Fani üçtür:
1-Şeyhte fani,
2-Rasûlullah {Sallallahu aleyhi vesellem)'ta fani,
3- Hakk'ta fani,
ondan sonra fani yoktur. Bir mürid zikrullahla çalışa çalışa bu mertebeleri geçer, Hakk'a vasıl olur.Fenâfillah; Hakk'ta fani olmaktır. Ondan ilerisine Bakabillah denir. Bilâl Babam:
- Buralar kalemle yazmakla, dille söylemekle anlaşılmaz. Ancak içinde yaşayan bilir, buyurdu.
O hâl bir insana geldi mi, Allahu Teâlâ o an için insan, hayvan, nebatat, yiyecek, içecek, giyecek hatta en çirkin bir mahlûkta tecelli etse, onun seyrine doyamaz. Birçok zaman bakar öylece kalır. Erkek ise kadında, kadın ise erkekte tecelli ettiği olmuştur. O hâl kendine gelen bir kadına en çirkin erkek en güzel görünebilir. Yahud o hâl kendine gelen bir erkeğe en çirkin bir kadın en güzel bir kadın görünebilir. Buna aşk-ı mecazi derler. Davud (Aleyhis selâm) da aynısı olup, çok çirkin bir kadını aşk-ı mecazi ile çok güzel gördü, aşık oldu. Çok iptila çekti. Sonunda büyük derece aldı. Müridlerin en fazla sakınacağı aşk-ı mecazi hâlidir. Hem kendi hem de başkaları buna mani olmalıdır. O hâl kendine gelince sakınması şöyledir:
Evine çekilip kendi odasında Allahu Teâlâ'ya çok istiğfar
ederek yalvarmalıdır. Şeyhine devamlı huzur-u rabıta ile çağırmalıdır.
İşte Şeyh bu zamanda çok gereklidir. Şeyh aşk-ı mecazî'yi aşk-ı hakikiye
çevirir. Allahu Teâlâ, Şeyhin maneviyatının vesilesi ile kendi kudret elinden o
hâli geçirir, aşk-ı hakikiye dönderir.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Hz.Hatice Validemizle evlenmesi hâli
83;
Yusuf (Aleyhis selâm) ile Züleyha
84;
Davud
(Aleyhis selâm) ile Hürre Peygamberin karısı arasında olan
85;
Musa (Aleyhisselâm) ile Şuayb (Aleyhisselâm)'in
kızları arasında olan hâller
86;
Mısır'ın ileri gelenlerinin hanımlarının Yusuf (Aleyhis selâm)'u görünce, gözlerini
O'ndan ayıramamaları ve elma soyuyoruz diye bıçakla parmaklarını doğramaları
87;
İbrahim (Aleyhisselâm) ile Sâra Validemiz arasında olan
88 bu hâllerin hepsi
aşk-ı mecazidir.
Mecnun'a;
- Leyla, Leyla diye öleceksin. Leyla'yı bizde görüyoruz. Kara kuru bir kız." Mecnun;
- Leyla'ya benim gözümle bakın. O zaman güzelliğini bilirsiniz." dedi. Leyla'yı yanına getirdiler. Mecnun baygın bir vaziyette idi. Leyla, Mecnun'a;
Ben Leyla'yım, aç gözünü bana bak, dedi. Mecnun Leyla'ya baktığında Leyla'daki güzel lik gitmişti. Mecnun Leyla'ya:
Benim aradığım kalbimdeki Leyla. sen değilsin. Ben, Leyla'yı değil, Mevlâ'yı arıyormuşum, dedi. Leyla'ya karşı duyduğu aşk-ı mecazi gidip, Allahu Teâlâ'nın aşk-ı hakikisi başlamıştı.
Bir mürid ilk defa
Şeyhte fani olur. Daha çok çalışa çalışa Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'de fani olur. Pek az elli-yüz milyonda bir kadarı Şeyhte fani olmadan Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) de de fani olanlar olmuştur. Ama kesinlikle Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) de fani olmadan Hakk'ta fani olan hiç olmamıştır, Ehl-i sünnet itikadına göre Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'de fani olmadan "Hakk'ta fani oldum." diyen kâfir olur.
