"Davul-zurna şeytan
âdetidir" diyenlere cevap
(Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 11, Hadîs No: 18İ1) "Aişe (Radiyallâhu anha)'den
şöyle rivayet olunmuştur:
Hz. Aişe (Radiyallâhu anha) (terbiyesi altında bulunan) bir kızı Ensârdan bir kişi ile evlendirmişti. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem):Yâ Aişe! Hani sizin def çalan ve şiir söyleyen muganniyeniz (şarkı söyleyen kadın) yok mu? Ensâr'ın böyle oyun hoşuna gider, buyurdu.
Demek ki, hem söyleyip hem de oynuyorlar. Yalnız kadınların kapalı bir yerde, içerde olmaları lazım. Erkeklerden kimse görmemelidir.
(Râmûz-ul Ehâdîs «30. Bölüm», Hadîs No: 666)
"[Peygamberimi(Sallallâhu aleyhi vesellem)]Gizli düğünden hoşlanmazdı, defle ilan edilmesini isterdi."
(Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 3, Hadîs No: 513)
"Hz. Aişe (Radiyallâhu anha)'den şöyle demiştir: (Bir defa Mina günlerinden yani Kurban bayramının ilk üç günlerinden birinde)
Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) yanıma geldi. Karşımda "Buâs" ezgilerini (def çalarak) okuyan iki kız vardı. Yatağına uzanıp, (mübarek) yüzünü çevirdi. Derken Ebû Bekir (Radiyallâhu anhu) girdi:- (Bu ne hâl?) Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in yanında şeytan mizmarı mı? (çalgı) diyerek beni azarladı. (Bunun üzerine) Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) O 'nadönüp:- O'na ilişme, buyurdu.(Babamın zihni başka birşeyle) meşgul olunca kızlara işaret ettim.(Onlar da) çıktılar.
Yine bir bayram günü idi ki,(ogün) Siyahiler kalkan,
mızrak (oyunu)oynuyorlardı,(Bilmem)ya
ben,Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'den (bakmağa)
izin istedim(de muvafakat buyurdu) yahut kendiliğinden:
- Bakmak istiyor musun? di(ye sor)du.
- Evet, dedim. (Bunun üzerine)
beni arkasında yanağım
yanağına (değecek) vechile ayak üstü durdurup (Habeşîlere):Haydin
(devam edin) Erfide oğulları, buyurdu. Nihayet (seyretmekten)
usandığımda:Artık
yeter mi? diye sordu. Evet, dedim. - (Öyle ise) git! buyurdu.662
Bundan anlaşılıyor ki: Demek ki baka baka usanıyor. Oyun yine devam ediyor. Bayram günlerinde kısa bir müddet için değil, uzun müddet kalkan mızrak oyunu oynuyorlar.
Bilâl Babam bir bayram günü idi: "Ben şimdi bu bayramın şerefine bir davul-zurna getirttirip burada akşama kadar çaldırırım. Ama bizim ham sofular buna itiraz ederler. Benim yaptığım Kurban ve Ramazan bayramlarını halka övmek, göstermek. anlatmak, tanıtmak için olunca ne zararı olsun." buyurdu, İşte Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) bayram gününde kalkan, mızrak oyunu oynayanların devam etmeleri için eli ile işaret ediyor. Hem kendisi hem de Hz. Aişe Validemize yanağı yanağına değecek şekilde ve usanana kadar seyrediyorlar. Bazılarının ham sofuluğu nerde kalıyor?
"Davul-zurna şeytan âdetidir. Davul-zurna çalınırsa dinden çıktın," deniliyor. Benim kalbimde Allâhu Teâlâ'nın sevgisi dolup taşarak, aşk ile vecde gelip başka bir maksatla değil yalnız Allâhu Teâlâ'nın sevgisinden cuşa gelir söylersem, davul-zurnanın ne zararı olur? Mehter takımı davul-zurna değil mi? Allâhu Ekber tekbir değil mi? Bunlar hem mehter marşı, çalgısı hem de tekbirdir. İkisi birden çalınıp söyleniyor. Askerlikte hücum, yat, kalk, içtima borazanları zurna değil mi? Alay davullarının harbilenmesi (sık sık vurulması) çalınması davulun en büyüğü değil mi? Altı yüz sene Osmanlı padişahlarının devrinde nice Şeyh-ül İslâmlar, din adamları gelmiş ki, seni-beni ilim babından cebinde gezdirir. Hepsi bunu seve seve kabul etmiş. Altı yüz sene Osmanlı İmparatorluğunda çalınmış, zaferden zafere koşmuşlar. Sen hemen caizdi, değildi, olurdu olmazdı. Neden yaptılar diye ham sofuluk yapıyorsun.
(Sünen'ün-Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 1593)
"Urve, Aişe (Radiyallâhu anha)'den naklen anlatıyor:
İki cariye, Hz. Aişe'nin yanında def çalarken Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) içeri girmiş. Ebû Bekir hemen cariyeleri azarlayıp defetmek istemiş. Bunun üzerine Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) de: "Dokunma, her toplumun bir bayramı vardır," buyurmuştur."
İbrahim (Aleyhis selâm)'i mancınıkla ateşe attıklarında hiç bir erkek iman etmedi. Sara Validemiz 'hem iman etti, hem ateşe atıldı, hem de kendisinin yanına geldi. Beraberce kaçıp Arabistan'a gittiler.663 Niçin bir erkek İbrahim (Aleyhis selâm)'e iman edip memleketini, anne-babasını, çoluk-çocuğunu terk edip beraber gitmedi de bir kadın (Sara Validemiz) yanında gitti. Erkeklerin hepsinin kalbleri taş gibi katı yumuşamıyor. Yalnız bir kadının hem kalbi yumuşuyor, hem iman ediyor. Hem de İbrahim (Aleyhis selâm) ile beraber memleketini, her şeyini terk edip göçüyor.
Firavun'a inanmayan Asiye Validemiz idi. Karısı olup her imkanlar kendi elinde olduğu halde inanmadı. Yine Firavun'a inanmayan Mefruşe isminde bir kadın daha vardı. Firavun:- Benim tanrılığıma inanmazsan çocuklarının hepsini gözünün önünde kazanda kaynatacağım, dedi. Kadın inanmadı, çocuklarının hepsini gözünün önünde kazanda kaynattı, bağırttırarak öldürdü. Kadın yine de inanmadı. Firavun en son Mefruşe'yi de öldürttü. Tarihi Taberi kitabında bunu geniş, açık olarak söyler. Niçin erkeklerden kimse "ben, sana inanmıyorum" diyemiyor. Firavunun karısı Asiye Validemiz, cariyesi Mefruşe gizli din taşıdılar. En sonunda "Biz senin tanrı olduğuna inanmıyoruz. Bizi yaratan bir tek Allâhu Teâlâ'dır." dediler. Firavun'da onları öldürttü.
Şimdi zamanımızda bir söz söylersen, "buna kaynak göster." diyorlar. Kaynak gösterdiğin bir kitap; şayet âyet, hadîs değilse, "o da bir kulun söylemesi, içtihadı. Ona da el karışmış olabilir," diyorlar. İctihadçıların en büyüklerinden birisi de Bilâl Babamdır, ömür boyu her söylediğini âyetle, hadîsle, çeşit çeşit birçok kitapları araştırıp, onları inceleyip, delil getirerek yazdı, İçinde onyedi bin küsur hadîs olan "Râmûz-ul Ehâdîs" kitabının birçok yerlerinden açtık. Her hadîsin başından birkaç kelimesini okuduk. Babam hem arapçasını hem türkçesini ezberinden söyledi. Ezberinde olmayan hiç bir hadîse rastlayamadık. Ömür boyu her sorulan soruyu, yanında bulunduğum müddetçe kulağımla dinledim. Muhakkak ve muhakkak o sorunun cevabını hem âyetle hem hadîs ile, hadîs-i kudsilerle, icma-i ümmet ile, Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in ashabının yaptıkları ve başından geçen hallerle ve hem de kıyas-ı fukaha mezheb imamlarının kitap yazarlarının içtihad'ları ile bunların hepsiyle delil getirerek cevap verirdi. Birçok âlimler kendine soru sormak için getirdiği kitapları bir tarafa bırakıp sözlerine hayran kalırlardı. Onun sözlerini şimdi biz söylerken bazı cahil kesim (gurup) dinliyor dinliyor, on binde bir âyet ile hadîs ile söylenmeyen bir yerini izliyor. Niyeti noksan aramak. Bunun içinde de "Kaynak göster" diyor. Bilâl Babamın sözlerinin kaynağı; kıyas-ı fukahanın dördü ile; bunun sözü Edille-i şer'iyye'ye tam uygun olandır. Asıl itiraz edenlerin söylediklerimizin doğru olmadığına kaynak göstermesi lazım, ömür boyu sorulan soruların hepsine âyet, hadîs, icma-i ümmet, kıyas-ı fukuha ile cevap veriyor. Benim yazdığım on cild kitap ve ilerde yazacağım da bir onun kadar kitap ve broşür bunların özetidir, İlmi bu kadar derya deniz olan adamdan; ilimce sıfır olan adam bir tek kaynak göster demeyi öğrenmiş. Allâhu Teâlâ aşkına siz okuyucularımdan soruyorum!
