Tarikatı inkâr edenler kâfir olur mu, olmaz mı? Diye soruyorlar. Kur'ân-ı Kerim'de:(Sûre-i Ahzab, Ayet 41)
"Ey Allah'a iman edenler! Allah'ı çok zikredin."
Dediğine göre zikrullah emr-i ilâhidir. Allahu Teâlâ'yı çok zikretmek farzdır. Tarikatta zikrullah çok yapılınca bu farzı tarikat ehli yapıyor. Ayrıyeten tarikat vaciptir. Allahu Teâlâ'nın kesin emir ve nehiyleri farzdır. Bu âyete göre zikrullahı çok yapmak kesin emir (farz)'dır. Yine Kur'ân-ı Kerim'de işaret edilenler vaciptir. Ayet ve Hadîs-i şeriflerde işaret edilenlerin birçokları tarikatta yapılınca hakikî tarikatta vaciptir. Nafile namazların yapılması gerektiğine hem Kur'ân-ı Kerim’de işaret ediliyor,19 hem de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) hadîs-i şeriflerinde buyuruyor. En kıymetli tefsir kitaplarının bazılarında bile Kur'ân-ı Kerîm'deki zikrullah âyetlerini "Anmak" diye yazıyor.
Tasavvuf âlimlerinin zikrullah halkası kurup toplu veya yalnız Allahu Teâlâ'nın isimleri ile çağırarak veya gizli olarak Allahu Teâlâ'nın isimleri ile zikretmelerinin başı bu âyettir. Bir kâfir müslüman olmak isterse "Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Rasulullah" söylettiriliyor. Bu anmak mıdır? Bir kişi öleceği zaman yine şahadet kelimesi getirttirilip hem de "Allah Allah" dedirttiriliyor. Bu anmak mıdır? Bir kâfiri mü'min eden, bir mü'minin ölürken imanını kurtaran zikrullahı söylemeyip, anmaktır, hatırlamaktır gibi küçümseyip kısaltmak, söylememek ne kadar hazindir! Mü'minlerin bir araya toplanıp hep bir ağızdan "Allah, Allah", "Lâ ilâhe illallah" ve Allahu Teâlâ'nın diğer doksan dokuz isimlerini hep bir ağızdan söylemek anmak mıdır? Ezan, kamet anmak mıdır? Bunların hepsi zikrullahtır.
(Sûre-i A'raf, Ayet 180)
"En güzel isimler (el- Esmaül-hüsna) Allah'ındır, o halde O'na o güzel isimlerle dua edin. O'nun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır."
(Sûre-i İsra, Ayet 110)
"De ki: İster Allah deyin, ister Rahman deyin. Hangisini deseniz olur. Çünkü en güzel isimler O'na hastır...(İlâ âhir)."
(Sûre-i Haşr. Ayet 24)
"O, yaratan, var eden, varlıklara şekil veren Allah'tır. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanlar O'nun şanını yüceltmektedir. O, galip olan her şeyi hikmeti uyarınca yapandır."
Evliyaullahtan bir zât boyacı dükkanının önünden geçerken:
"Boyacı boyacı ah! Beni yaktın boyacı" diyor. Boyacı: "Bizim kızımıza göz
koydu" deyip onu mahkemeye veriyor. Hakim, o zâta sorunca elindeki her türlü
çiçekten olan demeti göstererek: "Ben bunları boyayan boyacı için öyle dedim"
diyor. Hem millet manasını anlıyor, hem de kendisi berat ediyor.
Zikir nedir ?
Zikrullah nedir ?
Zikir: namaz kılma, Kur'ân-ı Kerim'i okuma, mevlid okuma, Allahu Teâlâ'nın isimlerinden birini veya birkaçını çağırarak söylemenin hepsine denir. Ama zikrullah diye bir tek Allahu Teâlâ'nın ismini veya isimlerini tek başına veya toplu olarak hep bir ağızdan söylemeye; aşk gelirse herkesin kendi kendine o isimlerle çağırmasına zikrullah denir. Zikir aynı zamanda anmaya, hatırlamaya da denir. Türk ordusu asırlardan beri düşman üzerine hücuma kalkarken hep bir ağızdan zikrullah ederek "Allah Allah" diye hücuma kalkar. Alay davulu, hücum borazanı çalınır, hep bir ağızdan zikrullah edilir. Mehter takımında da aynıdır. Davul, zurna, zikir, zikrullahtır.
(Sûre-i Maide, Ayet 35)
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun. O'na yaklaşmaya yol (vesile, çareler) arayın ve yolunda cihad ediniz ki kurtuluşa eresiniz."
Allahu Teâlâ'ya yaklaşmak için hakiki tarikat en büyük vesiledir. Bu âyete göre tarikat vaciptir. Bunun dışında Allahu Teâlâ'ya yaklaşmak için vesile nasıl yapılıyor, kim yapıyor? İşte bir tek hakiki tarikat ehli beş vakit farz namazdan fazla olarak nafile olan teheccüd, işrak, kuşluk, evvabin namazlarını kılar. Bir ay farz oruçtan fazla Recep, Şaban, Muharrem v.b. bazı mübarek günlerde oruç tutar. Ayrıca zikrullah eder ve tesbih, ders çeker. Bunların hepsini yapmak âyette buyurulan «vesile, çare aramaktır.»
(Sûre-i Tevbe, Ayet 119)
"Ey iman edenler! Allah'tan korkunuz ve sadıklarla beraber olunuz."
Bu sadıklar kimlerdir? Hem şeriatla hem tarikatla çalışıp hakikat, ma'rifet sırrına erenlerdir. Allahu Teâlâ bunlarla beraber olmamızı emrediyor. Sen o sadıkları ara bul, onlarla beraber ol. İşte emr-i îlâhi, işte Kur'ân, işte farz. Onun için tarikatta farz, vacip, sünnet ve nafile hepsi de vardır.
Şeriat: ilkokul, Tarikat: ortaokul, Hakikat: lise, Ma'rifet: üniversite gibidir. Şeriat beş vakit namaz, bir ay oruç, hac, zekat bu ilkokuldur, İlkokulu bitiren yine ilkokulda okuyacağım derse olmaz. O ilk girdiği zaman ki temel dersi ilkokulda öğrendiği okuma-yazma tüm okullarda okumanın esası olduğundan onsuz da olmaz.