Hadîs-i şerifte: ''Fani olunuz, sonra fani olunuz." buyuruyor. Fani yok anlamındadır. Bir mürid çalışa çalışa ilk defa Şeyhte fani olur. Kendine bakınca Kendi vücudunu göremez. Yâ Şeyhini elbise gibi giymiş, yâ kendi yok Şeyhi var olur. Bir kardeşimiz Bilâl Babamdan yeni ders almış, çok güzel çalıştığı sıralarda başından geçen Şeyhte faniliği şöyle anlatıyor:
Bisikletle çarşıda giderken, birden benim vücudum yok, Bilâl Babamın vücudu var oldu. Nerdeyse "Ben Bilâl Baba oldum" diye bağıracaktım. O hâl geçene kadar kendi kendime baktım. Kendime baktıkça seviniyordum. O hâl benden geçince yine ben kendim oldum ve yoluma devam ettim, dedi. Ben de o zamana kadar bir tek huzurda, zikir, ders, tesbih çekerken bu hâl olur zannediyordum.
Bir ihvan kardeşimiz ders çekerken o hâl kendine gelince ben Bilâl Babamıyım, değil miyim diye tereddütte kalıyor. Bilâl Babamın parmağında enli taşlı yüzük vardı. Üzerinde "Haki payi fahri âlem Mustafa" yazılı idi. Zahir gözü ile kendi parmağına bakıyor, o yüzüğü kendi parmağında görüp hayret ediyor. O hâl kendinden geçince kendinin Bilâl Babam olmadığını anlıyor.
Her nereye baksam Şeyhim kendi var,
Şimdi boynumuzda Şeyh kemendi var.
Rasûlullah'ta Fani: Kendi vücudu yok olup pembe camın üzerine güneş vurmuş gibidir. İlk defa Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in mübarek gözlerini çok güzel çok nurlu olarak görür. O'nu gören aşığın sabrı, tahammülü kalmaz. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in burnu, yanakları; daha çok devamla başı; uzun müddet aynı devamla çalışa çalışa bütün vücudu bu taraftan bakınca o bir tarafı görünecek gibi safi nur pembe camın üzerine güneş vurmuş gibi gayet nurlu görülür. Bu hâle Fenafir-Rasûl (Rasûlullah'ta fani olmak) denir.Hakk'ta Fani: Dersine huzur, rabıta ile çalışa çalışa Allahu Teâlâ'dan başka birşey kalmaz bütün mükevvenat, yaratılan hiç bir şey yok, yalnız Allahu Teâlâ var. Kendisi Hakk'a kavuştu, yok oldu. Bu hâl en çok Beyazıd-ı Bestami de altı ay, diğerlerinde beş, dört, üç, iki, bir ay bazısında bir gün, bazı müridlerde de bir dakika, bazısında da bir an olur. Bu hâl Mansur-i Bağdadî Hz.'ne "(Enel Hakk) Ben Allah'ım."; Hz. Ali (Radiyallâhu anhu) "Ben görmediğim Allah'a iman etmem."; Beyazıd-ı Bestami Hz.'ne: "(Sübhani mâ âzami şâni) Ben Sübhan değil miyim? Benim şanım büyük değil mi?" dedirtti. O hâlde olmayan bir kimse bu sözleri derse kâfir olur. O hâl kendinde olmadığı zaman bir de sahve çıkınca zâten söylemez.
Bir gün bir sohbette, okumuş biri:
- Ben kitapta okudum diyor ki, Mansur-i Bağdadi Hz.'nin "Enel Hakk" demesi, bir yolda giderken ayağı bir çukura ya da bir taşa dolaşıp yıkılan insan gibi olur. İnsan yıkılıp kalkar, gider, dedi.
Halbuki bu hâl hiç ona benzemez. Çünkü Allahu Teâlâ'nın esrar-ı İlâhiyesi'ni yakinen bilen hayrete düşer. Nasıl olduğunu, ne yaptığını bilemez. Hakk'a vasıl olan insan, kendi de Hakk oldum zanneder. Sahve çıkamazsa o görüşte olur. (Bunu Zuhurat-i Bilâli Nâdiri isimli kitabımız da açıkladık.)
Hakkikat sırrı esrarın, cihanda ancak ehl-i hâl anlar.
Avam olan ne bilsin, haleti aşkı vebal anlar.
Görür mü her taharetsiz sanırsın âlemi kalbte.