Şu yazdıklarım hakkında âyet, hadîs, hadîs-i kudsiler, kelâm-ı kibarlar, kasideler, Peygamberlerin ve Evliyaullahların başlarından gelip geçen haller yazdıklarıma şüphe edip inanılmayıp kaynak gösterilecek bir tarafı var mı? Bir hoca bizim kitabı incelemiş. Bir arkadaşımız; "kitap hoşuna gitti mi?" deyince; "itiraz etmek için hocanın âyetle, hadîsle söylenmeyen sözünü arıyorum." dediğini söylediler.
Nesimi Hz.'nin derisini yüzmek için götürdüklerinde yolda arab şivesi ile kıraatla çok güzel ezan okuyan bir müezzine rast geldiler, ezanı dinlediler. Ezana hiç diyecek yoktu. Hepside hayran kaldı. Tek tek "çok güzel ezan okudu, Ömrümüzde bu kadar güzel ses, böyle şive ile ezan okuyanını görmedik." dediler. Hepsi bu gibi sözleri söyledikten sonra en son Nesimî Hazretlerine sordular:
- Sence ezanı nasıl okudu?"
Nesimî Hz.:
- Hiç okuyamadı! Bir hayvanın aç kalıp yem istemesi gibi o kabilden bağırdı, indi" dedi.
Yanındaki muhafızlar:- Bu kadar güzel ezan okuyana böyle söylenir mi?" dediler.
Nesimî Hz.: - Ezan böyle okunmaz" yanındakiler:
- Ya nasıl okunur?" deyince
Nesimî Hz. bir demirci küresinin (örsünün) üzerine, çıktı. Ezan okumaya başladı. Ezana başlayınca ayağının altındaki çelik örs (küre) erimeye başladı, çeliğin tümü eridi, aktı. Ezan bitti.
Kendisine: - Hakikaten doğruymuşsun, senin ezanın tam hakiki ezanmış, onun ezanı hiç bir şeye yaramaz imiş" dediler.
Nesimî Hz.: - Bende aynı onun gibi okudum. Eğer ben tam okusa idim bu ezan çeliği değil, beni de eritmesi lazımdı" dedi. Nitekim Hz. Pir'in müridlerinden bir çokları eridi aktı, su oldu. Hz. Pir'in okuması ile tekrar dirildi; adam oldu. Biz âyetten, hadîsten çok az umup, az isteyip, hacmimiz kadar alabiliyoruz. Onun gibiler, alma değil Allâhu Teâlâ o tarafa gönlünü, kalbini kapamış. Adamda; ayetle, hadîsle dolu olanlardan hiç bir, hisse almayıp "yanlış eksik yerini arıyorum" diyor.
"Allâhu Teâlâ'nın mekri büyüktür. Onların hilelerine karşı bende hile yaparım" 664 buyuruyor.
"Bir âlimin ömründe yapmadığı bir hatayı, sözü, fiili, hareketi ona mekir yapıp İslâm'dan uzaklaştırmak için o adama o hatayı, o sözü, o fiili işletir, söyletir, yaptırırım." buyuruyor. Maksad onu hidayetten! mahrum etmektir.
Şimdi papazlar, bazı sapık müslümanlar, ateş tutar, şiş vurur, geleceği söyler. Hakiki âlimlerde bunu yapar. Allâhu Teâlâ sapkınların, papazların yanlış niyetlerini, yanlış görüşlerini bile bile yanlış iş işledikleri için onlara Allâhu Teâlâ mekir yapıyor. Hidayetten mahrum etmek için kendilerinde harikuladeler gösteriyor. İşte Allâhu Teâlâ'nın mekri büyüktür! Korkmak lazımdır! Bütün Evliyaullahlar dualarında:
"Allah'ım sen bize hakkı hak olarak göster. Ona tabii olmak nasip eyle. Bâtılı bâtıl olarak göster, ondanda sakınmak nasip eyle" derler. Anlaşılıyor ki: Doğruyu doğru bilip, tabi olamayanlar varmış. Yanlışı yanlış bilip, sakınamayanlar da varmış.
Binlerce hadîs; ashabın kendisi ölmüş kızı, karısı yaşıyor. Onlar da; babasından, kocasından duyduğu hadîsleri kitap yazarlarına söyleyip yazdırıyor. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in aileleri; Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) nasıl gusül yaptıysa tarif ediyorlar. Yazılsın ve ümmet gusül yapmayı ve daha bir çok mahrem şeyleri öğrensin diye kitap yazarlarına söylüyorlar. Maksad Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in buyurduğu gibi olsun. Ümmet O'nun dediğinden dışarıda bir iş yapmasın.665 , . .
Nemrud'un zamanında imân eden kadın Sârâ veya Nemrud'un kızı o zamana kadar Nemrud'u tanrı bilip böyle çalışmışlar. Görünüşte onların yaptıkları değil tesettür tam bir kâfir kadını, kızı ama şimdiki çarşaf giymiyor diye çarşaf giymeyen kadınlara Müslüman gözü ile bakmayan tesettürlüyüm diye başkalarını hor gören ve onları yetiştiren kimselerden binlerce defa Allâhu Teâlâ yanında büyüktür. Allâhu Teâlâ için, din için onlar gibi olmak istiyorum deyip yeri ve zamanı gelince İslâmiyet uğrunda aynı onlar gibi fedakârlık yaparlar. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in bu saydığımız kızların, kadınların düğünde nasıl yapacaklarını, nasıl olacağını hadis-i şeriflerle söylüyor. Onlar bir tek evine kapanıp, tesettüre riâyet eden, onları öyle yetiştiren âlimlerden binlerce defa Allâhu. Teâlâ yanında iyidir. Onların yaptıkları tesettüre kötü demek istemiyorum. Onlar yukarıda saydığımız kadınların hareketlerinin birisini yapan bir kadına İslâm dışı bir hareket yapmış gibi görmelerine, sözlerine, zihinlerindeki yanlış görüşlere cevap vermek istiyorum. İnsanların en üstünü peygamberler, Peygamberlerin baş tacı Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'dir. O'nun uleması değil onlar gibi, evvelki Peygamberler gibidir.
(Berika, Cild 1, s.58)
"Ümmetimin uleması (âlimleri) Ben-i İsrail'in peygamberleri gibidir."
Onların ümmetinde öyle kadınlar çıkar da Muhammed ümmetinde niçin 'böyle kadınlar çıkmasın? Muhammed ümmeti onlardan daha üstündür. Buna inanmazsan çıkmaz dersen Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in bu gibi hadîs-i şeriflerine inanmamış sayılırsın. Tesettürlü olup bunları kabul edip bizim dediğimiz gibi söyleyenlere ne âlâ. "Onlar din, İslâmiyet hususunda ne kadar fedakârlık gösterirlerse göstersinler hepsi yanlış, bâtıl, tersmiş, bir tek kendilerinin yaptıkları doğruymuş" diye söyleyenlere cevap veriyorum.
(Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 1, Hadîs No: 84)
"Abdullah ibn-i Abbas (Radyallâhu anhu) şöyle rivayet etmiştir:
Nebiyy-i Ekrem (Salla11ahu aleyhi vesellem) (Mescid-i Şerifte vaaz ettikten sonra) kadınlara duyuramadım zannıyla yanında Bilâl (Radiyallâhu anhu) olduğu halde (erkek saflarından) çıktı. Kadınlara vaaz ederek onlara sadaka vermeği emretti. (Sözleri o kadar tesir etti ki,) kadınların kimi (kulaklarındaki) küpeyi, kimi (parmağındaki) yüzüğü (çıkarıp) atmağa başladılar. Bilâl'de eteği içine topluyordu."
Demek ki; çok fakir bir müslümana yardım etmek para. toplamak için beraberinde gidip ona "ilk defa sen sadaka et başkalarına da söyle sadaka etsinler" denilmesi caizmiş. Kendin yapman, dilenmen doğru değildir. Bilâl Habeşide ilk zamanlarda çok fakirdi.
(Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, c.l, Hadîs No: 87)
"Ebû Saîd-i Hudrî (Radyallâhu anhu) şöyle rivayet etmiştir:
(Bir defa) Kadınlar:
-Ya Rasûlullah (sözlerini dinlemek için) erkeklerden bize meydan kalmıyor. Kendiliğinden bize bir gün tahsis et" dediler. [Rasûlullah (Sallallâhu aleyhi vessellem)] onlara (Miâd olarak) bir gün tayin etti. Kadınlar Yevm-i Muayyende Huzuru RisâletPenâhi'ye geldiler. O'da kendilerine vaaz etti, (bazı şeyler) emretti. Buyurduğu sözler meyânında:İçinizde hiç bir kadın yoktur ki evladından üç tanesini (âhirete kendinden) evvel yollasın da, cehenneme karşı onun için bir siper peyda olmasın, sözü vardı, içlerinden biri: - İki tanesi de (öyle değilmi?)" dedi.(Cevaben):İki tanesi de öyledir,buyurdu.
