TARİKATTA CÖMERTLİK

Allahu Teâlâ için herşeyden geçmektir.

Üç türlü cömertlik vardır:
Malından; evladından, ailesinden ve Allahu Teâlâ için canından geçmektir.

Malından geçen; Bir tek malından geçer, kurtulur.

Evladından geçen; Hem malından, hem evlat ve ayalından (ailesinden) geçer. Malından geçen ileride canından da geçer.

Canından geçen; Malından, evladından, ayalından ve canından geçer. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in cömertliği canı iledir. O'na kimse yetişemez. O'ndan sonra Hz. Ali (kerremallâhu veche)'nin cömertliği canı iledir. Niçin bunlar söylenmiyor, niçin yapılmıyor? Allahu Teâlâ'nın emri olup en kolayı olan malından geçmektir. Bu emri önce âlimler yapmalı ve örnek olmalı, halka öğretmelidir. Bu, ha­kiki tarikatta vardır. "Eli cömertliğe açılanın kalbi Allahu Teâlâ tarafına açılır." Eli cömertliğe açılmamışsa, kalbi de Allahu Teâlâ tarafına açılmamıştır. Kim olursa olsun ölçü budur.

(Sûre-i Haşr, Ayet 9)

"...Kendilerinin muhtaç oldukları şeyi dahi onlara ikram ederler..(ilâ âhir)"

Kâfirler, Mekke'de Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) ve ashabına ambargo uygulayıp çok sıkıştırdılar. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'i ve ashabını ta'ciz edip, şehirden çöle sürdüler. Aç ve açıkta, çölde kaldılar. Açlıktan ölme hâdiseleri oldu. Herkes malından geçti, başka memleketlere gitmeyi düşündüler. İnsan kolay kolay memleketini, çoluk-çocuğunu, herşeyini bırakıp hicret etmez (kaçmaz). Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) ashaba göç etmeleri için izin verdi. Ashâb:

- Yâ Rasûlullah! Sende bizimle göç, dediler. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem): Sizin göçmenizi ben ayarlarım, benim elimdedir. Benim göçmemi ise Allahu Teâlâ ayarlar. Eğer Allâhu Teâlâ "Göç" diye emretmezse, burada vefat etmem göçmemden daha iyidir, buyurdu.

Cercis (Aleyhis selâm) kâfirlerden kaçtı. Bir ağaç yarıldı, içine girdi ve ağaç geri kavuştu. İblis, Cercis (Aleyhis selâm)'in ağacın içinde olduğunu haber verdi. Ağacı kestiler ve ağaç ile birlikte O'nu da biçmeye başladılar. Cercis (Aleyhis selâm) bir sefer "Of" dedi.

Allâhu Teâlâ:-YâCercis! Ben sana dayanamayacağını vermiyorum, acı duydurmuyorum. Niçin "Of" diyorsun? Cercis (Aleyhi sselâm) ondan sonra bir daha ses çıkarmadı ve ortadan ikiye biçtiler.

Biçtir beni Cercis gibi,

Yutsun balık Yunus gibi,

Ahunla yak Kukmus gibi,

Tek bulayım Mevlâm seni.

Seyyid NİZAM OĞLU

İşte büyük Peygamberlerin ve Evliyalardan bazılarının cömertliği can iledir.

Muhiddin-i Arabî Hz.'ne: - Sizin taptığınız benim ayağımın altında" deme. Seni asacağız, dediler. Muhiddin-i Arabî Hz.'ni o sözünden vazgeçiremediler ve astılar. Mansur-i Bağdadi Hz.'ne:

- Enel Hakk" deme. Dersen seni öldüreceğiz, dediler. Yine de "Enel Hakk" dedi. Kestiler, kanı "Enel Hakk" dedi. Yaktılar, külünü savurdular, külü her tarafta "Enel Hakk" dedi. Buna ittihad hâli derler. Bu gibilerini siz bilmezsiniz. Yunus Emre ve bazı müridler, evini, malını-mülkünü, çoluk-çocuğunu, herşeyini terkedip bir Şeyhin kapısında ölünceye kadar çalıştılar. Bu bir nevi can ile cömertliktir. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) Mekke'den Medine'ye hicret edeceği zaman:

- Kâfirler beni öldürmeye gelecekler. Benim yatağımda kim fedai olarak yatacak? Çünkü yatanı öldürmek isteyeceklerdir, buyurdu. Öldürmeye gelenlerin ok mu, mızrak mı ne atacakları belli değil. Hiç kimse "Yâ Rasûlullah! Senin yatağında ben yatarım" diyeme di. Canları ile cömertlik yapamadılar. Bir tek Hz.Ali (Kerremallâhu veçhe):

- Yâ Rasûlullah! Senin yatağında ben yatarım." dedi ve yattı, İşte can ile cömertlik yaptı. Bilâl Babam, Hz. Ali (Kerremallâhu veche)'nin harblerde ve sair zamanlarda canı ile yaptığı cömertlikleri anlatirdi.327 Onlar uzun süreceğinden yazmıyorum.

Hakk yolu belâlıdır,

Her kârı cefalıdır,

Canından Ümidi kes.

Canana erem dersen.

Bu can kuşun sana uçur,

Aşk meyinden bana içir,

Bu tacı hırkadan geçir,

Tek bulayım Mevlâm seni

Dost ile dost olanlara

Kendi özün bilenlere

Hakk yolunda ölenlere

Can pahası soran olmaz.

Açılmış dükkanlar, kurulmuş pazar,

Canlar mezat olmuş dellâlda gezer,

Oturmuş ümmetin berâtın yazar,

Cevahir bahşeden dükkanı buldum.

Hakk aşıklarının bu gibi kasideleri çoktur.

Muhacir ashâb, Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'i tercih edip aile ve çocuklarını Mekke'de bırakıp, kendileri Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) ile Medine'ye göçtüler. İşte Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) ile göçmeyi kendi mallarından, canlarından, namuslarından da ileri sayıyorlar. Bu gibilerin elleri öpülmez mi? Bunlardan biriside Hz, Ebû Bekir (Radiyallâhu anhu)'dir. Aile ve çocuklarını bırakıp gizlice Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) ile Mekke'den Medine'ye göçtü. Hakkında, Allâhu Teâlâ: "O ne güzel arkadaştır, refiktir."328 buyurdu.

Hz. Ömer (Radiyallâhu anhu) Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in evine geldi ve 
- Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) nerede?" diye sordu.

- Ebû Bekir'le hicret etti." dediler. Hz. Ömer (Radiyallâhu anhu) evine gitti, atını, silahını tam teçhizat donanıp süvari olarak Kabe'nin avlusuna geldi. Ve: Muhammed herşeyini bırakıp gittiği için ben de herşeyimi bırakıp gidiyorum. Muhammed gizli gitti, ben aşikâr olarak felan yoldan gidiyorum, dedi. Hz. Ömer (Radiyallâhu anhu) atını şehrin içinde koşturdu. Tekrar geldi ve yüksek sesle bağırdı:Ben Ömer ibn-i Hattab'ım. Malım herşeyim size kalıyor, bu malımı size bağışlıyorum anlamında değildir. Gelişimde hepsini sizden fazlasıyla alacağım. İçinizde karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen varsa önüme çıksın. Muhammed gizli gitti, ben aşikâr gidiyorum, dedi. Yine hiç kimsede ses yok. Atı Mekke'nin çarşısında koşturdu. Yine çağırdı: "Ben Ömer ibn-i Hattab, içinizdeı karısını dul, çocukla­rını yetim bırakmak isteyen önüme çıksın." Atı Medine'den tarafa çevirdi ve Medine'ye geldi. Hz. Ömer (Radiyallâhu anhu)'in bu yaptığı hakkında: "Kâfire karşı şiddet göstermesini severim."329 âyeti geldi.

(Sûre-i İsra, Ayet 76-77)

"Yine onlar, seni yurdundan çıkarmak için neredeyse dünyayı başına dar getirecekler. O takdirde, senin ardından kendileri de fazla kalamazlar.""Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki kanun (da budur). Bizim yaptıklarımızdan hiç bir değişiklik bulamazsın."

Nakşi tarikatının olduğu yerde kadiri tarikatı ders veremez diyenler hakkında

Bir İslâm toplumunda bana soru olarak; - Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem, Mekke'den' Medine'ye hicret ederken yanında arkadaş olarak kimi seçti? Hz. Ebû Bekir Sıddık (Radiyallâhu anhu)'dan daha fazla sevdiği olsa yanına arkadaş olarak onu seçmesi lazım değil mi? dediler. Ben; - Evet! dedim. Onlar: - Hz. Ebû Bekir Sıddık (Radiyallâhu anhu) hepsinden yüksektir. O'nun tarikatı da hepsinden yüksek olması lazım. O'nun tarikatı hepsinden yüksek olunca, O'nun tarikatının olduğu yerde başka tarikat ders verebilir mi?" dediler. Ben de; - Hayır! dedim. Onlar; öyleyse Nakşi tarikatının olduğu yerde Kâdirî tarikatı ders veremez.

Yine; - İkincisi ilk halife kimdir? Hz. Ebû Bekir Sıddık (Radiyallâhu anhu) değil mi? Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) ondan daha fazla sevdiği ve layıklısı olsa idi, o ilk halife olmazdı. Hz. Ali (Radiyallâhu anhu) en son halifedir. İlk halifenin tarikatının olduğu yerde en son halifenin tarikatı ders verebilir mi?" dediler. Ben de; - Hayır! dedim.

- Öyleyse Nakşi tarikatının olduğu yerde Kâdirî tarikatı ders veremez." dediler.

