Temsilde hata olmaz; gazetecilerin en evvela bir manşet atıpta ondan sonra altına açıkladıkları gibi Kur'ân-ı Kerim'de Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hazretleri de ilk defa bir manşet atıyor ve buyuruyor ki:
"Ey Habibim! Benim muhbitiyn kullarıma müjde et. "172
1- Vasıf
( Es-Sabirûne ala ma esâbehüm):
Allah yolunda üzerlerine gelen kazaya, belâya sabrederler."173
Bu yolda sıkıntı, hastalık, yokluk her şey gelir.Bunlara herkesten fazla sabrederler. Herkes ben sabrediyorum diyebilir.
2- vasıf: Allahu Teâlâ buyuruyor ki: "(Ellezine iza zükirallahü vecilet gulûbühüm)
Onlar Allah'ı zikrettikleri zaman kalbleri cilâ bulur."174
O kimse Allahu Teâlâ'yı çok zikreder. Çok zikredince de kalbi cilâ bulur. Bir âyette: "(Takşairru minhu culudillezine yahşevne Rabbehüm)
Onların derileri titrer, kendileri titrer,Allah korkusundan"175 buyuruyor. Ben Allah'ı çok zikrediyorum, kalbimde cila buluyor, diyebilir.
Yanına vardığın zaman Allahu Teâlâ'nın zikrinden zikrullahtan konuşur. Sözü zikrullah, özü fikrullah olur. Allahu Teâlâ'nın varlığını, birliğini, kuvvetini, kudretini, azametini, büyüklüğünü .düşünür. Bakışı ibretullah olur. Her baktığından ibret alacak bir akıl, bir göz, bir imana sahip olur. Bu yazdığım Veysel Karanı Hz.'nin Hz. Ömer'e yapmış olduğu vasiyetlerden birisidir. Bütün Peygamberler ve Evliyalar böyle olmuşlar. Hakiki Mürşid-i Kâmil, Allahu Teâlâ'nın zikrinden, varlığından, birliğinden, kuvvetinden, kudretinden, âyetten, hadîsten ve edille-i şer'iyyeden konuşur.
3. vasıf: "(Vel mugîmi's-salâti) Namazlarının üstünde mukim olur."176
Çok namaz kılar, beş vakit namazını ayrıca kaza ve nafile namazlar kılar, kılar da kılar. Bu da yine evinde gizli namaz kılar, aşikâr değildir. Ama bu vasıf kendinde olmayan bende şu kadar çok yapıyorum filan gibi şeyler diyebilir. Çünkü gizlidir, yapıp yapmadığını kimse görmüyor.
4.vasıf: "(Ve mimma razegnahüm yunfigun) Rızıklarından, yiyeceklerinden fakir fukaraya yedirir, içirirler."177
İşte bunun gizlisi yoktur. Evine yaşlı-genç, hasta-sakat, köylü-şehirli, uzaktan-yakından, tüccar-esnaf her çeşit insan geliyor mu? Rahatlıkla yeyip, içip, yatıp rahat edebiliyor mu? Onlara kendi malından yiyecek dağıtıyor mu? Bunu herkesin gözünün önünde yapıyorsa bilinir, yapmıyorsa bu da belli olur. Rızkınızdan fakir, fukaraya, yetimlere yedirin, içirin, garibleri doyurun, infak edin, dağıtın. Bunların hakkında çok âyet vardır.178
Yukarıda saydığımız bu dört alâmet kimde varsa o Mürşid-i Kâmil'dir. Bu vasıflardan bir tanesi noksan olursa Mürşid-i Kâmil değildir. Çünkü Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de bu dört vasfı ile tamamlıyor.
İşte bir Mürşid-i Kâmilin, tekkesi açık olmalıdır. Yeryüzüne ne kadar Evliyâ gelmişse, büyük Mürşid-i Kâmil, Şeyh gelmişse hepsinin tekkesi açıktır. Orada köylü-şehirli, zengin-fakir, ihtiyar-genç, hasta-sakat hepsi gelir rahatça yer içer yatar. Bu vasıfların mutlaka olması lazımdır.Bir adamı şöyle büyük zât, böyle büyük zât diye Överler. Onun evine gidip bakınız. İnfak, yedirip içirme, fakir-fukaraya dağıtma ve bu gibi şeyler o kimsede yoksa, onda parmağını bir yere sürüp te ona bulaşacak toz kadar Evliyalıktan bir şey yoktur. Rızıklar'ından fakir-fukaraya yedirir, içirir, dağıtırlar. Başta bu olacak. Bu varsa öteki vasıfları aramalı, bu yoksa hiç aramamalıdır.
(Sûre-i Bakara, Ayet 268)
"Şeytan sizi fakirlikle tehdit eder (korkutur, fakir olursunuz diyerek sadaka vermenize mani olur) ve sizin cimri olmanızı emreder. Allah ise size katından bir mağfiret ve lütuf vadeder. Allah her şeyi ihata eden ve her şeyi bilendir.
Yeryüzüne gelen Peygamberlerin içinde cimri, mıhrız, nekes bir peygamber gelmemiştir. Mıhrız, sofra sahibi olmayan, yedirmeyen, içirmeyen bir Evliya, bir büyük zât, bir Mürşid-i Kâmil, müceddid gelmemiştir. Diğer Üç vasıfla beraber hepsi de bu vasıflara sahip olarak gelmiştir. Lâkin ilk saydığımız üç vasıf kendisinde olmadan o vasıflar bende var diyebilir. Ama bu dördüncü vasıf kendinde olmadığı halde var diyemez. Çünkü herkes fakir fukaraya infak edip, dağıtıp, dağıtmadığını, evinde yediripiçirip, içirmediğini gözü ile görüyor.
5.Vasfı:
Mürşid-i Kâmil'in diğer bir alâmeti de Kur'ân-ı Kerim'de Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hz. buyuruyor ki: "(Ve nünezzilü minel Kur'ânü ma hüve şifâün ve rahmetün lil mü'minîne vela yezidüz zalimîne illâ hasara)Biz, Kur'ân-ı Kerim'i mü'minlere şifa ve rahmet olarak indirdik. Zalimlerin de ziyanını arttırır."179
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz Hz. "(El Kur'ânu hüve devâün) Kur'ân bütün ilaçtır."180 buyuruyor. İşte Kur'ân-ı Kerim'in içinde bu şifa var. İsm-i Azam, Kur'ân-ı Kerim'in içindedir.
Unvanı hacı, hoca, müftü, vaiz, Kur'ân Kursu hocası olup, Kur'ân öğretiyorlar. Bunlar bu zamana kadar Kur'ân okuyupta kaç hastayı iyi ettiler? Var mı böyle bir şey? Kur'ân-ı Kerim'in içinde bu şifa, bu rahmet yok mu? Var. İsm-i Azam Kur'an'da mı? Kur'an'da. Bu zamana kadar ne yaptın? Hiç bir şey.Kur'ân-ı Kerim'de barut var, kurşun var, azze var. Amma bunları hedefine yetiştirecek iyi bir tüfek, iyi de bir nişancı lazımdır. İşte müceddidin hakikisi Allahu Teâlâ'ya sevilen Evliyaullah, büyük Mürşid-i Kâmil'in kalbi, okuması iyi tüfek, iyi nişancı gibidir. Hastalık, maraz, illet bunlarda hedef gibidir. Bu zât okuduğu zaman kurşun gibi, o hastalık geçer. Kur'ân'ın şifası açığa çıkar. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem): "Evliyâ kendi kerametini saklasın."181 buyuruyor.
