"Şeyh ihtiyar demektir." diyenlere:

Mü'minlerin ihtiyar yaşlılarına Şeyh; kâfirlerin yaşlılarına müsin denir. Hz. Ebû Bekir (Radiyallâhu anhu) ile Hz. Ömer (Radiyallâhu anhu)'i yetiştiren Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) olunca, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) iki Şeyhi yetiştiriyor ve "Şeyhim" diyor. Haliyle Peygam­berimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Şeyhlerin Şeyhi oluyor. Ben göğsümü gere gere serbestçe Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i Şeyhlerimin. Şeyhi olarak biliyorum. Hz. Ebû Bekir ile Hz.
Ömer (Radiyallâhu anhu)'e Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) "Şeyhim" dediği için onları da Şeyhim olarak biliyorum. Sen bu söze karşı geliyor, bunları da bilmiyor, inkar ediyorsun. Senin şeyhin şeytan olmaz da ne olur? Kur'ân-ı Kerim de:

(Sûre-i Kasas, Ayet 23)

"[Musa (Aleyhis-selâm)] Medyen suyuna vardı, üzerinde nastan bir cemaat buldu ki, (hayvanlarını) su veriyorlardı ve onların gerisinde, iki kız buldu ki, (koyunlarını) geri tutu­yorlardı. Dedi ki:

- Nedir ikinizin hâli?" Dediler ki:

- Çobanlar (suvarıp) geri dönünceye kadar suvarmayız. Babamız ise büyük bir Şeyhtir.''

Musa (Aleyhis selâm), Firavun'dan kaçtı. Şuayb (Aleyhis selâm)'ın kızlarına:

- Siz kimin kızlarısınız?" deyince kızlar:

- Babamız büyük bir Şeyhtir." diyor. Kızların Şeyh demesini Allahu Teâlâ âyette aynısını söylüyor. Ben Şuayb (Aleyhis selâm)'ı o âyete göre Şeyhim olarak kabul ediyorum. Sen de Şeyh olarak kabul etmezsen, senin şeyhin şeytan olmaz mı?

Müzekki-n-Nüfus kitabında ki, Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır yazısına itiraz ediyorsun. Kur'an'da: İbrahim (Aleyhis selâm)'in ailesine Cebrâil (Aleyhis selam);

- Senden oğlan çocuğu doğup hem de bü­yük peygamber olacak" der. Sara Validemiz:

- Ben ihtiyarladım [Gelip İbrahim (Aleyhis selâm)'i göstererek] Bu da yaşlı bir Şeyh oldu."147 diyor.

Allahu Teâlâ, Şuayb (Aleyhis selâm)'a ve İbrahim (Aleyhis selâm)'e Kur'an'da "Şeyh" diye hitap edildiğini söylüyor. Ben de onları şeyhim olarak kabul ediyorum. Sen Kur'an'da dediği gibi söylediğini kabul etmezsen senin şeyhin şeytan olmaz mı? Dinin tamam olur mu? Bir insana derler ki:

- Tarikata girme, çalınırsın. Zikri çok etme kafayı bozarsın. Esma çalgını olursun" derler. Tarikata girmek için ilk defa hakiki Mürşid-i Kâmil bulmak lâzım.

Bir kimse tarikata girip, ders almadan izinsiz ders çekerse veya tarikata girdiği halde şeyhi hakiki şeyh değilse şeytan onun kalbine (yüreğine) sıkıntı ve. evham, verir, deli gibi olur. Hatta çektiği dersi terk etmez devam ederse tamamen zır deli olur. İşte şeyhi şeytan olur dediği budur. Beş vakit namaz, bir ay oruç, hacc, zekat gibi ibadetleri yapıp fazlasını yapmayanlara şeytan açıktan müdahele etmez. Aksini iddia edenler, tarîkatsız, izinsiz esmayı çok çeksinler. Kafayı bozar mı bozmaz mı? Şeyhi şeytan olur mu olmaz mı? denesinler. O zaman görürler. İşte bu gibiler tarikata leke sürerler. Halbuki hakiki bir şeyhin izin vermesiyle çekilen dersten, o müride hiç bir zarar gelmez, bilâkis Allahu Teala yolundailerler. Gel ey kardeş Hakk’ı bulayım dersen Gel imdi kardeşler gidelim bile ,

Gel ey kardaş Hakk’ı bulayım dersen,

Bir kâmil Mürşid’e varmazsan olmaz.

Resûlun cemalin göreyim dersen ,

Bir kâmil Mürşid’e varmazsan olmaz.

Niceleri gittiler Mürşid arayı,

Arayanlar buldu derde devâyı,

Bin kez okur isen aktan karayı,

Bir kâmil Mürşid’e varmazsan olmaz.

Gel imdi kardaşlar gidelim bile,

Nice aşıkların bağrını dele,

Cebrâil delildir, Ahmed’e bile,

Bir kâmil Mürşid’e varmazsan olmaz.

Kadılar, müftüler cümle geldiler,

Kitapların hep bir yere koydular,

Sen bu ilm-i kimden aldın dediler,

Bir kâmil Mürşid’e varmazsan olmaz.

Yunus Emre bunda mânâ var dedi.

Bir kâmil Mürşid’e sende var imdi,

Hazreti Mûsâ’ya Hızır’a var dedi,

Bir kâmil Mürşid’e varmazsan olmaz.

Yunus EMRE
 

Benim Mürşid’imin gönlü gânidir.

Mürşid’in cemâli Hakk cemalidir.

Girebilirsen gönül evidir,

er giremezsen yerin değildir.

Bu yol gözlünündür körün değildir,

Bu gül bülbülündür, harın değildir.

Kapıya varmadan dibe geçilmez

Mürşid olmayınca müşkil seçilmez.

Çarşıya varmadan, dükkan açılmaz.

Bedesten ararsan yerin değildir.

Bu yol gözlünündür, körün değildir.

Bu gül bülbülündür, harın değildir.

