BATIL MEZHEBLERDEN BAZILARI
I-) "Dar'ül Harbdir, cuma namazı kılınmaz!" diyenler:
Sûre-i Cuma Ayet 9)
"Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah'ı zikretmeye camiye koşun ve alışverişi bırakın. Eğer siz gerçeği anlayan kimseler iseniz elbette bu, sizin için daha hayırlıdır,"
Emri ilahisi ile cuma namazı saatinde iş yapmakta haram oluyor. Bu kadar kesin âyet varken, Allah'ın emridir kılınır diye niçin söylenmiyor? Çok hüsnü zannedilen birisiyle konuştum. Bana şöyle dedi: "O cuma namazı kılınmaz diyenlerde haklıdır. Onlarda kılınmayacağına dair kaynak gösteriyorlar." Ben dedim ki; Bu kaynak, nasıl kaynak? Kaynak Kur'ân'dır. Kur'ân 'da farz-ı ayn'dır. Kur'ân'ın dediğinin aksini söyleyenin sözü yanlıştır. Hadîs-i şeriflerde aynıdır. Kur'ân'a cevap Kur'ân'la, hadîse cevap hadîsle olması lazımdır. Aksi takdirde sözü Kur'ân'a ve hadîse ters gelir, günahkar olur. Çok iddia ederse kâfir olur. Kim olursa olsun hangi kitapta yazarsa yazsın, kılınmaz diyecekse Kur'ân-ı Kerim'de âyet göstermesi lazım. Böyle söyleyenin sözünün doğru olduğu Kur'ân-ı Kerim'de tastık ettiğinden belli olur. Aksini iddia ederse onda büyüklük ne gezer!
(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 3, Hadîs No: 1081)
"Cabir İbn-i Abdullah (Radiyallâhu anhu)'dan şöyle demiştir:
Rasûlullah (Sallallâhu aleyhi vesellem) bize şu hutbeyi irad buyurdu:
Ey İnsanlar! ölmeden önce Allah'a tevbe ediniz. Meşgul olmadan önce salih amellere koşunuz. Rabb'inizi çok zikretmekle ve gizli açık bol sadaka (vermek) ile onun, sizin üzerinizdeki hakkı yerine ulaştırınız ki rızıklanasınız, yardım olunasınız ve ıslah olunasınız. Bilmiş olunuz ki içinde bulunduğum bu yılın, bu ayın bu gününde ve burada kıyamet gününe kadar Allah size cuma namazını şüphesiz farz kıldı.
Ben hayatta iken veya benden sonra
başında adil veya zalim bir devlet başkanı varken kim cuma namazını küçümseyerek
veya farziyetini inkar ederek bırakırsa Allah onun işini düzene sokmasın ve
işinde ona bereket vermesin. Bilmiş olunuz ki, tevbe etmedikçe böylesinin ne
namazı, ne zekatı, ne haccı, ne orucu ne de hiç bir hayrı (sahihtir). Kim de
tevbe ederse Allah tevbesini kabul eder (veya kabul eylesin). Bilmiş
olunuz ki, hiç bir kadın hiç bir erkeğe namaz kıldıramaz. Hiç bir bedevi hiç
bir muhacire imam olamaz.
Hiç bir fasık (hem ibadet eder, hem de aksini
yapar, ibadeti yapar, bid'at, mekruh, kerih olan şeylerden de sakınmaz. Mesela
namaz kılar, camiden çıkar kahvehaneye gider, kağıt oynar. Sigaraya mubahtır der
hem içer, hem de içecek olanlara kolaylık gösterir. Terk etmek isteyenlerin
terk etmemesine yardımcı olur. Camide namaz kılar, dışarı çıkar gıybet yapar,
iyi amelle kötü ameli birbirine karıştırır, böyle bir kişi) Hiç bir
mü'min (fasık olmayan)'e namaz kıldıramaz. Eğer ki, fasık zor kullanır,
mü'min de onun kılıcından ve copundan korktuğu zaman (mü'min uyar)."
Diyeceksiniz ki, benim abdestim, namazım, orucum, haccım, zekatım, var. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in ashabının hepsinin namazı, haccı, zekatı, vardı. Birazı Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi veselellem)'i canla başla sever, O'nu gittiği yerde överdi. (Çünkü Allahu Teâlâ bir çok âyetlerde, bizim öveceğimiz mevlid de, kaside de övdüğümüzden daha fazla övmüştür. Allahu Teâlâ'nın övdüğünü övmek farzdır.) Birazı da Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in yüzüne karşı "anam-atam yoluna kurban olsun ya Rasûllullah der peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in övülmesine canı sıkılır. Bunların abdesti namazı, orucu her şeyi tamamdı. Gizli, gizli toplanır, âyeti, hadîsi ve Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in sözlerini yalanlamaya çalışırlardı. Bunlara da münafık denir. Şimdi de ashabın en büyüklerine ve Hz. Aişe (Radiyallâhu anha) validemize iftira edenler aynı değil mi?
Ey Müslüman kardeşim!
Maksadım ikazdır! Sen de mevlide karşı çıkarsan haliyle kime benziyorsun? Bir oğlun olsa, başkalarının yapmadığı şeyleri yapsa onu bir cemaatte söylerken; "Sus söyleme deseler" canın sıkılmaz mı? Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'de aynı değil mî? Dünya yüzünde hiç kimsenin, hiç bir peygamberin, hiç bir yaratığın yapamadığını yaptı. Allahu Teâlâ ile miraçta yüz yüze konuşan bir tek Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)dir. O'nu millete tanıtan, söyleyen, öven mevlidtir. Mevlidi yasaklamakla Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in bu yaptığını yasaklamış olmuyor musun? Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de defalarca övsün, hadîs-i şerîfte peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) tekrar tekrar övülsün, sen, O'nun o övülmesine karşı çık. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in övülmesi, Mir'ac'ı çok az da olsa mevlid-i şerîfte yazılıdır. Onu da kısaltıp kısaltıp neredeyse yok ettiler. Halbuki mevlid-i şerîfte Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in mi'rac'ının on binde biri söylenmiyor. Hepsini bıraksak bir tek Allahu Teâlâ'yla konuşması doksan bin kelam (doksan bin soru doksan bin cevap) mevlidde hangisi söyleniyor? "Ümmetini sana verdim ey Habib; cennetimi onlara kıldım nasip" Altı Parmak kitabında Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in mi'rac'ını çok kısa yazdığını doksan bin kelâmın (soru-cevabın) binde birini yazmıyor. Hepsi yazılsa en az iki yüz cild kitap olur. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) mi'rac'a çıkarken, gök ehliyle konuşması, üç yerde namaz kılması, tahminen yüz soru-yüz cevap, Osmanlıca ve özet olarak yüz sayfa; Altı Parmak kitabındaki de özet olarak kısaltıla, kısaltıla mevlid kitabında yazılanlar ancak beşte biri dahi değildir.
Mevlidi de okutmamak, dinletmemek için en alim dediğimiz kimseler "Bid'attır, şiirdir okumayın, yerine Kur'ân okuyun veya okutun" gibi sözlerle karşı çıkıyorlar.
Allahu Teâlâ'nın en sevdiği Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'dir. En fazla övdüğüde O'dur. O'na karşı çıkmak çok tehlikelidir.
Allahu Teâlâ'nın övdüğünü öven mevlidi yasaklamakla Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in zamanında O'nun övülmesine karşı çıkıp kızanlarla beraber olmuyor musun?
"Dar'ül harptir cuma namazı kılınmaz" diyenler!
Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) zamanında harbsiz dört ay geçerse, Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem): "Allahu Teâlâ bizim harbsiz dört ayımızı geçirdi. Bizim Allahu Teâlâ için cihad etmemiz lazım" der, ata biner, eline kılıcını alıp havaya kaldırır:
"Allahu Teâlâ her Peygamberin rızkını bir yerden verdi. Benim rızkımı da bu kılıcın gölgesinden verdi."942 buyurur ve harb için ashabı toplar, harbederdi. Bir yer daha fethedilir ve IsIâm topraklarına katılırdı.
Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem): "Ey müslümanlar!
Siz harbten kaçmayın! Harb sizin için bir temizliktir!" buyuruyor. Harbten uzun
müddet uzak kalınca müslümanlar birbirlerine düşerler. Harb olunca temizlik
devam eder. Allahu Teâlâ sık sık zaferler verir. Uzun müddet harb edilmezse
münkir, münafık, fasık ve zındıklar yeryüzünden temizlemedikten sonra Allahu
Teâlâ zafer vermez. Allahu Teâlâ zafer vereceği insanları seçer veya hakiki
Müslümanlara öbürlerini ikaz etmek için zafer verir. Dolayısı ile harbte Allahu
Teâlâ'nın açıktan yardımı çok görülür. Askerin kalbi çabuk mutmain ve ikaz olur.
Hakiki mü'min olurlar. Hakiki mü'min olmayanlar ölür. Hakiki müslümanlardan
şehid düşecekler, şehid düşer. Kalanlarda zafer kazanır, gazi olurlar.
DİĞER MEZHEPLER
2-) "İbadet devri geçti, iman kurtarma devri başladı";
3-) "Kur'ân 20. asra göre tefsir olmalı" diyenler
, haşa sümme haşa Allahu Teâlâ, 20. asra kadar bilmiş, ona göre söylemiş de ondan sonrasını siz mi açıklayacaksınız?;4-) "Yezid'e 'Hz. Yezid'
dememiz lazım." diyenler;5-) Vehhabi mezhebi
itikadı; şefaati Enbiya'yı, kerameti Evliya'yı, kabir ziyaretini inkar edip: "Ölenler öldü gitti, ölüden diriye fayda olmaz." der. Daha bunun gibi nice bâtıl görüşleri vardır. Halbuki Kur'ân-ı Kerim'de;(Sûre-i Bakara, Ayet 154)
"Allah yolunda öldürülenlere (şehidlere) "ölüler" demeyin. Bilâkis onlar diridirler, lâkin siz onu hissedemez, anlayamazsınız."