Ama bunu Kur'ân'ın şifasını, okumayı aşikâreye çıkartmayı Allahu Teâlâ emrediyor. Kur'ân'ın şifasının ve rahmetinin meydana çıkması lazım. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in evvelki Peygamberlerin, Mürşid-i Kâmillerin, büyük Evliyaullahların okuması ile dertliler deva bulur, hastalar şifa bulur, müşkül işler hallolur. Bu gizli değil, açıktır. Uzaktan, yakından herkes onun yanına gelir, orda kalır. Orada kaldığı müddetçe müşkülü hallolur, derdine deva bulur. Bir adama derler ki: "Sen sözünde doğru musun?" "Evet doğruyum" der. "Sen sözünde doğru, haklı isen müslüman, ehl-i kıbleden yalan söylemeyecek iki şahit getir," derler. O iki şahit getirir de şahidi dinlerler "bu adam doğrudur" derler. Ama bir insanın yanına gelenlerden dertliler deva, hastalar şifa bulur, müşkül işler hallolur, bu durum da ömür boyu devam ederse, o kimse iki değil iki yüz şahid getirir. "Ben hastaydım, bunun yanına geldim, iyi oldum, müşkül işim halloldu, sıkıntıdaydım kurtuldum, şöyle oldu, böyle oldu" diye yüzlerce şahid getirir. Bir adam iki şahid getirirse ona inanılıyor da, bu yüzlerce şahid getiriyor. Buna neden inanılmıyor?
6.Vasfı: Yine hadîs-i şerîfte; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):
- Yâ Rasulullah! Biz o dediğin zâtı, o Mürşid-i Kâmil'i nesinden bilelim? deyince buyuruyor ki:- "(Bis-sâhâ-i vennasihati lil müslimîn) Onu cömertliğinden, halka ve müslümanlara bol nasihatından bilirsiniz"182 buyuruyor.
Nasihati, bütün müslümanlara en gerekli olan konulardan âyetten, hadîsten, edille-i şer'iyyeden vaaz eder. "(Bis-sahâ-i) Cömertliğinden bilirsiniz." ve "(Vennasihatı lil müslimin) Müslümanlara bedava, bol nasihat ettiğinden bilirsiniz." İnsanı ayıktırıcı söz söylemiyor, İlm-i ledün'den vaaz etmiyor, konuşmuyor, bu hâller kendinde zuhur etmiyorsa yine olmaz. Bu şartların hepsinin olması gerekir. .
7.Vasfı: Yanına gelip oturanlarda usanmak olmaz. Yanında cemaat ne kadar dursa usanmaz, sıkılmaz. Bir insan kahveye gider, kağıt oynar, üç beş saat geçince usanır, bıkar. Bir insan başka bir mesleğe girer,biraz çalışır ne kadar hevesli olursa olsun sonunda usanır. Her şeyde bu (usangınlık) bıkkınlık olur. Ama bunda bıkkınlık olmaz. Yanına millet ilk geldiğinde aşkı, feyzi, sevgisi, muhabbeti az olur. Yanında durdukça, durdukça, aşk, feyiz, muhabbet çoğalır. Yanına gelen adam bu vaazın, nasihatin, biraz daha uzun sürüp devam etmesini ister. Onun cemaatında bulunan mü'minler hakikati arayanlar ne kadar oturursa otursun kalkıp gitmek aklına gelmez. Bir alâmeti de budur.
Yanında durdun, biraz daha durdun, bu alâmetler kendinde yok, üstelik kalkıp gitmek de istiyorsun. Fakat bazı kimseler o meclislerde duramaz, canı sıkılır. Zâten hastadır, onlar müstesna,. Ama Allahu Teâlâ'yı Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i seven, bilen o meclislere aşık olup arayan bir kimse O'nun meclisinde durdukça durası gelir. Çünkü İlm-i Ledünden söylüyor. İlm-i Ledün zuhur ediyor.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyuruyor ki:
"Ben ilmin şehriyim Ali' de kapısıdır...(ilâ âhir)."
183
Bu ilim; maneviyat ilmi, ledün ilmidir. Musa (Aleyhis selâm)'nın Hızır (Aleyhis
selâm)'dan;. Hz. Ömer (Radiyallâhu anhu)’in Veysel Karani Hz.'den öğrendiği
ilimdir. Yunus Emre Hz.'nin Taptuk Şeyhin kapısında on sekiz sene sırtıyla odun
çektikten sonra öğrendiği ilimdir. Bu ilim kendisinde olur. Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem) buyuruyor:
"Ulema meclisinde olursanız ilminiz artar." Bu hadîs-i şerif çok güzel açıklıyor. "Siz,ulema, âlim, hoca, vaaz meclisinde olursanız ilminiz artar. Hükema meclisinde İlm-i hikmet, Mürşid-i Kâmil meclisinde olursanız (yuhyi kalb) kalbiniz dirilir."184 buyuruyor.
Yani bir vaiz vaazda söyler söyler ve millete öğretir. Ama bunu yapan yoktur. Şunu şöyle yapın, bunu böyle yapın der fakat millete yaptıramaz. Çünkü kalbleri ölüdür, insanın kalbi bir tarlaya benzer. Tarlanın içini çalı, diken, ot bürümüş, tarla sürülmemiş. Oraya ne kadar tohum eksen hepsi boşa gider. Kalb tarlası da böyledir. İçini günah kaplamış, o tarla güzelce bir kötenle sürülecek, onun üstünden ikinci bir sefer tekrar sürülecek, tekrar sürülecek tarla toprak köpürecek ve ekin zamanı gelince o tarlaya ne ekersen o yetişir. Sen onun kalbine bak. Seher vaktinde kalkıp Estağfirullah el azim, Estağfirullah el azim diye beş yüz ders ver. Her gün beş yüz sefer Estağfirullah el azim çekerse onun kalbi kötenle sürülmüş ve temizlenmiş gibi olur. Ondan sonra günde beş yüz sefer seher vaktinde kalkıp salâvat-ı şerîfe çektirme ile onun kalbini ikinci bir sefer sür. "Lâ ilâhe illallah" zikri ile bir daha sür. Lafz-i Celâl "Allah, Allah" ismi ile de sür. Onun kalbi tam imar olsun. O artık ne dersen onu kabul eder, yapar. İşte âlim meclisinde bilginiz artar. Hükema, İlmi hikmet meclisinde olursanız ölmüş kalbiniz dirilir ve yaptığın vaazı harfi harfiyen yerine getirir, yapar. Çünkü kalp diridir.
Sakal bırakmak sünnet mi? Sünnet, Sevap mı? Sevap. Zahir âlimlerinden yetmiş-seksen yaşını geçtikleri halde sakal bırakmayanlar var. İşte bunlar biliyor ama yapmıyorlar.
Misvak kullanmak sünnet mi? Sünnet. Bunu zahir âlimlerden bir çokları yapmıyor, neden? Biliyor yapmıyor.
Tarak sünnet mi? Sünnet.
Saç bırakmak sünnet mi? Sünnet.
