"Kadınların saçının görülmesiyle melek gelmez!" diyenler:
Bu yanlıştır. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'e ilk meleğin gelmesinde melek mi değil mi, şeytan mı olduğunu anlamak için Hz. Hatice (Radiyallâhu anhu) Validemiz başını açtı, melek gitti, örttü melek geldi. Tekrar tekrar denediler. Başını örter örtmez geliyor, açar açmaz gidiyor. Hz. Hatice (Radiyallâhu anhu) Validemiz hiç banyo yapmıyor mu? Hiç saçını taramıyor mu? Her başını açışında melek, gelmezse hiç gelmemesi lazım. Hem bu düşünce Kur'ân-ı Kerim'e de terstir. Kur'ân-ı Kerim:
(Sûre-i Meryem, Ayet 17-18)
"Meryem onlara karşı bir perde çekmişti. Derken, biz ona ruhumuzu gönderdik de o, kendisine tastamam bir insan şeklinde göründü. Meryem dedi ki:
- Senden çok esirgeyici olan Allah'a sığınırım! Eğer Allah'tan sakınan bir kimse isen (bana dokunma)."
Zekeriya (Aleyhis selâm) hanımı için dere kenarında, etrafı çevrili bir yıkanma yeri yapmıştı. Hanımının yeğeni Hz. Meryem orada yıkanırken Cebrail (Aleyhis selâm) yanına geldi, Hz. Meryem:Yanıma gelme, ben çıplağım, yıkanıyorum. Ben, senden Allah'a sığınırım, diyor. Adam suretinde gelen Cebrail (Aleyhis selâm) cevap veriyor:
Ben beşer değilim, (insan değilim.) Sana müjdeci havadis ile geldim. Senden bir oğlan çocuğu olacak. O da büyük bir Peygamber olacak...
Allahu Teâlâ, çıplak olan Hz. Meryem'in yanına Cebrail (Aleyhis selâm)'in gittiğini söylüyor. Hz. Meryem'in saçının iki teli görünme değil bütün vücudu çıplak banyo yapıyor. Yanına Cebrail (Aleyhis selâm) geliyor. Saçının iki teli görülme ile melek gelmez diyenler var. Görevli melek gelir. Normalde melek gelmez.
(Yukarıda yazdığım âyetin, mealini Kur'ân-ı Kerim'i geniş tefsir eden açıklamasında bulursunuz.Yoksa bir cild meali yazılmış ise onda göremezsiniz. Çünkü ben filan tefsire baktım öyle bir şey yok, yalan söylüyor diyeceksiniz.Bir de Kur'ân-ı Kerim'in geniş tefsirini okumuş adamlardan sorunuz.)
(Sûre-i Nur, Ayet 31)
"Mü'min kadınlara da söyle: Gözlerini sakınsınlar ve avret mahallerini muhafaza etsinler ve ziynetlerini açmasınlar, onlardan her zahir olanı müstesna ve baş örtülerini yakalarının üzerine sarkıtsınlar ve ziynetlerini açı vermesinler. Ancak kocalarına veya kocalarının oğullarına veya kardeşlerine veya kardeşlerinin oğullarına veya kendi kız kardeşlerinin oğullarına veyahud kendi kadınlarına veya kendi ellerinin malik olduğu cariyelerine ve yahud erkeklikten kesilmiş hizmetçilerine veya kadınların avret mahaller ine muttali olmayan çocuklara (karşı açılı verilmesi) müstesna. Ve ziynetlerinden gizledikleri bilinsin diye ayaklarını da birbirlerine vurmasınlar ve hep birden Allah'a tevbe ediniz, ey mü'minler! Tâ ki felaha erebilesiniz."
Kur'ân'da mahrem yerlerinin, kimlerin yanında açılmasının mahzurunun olmadığını sayarken, saydığının çoğu erkek. Kolu, bacağı, göğsü ve başının açılmasında onların görmesinde bir mahzur yoktur, buyuruyor."Hanım müritlerin kapalı bir yerde toplanıp Allahu Teâlâ'nın rızası için zikir yapmaları ve zikrullah halkasında, zikir yaparken başlarının açılması "delâlettir" diye bize soru yöneltenlere:Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem): "Rahmani olan bir cezbe bir insana gelirse, insanların ve cinlerin yapmış olduğu ibadeti tartar,"954 buyuruyor.Kadın müridlerinki de bir cezbe hâlidir ki, bu soruyu yöneltenler bunu kesinlikle bilemezler. Bilmediğinin de farkında olamazlar. Cezbe hâli Mansur-i Bağdadi Hz.'ne "Enel Hakk" dedirtti.- Ben Allah'ım diyen kâfir olur, böyle söyleme, seni keseceğiz, dediler. Bir milim geri durmadı, kestiler, kanı "Enel Hakk" dedi. Yaktılar, külünü havaya savurdular, külü "Enel Hakk" dedi.