(Sûre-i A'li İmran, Ayet 169)
"Allah yolunda öldürülenleri sakın öldü sanmayın! Bilâkis onlar diridirler;Allah'ın lütuf ve kereminden kendilerine verdikleriyle sevinçli bir halde Rabb'leri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar."
6-) Kaderiye mezhebi
:"Kader takdir olunmamıştır veya kader değişmez" derler.(Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 2793)
"Kaderiye (taifesi) bu ümmetin mecusileridir. Hastalanırlarsa ziyaret etmeyin, ölürse cenazelerinde bulunmayın."
(Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 3824)
"Ümmetimden şu iki sınıfın İslâmdan nasibi yoktur. Murcie ve Kaderiye!
- Murcie nedir?" diye sordular,
- İman sözden ibarettir, amelden değildir." diyenlerdir.
- Kaderiye nedir?" diye sordular.
- Kaderiye: "Şer takdir olunmamıştır" diyenlerdir."
(Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 4610)
"Allah hiç bir Peygamber göndermemiştir ki, ümmeti içinde insanların kafalarını karıştıracak, kaderiye (kaderi inkar edenler ve kul fiilin yaratıcısıdır diyenler) ve murcieler, kulun yaptığı işler Allah'a aittir. Onda kulun bir hakkı yoktur, diyenler bulunmasın. Şunu İyi bilin ki, Allah hem kaderiyye'ye hem murcie'ye yetmiş Peygamber dilinde lanet etmiştir."
7-) Murcie mezhebi;
8-) Cebriye mezhebi:
"İnsan günah işlemeye mecburdur, yaratılış itibariyle insan muhakkak günah işleyecek şekilde yaratılmış," derler. Haliyle günah işleyeni değil, yaratanı sorumlu tutuyorlar.
(Sûre-i A'li İmran. Ayet 182)
"Bu, dünyada iken (sizin çektiğiniz, başınıza gelen) kendi ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır.Yoksa Allah kullarına zulmetmez.;
9-) Hululiye mezhebi;
Ashabların ve İslam büyüklerinin yaptığı
savaşlarde yaşanan olaylar
Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in zamanından bu güne kadar ki İslâm tarihini incelersen, müslümanlar harble kalkınmışlar, harbten kaçındıkları zaman güçten; düşmüş, çok zor durumlar geçirmiş, küçülmüş, taviz vermek zorunda kalmış, en sonunda dağılmaya mahkum olmuşlardır.
Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi, vesellem) zamanından Hz. Osman (Radiyallâhu anhu)'ın halifeliğine kadar zafer üst üste kazanılmış, şimdi en az on beş devletin oturduğu toprakları feth etmişler. En güçlü imparatorluk olmuş, o zamanın en güçlü süper devletleri sayılan İran ve Konstantin (Bizans) ordularını hezimete uğratıp yenmişler. Buralar alınınca harb durdu. Herkes mal, mülk, dünya, dünyalık kendilerine çoğaldı. Çok harbetmekten kaçındılar. Cihad ise Allahu Teâlâ'nın emri idi. Allahu Teâlâ'nın emri yapılmayınca içlerinde savaş başladı, birbirlerine düştüler ve kocaman İslâm imparatorluğu dağıldı.
Akla şöyle bir soru gelebilir: ''Hz. Ömer (Radiyallâhu anhu) vefat etti, Hz. Osman (Radiyallâhu anhu) halife oldu. Aradan zaman geçmedi ki, niçin iç savaş oldu?"
Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) zamanındaki yaşantıyı ele alırsak her dört ayın harbsiz geçmesini Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) çok büyük zarar sayardı.
Peygamberimiz ('Sallallâhu aleyhi vesellem)'in yirmi üç senelik Peygamberlik hayatının, on senesini savunma ile, düşman kuvvetlerinin çokluğu, kendi güçlerinin azlığı ile geçti. İlk on senenin içinde üç savaş; Bedir, Uhud, Hendek Muharebeleri oldu. Bunlarda kendilerini savundular, savunma savaşıydı. Mekke fethedilince savunmadan çıktı. Kâfirler savunmaya, Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) harb etmeye başladı. Yirmi üç senenin ilk on senesinde savunma, sonraki on üç senenin içinde de otuz üç sefer harbettiler. Harbettikçe alınan yerlerde müslümanlar çoğaldı. Şehid olan bir kişinin yerine, İslama giren beş kişi oldu.
Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem), o zamanda en büyük ordusu olan üç bin kişi ile Mekke'yi aldı. Harbe devam edince alınan yerler müslüman oldu. On üç sene dolmadan yedi-sekiz sene içerisinde Konstantinlilere (Bizans'a) harb açıldı. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) otuz bin kişilik orduya sahib oldu. Konstantin ordusu harb sahasına korkusundan gelememiş ve geri dönüp gitmişlerdir. Ondan üç sene sonra yine aynı vaziyette harbe devam edildi. Arab yarımadası tüm müslüman oldu. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) son veda haccında Kabe'yi tavaf ederken arkasında yüz yirmi bin ashâb vardı. Bu sadece Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'le beraber hac yapabilmek için gelenlerdi. En azından bunun beş misli de gelemeyen vardı. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in vefatından sonra yüzde sekseni murtad oldu. Murtadları kendi içinde azınlık olan müslümanlar öldürmeye, mallarını yağma etmeye başladılar. Onlar kaçıp Medine'ye, Hz. Ebû Bekir (Radiyallâhu anhu)'in yanına geldiler. Hz. Ebû Bekir (Radiyallâhu anhu) bu murtadlarla harb için asker topladı. Kaçıp gelenlerle, kendisinin topladığı askeri sekize böldü. Her ordu sekiz bin kişi, hepsi altmış dörtbin kişi idi. Altmış dört bin kişi ile Arab yarımadasında olan Murtadları (dinden dönenlerini, haricileri) kılıçtan geçirdi. Arab yarımadası tam sağlama çıktı. Hz. Ömer (Radiyallâhu anhu) halife oldu. Hz. Ebû Bekir (Radiyallâhu anhu) ve Hz. Ömer (Radiyallâhu anhu) zamanında harb hiç durmadı. Harbten harbe, zaferden zafere ulaşıldı.
Hz.Ömer (ra)Hz. Ali (Radiyallâhu anhu)
ve askerine kılıç çektiler. Bu sefer Hz. Ali (Radiyallâhu anhu)'nin sözünü
dinleyen bir tek kumandan Mâlik-i Ejder (Radiyallâhu anhu)'in oğlu İbrahim Ejder
(Radiyallâhu anhu) idi.
İbrahim Ejder (Radiyallahu anhu), Hz. Ali (Radiyallâhu
anhu)'ye:- Yâ Ali! Müsaade et, hem bunlarla hem Muaviye'nin askerleri
ile harb eder, zafere kavuşurum. Bana dur deme, dedi. Hz. Ali (Radiyallâhu anhu):-
Ben, fazla müslüman kanı dökülmesini istemem! Dört ay sulh etmemiz için
uğraştım. En son sulh olmadı, harbettik. Harbte kan dökülmemesini istedim.
Öldürmeye değil, yaralamaya, esir almaya vurun, dedim, o da olmadı. Şimdi harb
etsem zafere ulaşırım ama ben islâm kanı dökülmesini istemiyorum. Bundan sonra
Allahu Teâlâ'nın mes'ul tutacağı ben değilim, beni buna mecbur edenlerdir, dedi
ve harbi terk etti.
Hz. Ali (Radiyallâhu anhu)'nin kendisine isyan eden on dokuz kumandanın ve askerinin karşısında, Hz. Ali (Radiyallâhu anhu)'ye sadık ve bağlı kalan İbrahim Ejder (Radiyallâhu anhu) ve ordusu idi. Bunlar Hz. Ali (Radiyallâhu anhu)'nin kumandasında harbetti, Hz. Ali (Radiyallâhu anhu) kendisine isyan eden askerinden on yedi bin kişiyi kılıçtan geçirdi. Az bir kısmı atla kaçtı, yüzme bilenler yüzerek ırmağın karşı tarafına geçtiler. Arada ufak, parekende müslümanlar; Hz. Ali (Radiyallâhu anhu) tarafı, Hz. Muaviye (Radiyallâhu anhu) tarafı, Hz. Ali (Radiyallâhu anhu)'nin askeri içinde harici tarafı, sünni tarafı, Hz. Aişe (Radiyallâhu anha) Validemiz tarafı, Hz. Ebû Bekir (Radiyallâhu anhu)'in oğlu Muhammed (Radiyallâhu anhu)'in tarafı, Mervan ibn-i Hakem tarafı tek tek birbirlerini çok öldürdüler.
Hz. Osman (Radiyallâhu anhu) ve Hz. Ali (Radiyallâhu anhu)'nin
vefatından sonra seksen sene Yezidler (Emeviler) padişahlık yapıp, evlad-ı
Rasûlü, Hz. Ali (Radiyallâhu anhu) taraftarlarını öldürdüler.
Eba Müslim
(ra)
Eba Müslim (Rahimehullah) bir tek kendi başına Emevilere isyan etti. Daha sonra taraftarları çoğaldı. Dünya yüzünün en kuvvetli devleti olan Emeviler ile aralıksız (devamlı) harblerle hepsini kırdılar. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) rüyasında kendisine yapacaklarını söylerdi. Mervan, Mısır'a kaçtı. Çünkü kendinin askeri bitmişti. Mısır şahı Kıyas'la birleşti. Afrikanın bazı devletlerinden de yardım aldı. Eba Müslim (Rahimehullah) ile harp etti. Yirmi üç günlük muhabereden sonra altı yüz bin kişilik Eba Müslim (rahimehullah) ordusu kendinin en az beş katı olan o muazzam orduları yenip Mervan'ı öldürdü ve Emevi saltanatını yıktı. Emevilerin, haricilerin kökünü (kazıdı) geçirdi. Karşısında bir güç kalmamıştı. Eba Müslim (Rahimehullah), Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in amcası Hz. Abbas (Radiyallâhu anhu)'ın evlatlarından birini halife yaptı. Harb durdu ve yapılmadı. Müslümanlar arasında iç isyanlar başladı. Halife Mansur baş gelemedi. Eba Müslim (Rahimehullah) her çıkan isyanı bastırdı ve yine harbi durdurdu. Eba Müslim (Rahimehullah) Mekke'ye göç edip, yedi sene orada kaldı. Oradan harbte kendine ilk ve büyük yardımı yapan Hürzem Şah'ın daveti üzerine onun yanına geldi.