Kuşak sarmakta sünnettir. Bu sünnetler niye yapılmıyor. Söyleme var, bilgi var, yapma ve uygulama yok.
Şalvar giyme hakkında hadîs-i şerîf var.185 Buna göre sünnettir, niye yapılmıyor? Bilgi var ama yapma (amel) yok. Dervişte bilgi yok, duyar duymaz yapıyor. Bunun kalbi,ölü, onun kalbi sağlam ve diridir.
Gece kalkıp ibadet yapmayı, Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de buyurduğu için bizim de yapmamız lazım. En azından sünnettir. Bunu niçin yapmıyorlar? İşte bilgi var, uygulama yok. Çünkü kalbi dirilmemiştir.
Kur'ân-ı Kerim'de gece kalk ibadet et, tesbih çek, istiğfar yap. Gecenin tümünü ibadetle sabahla; gece yarısından sonra sabaha kadar ibadet ile sabahla; gecenin üçte biri kalınca ibadetle sabahla diye âyeti kerimeler gayet çoktur.186 Bunlar niye yapılmıyor, okuyor bi!iyor,yapmıyor. Ama bunu bir derviş duyunca yapıyor. Çünkü kalbi sağlam ve diri, öbürünün kalbi ölüdür. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem): "Siz çarşıda gezerken bazı adamlar görürsünüz, onları diri zannedersiniz onlarda kalp yok ölüdür."187 buyuruyor. Siz diri adam ile konuşmuyor, ölü ile konuşuyorsunuz. Kalbi ölü. (Allah muhafaza etsin Amîn).
8. vasıf: Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e kâfirler gençliğinde "Muhammed'ül-Emin en güvenilecek, en doğru, en emniyet edilecek adam dediler.188
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in "Muhammed'ül-Emin" olduğu gibi Mürşid-i Kamilde emniyet edilecek adam olur.Yani herkes malını, canını, namusunu kendisine emniyet edebilir.
Allahu Teâlâ için seven hakiki dostun alâmeti üçtür;
Dostunun malını kendinin malından ziyade kayırır;
Dostunun canını kendi canından ziyade kayırır;
Dostunun namusunu kendi namusundan ziyade kayırır,
İşte hakiki dostun, mü'minin alâmetidir.
Hz. Ebû Bekir (Radiyallahu anhu), Hz. Ömer (Radiyallahu anhu), Hz. Osman (Radiyallahu anhu), Hz. Ali (Radiyallahu anhu) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e neleri varsa hepsini verdiler, İşte malını malından fazla kayırıyor. Hz. Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’e seksen bin altın verdi. Hz. Osman (Radiyallahu anhu) bütün servetini sarf edip, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in dediği yolda malının hepsini harcadı. Bir seferinde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e bin akçe vermiştir. Hz. Ömer (Radiyallahu anhu)'de öyledir. Hz. Ali (Radiyallahu anhu) gider, kâfirleri vurur, kırar kaleleri alır, ganimet malını getirir Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e verir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) dağıtır, içinden birşey almazdı. İşte Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e vermeyi malını malından, canını canından fazla kayırıyor.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Uhud Cenginde yaralanıp yere düştüğünde ashâb geldi. Zübeyr (Radiyallahu anhu) ve Talha (Radiyallahu anhu), Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e kılıç havadan gelirken, O'na kılıç değmesin, bana değsin diye Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in üzerine atıldı. Kılıç birisinin kolunu, diğerinin ayağını kesti. Ebû Deccane de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in düştüğü kuyuya bütün kâfirlerin mızrak attıklarını görünce, kendi gövdesini köprü olarak kuyunun üzerine attı.189 Kuyunun boş kalan yerinden kâfirler mızraklarını atıyorlardı. Esma bint-i Zem'a ismindeki kadın da kuyunun açık kalan yerine, kendi vücudunu köprü olarak attı. İşte Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in canını kendi canından fazla kayırıyor.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Mekke-i Mükerreme'de çok sıkıştırıldı, Ashâbdan bir kısmını öldürmeye başladıklarında ashâb:- Yâ Rasulullah! Sen de gel, kaçalım, buradan gidelim deyince. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) onların hepsini kaçırdı, kendi kaçmadı. İşte onların canını kendi canından fazla kayırıyor. Taifte çocuklar Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i taşladıklarında Hz. Ebû Bekir Sıddık (Radiyallahu anhu)'a çok taş değdi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e de çok taş değdi. Hz. Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) koma haline düştü. Üç gün gözünü açamadı.190
Cebrail (Aleyhis-selâm):- Allahu Teâlâ beni sana gönderdi, senin emrine verdi. İstiyorsan şimdi Taif'i batırayım, diyor. Peygamberimiz. (Sallallahu aleyhi vesellem), hem kendine taş değiyor hem de "Onları batırma ilerde müslüman olurlar" diye yalvarıyordu. İşte müslümanın değil de ilerde müslüman olacağın canını kendi canından ziyade kayırıyor. İşte Mürşid-i Kâmil'de mü'minlere karşı bu vasfın olması lazımdır.
Namusunu namusundan fazla kayırma şöyledir: Cebrâil (Aleyhisselâm), İsrafil (Aleyhis-selâm), Mikâil (Aleyhis-selâm), Lut (Aleyhis selâm)'un kavminin yanına genç erkek şeklinde geldiler. Lut (Aleyhis-selâm)'un kavmi bu gelen gençlere tecavüz etmek için geldiklerinde, bunların namuslarına bir şey olmasın diye Lut (Aleyhisselâm) kapıyı açmadı. Azgın kavim duvarı delmeye başladı. Misafirlere kötülük yapıp tecavüz edeceklerdi. Lut (Aleyhisselâm) o zaman; "Onların yerine benim kızlarımı götürün." diyor.191 İşte onların namusunu kendi namusundan fazla kayırıyor. İşte hakiki mü'minde de bunları olması lazım.
9. vasıf: Başına sık sık ibtilalar gelir. Her ibtilanın gelip geçişinde şanı, şerefi artar, millet tarafından daha fazla tutulur ve sevgisi daha çok artar.Hapislik olur, sürgüne gider, çekişme, dargınlık olur. İllet (hastalık), gıllet (kıtlık), zillet (halk arasında hor olmak, kötü gözle görülmek). Bunun üçünden birisi kendinin başından eksik olmaz. Sık sık biri gider, biri gelir. Bütün Peygamberler ve Evliyaullahlarda bu olmuştur. Mürşid-i Kâmil'de de bunun olması lazımdır.
10.vasıf: Allahu Teâlâ kendine bir nusret. bir heybet verir. Herkes sevse de sevmese de kendisine saygı göstermeye ve hürmet etmeye mecbur kalır. Allahu Teâlâ buyuruyor ki:
(Sûre-i Ahzab, Ayet 26)
"Kâfirlerin kalblerine korku koyarım."