 Ben dedim ki; - Bilâl Babam ömründe bir defa olsun Kâdirî tarikatının olduğu yerde Nakşi tarikatı ders veremez diye söylemedi. Bende ömrümde şu ana, şu zamana kadar söylemedim. Çünkü bu sözü söylemeye Hz. Ebû Bekir Sıddık (Radiyallâhu anhu)'dan haya ederim. Bu kesindir, muhakkaktır. Bizler onların kapıcılarına, hizmetçilerine varıp, boyun büküp, işimizi gördürebilmek için yalvarana benzeriz. Şu büyüktü, şu küçüktü, şunun olduğu yerde de şu ders veremez demek ne haddimizedir. Ama şimdi ben burada buna cevap vermezsem, bu sözü kabullenmiş olacağım. Cevap versem Hz. Ebû Bekir Sıddık (Radiyallâh anhu)'dan haya ediyorum. Bunun evveliyatını siz açtığınız için mes'uliyet size aittir. Hz. Ebû Bekir Sıddık (Radiyallâhu anhu)'ı, dört Cihar-ı yar'ı, ashabı ve tabiini zerre kadar küçümsemek, hâşâ onları sizin söylediğiniz gibi söylemek bize yakışmaz. Onları küçük görmek ve küçümsemek için değil, sizi ikaz için konuşacağım.

Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in Mekke'den Medine'ye hicret edeceği zamanı, Cebrail (Aleyhis selâm), Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'e Allahu Teâlâ'dan emir ile bildirdi. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem):

- Ey ümmet-i ashabım! Kâfirler bu gece beni öldürmek için benim evime hücum edecekler. Beni yatağımda bulamazlarsa arkamızdan çabuk yetişirler. Çünkü kaçtığımızı bilir­ler. Benim yatağımda bir kişi fedai olarak yatması lazım, içinizden bir kişi benim yatağımda yatsın. Onlar gece bakarlar yatakta yattığımı zannederler. Sabaha karşı beni öldürmeye gelecekler. Sabaha kadar biz yol alırız," buyurdu. Hz. Ebû Bekir Sıddık (Radiyallâhu anhu)'da içinde dahil olmak üzere hiç bir sahabe ben senin yatağında yatarım diyemedi. Kâdirî tarikatının Pir'i olan Hz. Ali (Radiyallâhu anhu):

- Senin yatağında ben yatarım." dedi ve yattı. Hz. Ali (Radiyallâhu anhu): - Ömrümde en rahat uykuyu, en rahat yatışı, en rahat huzuru, Rasûlullah'ın yatağına yatınca buldum." buyurdu.

İkinci planda; "Benimle arkadaşlık yapacak birisini seçeceğim." dedi ve Hz. Ebû Bekir Sıddık (Radiyallahu anhu)'ı seçti. Canından her şeyinden geçip, yüzde yüz ölümü göze alıp, kendini öldürmeye gelecekleri za­man yatakta yatıp bekleyen mi Allahu Teâlâ ve Rasûlullah (Sallallâhu aleyhi vesellem) yanında daha makbuldür, sevgilidir? Yoksa ben senin yatağında yatmaya cesaret edemem ama seninle yol arkadaşlığı ederim diyen mi daha makbuldür. Siz meselenin orta yerinden başlıyorsunuz! Niçin başından başlayıpta bunları anlatmıyorsunuz? Tâbidir ki yüzde yüz ölümü göze alıp senin yatağında fedai olarak yatarım diyen Allahu Teâlâ ve Rasûlullah (Sallallâhu aleyhi vesellem) yanında daha büyüktür, daha kıymetlidir, daha yüksek makamdadır. Sîzin deyiminizle Kadiri tarikatı hepsinden yüksek değil midir? Kadiri tarikatının olduğu yerde başka tarikat ders verebilir mi? Aslında bu söz yanlıştır. Ama kendilerini ikaz için söylüyorum.

Bir memlekette hangi tarikattan olursa olsun âyete, hadîse, edille-i şer'iyye'ye ve Kur'ân-ı Kerim'e tam uygun, hakiki bir şeyh çok mühimdir. Şeyhin hakikisi, müridi ihya eder. Hakiki olmayan şeyh, müridi imha eder. Acemi marangoza keresteyi verip yanlış kesip, ters yontup dengesiz çaktığı, yaptığı gibi Şeyh de müridin geleceğini araya verir. Hakiki şeyh on iki tarikatın hangisinde olursa olsun ondan hemen ders alınır. Şu büyüktü, şu küçüktü gözetilmez. Onların büyüğünü küçüğünü ölçmek bizim ağzımızın kârı (haddimiz) değildir.

ikincisi; Hz. Ebû Bekir Sıddık (Radiyallâhu anhu) ilk halifedir. Allahu Teâlâ'nın ve Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in en sevdiği olmasa ilk halife olmazdı, İlk halife olunca hepsinden büyüktür. Onun tarikatının olduğu yerde başka tarikat ders veremez, sorunuza gelince:

Hadîs-işerîf: "Peygamberlerin varisleri ulemalardır."330 Ulemalar, meşayıhlar aynen Peygamber gibidir. Peygamber varisidir. Peygamberlerin ilki Adem (Aleyhis selam) sonu Peygamberimiz (Sallal­lâhu aleyhi vesellem)'dir. Peygamberlerin İlki mi büyük? En sonu mu büyüktür? Malumdur ki, en sonu Peygamberimiz Muhammed Mustafa (Sallallâhu aleyhi vesellem) büyüktür. Evliyalarda peygamberlerin varisi olunca evliyaların ve ashabının içinde en büyükleri dört cihar-ı yar'dır. Bunların en büyüğü ilki­mi, sonumu olması lazım? Belliki en büyüğü, en sonudur. Buna göre yine de kadiri tarikatının olduğu yerde başka tarikat ders veremez, dedim. Hepsi süküt edip söyleyecek söz bulamadılar. Daha pek çok soru sordular hepsine cevap verdim. "En sonunda sorumuz kalmadı, sen söyle dediler. Üç gün kendileri ile toplumumuz beraber oldu. Sonunda birbirimize candan yürekten bağlanıp çok samimi olduk. Senelerce benim olduğum meclise onlar geldiler. Allahu Teâla hepsinden hepimizden razı olsun. Allah esirgesin (amin).

Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in Mekke'den Medine'ye göçerken ev, aile, çocuklarını ve malını terketmeyip göçmeyenler, Allahu Teâlâ'nın gadabına uğradı, zor affoldu. Kıl payı cehennemden kurtuldu. Bunlar hakkında: - Dünya yüzü geniş değil miydi? Siz niçin Habibim gibi her şeyinizi bırakıp göçmediniz?"331 âyeti geldi. Yani Medine sizi almazsa dünya genişti, istediğiniz yere göçebilirdiniz."Böyle cahilliği bir daha yapmayınız."332 emri geldi.

Muhacirler kendileriyle beraber göçmeyenlere: "Siz bizimle niçin göçmüyorsunuz?" demelerine karşı: "Medine ufak bir yerdir. Hepimiz göç edersek. Medine bizi almaz" demişlerdi. Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de; "Medine dar ise dünya yüzü geniş değil miydi? Niçin siz de Habibim gibi göçmediniz?" buyururak göçmeyenleri tekdir ediyor.

Yine Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) ile birlikte harbe gitmeyip geride kalanlar oldu. Bunlardan üç kişi çok pişman olup, tevbe ettiler. Kendilerinin affedilmesi için gelecek âyet bir çok zaman askıda kaldı. Tevbelerinin kabul olup olmayacağı belli değildi. Çok ağladılar, yalvardılar ve dua ettiler. En sonunda tevbelerinin kabul olduğuna dair âyet geldi.

(Sûre-i Tevbe, Ayet 118)

"Ve (savaştan) geri bırakılan o üç kişinin (Ka'b b. Malik, Hilâl b. Ümeyye ve Memare b. Rabi'in) de tevbelerini kabul etti. Yeryüzü genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah’tan yine Allah'a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra (eski hallerine) dönmeleri için Allah onların tevbelerini kabul etti. Çünkü Allah tevbeyi çok kabul eden, pek esirgeyendir."

Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de namazı, orucu, haccı, zekatı nasıl emretmiş ise infak (fakirlere, karabet sahiplerine,yolculara, yetimlere yedirmek, içirmek, giydirmek) hakkında da aynı şekilde emreden âyetler indirmiştir.333 Saysak İnfak hakkında âyetler, abdest, namaz, oruç vb. hakkında inen âyetlerden belki de daha fazladır. Allahu Teâlâ "O âyetleri okumadın mı, görmedin mi? demez mi? Sen âlimsin ve "Namaz, oruç, hacc, zekat bunlar Allahu Teâlâ'nın emridir" diye tekrar tekrar söylüyor, bastıra bastıra üstünde duruyor, yaparak gösteriyorsun. Infak âyetlerine gelince, sağa-sola bük, tatbik etmemek için ma­zeret göster veya söyleme, Örtbas et. Alimler, Allahu Teâlâ'nın emirleri abdest, namaz, oruç vb. amelleri cahillere nasıl yaparak gösteriyor, öğretip eğitiyorsa, infağı (fakir fukaraya) yedirip, içirip kendi malından dağıtmayı da aynı şekilde yaparak, göstererek öğretmesi lazım.

Farisice olan kaside de (aklımda kalanı kadarını yazıyorum): "(Teştimar-i nâni molla keştedir:) Yılanın ayağını, karıncanın gözünü, hocanın ekmeğini gören varsa söylesin." Mevlid okuma-okutma da yedirip, içirme var, infaktır.