Eba Müslim (Rahimehullah) kâfirlerle harbi terk etti. Halife Mansur, kendini evine davet etti. Bu bir tuzaktı. Çünkü Eba Müslim'in büyük bir ordusu vardı. Bu ordu hem Hürzem şahın hem de Halife Mansur'un ordusundan sayıca çok olup bir tanesi yüzlerce kişiye bedel olan pehlivanlardandı. Eba Müslim (Rahimehullah)'den sonra bu orduyla harb etmesi lazımdı, buna da gücü yetmezdi. Eba Müslim (Radiyallâhu anhu)'i evine davet etti, sofra başında iken hücum ettiler. Çok kanlı ve çetin bir harbten sonra Eba Müslim (Rahimehullah) yanında getirdiği kırk silahlı pehlivan ile birlikte şehid edildi. Daha iyisini Allahu Teâlâ bilir.
Abbasi Devleti harb ettiği zamanlar zaferden zafere koştu, sekiz yüz sene kadar hükmettiler. Son senelerinde onlar da sefahata daldılar. Abbasi imparatorluğu kendiliğinden dağıldı, çöktü. Onun çöküşü ile Osmanlı Devleti kuruldu ve altı yüz sene kadar ayakta durdu. Osmanlı Devleti son zamanlarında Lale Devri deyip zevke sefaya dalıp harbi terkettiler. En son padişahlardan bazıları içki içip, İslâmı vecibelere uymadı. O zamanda padişahın biri cami yaptırdı. Şeyh-ül islâm'a:
- Nasıl cami iyi mi? der. Şeyh-ül islâm:Çok iyi padişahım. Yanına (bitişiğine) bir de meyhane yaptırsak, der.
Padişah:Sen ne söylüyorsun. Caminin bitişiğine meyhane yapılır mı?
Şeyh-ül islâm:Ancak padişahımızı o zaman camiye getirebiliriz, der. Yani padişah içki içmek için meyhaneye geldiğinde belki camiye girer. Bu söz çok meşhurdur.
Padişah:Çok ağır söylersin, dedi.
Şeyh-ül islâm:Doğruyu söylerim padişahım, dedi.
Osmanlılar ve Abbasiler, altı yüzer yıl hüküm sürmelerini İslâmiyet'e, dine, âyet ve hadîsin emrini yerine getirerek sık sık yaptıkları harblere borçludurlar.Dine, İslâmiyet'e hor bakıp kendi heva ve heveslerine uymalarından iç karışıklıklar çıktı ve yıkılmalarına sebep oldu. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'den bu yana her devlette İslâmiyet'i kökten yıkmak için nice krallar gelmiş, kendilerinin hükmü, sözü kısa bir müddet sürmüş. Onlar yıkılmış, yerine başkaları gelmiş, onlarda yıkılmışlardır. islâm dini saflığını, tazeliğini kıyamete kadar koruyacaktır, hem de korur!
Harb edildiği zamanlar devamlı zaferden zafere koşuldu. Çünkü Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'de ne varsa ümmetinde de o var, Allahu Teâlâ, Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'e o zaferleri müjdeliyor ve harb etmeyi, cihad etmeyi emrediyor.
Allahu Teâlâ hadîs-i kudside:
"Ey Habibim! Ben, sana Bedir Cenginde bin melekle yardım
ettim. Bu melekleri ümmetinden senin yolunu, izini, sünnetini tam tatbik edip
yapan topluluğa kıyamete kadar yardım edeceğim."
buyuruyor.
Akşemseddin, Hz
Osmanlı padişahlarından Fatih Sultan Muhammed Han'ın İstanbul'u alması ile Fatih'in Şeyhi Akşemseddin, insanları şeriat, tarikat, hakikat ve marifetle çalışıp çok güzel bir yönetim kurmuştu. Şöyle ki: Şeriatta çalışanlar tam hakkıyla şeriatı yaşıyorlar. Tarikatta çalışanlar hem şeriatı hem tarikatı yaşıyor ve çalışıyorlar, ileri geçen müridler, Şeyhler ve Mürşid-i Kâmiller, bunlarda hem şeriatla hem tarikatla, hem hakikatla hem de marifetle hakkıyla çalışıyorlar. Tarikatta çalışanın şeriat ehline, şeriatta çalışanların da tarikat ehline çok büyük hüsn-ü zannı vardı. Birbirlerini canı gibi çok severlerdi. Kur'ân-ı Kerim'in ahkâmı ile çalışanlarda hem şeriat hem tarikat, hem hakikat, hem marifet olur. Bunların hepsi ile çalışıyorlardı. Bir derviş bir yere gelirse, ona "Derviş baba geldi" derlerdi. Bir şeriat ehli olan hoca, âlim gelirse onlar bildiklerine Allahu Teâlâ'nın rızası için söylerlerdi. Kendinin hesabına geldiği gibi konuşmasına, söylemesine imkân yoktu, bu düzeni Akşemseddin, Hz. kurmuştu.
Kitabımızda yazdığımız beş kuvvete, beş silaha maliklerdi. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) ve ashâb zamanında bu beş silaha Mekke ve Medine'liler sahipti. Daha sonra Battal Gazi, Abbasilerin ilk devirlerinde de Abbasiler sahipti. Daha sonra Fatih Sultan Muhammed, İstanbul'u alınca, bu kuvvete bu silaha Osmanlılar, Türkler sahip oldu. Onun için Osmanlı ve ashâb devrinde akıllara durgunluk verecek, harikulade işler, hareketler, harbler yapılmış, üst üste aralıksız zaferler kazanılmıştır,
Yavuz Sultan Selim'e:Sen bu kadar toprak aldın. Sarayında oturup biraz da keyif sürsen olmaz mı? dediler.
Yavuz Sultan Selim:Bu dünya bir padişaha çok gelecek kadar büyük değildir, dedi. Demek istiyor ki: Ömrüm olursa hepsini alacağım, dedi. Kanuni Sultan Süleyman, doksan küsur yaşının en son anlarında at üstünde, harbden dönerken vefat etti.
Yavuz Sultan Selim, Mısır'ı almak için çölde giderken, bir ara attan indi. Bütün kumandanlar, vezirler ve askerlerde attan indiler. Bir müddet yürüdüler, Yavuz Sultan Selim ata bindi, bunlarda ata bindiler. Daha sonra Yavuz Sultan Selim'e hikmetini sordular.
Buyurdu ki:Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in önümüzde yürüdüğünü gördüm. O yürüyünce, ben de yürüdüm. O görünmez olunca ata bindim. Yavuz Sultan Selim dünyaya hükmediyordu. Bütün dünya kralları, Yavuz Sultan Selim'den tirtir titriyorlardı. Yavuz Sultan Selim her yaptığı harbi, her şeyi ve yapacağını Şeyhu'l islâm (Diyanet reisin)'dan soruyordu. Her birisinden birer fetva alıp, bu fetvayı saklıyordu.
Yarın mahşerde "Yâ Rasûlullah! Ben, senin dininin önderi, Şeyh'ül islâm'ın fetvasından izinsiz bir şey yapmadım." deyip bunları göstereceğim. Benim kabrime bu fetvaları da beraber koyun, dedi.
Bir gün beraber giderlerken Şeyh'ül islâm'ın atı bir çamura basınca çamurlu su sıçradı ve Yavuz Sultan Selim'in elbisesini batırdı. Bunu silip temizlemek istediler. Yavuz Sultan Selim bunlara mani oldu ve elbisesini çıkardı, çamuru ile katladı:- Bunu kabrime koyun. "Ya Rasûlullah! Senin dininin vekili, islâm'ın önderi Şeyh'ül islâm'ı önümde yürütüyordum. O'nun atının ayağından sıçrayan su üzerimi batırdı" diyeceğim, dedi.
Yavuz Sultan Selim, İranlılarla harb edeceği zaman, onların fil orduları vardı. ilk hücuma kalkan asker fillerin ayaklan altında ezilecek. Yavuz Sultan Selim'in Uç ordu kumandanının üçü de "ilk defa ben hücuma kalkayım. Ben ve askerim şehid düşelim," diyordu. Yavuz Sultan Selim arada kaldı. Karaman beyi "ilk defa ben hücum edeceğim. Kör Ali paşa "Sen bana, seni hepsinden fazla seviyorum, derdin. Beni sevip sevmediğin bu harpte belli olacak, ilk hücuma beni kaldır. Ben ve adamlarım şehid düşersek cennetteki en yüksek makamı biz alacağız. Bu makamı bize layık görmek istiyor musun istemiyor musun?" Üçüncü kumandan bu defa "ilk defa beni hücuma kaldırmazsan bana bu harbin hiç gereği yok. Askerimle beraber geri dönerim" diyorlardı.