Şeyh Muhiddin-i Arabî Hz.:Ey Şam ahalisi! Sizin taptığınız benim ayağımın altında, dedi. Sözünün manasını bilemediler, kendini astılar. Beyazıd-ı Bestami Hz. zikrullahta o hâl geldiği zaman:Ben Sübhan (Allah) değil miyim? Benim şanım büyük değil mi? diye bağırırdı. Şems-i Tebriz-î Hz. Mevlâna Hz.'ne:Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) mi büyük, Beyâzıd-ı Bestami Hz.'mi büyüktür? diye sordu. Mevlâna Hz.:Beyazıd-ı Bestami Hz. kim oluyor ki, Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhivesellem) ile ölçülüyor, dedi. Şems Hz.:Ben de biliyorum, Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) büyüktür.
Ama Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem): "(Ma arafnake hakka ma'rifetike) Yâ Rabbi! Ben seni hakkı ile idrak edemedim, anlayamadım." dedi. Beyazıd-ı Bestami Hz. ise: "Ben Allah değil miyim? Benim şanım büyük değil mi?" dedi. Bunun açıklanmasını istiyorum, dedi. Maksadı soru sormak değil, Mevlâna Hz.'ni irşad etmekti. Huzur edip, Mevlâna'yı irşad etmek için Allahu Teâlâ'dan istimdad (yardım) istedi. Allahu Teâlâ kendisine tecelli etti. Allahu Teâlânın tecellisi ile bir sefer "Allah" diye bağırdı. Mevlâna Hz. attan aşağı düşüp, ayaklarına kapandı. Daha araştırılırsa bunun gibi milyonlarca örnekler çıkar. Sen, bu ve bu gibileri bilemezsin, anlayamazsın. Onlar niçin bunu dediler. "Ben Allah'ım" dediği hâlde neden kâfir olmadılar. Haşa silinme haşa, kâfir oldu diyen cahil varsa niçin "Hazretleri" deniliyor? Mü'minler kabrine niçin bu kadar akın ediyorlar? O zamanda milyonlarca insan onu bilememişler.
Oğlunuzun askerden künyesi gelse, öldü diye ağlayıp, ümidini tamamen kessen. Aradan zaman geçtikten sonra öldü sandığın oğlun ansızın gelse utanmayı ve sıkılmayı atarsın. Yanında kim olursa olsun "Evladım, yavrum! Nerede kaldın?" deyip bağırmalar, çağırmalar çok olur. O sırada başında açılsa, her ne olursa olsun başını örtmek aklına gelmez. O da Allahu Teâlâ'nın tecellisi oluyor. O anda kendi kendinin haline bakacak durumda değildir. Bu hareketi normal karşılanır da zikrullahla aniden baş örtüsünün düşmesi niçin normal karışılanmasın. Bir insana zikrullah tam kızışıp o hâlin bir zerresi gelirse kendi kendini kaybeder ne yaptığını bilmez. Aynı künyesi gelen oğlunu aniden karşısında gören gibi olur.