(Ihyâu 'Ulûmi'd-dîn, Cild 2, Hadîs No: 23, s.26) "

Kıyamet günü Allah’u Teala kullarına:Ey Ademoğlu, ben acıktım beni yedirmedîn. O şahıs:Sen âlemlerin Rabb'isin, ben seni nasıl yedirecektim yâ Rabb, der. AllahuTeâlâ:

Aç olan din kardeşin sana geldi de sen onu yedirmedîn, eğer onu yedirseydin beni yedirmiş gibi olurdun," buyurdu.

(Kenz'ül-İrfan, Hadîs No: 471)"Aç olan bir karnı doyurmaktan efdal, bir amel ve ibadet olamaz."

(Kenz'ül-Irfan, Hadîs No: 473)"İhvân(Mü'min kardeşin) ile yenilen taam (yemek) için kıyamet gününde, o insan ile hesap görülmez."

Alimlere evlerinde mevlid okutan, anne veya babası ölürse parayla devir çektiren, mü'minlere ve fakirlere yedirip içiren cahil kesim olup, bunları kendilerinde uygulamayan, önceden kesim kesip para karşılığı mevlid ve Kur'ân okuyan, devri çeken yine âlimlerimizdir. Cahil fakirler infak âyetlerini uyguluyor, âlimlerimize gösteriyor ama öğretemiyor, işte âlim zannettiğimiz öğrenmiyor, o hususta cahil kalıyor. Cahil dediğimiz âlim oluyor, onlara tatbik ederek gösteriyor, yine de öğretemiyor. Alim kesim kesmez, para verenle vermeyeni ayırt etmez. Para veren hediye olarak verirse helâldir. Fakat âlim "Ben para vermezsen okumam. Şu fiata okurum" derse haramdır.

(Muhtarü'1-Ehadîs-in Nebeviyye, Hadîs No: 782)"Enes (Radiyallâhu anhu)'den rivayet edilmiştir: Alim ilmîyle (ve öğrettikleriyle yalnız) Allah'ın (rızasını) murad ederse, herkes ona hürmet eder.Eğer ilmiyle şahsına bir hazine yapıpta, servetini çoğaltmak isterse, herkesten tiksinti duyar."

(Sûre-i Bakara, Ayet 41)

"Elinizdekinin (Tevrat'ın) aslını tasdik edici olarak indirdiğime (Kur’ân' a) iman edin! Sakın onu inkar edenlerin ilki olmayın! Ayetlerimi az bir karşılık için satmayın, yal­nız benden (benim azabımdan) korkun."

Dünya malı azdır (geçicidir), âyetleri ona satmayın. Allahu Teâlâ'nın rızasını bulmak için ve âhiret için okuyun. Bildiği ilmi saklamamak emri ilâhi'dir.

(Süre-i Bakara, Ayet 174)

"Allah'ın indirdiği Kitap'tan bir şeyi (âhir zaman peygamberinin vasıflarını) gizleyip, onu az bir baha ile değişenler (onu maddi karşılık ile satanlar) varya, işte onların yiyip de ka­rınlarına doldurdukları ateşten başka bir şey değildir. Kıyamet günü Allah ne onlarla konuşur ve ne de onları temize çıkarır. Orada onlar için acıtıcı bir azab vardır."

Ağanın beyin hatırı kırılacak ve ona dokunursa bana faydası olmaz, menfaatim olmaz diye bildiği ilmi saklamamalıdır. Onun vereceği dünya malının hepsi değil, dünyanın malının tümü Allahu Teâlâ'nın âhirette vereceğinin yanında çok azdır.

(Muhtarü'l-Ehâdîs-in Nebeviyye, Hadîs No: 864)

"İlmi saklayana, herşey lanet okur... Hatta, denizdeki balık; semadaki kuş bile..."

(Muhtarü'1-Ehâdîs-in Nebeviyye, Hadîs No: 1231)

"Her kim Kur'ân-ı Kerim'i okursa; Allahu Teâlâ'dan bir şey istemeye onu vesile etsin...Çünkü bir takım kavimler gelecek; O'nu okuyup insanlardan birşeyler istemeye ve­sile edecekler..."

Sen de insandan değil Allahu Teâla'dan istemeye vesile et.

Şimdi ise okumadan istiyor, önünden kesim kesiyor; "Mevlidi şu fiyata, Kur'ân'ı şu fiyata okurum" diyorlar. İşte bu çok yanlıştır.

(Râmüz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 1659)

"Adem oğlunda üçyüz altmış kemik vardır: Her gün bu kemiklerden her biri için sa­daka vermesi onun üzerine vaciptir. Dediler ki: - Ey Allah'ın Rasûl'ü, buna kimin gücü yeter?" Allah'ın Rasûl'ü (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdular: - Misafire yol göstermen bir sadakadır. Yoldan (insanlara) eziyet veren bir şeyi kaldırman bir sadakadır. İhtiyaç­tan fazla elbiseni (fakirlere) vermen de bir sadakadır. Dediler ki: - (Bu dediklerini) kim yapabilir?" Şöyle buyurdu: - İnsanlara kötülük yapmamakta kendi nefsi için verdiği bir sadaka yerine geçer."

Zahir ilmi ve zahir âlimi boyayla, cilayla ve makyajla güzel görünen kadına benzer. Bâtın (maneviyat) ilmi ise anasından doğma güzele benzer.334 Bâtın ilminde herkesin anlayamıyacağı hikmetinin büyüklüğü önce belli olmuyor, sonra doğru olduğu meydana çıkınca hikmeti anlaşılıyor, ilk defa halka ters geldiği, ters göründüğü, yüzü kirlenmiş kadın gibi, kendisinde beşeriyet kirleri var. O kirler kendini güzel göstermiyor. Herkes yanıldığını, ters konuştuğunu zannediyor. Misâlde: Hızır (Aleyhis selâm)'ın, Musa (Aleyhis selâm)'a İlm-i ledünü öğretmesi aynıdır.335 Musa (Aleyhis selâm), Hızır (Aleyhis selâm)'ın gemiyi delmesine, oğlanı boğazlamasına, duvarı yapmasına karşı çıktı, zâhir ilmi ile bilemedi de,336 sen büyük zâtların hâllerini nerden bileceksin? Bilmediğinden dolayı sende karşı çıkacaksın.

Çünkü Kelimullah, Rasûlullah ve ululazim Peygamber olan Musa (Aleyhis selâm)'ın kendinde zahir ilim var, derecesi çok yüksek, kendinde o ilim olmayınca bilemiyor, muhalefet ediyor. Allahu Teâlâ bize Kur'ân-ı Kerim'de zahir ilmini, bâtın ilminin, fıkıh ilmini, tasavvuf ilminin bilebileceğini hikayeten bahsedip söylüyor. Musa (Aleyhis selâm), Hızır (Aleyhis selâm)'ın yaptıklarına karşı çıkıyor. Siz de onun gibi Bilâl Babamın el öptürmesine karşı çıkıyorsunuz. Niyazi Mısrî Hz. kasidesinde der ki:Hem Musa gibi Hızır'a gemisini deldire ol, Yıkık duvarı yapuben katili oğlan gerek.

Musa (Aleyhis selâm) ve Hızır (Aleyhis selâm) gibi bindiğin gemiyi delse, sana saldıran köpekleri kovalayan çocuğu kesse, seni misafir almayıp, evden kovanların, gece duvarlarını yapsa, sabretmek ve kabul etmek lazım imiş demek istiyor.

Yukarıda misal verdiğimiz bu iki kadın hamama gidip yıkanırsa birisinin boyası, makyajı yüzüne sürdüklerin hepsi gider, çirkinliği meydana çıkar; diğerinin yıkandıkça yüzündeki beşeriyet kirleri, çirkinliği gider esas güzelliği meydana çıkar, İnsanların hamamı teneşir tahtasıdır. Orada yıkanan maneviyat (tasavvuf) ehli ise sağlığında herkesin bilemediği, anlayamadığı hikmetli sözleri meydana çıkar. Herkesin çirkin gördüğü beşeriyet kirleri gider. "Ben bu adamın sağlığında niçin yanına gelmemişim" diyenler çoğalır. Sağlığında yanına, ziyaretine gelen birse vefatından sonra kabrine gelenler on misli artar.

Çünkü beşeriyet yok. Sağlığında söylediği sözlerin, büyüklüğü vefatından on, elli, yüz sene veya daha uzun seneler geçtikçe haklı, doğru olduğu meydana çıkar. Yıllar geçtikçe güzelliği, sözleri çıktıkça halk arasında itibarı, sevgisi artar. Tarikat, tasavvuf ehlinde olduğu için maneviyat (ledün ilmi) ölmedi. Zahir âlim de boya, pudra, allık, makyajla güzel görünüyordu, öldü; sarık, cübbe, kıraat gitti, silindi, kelâm-ı kibar konuşmalar kalmadı. Maneviyat yok, herkes buz gibi oldu, çirkinliği meydana çıktı. En yakın akra­balarının bile kabrine gidip bir Fatiha okumak aklına gelmedi. Yaptığı amel ile başbaşa kaldı.

Memleketimizde en çok Mevlâna Hz. tanındığı için O'nu misâl veriyorum. O'nun sağlığında dünya yüzünde O'nun gibi binlercesi vardı. Mevlâna Hz. dünyasını değiştireli yedi yüz sene olmuş, kabrini ziyarete giden sağlığında yanına gelenden yüz misli fazladır. Çünkü zaman geçtikçe güzelliği meydana çıkıyor. "Ne olursan ol yine gel." sözü rast gele bir söz değildir. Şimdi turistler de onun için kabrine akın ediyorlar. O'nun zamanında ölen zahir âlimlerinin kabrini niçin kimse ziyaret etmiyor? Yedi yüz sene evvel: - Putperest isen de, yetmiş sefer tevbeni bozmuşsan da yine gel. Mecûsi isen de gel, ne olursan ol yine gel. Bu kapı umutsuzluk kapısı değildir." buyuruyor. O söz bütün kâfirleri kabrine akın ettiriyor. O'nun ve O'nun gibilerin sözleri ve yaptığı işlerden ibret alıp dünya yüzünde yüzbinlerce kâfir Müslüman oluyor. Bir kısmınında kalblerinde sevgisi var, kabrine geliyor.