Yine şeriat, tarikat, hakikat, marifet dört katlı bir binaya benzer. Binanın alt katı şeriattır, bu bakkal dükkanına benzer. İkinci kat tarikattır, bu kuyumcu dükkanına benzer. Üçüncü kat hakikattir, bu mücevharatçı dükkanına benzer. Dördüncü katta ma'rifettir. Bu dış devletlerle ithalat, ihracat yapan büyük tüccarların oturduğu yere benzer. Kuyumcu, mücevharatçı ve tüccar hepsi bakkal dükkanından günlük ihtiyaçlarını almaya mecburdur. Aynı onun gibi; "Biz tarikatta, hakikatta, ma'rifette ilerledik. Bizim şeriata İhtiyacımız yok." diyen kişiler çok yanılıyor. O şeriat günlük gıdadır, zaruri ihtiyaçtır. Bunsuz olmaz.
Tarikatı inkâr eden kâfir olur mu, olmaz mı? sorusunu soran ve tarikatı inkâr eden, tarikat hakkındaki âyetleri biliyor, kasıtlı soruyor, hem de itiraz ediyorsa kâfirdir. Bilmiyor, bilmediğinden ötürü inkâr ediyorsa günahkâr olur.
(Sûre-i Maide, Ayet 48)
"...Sizin için bir şeriat bir de tarikat koydum..." (ilâ âhir) buyuruyor.
Ayette geçen "şir'aten" şeriat, "minhaç" tarikattır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Hıra mağarasına çekilip orada çalışması; Tarikattaki uzlet, halvet, çile, inziva gibi şeylerin esasıdır. Tarikatta bunlarla ve bu gibilerle bir yere çekilip çalışılmalıdır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bir hadîs-i şerifinde:
"Her kim kırk gece halisen, muhlisen ibadetle sabahlarsa kalbinden diline ilm-i hikmet pınarları akmaya başlar."20 buyuruyor.
Bu gibi hadîs-i şeriflere göre tarikatta çileye girerler. Çile hakiki Şeyhten izinsiz olmaz.Bir kardeşimize tarikattaki halleri inkâr eden biri maneviyatta Allahu Teâlâ ile geçirdiğin halleri açıkla deyince kardeşimiz: Bu hâl açıklanmaz, diyor. İtiraz eden:Niçin açıklanmasın, açıklayacaksın, açıklamazsan olmaz, deyince kardeşimiz:Sen ailen ile yatıp-kalktığını açıklayabilir misin? O:Açıklayamam.Kardeşimiz:Niçin açıklayamıyorsun? İtiraz eden:O mahremdir, açıklanmaz. Kardeşimiz:- Seninle ailen arasındaki şeyler mahrem olurda; benimle Allahu Teâlâ ile aramda olan haller mahrem olmaz mı? O misalle anlatılmaz da bu misalle anlatılır mı? diyor.Şeyh Muhiddîn Arabî, Mansûr-i Bağdad-î, Şemsi Tebrizî açıklamadılar, o uğurda canlarını verdiler.
Çünkü Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem);
"Evliya kerametini gizlesin."21 buyuruyor. Bir kız ile bir oğlan gizli konuşsalar; oğlan kızla gizli olarak konuştuklarını başkalarına anlatsa kız ona bir daha yüz vermez. Derviş de Allahu Teâlâ ile arasında olan gizli. mahrem hallerini açıklarsa; açıkladığı için Allahu Teâlâ dervişten o halleri kaldırır. Ne yazık ki şimdiki insanlar kalbten geçeni bilmesi, şiş vurup ateş tutması gibi halleri açıklanacak hiç birşey yok iken kendi kendini beğendirmek için,22 halka, gösteriş yapıyorlar, bu riyadır. Maalesef Allahu Teâlâ'nın en sevmediği bu gibi halleri yapıyorlar. Millet de cahil olunca çok büyük birşey yaptı zannediyor. Halbuki derviş kendiliğinden birşey göstermez (kesinlikle açıklamaz). Ancak kaynayan kazanın kapak tutmayıp, kendiliğinden kapağı attığı gibi kendiliğinden birşey zuhur ederse olur.
(Aşağıdaki yazı Müzekkîn-Nüf'ûs, sayfa 543-546 arasından alınmıştır.)
Halvet etmek ve çile hanede oturup erba'ıyn çıkarmak ve Şeyhlerin müridlerine zikir, telkin etmek, Fahr-i Kâinat Efendimizden mi kalmıştır? Yoksa, daha önce gelip geçen Peygamberân-ı izam da bunları yaparlar mıydı? Yahut, Meşayih bunları talipler maslahatı için kendileri mi icat ettiler?
Sünnettir.Rasûl-ü zişan aleyhi ve âlihi salâvatullah-il-Mennân Efendimiz Hz., bu âleme teşrif buyurmalarından evvel muhterem ataları İbrahim Peygamber (Aleyhis selâm)'e; kâfirler Mekke-i mükerreme'yi elinden alıp işgal ve istilâ ettikleri zaman, Cebrâil (Aleyhisselâm) geldi ve zikir telkin etti.
Zira İbrahim (Aleyhis-selâm), kâfirlere mağlup olmuş ve ne yapacağını tayin etmekte aciz kalmıştı. Hakk Teâlâ Hz.'ne niyazda bulundu:- îlâhi! Sen bilirsin, sen padişahsın. Bu kâfirler bana galip geldiler. Aciz kaldım, ancak sen den medet dilerim, dedi. Gerçekten, kâfirler Mekke-i Mükerreme'yi işgal etmişler, Beyt-i Muazzamanın içine putlar doldurmuşlar ve o kutsal şehri put hane haline getirmişlerdi.
Hakk Teâlâ Hz. buyurdu:
-Yâ İbrahim! Sen aczini bildinse, biz de kendi kudretimizi senin aczinde zahir ederiz. O zaman, sen de bizim kudretimizi görürsün. Sana Cebrail'i göndereceğim, LA İLAHE İLLALLAH, kelimesini telkin edecek ve zikri öğretecektir. Nasıl bir yerde ve kaç gün müddetle durup zikirle meşgul olman gerektiğini de talim eyleyecektir. Sen de, kâfirlerden intikamını alır ve benim kudretimi görürsün.
Derhal, o peyk-i celil-i hazret, namus-u ekber Cibril-i emin geldi ve:
- Yâ Halilullah! dedi. Hakk Teâlâ, sana LA İLAHE iLLALLAH'ı telkin etmemi emir buyurdu.
Cebrâil (Aleyhis selâm), LA İLÂHE İLLALLAH'ı İbrahim (Aleyhis selâm)'e uç kerre telkin etti. Cebrâil (Aleyhîsselâm) LA İLAHE İLLALLAH dedi, İbrahim (Aleyhis selâm) dinledi. İbrahim (Aleyhis selâm) söyledi ve Cebrâil (Aleyhis selâm) dinledi ve böylece üç kerre tekrar ettiler.