Ebû Cehil, bir adamı çalıştırmış, parasını vermiyordu. Adam, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in yanına şikayete geldi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem): - Yanına gidelim" dedi. Beraberce evine geldiler. O anda Ebû Cehil evinde: - Muhammed'i görsem, yalnız rastlasam şöyle döverim, böyle hakaret ederim." diyordu. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) kapıya vurdu. Ebû Cehil dışarı çıktı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) seri bir şekilde: - Bu adamın parasını niçin vermiyorsun? Şimdi bu parayı buradan almadan gitmeyeceğim. dedi. Ebû Cehil çok telaşlı olarak içeri girdi, parayı getirdi, verdi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) geri döndükten sonra Ebû Cehil'in yanındakiler;
-Hani sen Muhammed’i tenhada görsem döveceğim; hakaret edeceğim diyordun. Görür görmez parayı verdin dediler Ebû Cehil: -"Görmediniz mi?" Onlar:
- "Neyi?" dediler. O:
- "Muhammed'in omuzunun üzerinden süngüleri uzatıp göğsüme dayadılar. Vermem desem beni öldürecekti. Onlar;
- "Biz öyle bir şey görmedik." dediler. Ebû Cehil onlara;
- "Muhammed bana sihir yaptı, aldattı"192 dedi.
Musa (Aleyhis-selâm), Firavun'un yanına gelince değneği yere attı, değnek bir mil (1800 metre) uzunluğunda bir yılan oldu. Firavun'un sarayının etrafını bedeni ile dolandı, Firavun'un sarayının kubbesini iki dişinin arasına aldı, çekti kopardı. Kafasını, boynunu da oradan aşağıya uzattı. Firavun korkusundan karın ağrısına tutuldu.193 Yirmi dört saatte kırk sefer tuvalete gitti. Herkesle "Firavun Allah'tır, Allah tuvalete gitmez" görüşü vardı. Firavun da tuvalete ulaştıramayıp bütün her tarafı kirletti. O zamana kadar tuvalete gittiğini saklıyordu, İşte hakiki bir Mürşid-i Kâmil'de de bu Musa (Aleyhis selâm)'ın heybeti olacak.
11. vasıf: Allah için sever, Allah için buğz eder. Kureyşliler; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e geldiler:
-Sana istediğin kızı alalım, istediğin kadar para verelim, istediğin her ne ise yapalım. Bizim putlarımızı inkâr etme dediler. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem);
-Güneşi sağ elime, Ay'ı da sol elime koysanız yine beni Allahu Teâlâ'nın yolundan çeviremezsiniz" buyurdu.Şimdi peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyuruyor ki:
"En hayırsız âlim: zengini Allah için değil, malı için ziyaret edendir. Allah yanında en kötü âlim o kimsedir. En hayırlı zenginde âlimi ilmi için ziyaret edendir."194
En hayırsız âlim; Allahu Teâlâ'nın kendisine vermiş olduğu en kıymetli ilmi, en kıymetsiz olan dünya malına değişir. Ayet-i kerimede:
"Ayetlerimi az bir karşılık ile satmayın."195 ve "İlmiyle amel etmeyen âlim, kitap yüklü, (Tevrat'ı yüklenmiş) merkebin misali gibidir. Merkebe kitabın ağırlığından başka birşey kalmaz, İlmi ile amel etmeyen âlime de ilmin mes'uliyetinden başka bir şey kalmaz"196 demektir.
Tarikatta ders almak isteyenlerin imtihan edilmeleri doğru mudur ?
Bize "Her rast gelene nasıl ders veriyorsunuz? Niçin seçmiyorsunuz?" diye soruyorlar. Buna karşı deriz ki:
"Muhakkak ki, sana biat edenler ancak Allah'a biat etmektedir... (ilâ âhir)"197
"Sana biat etmeye geldikleri zaman biatlarını kabul et ve. onlar için Allah'tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir."198
Her adamın tevbe edip tarikata girebileceğini, bunda da tereddüt edilmeyeceğini Allahu Teâlâ bu âyetle bildiriyor. Bu âyete göre, biz tarikata girmek isteyenlerin hepsini kabul edip hepsine ders veririz.
Ders vermek için imtihana tâbi tutulacağına, tehirleneceğine, çalışma durumu hoşuna giderse ders verebileceğine, hoşuna gitmezse ders vermeyeceğine en ufak bir delil yoktur.
"Siz ihvanı çoğaltınız"199
"Rabbiniz utangaçtır, iyilerin içinden kötüleri seçip azab etmeye utanır."200 Bu ve bu gibi Ayet ve hadîslere göre bizim ihvanı çoğaltmamız, her geleni kabul etmemiz lazım.
Biz kâr edersek şeytan zarar eder. Biz zarar edersek şeytan kâr eder. Aradaki adam ya şeytana tâbi olacak veya bize tâbi olacak. Bize tâbi olsun, şeytana tâbi olmasın. Onun için kabul ederiz. Kabul etmezsen düşmana (şeytana) esir veriyorsun. Biz ona ders verelim yapmamışsa yarın mahşerde:
"Yâ Rabbi! Biz ders verdik kendisi yapmadı," deriz. Bizden mes'uliyet gider. Bu insanların, hepsi hem Allahu Teâlâ'nın kulu hem de Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ümmetidir. Kulluk yapmayıp asi gelenlerden haşa sümme haşa ne Allahu Teâlâ ne de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) mes'uldür.201 Onların emirlerinin aksini yaptıklarından dolayı kendileri mes'uldür. Evvelce Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in elinden tutup biat edip ümmet olduktan sonra azdırdıklarından murtâd olarak dinden çıkanlar oldu. Bunlardan haşa Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) mes'ul müdür? Hayır.
Hz. Ali (Radiyallahu anhu)'ye Nehrevan Cenginde kendi askeri dinden dönüp, isyan etti. Hz. Ali (Radiyallahu anhu) onlardan Onyedi bin kişiyi kılıçtan geçirdi. Kendi askerinin dinden çıkmalarından ve kendine karşı gelenlerden Hz. Ali (Radiyallahu anhu) mes'ul müdür? Hayır. Öyle ise bizim yanımıza gelip ders alıp, tarikata girip sonunda azdıranlardan niçin biz mes'ul olalım! Bizden büyük Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem), O'ndan da büyük Allahu Teâlâ'dır. O'nun kulu, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ümmeti ve daha sonra bizim tarikatımızdaki olan bir kişi azdırırsa, azdırtmamak gerekiyorsa, Allahu Teâlâ hepsinden daha büyük, O'nun azdırtmaması gerekir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bizden çok büyük, O'nun azdırtmaması lazım. Biz bildiğimiz kadar doğru ve haklı yolu Allahu Teâlâ'nın emrettiği şekilde emredip, yasakladığı şekilde söylersek bizden vebal gider ve bütün mes'uliyet kendinde olur. O derse ki:
- Yâ Rabbi! Ben yanlarına kadar gittim, ders vermediler, yanlarına koymadılar, diye bizden davacı olmasın da yapmadığından dolayı kendisi mes'ul olsun. Yaparsa hem biz hem de kendi kazanır. Biz tarikata girdirelim, ders tarif edelim, yapmazsa kendi zarar eder, biz mes'uliyetten kurtuluruz.
Tarikata girip çalışanlardan ileride kimin düzelip, düzgün çalışacağı; kimin düzgün iken ileride sapıtacağı belli olmaz. En usta şoförün bir tarafı uçurum olan bir yolda ufak bir hatası sonucunda arabanın içindekilerinin ölümüne ve arabanın parçalanmasına sebep olacağının bilinmediği gibi bu da bilinmez. Yalnız Şeyh kendisine tehlike gelmezden evvel tehlikeyi, tehlikeye karşı alacağı önlemleri haber verir. Doktor hastaya tam teşhis koyup, ilacını yazıp, tedavisini tarif eder. Hasta ilacını tam alıp, tedaviyi uygulaması lazımdır, İlacı başka alır, uygulamayı değiştirirse, doktorda kabahat kalmaz. Şeyhin yapacağı, müridin yapacağı da aynı bunun gibidir.