Şimdi zamanımızda zahir âlimi çok, hangisinin yanına müslümanlar akın ediyor? Şehrin en işlek yerinde bir vaizin geleceği, vaaz edeceği hoparlörle söylenir, yazılar yazılır, herkes duyar, bilir. O gün vaazına başka camilerden gelirler. Cemaat caminin içini, dışını ve avlusunu hınca hınç doldururlar. Kendisi vaaz eder, vaaz biter, millet de dağılır. Kendisine soru sormak ve cevabını almak için bir iki saat kadar yanında kalmak isteyen üç beş kişi çıkar. Sonra onlarda dağılır, İşte maneviyat, tasavvuf ilmi yok. Kulun çağırması, bildiri dağıtması ile ancak o kadar olur. Hakiki bir Şeyh gizlice, hiç kimseye haber etmeden, bir dağın başına gideyim dese ve gitse, onun ilanını Allahu Teâlâ yapar. Mü'minlerin birazı rüyasında gö­rür, birazı can sıkıntısı veya gezmek için çıkmış rast gelmiş gibi oraya gelir.

Orada başında yine kalabalık artar. Saatler, günler, haftalar geçer bir çok kimsenin evine gitmek aklına gelmez. Daima gelen gidenden çok olur. Zaman geçtikçe millettin, mü'minlerin kendine karşı sevgisi, itibarı artar. Onun okuması ile dertliler deva, hastalar şifa bulur. Müşkil işler hallolur. Hiç yanına gelme niyetinde olmayanlarda bir hastalık, bir müşkilde kalma sebebiyle manen ihsarlı olarak yanına gelirler. Yanına gelenlerin bazıları ilk defa da benimsemez, cemaatinde bulundukça, sohbetini dinledikçe ona olan sevgisi artar. Haftalarca yanında kalsa; ev, çoluk-çocuk aklına gelmez, haftalarca, aylarca kalır. O zât "Git, çocuklarını gör" diye zorla gönderir. Değil elini öpmek, candan severek ayaklarının altını öpmek ister, yanında bulunanların çoğunun gözyaşı sel gibi akar. Gözyaşı hiç durmaz. Birşey söylese de yapsam diye bekler. Söylediği sözü unutmamak için yazar, hemen tatbikata geçer. Hadîs-i şerifte:

"Ulema meclîsine giderseniz ilminiz, bilginiz artar." "Hükema (ilm-i Hikmet, tasavvuf) meclisine giderseniz ölmüş kalbiniz dirilir."337

İşte kalbleri diridir. O birlerinin kendinin kalbi ölü, dinleyeninde kalbi ölü. Ölü ölüye ne anlatır. Kalb bir tarlaya benzer, ulemânın sözü tohuma benzer. O tarlayı, çalı, diken kaplamış, imar olunup sürülmemiş ise o tarlaya tohum saçana çiftçi demezler. O tarlayı ilk defa kötenle sürer, tarla tekrar tekrar sürer, onlarla tanı imar olur, o zaman hangi tohumu ekersen biter.

Hadîs-i şerifte:"Bilmiş olun ki, ölmüş kalbleri Allah'ın zikri diriltir."338 Zahir âlimi zikir etmez, zikir edenlere karşı çıkarsa kalbi bor (sürülmemiş, çalı, ot kaplamış) tarla gibi ölüdür. Cemaat zikretmezse onunda kalbi olüdür, Ölü ölüye ne anlatır? Şeyh zikrullah eder ve ettirir. Müridler zikrullah eder. Herkesin kalbi diri olur. Diri diriye herşeyi anlatır. İmar olmamış tarlaya atılan tohuma yazık. Kalbi imar olmamış, Allahu Teâlâ'nın korkusu kalbine girmemiş, kalbi kara kurum bağlamış, çalılık tarla gibi ona atı­lan tohum araya gider. O tohum yetişmediği gibi zikrullah etmeyenlerinde kalbleri dirilmez, ölüdür. Kalbi ölü olan ulemânın vaaz ve nasihati onlara kâr etmez. Bir zahiri âlimden manevi hâl sorulur mu?

Ayette: "Namaz sizi her türlü kötülükten men eder, kurtarır. Bu hususta zikrullah daha büyüktür."339 Yalnız namazla ıslah olunmaz, hem namaz hem zikrullaha devam ederse ıslah olur. Zikrullaha devam etmeyen ıslah olup, düzelemez, bunu bilemez, aklı yetmez. Bunun için Allahu Teâlâ; "Siz bilmediklerinizi ehl-i zikirden sorun.340 buyuruyor. Zikrullah ehli olmayanlar, zikrullaha çalışmayanlar, halaka zikrini çok yapmayanlar bunların manevi hâllerini bilemeyeceğini söylüyor. Sen "Benim elim ziyarettir, elimi öpün" diye ömür boyu ilan etsen Allahu Teâlâ sana o hâli vermedikten sonra senin elini kim öper?

Hacı Bayram-ı Veli Hz.'nin (diğer bir rivayette S.Ahmed'ür Rufai Hz'nin) müridi çoktu. Padişah çok büyük kerametlerini görmüştü. Padişah, Hacı Bayram-ı Veli Hz.'e:Senin, ne kadar müridin varsa hiç birinden vergi almayacağım, demişti. Halk verginin müridlerden kalktığını görünce herkes mürid oldu. Müridler hiç bir yere sığmaz oldu. Padişahda kimseden vergi ala­mıyordu. Padişah Hacı Bayram-ı Veli Hz.'ne:Senin ne kadar müridin varsa yaz, bana gönder. Çünkü kime vergi diye memur göndersem "Ben müri­dim" diyor, vergi vermiyor.

Hacı Bayram-ı Veli Hz.:Herkes bu ovaya toplansın, mürid olanları Cenâb-ı Hakk-Teâlâ Hz. için kurban keseceğim, dedi. Bir ovanın herkesin görebileceği, yüksek bir yerine çadır kurmuş, eline kasap bıçağını almış, elbisesinin kollarını katlamıştı (sıvamıştı), Çadırın içine kesilmek isteyen girecekti. Bütün insanlar ovayı doldurdu Hacı Bayram-ı Veli Hz.:Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hz. için bu gün ihvanları kurban edeceğim! Mürid olan gelsin! dedi. O kadar mü­ridin içinden bir kişi çıktı. Hacı Bayram-ı Veli Hz. onu çadırın içine aldı ve bir koç yatırdı.

Ben koçu keserim, kan fışkırınca sen acı acı bağır, dedi. Hacı Bayram-ı Veli Hz. koçu kesti, koçun kanı çadıra fışkırdı, çadır kan oldu. Müridlerin birazı kanı görünce; "Şeyh, adam kesiyor" diye bağırıp git­tiler. Müridin birazı kalmıştı. Yine Hacı Bayram-ı Veli Hz. üstü başı kan olduğu halde: müritleri Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hz. için bugün kurban keseceğim! Mürid olan gelsin, dedi. Bir kişi daha çıktı. Hacı Bayram-ı Veli Hz. yine bir koç yatırıp ona da:Ben koçu boğazlayınca, sen acı acı bağır, dedi. Hacı Bayram-ı Veli Hz. koçu boğazladı ve müridde acı acı bağırdı. Kalanlar da dağıldı. Kimse Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hz. için boğazlanmaya değil gelmek, çadırın yanına bile yaklaşmıyorlardı. Herkes birbirlerine: "Şeyh deli oldu, en kıymetli müridlerini kesmek olur mu?" gibi sözler söylediler. Bazısı sükût etti, bazısı da "Bunda bir hikmet var ama biz anlayamıyoruz.”dediler. (Allâhu Teâlâ herkesin o andaki konuşmasına, hareketlerine, kesilmek için gelip çadıra girenlere ayrı ayrı manevi notlar veriyordu. Bu, görünüşte Hacı Bayram-ı Veli Hz.'nin imtihanı idi. Ama esasında bizzat Allâhu Teâlâ'nın Hacı Bayram-ı Veli Hz.'nin eliyle bir imtihanıdır.)341 Üçüncü kez Hacı Bayram-ı Veli Hz. dışarı çıkıp:Allâhu Teâlâ için kurban keseceğim, kesilmek isteyen varsa gelsin, deyince kesilmek için bir kadın geliyor. Hacı Bayram-ı Veli Hz.'nin kesmek için ciddi olduğunu görünce geri dönüyor. Biraz gidiyor, tekrar geri dönüyor. Yine korkuyor, geri dönüyor. Çadırın önünden ayrılmıyor. Akşam olur Hacı Bayram-ı Veli Hz. padişaha: - Benim ikibuçuk müridim var. ikisi erkek, buçuğu kadın. (Çünkü kadın boğazlanmak için geldi, korktu geri döndü. Akşama kadar tekrar tekrar geldi, geri döndü) Kesilmeye gelenler, hakiki müridler. Bunlardan vergi alma. diğerlerinden al." diye mektup yazdı.