Kanun-i Sultan Süleyman- Padişahım! Bu harb bizi tatmin etmedi. Biz şehid olmak için geldik, istanbul'a sağ salim gidiyoruz. Müsaade et, askeri çağırayım. Benimle beraber geri dönüp şehid düşmek isteyenlerle birlikte tekrar harbe başlayalım, dedi. Padişah ve kumandanlarının ısrarına rağmen fikrinden caydıramadılar. En son askere çağrı yaptı. Seksen bin kişilik ordunun içinden on bir bin kişi fedai çıktı. Bunlarla helallaştı, geri döndüler. Onbir bin kişi şehid düşünceye kadar nice kere onbir binleri öldürdüler. Sonunda hepsi şehid düştü.Bir padişahın çok kıymetli bir adamını kâfirler esir aldı. Padişah "Bu adamı geri verin " diye elçi gönderdi. Kral, elçiye "Benim kalemden su çıkarırlarsa adamı bırakırım" dedi. Padişah oraya yüzelli kuyucu gönderdi. Kuyuyu yüz küsur metre kazdılar. En son havasızlıktan içeride ölmeye başladılar. Esir düşen adamın babası "Benim oğlum için bu kadar adamın ölmesini istemem. Oğlum varsın esir kalsın" deyince kuyucu başı: "Senin oğlunun kutrulup kurtulmaması bizlere mühim değil. Osmanlı padişahının kuyucuları geldi, suyu çıkaramadılar, boş gittiler dedirttirmek tense bu Osmanlı Padişahının şeref ve haysiyet meselesidir. Sadece bunun için yüzelli kuyucunun hepsi şehid düşer, biri dahi İstanbul'a gitmez." dedi ve biraz daha kazınca su çıktı. Böylece esiri bıraktılar.
Köprülü Mehmed Paşa: "Seninle harb edeceğim" diye koca Fransız İmparatoruna göz dağı verdi. Fransız İmparatoru korkup, sulh olmak için para teklif etti. Köprülü Mehmed Paşa çok para istedi. Köprülü Mehmed Paşa'ya minnet, rica en son üç buçuk vagon dolusu altına sulh oldular.
(Sûre-i Enfal, Ayet 65)
"Ey Peygamber! Mü'minleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabırlı yirmi (kişi) bulunursa, (onlar) iki yüz kâfire galip gelirler. Eğer sizden yüz (kişi) olursa, kâfir olanlardan bine galip gelirler. Çünkü onlar, kavraması olmayan bir millettir."
Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem): "On iki bin
müslüman azlıktan yenilmez" buyuruyor. Toplam asker on iki bin kişi olursa
karşısında bütün dünya olsa yine de zaferi kazanır demektir. Afganlılarla
Rusların harbi bunun büyük bir örneğidir. Afganlılar arasında hakiki müslüman
çok, bu nedenle Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hz.'nin nusratı var ve kazandılar.
Birbirlerine düşünce acze, zafiyete düştüler. Şimdi birbirlerine düşmüş
durumdalar.
Ali Paşa Ruslarla harb ediyordu. Bütün paşalar ve Türk askeri Ruslarla harb ediyorlar. Fakat bir türlü zafer kazanılmıyordu. Padişah bütün kumandanları çağırıp: "Biz harbi neden kazanamıyoruz?" dedi. içlerinden bir tek Ali Paşa padişaha:Bizim askerin içinde bozuk çok. Allahu Teâlâ zafer vermiyor. Bana müsaade et, ben askerin içinden bin kişi seçeceğim, onlarla beraber harb edeyim, kazanayım, dedi. Padişah müsaade etti. Ali Paşa askerin içinden seher vaktinin ibadetini boşa geçirmeyen, şeriat, hakikat, tarikat, marifetle çalışan bin kişi seçti. Ruslarla harbe başladı. Akşam oluyor, sayıyorlar bin kişi. ikinci, üçüncü, dördüncü gün haftalar, aylar geçiyor, bin kişi, dokuz yüz doksan dokuza inmiyor. Bu sırada Ruslar çok kayıp veriyorlar. Ali Paşa karşısında tutunamayan Rus kralı, Osmanlı Padişahlarına sulh için sık sık teklifte bulunuyordu. En son kısa bir müddet için sulh imzalandı. Rus kumandanları, bin tane en güzel kızlardan seçtiler ve kızlara:Sizler önünüze tabla alın, bunları satacakmış gibi, o bin kişinin içine girin.Akşam olunca korkuyoruz diye gelmeyin. Askerin içinde yatın. Gece uyurken uyumuş gibi yapın, göğsünüzü ve bacaklarınızı açın. Onlar sizinle gayri meşru ilişkide bulunsunlar. O zaman harbte onları yeneriz. (Çünkü uzun müddet Türklerle harb eden kâfirler, Allah'ın bu şekilde yardım etmeyeceğini çok iyi biliyorlardı.) Kızlar aynısını yaptılar. Bir asker nöbet bekliyor. Bir kızın bacağı açılmış, nöbetçi örtüyor. Kız bacağını açıyor, nöbetçi yine örtüyor. En son nöbetçi, kız bacağını açmasın diye bir çimdik atıyor. Sabah olup harbe giriyorlar.
Akşam oluyor Paşa:Ölen var mı? Sayın, diyor. Sayıyorlar, ölen yok.Yaralı var mı? diyor. Bir kişi yaralı çıkıyor. Baş parmağı ile şahadet parmağına kurşun değimiş.
Kumandan Ali Paşa askeri sıkıştırıyor.Sen bu parmaklarınla ne yaptın?
Asker:Kız bacağını açtı, ben örttüm. Tekrar açtı, yine örttüm., En son açmasın diye bacağını çimdikledîm.
Ali Paşa:Sen o kıza dokunsaydın, ölürdün. Parmakların dokunmuş, parmakların gitti, diyor. Ali Paşa o bin kişi ile zaferi kazanıyor.
Osmanlı Padişahları zamanında böylesi harikulade hadiselerin sonu gelmez, yazmakla bitmez. Harbin kazanılabilmesi için Allahu Teâlâ'nın zafer vermesi lazım. Zafer vermesi için de, Allahu Teâlâ'nın acıyacağı bir asker olmalıdır. Allahu Teâlâ'nın acıyacağı bir asker olabilmesi için; başta namus gayreti olup, dünya malına, ganimete ve şehvete aldanmamalıdır. Ona aldanmamak için, daima Allahu Teâlâ'yı düşünüp, çok zikir etmelidir. Çok zikretmekte Allahu Teâlâ'yı düşündürür. Haksız iş yaptırmaz. Öyle olunca, Allahu Teâlâ acır, O acıyınca korur. Düşmana korku, kendisine moral verir. Her tehlikeden korur esirger, işte Türk askeri asırlardan beri "Süngü tak" deyip, düşmana hücum emri verilince hep birden "Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hz.'ni" zikreder. Hep bir ağızdan "Allah, Allah, Allah, Allah" diye bağırırlar. Yüz tane çocukta büyütse hangisi babasına çok çağırırsa, babasını o çok seviyor demektir. Babası bunu dinliyorsa, ona muhakkak yardım edecek demektir. Ona babası yardım ederse o çocuk hem selâmette, hem de kazanmış demektir.
Hadîs-i şerîfte:
"Halkın hepsi Allahu Teâlâ'nın ayali (çoluk-çocuğu)
gibidir. Bunların içinde en hayırlısı bu çocuklarına, ayallarına en menfaatlı,
en faydalı olanıdır"943 diye buyurulmuştur.
Seyyid-i
Battal Gazi
Battal Gazi kitabında; harbte hiç kimsenin gücünün yetmediği bir kâfirle karşılaştığını, onu esir alıp, müslüman edebilmek için öldürmediğini dile getirir. O zamanın dili ile "Kendisi ile karşılaşınca Seyyid-i Battal Gazi şöyle bir puşta vurdu. Kim arkası üstü muallak yıkıldı" diyor. Bu eski lisanla, eski sözle yazılan yani Seyyid-i Battal Gazi karşılaştığı kâfire bir yumruk vurdu. Kâfir sırt üstü yere yığılırken muallakta ayakları yerden kesilip, bir kavis çizip, yere düştü ve nihayet müslüman oldu. Bu söz, bu harb bizim ecdadımızın kâfirle yaptığı en büyük kahramanlıklardan birisidir. Bunu okuyana, dinleyene hepsine gerici, yobaz, örümcek kafalı diyorlar. Aynı olaylar Amerikan romanlarında asılsız, hayal mahsulü olarak bu asra göre yazılıyor. "Çenesine bir kroşe yumruk çıkardım. Ayakları yerden kesildi, havada bir kavis çizdi" gibi sözcüklerle yazılıyor ve çok iştahla okunuyor. Okuyan da dinleyen de, romanın asılsız olduğunu bildiği halde bir kâfirin dövüşü bu şekilde halkımıza anlatılıyor. Fakat Battal Gazi'nin ki gerçektir ve fethettiği yerler bellidir. Seyyid-i Battal Gazi'ye sordular:
Allahu Teâlâ'nın açıktan yardımını, şüphesiz O'ndan olduğunu gördün mü?Seyyid-i Battal Gazi:Evet! Biz az bir kimse ile yolda giderken kâfirler bizi çevirdi ve arkadaşlarımın hepsini öldürdüler. Beni de kementle tutup esir aldılar. Kendileri bir su başında yemek yerlerken bende Allahu Teâlâ'ya:
- Yâ Rabbi! Yaşım genç, öldürüleceğime yanmıyorum. Kâfirlerle çok harb etmek istiyorum" diye yalvardım.Beni getiren muhafızların hepsi uyumuşlardı. Müslümanlardan şehid düşen birisi kalktı, benim ellerimi çözdü, onların kılıcından bana bir tane verdi, kendisi de bir tane aldı. İkimiz bir olduk hepsini öldürdük. Allahu Teâlâ'nın açıktan yardımını bu şekilde gördüm, buyurmuştur.
Konstantin ordusunun en baş pehlivanı Herkül'ün müslüman pehlivanları ile harbetmesi: Battal Gazi Herkül'ü tek olarak atının üstünde iken kuşağından tutup havaya kaldırdı. Diğer eli ile taze hıyarı (salatalığı) keskin bir ustura ile ikiye böldüğü gibi vurup ikiye böldü. Herkül tek olarak havaya kalktı, iki parça olarak yere düştü.