Tarikatta binlerce, onbinlerce kişinin içinden bir kaç kişi sapıtmışsa, azdırmışsa, tarikata leke getirmez. Onun karşılığı yüzlerce binlerce kişi hiç ibadet yapmazken ibadet yapmış; çok sapkın yolda iken düzelmiştir. Evvelce ibadeti tam yapamazken, gece kalkıp teheccüd kılıp, istiğfarla, namazla, ibadetle sabahlamaya başlamıştır. Bu göz önüne alınır. Tarikattan azanlara "tarikat sebep oluyor" diyorlar. Şeriattan azanlara kim sebep oluyor? Tüccarlar ticaretle uğraşırken binlercesi zengin olmuş, içinden bir kaç kişi malını içki, kumar gibi şeylerde batırmışsa işte tüccarların sonu budur. Tüccarlık yapmayın, demek ne kadar yanlışsa tarikata leke sürmek, kötülemek isteyenlerin ki de o kadar yanlıştır. Yalnız Şeyh hakiki Şeyh değilse veya müridte verilen dersi değil, izinsiz Esma çekmek veya dersinden çok fazla ders çekmek gibi şeyler olursa o mürid meczup olur. Onun yüreğine sıkıntı gelir. Hatta böyle devam ederse sonunda deli olur. Şeyh hakiki Şeyh ise, mürid verilen derslerin dışına çıkmıyorsa ona bir şey olmaz.
"Günah-i kebair işlediği için ameli kabul olmaz. Hele tarikata hiç giremez," sözleri yukarıdaki âyetlere göre ne kadar yanlıştır. Allahu Teâlâ affedeceğini kimseye sormadan affeder.. Affetmeyeceğini de kimseye sormadan affetmez.202 Allahu Teâlâ senin kalbinin içini bilir, buna not verir. İnsanlar, insanların dış görünüşüne bakar, ona not verir. Allahu Teâlâ, çok günah işlemiş fakat sıdk ile tevbekâr olmuş, kalbini düzeltmiş, seher vakti çok ağlamış, istiğfar etmiş kulunu affeder. Birisinin de dışı iyi. görünüşü çok âlim ama kalbinin içi kibir, uçup, riya, ahlâk-ı zemime ile dolu yahudi mahallesi gibidir. Bunun ikisini de Allahu Teâlâ bilir. Niyetine ve kalbinin içindekine göre muamele eder.203
Hakiki Şeyh öyle olmalıdır ki; Avcı var tek tüfekle kapısının önündeki dut ağacının başındaki serçeyi avlar, başka bir yere gitmez. Avcı var ki, hızlı koşan yavuz ata biner, eline kement alır, atla vahşi bir geyiği kovalaya kovalaya arkasından yetişir, boynuna kement atar, tutar ve eve getirir. Evde yemler ve ehlileştirir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) de dünyaya bir tek geldi. Ashâbın hepsi kâfirdi. Peygamberimiz Salallâlu aleyhi vesellem) mucize atına bindi, İlm-i Hikmet kemendini eline aldı, vahşi olan putperestlere ve bütün gayri müslimlere yetişip kementle yakaladı, ehlileştirdi ve müslüman etti. Ashâbın hepsi böyle idi.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Bedir Cenginde harb eden askeri üç yüz on üç kişi idi. Bir onun kadar veya biraz fazla, harbe katılmayanlar olmuştu. Harbe katılabilecek ümmetinin hepsi o zamanda tahminen bin kişi idi. Uhud Cenginde onun iki katı, Mekke'nin fethinde ise Uç bin kişi olup, on senenin içinde kendisi ile birlikte harb eden üç bin ashâbı oldu. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bu harblerde savunmada idi. Ancak kendi kendilerini koruyabiliyorlardı. Çünkü fütuhat yoktu. Allah'u Teâlâ harbin sonunda sadece harbi kazanacak kadar fütuhat veriyordu. Artışta çok azdı. On sene içinde üç bin kişi...Kalan on üç senelik ömründe fütuhat açıldı, zaferler sıklaştı, her üç ayda yeni bir yer fethedilirdi. Kendiliğinden müslüman olan (İslamiyeti kabul eden) yerler de çoğaldı. Allahu Teâlâ fütuhat vermezse ilerleme çok ağır, çok zor olurdu. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e önce fütuhat açılmamıştı. Mekke'nin fethinden sonra fütuhat açıldı. Veda haccında kendi ile beraber Kabe'yi tavaf eden ümmetinin sayısı yüz yirmi bin olmuştu. En az onun beş katı kadar da hacca gelmeyen vardı. Bu ümmetin bir milyonunun hepsi kâfirken, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) atla kovalaya kovalaya yetişip, kementle tutup ehlileştirmiş, İslâm dinine çevirmiş oldu.
Yine bir müridin, bir tarikatın ilerlemesi ve zahiren harbi kazanmak için fütuhat lazımdır. Batınan nefsine ve şeytanına galip gelmek için ilk defa fütuhat olması lazım. Allahu Teâlâ bütün zorlukların hepsini kolaylığa çevirir. Her yönüyle yardım eder. Bunun için fütuhat şart. İbadetlerin sonunda da fütuhat lazım. Allahu Teâlâ bazen fütuhatı keser, insan o zaman aczini iyi bilir. Bir şey yapamaz sıkılır, Allahu Teâlâ'ya yalvarır. Allahu Teâlâ müşküllerini düzeltir. İbadetin sonunda fütuhat açılınca o fütuhat kesilmez, dünyaca, âhiretçe ilerlemesi, ibadeti, her şeyi düzelir, devam eder. Ondan evvel mürid bazan terakkide olup her şeyi kolay olur. Bazen tenezzül de olup kalbinde, yüreğinde bir sıkıntı, işinde bir dolaşık olur.Allahu Teâlâ savaşta fütuhat verirse, zafer çabuk kazanılır. Uhud Cenginde, Allahu Teâlâ fütuhat vermedi, bozuldular. En sonunda harbi tam kaybetmeyecek kadar fütuhatı verdi. Huneyn ve benzeri harblerde onlardan çok zor, çok ağır şartlar altında harb ettiler. Fütuhat kendiliğinden gerçekleşti, savaşı kazandılar. Bir harbte Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ashâbı bozulmuşlardı. Kâfirler galipti. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bir avuç toprağı okudu, üfürdü ve kâfirlerin üzerine saçtı. O toprak her kâfirin gözüne gitti ve kör oldular, kör olunca da onları öldürmesi kolay oldu ve zafer kazanıldı. Allahu Teâlâ fütuhat vermeyince Uhud cenginde müslümanlar zaferi kazanmışken, kâfirler geri dönüp müslümanları bozdular.
Biz âlimler ve tarikatçılar şöyle olmamız lazım:
Anası, babası kendisi müslüman ama islâmiyetten uzak, hem onları hem de İslâmiyetten azmış sapmışları hatta büsbütün uzaklaşmış, İslamiyeti kabul etmeyenleri yola getirmemiz lâzım. Bu Allahu Teâlâ'nın emri, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)"den kalan büyük bir sünnettir.