Sara Validemiz, İbrahim (Aleyhis selâm)'in ateşe düşüp yanmadığını gözleri ile görünce, ayağa kalktı ve avazının çıktığı kadar bağırdı:
Yâ İbrahim! Ben sana iman ettim. Senin peygamberliğin de hak, sözlerinde hak. Her sözün doğrudur,dedi. Halbuki Nemrut veya baş veziri babası idi. Babasının yanında olduğunu unuttu, her şeyinden geçti. İbrahim (Aleyhis selâm) çağırdı:Ey Sârâ! İman ettiysen ateşe atıl, korkma ateş seni yakmaz. O zamana kadar kâfir olup, puta tapan hem cünüp olan [Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem): "(Külli müşrikin necisün) Ne kadar yıkansa da müşriklerin hepsi pistir." Buyurduğuna göre] hem de Allahu Teâlâ'yı inkar edip, Nemrud'a Allah diyor, kâfir hareketlerini, işlerini tamamen yapıyordu. Ayaklarını çemredi (eteklerini topladı), közün üstünde karda yürür gibi yürüyerek İbrahim (Aleyhis selâm)'in yanına geldi.Zeliha, Yusuf (Aleyhis selâm)'a:Benimle birleşmeye razı olursan seni zindandan çıkartayım, dedi. Yusuf (Aleyhis selâm):
Ben senin sarayında iken zindanda idim. Zindana girince hürriyetime kavuştum,955 dedi. Yedi sene zindanda yattı. Padişah zindandan çıksın diye haber gönderdi. Yusuf (Aleyhis selâm):- Ben mahkeme olup haklı çıkmadan zindandan çıkmayacağım. Beni mahkeme etsin, dedi. Zeliha ile parmaklarını kesen kadınlar geldi ve mahkeme oldu. Yusuf (Aleyhis selâm) haklı, Zeliha haksızdır diye hakim karar verdi. Yusuf (Aleyhis selâm) böylece zindandan çıktı.956 Yedi sene zindan hayatı kendisine hiç dokunmamış vaktin, zamanın nasıl geçtiğini bilmiyor. Allahu Teâlâ kendisinin kalbine o kadar genişlik, o kadar aşk, o kadar muhabbet, o kadar İttihad hâli vermiştir ki: "Zindandan çıksın" haberine karşılık"Mahkeme yapın, berat edeyim, öyle çıkayım"957 diyor. İşte bunlara bizim aklımız yetmez.
Hadîs-i şerîfte:(Cezbetün min cezebâtir Rahman tuazi min amelis sakaleyn)"Rahmani olan cezbe bir insana gelirse cezbesîz olan ibadetlerin tümünü tartar." buyuruluyor."Ey Allah'a iman edenler! Allah'ı çok zikredin."958 âyetine göre kim delâlettedir?Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) harb sahasında namaz kıldırırken, Hz. Ömer (Radiyallâhu anhu) arkasında O'na uymuş. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) namazda:
(Sûre-i Nâziat, Ayet 23-24)
''(Firavun adamlarını) topladı, (onlara) bağırdı:
"Ben sizin âlâ olan Rabb'iniz değil miyim?"
Ayetini okuyunca, Hz. Ömer (Radiyallâhu anhu) namazda olduğunu da kendi kendini de unuttu. Harb sahasında olduğu için herkesin kılıcı belinde idi. Hz. Ömer (Radiyallâhu anhu) belinden kılıcı çekti, havaya kaldırdı. Yüksek sesle, avazının çıktığı kadar hem bağırıyor, hem saflar arasında dolaşıyor. Kılıcı başının üzerinde sallayıp:Vallahi ben o zamanda olsam bu kılıçla onun başını keserdim, diye çağırıyor. O hâl kendinden geçince baktı ki namazda, hemen kılıcını kınına koydu, yerine geldi,namaza durdu ve namaz bitti.
Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vescllem)'e: Ömer, bizim namazımızı fesada verdi, dediler. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) sükût etti..Biliyor ki, Hz. Ömer (Radiyallâhu anhu) haklı, bunu kendiliğinden yapmadı. Aşkından, sevgisinden kendi kendini kaybederek yaptı. Namazınızı fesada vermedi dese, yapılan hareket namazı fesada verecek hareketti. Namazı fesada verdi dese, o aşk ile, o hâl ile kendiliğinden yapılan değil, Allahu Teâlâ'nın sevgisinden,korkusundan yapıyor. Sükût etti, başını aşağıya eğdi. O zaman Allahu Teâlâ'dan selam ile Cebrâl (Aleyhis selâm) geldi, :
Yâ Muhammed! Bu günkü namazınızın içinde Allahu Teâlâ'nın en hoşuna giden ve namazınızın kabul olmasına en mühim sebep olan; Ömer'in Firavun'un sözüne dayanamayıp aklı başından gidip, namazda olduğunu unutup, kılıcı çekip, havaya kaldırıp: "Vallahi ben o zamanda olsam bu kılıçla onun başını keserdim" demesi oldu, dedi.O zikrederken de aynı o hâl kendine geliyor, kendi kendini kaybediyor, zaptedemiyor. O yüzden başı açılıyor, haberi olmuyor. Burada Allahu Teâlâ ile kul arasına girilmez sözü çok mühimdir.
