat, marifet ve hakikat hepsi vardır.
Bunların
hepsine iman ve itikad etmemizi emreyledi. Amel etmemizi haber verdi. Sen
Allah'u Teâlâ'ya kul, Resûlüne ümmet iken neden bu sünnetlerin bazısını kabul
edip, bazılarını da kabul etmezsen sen de büyüklük nerede kaldı? Bu kadar
Hadîs-i Şerifleri ve Ayeti kerimeleri hiçe sayarsan, Allah'u Teâlâ belânı
verir. Allah'u Teâlâ'dan korkman lâzımdır. Şeriatsız tarikat zındıklıktır,
tarikatsız şeriat fasıklıktır. Her ikisini kabul edenler ve amel edenler
Resûlullah'ın izinden giden has ümmetlerdir...
Hadîs
Ashabdan:
“Diyorlar
ki; “O zikrullah ettiğinde cemii bütün
vücudu her azası ile zikrullah ederdi.” [26]
Onun en sevgili olan sünnetlerine kulak asmıyorsun. Her
kim bu saydığımız sünnetleri tutarsa tamamen Cenâb-ı Hakk onu mü'minlere
sevdirir, münafıkları ondan korkutur. Servetini, devletini artırır. Kuvvetli
bir dîn sahibi olur. Resûlullah o kimseyi çok sever ve Resûlullah'ın halifesi
olur.
(N) Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'den duyan Ashab diyorlar ki: Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) için o zikrullah ettiği zaman cemii vücudu azaları
ile zikrullah ederdi. Misal: Musa (Aleyhis-selâm) Cenâb-ı Hakk Teâlâ
Hazretlerine Tur-i Sina'da sordu.
- “Ya Rabbi! Sen
benimle konuşuyorsun, vücudumun her azasından yukardan, aşağıdan sağdan, soldan
üstümden, ayağımın altından, kalbimin içinden bütün vücud azalarımın hepsinden daha
sayamadığım aciz kaldığım her yerden ses geliyor. Musa (Aleyhis-selâm):
- Senin sesinin
hepsi bu mu? Bana kaç sesle konuşuyorsun? Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hazretleri:
- Ben seninle
konuşurken yetmişbin kelâm üzere konuşuyorum. Bu asırda senden başkasıda bu konuşmama
dayanamaz. Eğer lisanımın hepsi ile koruşşam ne sen kalırsın ne dünya kalır, ne
de bir yaratık? Hepsi mahvolur.
İşte Allah'u Teâlâ
Musa (Aleyhis-selâm) ile konuşurken Allah'u Teâlâ Musa (Aleyhis-selâm)'ın bütün
vücud azalarının hepsi ile daha da çok fazlası ile konuşurdu.
Musa
(Aleyhis-selâm)'ya sadece Tur-u Sina'da böyle hal olurdu, diğer zamanlarda
olmazdı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ömür boyu ibadetlerinin
hepsinde, Allah'u Teâlâ Musa (Aleyhis-selâm)'ın Tur-u Sina'dakinden daha fazla
lisanla konuşurdu. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Allah'u Teâlâ
ile Arş-ı A'la'da konuşması onun Allah'u Teâlâ ve diğer peygamberler ve
yaratıkların ona çok üstün bir özellik vererek konuştu. Yoksa Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'den ömür boyu bütün ibadetlerinde aynı hal, aynı
tecelli, aynı konuşma vardı. Bir tek acizlik (beşeriyet hali hariç) diğer
zamanlarda da kendinde konuşma ve daha bir çok haller olurdu.
Doğuran ana kurban,
Melekler
yapar bayram,
Hakk'ın
didarını seyran,
Eyler
kundak içinde.
Yunus
EMRE.
Yunus Emre'nin deyimi ile doğar doğmaz
başlıyor. Dört-beş yaşlarında iken “Cebrail,
Mikail ve İsrafil (Aleyhis-selâm) kendini ameliyat edip[27] içinden
Ahlak-ı Zemîme'yi çıkartıp,”kendine musallat olacak şeytan-ı Allah'u Teâlâ
müslüman etti ve emrine âmâde kıldı. İşte bu haller bu zamanda başlıyor.
Mansur-i Bağdadi Hazretleri'nin "enel
hak" demesi
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) zikrullah ederken bu dille değil, bütün vücud azaları ile zikrullah
ediyor. Misal: Mansur-i Bağdadi Hazretleri;
- “Enel Hakk” dedi.[28] Ben Hakk'ım,
ben Allah'ım demektir.
- Söyleme dediler. Yine söyledi.
Mahkemeye verdiler:
- Söylersen sana ölüm cezası vereceğiz
dediler, yine söyledi. Asmak için götürdüler, söyleme dediler yine söyledi.
Kendini kesecekleri zaman:
- En son sözünü söyle, vasiyetini yap
dediler. Yine:
- “Enel Hakk” dedi.
- Size bir vasiyetim var, onu yerine
getirin dedi. Benim ilk defa tek tek
kollarımı kesin, ara verin sonra başımı kesin. İlk defa kolunu kestiler.
Kolunu yüzünden tarafa çevirdi, yüzüne kan fışkırdı.