Şöyle ki:Seyyid-i Battal Gazi çocuk yaşta iken ordunun başkumandanlığını almak istedi. Bunu Malatya Beylerbeyi olan Ömer Bey ve Başkumandan Abdüsselam şiddetle reddettiler. Seyyid-i Battal Gazi'nin «Amiriye» (şimdiki Mamuriye veya Ankara) düşman kumandanlarından oniki beyin başını kesip Ömer Bey'in, Abdüsselam'm isteklerini ve babasının intikamını yerine getirmişti. Oniki beyin orduları Malatya'ya gelip Ömer Bey ve Abdüsselam ile harb edecekler. Teklifleri olan Battal Gazi'yi kendilerine canlı olarak vermelerini, bu zamana kadar müslümanların kendilerinden her sene aldıkları beşyüz atın ve onun bir kaç da misli parayı kendilerine haraç olarak verirlerse harbten vaz geçeceklerdi Aksi taktirde Malatya'nın ve müslümanların kökünü kazıyıp, taş üstünde taş bırakmayacaklarını bildiriyorlardı. "Git babanın intikamını al, beylerin başını kes" diye Ömer Bey ve Abdüsselam Battal Gazi'yi göndermişlerdi. Orduların kalenin önüne yığıldığını görünce,
Abdüsselam ağır bir dille:Battal Gazi'yi bunlara teslim edelim, fidyelerini, haraçlarını da verelim, diyor. Hem de Battal Gazi'yi kâfirlere vermeyi kabul ediyor. Ömer Bey, Bağdat'tan müslüman halifesinden yardım gelemeyeceğini, haberleşme imkânının olmadığını düşünerek canı sıkılıyor.
Ömer Bey, Abdüsselam'a:Bu çocuğu biz gönderdik. Çocuk bizim emrimizi yerine getirdi. Babasının da intikamını aldı diyor. Battal Gazi'ye canı sıkılıp Abdüsselam'a da hak veriyordu.
Battal Gazi:- Babamın gününde bunlar bu haracı bize veriyorlardı. Abdüsselam kumandansa, sen de beyler beyi isen, asker aynı asker, niye korkuyorsunuz?
Abdüsselam:- Şu çocuğa bak, konuştuğuna bak. Bu kadar büyük orduları bizim ordumuz nasıl yenebilir?
Battal Gazi:Babam bunların hepsini bu ordu ile yenip Amuriye'ye (Ankara) kadar gitti.Amuriye'de dağda öldürüldüğü yer bellidir. Babam Hüseyin Gazi Ankara'ya kadar gitmişti. Kâfirleri yine evvelkinin iki misli haracına bağlamış, beşyüz atın yerine bin, evvelki paralar yerine de iki misli haraç aldı. Sizin gibi korkup, kalenin içine sığınmadı. Hem de korkusundan onu bunu rehin vermeye kalkışmadı. Ömer Bey aralarını sulh etti.
Battal Gazi:Siz korkuyor, dışarı çıkamıyorsanız, onlarla ben harb edeceğim, dedi. Atına bindi, son hızla kapıdan dışarı çıktı. Ömer Bey "Tutun" diye emir verdi ise de tutamadılar. Çünkü tek başına harbe gidiyordu. Ömer Bey, Battal Gazi için "îyi çocuktu, kendini öldürür
ler, yardım da edemeyiz" diye üzülüyordu. Vakit öğle zamanı olmuş, hala düşman askeri kalenin etrafında görünmüyordu. Müslümanlardan Abdülvehhab adlı biri bunlara bakmaya gitti. Seyyid-i Battal Gazi tek başına düşman ordusunun içine dalmış, narayı atıyor, kılıcı sallıyor, meydan düşman ölüsü ile dolu olup düşman askerini ikiye bölmüştü,Abdülvehhab baktı ki, aynen Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in dediği gibi harb ediyor.
Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem):- Benim ümmetimden Cafer isminde biri gelir. Kendisi benim soyumdandir. Bütün düşman kalelerini f'eth edip, kiliselerini camiye çevirir. Kuvveti Hamza 'ya, kâfire karşı şiddeti Ömer'e, cesareti Ali'ye, casusluğu Emr-i Ümeyye'ye misaldir. Kendisine ilk defa itimat edemezler. Bir harbte çok üstün başarı gösterdiğinden belli olur, buyurdu.
Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) Abdulvehhab’a:- Sen, O'nu göreceksin. Ağzına tükürdüğüm tükürük, gırtlağında kalsın. O'nun harbini görüp, O'nu tanırsan sen de bu tükrüğü O'nun ağzına tükür, buyurdu. Abdülvehhab da aynı vasıfları görünce Battal Gazi'nin ağzına tükürdü. Battal Gazi, Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in tükrüğünü yutunca bütün lisanları ana lisanı gibi konuşmaya, anlamaya, anlatmaya başladı. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) bu tükrüğü yüz küsur sene evvel Abdülvehhab'ın ağzına bunun için tükürmüştü. Battal Gazi şimdiki deyimle elektronik beynin en üstünü olmuş oldu. Şimdi zamanımızda iki ayrı lisan konuşan birer makina var. İngilizce söylese makina bunu Türkçe'ye çeviriyor, Türkçe söylese İngilizceye çevirip söylüyor, iki makina arada tercümanlık görevi yapıyor. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in maneviyatı onun çok daha gelişmişi ve insan beynine yerleşmesidir. Zamanımızda olan sadece iki adamın dil ayrılığını giderip, birbirleri ile rahatça konuşabilmelerini sağlamaktır. İnsan beynine bunu sokamıyor. Bu da Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in mucizelerinden biridir.
Düşman nerede ise bozulup kaçacaktı. Abdülvehhab derhal kaleye haber verdi. Cafer (Battal Gazi) düşman askerini yıldırmış, bir hücum ederseniz düşman bozulur. Yoksa çocuk tek başına zafer kazanacak. Abdüsselam orduyu harekete geçirdi. Harbi Abdüsselam kazanmış oldu. Seyyid-i Battal Gazi'nin ailesi de ölmüştü. Seraskerliği (Baş kumandanlığı) ve Ömer Bey'in kızını istedi.
Ömer Bey kızını vermedi.- Sen çocuksun, seraskerliği de yapamazsın, dedi. Battal Gazi ile daha birçok münakaşaları olup,
Battal Gazi:
-Ben gelmemeye gidiyorum, dedi. Oradan Rum
diyarına geldi. Rumlar bunu yakalayıp zindana attılar. Battal Gazi Konstantin
Kralının da gözünü yıldırmıştı. Battal Gazi'yi öldürüp, etini yakıp, külünü
kendine getirmelerini emretti. Battal Gazi nöbetçilerden bir tanesini öldürüp,
öldürdüğünü kendisine benzetmiş, kendisi de kale kumandanının kızını müslüman
edip onunla evlendi. (Battal Gazi'nin Beşir ve Ali isimli iki oğlu bu kızdan
olmuştur.) Kâfirler, Battal Gazi öldü diye Battal Gazi'nin öldürüp kendine
benzettiğinin ölüsünü yakıp, Konstantin Kralına gönderdiler. Konstantin Kralı
çok sev inmişti."Şimdi gider, müslümanların topraklarını alır, kendilerini
öldürür, Mescid-i Aksa'yı alıp, İslâm dinini tamamen ortadan kaldırırım"
diyordu. Çok büyük ordular hazırladılar. Bu ordunun karşısında ne Ömer Bey'in ne
de Bağdat Halifesinin orduları duramazdı.
Battal Gazi:Ben bir daha Malatya'ya dönmem diyordum. Ama bu din meselesidir. Benim bunlarla harb etmem lazım. Kâfirler her yeri alır, İslâmiyet i ortadan kaldırmak isterler, dedi ve oradan ayrıldı. Konstantin kralının yanında "Su sakalığı" yapıyordu. Gündüz su dağıtır, gece belli pehlivanların çadırına girer, on beş yirmi pehlivanın başını keserdi. Konstantin Kralı bütün kumandanları toplayıp onlara:Bu ölen pehlivanları kim öldürüyor?
Onlar:Bilmiyoruz.
Kral:Ben biliyorum. Battal Gazi ölmedi O diridir, içimizdedir. O'ndan başka da bu işi kimse yapamaz, dedi.
Kumandanlar:- Battal Gazi'yi öldürdük diye yemin ettiler, külünü de sana getirdik, dediler.
Kral:Her Konstantin askeri diğer bir askerin Battal Gazi olmadığına kefil olsun. O zaman Battal Gazi kendiliğinden meydana çıkar, dedi. Her asker birbirine "Ben bunu tanıyorum, bu Battal Gazi değildir" diye çiftleştiler. Battal Gazi tek kalmıştı. Kral da tekti.
Kral:Hepsi birleşti mi? dedi.
Evet Kralım hepsi birleşti. Bir tek senin su sakalığını yapan saka kaldı, dediler.
Kral:Ben de tek kaldım. Bari ben de buna kefil olayım, dedi. Battal Gazi yine kurtuldu. Yolda gelirlerken Battal Gazi bir düşman kumandanına:Sana büyük bir müjdem var. Şu gördüğün dağın arkasında halifenin gönderdiği askerler uyuyorlar. Dağın şu tarafından ordunla git, karşına çıkarlar. Hepsini kırar, Kralın yanında çok büyük ün kazanırsın. Onu o taraftan gönderince, Battal Gazi diğer bir Konstantin kumandanına da aynı şeyi söyledi. Ona da müjde etti ve dağın bu tarafından gönderdi. Gece karanlık olduğu için insan görünmüyordu. Kendisi iki ordunun arasındaki boşluğa atını sürdü. Müslümanların şanlı, ünlü pehlivanlarının isimlerini çağırıp;- "Ben Ahmed-i Tarran'ım, kâfirlerin hepsini bu gece kıracağım" diye bağırıyor Yine; "Ben Ali bin Erdeşir'im" diyerek birçok müslüman pehlivanın isimlerini çağırıp nara attı. Bu taraftan gelen Konstantin ordusu karşısındakinin İslâm ordusu olduğuna
kanaat getirdi, iki ordu birbirine karşı harbe başlayınca, Battal Gazi, Konstantin padişahına gelip:Senin iki ordunu müslümanlar pusuya düşürdü. Ordunu çek, onların imdadına yetiş. Konstantin Kralı ordusunu oraya götürmüş, o da harbe başlamıştı. Battal Gazi, ordunun bir o ucunda, bir bu ucunda, bir arkasında, bir önünde yine nara atıp "Ben Ahmed-i Tarran'ım, ben Ali bin Erdeşir'im sizin kökünüzü kazıyacağım" diye nara atıyordu. Ordular ortalık ağarıncaya kadar birbirlerini kırdılar. Sabahtan kalktılar, ölen bir tek müslüman askeri yok, hepsi kendilerindendi. Konstantin Kralı yine kumandanlarını başına topladı.
