ŞEYHİ OLMAYANIN ŞEYHİ ŞEYTANDIR

"Şeyhi olmayanın Şeyhi şeytandır" sözüne itiraz edenlere:

Bu söz Müzekkî'n-Nüfus kitabını yazan Eşrefoğlu Rûmî Hz.'ne aittir. Bizim bastırdığımız "Cevahir-ül İslâm" kitabında Bilâl Babamın Müzekki-n-Nüfus kitabında "Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır." yazısını görüp, şeyh aradığını yazmıştık. Buna karşı ''Şeyhi olmayanın şeyhi nasıl şeytan olabilir." diye bazı din adamları itiraz edip "Asla böyle bir şey olamaz." diye bizi yalanlamaya kalkıştılar.

Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır sözü Bilâl Babama veya bana aitmiş gibi her yerden sorular ve tepkiler geliyor. Bunun için ben de Eşrefoğlu Rumî Hz.'nin hakkında bu bilgileri verip onun yüksek bir zât olduğunu, yanılmayacağını, savunacağım. Aksini iddia edenlerin yanılacağını anlatmak için aşağıdaki açıklamayı yapıyorum.

{Aşağıdaki yazı Eşrefoğlu Rumî Hz.'nin Müzekkin-Nüfus isimli eserin s.7-9 ve417-420 arasından alınmıştır.)

Müzekki-n-Nüfus müellifi Eşrefoğlu Rûmi (kuddise sirrah-us-sâni) Hz.'nin hal tercemeleri:

Memleketimizde (Eşrefoğlu Rûmi) (Eşref Zade) (Eşref Rûmi) olarak tanınan ve anılan müşârün ileyhin asıl adı, eserinin 25. sayfasında Abdullah bin Muhammed-il Mısrı-i Rûmî-i Kadiri ve 358. sayfada Şeyh Abdullah bin Eşref bin Muhammed-il-Mısrî olarak açıklanmaktadır.

Tasavvuf âleminde Eşref Zade Şeyh Abdullah-il-Rûmi künyesi ile şöhret bulan ve Kadiri tarikatının Piri-Sâni'si (İkinci Pir'i) addolunan Eşrefoğlu Rûmi (Kuddise Sırrah-us-sâni) Hz. Mısır'dan Türkiye'ye hicret ederek Bursa'nın kuzey doğusunda kâin İznik Kasabasında yerleşen Muhammed adında bir zâtın torunudur. Babasının adı Eşreftir. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Kendisine Rûmi denilme­sinin sebebi de şudur:

Bilindiği gibi Doğu Roma'nın hudutları içinde oturanlara Romalı denilirdi. Bu kelime arapçada Rûmi olarak ifade ediliyordu. Sonradan Bizans İmparatorluğunu yıkarak bu ülkeye sahip olan Osmanlı hüküm­darlarına Rum padişahı, ülkeye Diyâr-ı Rum ve Anadolu Türklerine de Rûmi demek adet oldu. Nitekim Hz. Mevlâna'ya Mevlana Celaleddin-i Rumî denildiği gibi; İstanbul'da Cihangirden Tophane'ye inen Kadiriler yokuşundaki Kadirhane'de türbesi bulunan İsmail Rûmi Hz. de bu nam ile anılmaktadır. Eşrefoğlu Rumî Hz. gayet ciddi bir tahsil görmüştür. İlk tahsilini İznik'te tamamladıktan sonra Bursa'ya giderek Çelebi Sultan Mehmed Han Medresesinde tahsiline devam etmiş, Dânişmend (Sahn medreselerinde oda sahibi ta­lebe) olarak girdiği bu medreseden Mu'id (müderris, öğretmen yardımcısı) olarak çıkmış ve daha birçok medreselerde ders vermeye başlamıştır.