Yani; akıl baliğ olmamış üç çocuğu ölürse babasına, annesine şefaat eder, kurtarır. Cehenneme bir siper olur. Şart şu ki; çocuğunun hakkını vermek, ölünce ağlamamak.
Çocuğun anne ve babası üzerindeki hakkı:
1-) Doğunca adını bir müslüman adı koymak.666
2-) Erkek çocuğu ise sünnet ettirmek.667
3-) Akika kurbanı kesmek. Akika kurbanı ilk yedi gün içinde kesilir. Kesilmezse sonra da olur. Hiç maddi gücü olmayan bir horoz olsun kesebilir. Erkek çocuk için iki, kız çocuğu için bir kurban kesilir.668
4-) Dillenirken "Allah, Lâ ilahe illallah" söyletmek, öğretmek.669
5-) Bizi yaratan Allâhu Teâlâ var. Hepimiz O'nun kuluyuz. Mahşerde O'nun huzuruna toplanacağız gibi sözler öğretilmelidir.
6-) İtikadını, dinini, diyanetini, Kur'ân-ı Kerim okumayı öğretmek.
7-) Kız ise gelin etmek, oğlan ise evlendirmekle anne ve babanın hakkı biter.670 (Daha geniş bilgi için Zuhurat-ı Bilâl-i Nadir, c.3'e bakınız.)
(Sahîh-i Müslim, Cild 7, Hadîs No: 22 (2396))
"...Sa'd ibn-i Ebi Vakkas'ın oğlu Muhammed (Radiyallâhu anhu) haber verdi ki, babası Sa'd (Radiyallâhu anhu) şöyle demiştir:
- Bir kere Ömer (Radiyallâhu anhu) Peygamberimiz
(Sallallâhu aleyhi vcsellem)'in karşısına,
huzuruna girmek üzere izin istemişti.
Halbuki bu sırada Peygamberimiz (Sallallâhu
aleyhi vesellem)'in yanında Kureyş
(kabilesin)den bir takım
kadınlar vardı. Bunlar Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) ile
konuşuyorlar ve sesleri Peygamberimiz (Sallallâhu
aleyhi vesellem)'in sesinden yüksek bir tonda olarak konuşmayı
çoğaltıyorlardı. Ömer (Radiyallâhu anhu) izin isteyince bu kadınlar
hemen kalktılar ve perdeye doğru koşuştular.
Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) Ömer (Radiyallâhu
anhu)'in gelmesine müsaade etti.Ömer huzura girdiği
sırada Peygamberimiz (Sallallâhu
aleyhi vesellem) (kadınların bu hâline)
gülüyordu. Bunun üzerine Ömer (Radiyallâhu anhu):Yâ Rasûlullah! Allâhu
Teâlâ seni bütün ömrünce memnun edip güldürsün temennisinde bulundu (ve
nezaketle bu sevinmenin sebebini sormuş
oluyordu.)
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) cevaben:Yanımda
bulunan şu kadınların hâline taaccub ettim (güldüm). Onlar senin
sesini işitince acele perdeye koştular, buyurdu.
Bunun üzerine Ömer (Radiyallâhu anhu):- Yâ Rasûlullah!Sen onların
tevkir ve ta'zimine daha layıksın,dedi ve kadınlara hitaben de:Ey nefisleri
düşman olan kadınlar! Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'e ta'zim etmeyip de benden mi çekiniyorsunuz? dedi.
Kadınlar:Evet senden çekiniyoruz.
Çünkü sen, Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'den daha çok
yoğun sözlü ve katı
yüreklisin, dediler. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem):Hayatım
elinde olan Allâhu Teâlâ'ya yemîn ederim ki, (yâ Ömer) şeytan asla
seninle karşılaşamaz.
Sen bir yolda giderken o muhakkak senin yolundan başka
bir yola yönelir, gider," buyurdu.
İşte Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in yanında kadınlar Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in sesinden daha yüksek sesle konuşuyor. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) onların Hz. Ömer (Radiyallâhu anhu)'den kaçtıklarına gülüyor. Kadınlar Hz. Ömer (Radiyallâhu anhu) ile perde arkasından konuşuyorlar. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) kadınlarla hiç konuşmamış veya onlarla devamlı perde arkasından konuşmuş gibi anlatıyorlar. Halbuki Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in huzurunda perdesiz ve Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in sesinden yüksek sesle konuşuyorlar.
Ben de din hususunda, kendisi ve görüşleri ne olursa olsun, konuşmak isteyenlere bir yer tesbit ederlerse gelirim. Çünkü Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) hiç bir kâfiri bile kendi ile konuşmak istediği zaman onlarla konuşmamazlık yapmadı. Bizim de aynı olmamız lazım. Sözümüzü kabul ederse, hem kendi, hem biz kazandık. Kabul etmezse biz kazandık, kendisi zarar etti. Bu nedenle Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in nasihatlarına çağrısına uymayan kâfirler vardı. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) onlara söyledi, kabul etmediler. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) söylediğinin mükafatını aldı, onlar zarar etti. Bende söylerim.
Fransa'da ham sofu bir hocaya bir kız müslüman olmak için geliyor. "Kız çok açık" diye hoca huzurundan kızı kovuyor. Hocanınki ham sofuluk, mağbunluk (ahmaklık)tır. Allâhu Teâlâ'nın yanında da mes'uldür. Bilmeyen bilmediği için ne yapsın? Allâhu Teâlâ:
(Süre-i Bakara, Ayet 286)
"Allah her şahsa ancak, gücü yettiği kadar sorumluluk yükler. Herkesin kazandığı, ya kendi lehinedir yahut aleyhinedir. (Bundan sonra şöyle dua edin!)
Ey Rabb'imiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi hesaba çekme (bağışla).
Ey Rab'imiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme.
Ey Rabb'imiz! Bizim gücümüzün yetmediği işlerden bizi sorumlu tutma, bizi affet, bizi bağışla, bize acı. Çünkü Sen bizim Mevlâ'mızsın. Kâfir kavimlere karşı bize yardım et."buyuruyor.
Yani; Allâhu Teâlâ insanı gücünün, takatinin yetmediği, tahammül edemediği elinde olmayan şeyden, sorumlu tutmaz. Bu âyetin manası çok büyüktür. Kabe'nin içinde üç yüz altmış put varken Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) Kabe'yi tavaf eder, hacı olurdu. Bu Hicretten evvel başlayıp, Mekke'yi fethedinceye kadar on sene devam etti. Allâhu Teâlâ, Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) ve ashaba "içinde Uç yüz altmış put olan Kabe'yi niçin tavaf ettiniz. Kabe'nin içi put ile dolu olduğu halde niçin ona karşı namaz kıldınız, harb etmediniz?" diye sormayacaktır. Çünkü Mekke'lilerle harb edip Kabe'yi zapt etmeye güçleri yetmezdi. Allâhu Teâlâ kendilerine bu âyette "Size gücünüzün yettiğinden sorarım, yetmediğinden sormam" buyuruyor.
"Ey îman edenler! Allâhu Teâlâ'nın emirlerine tâbi olmayana tâbi olmayın."671
Bu gibi âyet ve hadisler okunuyor, söyleniyor. Sen bir insansın azami elli-yüz kilo götürürsün. Sana beş yüz kilo yük yükleseler, o yükü yükleyen adama: "Sen de hiç vicdan, merhamet yok mu? Bu adam bunu götürebilir mi?" derler. Allâhu Teâlâ haşa sümme haşa vicdansız, merhametsiz mi? Allâhu Teâlâ en merhametli,672 adalet sahibi, hak sahibi olunca bize de gücümüzün yettiğinden sorar. Siz ise İslâmi yaşayanlarla konuş, diğerlerini kabul etme! Bu görüşünüz yanlıştır. Onlar zâten düzgün, neyi düzeltilecek.
Bir adam ki, vahşi bir hayvanı atla kovalaya kovalaya kementle tutar ve eve getirir. Ehlileştirir, insancıl yapar. Alim de öyle olmalı ki İslâmdan uzak, maneviyatta vahşileşmiş kimseleri yola getirmesi lazım. Aynı atla kovalaya kovalaya yetişip, vahşi hayvanı kementle tutup ehlileştirdi kişi gibi olmalıdır. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem):
(Râmûz-ul Ehâdîs Hadîs No: 5825)
"Ümmetime ancak akıllarının aldığı sözlerimi nakledin."
(İhyâu 'Ulûmi'd-dîn, Cild 1, s.96)
"İnsanlara, anladıklarını söyleyin, anlamadıklarını terk edin. Allah ve Rasûl'ünün yalanlanmasını mı istersiniz?" buyuruyor.