Gönül seyrin beyan etsen, basiretsiz hayal anlar
Okurlar levh-i mahfuzun kitabın, ehli aşk olan,
Kalan zahir billahi, hemen bir gıylû gal anlar.
Baka camın şarabından, müyesser olmayan şahsa.
Cihanın zehirini içiben biçare bal anlar.
Hacı Muhammed BÎLAL-İ NADİR Hz.
Bunu iste, buna çalış, buna kavuş, hepsinden ileri savuş. Hakk'a vasıl ol. Vesselam.
Namazda da onun bir benzeri olur. Gözü bakar ama olduğu yeri, secde yerini göremez. Dili âyet okur, belkide bir cemaata imamdır fakat âyet bitip rükû edeceği veya tahiyatta ise dua bitip selam vereceği zamana kadar kendi burada yoktur. Hiç yok değil, başka yerde veya birkaç yerde var. Dua bitince; derhal uyuyan bir adamın uykuda çok uzak bir memleketi görüp, uyanınca aniden burada olduğu gibi bu da gözü açik dili dua okur. Hem de imam olduğu için sesli olarak âyet okur. Sesini kulağı duyar, yine kendi burada yok. Dua bitince kendine gelir, kendinin cemaata imam olduğunu da bilir. Namazın kaçıncı rekatında olduğunu hangi vakit için nerede durduğunu, uyku sersemi olanın uykudan ayıkması gibi ayıkır, anlar, selam verir.
Namazda bu hâl kendine gelen, bir de namaz kılmasını bilmeyen çok yanılır. Bunlar hep birer haldir. Hâlde dil ile anlaşılmaz.
Seyyid Ahmed Rufai Hz. sabah namazına imamın arkasında duruyor, namaz bitiyor. Herkes dağılıyor, öğle. ikindi, akşam, yatsı namazlarını kılıyorlar. İkinci gün sabah namazına geliyorlar. Yine aynı yerde kıyamda duruyor. İmamla beraber rüku'yu secdeyi yapıp selam veriyor. "Sen yirmi dört saat namazda durdun" diyorlar. "Ben hatırlamıyorum" buyuruyor.
Evliyaullah'tan biri camide namaz kılarken evi yanıyor. Camı cemaatine koşarak, haber veriyorlar. Cemaat koşarak gidiyor. Yanan evi söndürüyorlar. Evi yanan kimseye: "Senin evin yandı, niçin gelmedin?" diyorlar. "Ben ilk defa sizden duydum. Hiç bir şey hatırlamıyorum" diyor. İşte evi yanıyor. Koşun Allah için yardım edin, söndürün, diye bağırıp, çağırmaların hiç birisini duymuyor.
Veysel Karani Hz.'ne "her gece sabaha kadar namaz kılmaya nasıl tahammül ediyorsun?"diye soruyorlar. Buyuruyor ki: " Namazda, rükuda ve secdede üç sefer "Sübhane rabbiyel azîm. Sübhane rabbiyel alâ” denilmesi lazım. Ben yatsıdan sonra iki rek'ât namaz kılıyorum. Rukuda ki tesbihleri kavuşturamadan sabah oluyor. İşte namazda "Allahu Ekber" deyip namaza durunca kendi kendini kaybetti. Allahu Teâlâ ile baş başa kaldı. Vaktin nasıl geçtiğini bilmiyor.
Evliyaullahtan bir zat kendisine sorulan sorunun cevabını veremezse abdest alır. namaza dururdu. Namazda o hal kendisine gelir onun cevabını Allahu Teâlâ kendine bildirir,namazdan ayrılır cevap verirdi. Mü'minin mi'rac'ı namazdır. Namazda peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in mi'rac'ta Allahu Teâlâ ile konuşması gibi çeşit çeşit haller olur.