Bu arada Bursa'da Ehlullah'tan Abdal Muhammed adında bir Veli (Evliya) ile tanışmış ve bu zâtın telkinleri ile zahir ilminin kâfi olmadığını anlayarak tasavvuf yoluna girmiş ve bu yolda nasibini aramaya başlamıştır. Bir müddet sonra, Emir Sultan adıyla Halveti Meşâyihinden '(Şeyhinden) Muhammed Şemsüd­dîn Hz. ile de tanışmak şerefine nail olmuş ve bu zâtın tavsiyesi ile Ankara'ya giderek Bayramiye Tarikatı Pir'i Şeyh Hacı Bayram-ı Veli Kuddise Sırrah-ul-Celil Hz.'ne intisab etmiş, oradan tarikat dersi almış, O'nun müridi olmuş, seyr-u sülûkü orada ikmal etmiştir. Hacı Bayramı Veli Hz.'nin çileye girdirmesiyle O'nun çile hanesinde sülûkünü tamamlamış. Daha önce Fatih Sultan Muhammed Han'ın meşhur Şeyhi Akşemseddin Hz. ile Muhammediye sahibi Yazıcı Zadenin (Ahmediye, Muhammediye kitaplarını yazan Yazıcıoğlu) ve bu arada Eşrefoğlu Rumî Hz.'nin (bu üç büyük zâtın) seyr-ü sülûküne merkez (onların çalışıp sülüklerini ikmal ettikleri yer) olan bu çile hane Hacı Bayram-ı Veli cami-i şerifi'nin altında el yevm mevcuttur. Şimdi halen oradadır.

Şeyhinin takdir ve teveccühüne mazhar olan Eşrefoğlu, Hacı Bayram-ı Veli Hz.'nin kızı Hayrün-nisâ hanımla evlenerek zahiren ve batınan Pir'ine evlat olmuştur. Ancak Hacı Bayram-ı Veli Hz. müridi ve da­madı olan Eşrefoğlu Rumî Hz.'nın ezeli nasibinin Kadiri tarikatında ve tarihte Suriye'nin kuzeyinde ve Asi nehrinin kuzey sahilinde kâin Hama şehrinde bulunan Gavs-ül-Azam Hz. Abdulkadir Geylâni'nin torunlarından olan Şeyh Seyyid Hüseyin Hamavi'nin irşadında olduğunu keşfen anladığından kendisini Hama şehrine göndermişlerdir. (Yani Hacı Bayram-ı Veli Hz.'nin Eşrefoğlu Rumî Hz.'nin irşadının O'nun elinde olduğunu keşfedip kendisini oraya göndermiştir.) Hama'ya gider gitmez Hüseyin Hamavî Hz. Eşrefoğlu Rumî Hz.'ni çileye koydu. Kırk gün çilede kaldı, çileden çıktı. Gözünü hiç açmıyordu. Açtırınca

- "Ben Melekût âlemini seyrediyordum. Niçin beni ayırdınız." dedi. Şeyhinin yanından ayrılmamasını istedi ise de Şeyhi kendini Hacı Bayram-ı Veli Hz.'ne gönderdi. Yolda giderken, Şeyhi arkasından baktı, baktı, gözleri dolu dolu oldu; yaşardı ve "Eşrefoğlu bir denizmiş kırk gün içerisinde bende ne varsa bir aynısını çekti, sinesine aldı gidiyor." dedi.

Bu suretle Bayramiyye müridi olarak Hama'ya giden Eşrefoğlu Rumî Hz. oradan kâmil bir Kadiri Şey­hi (Şeyh Abdullah-ir-Rumî-i Kadiri) olarak doğum yeri İznik'e dönmüşler.ve Kadiri Tarikatının Eşrefiye kolunu te'sis buyurarak Pir-i-sâni'liğe yükselmişlerdir .Alem-i Cemal'e intikal buyurdukları Hicri-874 (Milâdî 1469) tarihine kadar İznik'te Pınarbaşı deresi civarında yaptırdıkları tekkede binlerce kişiye feyz ve irşadı ile ışık tutmuş, pek çok Meşayıh yetiştirmiş, gerek İstanbul'da gerekse bu havalide bir çok tekkeler kendisine bağlanmışlardır.

Kadir Tarikatı'nın silsilesi hakkında bilgiler

Müzekkin-Nüfus adındaki eserinin 358. sayfasında tarikat silsilesini bizzat şu şekilde açıklamaktadırlar:

- Şeyh Abdullah bin Eşref bin Muhammed-il-Mısri (Şeyh Abdullah-ir-Rumî'nin tevbesi ve telkini ve tacı ve hırka ve seccadesi ve ameli ve terbiyesi ve icazeti Şeyh Seyyid Hüseyin Hamavî)

Anın dahi Mürşidi, ehl-i tarikat ve erbab-ı hakikat atası Seyyid Şehabeddin Ahmed

Anın dahi bahr-il-esrar atası Seyyid Şeyh Hüsameddin

Anın dahi mâ'den-ir-rümuz ve mû'ciz-il-künuz atası Şemsüddîn Muhammed

Anın dahi Sultan-ir-Rabbani ve kutb-us-Samedani atası Şeyh Muhyiddin Abdulkadir-i Geylani'dir. (Bunlar İmam-ı Hüseyin oğullarından dır.)