Hz. Ali (Radiyallâhu anhu), bir yolda arkadaşları ile beraber giderken, güneş karşıya doğmuş olduğu halde; bir adamın namaz kıldığını gördüler. Hz. Ali (Radiyallâhu anhu)'ye:Kerahet vaktinde namaz kılıyor. Bunu namazdan ayıralım mı? Deyince, Hz. Ali (Radiyallâhu anhu):Ben, Allahu Teâlâ ile kul arasına giremem. Kimsenin de Allahu Teâlâ ile kul arasına girmesine razı olmam. O adanı Allahu Teâlâ'nın huzurunda namaz kılıyor, onu O'ndan nasıl ayıralım? Yanında durun namazını bitirsin. Namazdan tam ayrıldıktan sonra yani, farzı, sünneti kılıp bitirdikten sonra kendisine deyin ki: Senin namaz kıldığın zaman güneş doğmuş, kerahat vakti idi, diye hatırlatın. Kendisi ister namazını tekrar kılsın (eda etsin), isterse hiç kılmasın. O da Allahu Teâlâ ile kendi arasındadır. Ona da hiç karışmayın, dedi.Bunlar da ''Lâ ilahe İllallah, Allah Allah" diye zikre başladılar. Sonunda kendilerine hâl geldi. Allahu Teâlâ ile onların arasına girilmez.
Bir trende giderken kıbleye doğru döndün, "Allahu Ekber" dedin, tren doğuya, batıya, kuzeye, güneye her tarafa döndü. Nereye dönerse sen secdeyi aynı yöne yapıyorsun. Senin o kıldığın namazın kabul olmuyor mu? Niyetin kıbleye dönmek. Zikre huzur ile "Lâ ilahe illallah" diye başladın, aynı o trendeki namaz kılana nasıl caizse bu da öyle caizdir. Namazdan, zikirden maksat tabi ki, Allahu Teâlâ'nın hakkı ile rızasını kazanmaktır. Allahu Teâlâ'nın hakkı ile rızasını kazandığı neyinden belli olur?
Aşk hâli, ittihad hâli kendinden geçme, Allahu Teâlâ aşkından, sevgisinden herşeyi unutup, kendinden geçmeyle olur. Her ibadetten maksat bunu kazanmaktır. Eğer bu varsa Allahu Teâlâ ondan tamamiyle dört dörtlük razı olmuş demektir. Yoksa aklın başında İbadet yapıyor, aklına türlü türlü kötülükler geliyor; öbürü de Allahu Teâlâ'nın aşkından, sevgisinden kendi kendini kaybetmiş, kendinde değil. Senin yaptığın ibadet ve amel mi daha iyi, yoksa onun ki mi? İşte bunu siz bilemezsiniz, o hâli de bilemezsiniz.
(Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 2661)
"Sükût, âlimin süsü, cahilin kurtarıcısıdır."
Ulema sükût ettikçe zîneti artar, cahil sükût ederse, söyleyeceği hatalı bir sözü söylemez, hatadan kurtulur. Onun için kurtuluştur. İnsan, çok çok fazla sevip, aşk olursa kendi kendini kaybeder. Kendi kendini kaybetmemiş de, saçı ile başı ile onu düzeltmekle uğraşıyorsa, o yüzbin sene ibadet yapsa, hakiki aşk, hakiki sevgi, ittihad hâli ona gelmez.