Yunus EMRE

Ko beni yatayım şeyh eşiğinde,

Dönmezsem Şeyhimden yana döneyim,

Yarın ol hazrete nice varayım,

Dönmezsem şeyhimden yana döneyim.

Benim şeyhim birçok ulu kişidir,

Üçler ve yediler kırklar başıdır,

On iki imamın sır yoldaşıdır,

Dönmezsem şeyhimden yana döneyim.

Derviş Yunus bu cihâna gelince,

Arayıp derdine derman bulunca,

Ko hizmet edeyim şeyhe ölünce,

Dönmezsem şeyhimden yana döneyim.

Yunus EMRE

 

Bir hasta kardeşimiz, Babamı görmeye gelen ihvanlarla Babama selam gönderiyor. Bilâl Babam da: "O hasta ihvana selam söyleyin." diyor. Bilâl Babamın selamını o hasta ihvana söyleyince ateşi, ızdırabı gidip sıhhate kavuşuyor ve Bilâl Babamın üzerine şu kasideyi söylüyor:

Emanet etmişsin geldi selamın,

Devletli Sultanım aleyküm selam;

Aldım tazim ile bu ben gulamın,

Sevgili Sultanım aleyküm selam.

Umarım Efendim mürüvvet senden,

Uğrunda geçmişim can ile tenden;

Demişsin ihvana selam et benden,'

Sevgili Sultanım aleyküm selam.

Aziz iltifatın rayi kâr ettin,

Şiddetli ateşim gülistan ettin;

Mahsun ihvanını şaduman ettin,

Devletli sultanım aleyküm selam.

Hasta idim beni getirdin cana,

İhtiyaç kalmadı gayri lokmana;

Selamın şifadır şu hasta cana,

Sevgili Sultanım aleyküm selam.

 

Geçmeden boynuma aşkın kemendi.

Nice bir anarsın derd ile mendi;

Kuluna selam etmiş Sultan Efendi,

Sevgili Sultanım aleyküm selâm.

 

Müyesser olur mu yüzünü görmek,

Acep olur mu ki vasfına ermek,

Güzel güzel böyle selâm göndermek,

Keremdir sultanım aleyküm selâm .

İbrahim H O C A

Aşkın ile yandım tutuştum babam,     Kalpler coşar dergahında ,
Duramam yanına gelesim gelir,          Zikirler başlar diyarında
Mübarek kabri şerifinizde                 Muhammed (Sav) gelir melekler yanında.
Toprağın yüzüme süresim gelir,         Beraber zikir edesim gelir,
Derman diye o toprağı yutasım gelir. Sevaplar meclisine giresim gelir.

Şahlar şahı Hz. Bilâl babam,             Allah Allah sesleri semada,

Varıp makamında göresim gelir,       Dervişlerin başları Arş-ı A’lâ da,

Nurlar yağdığı zaman mezarına.        Şefaat dileriz biz o halkada.

Koşup orada olasım gelir,                Cennette komşu olasım gelir,

Aşkınla himmetine eresim gelir.        Sohbetine orada doyasım gelir.

Aldığımız feyizle dolup taşarak,        O mahşer gününde bize,

Senin aşkınla ölesim gelir,                Medet diye çağırınca size,

Hikmet pınarlarına nail olarak          Sırat köprüsünü geçtiğimizde.

İlâhiler söylemek içimden gelir        Tut elimizden babam diyesim gelir,

Uğruna canlar feda diyesim gelir.   Kurtar bizi babam diyesim gelir.

Yüksel YÜKSEL/ Antakya

Delâil-i Hayrat (Kara Davut) Kitabı baştan sona salâvat-ı şerîfe olduğu halde yediye bölünüp, her bölümünü bir gün okunması ve bu günlerin şaşmaması lazımdır. Hepsini bir günde veya günlerini değiştirerek veyahut birkaç günün virdini bir günde okuyana muhakkak ve muhakkak korku, evham, vesvese gelir, daha da devam ederse tamamen deli olur. Bu yüzlerce defa denenmiştir.

Bir adam, karısının denizin üzerinde (yüzünde) yürüyerek gittiğini gözleri ile görünce:Sen bu hâle ne ile erdin? diye sorar. Kadın:Salâvat-ı şerîfe ile, deyince:Bu salâvat-ı şerîfeyi bana öğret, der. Kadın:Öğretmeye izin yok. Adam:-Öyleyse izin al, bana öğret, der. Kadın, Kırkların başkanına sorar. O da:Kocana söyle, salâvat-ı şerîfeleri toplayıp bir kitap yazsın,der.  kitap yazılınca, Kırkların başkanı, kitabı inceler. Allahu Teâlâ'dan aldığı ilhamla, yedi günde okunacak şekilde bölümlere ayırdı. Kadın da kocasına:- Benim okuduğum salâvat-ı şerîfe bu kitabın birkaç yerinde var, der. (İşte bu kitab Delâil-i Hayrat'tır.)

Kırkların başkanı olan Şeyh, o salâvatı şerifin söylenmesine izin verseydi, herkes onu okuyup diğer salâvat-ı şerifeler okunmayacaktı. Hepsi okunsun diye kitap haline getirip bütün salâvat-ı şerîfelerin hepsinin okunması emrediliyor,

Delâil-i Hayrat (Kara Davut)'i yedi günde bitirmek şartıyla okumaya devam eden sonunda denizde yürür ve manevi sırlara erer. Şart şu ki: hakiki bir Şeyh'den izin alıp, O'nun izniyle okumaktir. Herhangi bir korku, evham, vesvese vs gelirse hemen Şeyhe anlatmalıdır. Okuyup devam edip o hale erenler çok olmuştur.

İbrahim (Aleyhis selâm) önde oğlu İsmail (Aleyhis selâm) arkasında giderlerken şeytan ikisinin arasına girip; "Babana asi gel" diye söylüyor. Adem (Aleyhis selâm)'i kandırıp cennetten kovduruyor. Peygamberi­miz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in arkasında namaz kılan ashaba müdahale ediyor. Bunun üzerine Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

''Safları sık tutun. Şeytanın kara koyun suretinde aranızda dolaştığını görüyorum"148 buyuruyor. Eğer Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) olmasa onları da azdıracak. Sen dille hem Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem), hem de ashâb bizden çok büyük diyorsun. Hem de şeyhi, üstazı olmayanlara şeytan, şeyhlik (üstazlık) yapar sözüne karşı çıkı­yorsun. Sen diyeceksin ki: Şeytan, şeyhe müdahele etmez mi?