Anın dahi Kâşif-il-esrâr Şeyh Ebû Said bin Aliyyil-Mahrusi'dendir.

Anın dahi Hâris-il-Evliyâ Şeyh Ebü-1-Hasan bin Yusuf Kureşi-i lilkâri'dendir.- Anın dahi kutb-u devâ'ir-il-Evliyâ-i vel-asfîyâ Şeyh Ebü-1-Fadl Abdulvahid bin Abdülaziz'dendir.

- Anın dahi lisan-il-kuds fi beyan-iş-şems Şeyh Şibli'dendir.

- Anın dahi seyyid-il-tavâ'if-i vel-afak Şeyh Ebü-1-Kasım Cüneyd-i Bağdadi'dendir.

- Anın dahi sultan-il mürşidiyn-i Fil-âlemiyn Sırri-i Sakati'dendir.

- Anın dahi Şeyh Mâ'ruf-u Kürhi'dendir.

- Anın dahî Dâvud-u Tâ'i'dendir.

- Anın dahi Şeyh Habib-i A'cemi'dendir-

- Anın dahi Şeyh Hasan Basri'dendir.

- Anın dahi Emir-el-mü'miniyn Ali bin Ebi-Tâlib (Hz. Ali) (Radiyallâhu anhu)'dir.

- Anın dahi Peygamberimiz Hâtem-en-Nebiyyin ve İmam-el-mürseliyn Rasulu Rabbil âlemiyn Hz. Muhammed Mustafa (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizdendir.

- Anın dahi emin-i vahy-i Îlâhi Cebrâil (Aleyhisselâm)'dendir.

- Anın dahi Mâlik-il-Mülk zül-Celâl-i vel-İkram Allahu Teâlâ Hz.'dendir.

Eşref Zade azm-i cinân eyledi.

Mısraı, âlem-i cemale intikalinin tarihi olan 874 hicri yılını göstermektedir.

Tecellî-i şevk-i didarın beni mesteyledi hayran,

Enel-Hakk sırrını candan anınçün kılmazam pinhân.

Matlâ'ı ile başlayan meşhur ilâhisi bir çok Arifler tarafından şerh edilmiş bulunan Eşrefoğlu Rûmi Hz.'nin, pek çoğu ilâhi olmak üzere sofiyyane şiirleri de vardır ki, divanı bir çok defalar basılmıştır. En son hicri 1291 tarihinde basılmış olan Müzekki-n-Nüfus adındaki eserini hicri-852 tarihinde te'lif buyurmuşlardır ve 533 yıldan beri bir çok defalar basılmış olduğu anlaşılmaktadır. Basılmamış olan ve bazı kütüphanelerimizde yazma nüshaları bulunan diğer eserleri de şunlardır:

Tarikatnâme-İbaretnâme-Mâ'zeretnâme-Delâ'il-ün-Nübüvve-Fütüvvetnâme-Elestnâme-Hayretnâme-Münacatnâme-Nasihatnâme-Esrar-üt-tâlibiyn-tâcnâme. Aziz ruhuna Fatihalar ithaf ederken, O'nun bir dörtlüğü ile bu bahse son veriyoruz:

Bu şöhretten geç Eşrefoğlu Rumî,

Ki âşıklara şöhret tuzak oldu,

Elin çek fariğ ol cümle cihandan. Sana çün bu cihan uğrak oldu.

Bu dünya ağulu bir yılandır.

Cefası çok sefası hep yalandır.

Burada maksadımız:"Şeyhe ne lüzum var?" diye kendinizi kapıp koyuvermemenizi ve elbette her kişiye bir Şeyh edinmek lazım olduğunu anlatmaktır.

Şimdi, bir kaç âyet-i kerime ve hadîs-i şerîf ile aklî deliller beyan ederek Şeyhin lüzum ve ehemmiye­tini sana bildireyim ve herkese bir Şeyh edinmenin lüzumuna seni inandırayım. Zira, mürşidsiz yola çı­kan kişi, mutlaka azgınlığa düşse gerektir. Onun içindir ki, Rasûl-i Zişan Efendimiz:

"Ümmetimin âlimleri, ben-i İsrail peygamberleri gibidir."142 buyurmuşlardır.