Bunun üzerine ferman-ı İlâhi şerefsâdir oldu:
- Gayet karanlık bir halvette çilehaneye girsin. Orada kırk gün oturmağa niyyet etsin ve kırk gün LÂ İLAHE İLLALLAH demeğe devam etsin. Tâ kî.Hakk'ın kudreti zahir olsun ve Mekke-i Mükerreme'yi kâfirlerin ellerinden alsın ve putları da çıkarsın.
İbrahim Peygamber (Aleyhis selâm), gitti karanlık ve tenha bir yerde kırk gün oturmağa niyyet ederek çilehaneye girdi. Kırk gün orada LA İLÂHE İLLALLAH demekle meşgul oldu. Kırk gün, dört kerre on gün olur. Üç on gün, yani ilk otuz gün geçip son on gün kalınca, İbrahim (Aleyhis selâm)'in bütün uzuvlarına zikir sirayet etti. Yani, zikir ağzından, gözünden ve bütün uzuvlarından zahir olmağa başladı ve sancak çekerek zakirin üstüne galip oldu. İbrahim (Aleyhis selâm)'in ağzı kurumuş ve dili damağına yapışmıştı. Artık, söylemeğe mecali kalmamıştı. Fakat, içeriden gönlü de zikre başladı ve nurunu dışarıya verdi. Bunu görünce hayretler içinde kaldı ve kendi vücudundan birçok ellerin çıkmakta bulunduğunu da hayret ve dehşetle müşahede etti. Göğsünden de heybetli sesler geliyordu ki, insan buna takat getiremezdi. Kendisinden çıkan eller, Mekke-i Mükerreme içinde bulunan bütün putları tutup tutup şehir dışına atıyorlardı. Kâfirler, o putları alıp yerlerine koyuyorlardı. Fakat, o eller tekrar atıyorlardı.Kâfirler aciz kaldılar, demir kazıklar ve kalın zincirlerle o putları yerinde tutmağa çalışıyor, muvaffak olamıyor ve yine atılıyordu. İbrahim (Aleyhis selâm), bunları halvetinde temaşa ediyordu. Bu esnada, bazı dostları bulunduğu çile hanenin kapısına gelmiş kendisine sesleniyorlardı:
-Yâ İbrahim! Ne duruyorsun? Dışarı çık da gör, bir çok eller çıktı ve Mekke'yi işgal eden ne kadar kâfir varsa hepsini birer birer yakalayıp şehir dışına çıkardı. Kâfirlerin hepsini sürüp perişan etti, diye haber verdiler. İbrahim (Aleyhis selâm), dışarı çıktı, olup bitenleri görünce Allahu Teâlâ'ya hamd-ü senâ etti. Hakk Teâlâ buyurdu:
- Yâ İbrahim! Gördün mü kudretimi? Bundan sonra daima LA İLÂHE İLLALLAH kelimesiyle meşgul ol ki, Hakk Teâlâ'nın kudret eli çıksın, gönlünü ağyardan ve başka hayallerden arındırsın, arzu putlarını kırsın ve eritsin...
Cebrâil (Aleyhis selâm), İbrahim (Aleyhis selâm)'e zikir telkin ederek onu bir çilehane de halvete gönderdikten ve zikrullah ile meşgul olmasını da bildirdikten sonra, bütün eksikliklerini tam- amladı. Bundan da anlaşılıyor ki, zikrullah ile meşgul olanların bütün eksikleri giderilir.
Şu hikayemizden de açıkça belli olmaktadır ki, çilehanede halvet olmak ve erba'ıyn çıkarmak, bizzat Cebrâil (Aleyhis selâm)'ın telkini ile olmuştur.
Kaldı ki, Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz Hz.de, Hz.Ali (Kerremallahu Veche) Efendimize zikir telkin buyurmuşlardır. Bir gün, Hz. Ali'ye:
(Ğammid ayneyke vesma selâse merratin sümme gûl ente selase merratin ve ene esmau fe galen-Nebiy’yü aleyhis-selâtü vesselam’ün lâ ilâhe illallahü selase merratin muğammiden ayneyhi rafian savtehu sümme hakeza gale aliyyün ven-Nebiyyü yesmeu)- Yâ Ali! Gözlerini yum... Sana söyleyeceklerimi üç kerre dinle... Sonra, sen söyle üç kerre de ben dinleyeyim, buyurduktan sonra Aleyhis salâtü vesselam Efendimiz üç kerre Lâ ilâhe illallah dediler. Hz. Ali gözlerini yummuş olarak dinlediler ve üç defa da o söyledi ve Efendimiz dinlediler.İşte, Fahr-i âlem (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz, Hz. Ali (kerremallâhu veche) Efendimize böylece zikri telkin buyurdular.
(Müzekki-n-Nüfus kitabından alınan yazı sona erdi.)
"Her kim kırk sabah halisen muhlisen Allah’a ibadetle sabahlarsa kalbinden diline İlm-i hikmet pınarları fışkırır."23 hadîs-i şerifine göre; her Peygamber, her Evliya (büyük zât) çileye girmiştir. Müzekki-n-Nüfus kitabında da anlatılan; İbrahim (Aleyhis selâm) ve Hıra Mağarasında Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in yaptıkları gibi. Bilâl Babamda bu açıdan çileye giriyor.Yalnız Bilâl Babam:
"Benim dediklerimle çalışırsanız, sizin çileye girmenize hacet (gerek) yoktur." buyurdu.
Bilâl babam çilede iken başından geçen bir olayı şöyle anlattı:
Bir gün namazda idim. Kıyamda iken büyük, iri bir yılan, secde yerime kıvrılmış, bana doğru uzandı. Bunun yılan olmayıp, beni çileden çıkartmak için cinnilerin bir sihri olduğunu biliyordum. O an kendimde bir çok eller olduğunu gördüm. Hem namazı bozmuyor, kıyamda sûre okuyorum, hem de o ellerin biri ile yılanı ortasından tutup, diğeri ile kılıç vurdum. Yılan dört parça olup yere düştü. Yanımdan bağırarak kaçtıklarını gördüm. Çilede öyle zevkli haller olur ki; tarif edilmez. O halin bir dakikası o kadar güzel, iyi ki anlatmak kabil değildir.
Halk dilinde; sen bana o kadar eza ettin ki beni çileden çıkardın derler. Bu söz onu çileden çıkarmanın ne kadar büyük hakaret olduğunu anlatıyor.
Dervişin çileden çıkması kaç çeşittir ?
Dervişin çileden çıkması dört çeşittir:
Birincisi:Çileyi bitirir, çıkar. Bu normaldir. Halka en yarayışlı adam olur.
İkincisi: Günü bitmeden çileden çıkan, okulda birçok seneler okuyup sınavda başarısız olan, emeğini zay eden gibidir. Bu çileden çıkma dervişe çok ağır gelir.