- Ey Nefis! Seni uslandıramadımsa seni
kendi kanıma beledim dedi. İkinci kolunu kestirdi, yine aynı sözleri
tekrarladı, başını kestiler. O zaman baktılar ki akan kan düz akmıyor. Sağa,
sola gidip duruyor, okudular ki kanda “Enel Hakk” yazıyor. İşte o zamana kadar
diliyle söylüyor sandılar. Baktılar ki bütün vücud azaları ile söylüyor. Akan
kana kulaklarını verip, dinlediler. Kanda devamlı “Enel Hakk, Enel Hakk, Enel
Hakk” diye devam ediyor. Anladılar ki söyleyen lisanı değilmiş, bütün vücud
azaları ile söylüyormuş. Yakıp külünü havaya savurdular. Havada külü “Enel
Hakk” dedi. İşte Peygamberimizin Allah'la kendi arasındaki olan hal, bütün
vücud azaları ile zikretmesi, hem Musa(Aleyhis-selâm)'nınkinden , hem de
Mansuri Bağdadi Hazretlerininkinden defalarca, kat kat fazladır. Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) “Enel Hakk” demedi, ama daha ilerisine dalıp:
“Ma arafnake Hakka marifetike”
“Ben
sana hakkı ile arif olup idrak edemedim”[29] dedi.
Bir göle kışın su biraz fazla gelirse doldurur, taşırır. Mansuri
Bağdadi'de öyle oldu. Bir denize bütün sular, ırmaklar akar, taşmaz,.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in maneviyatı da deniz gibi taşmadı.
Mansuri Bağdadi Hazretlerinin hakikat aleminde fazla uzanan kollarını, şeriat
makası budadı, ona akıl yetmez! Onu ancak hal ehli olanlar anlarlar. Sözünde
kendi görüşüne göre haklıdır çünkü içinde yaşıyor.
İmam-ı Rabbânî Hazretleri vaazında: "Bir insan Allah yolunda çalışırsa,
çalışa çalışa zikrullah nuru kalbine yetişir.” (İnnen nura iza dahalel
kalb) “Nur kalbe dahil olunca (ven
Fesih ven şerah) o kalbi temizler, açar.
O kalbe nur girer.[30] Kalb zikrullah
etmeye başlar” Kadiriler cehri zikir yapa yapa zikrullahın nurunu kalbe
yetiştirir. Kalb zikrullah eder. O zaman kalbte titremeler, bağırmalar,
çağırmalar, hareket olur. İçerden yumrukla vurulur gibi vurulur. O zaman kalb
zikreder. Kalb ilhamla konuşur. Bazı kimseler “kalbim
bana Rabb'ımdan haber verdi” derler. Biz bunu da makbul tutmayız. Kendi ile
Rabb'ısı arasına kalbini vasıta yapıyor. Bizzat Rabb'ım bana bunu haber verdi
demesi lâzım. Bu vaazı zahiri alimler toplandılar. “Buna imkân yok, kalb bir et parçasıdır, nasıl olurda zikreder,
konuşur,” dediler. İmtihan için İmam-ı Rabbani Hazretlerine gelmeye karar
verdiler. Onlar gelirken İmam-ı Rabbani Hazretlerinin çok acil bir işi çıktı.
Gitmese iş çok acil, gitse kendi ile imtihana gelenlerden aciz kalmış, kaçmış
diyecekler. Sekiz-on yaşlarında ki ufak bir çocuğuna huzur edip hal ile baktı. Allah'u Teâlâ kendisine
tecelli etti.
- Artık tamam
gidelim. İmtihana gelecekler için bu çocuk, onların sorusuna cevap verir. Bize
hacet yok, dedi ve evden ayrıldı. İmtihan için geldiler. Gelenler çocuğa:
- Baban nerde?
Çocuk:
- Babamın bir işi
çıktı gitti, Onlar:
- Biz kendisi ile
imtihan olmaya gelmiştik. Çocuk:
- Yerinde ben varım,
Soracağınızı bana sorun. Babam benim için bu soruların cevabını ver dedi.
Onların en ileri geleni çocuğa:
- Baban vaazında
kalb Allah'ı zikreder, konuşur dedi. Kalb bir et parçasıdır, et parçası nasıl
Allah'ı zikreder, nasıl konuşur dediler. Çocuk;
- Kalb'de bir et
parçasıdır, dilde bir et parçasıdır. Dil, Allah derde, kalb neden Allah
demesin? İmtihana gelenler düşündüler düşündüler söyleyecek söz bulamadılar. En
sonunda özür dileyip gitmek mecburiyetinde kaldılar. Vücud azalarından birisi
de kalbtir. İnsan çalışa çalışa ilk defa kalbi zikreder. O zaman dağlar,
taşlar, ağaçlar, sular bütün yaratılanların hepsinin zikrini duyar. Kur'ân'da
da aynısını söyler. “Yerde, gökte ne
varsa canlı-cansız Allah'ı zikreder.”[31]Onlarla zikreder.
Dağlar ile taşlar ile,
Zikredeyim Allah seni.
Seherlerde kuşlar ile,
Zikredeyim Allah seni,
Su
dibinde mahi ile,
Yeryüzünde
ah hu ile.
Derviş
Yunus Ya Hu ile,
Zikredeyim
Allah seni.
Yunus
EMRE.