- Biz bu harbi kaybederiz, geri dönelim. Bunu Battal Gazi'den başkası yapamaz. Bu da onların içlerinde olursa bizi mutlaka yenerler, diyordu. Kumandanlar yine yemin ettiler. Bağdat Halifesi o da ordularını Malatya tarafına doğru gönderiyordu. Bir müslüman pehlivanı, bir ağacın gölgesinde oturmuş ağlıyordu, o askere bakarak:
- Her gün Bağdat Halifesi on bin pehlivan daha gönderdi. Elli bin piyade daha göndertti, onlar yetişti, diyorlar. Bu pehlivan her haberde "keşke Battal Gazi ölmese, içimizde sağ olsa, bu yardımların hiçbirisi bize gelmese yine de harbi kazanırdık" diyordu.
Müslümanların baş pehlivanı Ali ibn-i Erdeşir'di, İki ordu arasında ortaya at sürdü, çok sayıda Konstantin askerini öldürdü. Konstantin'in baş pehlivanına Herkül derlerdi. Ali ibn-i Erdeşir'in karşısına o çıktı. Ali ibn-i Erdeşir'e:Sen korkuyor musun ki, arkanda bu kadar yardımcı getiriyorsun? Ali ibn-i Erdeşir:Ben yardımcı falan getirmedim, dedi. Herkül: İşte arkandakiler, işte şunlar yardımcın değil mi?
Ali ibn-i Erdeşir arkasına baktı, bunu fırsat bilen Herkül gürzü ile vurup Ali ibn-i Erdeşir'i yere düşürdü ve onu tutsak alarak çadırına hapsetti. Herkül bir tek Ali İbn-i Erdeşir'den korkuyordu, O kendisine denk sayılırdı. Onlardan sonra üst üste yetmiş müslüman pehlivan ortaya at sürdü. Herkül her birine bir sefer vurdu. Vurduğu ya ölüyor, ya da yere yığılıp kalıyordu. Ortaya müslümanlardan at süren olmadı.
Battal Gazi dağ başında; başını, yüzünü siyaha boyamış, başına uzun bir terlik giymiş, hiçbir mahluka benzemiyordu. Hem de bu olan harbi seyrediyordu. Ömer Bey ve Abdüsselam ile çok atışıp, çok tartıştığı için Herkül'ün karşısına çıkmıyor, sonunu bekliyordu. Nihayet kendisinin hizmetçisi olan Tevvabil'e de Herkül vurunca, Tevvabil ayağa kalkamadı. Battal Gazi Tevvabil'i çok seviyordu. Artık duramadı. Dağın başından bir nara atıp, atı aşağı sürdü. Yüzü simsiyah, başında uzun terlik, ses Battal Gazi'nin; yüzü, rengi ayrı idi. Gelir gelmez Herkül'ün kuşağından kaptı, havaya kaldırdı. Elindeki kılıçla vurup, ikiye böldü.
Konstantin Kralı, kumandanlarına:Bu Herkül ne yapıyor?
Kumandanlar:Ne yapıyorsa gözünle görüyorsun, dediler. Battal Gazi'nin karşısına düşman kumandanlarından çıkan olmayınca, tek başına atını Konstantin ordusuna sürdü. O gün akşama kadar, Konstantin askerlerini kırdı, yine atını dağa çevirip dağa çıktı, gitti, ikinci günü Battal Gazi aynı şekilde meydana at sürdü. Ömer Beyin gönderdiği müslüman askerler önünü kesti.
Senin sesin Battal Gazi'ye benziyor ama rengin, şeklin hiç bir şeye benzemiyor. Sen kimsin? Allah için bize doğruyu söyle.
Battal Gazi:Biz üç yüz altmış cinliyiz. Her birimiz bir Battal Gazi dengindeyiz. Battal Gazi öldüğü için Allahu Teâlâ bizi size yardımcı gönderdi. Korkmayın, harbe girin, Battal Gazi öldü ama eksiğini biz tamamlayacağız, dedi. Bunlar geldiler, Ömer Bey'e söylediler. Ömer Bey müslümanlara inandı ve yine Battal Gazi o günakşama kadar harb edip, kâfir ordularından çok adam öldürüp, gece yine dağa çıktı. Üçüncü gün müslümanlar Battal Gazi'nin dağdan gelirken önünü kestiler. Yine yemin verdiler:
Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hz.'ni, Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) Efendimiz'i seversen sen kimsin, niçin içimize geliniyorsun?
Battal Gazi:Ömer Bey'e ve Halîfe'ye benden selam söyleyin. Ben Cafer'im. Kâfirleri kandırıyorum. Halife ile Ömer Bey'e hediye getirmeden eli boş dönmek istemiyorum. Siz sakin olun, ben hediye ile gelirsem o zaman esas hücuma kalkarız, dedi. Bunu Ömer Bey'e ve Halife'ye söylediler. Battal Gazi Yüzü simsiyah, başında uzun terlik, atı siyah, konstantin Kralına dönerek:- Ey Konstantin Kralı! Senin dinin haksa, görüşün de doğruysa korkma karşıma çık! Sen haklıysan Allahu Teâlâ sana yardım eder. Ben haklıysam Allahu Teâlâ bana yardım eder!
Fakat Konstantin Kralı meydana çıkamadı. O gün yine akşama kadar Battal Gazi kâfirleri kırıp, dağa Çıktı. Gece yarısı Konstantin Kralının çadırına girip burnuna bayıltacak koku koklattı. Bayıldıktan sonra O'nu omuzuna alıp dağa çıkardı. Orada kendini ayıktırdı. Battal Gazi'nin sırtında bir ayı kürkü, hiçbir mahluka benzemiyordu. Konstantin Kralına bir kaç kırbaç vurdu. Seyyid-i Battal Gazi:- Ben Isa (Aleyhis selâm)'yım (Mesihim). Seni göklere çektim. Sana bu kadar ordu verdim. Bir Battal Gazi'nin hakkından gelemiyorsun. O cinliyim diye yüzünü karalayıp uzun külah giyen Battal Gazi'dir. O'nun tılsımı senin elinde, karşında kılıç sallayamaz vurur, kesersin. Sakın korkma, karşısına çık, kendisini öldür, zaferi kazan, diyor. Tekrar tekrar kırbaçla dövüp kendisine:Korkma! Battal Gazi'nin karşısına çık, O'nun tılsımı, ölümü senin elinde diyorum. Tekrar bayıltıp götürdü, yatağına yatırdı. Ertesi gün Battal Gazi yine meydana at sürüp, er meydanında karşısına er çıkmasını istedi ve Krala dönerek:Senin dinin haksa, Allahu Teâlâ sana yardım eder, korkma, dedi. Konstantin Kralı:Bu gece Isa (Mesih) beni yedi kat semaya çekti, beni dövdü. "O cinli olarak harb eden Battal Gazi'dir.Korkma, O'nun karşısına sen çık. O'nun ölümü senin elinde" dedi. Ben O'nun karşısına çıkacağım, dedi. Kumandanlar, vezirler kendisine mani oldular. Yine pehlivan gönderdiler. O'nu da Battal Gazi bir vuruşta öldürdü. Bunun üzerine Kral harb meydanına at sürdü. Battal Gazi:Ben İsa'yım (Mesih'im) diye seni dağa götürüp, ayı kürkü giyip, seni kandıran benim. Seni orada öldürsem hiç kimse görmeyecekti. Burada bütün orduların gözünün önünde seni öldüreceğim. Onun için bu oyunu yaptım, dedi ve başını kesti. Hediye olarak Ömer Bey ile Bağdat Halifesi'ne Kral'ın başını getirdi, bir de şiir söyledi, İslâm ordusunun başına geçip, hücuma kalktı, kâfirleri bozup günlerce kovalayıp kılıçtan geçirdi. Bunun gibi çok harbleri, casuslukları, yiğitlikleri vardır. Battal Gazi'nin harbleri, zaferleri saymakla bitmez. Ben sadece bir tanesinin, özetini yazdım.
Bunun kitabını Giresun'da bir Hıristiyana okumuşlar; Gerçekten bu Battal Gazi böyle şeyler yaptı mı? Sizin kitablarınızda da yazıyor mu? Hıristiyan:Evet aynısını yazıyor. Müslümanlar:
Nasıl oluyor da bir Battal Gazi, Konstantin Kralını ve bütün Rum halkını Parmağında oynatıyor, deyince o Hıristiyan:Onlar çabuk kanan insanlarmış, Battal Gazi'de, kandırma gücü fazlaymış, onun için olmuş, diyor.