Üçüncüsü: Çileye girer, kırk gün içerde hapis olmuş sonra dışarı çıkmış gibi dışarı çıkar. Kendisinde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in dediği ilim, irfan kalbinden diline gelen ilim olmaz. Çilede yer içer, uyur birazda ibadet eder, buz gibi olarak çileden çıkar.
Dördüncüsü: Kendini çileye girdiren Şeyhi kendinin halini çeviremez. Nefis, şeytan kendisini ya azdırır zındık olur, islâmlıktan çıkar. Zındık sözlerini söyler, âyete ve hadîse muhalif konuşur.Ya da meczup (yarı deli) olur.Yahut da tam kafayı bozar zır deli olur.
Yine "Anamdan emdiğim süt burnumdan geldi" derler. Çilede bu da olur. Çilenin 28. gününde burnumdan aynı süt gibi beyaz sıvı akmaya başladı. Her gün dört havlu o burnumdan akan sütle doluyor. Onlar yıkanmaya gidiyor, temizini veriyorlar. Bir kaç gün böyle devam etti. İşte anamdan emdiğim süt burnumdan geldi. O kadar zor ki tarifi imkânsız. O zevk olmazsa, o zorluğa katlanılmaz. O zorluk olmazsa çileden çıkmayı hiç istemez.”Her büyük mükafat, bir ibtilâ ve zorluğun arkasında saklıdır.24
(İhyâu 'Ulu-mi'd-Dîn, Cild 4, Hadîs No: 139, s.240)
"Serveti kaybolmayan ve vücudu hastalanmayan kulda hayır yoktur. Allahu Teâlâ bir kulu sevdiği vakit onu ibtilâ eder. İbtilâ ettiği zaman da ona sabretmesini öğretir." buyurdu.
Allahu Teâlâ, İbtila ve sıkıntıya sabretmek ile kulunu eğitir, alıştırır. O sıkıntı ibtila olmazsa ne ile neyi alıştırsın. Devamlı trafik kitabını okuyup tatbikat yapmayan kimse onunla eğitilmedikten sonra öğrenmesine imkan var mı? İbtilasız ibtilaya sabrı öğrenmesine imkan yoktur.
(İhyâu 'Ulu-mi'd-Dîn, Cild 4, Hadîs No: 140, s.240)
"Kişinin Allah katında bir derecesi olur, o dereceye cisminde bir belâ ile mübtelâ olmadıkça ulaşamaz. Bu ibtila sayesinde o dereceye ulaşır/'
(Kütüb-i Sitte, Cild 2, Hadîs No: 49)
"Ebû Hureyre (Radiyallahu anhu) anlatıyor: Hz. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki: Mü'min, mütemadiyen rüzgarın eğici tesirine maruz bir bitkiye benzer. Mü'min devamlı belâlarla baş başadır. Münafığın misali de çam ağacıdır. Kesilip kaldırılıncaya kadar hiç ırgalanmaz."25
Belki hakikate eremen aşık,
İbtila mecaze çarpılmadıkça;
Zikre devam edip vakti seherde,
Nefsi emmareden kurtulmadıkça
Alıp nasihati koyup beynine,
Tarikat zincirin takıp boynuna;
Nazar kılıp ağırına, yeğnin
Girip kantarlara tartılmadıkca
Pirimiz Geylani, Şeyhimiz Nâdir,
Cihan-ı dolaşsan hakikat budur;
Azıtıp gideni düzelten O'dur,
Düzelmen huyunu terk etmedikçe
Yeter artık daha söylemem gayri,
Akibet inkâra gitmesen bari;
Ne yapsan döner mi huyundan huylu,
Yatıp teneşire can çıkmadıkça
Bilmez mi Pirimiz bizdeki hâli,
Severim, Şeyhimi demiştin hani:
Büyükten küçüğe sev bu ihvanı.
Sevilmen cihanda sevemedikçe.
.
Böyle olanların ziyanı nerde,Bürümesin gözünü hırs ile perde;
Kafadan söyleme gezdiğin yerde,
Huzur-u rabıta eylemedikçe.
Sen kendini bilmez misin kardeşim,
Bu yola koymuşsun can ile başın;
Acep bu hal ile biter mi işin,
Yüzünü yerlere süremedikçe.
Aç gözünü uyma sakın şeytana.
Hem sen tanı, hem de tanıt cihan'a;
Antep ellerinde yatan Sultana,
Huzur-u rabıta eylemedikçe.
(İhyau 'Ulûmi'd-dîn, Cila 4, Hadîs No: 143, s.241)
"Enes (Radiyallahu anhu)'in rivayetinde Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)
Allahu Teâlâ bir kuluna iyiliği murad edip onu sâfileştirmeği dilediği vakit onun üzerine alabildiğine belâyı yağdırır. O kimse Allah'a dua ettiği vakit, melekler:
- Bu, bilinen bir sestir derler, İkinci defa dua edip - Ya Rabbi! dediği vakit, Allahu Teâlâ: -Söyle ey kulum, istediğini yapmağa hazırım; ya istediğini veririm, yahut senden şimdi iyiliği kaldırır, kıyamette daha iyisini veririm. Kıyamet günü olduğu vakit, namaz kılan, oruç tutan, sadaka verip, hacc eden amel sahipleri gelir, sevapları tartılır ve bol bol mükafatları verilir. Sonra dünyada felâket ve musibetlerle müptelâ olanlar gelir, onlar için mizan kurulmaz, defter açılmaz. Dünyada üzerlerine musibetler yağdırıldığı gibi bu defa üzerlerine bol mükâfatlar yağdırılır. Hatta dünyada bir belâ ile müptelâ olmayanlar, keşke bizimde vücudlarımız makaslarla biçilseydi de bu gün bunların aldıkları sevabı alsaydık, derler. İşte bu Allahu Teâlâ'nın:"Ancak sabredenlere ecirleri hesapsız ödenecektir." buyurduğunun anlamıdır." buyurmuştur.