Yani, kendisi cahil ve söylediğin söz kendisine ağır gelirse, Allâhu Teâlâ ve Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in sözlerini yalanlayacak. Buna da sen sebep olacaksın. Kâfirin küfrünü, fasığın fıskını, münafığın nifakını arttıracak sözlerden sakının, demektir. Bilâl Babam:
- Ben bildiğimin hepsini ihvanlara dahi söylemiyorum. Çünkü kabul edemezlerse, İslâmlıktan çıkarlar. Onun için âyet ve hadîsler adamına, yerine ve zamanına göre söylenir, buyurdu.
Yeni müslüman olacak adama veya inancı zayıf olana, İslâma ısındıracak şekilde söylersin. Misâl: "Ben beş vakit namazı nasıl kılayım?" diyor. Kendisine zor geliyorsa, "Sen, beş vakit kılmaya çalış, kılamadığını akşam kaza edersin." denilir, İmanı daha da zayıfsa amelden abdest, namaz, oruç, hac, zekat gibi şeylerden söylemez, Allâhu Teâlâ'nın varlığından, birliğinden, inancın başta geldiğinden, Allâhu Teâlâ'nın korkusunu devamlı kalbimizde taşıyacağımızdan, ölümden sonra mahşerde O'nun huzuruna varacağımızdan, Allâhu Teâlâ'nın yarattıklarındaki büyük hikmetlerinden söylenir. Şayet bir kâfir cephede ölüm korkusundan "Müslüman olacağım" derse ona şahadet kelimesi getirttirilir. Amel olan şeyleri ilerde öğrenir, yaparsın denilir, mecbur tutulmaz, İman eder inanırsa, şahadet kelimesi getirirse, o zaman için o kâfidir. Fakat annesi, babası, kendisi müslüman herşeyi biliyor veya kendi çocuğuna "Niçin namaz kılmıyorsun, oruç tutmuyorsun?" der sıkıştırabilirsin. Namaz kıldırırsın. Heveslendirmek için kendisine hediyeler alırsın.
Peygamberimiz (sav) yemeye arpa ekmeği, ayağına giymeye çarık (ayakkabı) bulamazdı diyenlere
Bilâl Babam Giresun'da iken; başından şöyle bir olay geçiyor:
Bir mağazacı, hocaları ve sofuları çok sevdiği için onları yazıhanesine çağırır, hep birlikte sohbet ederlerdi. Kendisi de dinler, bundan da zevk alırdı. Yine birgün mağazacı ile birlikte camide cemaatle namaz kıldık. Mağazacının daveti üzerine yazıhaneye gittik. Orada hem çay içiyoruz, hem de sohbet ediyoruz. Hocanın biri:
Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) yemeye arpa ekmeği, ayağına giymeye çarık (ayakkabı) bulamazdı. Hz. Ebû Bekir (Radiyallâhu anhu) bütün malını dağıttı. Sen bu kadar malınla nasıl cennete gireceksin? dedi. Mağazacının canı sıkıldı ve:Canım sende, Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem senin dediğin gibi ise yemeye arpa ekmeği,ayağına giymeye çarık bulamıyorsa, öylesi adamdan ne beklenir, dedi. Bu seferde ben, hocaya kızdım.Çünkü adanı dinden, imandan çıkıyor.Hocanın maksadı da mağazacıdan birşeyler dağıtmasını ve kendisine de vermesini bekliyordu.
Ben dedim ki:"Ürmesini bilmeyen it, sürüye getirir kurt"derler. Sen
burada ürmesini bilmedin. Adamı İslâmiyetten
çıkaracak sözler söyledin ve çıkarttın.
Peygamberimi (Sallallâhu aleyhi vesellem)in yemediği,
giymediği bulamadığından
mıydı? Hz. Hatice (Radiyallâhu anhu) Validemizin bin devesi ile kervancılığa
çalışırdı. Hz. Ebû Bekir (Radiyallâhu
anhu) seksen bin altını, Peygamberimiz (Sallallâhu
aleyhi vesellem)'everdi. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) bulamadığından
değil, fakirlere dağıttığından,673
riyazet (nefsiyle mücahede) yaptığındandı ki,
Nefisle mücahede: az uyumak, az yemek,674
dünya kelâmını
az konuşmaktır.675
"Açlık hikmetin bulutudur."676
vb.gibi hadîslerin mucibince Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) arpa
ekmeği ile yağsız, tuzsuz çorba yiyip, kibir, gurur
gelmesin diye yeni elbise giymeyip böylece riyazet yapardı.
Bir adam: "Ben, Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in ibadetle
çalıştığı gibi çalışmak istiyorum." derse,
ona Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in yaptığı
mücahedeyi, Hıra Mağarasına çekilip yalnız çalıştığı gibi çalışmayı tavsiye eder
veya evinin köşesine çekilip riyazetle çalışmasını,
dünyadan elini çekmesini söylersin.
Müslümanlığa yeni heveslenen kişiye de:"Kolaylık gösterin, zor gösterenden olmayın. Müjdeci olun, korkutucu olmayın. Heveslendirici olun, nefret ettirici olmayın."677 hadîs-i şerifine göre söylemen lazım. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in son zamanlarında birçok yerler fetholundu. Her üç ayda bir zafer kazanılırdı. Harbsiz üç ay geçti mi, atına biner, kılıcını eline alır ve:Allâhu Teâlâ her Peygamberin rızkını bir yerden verdi, benim de rızkımı bu kılıcın gölgesinden verdi. Vuracağım kâfiri alacağım malını yiyeceğim. Allâhu Teâlâ için sizi cihada (harbe) davet ediyorum,678 buyurarak ashabı Allâhu Teâlâ için cihada çağırırdı.
Kâfir padişah, beyleri ve kumandanlarının büyük bir bölümü Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) ile harbetme korkusundan hediye olarak Peygamberimiz (Sallallâhi aleyhi vesellem)'e mal, para, eşyayı çok gönderirlerdi. Bu nedenle malı gayet çoktu. Ama her geleni Allâhu Teâlâ'nın yoluna verir, infak ettikçe (yedirip, içirip, dağıttıkça) da yenisi gelirdi. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem): "Sizden biriniz ölürse, ben ona kendi babası, oğlu ve kardeşinden daha yakınım, borcunu ben vereceğim, malı mirasçılarına kalsın"679 buyururdu.
Dört kulplu bir sinisi (tepsi) vardı.680 Üzerine bir kat pilav, bir kat et konularak yığılır, dört kulpundan dört babayiğit adam tutar ortaya getirirlerdi. Pilavın ve etin yığınından bu taraftaki oturan karşı taraftakini görmezdi. Yedi yüz ashâb-ı suffa ve bir onun kadar da misafir o sininin etrafında nöbetleşe yemek yerlerdi. Sinideki yemek bitince yerine diğer sini gelirdi.
Yetmiş keçisi, yüz sağımlık devesi vardı. Kesimlik devesi çok daha fazla idi.681
On yedi cins atı vardı. O atların birisi Arabistan koşularının tümünü kazandı. Koşuda çok terlediğinden, Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) terini siliyordu ve "Bahir (deniz) oldun."682 diyordu. O atın ismi Bahir (deniz) kaldı. Vefatından sonra Taifteki hurma bahçesini iki yüz bin altına sattılar. Kâfir krallarının: "Muhammed kıyımsız, bu kadar zengin olduğu halde üzerine ağır, pahalı bir elbise alıp giymiyor." demeleri üzerine yüz deve pahasına bir kürk diktirdi. Kâfir kralları ile konuşurken onu giyer, ashâb-ı suffa ile konuşurken de onların elbiselerine benzer elbise giyerdi, deyince mağazacı kalktı, elimi sıktı ve:
- Teşekkür ederim hocam. Bu adam beni dinden çıkardı. Sen de beni tekrar müslüman ettin. Peygamber dediğin de böyle olması lazım canım, dedi.
Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) ve ashabı bir harbte zafer kazanıp, bir çok ganimet malı ile geri döndüler. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem); bu ganimet malından yeni müslüman olan bir beye yüz deve; Hz. Ebû Bekir (Radiyallâhu anhu),Hz. Ömer (Radiyallâhu anhu), Hz. Osman (Radiyallâhu anhu), Hz. Ali (Radiyallâhu anhu)'ye birer deve verdi. Ashâb:Yâ Rasûlullah! Zaferi Ali kazandı sayılır, O'ndan daha fazla harbeden olmadı.Malının tümünü Ebû Bekir verdi. Ömer ile Osman da çok mal verdiler, fedakârlık yaptılar. Bu bey ise hiç harbetmedi. Niçin onlara birer deve verdin de, bu beye yüz deve verdin? deyince, Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem):Yüzü üstü cehenneme düşmesin diye yüz deve verdim. Kendisi bey, harb yapmayıp yararlı bir iş göremediğini düşünmez. Bir deve, beş deve, on deveyi azsınır (az görür).Bana niçin az verdi, der: Ben, Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali'ye birer deve verdim. O birer deveyi de vermesem akıllarına hiç bir şey gelmezdi. Ama buna az verirsem az bulur, bizden soğur, İslâmiyet'ten çıkar, yüzü üstü cehenneme düşer diye korktum. Onun için yüz deve verdim, buyuruyor.