Bir mürid:

"Şeyhim canımı kurban istemiş. Minnet mi benim canıma." diye Şeyhinin kapısına yazmış. Şeyhde o yazının altına: Laf zamanında türlü lafı vururlar,Ruzî imtihan gününde belli olur." yazmış. Bu imtihan; sözle, hareketle, kendine verilen vazifeyle, çeşitli yönleriyle olur. İmtihanı yapan Hacı Bayram-ı Veli Hz. gibi büyük Meşayıhlar, Pirler; imtihan edilen mürid veya ınürid olmaya gelenlerdir.

Nafile orucun bozulması  ve nafile ibadetler hakkında

Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem): "Nafile orucunu tutmandan, gittiğin yerde o orucu bozup yemen daha iyidir."342 buyuruyor.

Bu hadîse göre nafile ibadet ve oruçlarınızın riya olmaması için evinizde fazla fazla yapın, misafir olduğunuz yerde herkesle yiyin, hem de birbirinize Allâhu Teâlâ için hizmet edin, dediğim ve bu hadîsi yazdığım halde sofuluk yapıp, "ben orucum" diye nafile orucunu bozmayanlar var. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in hadîsi olup onu okuyup kendisi­ne söylediğin halde orucu bozmuyor. "Hayvanın içeceği su ile abdest alınmaz. Hayvan içsin, doysun ondan sonra, abdest al" dediğimize karşılık değil hayvan, insanların içeceği suyu içirmeyip abdest alanlar oluyor. İşte bu gibiler ham sofuluk yapıyorlar.

Hz. Pir Ramazan bayramından bir gün önce herkes oruç, camide ikindi namazını kıldırmıştı. müritleri de yanında idiler. Hz. Pir hepsine birden:

Herkes eline birer lokma ekmek alsın, diye emir verdi. Aldılar, güneş batmak üzereydi ki, Hz. Pir:"Herkes elindeki ekmeği yesin" buyurdu. Müridler iftara yarım saat kala hiç beklemedikleri bu sözle karşılaştılar Bir kısmı emre uyup hemen yedi, bir kısmı da iftarı bekledi, iftardan sonra yedi. Bu bir imtihandı. Hz. Pir orucu bozanlara: "Altmış bir gün oruç tutun." emrini verdi. Onlar altmış birer gün oruç tuttular. Bunların hepsi de irşad oldu. Orucu yemeyenlerin hiç birisi irşad olamadı. Hz. Pir'e sebebini sordular. Hz., Pir şöyle buyurdu:

Bunlar bana biat ettiklerinde Allahu Teâlâ'nın emirlerinden ve benim sözüm

den çıkmayacaklarına yemin ettiler. Orucu yemeyenler Allâhu Teâlâ'ya verdikleri o yeminlerini yerine getirmediler "Oruç, Allâhu Teâlâ'nın emri, bozulmaz." deyip öyle hükmettiler. Orucu yiyenler benim sözümle oruçlarını yediler. Hem benim sözüm yerine geldi, hem orucu bir gün yiyenin cezası altmış bir gün oruç tutmaktır. Altmış bir gün oruç tuttular, Allâhu Teâlâ'nın bu emrini yerine getirdiler. İrşad oldular. Yemeyenler ise İm­tihanı kazanamadılar. Dolayısıyla Allâhu Teâlâ'ya vermiş oldukları "Sözünden çıkmayacağız" yeminine ters hareket ettiler. . Onlar tekkede yine çalışmaya devam edeceklerdir. Yine bir imtihan günü gelecek, imtihanı verirlerse ne âlâ, veremezlerse yine kalacaklar.

Bu imtihanda:

1-) Orucu bir gün yerse, yerine altmış bir gün tutup Allâhu Teâlâ'nın emrini yerine getirecek mi, getirmeyecek mi? Kapalı!

2-) Bir gün yiyip yerine altmış bir gün oruç tutmakta Allâhu Teâlâ'nın emri. Orucunu bozmadı ki yerine altmış bir gün tutsun. Ayrıca yerse tutabilecek miydi, tutamayacak mıydı? Orası da kapalı! Fakat müridler, benim emrimle Allâhu Teâlâ "yeme" buyurduğu halde benim sözümden çıkmayacaklarına dair biat ettikleri yemine uyarak yediler."Orucunu yiyen altmış bir gün oruç tutsun."343 buyurduğu emrini yerine getirdiler, bu sebeble irşâd oldular.

"Hidayetçilere tâbi. olun"344 Bu âyete uymak Allahu Teâlâ'ya tâbi olmaktır. "Ramazan orucunu tutun, yemeyin"345 Emri ile bunlar otuzuncu günü iftara yarım saat kalasıya kadar yemediler, tuttu­lar. "Yâ Rabbi! Biz tutamayacaksak, emrine muhalif geleceksek niçin otuz günün içinde yarım saat hariç hepsini tuttuk, yarım saat mı tutamayacaktık. Buna senin için tâbi olduk. Senin emrin olmasaydı niçin bu, adama tâbi olalım! Sen "Allahu Teâlâ'ya ve Rasûl'üne tâbi olun."346

"Ey İman edenler! Alla­hu Teâlâ'ya itaat ediniz ve Peygamber'e de ve sizden olan emir sahiplerine de itaatte bulununuz... (ilâ âhir)"347 Buna tâbi olmak Rasûl'üne tâbi olmaktır." derler. "Yersen yerine altmış bir gün tut."348 Emri ile de yediklerinin yerine altmış bir gün tuttular. Böylece Allahu Teâlâ 'nın üç emrini de yerine getirdiler. Hz. Pir'in emrine uymayanlar, sadece Allahu Teâlâ'nın bir emrini yerine ge­tirmiş oldular.

Bayezid-i Bestami Hz. yedi senelik nafile orucunu bir lokma ekmeğe satıyor. Onu da yemiyor, bir köpeğe atıyor: "Ey nefis! Ne sana ne bana! "Halkın yedi sene devamlı oruç tuttu!" diye söylemesinden sen kurtuldun. Yedi sene oruç tuttum diye bana riya gelecekti, ondan da ben kurtuldum?" diyor. Nefise en zor gelen şeyi yapıyor. Fakat Allahu Teâlâ'ya çok hoş geliyor. Övünmeden, övülmeden ve riyadan kaçıyor. Allahu Teâlâ'nın rızasını buluyor.

Hakiki ibadet ehlini sırasıyla ilk defa Allâhu Teâlâ, sonra melekler, daha sonra da müslümanlar çok severler.349 Bu sevgiyi Allahu Teâlâ verir. Peki Allahu Teâlâ diğerlerini hakkıyla sevmiyor, tanıtmıyor da o zâtları niçin sevip tanıtıyor? İşte asıl millet-i Islama açıklanacak bunlar değil mi? Bir tek el öpme üzerinde söyle de söyle. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in zamanından günümüze kadar bütün Müslümanlar, âlimlerin ilmine hürmeten, yaşlıların yaşına hürmeten elini öpmüşlerdir, ilim sıfatullahtır. Allahu Teâlâ'nın sıfatıdır. Allahu Teâlâ'dan gelir. O sıfat kendinde vardır. O'na hürmet Allahu Teâlâ'ya hürmettir. Onun için âlimin eli öpülür. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem):

"Yaşlı bir müslümana hürmet Nuh (Aleyhis selâm)'a hürmet sayılır."350" buyuruyor. Bu hadîs-i şerîfe göre yine yaşlı bir mü'minin eli öpülür. Biz bunun üzerinde durmayıpta, milletin bilmediği önemli konuları anlatmaya devam ettikçe; bazıları da müslümanları bizden soğutmak için "el öpülmez" diyorlar. Bilâl Babamın yanına millet akın ediyor. "Bunun yüksek tahsili yok. Niçin bize gelmiyorlar da bunun yanına geliyorlar?" diye kıskanıyorsunuz.

 

Mü'minin beş düşmanı nelerdir ?.

(Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 2857)

"Mü'min beş çetin şeyle karşı karşıyadır.Kendisini kıskanan mü'min, kendisinden nefret eden münafık, kendisi ile çarpışan kâfir,devamlı çekiştiği nefis, kendisini saptırmak için can atan şeytan."

Mü'minin beş düşmanı vardır.

1-) Mü'minler haset eder.

2-) Münafıklar buğz eder.

3-) Kâfirler öldürmek ister.

4-) Nefis hevasına çeker, azdırmak ister.

5-) Şeytan da iğva, vesvese, evham verip azdırmak ister.

Sen müslümansın, o müslümanı niçin haset ediyor, kıskanıp çekememezlik yapıyorsun

Onun okuması ile hastalar şifa buluyor. Onunla iftihar edip, övünmen lazım.

Ayette"İhtiyar, erkeklikten düşmüş olanların kadınların mahrem yerlerini görmelerinde bir mahzur yoktur...(İlâ âhir.)"351 diye buyuruyor. Şimdi bir adam münafıkta, fâsıkta, zındıkta olsa; hepsi abdestli, namazlı, hepsi müslüman görünüyor. Çünkü alnında münafık, fâsık, zındık diye yazmıyor, ne bileceksin? Erkeklikten düşmüş olsa bile, para, menfaat karşılığında namusuna ondan her türlü kötülük gelmez mi?

Nitekim Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in ailesine münafıklar iftira etmediler mi? Hz. Ömer (Radiyallâhu anhu)'de münafıkları bilemiyor. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'den soruyor. Münafık bilinmeyince yaşlı kişinin onun mahrem yerini görmesinde bir mahzur olmuyor. Ayette kardeşi, babası, amcası gibi sayıyor. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in ailesine münafıklar iftira ettiklerinde kimse bilemedi, demek ki bilinmiyor. Yaşlı, kâmil, âlim bir mü'minin elinin öpülmesinde niçin mahzur olsun. O ihtiyar görse caizdir. Çünkü Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de söylüyor. Ayette geçen "İhtiyar" kelimesinin tefsirlerde uyuntu, hınbıl, erkeklikten kesilmiş kimseler diye ifade edilmesi yanlıştır. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'de kırk erkeğin cinsi münasebet gücü vardı.

(Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 85)

"Cebrail bana adına (kifit) denilen bir kabla geldi. Ben de içindeki cennet yemeğinden yedim; bunun üzerine bana kırk kişinin cinsi münasebet gücü verildi."352

Hz. Sara Validemiz ile Hz. İbrahim (Aleyhis selâm)'den doksan yaşından sonra Ishak (Aleyhis selâm) doğdu.353 Bunlarda erkeklik kuvveti vardı. Münkir, münafık, uyuntu, hımbıl kimseler ihtiyarlayınca ve mah­remi (oğlu, babası, dayısı, amcası) gibi onlara mahrem yerlerinin görülmesi helâl oluyor. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem), İbrahim (Aleyhis selâm) ve diğer Peygamberlerde erkeklik olsa bile onlardan kötülük gelmez, ilk defa bunlara caiz olması lazım değil mi? Zeliha her ne kadar uğraştı ise Yusuf (Aleyhis selâm)'u yoldan çıkaramadı.354 Yusuf (Aleyhis selâm)'u "Dediğimi kabul edersen seni zindandan çıkarttırırım." dedi. Yusuf (Aleyhis selâm): "Ben sarayda mahkumdum, zindanda hürri-yetime ka­vuştum"355 diye cevap verdi.

Demek ki, size göre münkir, münafık, fâsık kimseler her ne olursa olsun erkeklikten düştüğünde na­mus emniyet edilirde, Peygamberlerde ve Evliyalarda erkeklik var diye namus emniyet edilmez mi? Yusuf (Aleyhis selâm) da erkeklik var, namus emniyet edilmez de; ihtiyar (yaşlı) münafıkta olsa, erkeklikten düşmüş diye namus emniyet edilir mi?

Asıl Peygamberlere Evliyalara emniyet edilir. Lût (Aleyhis selâm)'un kavmi, misafirlerini, livata etmek için zorla götürecekleri zaman "Bunları götürmeyin, yerlerine benim kızlarımı götürün." 356 demişti. Lut (Aleyhis selâm) başkasının namusunu korumak için kendi namusunu feda ediyor. Lut (Aleyhis selâm)'un elini sen öpeceksin de karına, kızına haramdır diye müsaade etmeyecek misin? O misafi­rin namusunu korumak için kendi canını, kendi namusunu feda ediyor.

Bunlarda erkeklik vardı. Çünkü âyetteki: "Ne kadar da ihtiyar olsa yeniden temiz bir hayat veririm."357 buyuruyor. O hayat cennet hayatıdır. "Cennette ise bir erkeğin bir sabahta yüz hanımı ile ilişki kuracak kadar gücü vardır."358 buyuruyor. İşte, bu hayat Peygamberler ve büyük Evliyaullahlarda vardır. "Davud (Aleyhis selâm)'un doksan dokuz karısı vardı."359 Allahu Teâlâ'nın vermiş olduğu maneviyat hayatı kendinde vardı. O yüzden doksan dokuz hanım aldı. Buna haramda, münafık, fasık ne olursa olsun, ihtiyar erkeklikten düşmüşse onun mahrem yerlerinin görmesinde mahzur yok mu?

"Peygamber mü'minlere kendi canlarından üstündür. Peygamberinizin eşleri sizin annenizdir."360

Hacer-ül Esved hakkında bilgiler

 

(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 8, Hadîs No: 2943)"...Abdullah Bin Sercis (Radiyallâhu anhu)'den şöyle demiştir:

Ben Usaylı (yani başının saçı dökülmüş olan) Ömer ibn-i Hattab (Radiyallâhu anhu)'i Hacer-ül Esved'i öperken ve şöyle söylerken gördüm:

(Ey Hacer'ül Esved!) Ben senin bir taş olduğunu, (aslında kimseye) ne zarar ne de yarar sağlamayacağını çok iyi bildiğim halde şüphesiz seni öpüyorum. Eğer ben Rasûlullah (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in seni öptüğünü görmeseydim seni öpmezdim."

Hz. Ömer (Radiyallâhu anhu)'in yanında bulunan Hz. Ali (Radiyallâhu anhu):- Deme ya Ömer! Ben Rasûllullah (Sallallâhu aleyhi vesellem)'dan duydum ki: "Allahu Teâlâ ahdi misakta ben sizin Rabb'iniz değil miyim?deyince ruhlarımız:Beli ya Rabb'i! Sen bizim Rabb'ımızsın, dediler. (O zamandan beri ruhların hepsi müslümandır.)"

Bir adama sorsalar:Ne zamandan beri müslümansın?

Galu belâdan beri.

Galu belâ ne demektir?Allahu Teâlâ'nın ruhlarımıza; "(Elestü bi Rabbiküm): - Ben sizin Rabb'ınız değil miyim?"361 hitabına -(Beli) Doğru ya Rabbi! Sen bizim Rabb'ımızsın" diye benim ruhum cevap verdi. O zamandan beri müslümanım, demesi lazım. "Her anadan doğan müslüman olarak doğar" (Her anadan doğan müslümandır.) Anası, babası mecusi ise mecusi, nasrani ise nasrani, Yahudi ise yahudi olur."362

(Hz.Ali(Radiyallâhu anhu) sözüne devamla): "Ben, Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'den duydum ki :

Allahu Teâlâ o ahdi misaktaki verdiğimiz ahdi Hacer'ül Esved'in içine koydu, kullar dünyaya aldanıp azdırdılar. Hacer'ül Esved'e istilâm O'nu tazelemektir.Sen ona istilam etmezsen, senden bir fayda beklemiyorum dersen o sana şahitlik etmez deyince Hz. Ömer (Radiyallahu anhu):

Allahu Teâlâ senden razı olsun ya Ali! Ben bunu bilmezdim. Benim de maksadım kâfirlerin putlardan yardım beklediklerine benzemesin diye senden bir şey bekle

miyorum. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) sana istilam edip elini, yüzünü sürdüğü için bende sana elimi, yüzümü sürüyorum dedim, dedi.

"Bismillahi Allahu Ekber" demek ve öpmek o ahdi misakı tazelemektir. Sözümüzde duruyoruz. Yâ Rabb'i! Senin gösterdiğin yoldan ayrılmayacağız demektir. Bu ahdi misakı tazelemek bir de Mürşid-i Kâmili ziyaret, O'na hürmet, O'nun elini öpmektir. O'nun kalbi Kabe, eli Hacer'ül Esved'dir. Delili:"Bana yerlerim göklerim geniş gelmedi, mü'min kulumun kalbi geniş geldi."363 Kalbi Allahu Teâlâ'nın evi olursa kalbi Kabe'dir.

"Beni arayan engin gönüllerde arasın." 364

"Ben kuluma annesinden, babasından merhametliyim." 365

"Annesini babasını veya bir âlimi ziyaret eden benî ziyaret etmiştir."366

"Kabe'yi ziyaret, Allahu Teâlâ'yı ziyarettir."367

Mürşid-i Kâmili ziyaret etmenin fazileti hakkında bilgiler

Bu hadîs-i kudsilere göre hakiki bir Mürşid-i Kâmili ziyarette Allahu Teâlâ'yı ziyarettir. Kabe'yi erkek-kadın mü'minlerin hepsi ziyaret eder, hakiki meşayıhı da hepsi ziyaret eder. Zahiren hacı olur. Hacer'ül Esved taşını öper. Mü'min-i Kâmili de ziyaret eder, elini öper. Bir hacının sonradan azdırıp, saptırması Kabe'yi lekelemez. Bir Şeyhin müridinin binde birinin azdırması da Şeyhi lekelemez, ilerisinde hem kâr hem de zarar olan bir işe girişeceğin, yapacağın zaman kârı ne kadar, zararı ne kadar ilk defa onu öğrenirsin. Zararı bir, kârı ona göre on, yüz veya binse tereddütsüz o işe başlarsın. Bu tarikatta da mil­yonlarca Evliya, Mürşid-i Kâmil yetişmiştir. Azdıran onun yüz binde biridir. İşte tarikat kârlı. Niçin te­reddüt ediyorsun? Aksini söyleyenlerin sözüne bakma. Yine mü'min-i kâmilin kalbi tüfek, hulusu iyi ni­şancı gibidir. Hedefi vurur. Nişancı olmayan âlimin okuması, hedefi vuramaz. Hedefi vuran ile vuramayan bir değildir. Hedefi vuran ikramiye alır, vuramayan da atış müsabakasına giremez. Allahu Teâlâ'nın Kur'ân-ı Kerim okumada kazananlara verdiği madalya: Birincisi, Kur'ân okumasına şifa verir. İkincisi, Allahu Teâlâ sever, melekler sever, yerdeki kullar onu canı gibi sever.368 Herkes memleketinde, evinde duramaz.

Bazı zahir âlimlerin bu yazıma itiraz edeceklerini çok iyi biliyorum. Fakat ben hep âyetle ve hadîsle yazıyorum. Ayetsiz, hadîssiz hiç bir şey yazmıyorum. Benim için şu sözü yanlış, bu sözü ile küfre vardı, .sözüne inanmayın diyecekler. Mezheb âlimleri, kitap yazarları çok hadîs-i şerîf bilirlerdi. Fakat doğru olduğuna emin olmadılarsa karşıdaki bir hadîs okurdu. Diğer mezheb imamı kitap yazarı hemen kabul ederdi. Bunu okuyanların içinde kabul etmeyecekler olduğunu, milleti Islâmı bizden soğutmak için çok büyük tepki göstereceklerini biliyorum. Onun için tekrar tekrar âyetlerle, hadîslerle, hadîs-i kudsilerle bir çok delillerle yazıyorum, inkar edeceklerden siz okuyucularımız âyet-i kerimelerle, hadîs-i kudsilerle ve hadîs-i şeriflerle cevap vermesini söyleyin.