Şeyh Muhiddin-i Arabî Hz. bir zata mektup yazıyor: "Senin bir kitabını okudum. Kitabından anladığıma göre sen çok büyük bir zekaya sahipsin. Zahir ilmini tam biliyorsun. Ama bir de ilm-i bâtın var. İlm-i zahir yanılmaya mahkumdur. Senin kitabında yazdığın bir görüşünün kırk sene sonra bâtıl olduğunu anladığını o mevzuda çok kitaplar yazıp dağıttığını, kitabı eline alıp okuyanların felan zat yazmış diye amel edeceklerini, o kitabı toplatmaya da imkanın kalmadığını, onun için çok ağladığını söylediler. Çok doğru söylüyorsun. Bizde de bazı kimseler kalbim bana Rabb'ımdan haber verdi, derler. Biz onu da makbul tutmayız. Bizzat Rabb'im bana haber verdi demesi lazımdır diye yazdı. Kendisi ile Rabb'ısı arasında kalbini vasıta tutarsa bu da olmaz. Çünkü şeytan kalbe de müdahele eder. Bilâl Babam buyurdu: Kalp dört kapılı bir ev gibidir. Rahmani, şeytani, nefsani ve melekî her birisi bir kapıdan girer. Hiç birisi birisine manî olmaz, iman seçer.
"Mü'minin firasetinden sakının, çünkü onlar Allah'ın nuru ile bakarlar."89
Hakk'ta fani olmanın misali; demircinin küresinde (ocağında) kızaran demirin ateş olup, ateşin sıcaklığı kendinde tecelli ettiğinden kendini ateş zannediyor. Halbuki sadece ateşin sıcaklığı kendinde vardır. Güneşin aynaya yansıması, aynanın güneşten aldığı ziya ile karanlık yerleri ışıtınca, ben güneş oldum zannetmesi; suyun içine düşen camın bakılınca görülmeyip kendini su zannetmesi gibidir.
"İnsan çalışa çalışa Hakk'a vasıl olur, Hakk olur. Onun için günahta kalmaz, ibadette biter." diyen yanlış itikad sahiplerine cevaptır. Kul Hakk'a vasıl olunca denize düşen damlanın deniz olduğu gibi Hakk'a vasıl olan Hakk olur, dedikleri bu görüşleri tamamen yanlıştır. Bizim dinimizde, şeriatın hükümlerine, İslam inancına tamamen terstir.
(Râmûz-ul Ehâdis, Hadîs No: 3302)
"Ümmetim hakkında üç şeyden korkarım. Benden sonra ma'rifete erdikten sonra sapmaları, fitnelerin mide ve tenasül uzvunun (gayri meşru) arzula rıdır."
Ehl-i Sünnet itikadına göre Hâlık ayrıdır, mahluk ayrıdır. Hâlık yaratan, mahluk yaratılandır. Allahu Teâlâ halıktır: insan mahluktur. Hâlık mahluk olmaz, mahlukta hâlık olmaz. Bu hususta bir çok kimseler yanlış itikadlara sapmışlardır. Vahdet-i Vücuda varan bir kimse Hakk'a vasıl olur. Tecellî-i İlâhiye kendinde zuhur eder. Kendisini Hakk oldum zanneder,
Bazıları da Yunus Emre'nin, Seyyid Nizamoğlu'nun ve bazı Hakk şairlerinin kasidelerini misal getirirler. Mansur-i Bağdadi Hz.'nin "Enel Hakk" demesini; Beyazıd-ı Bestami Hz.'nin "(Sübhanî mâ azami şânî:) Ben Sübhan değil miyim? Benim şanım büyük değil mi? (Açıkçası: Ben Allah değil miyim)" demesini misal getirerek aynı sözleri söylemek isterler ve söylerler. Onlar içinde bulunduğu hâlleri söylemişlerdir. Kendilerin de o hâl zuhur etmiştir. Güneşle arasında renkli bir cam olan, güneşin rengi kırmızı, yeşil, pembe gibi söyleyebilir. Güneşle arasında hiç cam yok. o da gördüğünü söyler, o da doğrudur. Güneşi de camı da görmüyor, güneşin rengi pembe, kırmızı, yeşil gibi söylese yalan söylüyor. Esas gördüğü rengi söyleyen doğrudur. Arada hiç cam yok, bu gözle görünce gözü kamaşıyor, güneş görünmüyor, insanın gözünü alıyor. O da doğrudur. Olduğu yer zifiri karanlık gece mi, gündüz mü belirsiz. Güneşi kırmızı, yeşil, pembe görüyorum, güneş güzümü alıyor göremiyorum demeleri yalandır! Onlar içinde bulunduğu hâli söylüyor, doğrudur. Sen, onlar söylüyor bende söyleyeyim diye söylüyorsun senin ki yalandır!