Ashabın içinde münafık, fâsık veya imanı zayıf olanlardan bazıları yine itiraz edenler683 ve Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in yanına gelip "Taksimatı doğru yap."684 diyenler olurdu.
Bilal Nadir Hz. ile (haşa) "Allah yok" diyen kadın öğretmenin konuşmaları
Giresun'da bir kadın öğretmen Allah yok diye iddia ediyor. Kendi bilgisine çok güveniyor. Bu kadın öğretmene diyorlar ki; "Bir Bilâl Hoca var. Karşısında kimse konuşamıyor. Eğer O'nu da susturursan, senin tahsilli olduğunu biliriz." Öğretmen, Bilâl Babamın yanına kadar geliyor.
Ben seninle imtihan olmaya geldim. Ben Allah yok diyorum. Sen var diyorsun.
Ben sana, Allah'ın yokluğunu
isbata çalışacağım. Yalnız bana âyet, hadîs, kitap okumayacaksın.
Gözle görülen, elle tutulan şeylerle birbirimizi iknaya çalışacağız. Sen
kazanırsan söz veriyorum, senin tarikatına girip
namaza başlayacağım. Ben kazanırsam, sen
tarikatı terkedip, sakalını keseceksin. Ben, sana Allah'ın yokluğunu isbat
edeceğim. Sen ise bana Allah'ın
varlığını isbata çalışacaksın. Hangimiz kazanırsak diğeri ona tâbi olacak,
Bilâl Babam:Olur.
Öğretmen soruyor:
Gözle görmediğin, elle tutmadığın, kokusunu almadığın bir şeyin varlığını ne ile tasdik edersin? Allah'ı gözle gören var mı? Yok. Sen diyorsun ki, şu odanın içinde birşey var. Ben diyorum ki yok. Sana soruyorum, Allâhu Teâlâ'yi gözünle gördün mü? Elinle tuttun mu? Kokusunu aldın mı? Dokundun mu? Hiçbirisi yok. öyleyse bu odanın içerisinde hiç birşey yok. Aynı onun gibi, Allah'ı gören, konuşan, kokusunu alan, dokunan yok. Demek ki, odanın içinde birşeyler olmayıp hayal ettiğin gibi Allah var dediğiniz de yine aynıdır, diyor. Bilâl Babam cevap veriyor:
Seninle ikimiz düz bir ovada gittiğimizi farz edelim. Yolumuzun üzerinde bu ev büyüklüğünde bir taş dört ile beş metre kadar yerden yüksekte havada dönüyor. Ne yaparsın? öğretmen:Nasıl, ne şekil döndüğünü, kim tarafından, hangi kuvvetle döndürüldüğünü araştırırım diyor. Babam:Ay, güneş ve yıldızlar dönüyor. Bu dünya da dönüyor. Bunların her birisini birer taş kabul edelim. Allâhu Teâlâ yoksa bunlar kim tarafından, nasıl döndürülüyor. Araştır bana haber ver. Öğretmen sükut ediyor. (Babam da bir âdet vardı ki, itiraz edecek adamın yapacağı itiraz aklına gelmezse ona hatırlatırdı.) Babam cebinden cep saatini çıkartıyor, orta yere koyuyor:Senin için bir çıkar yol var. Sen, şu saat nasıl dönüyorsa, ay, güneş, yıldızlar, dünya da bu saatin her bir parçası gibi kendi kendine kurulmuş. Saatin döndüğü gibi kendi kendine dönüyor diyeceksin. Başka çıkar yol yok. Öğretmen:Tamam, öyle. Bu saat gibi kurulmuş, kendi kendine dönüyor.
Babam diyor ki:- Bu saatin zembeleğî, yelkovanı, saat, dakika, saniye sayan ibreleri, içinin dişlileri, aletleri bir fabrikadan, bir usta elinden geçmezse bu saati yerli yerince takan bir insan 'ustası olmazsa, bu saat kendi kendine yapılır, kendi kendine takılır, kendi kendin çalışır mı? deyince, öğretmen yine sükût ediyor.Babam:
- Saat kendi kendine yapılmaz, kendi kendine takılmaz ve çalışmazsa bu dünya, ay, güneş ve yıldızlarda nasıl kendi kendine yapılır, nasıl kendi kendine döner? Babam üçüncü soruyu soruyor:
Herşeyin bir istinatgahı (dayandığı), kuvvet aldığı bir yer var mı?
Öğretmen:Evet, diyor.
Bilâl Babam:Meselâ; bir ağaç kökünden kuvvet alıyor, ağaç kökünden kuvvet almazsa, ağaç çürür ve yıkılır. Bir evin temeli onun istinatgahıdır. Temel çürükse ev yıkılır. Evi tutan,durduran temeldir. Bunun gibi herşeyin kuvvet aldığı bir yer vardır, İnsana yaşama gücü veren, zahirde, görünürde yemek yemek, hava almak, su içmek, bunlar azalırsa hasta olur. Kesilirse ölür. İnsanın zahirde istinatgahı da budur. Şimdi sana soruyorum. Ay, güneş, yıldızlar ve bu dünyanın istinatgahı, dayandığı, kuvvet aldığı yer neredendir, neresidir, kimdir? Öğretmen yine sükut ediyor.
Bilâl Babam:Allah'tır de, korkma, Allah'tır de.
öğretmen:Evet haklısın! diyor.
Babam:- Bir saat evvel ki, verdiğin sözü yerine getirmen lazım. Sen hem tarikata gireceksin hem namazını kılacaksın,
öğretmen: Ben ancak sana verdiğim söz kadar yerine getiririm. Ben, sana namaz kılarım dedim. Ama dudağımı boyamam demedim, saçımı örterim, uzun kollu giyerim, başımdaki şapkayı çıkartırım demedim, diyor. (Çünkü o zaman, kendisi öğretmen, mevsimlik şapka giyordu. Kumarhanede kumar oynuyordu. Maksadı:"Beni bu vaziyetle kabul et" diyecek. Babam: "bu vaziyette olmaz" deyip kabul etmeyecek. Kendisi de:"Ben sana sadece verdiğim söz kadar yerine getiririm, başım açık namazımı kılarım, başkasını yapamam,"diyecek.)
Bilâl Babam:Sen namazını evinde kıl, namaz kılarken başına yatak çarşafı gibi birşey ört, üzerine uzun sabahlık gibi birşey giy. Kadınların cum'a mevlitlerine ve cum'a hatimlerine devam et. Çarşıya nasıl çıkarsan çık, buyurdu. Aynı öğretmen bir ay kadar sonra Babamın yanına geldi. Başı örtülü idi.
Bilâl Babam:Sen başını örtmeyecektin, neden örttün? deyince,
öğretmen:Ben başımı açmaya utanıyorum! dedi.
(Sûre-i Hûd, Ayet 114)
"Gündüzün iki tarafında (sabah,Öğle ve ikindi) gecenin de yakın saatlerinde (akşam ve yatsı) namaz kıl, çünkü iyilikler, kötülükleri (günahları) giderir. Bu öğüt almak isteyenlere (güzel bir) hatırlatmadır."
Ayette iyilik kötülüğü giderir buyuruluyor. Ders alıp, teşbih, ders çekmesi, evinde başını yatak çarşafı ile örtüp, sabahlık giyip, Kur'ân dinlemesi, hatim çekmesi işte bu iyilikler; açık gezdiğini, dudağını boyadığını, kadın olduğu halde mevsimlik şapka giydiğini, giderdi,
(Sûre-i Nahl, Ayet 97)
"Her kim ameli salih işlerse ister erkek, ister kadın hakkı ile de mü'min olursa ona yeniden hayat-ı tayyibe (temiz bir hayat) veririm." Bu hayat cennet hayatıdır. Evvelki hayatı ölür, yeni hayat veririm demektir.
Allâhu Teâlâ bu dünyada zâten bir hayat vermiş. Çalışanlara dünyada iken ikinci temiz bir hayat vermesi, bu dünya hayatı değil, ölmeyen, kendisiyle beraber kâbire giren, mahşerde beraberinde olan cennette devam eden o hayattır.. Onun için o hayata eren Evliyalar ölmezler!
"Siz, Allah yolunda ölenlere "Ölüler" demeyiniz. Lâkin onlar diridir, siz bilemezsiniz! "685
Öğretmende de aynısı oldu. Evvelki hayatı öldü, yeni bir hayat buldu.
(Sûre-i Ankebut, Ayet 45)
"(Rasûl'üm!) Sana vahyedilen Kitab'i oku ve namazı kıl Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alı koyar. Allah'ı zikretmek (zikrul lah) bu hususta daha büyüktür. Allah yaptıklarınızı bilir.".
Yalnız namazın kötülükten alıkoymadığını, hem namaz, hem zikrullah birleşirse kötülükten alıkoyacağını Allâhu Teâlâ, âyetle buyuruyor.