Ümmetime, din yolunu gözetmekte ve göstermekte onlara uymak gerektir, demek istemişlerdir.Burada âlimlerden murad elbette ve elbette ilimleriyle âmil olan âlimlerdir. Onlar, meşâyihten halkı Hakka çekip götürenlerdir.

Abdullah İbn-i Mes'ud (Radiyallâhu anhu) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vese!lem)'den rivâyet ederek buyurmuşlardır ki:"Bir gün, Rasûl-i Zişan Efendimiz yere kum üzerine kendilerine doğru düz bir çizgi çektiler ve:- İşte, bu yol Allah yoludur, buyurduktan sonra o çizginin sağına ve soluna bir çok çizgiler daha çektiler ve:- İşte bunlarda her birinin başında şeytanın oturduğu yollardır ki, bu yollara girenler de şeytana uymuş olurlar, buyurdular ve şu iki âyet-i kerime'yi okudular:

(Sûre-i En'am Ayet 153)

"Şüphe yok ki, bu benim dosdoğru yolumdur. Ona uyun. Başka yollara tabi olmayın ki, sizi hakkın doğru yolundan ayırıp, uzaklaştırmasın."

Böyle olduğuna göre taliplere neden Şeyh gerekmesin? Elbette bu yola giden aşıklara bir mürşid gerektir.Yön bilir, yol yordam bilir bir kılavuz lâzımdır ki, talipler bu şeytan yollarına gitmesinler.

Bu korkudan ötürü, Hakk Teâlâ her yüzyılın başında, tarik-i Muhammediye'yi talim edecek, şeytanın illetlediklerini (manevi hasta ettiklerini) düzeltecek, sünnetleri ve müstehabları yenileyecek bir kişi gönderir. Ebû Hureyre (Radiyallâhu anhu)'den rivâyet edilen şu Hadîs-i şerîf, bu görüşü doğrulamaktadır:

"Şüphesiz Cenâb-ı Hakk bu ümmet için her yüz senenin başında dinini yenileyecek bir zât gönderir."

Bu Hadis-i şerifin sırrı çoktur. Şerhi uzatmayalım ve maksada dönelim:Demek oluyor ki, Şeyhler Allahu .Teâlâ'nın kullarına kılavuz olmak ve onları din yoluna götürmek için gönderilirler. Şu halde, bunlara mutlaka uymak gerektir. Eğer uyulmayarak muhalefet edilecek olursa,din yolunda eksikliktir. Onun için:

"Kendisine Şeyh edinmeyenin, Şeyhi şeytan olur" demişlerdir.Sultan-ül-ârifiyn Şeyh Bayezid-i Bestami (Rahmetullahi aleyh) de buyurmuşlardır ki:

"Kimin üstadı yoksa, şeytan ona üstâd olur."

Bazı arifler de buyurmuşlardır ki: "Her kim, Şeyh edebiyle edeplenmezse, Allahu Teâlâ ve Peygambe­rimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) sözü ile de edeplenmez."

Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki, Şeyhlere uymak ve onları sevmek lazımdır ve her kişiye bir Şeyh edinmek ve onun edebi ile edeplenmek gerektir.

Zira, Şeyhler taliplerin çobanı gibidir. Çobanı olmayan koyunu, elbette kurt kapar.

Bir başka delil de şudur: O iki cihanın fahri, 'kâinatın Serveri bütün yaratılmışların beyi, kıyamet gü­nünün şefî'i, Allahu Teâlâ'nın habibî iken ve hassatan kendisi için yarat-

mış ve kendisine evvelinin ve âhirinin ilmini vermiş ve bildirmiş ve: "Sen olmasaydın bu kâinatı yaratmazdım."143 demiş iken, Cebrâil (Aleyhis selâm) O'na mürşid oldu ve kılavuzluk etti. Hz. Muhammed Mustafa (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz de bu yolu mürşidsiz yürümedi, Cebrâil (Aleyhis-selâm) geldi, O'nu kendi makamına kadar götürdü ve:

Yâ Muhammed! Ben, makamıma kadar geldim. Bundan öteye bir adım atarsam helâk olurum, dedi. Efendimiz kendisine sordu:- Yâ ben ne yapayım? Yolu da bilmiyorum, nereye gideyim?