Bilâl Babama aynı sorular sorulunca şu cevabi verdi:
- Bir demirci küresinin (ocağının) üzerinde ateşin içinde kızaran demirin rengi ateş. sıcağı da ateştir.Ne kadar dikkatle baksan ateş mi, demir mi? fark edemezsin. Elle dokunsan İkisi de ateş, ikisi de yakıyor. O demire demir de desen olur, ateş de desen olur. O demir "ben ateşim" derse yalan söylemiyor. Çünkü rengi de, sıcağı da ateştir. Yerde soğuk buz gibi duran siyah demir "ben ateşim" derse yalan söylüyor. O zâtlar da ateşte kızaran demir gibi içinde bulunduğu hâli söylüyor. Allahu Teâlâ'nın kula tecellisi o ateş gibidir.Kendinde tecelli olmayanda o hâl olmaz.
Beyazıd-ı Bestami Hz. zikirde: "(Sübhânî ma âzami şânî) Ben Sübhan (Allah) değil miyim? Benim şanım büyük değil mi?"dedi. Zikirden sonra:Neden böyle söylüyorsun? diye sordular.
Ben ne söylediğimi bilmiyorum. Bir daha böyle söylersem beni öldürün, dedi. Yine zikirde aynı sözleri söyleyince kılıçla vurdular. Kılıç, çeliğe vurulmuş gibi ağzı kırıldı. Zikirden sonra:
Yine söyledim mi? diye sordu.Söyledin, dediler. . .'Neden vurup, beni öldürmediniz!-Vurduk, kılıçların ağzı kırıldı. Çeliğe değmiş gibi elimiz ağrıdı. Kılıçları yere attık,dediler. Beyazıd-ı Bestami Hz. eline ince bir iğne aldı, etine batırdı, kan çıktı.
- Gördünüz mü? Benim etim iğneye bile dayanamadı. Demek ki, o sözü söyleyen ben değilim.
Hz. Ali (kerremallahu veche)'nin:
"Ben görmediğim Allah'a iman etmem." sözü yine aynıdır. Onlar içinde bulunduğu, yaşadığı hâli söylüyor. Onlarda o hâl var, biz de o hâl yok.
Tecellî-i İlâhiye olan ateşte kızaran demir gibidir. Tecellî-i İlâhiye olmayan, yerde soğuk buz gibi duran demir gibidir.
(Sûre-i Kasas, Ayet 30)
"Oraya gelince o mübarek yerdeki vadinin sağ kıyısından (oradaki) ağaç tarafından kendisine şöyle seslenildi. "Ey Musa! Bil ki, Ben bütün âlemlerin Rabb'i olan Allah'ım."
|
|
Ne dünyada ne ukbâda. Gönül ayinesini sofu
Şems-i TEBRÎZÎ |
İkincisi: Güneşe karşı tutulan aynaya benzer. Güneşin ziyası tamamen aynanın içine vurursa, güneşe bakamadığın gibi o aynaya da bakamazsın. O zaman ayna, güneş bende, ben güneşim diye kendini güneş zannettiği gibi bu da aynı olup kendini Hakk oldum zannediyor. Aslında güneş ayrı yerde, ayna ayrı yerdedir. Aynanın içine düşen sadece güneşin aksettiği (yansıması), tasavvufa göre tecelli etmesi denir. Kul hiç bir zaman için Allahu Teâlâ'ya kavuşamaz. Allahu Teâlâ, kula kavuşur.
(Sûre-i En'am, Ayet 103)
"Gözler O'nu idrak edemez. O ise bütün gözleri idrak eder ve o lâtiftir, habirdir."
Bir insanın evinden, penceresinin önünde perde olup güneşin
ziyasına perde mani olur. Perde kalkarsa güneşin ziyası eve kavuşur. Sen de
Allahu Teâlâ ile kendi arandaki Ahlak-ı Zemîme ve günah perdelerini kaldırırsan.
Allahu Teâlâ sana kavuşur. Güneşin ziyası nın evin içine girdiği gibi olur.
|
Sağım solum gözler idim, Öyle sanırdım ayrıyam, Mürşid gerektir bildire ,
|
Her mürşide dil verme kim, İşit Niyazi'nin sözün, Niyazi MISRI
|
"Sağım solum gözler idim." Ben sağıma soluma, dost yüzünü görmek için her tarafa bakıyordum.