Hz. Pir gayri müslim, mecusi, putperest gibilerden on bin kişiden fazlasını hem Müslüman, hem mürid edindi. Diğer tarikat pirleri de bir çok kâfirleri hem müslüman hem mürid edinmişlerdir. Kişi evinden ders almak için çıkmış, buna ders tarifini bir çocukta yapar. Bizim, azgın ve sapkınları yola getirmemiz lazımken onlardan kaçmak olmaz. Kendisi müslüman, dersli onun tarikatından benim tarikatıma geç, onun şöyle yanlışı var, biz şöyle doğruyuz gibi bunları bölüşemiyoruz. Bizim Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) milyondan fazla kişiyi hepsi kâfirken kendi sağlığında müslüman edip, ümmet edindi. Pirlerimiz, büyük Mürşid-i Kâmiller milyonlarca kâfiri müslüman edip sonra mürid edindiler. Biz ise müslümanları birbirimizden ayırmak kendi safımıza çekmek, taraf tutmak gibi şeyler yapıyoruz. Yahut safımıza geleceklere çok zorluk gösterip "şu dersi çek, bu dersi çek. İstihare et, seni beğenirsem sana ders veririm" deniliyor. Beğenmezse hiç ders vermiyor. Birisi vahşiyi yakalayıp ehlileştiriyor, birisi ehlileşmiş olana bakmıyor. Yanına gelip tarikata gireceğim diye yalvarana zorluk gösteriyor. Allahu Teâlâ müslüman olacağa zorluk göstermiyor, biz mürid olacağa niçin zorluk gösterelim? Hakiki Şeyh bütün insanlara hem bu dünyada hidayet yolunu göstermeli hem de ahirette rehber olmalıdır.
Bilâl Babama; Giresun'da iken bir adam "Sizin dersiniz (tesbihiniz) ne kadar?" diye sorar. Babam: "Her namaz sonunda otuz üç Subhanallah, otuz üç Elhamdülillah, otuz üç Allahu ekber" der. Adam; "kolaymış" diyor. Bilâl Babam huzur, rabıta, çok basit şeyler tarif ediyor. Çünkü fazla ders verse, ders çekemeyecek ve tarikatada girmeyecek! Adam bir müddet sonra "daha fazla çekebilir miyim?" diyor. Babam beş yüz dersi tarif ediyor. Bir müddet sonra tekrar daha çekilecek ders var mı? Babam; iki bin beş yüz dersi tarif ediyor. Adam yine bir müddet sonra "daha çekilecek ders var mı?" Babam: "Gece kalkarsın, oniki rek'ât teheccüd, sekiz yüz Bismillahirrahmanirrahiym, iki yüz esselâtü vesselamü aleyke ya Rasulullah," ve huzur, rabıta vs. hepsini tarif ediyor. Yine o adam babamın yanında iken bir başka adam daha gelmiş o da; "Sizin dersiniz ne kadar acaba ben çekebilir miyim?" diye sorar. Bilâl Babam: "Bizim dersimiz; otuz üç Subhanallah, otuz üç elhamdülillah, otuz üç Allahu ekber. Bunları her namaz sonunda çektiğimiz için bunlarda ders sayılıyor." der. O adam gittikten sonra ilk ders alan adam; "Baba! Sen beni de ilk defa bu otuz üç ile kandırdın. Bende otuz üç ile başladım. Bu otuz üçün arkası hiç bitmiyor. Gece kalkıp sabahlara kadar ibadet ediyorum." diyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Hadîs-i şerifinde;
"Kolaylık gösterin zor gösterenden olmayın, heveslendirici olun, nefret ettirici olmayın,müjdeci olun,korkutucu olmayın"204 buyuruyor.
Yine Hadîs-i şerifte;
"Siz herkesin aklının kavrayabileceği, kabul edebileceği kadar konuşun. '205 buyuruyor. Bunun için, bizim hepsini kabul edip, herkese kolaylık göstermemiz lazımdır.
Giresun'da bir kadın öğretmen Allah yok diye iddia ediyor. Kendi bilgisine de çok güveniyor. Bu kadın öğretmene diyorlar ki: "Bir Bilâl Hoca var. Karşısında kimse konuşamıyor. Eğer onu da susturursan senin tahsilli olduğunu biliriz," diyorlar. Öğretmen Bilâl Babamın yanına kadar geliyor:
- Ben seninle imtihan olmaya geldim. Ben Allah yok diyorum, sen var diyorsun. Ben sana Allah'ın yokluğunu isbata çalışacağım. Sen bana Allah'ın varlığını isbata çalışacaksın. Yalnız âyet, hadîs, kitap okumayacaksın. Gözle görülen elle tutulan şeylerle birbirimizi iknaya çalışacağız. Sen kazanırsan ben söz veriyorum, senin tarikatına girip namaza başlayacağım. Ben kazanırsam, sen tarikatı terk edip sakalını kestireceksin. Ben Allah'ın yokluğunu ispat edeceğim. Sen ise bana Allah'ın varlığını isbat edeceksin. Hangimiz kazanırsak diğeri ona tabii olacak.
Bilâl Babam:Olur, diyor. Öğretmen soruyor:
Gözle görmediğin, el ile tutmadığın, kokusunu almadığın bir şeyin varlığını ne ile tasdik edersin? Allah'ı gözü ile gören var mı? Yok. Eli ile tutan var mı? Yok. Kokusunu alan var mı? Yok. Kendisine dokunan (değen) var mı? Yok. Sen diyorsun ki, şu odanın içinde bir şey var. Ben diyorum ki, yok. Sen var diyorsun. Ben sana diyorum ki, gözünle gördün mü? Elinle tuttun mu? Kokusunu aldın mı? Dokundun mu? Hiç birisi yok. Öyleyse bu odanın içerisinde hiç bir şey yok. Aynı onun gibi,
Allah'ı gören, konuşan, kokusunu olan, dokunan yok. Demek ki, odanın içinde bir şeyler olmadığı gibi Allah var dediğinizde yine aynıdır, diyor. Bilâl Babam cevap veriyor:
Seninle ikimiz düz bir ovada gittiğimizi farzedelim. Yolumuzun üzerinde bu ev büyüklüğünde bir taş dört ile beş metre kadar yerden yüksekte (havada) dönüyor. Ne yaparsın? Öğretmen:Araştırırım! Nasıl, ne şekil döndüğünü, kim tarafından, hangi kuvvetle dönderildiğini araştırırım, diyor.
Babam diyor ki:Ay, güneş, yıldızlar ve bu dünya da dönüyor. Bunların her birisini bir taş kabul edelim. Allahu Teâlâ yoksa, bunlar kim tarafından nasıl döndürülüyor. Araştır bana haber ver. Öğretmen sükût ediyor. Babam da bir âdet vardı ki, itiraz edecek adamın yapacağı itiraz aklına gelmezse ona hatırlatırdı. Babam cebinden cep saatini çıkartıyor, orta yere koyuyor:
-Senin için bir çıkar yol var. Sen diyeceksin ki, şu saat
nasıl kendi kendine dönüyorsa, ay, güneş, yıldızlar ve dünya da bu saatin her
bir parçası gibi kendi kendine kurulmuş, dönüyor. Saatin döndüğü gibi dönüyor
diyeceksin. Başka çıkar yol yok.