''İbtilanın en büyüğü peygamberlere, ondan küçüğü evliyalara, ondan da küçüğü onları temsil edenlere gelir."26
En büyük derece çilede olduğu için en büyük ibtilada. çilede gelir. Çile deyince, en büyük sıkıntı, ibtila ve en güzel haller birbirini takip eder. Yine Bilâl Babam çilede geçirdiği günlerini şöyle anlatmaya devam etti:
Köyümüzde bir adam vardı. Vücudunu yara kaplamış, gittikçe ağırlaşıyordu, hastalığının tedavisi imkansızdı. Otuz dokuzuncu günü ben, iki tane oldum. Oturup ders çeken benim, kapı örtülü olduğu halde dışarı çıkan da benim. Olduğum yer ise her tarafı kalın örtülerle örtülü, gece-gündüz belirsiz, gözü yumuk zikrullah eden, tesbih, ders çeken benim, dışarı çıkıp gezip iş gören de benim. Hem oturup ders çektiğimi biliyorum, hem de gidip iş gördüğümü biliyorum, O hasta adamının evine gittim. Adamın ayağa kalkmasına imkân yok, ben kaldırdım. Dere kenarına bir kazan su koydum, altını yaktım, suyu kaynattım. Kendisine yıkanması için bir yer çevirdim. Oraya girdi, yıkandı, elbisesini giydi. Kendisini geri getirdim, yatağına yatırdım. Yıkanınca yaralarının hepsi döküldü, sıhhate kavuştu. Aileme "O adama git bu gece ne rüya görmüş, sorda gel" dedim. Çünkü bu yaptığım gerçek mi, hayal mî? öğrenmek istiyorum. Benim yaptıklarımı aynen rüyasında görmüş. Bu saydıklarımı aynen harfi harfine anlatmış. Onun üzerine zamanla yaralar iyileşti, iyi olup ayağa kalktı, sapa sağlam oldu.
Ben çilede zikrederken daha bir çok yerlere gittim. Çileden çıkınca gittiğim yerler, yaptığım işleri yerinde gördüm, inandım. Kırk gün bitti; çıkacağım zaman elime lüküs ışığı gibi bir şey verdiler. '"Bu senin yaptığın ibadetinden hasıl olan" dediler. Bir saraya girdim, (Hem oturup ders çekiyorum hem de buralara gidiyorum.) benim elimde ki her yeri ışıtan lüküs gibi bir çoklarını oraya bırakmışlar. Ben de bıraktım, yukarı çıktım. Bana
- Ne çalıştın, ne kazandın? Kazancının mahsulü nedir?" diye sordular. Ben:- Yüzümün karası ile geldim. Hiç bir kazancım yok." dedim.
Bana - Senin yaptığının hepsi burada yazılı. Sen ne dilek dilersen kabul olacak. Bir dilek dile yazalım." dediler. Ben:
- Şimdi dilek dileyecek kadar olgun değilim. Ne zaman o dileği dilersem, sizde o zaman yazın, dedim.
Bana:-Senin dilek yerini açık bırakıyoruz, ne zaman dilersen yazacağız. Senin çilen tamam, artık çıkabilirsin, dediler. Yine yerime döndüm. Sabah oldu, kırk gün tamam oldu. ihvanlar geldiler. Çıkınca kesmem için kurban getirdiler. Herkes çileden çıkmamı bekliyor. "Gün tamam oldu çık." dediler. Ben: Gün kırk, gece otuz dokuz oldu. Geceyide kırk yapmak için bekleyeceğim dedim. Kırkıncı gece yine beni o saraya aldılar.
- Herkes seni bekledi biz de sana çilen tamam çık dedik, niçin çıkmadın? dediler,
Ben:Gün kırk, gece otuz dokuz oldu. Geceyi de kırk etmek için bekledim dedim. "Bana:
- Biz ve ihvanlar, çilen tamamdır çık dediğimiz halde geceyi kırk yapmak için bir gece daha bekledin.Bu Allahu Teâlâ'nın hoşuna gitti ve senin çileni kat kat fazla kabul etti, dediler.
Bilâl Babamın çiledeki duası:
"Cezbe-i Rahman ver, mânayı Kur'ân ver, helâk-ı düşman ver."Ayrıca"Yâ Rabbi! ihvanlara vereceğin ibtilayi bana ver. Çünkü onlar ibtilaya, sıkıntıya dayanamazlar," diye dua ediyor.
Hadis-i Şerifte:"Cezbe-i Rahman insanların ve cinlerin sevabının hepsini tartar."27
Hadîs-i Şerîf:
"Kur'ân'ın zâhiri var, bâtını var. Hatta yedi bâtına kadar bâtını var."28
Helaki düşman: Zâhir düşmanların helâk olması, müdahale etmemesi, etkisiz hale gelmesidir.Bir de nefis, şeytan, ahlâkı Zemîme gibi bâtın düşmanlardır. Bilâl Babamın gördüğü diğer halleri uzun süreceğinden kısa yazıyorum.
Bilâl Babama: "Bu kabul olacak duanı ne zaman dileyeceksin?" diye sormak hatırımıza gelmedi, kendi de söylemedi. Bilâhire Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in hadîs-i şerifinde
"Her peygamberin makbul kabul olan bir duası var. (Kendine soruldu.) Hepsi bu dünyada dua ettiler.Ben ümmetimin affı için duamı ahirete sakladım."29 buyuruyor.
Bilâl Babam dua etmedim, sakladım, filan yerde filan iş için o saklı duayı yaptığını da söylemiyor. Anlaşılıyor ki, ihvanların ve ümmet-i Muhammed'in affı için O'da duasını ahi-
rete saklıyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) hırkasını ve tacını kendisinden sonra Yemen'deki Veysel Karani Hz.'ne götürmelerini vasiyet etti, götürdüler. Veysel Karani Hz.
"Ümmeti Muhammed'i affettirebilirsem alır, kabul ederim, yoksa almam."buyurdu.
Veysel Karani Hz. bu ümmetin günahının dörtte üçünü affettirdi ve hırkayı kabul etti.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) kabul ettiremiyor mu ki,Veysel Karani Hz.lerine havale etti? diyeceklere:
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in en sevdiği şey olan ümmetinin affı için ömür boyu dua etti. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e en büyük hediye de ümmet-i Muhammed'in affedilmesine katkıda bulunmaktır. Onun için Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ümmetini affettirmeye sebep olsun diye Veysel Karani Hz.'e hırkasını tacını göndertip O'da ümmetin affı için dua etti. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) sürülerin sahibi, ümmetinin Evliyaları çoban, ümmeti koyun gibidir. Hangi çoban koyun sürüsünü daha iyi muhafaza ederse sürü sahibi en fazla ondan memnun olur.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Önce Cihar-ı yâr'â (dört büyük halife) sonra Hz. Aişe (Radiyallahu anha) ve Hz. Fatıma (Radiyallahu anha) analarımıza:
-'"Sen ümmet için nasıl dua edeceksin? Ne katkıda bulunacaksın?" diye ayrı ayrı sordu.
İyi olup rızkını ararsın,
Kimin mülkünde sen rahat yatarsın.
Elinde var mıdır güna alâmet,
Bulasın rûzu mahşerde selâmet.
Belâ balan olup yansa semada,
Yerinip ağlar idi yana yana.
Ah yine keşf oldu birgün hazretine,
Göründü hali ümmet kendisine.
Hayasından bükaya verdi kuvvet.
Görenler hüznünü alırdı heybet.