Acaba Hakk'ın rızası nereden gelecek, Hakk'a nasıl kavuşacağım diye ben O'nu dışarıda, başka yerde arıyordum. Oysa o canımın içinde can imiş.
Ben Öyle zannediyordum ki, Allahu Teâlâ ayrı, ben ayrıyım. Benden göreni, işiteni bildim ki, Allahu Teâlâ imiş. Can içinde can imiş. Sıfatı subutiyenin içinde Sem'i, Basar Allahu Teâlâ'dandır. Yani görmek, duymak Allahu Teâlâ'dandır. Sen öyle bir Mürşide bağlan ki, kendini Allahu Teâlâ'ya Hakk'al yakın bilesin.Yakın hakkında hadîs-i şerîf çoktur.
(Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 3925)
"İlm-i bâtın Allahu Teâlâ'nın sırlarından bir sır, Allahu Teâlâ'nın hikmetlerinden bir hikmettir. Bunu dilediği kulların kalblerine koyar."90
Yakın üçtür:
1-) Aynel yakın.
2-) İlmel yakın.
3-) Hakk'al yakîn.
Yani Allahu Teâlâ'ya yakînen inanmaktır.
Her mürşide bağlanma, yolunu sarpa götürür. Mürşid-i Kâmil olanın yolu kolay, düzmüş, Niyazi Mısrî'nin sözünü dinle. Allahu Teâlâ'nın yüzünü örtecek ve göster meyecek hiç bir varlık yoktur. Allahu Teâlâ'dan aşikâr bir şey yoktur.Yalnız gözsüzler, maneviyat, basiret gözü kapalı olanlar göremezmiş.(Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 4469)"Gözü kör olan kör değildir. Asıl kör, basireti (kalb gözü) kör olan kişidir,"
Onu görende hayran olur, kendi kendini kaybedermiş.
Üçüncü: Temiz, berrak suyun içerisinde temiz bir cam ne kadar dikkatle baksan suyun içerisinde camı göremezsin. O cam kendi görünmez olunca "Ben de su oldum" zanneder. Aslında cam görünmüyor ama camda vücud var. Hakk'ın vücudundan başka birşey görünmüyor ama kendinde vücud var.Hakk'a vasıl olanlarda kendini vücudunu kaybeder. Hakk'ın vücudundan başka göremez. Suyun içindeki camın su oldum zannettiği gibi kendini Hakk oldum zanneder, öyle görür, o suyun içine elini koyup karıştırırsa cam eline değer. O zaman suyun içinde cam olduğu belli olur.
Şeyhin biri müridi ile birlikle kırda (ıssızda) iken Şeyh
namaz kılıyor, mürid de yanında oturuyordu Üzerine iki aslanın hızla
saldırdığını gören mürid, Şeyhine:Şeyhim! Aslanlar saldırıyor, diye seslendi.
Şeyhi selam verip gelen iki aslanı boyunlarından tutarak başlarını birbirlerine
vurup aslanları bırakıyor.Aslanlar geldikleri gibi geri kaçıyorlar.
Mürid:.Bundan daha büyük keramet olmaz, diyor. Aynı mürid başka bir zaman
Şeyhinin ziyaretine geliyor. Bir sinek. Şeyhinin yüzüne, gözüne konuyor. Şeyh
çalışıyor, sineği tutamıyor. Müridlere:Şu sineği kovalayın, tutun, diyor.
Müridlerde yapamıyorlar.
O mürid, Şeyhine:Şeyhim! Gözümün önünde her elinle bir aslanı tutarak başlarını
birbirlerine vurup perişan eden sensin. Sineği tutamayanda sensin. Bundaki
hikmet nedir?
Şeyhi:O zaman namazda idim. Allahu Teâlâ'ya tam huzur tutturmuştum ve ben
de hâl vardı. O iki aslanın benim yanımda bir sinek kadar hükmü olmadı.
Şimdi hasta yatıyorum, Allahu Teâlâ'nın nazarı yok. Bu sinek, iki aslandan
da benden de çok güçlü geldi, diyor.
|
KONU BAŞLIKLARI (EHLİ SÜNNET GÖÜŞÜNDE BİRLEŞELİM) |
KONU BAŞLIKLARI (TÜM KİTAPLAR) |