(Sûre-i A'raf, Ayet 201)

"Takvaya erenler var ya; onlara şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda (Allah'ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp, hemen gerçeği görürler."

(Sûre-i En'am, Ayet 104)

"(Doğrusu gerçekleri iyi kavramanız için) Sîze Rabb'iniz tarafından kalb gözleri (kalbi idrakler) verilmiştir. Artık kim hakkı görürse faydası kendisine, kim de (gerçeğin karşısın­da) kör olursa zararı kendinedir. Ben sizin üzerinize bekçi değilim."

(Râmûz-ul Ehâdis, Hadîs No: 136)

"Mü'minin firasetinden korkun. Çünkü o Allahu Teâlâ'nın nuru ile bakar."

(Râmûz-ul Ehâdis, Hadîs No: 3323)

"Üç kişi iblisin ve ordusunun şerrinden kurtulmuştur; gece-gündüz Allah'ı (çokça) zikredenler seher vakitlerinde istiğfar edenler, Allah korkusundan ağlayanlar."

Tarikattaki dervişler zikrullahı çok eder, seher vaktinde istiğfarı ve dersini çok çeker. Allahu Teâlâ'­nın korkusundan gözünden yaş gelir. Bununla çalışıp İblisin şerrinden kurtulur. Şeyh hem yapar, hem müridlerini eğitir. Onlarda yapar. Şeyhte ve müridte bunlar kesilir veya azalırsa, şeriatsız olursa şeytan müdahale eder. Hakiki Şeyhte, hakiki müridte zikrullah kesilir veya azalırsa, Allahu Teâlâ, Şeyhe derhal bildirir ve onlar hemen zikrullaha başlar. Yine şeytan onlardan kaçar. Lambanın sönüp karanlık olması, ışığın yanıp aydınlık olması, bunların birbirini kovalaması birer an meselesidir. İşte şeytan Allahu Teâlâ'nın nurunun karşısında güneşte eriyen kar gibi erir kaçar. Şeytan ezan sesinden, zikir sesinden kaçın­ca haliyle Şeyhde, müridte zikrullah ehli olunca, bunlardan da kaçar. Yine bir hadîs-i şerifte:

"Benim ümmetimde her yüzyılda bir dini tazeleyici müceddid gelir. Onların ismi ile çağrıldığı zaman şeytan kaçar."149 dediği hakiki Şeyhlerdir.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyuruyor:

(Men ra'ni fegad ra'ni feinneş şeytane lâ yetemesselü bî vela bî sûretişşeyhi tabian linnebiyyi Sallallahu teâlâ aleyhi vesellem.)

"Beni gören, mutlaka beni görmüş demektir. Zira, şeytan benim suretime giremez ve benim gibi görünemez. Bana tâbi olan Şeyhlerde aynen böyledir."150

Hakiki Şeyhin suretine de şeytanın giremiyeceği yukarıdaki hadîs-i şerifte açıklanmaktadır. Ömründe tasavvufun, tarikatın ne olduğunu bilmeyen, tasavvuf kitabını hiç okumayan kimseler nasıl olur da bunların manasını bilir. Sûre-i Kehfte anlatılmaktadır; Hızır (Aleyhis selâm)'ın yaptıkları, Musa (Aleyhis selâm)'a hem ters geldi, hem de bilemedi. Onun için bu ilme çalışmayan ne kadar zâhir âlim de olsa bilemez. Çünkü Kelimullah, Rasulullah, Ulul azim bir peygamber olan Musa (Aleyhis selâm)'da bi­lemedi. Musa (Aleyhis selâm)'da Peygamberlik, Allahu Teâlâ ile konuşma ve ilim var, İlm-i Ledün yok. Kur'ân-ı Kerim'de söylediğine göre İlm-i Ledün gelmezden evvel geleceği bilmektir. Hızır (Aleyhis selâm) Musa (Aleyhis selâm)'a şeyhlik yaptı.

Mansur-i Bağdadi Hz.'nin: "(Enel Hakk) Ben Allah'ım", Muhiddin-i Arabî Hz.'nin: "Sizin taptığınız benim ayağımın altındadır" demeleri zahir görünüşte şeriata ters. Şems Hz.'nin Mevlâna'ya kitaplarını suya attırması. Bunlar ve bu gibi haller, Müzekkin-Nüfûs kitabındaki bir çok sözler ehline aittir, doğrudur, İçinde olup o hali yaşayan bilir. Zâhir âlimlerinin bunlara aklı yetip bilseydi, ne Muhiddîn-i Arabî Hz. asılırdı, ne Nesimî, ne Mansûr-u Bağdadî asılır, derisi yüzülürdü. Ne de Mevlâna'ya, Şems'e iftira edilirdi. Ne de Şems Hz. öldürülüp kuyuya atılırdı. Şems Hz. en takva sofu olan ve sofu görünen kimseler öldürttü ve öl­dürdü. Daha sonra atıldığı kuyudan çıkarttırılıp üzerine türbe yapılıp ziyaret edildi ve ediliyor.

İşte zâhir ilmi ilk defasında bilemiyor, sonra biliyor ve takdir ediyor. Şimdi aynı zâtlar aynı sözü söylese yine anlayamaz aleyhinde atarlar. Onları asan kesen, öldürenler İngiliz, Fransız, Rus değil en âlim denilen kimselerin fetvaları ile öldürüldü. Aradan zaman geçip hakiki olduğu anlaşılınca doğru oldukları bilindi. Onlar onu ilk defa bilemediler ki sen bunu bilesin. Çünkü onlar senden çok âlimdi. Anlaşılıyor ki bilemiyor lar, anlayamıyorlar. Ne kadar anlıyoruz deseler de anlayamıyorlar.