Ebû Bekir, Ömer, Osman'ı, Haydar,
Erişti hazret i Fatıma Zehra,
Anamız Aişe Sıddık-ı hatta.
Ebû Bekir dedi: Ey Nur-i aynim,
Feda olsun sana hep valideynim.
Bizi Allah için eyle haberdar.
Dedi o Fahri âlem âli ümmet,
Beni giryan edendir asi ümmet.
Bu âsiler günah işler fenada.
Hazan yaprağı var andan ziyade
Belâ balan olup yansa semadan,
Yine İslaha dönmezler hevâdan.
Cesaret olunur her bir günaha,
Eder binde biri tevbe ilâha.
Dedi ol hazreti Sıddık-ı Ekber,
Hoş eyle kalbini olma mükedder.
Ne kadar olsa ümmetin günahı,
Alırsın boynuma nısfın günahı.
Fenalar eyledi Fahr-i Cihana,
Dedi ya Ömer sen n'eylersin evlâ.
Dedi geçmem Ebû Bekri muhakkak,
Velâkin sülüs olsun boynuma hak.
Fenalar eyledi tekrar o Sultan,
Dedi sen nice ya Osman-ı Affan.
Dedi ben onları geçmem velâkin
Olam ruzi günaha nedamin.
Ah dedi sevindi O Hazret,
Dedi sen ver yâ Ali bir beşaret.
Dedi bende sırat üzre gideyim,
Gelen asilere imdad edeyim.
Ne kadar asi olsa bir günahkâr,
Onu say eylerem lâ kuvvetim var.
Yine ümmetine olmazsa çare,
Yerine ben beni atarım nâre.
Cehennemde yanayım tâ o miktar,
Dedi ümmetime oldun fedakâr.
Yine sevindi o mahbubu Mevlâ,
Dedi sen yâ Aişe yâ Hümeyra.
Ah dedi, ben söyleyemem Zehra'dan evvel,
Ki, O bint-i Nebi'dir şanı ekber.
Dedi Zehra ki, sen bir nazeninsin,
Nişan eyle ki, ümmü'l-Mü'mininsin.
Dedi ben gerçi Ümmü'l-Mü'mininem,
Seni geçmek değil haddim zaifem
Ah dedi Zehra ki, ben mahşer yerinde,
Figana başlaram mizan önünde.
Başım kara elimde iki gömlek.
Biri kanlı, biri simli sarı renk.
Ümmetin sevabı tartılır ise,
Günahı her kimin ağır gelirse.
Koyam gömlekleri mizana elbet.
Onunla kurtulur binlerce ümmet.
Yine ağır gelen olsa günahı,
Koyam başımdaki bağlı siyahı.
Açayım başımı tek ibret olsun.
Velâkin cümle gözler yumulsun.
Dedi yâ Aişe nöbet senindir,
Ana evladına şefkat senindir.
Ne denkl-ü söyledi Şah-ı Nübüvvet,
Ağıttan bulmadı Aişe fırsat.
Dedi ben söyleyemem hayadan.
Velâkin isterem Bari Huda'dan.
Kapandı hücresine secdeye hem,
Dedi yâ Rabb'i, yâ Hallak-i âlem.
Sen ettin kalbimi memlûyi muhabbet,
Gönlüme sığmadı bu rahmi şefkat.
Beni koy nâre onlarla beraber,
Veya kıl onlarla cenneti müyesser.
Ne denklü evladı olsa günahkâr,
Ananın şefkati olur mu inkar.
Bana göstertme onlardan firaki.
Kerem kanisin yâ Hayyü Baki.
Duanın sözü ki, kâr etti cana,
Melekler başladı gökte figana.
Erişti Cebrâil verdi beşaret,
Cenâb-ı Hakk Teâlâ'dan dinle rivâyet.
Ki, layık mı Habibim zevcesini,
Koyam nara alayım rutbesini
Hem evladın bağışladım, O’nundur,
Ne eylerse eylesin Aişe’nindir
O asi evlada kim eyler imdad,
Eğer iman ile gitmezse bir fert..
Cemi-i Enbiya kılsa şefaat ,
Ona uhrada çâre yoktur elbet,
Bulan dünyada bulmuş çaresini,
Çeken dünyada çekmiş yaresini,
Fürugu nazlı rahmetle yad et ,
Sana biçare söyler itimat et.
Şeriat ehline sen eyle hürmet,
Namaz ehlinden ol, hem al nasihat,
Bu iş nasihatı bildin ise irşad,
Sana has son nefeste eyler imdad
İlâhi ehl- i beytin ümmetine .
Ki, muhtacız onların şefaatına,
Umarız ehl-i beyt’in şefkatini,
Bize gösterme mahşer şiddetini.
Şefaattır ricamız Mustafa’dan
Bütün âl-i ashâb-ı pür sefadan.
İştir bizleri dâr’ün-Naime,
Düşürme bizleri nâr-ı cahime.
Zaifiz mücrimiz âsi günahkâr,
Bizi affeyle yâ gaffar-ı Settar.
İster ise her zî âlem neylersin,
Ver salavat bula canın rahatı,
Allahümme salli alâ Seyyidina,
Muhammed’in ve alâ âli Muhammed.
Kenzül-İrfan, Hadîs No: 216)
"Allah için ilim taleb edenlerin (öğrenenlerin) rızıklarını Cenâb-ı Allah memûl olunmadık mahallerden tekeffül etmiştir." (Umulmadık yerlerden garanti etmiştir.)
Şimdi zamanımızda "Çileye girdim, çıktım." diyen bir çok kimseler, çileye konulanlar var. Bunların yaptıkları yanlıştır, çile değildir. Bir şeyh, müridinin birisini çileye girdiriyor. Mürid birşey anlayamıyor. Başka bir şeyhe geliyor, intisab edip ders alıyor. Şeyhine:
-"Şeyhim! Ben zamanla çileye girdim, çıktım bir şey anlayamadım, eksiğimiz neydi?" diye sorunca Şeyh: -"Nasıl, ne niyetle girdin, çıktın?" der. Mürid: -"Çileye girip çıkayım, büyük bir adam olayım, halka ilim, irfan öğreteyim diye girdim," der. Şeyh: - "Çileye öyle girilmez. Sırtıma giydiğim kefenim, girdiğim yer kabrim.Ya Rabbi! Ben çıkmayı düşünmüyorum. Bu ibadetle burada ruhumun alınmasını istiyorum. İster benim ruhumu burada kabzet istersen kabzetme demesi lazım. Dışarı çıkmayı, halkı, kendi kendini, herşeyi kalbinden tamamen silip atması bir tek Allahu Teâlâ'ya bağlanması gerekir. Çünkü “Sen halkı görürken kendi nefsini göremezsin. Kendi nefsini görürken Rabb'ını göremezsin. Halkı da kendi kendini de unut, çileye öyle gir, çalış." dedi. Mürid öyle girip çıkınca Şeyh: "İşte şimdi oldu." buyuruyor.