Eve gelen elektrik ceryanına (bir faz bir nötür'e) ikinci faz teli eklenmedikçe, sanayi, fabrika çalıştırmaz. Şeriat ev cereyanı gibi, tarikat sanayi cereyanı gibidir. Bir de onu taşıyabilecek trafo lazım. Bu da Şeyhtir. O kablonun hacmi önemlidir. Bunlar hakiki Şeyhin maneviyatı ile olur. Birisi eksik olursa olmaz. Şeyhin de tam hakiki olup çalıştırabilmesi lazım. Şeyha Allâhu Teâlâ'nın verdiği meziyetlerin birisinde eksiklik olursa o trafo arızalıdır. Hatta kendisi Evliyayı kümmelin olsa bile Mürşid-i Kâmilin olmadıktan sonra onun trafosu, kablosu bu yükü taşıyamaz. Müridin inkisara düşmesine, meczup olmasına veya manevi bir takıntıda kalmasına, oradan geçememesine sebeb olur.
Bu vaziyette Hakk Teâlâ Hz. bütün manevi cereyanları üreten barajları gibidir. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) o barajlardan aldığı üçyüz bin voltluk cereyanı şehirlere getiren yüksek gerilimli kablo gibidir. Tarikat Pirleri o kablonun ceryanını kullanılacak şekile getiren ana trafo üçyüz bin volttan, on bin volta düşüren gibidir. Bu onbin volt cereyan evlerde, sanayide yine kullanılmaz. Meşayıhlar bu onbin voltluk cereyanı evde, sanayide kullanılıp, fabrikaları çalıştıran cereyana çeviren trafo gibidir. O Meşayıhların daha küçükleri ise ufak trafo gibidir. Büyük trafo küçük trafonun yaptığını yaparda, küçük trafo büyük trafonun yaptığını yapamaz. Müridlerde, herkes haline göre o trafodan cereyan alıp evde, sanayide kullanan gibidir. Aslında tarikat işi bu dediğimiz cereyan misalinden çok daha hassastır. İşte aynısı oldu. Evde namaz kıldı, cuma hatminde ise hem hatim hem de zikrullah edince bütün kötülüklerden alıkoydu. Bir ay sonra Babamın yanına gelişinde uzun, kalın elbise ve siyah çorap giymişti. Yine Babam soruyor:
Hani kıyafetini değiştirmeyecektin? Öğretmen:
Utanıyorum, onun için giyiyorum, diyor.
Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) buyuruyor:
"Hayası olmayanın imanı olmaz."686
İmanın gelebilmesi için haya ve utanmanın önce gelmesi lazım, İşte bu öğretmene de kâmil bir imandan evvel, haya ve utanma geliyor. Biz Giresun'dan G.Anteb'e geldikten birkaç sene sonra öğretmenin hacca gittiğini duyduk. Dönüşünde bizim köydeki evimize geldi. Gördük ki, öğretmen tam tesettürlü, İslâma uygun giyimli, tam bir İslâm kadını. Babamla aile fertleri birlikte ve o öğretmen yanımızda, köy hududunda medfun bulunan Hz. Ökkâşe (Radiyallâhu anhu)'nin ziyaretine gittik.
Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) bu dîn-i mubini kuruncaya kadar kâfirlerle ne mücadeleler, ne uğraşmalar yaptı. Taif'den dönüşünde Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'i taşladılar. Cebrail (Aleyhis selâm) üç defa geldi.
"Taif’i yerin dibine batıracağım. Bu Allâhu Teâlâ'nın emri, senin de izin vermen lâzım"687 dedi. O sırada Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'e ve Hz. Ebû Bekir (Radiyallâhu anhu)'e devamlı taş değiyordu. Buna rağmen Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) iki seferinde de "Batırma! ileride müslüman olurlar." diye yalvarıyor. Cebrail (Aleyhis selâm) Üçüncü gelişinde: ''Allâhu Teâlâ senden bu sefer kesin bir söz istedi" deyince Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem): "Bir hafta bekle. İçlerinden biri dahi müslüman olursa batırma. Şayet bir tanesi bile müslüman olmazsa batir." buyurdu. Bir hafta bitmeden önce bir köle gelip müslüman oldu ve Taif batmaktan kurtuldu.
Hz. Ebû Bekir (Radiyallâhu anhu) taş yarasından koma haline düştü. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'de atılan taşlarla çok yaralandı. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) ümmet olan için değil, ileride ümmet olacak için canını feda ediyor. Biz ise müslümanların içinde bilmediğinden ötürü şu açık, şu çıplak, şu İslâmi tam yaşamıyor; kendi müslüman, annesi-babasi müslüman bunların türünü çeşidini beğenmiyoruz. Öyleyse niçin Bilâl Baba ve O'nun gibi konuşup bir şeyler anlatanlara da "Elini öptürdü, şu caiz değil, bu caiz değil, İslâmi tam yaşamıyor." gibi sözler söylüyoruz.
Kadınlar kendilerine mahrem erkeklerle konuşabilir lermi ?
Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi veselem)'in evlenme işini ilk defa konuşan kim? Arada kim vardı? Hiç kimse. Bir tek Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) ve Hz. Hatice (Radiyallâhu anha) Validemiz ikisi başbaşa konuştu. Hz. Hatice (Radiyallâhu anha) Validemiz Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'i çağırdı ve:
Sen niçin evlenmiyorsun? Ben sana bir kız buldum. O kızın kaşı şöyle, gözü şöyle,endamı, vücudu böyle, diye kendi kendini tarif etti. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)Senin baban çok zengin, çok başlık (kalın) ister. Hz. Hatice (Radiyallâhu anha) Validemiz:İstediği parayı ben vereyim. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem):Benim kendi kazancım olmalı, buyurdu. Hz. Hatice (Radiyallâhu anha) Validemiz:Öyleyse benim develerimi, kârı yarı yarıya çalıştır, 688 dedi. Öyle yaptılar. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi veselem)'de bir kadınla gizlice konuşuyor.
Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi veselem)'de İslâmi yönde inceleme yokmu idi? Hz. Hatice (Radiyallâhu anha) Validemizin ve Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi veselem)'in yaptıkları yanhşmıydı?
Bir kız (kadın) bir erkekle konuşurken sesi düzgün çıkmasın diye dilinin altına taş almalı veya dini konuda olsa bile hiç bir şey konuşmamalı, diyorlar. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) ile Hz. Hatice (Radiyallâhu anha) Validemiz gizli olarak evlenmeleri hakkında konuşmuşlar.
Bunlar dillerinin altına taş alarak mı konuştular? Ayette
"Allâhu Teâlâ işitendir, bilendir"689 buyuruyor. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in konuştuğunu Allâhu Teâlâ işitmedi mi? O'nun gelmiş ve gelecekteki günahlarını affetmedi mi? "Allâhu Teâlâ gelmiş ve gelecek günahlarını affetti."690 Bu âyete göre; Sen Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) yanılsa bile Allâhu Teâlâ affetmiştir, diyeceksin. Fakat bize yanlış gibi olurda, aklımızın yetmediği hikmetli olan çok az bir yanılma ile "Nefsine sabret"691 buyuruyor. Bu bir nevi tekdirdir. Bunda Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) ashâb-ı suffayı yanından kaldırmasında tekdir geliyor. Hz. Hatice (Radiyallâhu anha) Validemizle yalnız konuştuğunda âyetler gelmeye başlayınca niçin onun hakkında uyarıcı tekdir gelmiyor.
Bedir Cenginde Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'e hemen tekdir âyeti geliyor. Kadınlarla konuşması hakkında hiçbir tekdir âyeti yoktur. Allâhu Teâlâ bunu normal karşılıyor.
(Sûre-i Mücadele, Ayet 1)
"Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikayette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir. Allah sizin konuşmanızı işitir. Çünkü Allah işitendir, bilendir."
Arablar arasında "Zıhar" denen bir âdet vardı. Şöyle ki; bir adam karısına "Sen anamın sırtı gibisin" diğer bir değimle "senin bacağın annemin bacağına benziyor" dedi mi, kadın o erkeğe haram sayılır ve ebediyyen kocası tarafından terkedilmiş olurdu. Ashâbtan Evs ibn-i Sabit de karısına kızıp bu sözü söylemişti. Karısı Havle, Hz. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'e gidip genç yaşında kocasına hizmetler ettiğini, çocukları olduğunu o sözü söyleyerek kendisini perişan duruma düşürdüğünü anlattı ve Hz. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'den tekrar kocasına dönmesi için hüküm istedi. Hz. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'de "Sen ona haramsın" dedi. Kadın, küçük çocuklarına üzüldüğünü söylüyor ve bir hüküm vermesini Allâhu Teâlâ'nın elçisi Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)den tekrar tekrar istiyordu. Nihayet Allâhu Teâlâ'nın elçisinde vahiy hâli belirdi ve bu âyetler indi. Böylece Allahu Teâlâ, o eski geleneğin yanlış bir zandan ibaret olduğunu, böyle sözle kadının kocasının anası olamayacağını bildirdi. Ancak böyle bir söz söyleyene de fakirlerin lehine olmak üzere bir ceza koydu. Konan cezalar aşağıdaki âyetlerde belirtilmiştir.