 

(Sûre-i Nahl, Ayet 43)

"Siz bilmediğinizi ehl-i zikirden sorun."151

Allahu Teâlâ zikir ehli olmayandan sormamayı zikir ehlinden sormayı emrediyor. Yani bilinmeyen her şeyi zikir ehli bilir. Aksine şu zamanda ehli zikrin hali, zâhir âlim olup ehli zikir olmayandan sorulu­yor. Onun için ters, yanlış anlaşılıyor. "Nesimî, Mansûr ve Muhiddîn-i Arabî Hz.'nin yaptıklarının hik­metini, nasıl olduğunu açıkla, izah et. Bunlar haklı mı, haksız mı idi?" diye, sorsan aradan asırlar geçtiği halde "Haklı idi" derler. Ne sebeple haklı idi deseler, cevap veremez kekeler kalır. İşte ehli olan ve o anı yaşayan bilir. Sayılacak olsa tasavvufta olan zâhir ilme ters gelen bunun gibi yüzlerce çıkar.

Bilâl Babam bütün çalıştıklarını Müzekkin-Nüfûs kitabına göre ayarlamıştır. Hz. Pir Şeyh Abdulka­dir Geylani Gaddesallahu sırrahu, Hz. Nakşibend Muhammed Bahaeddin ve Hz. Seyyid Ahmed-ür Rufai'ye müracaat edip, Allahu Teâlâ'ya: "Ben zahirde bir şeyh bulamadım. On dört şeyhe gittim, halimden anlayan olmadı. İçlerinde iki tanesini hakiki şeyh gördüm. Diğerleri ya sahte çıktı ya da kâmil değildi, hâsılı beni tatmin edemediler, diye çok yalvarıyor. Müzekki-n-Nüfus kitabında "Şeyhi olmayanın Şeyhi şeytandır. Şeyhi olmayanın dini tamam değildir" yazısını görünce daha da fazla üzülüp, çok yalvarıyor, çok dua okuyup, seher vaktinin ibadetlerine çalışmasına devam edip kuşluk uykusuna yatarken yatarken şu rüyayı görüyor:

Rüyamda üç atlı geldi. Atlar yan yana üçününde büyük zat oldukları yüzlerindeki nurlarından belli. Büyükleri sağdadır diye sağ taraftaki atın başını tuttum. Onun üzerindeki binili olan zât, sol tarafı gösterdi. Sol taraftakinin atının başını tuttum. O da elinin parmağı ile sağ tarafı işaret etti. Anladım ki büyükleri ortada. Ortadakinin atının başını tuttum. Ortadaki Hz. Pir Abdulkadir Geylânî Hz, sağında Nakşibend Muhammed Bahaeddin Hz., solunda Seyyid Ahmed-ür Rufai Hz. idi. Üçü de attan indiler. Hz. Pir Abdulkadir Geylani:

Sen bizi çağırdın, biz de geldik. Ne istiyorsun? dedi. Ben (Bilal Babam):Ben bu elde garibim, ne kadar şeyhe gittim ise halımdan anlayan olmadı. Onun için size müracaat ettim, dedim.
 Hz. Pir Abdulkadir Geylani:O Müzekkin-Nüfûs kitabı ile çalıştığın çok güzel, aynısını çalış, yalnız bir şeye dikkat et. Yatarken şöyle yatacaksın: Sağ elini, yüzünün sağ yanına koy, yönünü kıbleye getir, ayaklarını topla ve böyle yat. Gece de bir uyku uyuyacaksın. Ne zaman ayaklarını uzatırsan uyanırsın, uyandığında bir daha uyumayacaksın, buyurdu.

(Bu yatış sünnettir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'de aynı şekilde yatar, zikreder: "Yâ Rabbi! Mahşer gününden ve kabir azabından sana sığnırım" diye dua ederdi.) Hz. Pir daha başka tariflerde yaptı. Atlara bindiler. Kıble tarafına doğru gittiler. Ben arkalarından koştum. Bana ne islediğimi sordular. Ben yine aynı sözleri tekrarladım.

Hz. Pir Abdulkadir Geylani:

"Şimdi bizim üçümüzü nasıl bir arada görüyorsan biz maneviyatta da her zaman beraberiz. Biz birbirimizden ayrı değiliz. Sen bu üç tarikatın üçünden de ders verebilirsin buyurdu.

Yine gittiler, üçüncü defa arkalarından koştum. Ben yine aynı sözlerimi, kendisi de aynı sözlerini bana söylediler.

Uyandım.Bilâl Babam gece uyumayıp seher vaktinden ışrak namazına kadar bu şekilde ibadet ederdi.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem); "Sana mahsus bir fazlalık olmak üzere namaz kıl" 152 âyetine göre ömrünün bir kısmını hiç uyumayıp ibadetle geçirdi. "Geceyi tamamen değil de, yarısını yahut yarıdan az eksiğini veya fazlasını yatmadan (ibadetle) geçir ve Kur'ân'ı tane tane oku."153 âyetine göre de ömrünün bir kısmını: gece yarısından sonra sabaha kadar; diğer kısmını gecenin üçte biri kalınca sabaha kadar154 ibadetle geçirirdi.

İşrak namazının vakti ne zamandır ?

Sabah namazından işrak namazına kadar; Kur'ân okur, zikir eder, huzurla tesbih çeker. Güneş doğduktan iki saat sonraya kadar yine ibadetle, huzurla geçirir. Kuşluk namazanı kılar. (Güneş doğduktan kırk beş dakika sonra işrak vakti başlar. Güneş doğduktan iki saat sonraya kadar devam eder. Bu süre işrak vakti süresidir. Işrak namazı kılınır. İşrak namazından sonra kuşluk vakti başlar. Bu vaktin ilki kuşluk, sonu duha veya kaba kuşluk vaktidir. Bu süre öğle namazına kırk beş dakika kalasıya kadar devam eder.)