(Sûre-i Kehf, Ayet 65)

"Derken,kullarımızdanbir kul buldular ki, ona katımızdan bir rahmet(vahiy ve peygamberlik) vermiş, yine ona tarafımızdan bir ilim öğretmiştik."

İlmini verir daha bir çok ödüller, ikramiyeler verir. Yine:"Mü'minler kendini kıskanır, münafıklar buğz eder, kin tutar, kâfirler öldürmek ister, nefis hevasına çekmek ister, şeytan ığva verir, saptırmak ister."369

Cennete girmek iman ve amelle, cehenneme girmek küfür ve masiyetledir.370 İman Cenab-ı Hakk Teâlâ Hz.'ne ve Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'e inanılacak şeylerin tümüne inanmaktır. Allahu Teâlâ'ya ve Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'e itaat 371 edin ve O'nun inandığı gibi inanın. "Ey Allah’a îman edenler!"372 "Şükrederseniz nimetimi, küfrederseniz azabımı artırırım"373

İnanmak iman etmek; her âyette ameli tam inanarak yapmak, kabulüne yarı inanıp yarı inanmayarak kabul olmamasına ve münafıklığa sebeptir. Onlar müzebzeb (arada kalmış, ikicikli; inanmayla inanmama arasında)'dır. Ameli düzgün de olsa, imanı bozuk olanlar münafıktır. Zâten amelde, abdest, namaz, oruç, hacc, zekat, vs. islâmi vecibeleri yapmak, yerine getirmektir. Ezelde cennetlik, cehennemlik yazılmış sözleri bu âyetlere göre yanlıştır.

 

Mevlâna Hz.'nin babası Kabe'ye gider, namaz kılardı diyenler hakkında

Ben, sizin Rabb'ınız değil miyim?Doğru Ya Rabbi! Rabb'imizsin, dediler.Secde edeceklerin hepsi secde etti. Yalnız iblis secde etmedi."374

İblisten başka secde etmeyen yok. "Ruhlar secde ettiğinde onun ruhu secde etmemişte o boynuna basmış secde ettirmiştir." dedikleri yalan, yanlıştır. Biz, Allahu Teâlâ'nın Kur'ân-ı Kerimdeki âyetlerine, emirlerine bakacağız. O zamanda secde etmişte, etmemişte, mişlere, muşlara bakmayacağız. Allahu Teâlâ "Hepsi secde etti, yalnız iblis secde etmedi." buyurduğuna göre tamam bitti. İblisten başka secde etmeyen yoktur.

Bu konuda Mevlâna Hz.'ne ve babasına iftira ederler. Güya Mevlâna Hz.'nin babası Kabe'ye gider, namaz kılarmış. Buhara'dan da bir adam gelir, O'nunla beraber tayyi mekân, tayyi zamanla ikisi Kabe'ye namaz kılmaya gelir, beraber namaz kılarlarmış. Yine Kabe'ye gitmiş. O adam namaz kılmaya gelmemiş görünce bir kaç gün beklemiş. O adam yine gelmeyince Buhara'ya gitmiş. O adamın son günlerini yaşadığını ve so­nunda imansız ölüp gittiğini görmüş. Eve gelip; "Beş vakit namazı Kabe'de kılan adam imansız gitti. Bende mi imansız gideceğim" diye ağlamış. Hz. Mevlâna babasına :

- Ağlama! Ruhlar secde ettiğinde, senin ruhun secde etmiyordu. Ben boynuna bastım, secde ettirdim. Onun için sen imanla gideceksin, demiş, derler.Kur'ân-ı Kerim'e ve hadîs-i şeriflere ters gelen yazı, söz, rivayet hepsi yanlıştır, terstir, bâtıldır. Hz. Ebû Bekir (Radiyallâhu anhu)'e Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) ayağa kalkmış.Yâ Rasûlullah! Neden ayağa kalktın? demişler.
Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem):Cebrail kalktı, bende kalktım, buyurmuş. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem), Cebrail (Aleyhis selâm)'e:Niçin ayağa kalktın? buyurmuş. Cebrail (aleyhisselâm):Elestü bi Rabbiküm'le ruhlar secde ettiğinde benîm kalbimede benlik geldi, secde etmeyecektim. Ebû Bekir'in ruhaniyeti hemen sırtımı okşadı. "Allahu Teâlâ'nın emrine karşı gelme!" dedi.Bunların hepsi tamamen uydurmadır.

Haşa sümme haşa! Bir kâfirin boynuna basıp zorla secde ettirsen onun yaptığı secde sayılır mı? Bunu değil Allahu Teâlâ hiçbir kul dahi kabul etmez. Fakat zorla değil, gönlü ile olan secdeyi, göz ucu ile yat­tığı yerden de olsa Allahu Teâlâ kabul eder. O; suretine, görünüşüne değil, kalbinin içine bakar. Ona göre muamele yapar. Bir başkasının emrinin altındaki adamlar, birbirleriyle işaretle konuşup yapmadığını zorla yaptırırlar. Başkan bunun farkında olmazsa o başkana "salak" derler, insan göremez, bilemez, anlayamaz olabilir. Ama Allahu Teâlâ bütün noksan sıfatlardan münezzehtir. Ondan gizli en ufak birşey olmaz.

Bunların iddiaları, Allahu Teâlâ'nın emrini zorla yaptırmak, onu da Allâhu Teâlâ'nın kabul etmesi ve Allahu Teâlâ'ya noksan sıfat isnat etmektir. Bu gibi sözler sapkın mezheblerin uydurmasıdır. Haşa sümme haşa, Allahu Teâlâ bilemiyor, bunlar zorla secde ettiriyor. Allahu Teâlâ bilemeyerek mi onu kabul ediyor? Biliyorsa niçin kabul ediyor? Bir kul; kul olarak zorla kendine boyun eğenin itaatini kabul eder mi? Bu aciz bir kula göre de imkansızdır. Hem Allahu Teâlâ herşeyi bilir, kalbinin içine not verir. Hem de boynuna basıp secde ettirmeyi bilmiyor, kabul ediyor, böyle mi demek istiyorsunuz? Allahu Teâlâ'nın yarattıklarının trilyonlarda biri olan elektronik beyin yanılmıyor, yutmuyor, biliyor, elektronik dalgaları da elektronik beynin madenlerini de yaratan insana onu çalışıp bulma kabiliyetini de veren Allahu Teâlâ'dır. Hiç yanılır mı? Kalbi ve niyeti bir çeşit, zahir görünüşü onun aksi olursa onu kabul eder mi ?

Hz. Mevlâna'yı kendisine secde ettirecek kapasitede yarattı da, iblisi kendisine secde edecek bir şekilde yaratamadı mı? Suç, secde etmeyen iblisin değilde, haşa sümme haşa Allahu Teâlâ'nın mıdır? "Siz Allahu Teâlâ'ya iftira etmeyin"375 O'na o secde ettirdi de buna kimse secde ettirmedi mi? Allahu Teâlâ birisine secde ettirecek adamı yaratıyor. Diğerine de kendisine secde ettirecek adamı yaratmıyor, îlm-i ezeliyyede "Cennetliği, cehennemliği takdir edip yarattı, bu değişmez" gibi sözler Allahu Teâlâ'ya iftiradır. Bu âyetlere terstir. Aslında Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) mescidte Cebrail (Aleyhis selâm) ile otururken, Hz. Osman (Radiyallâhu anhu) oraya gelir. Cebrail (Aleyhis selâm) ayağa kalkınca Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'de kalkar.

-"Niçin kalktın?" diye Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'e sorarlar. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem): - "Cebrail kalktı, bende O kalktığı için kalktım." buyurur. Cebrail (Aleyhis selâm):

-Bütün melaike, Osman'ın hayasından, utangaçlığından dolayı O'na tazim ederler." dedi. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem): - Bütün melaikenin haya ettiği kimseden bende haya ederim" buyurdu.376 Bunun aslı budur. Bunu çevirip, secde etmişti, etmemişti, secde etmeyeceği zaman ikaz etti, secde ettirdi demek; bunların hepsi yanlıştır.

Çocuklar imtihana girince birbirinin eline bakıp kopye çekerse, onu hocaları kabul ediyorlar mı? Etmiyorlar! Onun için Allahu Teâlâ'dan gizli kopye çekilmez. "Ben sizin niyetinize, kalbinizin içine bakarım," buyuruyor. Ashâb-ı Kehf'in hiç ameli olmayıp, kalbi ve niyeti düzgün olduğu için Allahu Teâlâ O'nun imanını tam kabul ediyor. Asiye Validemiz de aynıdır. O'nun gizli olarak kalbinden, Allahu Teâlâ'yı tasdikini Allahu Teâlâ kabul ediyor. Hem Ashâb-ı Kehf'i, hem de Asiye Validemizi Evliyalığın zirvesine çıkarıyor. Niyeti, kalbi bunlar gibi olmayıp, zorla götürüp mağaraya yatırsan veya zorla Asiye Validemiz gibi gizliden dua ettirsen bunu Allahu Teâlâ kabul eder mi? Secde etmeyecek adama da başkasının zorla secde ettirmesini Allahu Teâlâ asla kabul etmez.