Öğretmen:Tamam öyle, bu saat gibi kurulmuş, kendi kendine dönüyor. Babam diyor
ki:Bu saatin zembeleği, yelkovanı, saat, dakika, saniye sayan ibreleri, içinin
dişlileri bir fabrikadan, bir usta elinden geçmezse, bu saati yerli yerince
takan bir insan ustası olmazsa, bu saat kendi kendine yapılır, kendi kendine
takılır, kendi kendine çalışır mı? deyince, öğretmen yine sükût ediyor.
Babam:Saat kendi kendine yapılmaz. Kendi kendine takılmaz, çalışmaz. Dünya, ay,
güneş ve yıldızlar da nasıl kendi kendine döner? Babam üçüncü soruyu
soruyor:Her şeyin bir istinatgahı var mı? Dayandığı bir yer var mı? Kuvvet
aldığı bir yer var mı? Öğretmen:- Evet, diyor. Bilâl Babam:
Meselâ bir ağaç kökünden kuvvet alıyor. Ağaç kökünden
kuvvet almazsa, ağaç çürür ve yıkılır. Bir evin temeli, onun istinatgahıdır.
Temel çürükse ev yıkılır. Evi tutan durduran temeldir. Bunun gibi her şeyin
bir kuvvet aldığı yer vardır, İnsana yaşama gücü veren zahirde, görünürde
yemek yemek, hava almak, su içmek, bunlar azalırsa hasta olur. Kesilirse ölür.
İnsanın zahirde istinatgahı da budur. Şimdi sana soruyorum. Ay, güneş,
yıldızlar ve bu dünyanın istinatgahı dayandığı kuvvet aldığı yer nedir,
neresidir, kimdir? Öğretmen yine sükût ediyor.
Bilâl Babam:Allah'tır de, Allah'tır de korkma, Allah'tır de! Öğretmen:Evet
haklısın, diyor, Babam diyor ki:Bir saat evvelki verdiğin sözü yerine getirmen
lazım. Sen hem tarikata gireceksin, hem namazını kılacaksın. Öğretmen:Ben
ancak sana verdiğim söz kadar yerine getiririm. Ben sana namaz kılarım, dedim.
Ama saçımı örterim, uzun kollu giyerim, dudağımı boyamam demedim, diyor.
Çünkü o zaman kendisi öğretmen mevsimlik şapka giyiyordu. Kumarhanede kumar
oynuyordu. Maksadı beni bu vaziyette kabul et, diyecek. Babam bu vaziyette
olmaz diyecek. O da ben sana sadece verdiğim söz kadar yerine getiririm. Bir
de namazımı kılarım, başkasını yapamam diyecek. Babam diyor ki:
Sen namazını evinde kıl, başına döşek (yatak) çarşafı gibi bir şey ört, üzerine uzun sabahlık gibi bir şey giy. Kadınların cuma günü yaptıkları toplantılarına (mevlid ve cuma hatimlerine) devam et. Çarşıya nasıl çıkarsan çık, diyor. Aynı öğretmen bir ay kadar sonra Babamın yanına geldi. Başı örtülü idi. Babam:Sen başını örtmeyecektin, neden örttün, deyince öğretmen:Ben başımı örtmeyince utanıyorum.
(Sûre-i Hud, Ayet 114) .
"Gündüzün iki tarafında (sabah, öğle ve ikindi) gecenin de gündüze yakın saatlerinde(akşam ve yatsı) namaz kıl,çünkü iyilikler kötülükleri (günahları) giderir. Bu öğüt almak isteyenlere (güzel bir) hatırlatmadır."
(Sûre-i Nahl, Ayet 97)
"Her kim amel-i salih işlerse, ister erkek, ister kadın olsun hakkı ile de mü'min olursa ona yeniden hayat-ı tayyibe {temiz hayat) veririm. (Evvelki hayatı ölür. Yeni bir hayat veririm, demektir.)
Öğretmende aynı oldu. Evvelki hayatı öldü, yeni hayat buldu.
(Sûre-i Ankebut, Ayet 45)
"(Resûl'üm) Sana vahyedilen kitab'ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah'ı zikretmek elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir."
İşte aynısı oldu. Evde namaz kıldı. Cuma hatiminde ise hem
hatim, hem de zikrullah edince bütün kötülüklerden alıkoydu. Bir ay sonra
Babamın yanına gelişinde uzun, kalın elbise ve siyah çorap giymişti. Babam
sordu: Hani kıyafetini değiştirmeyecektin? Öğretmen: Utanıyorum onun için
giyiyorum, diyor.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyuruyor:
(Râmûz-ul Ehâdis, Hadîs No: 2429)
"Hayası olmayanın imanı olmaz."
İmanın gelebilmesi için haya, utanmanın önce gelmesi lazım. İşte buna da kamil imandan evvel haya ve utanma geliyor. Biz, Giresun'dan geldikten sonra öğretmenin bir kaç sene sonra hacca gittiğini duyduk. Dönüşünde bizim köydeki evimize geldi. Babamla aile fertleri ile o öğretmen yanımızda köy hududundu medfun bulunan Hz. Ökkaşe (Radiyallâhu anhu)'nin ziyaretine gittik. Öğretmen tam tesettürlü, İslâma uygun giyimli, tam bir İslâm kadını olmuş öyle gördük.
Bir insan karşıyı ne kadar över, kendi nefsini günahkâr, kötü görürse, Allahu Teâlâ onu o derece yükseltir. Kendini iyi, karşıyı ne kadar kötü görürse Allahu Teâlâ onu o kadar düşürür. İlerleyen düşüyorum, düşende ilerliyorum zanneder. Kibir, uçup, riya gibi ahlâk-ı zemime kendini büyük, başkalarını küçükgörmeden ileri gelir.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem), kendisini en fazla sevmeyen karışık, dolaşık, ters sorular hazırlayan Ebû Cehil'i bir defa huzurundan kovmuş veya soracağı soruyu cevapsız bırakmış, kendisiyle ilgilenmemiş değildir. Ebû Cehil, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i evine davet etti. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) evine gitti. Ebû Cehil, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i düşürmek için kazdığı kuyuya kendisi düştü. Her ne kadar kendir (ip) sarkıttılarsa, kuyunun dibine yetişmedi.
Ebû Cehil;
- "Ancak beni Muhammed çıkarır, O'na söyleyin" dedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) elini uzattı kuyunun dibindeki Ebû Cehil'i tutup dışarıya çıkarttı. Ebû Cehil;
- "Yâ Muhammed! Ne kadar büyük sihirbazsın ki, kazdığım kuyuyu bana unutturdun, beni düşürdün. Sonra da elimden tutup beni dışarı çıkarttın." dedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) onun bile müslüman olabilmesi için dua ediyor:
- "Yâ Rabbi! İki Ömer'in birinin eliyle bu din-i mubini ihya eyle!"206
Biz ise annesi-babası, kendisi müslüman; tarikata girmek, ders almak için gelmiş. "Sizin zikrinizde, toplantınızda bulunayım" diyenleri niçin toplantımıza almayalım, niçin ders vermeyelim? Ona, "sen şu dersi çek, bu dersi çek, gördüğün rüyayı bana söyle. gördüğün rüyalar, durumun, vaziyetin hoşuma giderse, sana ders veririm," demek Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in yaptıklarına ne kadar ters geliyor. Biz ne bu dîn-i mübinin, ne tarikatın, ne de İslâmiyetin esas sahibi değiliz. Bunun sahibi Allahu Teâlâ ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'dir.