Bilâl Babam: Güneş doğduktan kırk beş dakika sonra işrak namazını, iki saat sonrada kuşluk namazını kılar, yatar, öğleye kırk beş dakika kalasıya kalkardı. Uyusa da uyumasa da yatardı. Bu uyku (kaylule) uykusudur, sünnettir.155 Hem de çok büyük sevaptır. Şart şu ki; en az seher vaktinde kalkıp güneş doğduktan iki saat sonraya ka­dar ibadetle geçirmektir. Sabah, işrak. kuşluk namazlarını kılar, diğer zamanlarını ibadetle geçirir. Yönü­nü kıbleye getirir, sağ elini başının altına alır, ayaklarını toplar, "O Muhammed üzerine melekler salavat getirir. Ey mü'minler! Siz de salavat getirin."156 âyeti mucibince salâvat-ı şerîfe ile "Lâ İlâhe illallah" zikrine devam eder, öylece uyur. En makbul uyku budur ve makbul rüya bu uykuda görülendir

 

(Sûre-i A'li İmran, Ayet 191)

"Onlarki ayakta iken de, otururlarken de ve yanları üzerinde yatarlarken de AllahuTeâlâ'yı zikrederler. Göklerin ve yerin yaradılışı hakkında tefekkürde bulunurlar. İşte onlar şöylece tesbih ve niyazda bulunur dururlar. -Ey Rabb'imiz sen bunları boşuna yaratmadın. Sen münezzehsin artık bizleri ateş azâbından koru"157

Yatarken zikrullah edileceğine dair âyettir. Kendini ölmüş sayar. Yatarken de aynı yukarıdaki anlatılan gibi zikrullah yapar.

(Râmûz-ul Ehadis, Hadîs No: 5557)

"Tesbih çekerken, tekbir getirirken Lâ ilâhe İllallah derken, yahut Elhamdülillah derken ölen kimse Kıyamet gününde bunları söyleyerek dirilecektir. Kim gaflet içinde ölürse, o gaflet üzere diriltilir.Onun için uyurken kendinizi zikre alıştırın."

 

Dervişler hangi kitapları okumalıdır ?

"Hangi kitapları okuyalım?" sorusuna Bilâl Babam:

- Tarikat hususunda en fazla benim kitaplarımı ve Müzekkin-Nüfus kitabını okuyun. (Bu Müzekkin ­Nüfus kitabının okunmasını çok tavsiye ederdi.) Tasavvufu, tarikatı bu kitaptan öğrenebilirsiniz. Ondan sonra Hz. Pirin, Hz. Mevlana’nın ve diğer tarikat pirlerinin kitaplarını da okumak isterseniz okuyun. Din meselesinde, şeriat hususunda Mızraklı İlmihâl'i, Ömer Nasuhi Bilmen'in Büyük İslâm ilmihali’ni okuyun. Kaside kitabında, başta Seyyid Nizamoğlu Hz.'nin, ikinciye Yunus Emre, Niyazi Mısrî gibi zâtların kasi­delerini okuyun. Yûnus Emre Hz.'nin ve benzerlerinin kasidelerinin yüzde doksanı umuma, yüzde onu yüksek mevkilerdekilere, Hakk’a vasıl olanlara yani ilk okuldan
Üniversiteye kadar ders veren gibidir. Seyyid Nizamoğlu Hz.'nin kasidelerinin yüzde doksanı üniversiteye ders veren, yüzde onu diğer okullara ders veren gibidir. Hakk'a gurbiyyet, Allahu Teâlâ'ya vuslat, kavuşmak, mahv-i fenada kendini yok etmek, ahlâk-ı zemime, iblis, nefis bunların içerden insanı azdırması, buna karşı davranılacak şeyleri söyler.Onun için bize de en gerekli olanlardır. Bu nedenle Seyyid Nizamoğlu'nun kasidelerini çok okuyun, buyurdu.

Şeyh, daima dünya sevgisinden uzaklaştırmaya, Allahu Teâlâ'nın sevgisini aşılamaya, çoğaltmaya çalı­şır. Nefis ve şeytan da dünyayı çok güzel göstermeye çalışır. Dünyadan, dünyalıktan konuşan kim olursa olsun ister istemez nefise, şeytana, onun sözlerine, yardım etmiş oluyor. Şeyh hakiki değilse o müridi araya verir, bozar.

Bilal Nadir Hz.lerinin zahirde tayin ettiği halifesi var mıdır ?

Halife kim? diye bana soruyorlar. Bizim tarikatımızda halife yoktur. Tarikatın sahibi Allahu Teâlâ'dır halifesini de kendisi seçer. Kur'ân-ı Kerîm'deki emirler üzere çalışır. Gece kalkar seher vaktinde, dersini158 ve istiğfarı çok çeker,159 teheccüd namazını kılar,160 Bu âyetler ve hadîsler mucibince çalışır. Onu ilk önce Allahu Teâlâ sever. Sonra Cebrâil (Aleyhisselâm) sever. Sonra bütün melekler sever. Daha son­ra Allahu Teâlâ: "Kulların kalbine onun sevgisini aşılayın" diye Meleklere emreder, onu kullar da sever 161

"Ben bir kulumu seversem, onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, .söyleyen dili, yürüyen ayağı, ben olurum. Benden ne isterse onu veririm."162

İşte Allahu Teâlâ seçer, seçince de bu meziyetleri verir. Atlar koşuya girerse, hangi atın birinci gele­ceği belli olmaz. Ödülü (mükafat, ikramiyeyi) birinci gelen alır. Bu da önceden belli olmaz. Kimin sapıtacağı, kimin sapıtıp geri düzeleceği kimin en geride gibi görünüp inanç itikad ile en ileri geçeceği belli olmaz.

Allahu Teâlâ onun söyleyeceği sözü, kalbine İlm-i hikmetle koyar. Söylediği sözler çıkmaya, okuduğu hastalar iyi olmaya, müslümanlar yanına akın etmeye başlar. Bu okuma şifası fazlalaşır. İlm-i Hikmet, kimsenin bilmediği sözler kalbine doğup, söylediği sözler çıkmaya başlayınca, herkes malını, canını, namusunu emniyet etmeye başlar. O zamana kadar şeytan onu azdırmaya çok uğraşır. Azdıramaz, yenemezse, en sonraya bıraktığı en büyük iki tuzağı vardır.