Yalnız yaptığı harblere, kazandığı zaferlere İran (Acem) düzmesi olarak ilâveler yapılmış, abartılmıştır. Aslında harb ile aldığı yerler doğrudur, gerçektir. Hem bizim ecdadımız, hem İslâm kahramanı, hem de evlad-ı Rasûl olan bu zatın yaptıklarını; karalamak, kötülemek, küçümsemek istiyorlar. İslâm âlemine de efsaneymiş, asılsızmış, uydurmaymış gibi gösteriyorlar. Amerika'nın, Avrupa'nın asılsız romanlarını asıllıymış gibi söylüyorlar. Meselâ; Seyyid-i Battal Gazi kışın soğukta bir adaya geçmek istiyordu. Kayıkla veya yüzerek geçemezdi. Sırtına çok kalın, yünlü, derili elbiseler giydi. Nasıl geçeceğini düşünürken, bir balık geldi ve balığın sırtına binerek adaya geçti. Bunu efsaneymiş, asılsızmış, olmasına imkân yokmuş gibi söylerler. Fakat televizyonda aynı Yunus balığının çocuğu sırtına alıp boğulmaktan kurtararak karaya çıkarttığını ya son derece eğitilmiş bir balığa ya da «kurgu film» hazırlayıp gerçekmiş gibi gösteriyorlar. Halbuki Battal Gazi'nin ki gerçek, doğru, keramet ve ecdadımızın yaptığı harikulade olaylardan biridir.
Seyyid-i Battal Gazi'nin aslan besleyen bir Konstantin pehlivanının peşine düştüğünü, aslanın kaçarak gelip pehlivanın kucağına atıldığını, arkasından Seyyid-i Battal Gazi'nin geldiğini ve Onunla harb edip, müslüman ettiğini, müslüman olan pehlivanın kız olduğunu, Battal Gazi'nin arkadaşlarından birisi ile evlendiğini yazıyor. Yine buna da itiraz ediyorlar. Aslan evcil olmaz, aslan insanı parçalar. Bir kız nasıl olurda dünyaya ün salmış bir pehlivan olabilir? Bu yalandır diyorlar. Yine filmlerde, sirklerde aslanı çemberde yanan ateşin içinden atlatarak millete gösteri yapıyorlar. Bu doğru, haklı; aslan eğitilir ama hiç bir zaman Battal Gazi'nin korkusundan kızın kucağına atılan aslan olmaz. Efsanedir, yalandır diyorlar. Yani aynı olaylar Amerikan filmlerinde, televizyonda görülürse doğrudur, haklıdır! O zaman da Battal Gazi en büyük kerametleri yaparsa o efsanedir, diyorlar. Halbuki Seyyid-i Battal Gazi'nin kitabında yazılanlar, o olaylar gerçek ve doğrudur. Televizyonda gördüğünüz belki gerçek, belki de film İcabı olup gerçek dışıdır.
Şimdi caz müziği, pop müziği, Avrupa (batı) şarkısı, müziği buna önem veriliyor. Halbuki bizim eski beylerin başından geçen hallerin hikayesi, türküsü, destanı millete anlatılmıyor. Onlar anlatılsa, değil Türkiye'dekiler Avrupalılar bile sever, benimser ve heveslenirler. Köroğlu, Elbeyli oğlu, Dadaloğlu gibi olmuş olaylar ve hâdiseler yeri, zamanı belli, hem de insanı çok etkileyicidir. Bunlardan yalnız Dadaloğlu'nun bantını dinledim ve çok hoşuma gitti. Buraya da yazıyorum. Gençlere bu dinletilse bakalım Avrupa'nın müzikleri mi iyi tutulacak, yoksa bunlar mı iyi tutulacak? Koroğlu, Elbeyli oğlu bunların başlarından geçen olayları tam bilip söyleyen bantlarda aynı bu Dadaloğlu gibi sazlı-sözlü söylenmiştir.
Kanuni Sultan Süleyman Macaristan seferinde nehri geçmek için bir köprü yaptırdı. Nehri geçince köprüyü yaktırdı. Askerlerine dönerek: - Bozulursanız ve kaçarsanız bu suda boğulacaksınız. Ben de kaçarsam boğulacağım. Ya hiç birimiz kalmayana kadar harb edip şehid olacağız, ya da zaferi kazanacağız. Kesinlikle kaçmayı düşünmeyin, dedi. Osmanlı Padişahlarının yüzde doksanı harbte en ön sırada düşmana hücum ederdi, hepsi fedai idi. Avrupa devletleri bundan aciz kaldı. Denizde ve karada çok harbler yaptılar ve her seferinde Osmanlılar galip geldi ve zaferi kazandılar.
En sonunda düşman:
- Biz bunların mukaddesatını, dinini zayıflatırsak, birbirlerine düşman edersek, ancak o zaman yeneriz, dediler ve ilk defa Osmanlı devletinin son padişahlarını Avrupa'ya çağırttıp onlara içki içirmeye, zevke, keyfe, kadınlarla birlikte olmaya, nikahsız gayri meşru yaşamaya alıştırdılar. İngiltere'de bir misyoner mektebi (okulu) açtılar. Bu mektepte ilk defa kendi dinlerini aşıladılar. Ondan sonra islâm dinini öğretip hoca, âlim yetiştirdiler. Bunları casus (misyoner) olarak İslâm memleketlerine sızdırdılar. Müslümanları bölmeye, ayrı ayrı görüşlere sahip etmeye, beyleri valilerle, valileri beylerle düşman etmeye başladılar. Islâmiyetin içindeki din kitaplarına el attılar. Ayete, hadîse muhalif, Müslümanları tefrika ile bölmeye götürecek sözleri o kitaplara yerleştirdiler. Bilhassa tarikat Şeyhleri, tasavvuf âlimleri ile falcıları, fıkıh âlimlerini birbirlerine düşman etmeye çalıştılar, içlerinden bir kısmını padişahın yanında çok büyük bir yararlılık göstermiş gibi padişahın sarayına kumandan (paşa) olarak sızdılar.
Bazı müslüman fedailer bunu bilip, bu sızan paşaları öldürdü, yine tekrar tekrar sızmalar oldu. Köprülü Mehmet Paşa, böylesi misyoner paşalardan on iki tanesini öldürttü. Daha sonra Şeyhleri padişaha çok kötü gösterip "sihirbazdır, şunu dedi, bunu dedi, katli vaciptir" gibi fetvalar verdiler. Din adamı görünen misyonerler zahiri âlimleri de tahrik edip o Şeyhleri padişaha İstanbul'da aslanların önüne yem olarak attırdılar ve öldürttüler.
Mezheblerde de büyük ayrıcalıklar gösterip, birbirlerine düşürdüler. Tarihte mezheb kavgaları oldu.En son müslümanlar hem itikad, hem amel yönünden zayıfladı. Parça parça olup birbirlerine düşman oldular. İslâmiyet'in kökü sarsıldı. O zamanda Allahu Teâlâ onlardan hıfz-ı himayesini kaldırıp çok büyük hüsrana uğradılar.
Şimdi de yine bu dış devletler müslümanların âyet, hadîs,
din-i mubin ışığında birleşmelerine manî olmuş ve parçalara ayırmışlardır. İslâm
dini kaybolmaz, gitmez, bitmez, devamlı yaşar. Hangi devlet, hangi millet İslâm
dinine hor bakar, kendi havalarına uyarlarsa, Allahu Teâlâ o devleti onların
başından alır. İslâmiyet dünyanın başka bir yerinde yine parlar, ilerler, fire
vermez artar eksilmez.
Çiftliği olan bir arkadaşımızla konuştum. Anlattıklarına hayret ettim. Besicilik hakkında bütün gerekli izahatları aldıktan sonra arkadaşım şunları söyledi:
Bir Amerikalı iş adamı, devlet tarafından görevlendirilmiş besicileri gezip izahatlar veriyordu. Bizim çiftliğe de geldi ve aramızda şöyle bir konuşma geçti:Ben niçin buraya geldim? Sizin besiciliği öğrenmenizdeki, zengin olmanızdaki bizim çıkarımız nedir? Biliyor musunuz? Besici arkadaşım:Hayır bilemiyorum! deyince Amerikalı uzman anlatmaya başladı:Sizin Türk milleti tarih boyunca işsiz, parasız kaldıkça çalışmayı, gelişmeyi, kendi kendilerini idare etmeyi hiç düşünmemiş, cihadtır demişler, harbetmişler, yaptıkları harblerde kazanmış oldukları devletin hazinesini, mallarını elinden alıp yemişler. Onunla çalışıp yine iş yapmayı düşünmemişler. Tekrar tekrar harb edip bir çok yerleri alıp, çok adam öldürüp hazinelerini, mallarını alıp yemişler. Türk Milletinin gözü bunda açılmış. Artık o devirler geçti. Fakat siz Türk'ler hâlâ o işsizlikler ve israf gibi şeylerle kalkınamıyorsunuz. Yine aynı eski düzene başladınız. (Yani Kıbrıs'ı aldınız demek istiyor.) Bunun çaresi nedir? diye düşündük. Bu harbin sonu gelmeyecek, sizinle ister istemez aramız açılacak (yani yaptığınız her harbte kazanır, her harbte ganimet malı alır, çok çabuk zenginler, karşımıza yenilmeyecek süper devlet çıkar diye korkuyoruz demek istiyor.) Besiciliğe, hayvancılığa çalışmayı arttırıp, işsizliği önleyip,buna engel olmak için geldik. Siz iyi çalışın, kimseye muhtaç olmayın. (Harb etme fikrinizi de aklınızdan çıkarın. Kazanın yiyin, için kendi kendinizi idare edin, demek istiyor.) Dolaylı yollardan bunları anlatıyor.
İngilizler, Arabistan'ı müstemleke (istilâ) edince ilk defa, Türk düşmanlığını aşıladılar. Yemen Dürzi Harbinden evvel İngilizlerin parayla doyurduğu İslâm kumandanlarına Mekke Şerifinin oğlunu astırmak için çok çalıştılar. Bütün Arab liderlerinin ısrar ve ricalarına rağmen kumandan, Şerifin oğlunu astı. İngilizler, Arabları bize isyan ettirince Dürzileri silahlandırdılar ve bizimle harb ettirdiler.