Tarikat Pirleri, Meşayıhlar, biz hepimiz kendi asrımızda birer emanetçiyiz. Bugün varız, yarın yokuz. Bizim için, kabul edip etmemek, hoşuma giderse ders veririm, yoksa vermem demek iyi değildir. Allahu Teâlâ ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem); ''Bunun esas sahibi ben idim, sen bir emanetçiydin. Niçin bu tarikatı herkesten esirgedin?" diye hesap sorarsa ne cevap vereceğiz?
Benim yanıma konuşmak için islâmdan uzak herhangi bir toplum, hatta kâfirde olsa ister erkek, ister kadın hepsini kabul eder, bildiğim kadarıyla ikâz yollu konuşurum. Kabul ederse hem ben kazanırım, hem kendisi kazanır. Kabul etmezse ben kazanırım, kendisi kaybeder.
Kadınlar erkeklerin ellerinden tutup biat verebilirler mi ?
Zamanımızda bazı kadınların: "Ben şeyhim" diyerek erkeklerin elinden tutup biat verdiklerini söylediler. Bu yasaktır. Erkeğin kadının elinden tutup biat vermesi ne kadar yasaksa, kadınında erkeğin elinden tutup biat vermesi o derece yasaktır. Ayrıca kadından Şeyh olmaz. Yaratılış itibari ile devamlı namaz bile kılamaz. Namahremlik bakımından umuma hitab edemez. Daha birçok mahzurları vardır. Kadınlar kadınlara, erkekler erkeklere çektiği dersi tarif edip söyleyebilirler. Bunlarda aynı dersi çeker. Bu biat verme değildir.
Birgün bîr cemaatte bana: "Senin elinde, Kâdirî Tarikatından ders vereceğine dair elinde. yazılı bir icazetname (belge) var mı?" dediler. Ben; bu icazetname kulun yazısı mı, yoksa Allahu Teâlâ'nın yazması mı? diye sordum. Onlar: " Kulun yazması, seni yetiştiren âlim. şeyh her kimse; bu gittiği yerde ders verebilir, sözüne güvenilir, kendisine itimad edilir diye yazar altını mühürler, sana verir. Sana da herkes güvenir, senden ders alır." dediler.
Bir zaman, Bilâl Babama aynısını bir şeyh yazmış, altını mühürlemiş, vermiş. Eve gelince, Bilâl Babam sormuş: -Bu neye yarar?" Yanındakiler:
-Herkesin seni tanımasına, sana güvenmesine, emniyet edilmesine, tereddütsüz senden ders alabilmesine yarar," demişler. Bilâl Babam; icazetnameyi yırtmış ve ateşe atmış;
-Beni Allahu Teâlâ tanıtsın! Ben, beni kulun tanıtmasını istemiyorum." demiştir. Bende o adamlara. dedim ki; Bu icazetname kul yapısı olduğuna göre kulun bastırdığı paranın aynısı, sende var. Sen de hakikisi, kendisinde sahtesi olduğu halde sahte parayı sana veriyor, anlayamıyorsun! Bu icazetnamenin hakikisi sende yoksa veya ben öyle bir yazıyı uydurma (sahte) olarak yazmış, altını mühürlemiş olarak getirsem körü körüne benim arkama mı düşeceksiniz? dedim. Onlar: "Hayır!" dediler.
Ben tekrar; Benim icazetnamemi hakiki bîr şeyhin verdiğini kabul edelim. İnsanlar için ölünceye kadar yanılma, beşeriyet hali, şeytanın uğraşması var mı, yok mu? diye sordum. Onlar: "Var!"'dediler. Bana icazetname verildiği zaman ben iyi idim. Sonunda da azdırırsam, elimde hakiki icazetname vardır diye körü körüne yine arkama mı düşeceksiniz? Onlar: "Hayır!" dediler. Üçüncü olarak da; bana icazetnameyi veren âlim, şeyh hakiki şeyh değilse, beni tam incelememiş, bilememiş olabilir. Ayrıca ben bu icazetnameyi Allahu Teâlâ için değil, (Allahu Teâlâ esirgesin.) kendi nefis arzum ve dünya çıkarım için şeriatsız hâller bende görülse bende icazetnameyi gösterip, ders versem yine körü kürüne arkama düşecekmisiniz? dedim. Onlar yine: "Hayır!" dediler. Ben;Siz, Kur'ân Kursu hocasısınız ama Kur'ân-ı Kerim'in ne demek istediğini anlayamıyorsunuz. Ben âlimsem, sizde âlimseniz, siz beni başka bir şeyle değil, Kur'an'la ölçün! Kur'ân-ı Kerim'den büyük icazetname olmaz. ' Allahu Teâlâ, Kur'ân-ı Kerim'de âyetlerle sevdiği kullarını vasıfları ile methedip söylüyor. Beni O'nunla ölçmüyorsunuz da kulun yazıp bana vereceği bir icazetname ile mi ölçeceksiniz! dedim,
Kur'ân-ı Kerim'de: 'Muhbitiyn kullarıma müjde et:
1-) Onlar, Allah yolunda üzerlerine gelen kazaya, belâya sabrederler.
2-) Allahu Teâlâ'yı zikrettikleri zaman kalpleri cila bulur.
3-) Namazları üzerine mukim olurlar.
4-) Rızklarından fakir-fukaraya yedirir, içirirler."207
Böylesi bir kişinin; Allahu Teâlâ yolunda üzerine hastalık, belâ vs. gelmesi ona da sabretmesi: zikrullah etmesi; kalbinin cilâ bulması; farz, kaza ve nafile namazlarını çok çok kılması ve üzerinde sıkı durması, rızıklarından fakir-fukaraya mü'minlere yedirip, içirip dağıtması lazımdır.
Ey Habibîm! İşte bunları müjdele bu vasıflar kimde varsa cennetim, Cemâlim, Didarım, Gurbiyetim hepsi onlaradır. İşte icazetname!
Kur'ân-ı Kerim'de;
"Ey Allah'a iman edenler! Allahu Teâlâ'yı çok zikredin."208;
"Münafıklar, Allahu Teâlâ'yı zikretmez değil, az zikrederler."209
İşte icazetname! Allahu Teâlâ'yı çok zikrediyorsa ki, şu zamanda bu hakiki tarikat, ehlinde vardır. Yine;
"Biz, Kur'ân-ı mü'minlere şifa ve rahmet olarak indirdik."210
Kimin okumasında dertliler deva, hastalar şifa buluyor, müşkül işler halloluyor? İşte icazetname! Sen beni bunlarla ölç. Bunlar ve bu gibiler bende varsa ben hakikiyim, değilse hakiki değilim, dedim.
|
KONU BAŞLIKLARI (EHLİ SÜNNET GÖRÜŞÜNDE BİRLEŞELİM) |
KONU BAŞLIKLARI (TÜM KİTAPLAR) |