Bunun üzerine başka bir melek geldi ve O'nu alarak ileri götürdü. Böylece, birçok meleklerin kılavuz­luğu ile GÂBE KAVSEYN makamına varıncaya kadar, o iki cihan fahrine niceleri mürşid oldu. Bu konuda da haberler pek çoktur.

(Eşrefoğlu Rumî Hz.'nin Müzekki-n-Nüfus adlı eserinden alınan yazı burada sona erdi.)

Eşrefoğlu Rumî Hz.'nin Müzekki-n-Nüfus Kitabını birkaç tane ayrı ayrı kitabevlerinin baskılarını okudum. Birbirlerinden farklılıklar buldum. Tam aslını Bilâl Babamdan kalan eski yazıyla yazılı olan Müzeki-n-Nüfus kitabını ben yazmayı düşünüyorum. Allahu Teâlâ izin verirse ilerde bastıracağım (İnşallahu teâlâ). .

Müzekkin-n-Nüfus Kitabının yazarının sıradan bir adam olmayıp Evliyâların Piri Şeyh Abdülkadir-i Geylani Gaddesallahu Sırrahul Aziz'i geçtikten sonra ikinci Pir sayılan "Pîr-i Sâni" diye anılan Eşrefoğlu Rûmi Hz.'nin 533 sene evvel yazdığı Müzekki-n-Nüfus kitabı defalarca basılıp, dağıtılıp günümüze kadar gelmiştir. Şimdi tasavvufu, tarikatı, maneviyatı, ilmi hikmeti, İlm-i Ledün'ü, manevi âlemleri ve buna benzer anlaşılması tasavvufça güç olan bir çok konuları en açık bir şekilde izah etmektedir. Her söylediği sözü âyet, hadîsle ve hadîs-i kudsîlerle isbat etmektedir. Edille-i şer'iyeye tam uygun olarak yazmıştır. Aksini iddiaya mahal (yer) yoktur. Bu kitaba karşı gelmek bizzat Allahu Teâlâ ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e, âyete ve hadîse, edille-i Şer'iyyeye karşı gelmek demektir. Çünkü âyete itiraz âyetle, hadîse itiraz hadîsle olması lazım, itiraz edenler sadece ünvanları ile itiraz ediyorlar. Müzekki-n-Nüfus Kitabındaki âyet ve hadîslere uymayan akıl, görüş, her ne olursa olsun küfre varır. "Anlayana bir söylesen yüz olur. Anlamayana bin söylesen az olur" "Anlayana sivri sinek saz anlamayana davul çalsan az." Bu kitabın 414. sayfasından 429. sayfasına kadar okursan, nice âyet ve hadîsler vardır ki, hepsi tam izah ediliyor. Bunlar herhangi bir batıl görüşe ters gelebilir!

(Kütüb-i Sitte, Cild 1, sayfa 360'da) Mutezile mezhebindekilerin işine gelen hadîs-i şerîfe doğru, işine gelmeyen hadîs-i şerîfe bu hadîs mevzudur, dediklerini yazıyor. Bunun gibi, sünnete tâbi ol, yap, yapmaz inkar edersen cehennemliksin kabilindeki hadîslere, mevzudur, yalandır, uydurmadır; kendi fikrini be­nimseyen, doğrulayan hadîs-i şeriflere hakiki hadîstir diyorlar.

(Kütüb-i Sitte. Cild 2. Hâdîs No: 56)

Mikdâm ibn-i Ma'dikerb (Radiyallâhu anhu) anlatıyar: Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdular ki:Haberiniz olsun, rahat koltuğunda otururken, kendisine benim bir hadîsim ulaştığı zaman kişinin:"Bizimle sizin aranızda Allah'ın kitabı vardır. O'nda nelere helâl denmişse onları helâl biliriz.. Nelere de haram denmişse onları haram addederiz." Diyeceği zaman yakındır. Bilin ki, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'ın haram kıldıkları da tıpkı Allahu Teâlâ'nın haram ettikleri gibidir."

 

Ebû Davud'un rivayetinin baş kısmında şu ziyade de mevcuttur:Haberiniz olsun,banaKitap ve bir o kadar da (sünnet) verildi." Rivayetin gerisi yukarıdaki manada devam eder.

Bilâl Babam çok şanlı (ünlü) bir âlim ile karşılaşıyor. Bilâl Babamın âyet ve hadîsle söylediği sözleri inkar ediyor. "Tarikattan maksadın ne? Şeriat yetmez 'mi?" sorusuna Bilâl Babam:

- Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz Hz.