Taptuk Emre Hz.'nin isminin Taptuk kalmasının sebebi
Koyanı nâra alayım rütbesini. Yunus Emre'nin Şeyhi Taptuk Emre Hz.'nin isminin Taptuk kalmasının sebebi:
Taptuk Emre Hz. kırk sefer üst üste çileye giriyor. Kırk defa, toplamı bin altı yüz gün çilede kalıyor. (Bir sene Üçyüz atmış beş gündür) Çilede o kadar zayıflıyor ki, başında et kalmıyor, iskelet vaziyetine geliyor. Namazda rükû edince beyni içerden ön tarafa çarpar "Tak" diye ses gelirdi. Doğrulunca arka tarafa değer "tak" diye ses gelirdi. Bunu dışardakilerde duyardı. Et ete değince ses çıkarmaz ama Allahu Teâlâ bunu kullara ibret için her rukûya eğilip doğrulduğu zaman tak-tuk diye ses çıkarttırırdı. Taptuk Şeyh ismi ordan kaldı.
Bilâl Babam:Çilede ağzımda et kalmadı, dişlerimin hepsi sallanıyordu, istesem hepsini de elimle çekebilirdim.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in iki dişi şehit düştü diye ben, iki dişimi elimle çekip çilehaneye gömdüm, buyurdu.
Bir mürid çileyi bitirip çilehaneden çıkıyor. Kendini gören kazlar bağırıp kaçıyorlar. Mürid kendi kendine: "Vahşi hayvanlar; Rabiat'ül Adeviye Hz., Hz. Isa (Aleyhisselâm) ve Hz. Meryem'den kaçmaz, koşarak yanlarına gelirlerdi. Benden ehli (evcil) hayvanlar bile koşarak kaçıyorlar." diye tekrar çileye giriyor. Hz. Pir onyedi sene ot kökü yiyerek riyazet yapıp çileye girdi. Onlar gibi yapmak imkansız, ama asgarisini de yapmazsan olmaz.
Çileye girmenin vakti ne zamandır ?
Çileye girmezden evvel, dışarıda çileye girilmesi lâzım. Senelerce tuzsuz, yağsız bir tek arpa ekmeği o da çok az miktarda yiyerek riyazet yapıp öyle girilmesi lazım.
Çileye girmenin vakti şudur:
Gönlü, en tatlı ve etli güzel yemekle en tatsız yemek arasında kendisi için bir fark olmaz. En tatlı yemeğin de tuzsuz, yağsız arpa çorbasının da tadı aynıdır. İşte o zaman çileye girilir. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) Hıra Mağarasında; tuzsuz, yağsız bir tek arpa ekmeğiyle çalıştı. Çileye girecek kişi de ondan fazla yiyemez.
(Sünen-i Tirmizi. Cild 4, Hadîs No: 2486)
"Mıkdâd bin Ma'dikerb (Radiyallâhu anhu)'den rivâyet edilmiştir; Dedi ki: Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'dan şöyle buyurduğunu işittim:
İnsanoğlu karından daha zararlı bir kap doldurmamıştır. İnsanoğluna kendini ayakta tutacak bir kaç lokma yeter. Şayet (bu miktarın aşılması) kaçınılmaz ise bu durumda üçte biri yemeği, üçte biri içmesi, üçte biri de nefesi için (ayrılmalı) dır."30
Çilede yirmi dört saatte birkaç lokma yemeli deyince, o lokma sayısı üç lokmayı geçmemelidir. Bilâl Babamın yirmi dört saatte yediği bir çay bardağı dolusu arpa ununun çorbası idi. (Eski çay bardakları şimdiki çay bardağının İki mislini alırdı) Üç öğünde yediği bu idi. Bunu üçe bölersen Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in buyurduğu "bir kaç lokma" olur. Çilede olmayıpta yiyeceğim derse midesinin üçte biri kadarı yesin.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) harbten gelirken: Küçük muharebeden büyük muharebeye geldik, buyurdu. Ashâb:
- Evimize istirahata gidiyoruz.Bu harbten daha büyük muharebeyi evimizde kiminle yapacağız? dediler. Buyurdu ki Nefsimizle yapacağız.31 Ashâb:
-Nefisle cihad (harb) nasıl olur? dediler. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):- Az yemek yemek, az uyku uyumak, dünya kelâmını az konuşmak, zikrullahı ibadeti, riyazeti, mücahedeyi çok yapmak, 32 Böyle çalışmakla bu ledün ilmi elde edilir. Ashâb:
Cihadda mı zikrullah gibi olmaz? dediler. Buyurdu ki:
Allahu Teâlâ için cihad etmekte zikrullah gibi olamaz.Yalnız elinde üç kılıç parçalanıncaya kadar harb ederse zikrullah gibi olur."33
Bu açıdan Bilâl Babam riyazet ve mücahede ile yedi sene bir çay bardağının dolusu tuzsuz ve yağsız arpa ununun ekmeğini yiyerek veya çorbasını içerek yedi sene riyazet etmiştir. Akşam namazının abdesti ile sabah namazını senelerce kılmıştır. Müzekkî'n-Nüfus kitabında haftada, onbeş günde, kırk günde bir yemek yiyenler olduğunu yazıyor. Bu nasıl oluyor? Nasıl dayanıyor, açlıktan ölmüyor mu? diye soruyorlar:
Bilâl Babam'ın devamlı yediği yağsız, tuzsuz arpa çorbasıdır. Üç günde, haftada, kırk günde, altmış günde bir sefer etli, tatlı yemekleri yer. Kendi ibadetini engellememesi ve takattan (sıhhatten) düşmemek için öyle yiyor. (Kırk günde, altmış günde bir yerdi dediği odur.)
Camilere girmenin yasak olup, kimsenin camilerde en ufak bir vaaz yapamayıp çekindikleri sırada Bilâl Babam vesile olup katkıda bulundu, G.Antep, K.Maraş ve İslahiye köylerine on dört cami yaptırdı. O zaman da şeyh bir tek Bilâl Babamdı. O zalimlerin, istemezlerin devlete şikayeti üzerine otuz altı sefer tevkif edildi, elli dört sefer nezarete girdi, on sene Giresun'a, iki sene İstanbul'a sürgün gitti. Sürgün gittiği yerlerde de imkân dahilinde vazifesine devam etti. Üç sefer idamlık suçuyla yargılandı. Allahu Teâlâ'nın inayetiyle kurtuldu. Fakir, fukaranın hakkını kayırıp, yüzlerce haksız zalimi durdurdu. Allahu Teâlâ, Bilâl Babama o kadar büyük maneviyatı, o kadar büyük hâli, o kadar büyük İlm-i Ledünü ve benzeri in'am ve ihsanını rastgele vermedi. 1950 senesinden bu yana serbestleşince hiç Şeyh yokken Şeyhler birden çoğaldı. Bunların içinde hakiki olanlar pek az vardır.