Kendi ailesini, annesine benzeten (zihar yapan) ve annesini kötü görenin nikâhı gidiyor. Nikâh ağır şartlarla yerine geliyor.
Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in ailesi bizim annemizdir."692 Sen kendi annenin Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) ile konuştuğunu beğenmiyor musun? Niyet düzgünlüğü herşeyi halleder. Niyet bozukluğu herşeyi fesad eder. İkisinde de niyet düzgün, kötü bir niyet yok. Bizce Peygamberimiz, (Sallallâhu aleyhi vesellem), bir kadınla yüz bin sene evlenmesini konuşsa kalbimize zerre kadar birşey gelmez.
“(Sûre-i Mücadele, Ayet 3)
"Kadınlardan zıhâr ile ayrılmak isteyip de sonra söylediklerinden dönenlerin karılarıyle temas etmeden Önce bir köleyi hürriyete kavuşturmaları gerekir. Size öğütlenen budur. Allah,yaptıklarınızdan haberi olandır."
(Sûre-i Mücadele, Ayet 4)
"Buna imkan bulamayan kimse (eşi ile) temas etmeden önce aralıksız olarak iki ay oruç tutmalıdır, buna da gücü yetmeyen, altmış fakiri doyurur.Bu (hafifletme), Allah'a ve Rasûl'üne inanmanızdan dolayıdır. Bunlar Allah'ın hükümleridir. Kâfirler için acı bir azap vardır."
Fakir ise hiç bir şey yapamıyorsa, seher vaktinde bol istiğfar çeker, tevbe eder.
(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 1, Hadîs No: 188)
"...Aişe (Radiyallâhu anha)'den şöyle söylediği rivayet olunmuştur:
İşitmesi bütün sesleri ihata eden Allah'a hamd olsun. Yemin ederim ki mücadeleci kadın Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'e geldi. Ben de odanın bir kenarında idim. O (kadın) eşini şikâyet ediyordu. Ben onun söylediklerini işitmiyordum. Biraz sonra Allah; Mücadele sûresini indirdi."
Bazı hocalarımızın, din adamlarımızın sofuluk yapıp kılı kırk yardıkları gibi değildir. Benim çok iyi bildiğim bir hoca yaşı kırk civarında, evli, ikinci bir hanım alacak, onunla konuşmak için motorsiklete binip, gece gizlice nişanlısının evine giderek nişanlısı ile konuşuyor. Bir genç nişanlısıyla konuşursa veya ikisini bir arada otururken görse hutbeye çıkıp: "Bu bizim dinimizde yoktur, göz zinası oluyor" gibi sözler söylüyor. Hem de fazlasıyla kendi yapıyor. Burda da Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) Hz. Hatice (Radiyallâhu anha) Validemizle evlenmelerini gizlice konuşuyor. En iyisi Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vessellem), o yaptığına göre demek ki, arada konuşan olmayınca konuşabilir yapabilirmiş.
(Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 10, Hadîs No: 1553)
" Aişe (Radyallahu anha)'den rivayete göre şöyle demiştir:
- Ben altı yaşında bir kız iken
Nebi (Sallalâhu aleyhi vesellem) beni akd ve nikah eylemişti.
(Üç sene sonra) biz Medine'ye hicret ettik. Haris ibn-i Hazrec oğullarının
menziline indik. Müteakiben ben, sıtmaya
tutuldum. Bu cihetle saçım döküldü.
(Hastalıktan kurtulduktan sonra) saçım
gürleşti, uzayıp
omuzlarıma döküldü. Bir kere ben, arkadaşlarımla
beraber salıncakta oynarken annem Ümmü Rûman
bana doğru geldi ve beni çağırdı.
Ben de annemin yanına geldim. Beni ne edeceğini
bilmiyordum. Annem elimi tuttu. Tâ evin kapısı
önün (e geldiğimizde ora)de
beni durdurdu. Ben de yorgunluktan kaba kaba soluyordum. Nihayet soluğum
biraz yatıştı. Sonra beni eve koydu. Evde
Kusardan bir takım kadınlar hazır
bulunuyordu.
Bunlar bana:- Hayır ve bereket üzere
geldin, hayırlı
kısmet getirdin! di(ye alkışla)dılar.
Annem beni bu kadınlara teslim etti. Bunlar
da benim kılığımı, kıyafetimi düzelttiler ve Peygamberimiz (Sallallâhu
aleyhi vesellem)'e teslim ettiler. Beni hiç bir
şey sıkmadı.
Ancak Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'i habersiz
görünce sıkıldım. [Peygamberimiz (Sallallâhu
aleyehi vessellem)] bir sedir üzerinde oturmuştu.
Yanında Ensâr erkeklerinden, kadınlarından
oturanlar vardı. Beni Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'e takdim ettiklerinde ben dokuz yaşında
bir kızdım."
Kızın yaşı küçük olursa baba ve annesinin (velisinin) rızası ile evlenebilir. On sekiz yaşında ise hem babasının-annesinin rızası, hem de kendinin rızası olması lazımdır. Kız yirmi iki yaşında ise annesinin, babasının rızası olmadan bir tek kendi rızası ile nikahlanabilir.
Peygamberimiz (Sallallâhıı aleyhi vesellem)'in yanında erkekler ve kadınlar oturuyorlar. Demek ki ilim meclisinde oda geniş olursa erkeklerde kadınlarda vaazı dinlemek için bir oda içerisinde isterlerse oturup dinleyebilirlermiş. Şart; Şeriatın emrine uymak ve yasaklarından sakınmaktır.
Bana: "Hangi görüştesiniz?" diye soruyorlar. Ben dedim ki: Islâmda görüş olmaz, âyet ve hadîs ne diyorsa o olur.
İmam-i Şafii Hz., İmam-i Azam Efendimizin fetva kitaplarını okuyup çok memnun olmuş. Kendini görüp konuşayım diye bulunduğu yere geldi. İmam-i Azam Hazretlerini şehit etmişlerdi. Bu nedenle kabrine geldi:
- Yâ İmam! Senin kitaplarını okudum, çok beğendim. Mezheb hususunda çok güzel buluşların görüşlerin var. Aslında sağ iken seninle başbaşa kalıp konuşmak isterdim. Ama bu imkansız. Sen hayatta sağ olsaydın, seninle konuşup kitabında yazdığın iki mevzuya "lâ (yok, öyle değil)" diyecektim" dedi. İmam-i Azam Hazretlerinin kabrinden bir ses:
- Lâ ilahe illallah Muhammed Rasûlullah! Yok de bakalım."
İmam-i Şafii Hz.: - Bir kimse Lâ ilahe illallah Muhammed Rasûlullah (Allah birdir, Muhammed Allah'ın hak Rasûl'ü)" sözüne itiraz ederse o kâfir olur" dedi.
İmam-i Azam Hz.; - Öyleyse ben âyet ve hadîssîz hiç bir şey yazmadım. O "lâ" diyeceğini âyetle hadîsle karşılaştır, ondan sonra "lâ" de" dedi. İmam-i Şafii Hz., Imam-ı Azam Hz.'nin o sözlerini âyet ve hadîslerle karşılaştırdı. Hem âyette hem hadîste aynısını buldu, gördü. İmam-i Azam Hz.'nin kabrine seslendi ve dedi ki: "Ben yazdığım mezheb kitaplarını dağıtmadan evvel seninle konuşsam, böyle ikna olsaydım bu mezhebi hiç kurmaz, kitapları dağıtmaz, senin mezhebinle amel ederdim. Ama ne yazık ki, ben yazdım ve dağıttım." dedi.
Yani senin görüşünü tam beğendim, kurduğun mezhebe heveslendim. Ama ben mezheb kitaplarıma görüşlerimi yazıp dağıttım. Kendi mezhebi üzerinde durmam lazım, demek istiyor.
İmam-i Şafii Hz. ve kurduğu mezhebi de çok büyüktür! İmam-i Azam'ın âyete ve hadîse tam uygun bir çift sözü kocaman mezheb imamı, İmam-i Şafii Hz. doksan derece dönüş yaptırıyor. Kurduğu mezheb âyete ve hadîse tam uygun, getirilen misaller âyet ve hadîse tam mutabık olduğu halde İmam-i Azam Hz.'nin buluşlarına hayran kalıyor ama âyete hadîse ters zannettiğini kabul etmiyor. Bir çok kimseler de kulaktan kulağa duyma ile âyete, hadîse hiç uymasa bile kendine öğrettikleri şekilde onu hemen kabul ediyor. Bir âlimin, âyetle, hadîsle, edille-i şer'iye ile getirdiği delilleri değil; ünvanına tahsiline, halk arasında övülmesine, kelâm-ı kibar konuşmasına kıymet veriliyor. Halbuki Allâhu Teâlâ yanında bunlar geçerli değil bir tek âyet ve hadîs geçerlidir.