(Râmûz-ul Ehâdis, Hadîs No: 3187)

"Şek olmayan ilmi, Kur'ân öğrendiğiniz gibi, iyice belleyinceye kadar öğrenin, zira ben onu öğreniyorum."

Yakin ilmini, Kur'ân-ı Kerim öğrenir gibi öğreniniz.. Hatta onu iyice belleyiniz. Ben de öğrenmeye çalışıyorum.

Kur'ân-ı Kerim'de de buyurulan Musa (A1eyhis selam)'nın Hızır (A!eyhis selam)'dan öğrendiği ilimde aynıdır.144

Yine bir hadîs-i şerifte:"İki günü birbirine uygun olan mağbundur."145 buyuruluyor.

Bu gün şeriattayız, yarın şeriattayız, öbür gün yine şeriattayız; iki günümüz birbirine uyuyor. Bu gün şeriattayız, yarın tarikattayız, öbür gün hakikattayız. İki günümüz birbirine uymuyor.

Bizim hadîslerle yazdığımız kitabımızı okuyan bir âlime - Nasıl doğru mu? Bu kadar hadîs-i şerîfe ne diyorsun? Hepsi mevzudur diyordun. Bu sefer hadîs-i şeriflerin alındığı kitapların isimleri ve numaraları ile yazmış, buna da itirazın var mı?" deyince adam: - Ben de kaynaksız hadîsleri varsa onları yalanlayacak söz arıyorum." gibi bu kabilden cevap verdiğini söylediler.

Bilâl Babamın "Şu kitaptan alınmıştır" diye buyurduğu tasavvuf, fıkıh kitaplarının sayısı otuz birdir. Her kitap ortalama sekiz ile onbeş cild arasındadır. Her kitab on cild olarak eski yazı hesap edilse üçyüz on cild eder. Giresun'da Bilâl Babamı hapsettiklerinde, kitaplara el koydular ve vermediler. O kitapları arattırdım ve pek azını satın aldım. Bazılarını emanet olarak bulup fotokopisini çektirdim. Değişik kitap­lar aldım. Bunlar yüz otuz cildtir. Üç misli daha almam lazım ki Babamın yazdığı hadîslerin hepsine kaynak vermeye yeterli olsun. Dörtbinden fazla hadîsi vaaz kasetlerinde söylemiş, kitaplarına yazmış. Bunların yüzde elli kadarının kaynaklarını yazmış, bende aradım yüzde doksansekizinin alındığı kitabı kay­naklarını yazdım. Yüzde iki kadarını daha bulamadım, itiraz edecek kişide kitabı açıp arıyor arıyor, kaynaksız bir hadîs bulursa "Bu kitapla amel edilmez, okumayın." diyor.

Hocam sen bunları inkar ediyorsun ama, iyi düşün bunları yazanlara "Hazretleri" deniliyor. Daha sana hazretleri denilmiyor. Bunların sözlerinden, yaptıklarından yüzbinlerce insan irşad oluyor ve faydalanı­yor. Senin sözünle de müslümanlar tefrikaya düşüyor. Bunların sözleri hep âyet, hadîsle; itiraz edenlerin sözleri ise kulaktan kulağa duyma iledir. Hz. Pir Abdulkadir deyince, gayri müslim'lerden müslüman edip tarikata girdirdiğinin sayısı onbinin üzerindedir. Diğerleri de onunkinin bir benzeridir. Onlar islâma bu kadar faydalı, bizde sadece biz bizeyiz. Allahu Teâlâ onların bu dünyada himmeti maneviyatından, ahirette de komşuluk ve şefaatinden ayırmasın. (Amin)

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) hadîs-i şerifinde buyuruyor ki: (Yuhibbü'ş-Şeyheyn ve yühibbül hateneyn) İki şeyhimi, iki damadımı sevenler yarın mahşerde benimle beraber olurlar."146

Bu hadîs-i şerîfi hoca ve hatipler hutbeye çıkıp cemaata karşı vaaz ederler. İki Şeyhim dediği Hz. Ebû Bekir (Radiyallâhu anhu) ve Hz. Ömer (Radiyallâhu anhu)'dir. İki damadım dediği Hz. Osman (Radiyallâhu anhu) ile Hz. Ali (Kerremallahu veche)'dir.