Tarikatla çalışanlara Şeytan'ın tuzağı nelerdir ?

Birincisi dünya malı, para. ikincisi kadınlardır.

(Râmûz-ul Ehâdis, Hadîs No: 1340)

"Dünya mel'un dur, dünyada bulunan ve (kişiyi Allahu Teâlâ'dan gafil eden hususlarda) mel'un dur. Ancak Allahu Teâlâ'yı zikretmek başka. O'na kendini veren de başka. (Bunlar mel'un değildir.) Alim ve ilim tahsil eden de mel'un değildir! Çünkü İsrail oğullarını ilk baştan çıkarıp fitneye sürükleyen şey muhakkak kadınlar olmuştur."

(Râmûz-ul Ehâdis, Hadîs No: 127)

"Dünyadan sakının; kadınlardan sakının. Çünkü iblis ziyadesi ile bakıcı, gözetleyici ve ürün elde edicidir.Takvaya ermiş kimseleri avlamak için kadınlardan kurduğu tuzaktan daha sağlam bir tuzağa sahip değildir.(O mel'un)"

Bunların herhangi birine meylederse kendini şeytan. çabuk aldatır, İblis kendisine der ki: "Sen de bir şey olmasa bu kadar millet ayağına dökülür mü? Okuduğun hastalar niçin iyi oluyor, söylediğin sözler niçin çıkıyor, sen biliyorsun, söylüyorsun, çıkıyor. Niçin başkalarının okumasında şifa yok da senin okumanda şifa var? "Dikkatli ol! Şeriatın emrinin dışına çıkma" diyenler seni çekemiyorlar, istemiyorlar. Bu adamlarını şeyhinin yanına götürürsen hepsi ona tabi olur. Onun yanına götürme. Artık sen kemâle erdin, senin için düşmek kalmadı. Dilediğin gibi hareket edebilirsin, konuşabilirsin." diye güvence verir.
Şeyhine karşı getirmeye çalıştığı zaman, bu ve bu gibilerin birisini kabul ettirip yaptırırsa şeytan müridi yere vurur, helâk eder. Kendinin hem dünya malından hem kadınlardan sakınması lâzımdır. Bunlar nefs-i mülhime makamında başlar. Yedi nefis mertebesinin üçüncü durağı olan mülhime makamında bunlar olunca şeytan kalbine sık sık ilhamlar verir. Bu ilhamların Rahmani ve şeytanisini ayırd edemez. Şeytanî olan ilham da bazen doğru çıkar. Şeytan, milleti ve kendini onunla inandırır. Çünkü şeytan, Firavun'a Musa (Aleyhis-selâm) doğmazdan evvel doğacağını, doğunca büyük peygamber olacağını bildirdi. Firavun, bunun için doğan erkek çocuklarını kestirdi. Nemrud'da İbrahim (Aleyhis selâm) doğmazdan evvel doğacağını bildi ve o da erkek çocuklarını kesti. Demek ki, şeytanın gösterdiğinin, söylediğinin içinde de doğru çıkanlar olur ve kendisine onunla güvence verir, kandırır. İşte güvenmemek lazımdır.

Yanına gelen hastalar iyi olunca kendisine her ne kadar kadınlardan sakın desen ters anlar. Yanına gelenlere de her ne kadar "Şeriatın emrine uyun, şeriatın emri dahilinde gelin" desen millet haber anlamaz. Şeytan onu azdırabilmek için o zamana kadar uğraşmış, kendisini azdıramamıştı. Okumasında şifa olup, millet üzerine akın edince, İblis, kadınlarla oturup meşgul olmayı hoş gösterir, İlk defa nafile ibadetleri­ni, daha sonra farzları ihmal ettirip terkettirmeye, şeriata muhalif şekilde söz söylemeye, iş yaptırmaya çalışır. Kendisine güvence vermeyi, başkasının ağzından söyletip, başkasının rüyasında onu büyük adam olmuş gibi gösterir.
Dünya malından hırsı tamahı arttırma, kadınların meclislerinde uzun müddet oturup, sohbet etmeyi ve daha bunun gibi bir çok tuzaklarıyla onu kandırmaya çalışır. Bunların birisini kabul ettirirse kendisini yere vurur. O kimse nefsine, şeytanına güvenmeyip, Allahu Teâlâ'nın gadabını düşün­melidir. Halktan uzaklaşarak (kesilerek) Allahu Teâlâ ile başbaşa kalıp ibadetini arttırması, gece çok is­tiğfar,çekip, çok göz yaşı dökmesi lazım. Yapılan iyiliklerin hepsini tarikatından, dergahından, Pir'inden, Şeyhinden; yapılan kötülüklerin hepsini de kendi nefsinden bilmelidir. O zaman Allahu Teâlâ kendisini esirger, kendisi de ilerler.

Güvenme gel forsuna

Gel gir iman kursuna,

Devam eyle dersine

Mürşide gel mürşide.

 

 

Nefs-i Mülhime makamı hakkında bilgiler

Nefs-i Mülhime makamı için "Tayaranu kademus sâlikin" demişler. Yani, salikin (ihvanın) ayağının kayacağı makamdır. Bir müridin başında bu haller olunca o çok dikkat etmelidir. O kimse evinde ibadet et­sin, seher vakti istiğfarı çok getirsin, ihvanlarla otururken, sohbet ederken çok dikkatli olmalıdır. Dünya malından sakınması gayet çok olmalıdır ki, ahlâksız bir kadın ile yol arkadaşlığı yapan, çok sofu bir er­kek ne kadar sakınıyorsa dünya malından, sevgisinden o kadar çok sakınmalıdır. Çünkü o kimse için dünya malı, para toplamak kolay olur. Herkes malını, canını, namusunu kendine emniyet eder. Bilâl Babam Zuhuratiyye-i Geylâniye Kitabında kadınlardan sakınmayı şöyle anlatmıştır.