Yarın mahşerde dört imamın dördüde şefaatçi olarak mizan, terazisinin başında dururlar.
Çünkü: "O günde kimse kimseye şefaat edemez. Yalnız Allah'ın izin vermiş olduğu kimseler şefaat eder."693 Ayetine göre bunların dördünede şefaat etme izni verilir. Bir insan Hanefi mezhebince yanlış, Şafii mezhebince doğru bir işi bilmeyerek (yanılarak) yapmışsa İmam-i Şafii Hz.: "Bu adam benim mezhebimce amel etmiş." der ve şefaat eder kurtarır. Şafii mezhebinde olup, Şafilerce caiz olmayan fakat Hanefilerce caiz olan bir iş yapmışsa ona da İmam-i Azam Ebû Hanife (Rahmetullahi aleyh) Hz. şefaat eder, kurtarır: "Bu benim mezhebimde vardı, benîm mezhebim ile amel etmiş olabilir." der kurtarır. Ömründe birkaç sefer böyle olmuşsa kurtarır. Ömür boyu mahsus, kasıtlı olarak yapmışsa, yaptığı da belli olursa, kurtarmaz. Diğer iki mezheb sahibi İmam-i Mâlik ve İmam-i Hanbeli (Rahmeluilahi aleyh) Hz. de aynı şekilde şefaat eder kurtarır
Hz. Ömer (Radiyallâhu anhu)'in yanına Mekke beyleri geldi;
- Bizimle niçin en son bayramlaştın? İlk defa bayramlaştıkların zamanında bizim kölelerimiz, çobanımız, hizmetçimizdi." dediler. Hz. Ömer (Radiyallâhu anhu):
- Bizde ağaya, beye, zengine, kelâm-ı kibar konuşanlara, nezaket kurallarına uyana değil, Islâmiyete ilk girene, Islâmiyeti mü'minler arasında yaymak için en fazla fedakârlık gösterene kıymet verilir. Bedir ve Uhud çenginde siz bizimle düşman olup, bizi yok etmeye çalıştığınız zamanlar da bunlar bizimle elele, omuz omuza verip bu dîn-i mubini ihya ettiler. Tâbi ki nezaket kurallarını bilmeseler de, kelâm-ı kibar konuşmasalar da siz bunlar gibi olamazsınız. Şu günkü durumu ne kadar çok eksik olursa olsun siz onlara yetişemezsiniz," buyurdu.
1992 yılı Hac mevsiminde Kâbe-i Muazzamada "TAHKlK VE İZAH Kitab ve sünnet ışığında Hac, Umre ve Ziyaret" başlığında bir kitapçık özel olarak Türk kadın hacılara dağıtılmıştır. Bir kardeşimizin getirdiği bu kitapçığın 29. sayfasında:
"Kadın yüzünü örtmesin ve eldiven takmasın." Bu hadîs-i, Buhâri rivayet etmiştir.
Hz. Aişe (Radiyallâhu anha) Validemiz: "Biz, Peygamber ile beraber bulunduğumuz zamanda bazı yolcular, bize yaklaştığı Zaman biz örtüyü yüzümüze indiriyor, geçtikleri zamanda kaldırıyorduk."
Bu hadîs-i şerifi Ebû Dâvûd ve ibn-i Mâce tahric etmiştir. Aynı şekilde kadının ellerini elbiseleri ile ve başka birşeyle örtmesi caizdir (doğrudur). Hatta yabancı erkeklerin yanında bulunursa yüzünü ve ellerini örtmesi gerekir. Çünkü o avrettir. Zira Allâhu Teâlâ şöyle buyuruyor:
"Ziynetlerini kendi kocalarından başkasına göstermesinler."694 Şüphesiz yüz ve eller en mükemmel ziynetlerdir. Allâhu Teâlâ yine şöyle buyuruyor:
"O'nun(Hz.Muhammed'in)zevcelerinden lüzumlu bir şey istediğiniz zaman perde ardından isteyin. Bu hem sizin kalbleriniz hem onların kalbleri için daha temizdir."695 diye yazıyor.
Halbuki Kur'ân-ı Kerim'de; "Mü'min kadınlara da söyle; görünen kısımları müstesna olmak üzere ziynetlerini teşhir etmesinler."696 buyuruyor. Burada görünen kısımlar özellikle vurgulanıyor. Belli ki görünen kısımlar el, yüz ve ayaklardır. Yukarıda kendilerinin de yazdığı, Buhâri'nin de rivayet ettiği hadîsi bu âyet tasdik etmektedir.
(Sûre-i Ahzab, Ayet 53)
"Ey iman edenler! Bir yemek için size izin verilmiş olması hâli müstesna, Peygamber'in evlerine girmeyin (yemeğe çağrılıp da girdiğiniz vakit de) yemek kabını gözetlemeyin. Davet edildiğiniz vakit girin. Yemeği yediğinizde hemen dağılın (yemekten sonra) sohbete dalmayın. Çünkü bu hareketiniz Peygamber'i üzüyor. Fakat O (size bunu söylemekten) utanıyordu. Ama Allah, hakkı söylemekten çekinmez. Peygamber'in hanımlarından birşey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Bu hem sizin kalbleriniz hem de onların kalbleri için daha temiz bir davranıştır. Sizin Allah'ın Rasûl'ünü üzmeniz ve kendisinden sonra O'nun hanımlarını nikahlamanız asla caiz olamaz. Çünkü bu, Allah katında büyük (bir günah) tır."
Diğer Hz. Aişe (Radiyallâhu anha)
Validemiz hakkındaki hadîs-i şerifler ve
"Peygamber'in eşleri sizin annenizdir.
Onların özellikleri vardır."697 âyeti
bunun için inmiştir. Bu mübarek âyette Rasûl-i
Ekrem'in hane-i saadetine girmek için ne gibi bir edebe riâyet edileceğini;
O'nun ezvac-ı tahiratın (temiz eşlerinden)
bir şeyin ne suretle sorulabileceğini ve Peygamber-i Zişan'dan
sonra O'nun muhterem eşleri ile başkalarının
akdî nikah da bulunamayacaklarını bu husustaki dini terbiyeyi ve sosyal hizmetleri işaret buyuruyor. Konumuzda geçen:
"Ey mü'minler! Rasûl-i Ekrem'in muhterem zevcelerinden lüzumlu birşey
(ev eşyasından, çanak, çömlek, elbise gibi
şey) soracağınız zaman hemen evin içine
girmeyin. Onlardan perde arkasından sorunuz,
isteyiniz! Onlarla sizin aranızda bir perde bulunsun. Çünkü sizlere
teklif edilen şey izinsiz hane-i Nebeviyye'ye
(Peygamberin evine) girilmemesi, fazla söz edilmemesi, lüzumsuz birşey
istenilmemesi, hem sizin kalbleriniz hem onların
kalbleri için daha temizdir."
böyle bir hareket daha ziyade ahlâk-ı
terbiye icabıdır. Kalbleri şeytanın vesvesesinden uzak bulundurur. Çünkü
Rasûl-i Ekrem (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in muhterem eşleri,
manen mü'minlerin valideleridir.Onların
şerefleri pek fazladır. Onlara hürmet ve tazim de bulunmak bizim en
önemli vazifelerimizdendir. Peygamber eşlerine yapılacak
hürmet ve saygı, âyet-i kerime ile bize bildirildiği halde; Vehhabiler bunu
kendi fikirlerine göre yorumluyorlar.
Ayette: "Görünen kısımları müstesna olmak üzere ziynetlerini teşhir etmesinler." buyuruyor. Bunu Vehhabiler: "Ziynetlerini kendi kocalarından başkasına göstermesinler. El, yüz ve ayak ziynettir." diye yorumluyorlar. Halbuki yukarıda izah edilen âyet ve hadîse göre; "Görünen kısımları müstesna" diyerek ziynet sayılmamaktadır. Suudi Arabistan bu ve benzeri şekilde Vehhabi (bâtıl mezheb) yanlış görüşlerini Türk hacılarına ve dolaylı olarak Türk milletine yaymaktadırlar. Çünkü Vehhabiler kendi görüşleri dışında olan bütün hadîsleri, mevdu (yalan), uydurma diyorlar. Bu hususta kendi yanlış ve bâtıl fikirlerini islâm âlemine yaymaya çalışmaktadırlar.
Inşallahu Teâlâ bu ve buna benzer bâtıl fikirler, bâtıl mezhebler (fırka-i dâlle) ile ilgili geniş açıklamalarımız ileride ayrıca broşürümüzde yayınlanacaktır.
(Aşağıdaki yazı Kütüb-i Sitte, Cild 15, s.548-581'den alınmıştır.)
|
KONU BAŞLIKLARI (EHLİ SÜNNET GÖRÜŞÜNDE BİRLEŞELİM) |
KONU BAŞLIKLARI (TÜM KİTAPLAR) |