Sen halkı görür onlarla meşgul olursan, nefsini bilemezsin. Kendi nefsini bilirken, Rabb'ını bilemezsin. Halktan tamamen kesilir, evinde gizli, tenha yerde Allahu Teâlâ ile başbaşa kalır. Önce halkı unutur, sonra kendi kendini, nefsini tamamen unutup kendinden hiç nam, eser kalmazsa gözü nereye bakarsa, kulağı neyi dinlerse, dili neyi söylerse söylesin; aklı, fikri» düşüncesi, gördüğü ve duyduğu, söylediği bir tek Allahu Teâlâ'nın sevgisi, Allahu Teâlâ'nın zikri olur. O zaman kendi kendini kaybeder. Zikirde kendinden geçme olmadıktan sonra meyvasız ağaca benzer. Şeyh Muhiddin-i Arabi Hz. astılar, acaba asılan, kesilen, derisi yüzülen mi haklı?; astıran kestiren, derisini yüzdürenler mi haklı? Hangisi iyi bilen, hangisi iyi bildiren? Muhakkak ki, "Sizin taptığınız benim ayağımın altındadır" diyen Şeyh Muhiddin-i Arabi Hz, derisi yüzülen Nesimi Hz, kesilen Mansur-i Bağdadi Hz. muhakkak ki haklıdır. O zamanda onları astıran, kestiren, derisini yüzdüren İngiliz, Fransız, Rus değil; müslümanlığın en kuvvetli olduğu zamanlarda, zahiri âlimlerden müftü ve Şeyh'ül İslâmın verdiği kararlarla öldürüldüler. Onların haklı olduğunu bilemediler. Zikrullah ederken kendine hal gelip kendi kendini kaybedip başı açılan kadınların zikretmelerinin kabul olmayacağını söyleyenler var. Arifler onun için aşk hâli, ittihad hâli demişler.
(El itti hadu halûn lâ yağbiru anhu bil makal) " İttihat Öyle bir haldir ki söylemekle anlaşılmaz" O hâli gören, içinde yaşayan çeken bilir.
Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) Medine-i Münevvere'ye geldiği
haberi duyulunca bütün Medine halkı, Veda tepesinde; kadın-erkek, çoluk-çocuk
bir anda oluşan ezgi ve aynı anda dökülen mısralarla hep bir ağızdan, def
çalarak, koşma halinde kaside söyleyerek Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi ve-sellem)'i
karşıladılar. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'i karşıladıklarında
Medine'lilerin söyledikleri kaside
|
Arapçası |
Türkçesi |
| Taleâl bedru âleynâ min seniyyet-il veda, Vecebe'ş-şükrü âleynâ medaa lin-nehidâ. Ente şemsûn ente bedrûn, ente nûrûn âlâ nûr Ente misbahu's-süreyya yâ Habîbi, yâ Rasûl Eyyuhel meb'ûsu finâ, ci'tebil emril muta Gadle bisna sevbe iznin, bağde bir-rika'in Galed âhmarud-diyaci, külli erbabil-İslâm, Veta hedna cemian, yevme ekselnel yemîn Len nehûnel ahde yevmen, vettehazne'ş sıdkadî Ente şemsun ente bedrûn ente nûrûn âlâ nûr
|
Veda dağından üzerimize dolunay doğdu, Allah'a çağıran bir davetçimiz olduğu için, Şükretmek bizlere vacip oldu. Sen güneşsin sen ayın on dördüsün, sen nûr üstüne nursun, Sen süreyya yıldızısın, ey sevgili, ey Peygamber! Ey bize içimizden gönderilen elçi, Geldin, Medine'ye şeref verdin, Ey davetçilerin en hayırlısı hoşgeldin. Sen güneşsin sen ayın on dördüsün, sen nûr üstüne nursun, Sen Süreyya yıldızısın, ey sevgili, ey Peygamber! Eskimiş cahiliye elbiselerinden sonra, Sen süreyya yıldızısın, ey sevgili, ey Peygamber! Sen güneşsin sen ayın on dördüsün, sen nûr üstüne nursun , Ve doğruluğu kendimize şiar edindik. Senin hasretin ve sevginle doluyum.
|
İşte kadın-erkek, yaşlı-genç, çoluk-çocuk ne varsa hepsi kendinden geçti. O anda kadınlar sesimiz namahremdir diye düşünmez. Erkeklerin de sizin sesiniz namahremdir, söylemeyin demek akıllarına gelmiyor. Millette bir aşk, bir hâl.. İşte ittihad hâli. Bunu içinde olmayan bilmez.
Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)’in yaptığı harblerde kadınlar zılgıt çalıp, orduyu iştaha, gayrete getirecek şiirler söyleyip, askere geriden moral verirlerdi. "Bizi düşmana bırakmayın, Allah aşkına harbedin" gibi ve benzeri sözler söylerlerdi.
|
KONU BAŞLIKLARI (EHLİ SÜNNET GÖRÜŞÜNDE BİRLEŞELİM) |
KONU BAŞLIKLARI (TÜM KİTAPLAR) |