- Duvarlarında pislik bulaşığı olan tuvalete giden bir kimse; üzerime değmesin diye ne kadar sakınır­sa kadınların meclisine, cemaatine girince o derece sakınmalıdır. Kadınların cemaati pisliktir, kötüdür demek istemiyorum. Allahu Teâlâ o derece sakınmamızı emrediyor. Ondan her ne kadar itina ile sakınırsa, nefis arzusunun ve şeytan iğvasının ne derece aksini yaparsa o kadar selâmette olur. Erkek olsun, kadın olsun Allahu Teâlâ'nın emirlerine uyup ibadetle taatle kalbini ne kadar nurlandırırsa, o kadar iyidir, temizdir. Erkek olsun, kadın olsun her kim nefsinin, şeytanın hevasına uyarsa zulumat, pislik kaplar, o kadar kötüdür ve pistir.

Yine tuvaletten hemen işi biter, bitmez çıktığı gibi; kadınların cemaatine zaruret karşısında gider, on­ların sorularına cevap verip, mühim bir şey söyleyecekse söyleyip oradan hemen ayrılmalıdır. Aynı şe­kilde kara çalı (bük, böğürtlen, siyah, ufak tatlı meyvası olan bitki) ondan yiyeyim diye uzanır, onun di­kenleri, yaprakları kolunu tutar, kolumu kurtarayım, derken adımını az kımıldatırsa ayağından tutar. Üzerini, elbisesini, derisini neresi rast gelirse yırtar, çizer, soyar. Onun için bilenler çok çok fazla sakınır, çok uzaktan hiç değmeden koparırlar. Kadınların cemaatine çok zaruri bir iş için giden bir adamında aynı öyle yapması lâzımdır.
O hem Kur'ân'ın şifası, rahmeti, mü'minlerin müşkillerini halletmek, hem de nefisle, şeytanla mücadele etmelidir. O'nun için yükü çok ağırdır. Kendisi tecrübesiz, karşısındaki iblis, dünya yaratılmadan bu zamana kadar büyük bir tecrübe sahibidir. Bunu yenebilmek için Şeyhinin sözünü tutması lazım. Nefise, şeytana okuduğu hastalardan, iyi olanlara, söylediği sözün çıkmasına, milletin üze­rine akın etmesine itimat etmemelidir. Çok mühim bir işi, bir soruyu kendine sormak için kadınların ce­maatine çağırırlarsa tuvaletten ve böğürtlen dikeninden sakındığı gibi sakınarak gitmesi, orda eğleşmeyip (gecikmeyip) işini bitirip hemen dönmesi lazımdır. Bir tüfeğin arpacığında, nişangahında bir milim eğrilik olsa hedeften bir metre şaşar. Aynı onun gibi şeriatında bir milim yanılan, tarikat hedefini bir metre şaşırır. Şeriattan kıl kadar ayrılan tarikattan dağlar kadar ayrılır.

Kendinde İlm-i Hikmet olan kişinin kadın ve erkek hepsinin mühim sorusuna cevap vermesi lazım. Okumasında şifa, sözünde İlm-i Hikmet olduğu için, her ne kadar yanıma gelmeyin dese, millet akın eder, gelir. Çünkü kendisinin okumasını, müşkil halletmesini kimse yapamaz, Kendisi de çok tehlikede o zaman kendinin çok sakınması lâzımdır. Her ikisini de beraber yürütecek. Hadîs-i şerifte:

"Nefsi mülhime 163 makamı salikin (ihvanın) ayağının kayacağı yerdir" dediği budur.

İhvana karşı öfkelenmek, kendini büyük, onları küçük (ikinci sınıf bir insanmış gibi) görmek, bağır­mak, çağırmak, olursa hepsi şeytandandır. Yalnız din için sinirlenmek, kızmak hariçtir. Ona asabiyet-i Diniyye denir. O iyidir. Kendi nefsine güvenmeyip, şeytanın kendini her an azdıracağını bu saydıkları­mızın ve öfkenin şeytandan olduğunu düşünüp, seher vaktinde göz yaşı döküp ibadetini arttırması lazım. Bu kendinin için en zor, en tehlikeli bir geçiştir. Şeytan, tarikatta azdırdıklarının yüzde doksan beşini bu geçitte azdırmıştır.

Şeyhi kendisine "Halktan kesil, ibadetine devam et" derse; şeytan, ona çekemezlerin, istemezlerin sözü ile söylüyor veya kendi de istemiyor diye iğva verir. Nefis, Şeyhinin sözünü kendine öyle anlatır ve keşfi kubur (kabir ehlinin hâlini bilmek), keşfi zamir (bir insanın içinden, aklından geçeni), bilmek ile övün­mek, gösteriş, kerâmet göstermek, ateş tutmak, şiş vurmak ister; Kadınların cemaatinde oturmak, onlarla kalmak ister. Rabb'in "Bakalım bu şimdi halktan mı geçecek, benden mi geçecek?" der sınar. O kimse iba­deti, tâati, zikrullahı seher vakti kalkıp gözyaşı dökmeyi, Allahu Teâlâ'ya yalvarmayı, Allahu Teâlâ'dan korkmayı, O'na sığınmayı tevbe istiğfar etmeyi arttırması lazımdır.

"Her kim ibadetini kendiliğinden kısaltırsa Allahu Teâlâ onu belaya koşar."164 Erkeklerle de oturmasını, sohbetini azaltması lâzım. Evveli hiçbir şey değildi. Allahu Teâlâ hiç yoktan kendine bunları verdi, İbadetini, taatini, istiğfarını, seher vaktinde kalkıp çalışmasını, göz yaşı dökmesini artırırsa Allahu Teâlâ'da bu verdiği meziyetleri artırır' Hem de muhafaza eder. Öyle olursa düşmez ilerler. Kendi ibadeti, tâati azaltır, kısaltır, halkla meşgul olması artar ise Allahu Teâlâ ileride vereceği büyük nimetleri keser (Maazallahu Teâlâ). Üstünden muhafazasını kaldırır. Şeytan ile başbaşa kalır. Şeytan ken­dini çabuk yener, aldatır, hâlden kesilir. O sermayesini çaldıran gibi olur. En büyük yan kesici olan iblis kendinin bütün manevi sermayesini çalar, iflas ettirir. Maneviyatı da çöker (Maazallahu Teâlâ).