Benim yazdığım bu âyet ve hadîsle olan vaazlar Bilâl Babamın ilminin bir zerresidir. Bunu yalanlamak ve başkaları ile karşılaştırmak isteyenler sadece benim yazdığımla; onların konuşmalarını sorulara cevap vermelerini karşılaştırsınlar. Hangisi âyet, hadîs ve Edille-i Şer'iye ile insanı ikna, ikaz, irşad edip ayıktırıyor. Bu karşılaştırmayı başka şeye bakmayıp siz kendiniz yapınız. O zaman Bilâl Babamın büyüklüğü meydana çıkar.
(Sûre-i Tevbe, Ayet 122)... Her kabileden bir zümre ayır...(İlâ âhir)."
Emr-i İlâhisi gelince. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ashabın içinden ashâb-ı Suffayı ayırdı. Onlar camî-i şerifin sofasında geceli, gündüzlü zikrullah ve ibâdet ederlerdi. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi vesellem) onları harbe götürmediği halde ganimet malından onlara da verirdi. Bu Allahu Teâlâ'nın emridir, Kur'ân-ı Kerim'de âyettir. Bu âyetin mucibince onları geceli gündüzlü zikrullah, ibadetle çalıştırırdı. Ashâb-ı Süffa'nın zikrullahla çalışması, harbe gitmemesi Allahu Teâlâ'nın emridir, farzdır.
Ümmet-i Muhammed'in içinde çok iyileri de var, çok kötüleri de var. Ümmet-i Muhammed'in içinde öyleleri var ki, İslâmiyetten uzaklaşmış, günah deryasının içine dalmış, küfür selinin içinde yüzenleri elinden tutup hidayete Allah Teâlâ'nın rahmetine kavuştururlar.
(Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 1861)
"Ben bir takım insanları bilirim; onlar ne peygamberler ve ne de şehidlerdir. Lâkin kıyamet günündeki mevkilerine hem peygamberler hem de şehitler gıpta ederler (imrenirler). Onlar Allah'ı sevenler ve Allah'ı halka sevdirenlerdir! Onlara devamlı olarak Allah'a itaat etmelerini emrederler. İşte Allah'a itaat ettikleri zaman Allah onları sever."
Bu ve bunun gibi âyet-i kerime ve hadîs-i şerifleri, Bilâl Babam tam açıklıyor. Onlar Allahu Teâlâ'yı sevenler ve sevdirenlerdir. Bu da Elhamdülillah Bilâl Babamda fazlasıyla vardır.
(Râmûz-ul Ehâdis. Hadîs No: 2200)
"Ebdal (veliler) kırk erkek, kırk da kadındır: Onlardan bir erkek öldüğü zaman Allah yerine (başka) bir erkek getirir. Kadınlardan da biri öldüğü zaman Allah yerine (başka) bir kadın getirir."
Ebdal kırklar demektir. Çingan (çingene) ve aptallara aptal denildiği zaman; "Keşke abdal olabilsek" derler.Yani ebdal (kırk)lardan olabilsek demek istiyorlar. Ebdallar kırk erkek, kırk da kadındır. Biri ölse yerine birini getirirler. Kıyamete kadar böyle devam eder. Otuz dokuz olarak sabahlamaz, muhakkak ölenin yerine birini getirirler.
Pehlül Dâne Hz. yirmi dört saat başını saklayacak yer aradı. Bir kaç ay sonra başını açıp boynunu uzâttı. Yirmi dört saatte böyle durdu. Kendisine sordular:
- Niçin yirmi dört saat başını sakladın ve neden bir kaç ay sonra başını açıp, boynunu uzatıp gezdin?
Pehlül Dâne Hz.:- İlk defasında iblisin yardımcılarından birisi ölmüştü, İblisin verdiği külahı başına geçirip, onun yerine vekil yapacakları birini arıyorlardı. Olur ki, benim başıma geçirirler diye korktum başımı sakladım. Bir kaç ay sonra başımı açıp, boynumu uzattığım da kırklardan biri ölmüştü. Kırkların başkanının:
- Kim münasipse onun başına giydirin." diye verdiği külahı gezdiriyorlardı. Onun için boynumu uzattım, başımı açtım. Giydirmezler mi acaba dedim, onu da giydirmediler." dedi.
Yine Allah Teâlâ'nın emirlerini. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in sünnetlerini ve hadîslerini ancak tarikat ehl-i olanların içinde çok çalışan pek az kimse yapar. O da yine tam yapamaz.
(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4201). .
"Ebû Hureyre (Radiyallâhu anhu)'dan rivâyet edildiğine göre: Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem):
-(Ey mü'minler!) Amel ve ibadetlerinizde itidal ile hareket edip ifrattan kaçınınız. Çünkü hiç birinizi (güzel) ibadeti işi kurtarıcı değildir." buyurdu. Sahabiler:
- Seni de mi kurtaramaz, Ya Rasulullah? diye sordular. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):- Evet, beni de Allah'ın rahmet ve fazlı bürümedikçe yalnız ibadetim kurtarıcı değildir, buyurdu."3 4
Hadîs-i şerifte geçmekte olan ifrat'ın manası: lüzumundan fazla değer vermektir. Mesela; Cihar-ı yar'ı Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den: ashâbı cihar-ı yar'dan, tabiini ashâbdan, tabiîn olmayanları tabiinden üstün görmek gibi şeyler ifrattır. Bu ifrat kelimesini, ibadeti fazla yapan diye söylemişler, ibadeti fazla yapmayı;
"Ey Allah'a iman edenler! Allah'ı çok zikredin."35
"Münafıklar size mecnun (delidir)deyinceye kadar Allah Teâlâ'yı zikredin."36 gibi Allahu Teâlâ'nın ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in emirleri çoktur. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):
Gece sabahlara kadar ibadet etmiştir. Bunu Allahu Teâlâ
emrediyor.37 Bu ifrat mıdır? Zamanımızda bazıları Hz. Ali (Radiyallâhu anhu)'ye
susan (konuşmayan) Peygamberdir, bir kısmı da "Ali Allah'tır" derler. Hz. Ali (Radiyallâhu
anhu)'yi Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in denginde görmek ifrattır.
|
KONU BAŞLIKLARI (EHLİ SÜNNET GÖRÜŞÜNDE BİRLEŞELİM) |
KONU BAŞLIKLARI (TÜM KİTAPLAR) |