Atalarımız demişler ki: "Domuzdan post, Moskoftan dost olmaz."
Bir bağ bekçisi, hırsızlığa gelen bir yahudi, bir Rum, bir de Müslümanın bunların üçünü de suç üstü yakalar. İlk defa yahudiye; "Sen Yahudisin, Kur'ân'da Rum sûresi var. Rumlar müslümanların kardeşi, bu da zaten müslüman. Bu bağın üzümünü serbest yer, sen niçin geldin?" der ve Yahudi'yi iyice döver. Yahudiyi tam etkisiz hâle getirince bu sefer Rum'a döner. Bu müslüman "Kur'ân'da âyettir, mü'minler kardeştir. Bu malımı yese de olur, kardeşimdir" der. Bu seferde Rumu çok fazla döver. Ne müslüman, ne Yahudi Rumla beraber oluyor. Onu da çok dövdükten sonra Müslüman döner. "Başkasının malını yemek haram değil mi? Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de böyle emretmiyor mu? Sen müslümansın, benim rızam olmadan benim malımdan nasıl yersin?" der onu da döver. Çünkü böyle yapmasa üçü birleşip kendisini dövecek. Avrupa'nın, müslüman âlemine (Arablara), müslüman Türk milletine yaptığı da aynıdır. Bugün bir müslüman devletine vurur, yarın öbür müslüman devletine vurur. Sen her ne kadar kendilerindenim desen, adının Ahmed, Muhammed olması, sünnetli olman, "Allahu Teâlâ birdir, Muhammed (Sallallâhu aleyhi vessellem) Allahu Teâlâ'nın hak Rasûl-ü, son Peygamber" demen kâfidir. İslâmdan her ne kadar uzak olsan seni müslüman görür, düşman olur, dost olmaz. Tarih boyunca bunun acı tecrübeleri çok görülmüştür. Allah'u Teâlâ bütün mü'minleri, müslüman Türk milletini esirgesin, onlarında ıslahı mümkün olanını ıslah etsin, mümkün olmayanı kahretsin. (Amin)
Bilâl Babam buyurdu
Ben bir rüya gördüm. Rüyamda; genç güzel görünen yaşlı bir kadın getirdiler. Pudra, allık ve makyajla güzel görünüyordu. Bu kadını mahkemeye hakim huzuruna çıkardılar.
Hakim, kadına:Biz sana bir mücevher takmıştık. O mücevher her yeri ışıtacak, bütün millet ondan istifade edecekti, Şimdi o mücevher görünmüyor. O mücevheri ne yaptın?
Kadın:Yuttum, dedi.
Hakim:O mücevher yutulur mu? Neden yuttun?
Kadın yine:Yuttum, dedi. Hakim, dört operatör doktor çağırdı ve onlara:Bu kadını ameliyat edin, bu mücevheri çıkartın, deyince, yanındaki savcı hakime:Yâ ameliyattan kalkmayıp da ölürse, ne olacak?
Hakim:Ölse de kalsa da yüzde yüz ameliyat olacak, bu mücevher meydana çıkacak, bütün dünyayı ışıtacak. Herkes bundan istifade edecek, dedi uyandım.
Bu rüyayı, Bilâl Babam Alman harbinden evvel görüyor.
Bilâl Babama bu rüyanın manası nedir? diye sorduk buyurdu ki:Yaşlı olup boyayla, cilayla güzel görünen kadın dünyadır. O kadının boynuna takılan mücevher dindir. Hiç bir müslüman devleti, Kur' ân-ı Kerim'e göre tam din-i mübini ihya edemiyor, yaşamıyor. Ancak devletlerin içindeki milletlerden pek azı yapıyor. Üç büyük doktor, üç büyük devlettir. Ameliyatı harbtir. Üç büyük devlet harp edecek, bu dini mübini, meydana çıkartacak. Birinci doktor vazifesini yaptı. Çıkaramadı. Bu Alman-Rus harbi idi. Almanlar, Avrupa'dan Moskova'ya kadar bıçak attı, yardı, ameliyat yaptı, çıkaramadı, iki büyük doktor kaldı. İki büyük devlet. Bunlar ya birbirleri ile veya ayrı ayrı harp edecekler, dünyayı yaracaklar, ameliyat edecekler, dünyanın karnındaki dini çıkartıp boğazına takacaklar, İslâmiyet eskisi gibi şarka, garba bütün dünyaya hükmedecek. Allahu Teâlâ'nın ömrü nihayetsizdir. Dünyanın da ömrü uzundur.
Allahu Teâlâ Hz. yapacağında acele etmez. Kullarına: "Siz acelecisiniz"944 buyuruyor. Bazen ne yapacaklar diye kullarını denemek için seksen-yüz sene gibi düşmanına mühlet verir. Bu hem düşmanı, hem de sevdiklerini denemek içindir. Bazen de imtihanı geciktirmez, intikamını hemen alır.
Selman ibn-i Abdülmelik veya Ömer ibn-i Abdülaziz zamanında İstanbul'daki; İmam Hüseyin'in kızlarının da içinde bulunduğu yüz yirmi bin müslümanı, yirmi üç bin koruyucusunu katlettiklerinde, müslüman ölüleri defnedildi. Hemen sıcağı sıcağına Allahu Teâlâ kendi kudret eli ile intikamını aldı. Harpte kral sülalesinin kökü kesilmiş, iki konstantin kumandanı ben kral olacağım diye birbiri ile harb etmişlerdir. Yüz binlerce kişi birbirini öldürdüler. Bu Allahu Teâlâ'nın kahrından kendi kudret eli ile müslümanların intikamını alması idi. İmam Hüseyin (Radiyallâhu anhu)'in de intikamını Muhtar'üs-Sahafey eliyle hemen sıcağı sıcağına aldı. Allahu Teâlâ dilerse kul eliyle, dilerse kendi kudret eliyle kahreder. Kudret eliyle batırdığı yerler çoktur. Yel (rüzgar), sel, afat, zelzele gibi şeylerle yapar.
Görünüşte yapanlar onlar ama esasında yapan Allahu Teâlâ'dır.
Harb vatan için, din için ve namus için yapılır.Dini,
namusu olmayanın vatanı neresi olursa olsun onun için fark etmez.
Bilâl Babam, Giresun'da iken Alman harbi oluyordu. Bir adam,
karısını Avrupa'ya göndermiş olup, senelerce sonra Avrupa'da karısının bir
çocuğu olduğu haberini bildiren bir mektup almıştı. Kahvehanede oturmuş; "benim
bir çocuğum oldu" diye seviniyordu. Arkadaşları; "Senin karın, Avrupa'ya
senelerce evvel gitti. Doğan çocukta senin çocuğun değil." diyorlar. Adam:
"Tarla benim, çocuğa kimse sahib çıkamaz." diyordu. Bu sırada halk, Alman
harbinin haberlerini radyodan duyabilmek için kahvehaneye toplanmıştı. Çünkü
başka yerde radyo yoktu. Bilâl Babamda bu nedenle oradaydı. Radyo da: "Almanlar,
Avrupa'da bir devleti daha işgal ettiler. Onların hepsi teslim oldular" diye
haber okuyordu. Bu sırada "tarla benim" diyen adam:
Avrupalılar medeni adamlar. Medeni adamlar ölmez, Almanlar bu gün geldi sonra orayı terk eder, giderler. Bizim kara cahillere cephede biraz Allah'tan, Peygamber'den din'den söyle; sonra sen geriye çekil, içkini iç keyfine bak. Onlar dinimi koruyacağım diye ölürler." Bu arada hem babama bakıyor hem de bunları söylüyordu.
Bilal Babam Onların cephede öldükleri kara cahilliğinden mi? Yoksa Vatan ve namusumuzu korumak için mi? Muhakkak ki onlar Vatan için, din için harb ederler. Namus ve dini olmayanın vatan neresi olursa olsun onun için fark etmez. Biz müslümanlar bunun için harb ederiz. Vatan için, seve seve şehid oluruz," deyince,
o adam: İşte kara cahillik bu değil mi? Din ve namus dediğin ölmeye değer mi?" der.
Bilâl Babam: - Siz öylesiniz ki; Almanlar gelse gözünün önünde de ailene, kızına tecavüz etse onlarla el sıkışırsın. Senin kendine de tecavüz etse, ayağa kalkar, üstünü çırpar "nerem eksildi der" der, yine el sıkışırsınız. Sizin medeniyet diye can verdiğiniz bu mu?" deyince adam cevap veremiyor, yüzü kızarıyor. Utandığından değil, cevap veremediğinden kızarıyor.
İşte düşman gelir toprağına, malına, canına, namusuna göz diker, onlarla harb edersin. Harb bunun için yapılır. Bizim anlatmak istediğimiz (Allah korusun.) düşman memleketimize girerse; namus, mal, can emniyeti ortadan kalkar. Bizim de hiç bir şeye bakmayıp "dar-ül harbtir" diyerek düşmanı yurttan atmamız lazımdır.
İstiklâl harbinde; Yunan, Bulgar, Türkiye'ye geldi. Onların yaptıkları kötülükler, zulümler, işkenceler anlatmakla bitmez, İşte hür vatanımızı, namusumuzu korumak için harb yapılır. Devlet Önce hududu korur. Düşmanı vatan toprağına sokmaz. Biz de vatanımızda hür yaşar, ibadetimizi serbestçe yaparız. Devlet az bir şey zayıflarsa millet aç kurt gibi birbirini yer. İstiklâl harbindeki gibi düşmanlar yurdumuza, malımıza, canımıza tecavüz ederler, İşte bu nedenle harb yapılır.
Bunun için Allahu Teâlâ devleti başımızdan eksik etmesin. Başımızı da devletsiz bırakmasın. (Amin.)
|
KONU BAŞLIKLARI (EHLİ SÜNNET GÖRÜŞÜNDE BİRLEŞELİM) |
KONU BAŞLIKLARI (TÜM KİTAPLAR) |