Bu kaside de evvelce misyonerlerin islamı bozmak için söylediği, uydurduğudur.

Kur'ân-ı Kerim'e bizim dinimize, Edille-i Şer'iyyeye terstir.

1- Bu dünyada dost ararsan Hz. Allah yeter,

2-Mürşid-i Kâmil istersen Hz. Kur'ân yeter,

3-Delil istersen Hz. Muhammed yeter,

4-Bunlarda yetmez dersen nar-ı cehennem yeter.

5- Kaderde ne ise o olur etme merak,

6- Uyma kendi nefsine Allah'ın emrine bak;

7- Altından ağacın olsa zümrütten yaprak

8- Akibet gözünü doyurur bir avuç toprak.

Bul erbabını danış akıl al, demek ki, ferasettir,

Ne aldandın be hey şaşkın bu can sana emanettir.

 

Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de: "Sadıklar ile beraber olun"165 buyuruyor. Musa (Aleyhis selâm) Allahu Teâlâ'dan ilm-i Ledünü öğrenmek istedi. Allahu Teâlâ; O'nu Hızır (Aleyhis selâm)'a gönderdi." O öğretsin" buyurdu.166 İşte Kitap yetmedi. Kur'ân'ı sana tam hakkıyla öğreten, eğiten olmazsa Kur'ân da yetmez. Allahu Teâlâ'nın dostlarını bulup, onlara tâbi olup onların elinin altında yetişmezsen, Allahu Teâlâ'nın emrine ters olur.

"Mürşid ararsan Hz. Kur'ân yeter" diyenlere; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem): "Bana Cebrâil (Aleyhisselâm) mürşidlik yaptı. Namaz kılma vakitlerini beş vakti vaktinde ve namazda imam olarak kıldırdı, gösterdi"167 buyuruyor.

Bize namazı Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem); Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e Cebrâil (Aleyhis selâm); Cebrâil (Aleyhis selâm)'e Allahu Teâlâ öğretti. Ehl-i sünnetin dışında namaz kılanlara namazda cemaate dönenlere kim öğretti.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in sana delil olması için O'nun yolunu, izini, sünnetini, yaşantısını sana tam öğretecek birisi olmazsa "Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) yeter" derken yine Allahu Teâlâ'nın sözüne ters gelirsin. Bunlar, Kur'ân-ı Kerim'deki sadıkları bulup, onlarla çalışılırsa ancak o zaman yalnız Kur'ân-ı Kerim yeter.

 

Kader değişir mi ?

Kaderin değişeceğine dair çok âyetler ve hadîsler var. Ancak Kaderiye mezhebindekiler "Kader değişmez"der. Kader değişmezse; kâfir ve mü'min, kadere göre cennete veya cehenneme girecekse namaza, ibadete ne lüzum var. Yûnus (Aleyhis selâm)'un kavminin başlarına belâ geldi. Bir tek Allahu Teâlâ'ya çağırmaları hem belâyı kaldırdı, hem kendilerini müslüman etti.

Kaderde ne ise o olur diyorsan kendi nefsine uydun, Allahu Teâlâ'nın emrine bakmadın. Kaderde ne ise o olacaksa haliyle insan Allahu Teâlâ'nın emrini yapmaz

Zâten kaderimde ne varsa o olur, der. Bu şeytan itikadıdır. Şeytan "Alnıma böyle yazılmış, benim kabahatim yok. İlm-i Ezeliyede benim nasıl olacağım sana malumdu" dedi, tevbesi kabul olmadı.
Adem (Aleyhisselâm) "Ben kendi nefsime zulmettim. Sen beni affetmezsen ben zarar, ziyan çekenlerden olurum. Kabahatin hepsi bende"168 dedi tevbesi kabul oldu. Kur'ân-ı Kerim'de "Siz Allah'a iftira etmeyin"169 kaderde şöyle imiş, böyle imiş gibi sözler Allahu Teâlâ'ya iftiradır.

Bu söylediklerim doğru ise erbabını bul, ondan sor, danış, akıl al. Evvelce şu yeter, bu yeter de. Kader ne ise o olacak, hiçbir kimseye gitme, Kur'ân-ı Kerim yeter.Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) yeter, Mürşid-i Kâmile sormaya, ondan akıl almaya hiç lüzum yok. Kaderinde ne ise o olacak, diyorsun. Nefsine uyma diye niçin söylüyorsun? Nefsine uysa kaderde ne yazılı ise o olacak. Nefsine uyarsa, uymazsa hiçbir şey değişmiyecek, diye söylüyor. Sonunda da nefsine uyma, Allahu Teâlâ'nın emrine bak. Allahu Teâlâ emrine bakmayı nasip etmemişse nasıl baksın? İşte saçmalamanın en büyüğü.

"Erbabını bul, ondan sor, danış, akıl al." diye niçin diyorsun? Erbabını bulma, sorma, danışıp akıl alma kaderi takdiri değiştiremeyecekçe sormaya ne lüzum var. İşte hep saçma sapan sözler. Ayete, hadîse terstir. Cahil olanlar ilerisini bilmezler. Bilmediklerini de bilmezler. Bilirim iddiasında olup, bunları yazarlar, iddia ederler. Bunu okuyup bizim kardeşlerimizden cevabını istemişler. İşte cevabını veriyorum. Ben de onlardan karşılığında aynı sözlerimin cevabını istiyorum. (Vesselam.)

KONU BAŞLIKLARI
(EHLİ SÜNNET GÖRÜŞÜNDE BİRLEŞELİM)
KONU BAŞLIKLARI
(TÜM KİTAPLAR)