Kaderiye mezhebindeki olanlar kendi bâtıl görüşlerini ehl-i sünnete, milleti islâma inandırabilmek için Hz. Mevlâna'yı ve babasını elde alet ederek onlara iftira ediyorlar.

Aslı şöyledir: Mevlâna çocukken babası önde kendisi arkasında bir yolda giderlerken bunu gören Evliyaullah’tan bir zât gülüyor. Mevlâna Hz.'nin babasına hürmet ve tazim ediyorlar. Mevlana Hz.'ni çocuktur diye kıymete almıyorlar. Yanındakiler o zâta gülmesinin sebebini soruyorlar.

Bir deniz bir gölün arkasına düşmüş, buyuruyor.Deniz kim, göl kim? diye soruyorlar. O zât:Deniz Mevlâna, göl babası, deyince babası bunu duyuyor ve:Mevlâna'yı benim kabrime getirmeyin, diyor. Hz. Mevlâna ölünce, babasının kabrine getiriyorlar. Ba­bası ayağa kalkıyor Ayağa kalktığı kesin değil. Muhakkak ayağa kalktıysa bunun için kalkmıştır.

(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 8, Hadîs No: 2944)

"... (Abdullah) ibn-i Abbas (Radiyallâhu anhu)'dan şöyle demiştir: Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu:

- Yemin ederim ki, şu Hacer('ül Esved) (mahşere) şüphesiz gelecek ve onu hakkıile istilam eden (yani Allah'a itaat ve Rasûl'üne uymak üzere ziyaret eden mü'min) kimseler lehinde şahitlik edecektir."

(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 8, Hadîs No: 2946)

"... Salim'in babası (Abdullah ibn-i Ömer) (Radiyallânu anhu)'den şöyle demiştir:

- Rasûlullah (Sallallâhu aleyhi vesellem) Kabe'nin köşelerinden yalnız siyah köşesi (yani Hacer'ül . Esved'in bulunduğu köşeyi) ve Cumhilerin evlerinin tarafından o köşeyi takip eden köşeyi(yani Rükn-i Yemani'yi) istilam ederdi. (Mübarek elini sürerdi).'

Taş var ki öpülmez tarlada üzerinde oturulur, tepelenir. Öpmenin hiç bir manası yoktur, öpsen de olur, öpmesen de olur. Taş var ki, tuvalette hiç öpülmez. Hacer'ül Esved taşı, Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) Ravza-i Mutahharasının taşı, Kudüs'te Muallak Taşı vb. taşlar öpülüyor. Makam-ı İbrahim ve Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in ayağını bastığı taş müzede camekân içerisindedir. Açıkta bastığı bu taş açıkta olsa onu da öpmez misin?

Bilâl Babamın elini öpmek için Kabe'deki Hacer'ül Esved taşına milletin hücum ettiği gibi hücum ediyorlar. Ne kadar kendilerini yaklaştırmayıp, sert konuşsan; adam ihtiyar, rahatsız olsa onları da öperiz. Sen, Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in değil eli, . Doktor istirahat etsin dedi diye söylesen elini öpmek için sıra bekliyor, yalvarıyor yalvarıyor, yine öpüyorlardı.

 
Ahmed Rufai Hz.'lerinin keramet göstermesi hakkında bilgiler

Seyyid-i Ahmed Rufai Hz.'ne ;Sen niçin elini öptürüyorsun? dediler. Buyurdu ki:Ben elimi öptürmüyorum. (Elinin sırtını çeviriyor. Baş parmağını şahadet Parmağına değiriyor.) İşte bakın; Elif, Lem, Lem ve He Allahu Teâlâ'nın ismi, O'nu öpüyorlar, buyuruyor.

Bu defa:Sen açık keramet gösteriyorsun. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem):"Ulema kerametini gizlesin" buyurmadı mı? Sen niçin gizlemiyorsun, aşikâre keramet gösteriyorsun? Cevaben:Benim yaptığımdan Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) razı, diye buyuruyor. Onlar:Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in emri sana gelince değişiyor mu? Niçin senin yaptığından razı olsun? dediler.

Seyyid-i Ahmed Rufai Hz. buyurdu ki:Sizinle Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in Ravza-i Mutahhara'sına gidelim. Ben diyeyim ki, yâ Rasûlullah! Senin ümmetin bana, keramet gösterme diyor. Ben, benim gösterdiğim kerametten Pey­gamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) razı diyorum. Onlar inanmıyor. Benden razı isen, mübarek elini, herkesin zahir gözleriyle göreceği şekilde çıkar açıktan elini öpeyim diyeceğim. Peygamberimiz (Sallal­lâhu aleyhi vesellem) hepinizin zahir gözü önünde elini demir parmaklıktan dışarı uzatır, ben de öpersem buna da itiraz eder misiniz?Etmeyiz, dediler. Beraberce Ravza-i Mutahhara'ya geldiler. Seyyid-i Ahmed Rufai Hz. aynısını yine söyledi.

Yâ Rasûlullah! Benden razı isen mübarek elini çıkart, herkesin zahir gözü önünde elini öpeceğim, memnun değilsen elini uzatma dedi. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) mübarek elini safi nurlu olarak demir parmaklıktan dışarı çıkarttı. Bunu herkes zahir gözüyle gördü. Seyyid-i Ahmed Rufai Hz. de herkesin gözü önünde öptü. Bu sefer:

Ben, Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'e karşı terk-i edep (terbiyesizsizlik) yaptım.Allahu Teala’yı Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’i seven her hacı benim yüzümü tepelemeden gitmesin, buyurdu. Kapının eşikliğine yattı. Hacılar üçe bölündü. Bir kısmı; "Yemin verdi yüzünü tepelemezsek olmaz" diye ayaklarının baş parmağının ucunu yüzüne değdirip, üzerinden atladı. Bir kısmı : Yemin verdi diye yüzünü tepeledi, bastı geçti. Bir kısmı da: "Yemin vermezse ne verirse versin. Bunun üzerinden adım atmakta bize terk-i edeptir" dediler. Üzerinden adım atmadılar. Başka kapıdan çıktılar. Bilâl Babama hangisi haklı? dedim.

Bilâl Babam:Meşrebine göre hepsi haklı. En haklısı, başka kapıdan çıkan, üzerinden adım atmayan, buyurdu, İşte meşreb ayrılığı.(Zuhurat-ı Bilâl-i Nadir-î isimli kitabımızda açıkladık.)

Hz. Ebû Bekir (Radiyallâhu anhu) halife olunca üç sefer "Elhamdülillah! Allahu Teâlâ'ya yüz binlerce şükürler olsun. Allahu Teâlâ beni bu ümmet-i Muhammed'e sevdirdi." buyurmuş­tur. Bu da onun gibidir. Zahirde Kabe'yi tavaf edip Hacer'ül Esved taşını öpmek, maneviyatta gidip tam ha­kiki bir Mürşid-i Kâmil'i bulup; ondan tevbe, ders alıp ona tâbi olup, elini öpmektir. Hem Hacer'ül Esved taşına hem Mürşid-i Kâmil'e o çekici cazibeyi, hassayı veren, öptüren Allahu Teâlâ'nın bunlara verdiği manevi bir kuvvettir. Zahiren ve aklen ölçülmez. Hadîs-i kudside:

"Mürşid-i Kâmil'in kalbi Allahu Teâlâ'nın evidir.";

"Bana yerlerim göklerim geniş gelmedi, mü'min kulumun kalbi geniş geldi "377 .

Hasan-ı Basri Hz. adım başına iki rekat namaz kılarak onyedi senede Kabe'ye yetişti. Kabe'nin maneviyatı Rabiat'ül Adeviye Hz. karşı gitmişti. Hasan-ı Basri Hz.'de Rabiat'ül Adeviye'ye karşı gitti ve sordu:

Yâ Rabia! Sen, hacca geliyorsun, Kabe'nin maneviyatı sana karşı geliyor. Bundaki hikmet nedir? Rabiat'ül Adeviye Hz.:- Sen, Allahu Teâlâ'nın "Ben Kabe'deyim" buyurduğunu hiç bir kitaptan okudun mu, hiç bir âlimden duydun mu? Hadîs-i kudsi de: "Bana yerlerim, göklerim geniş gelmedi, mü'min kulumun kalbi geniş geldi."378 buyurmadı mı? İşte o benim kalbimdir. Allahu Teâlâ'nın evi olan benim kalbimi Ka­be'nin maneviyatı ziyarete geliyor. Allahu Teâlâ Kabe'yi ziyaret etmeyi emrettiği; Peygamberimiz (Sallal­lâhu aleyhi vesellem) Kabe'yi ziyaret ettiği için hem Allahu Teâlâ'nın emri farz, hem Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in yaptığı sünnet, hem de sözü ile söylediği sünnettir. Ben de Kabe'yi ziyare­te gidiyorum, buyurdu. Onun için aşıklar demişler ki: "Mü'min-i Kâmil'in kalbi; Allahu Teâlâ'nın evi; başı (beyni) Tur Dağı, eli; Hacer'ül Esved taşı, kendindeki Ledün ilm-i; zemzem, parmağı; Arş'ın kalemidir.

Sultanım payine yüzüm süreyim,

Aşıka Bağdat'tır yolların senin,

Hasretinle sana yandı yüreğim,

Ne diyardan aşar yolların senin.

Sultan Kadiri'den giyinmişsin tac,

Bu yol seni kimseye eylemez muhtaç,

Her seher vaktinde eylersin

Mi'rac, Aksa'da açılan güllerin senin.

Cami-i Kebirde namaz kılarsın,

İnip aşkın deryasını boylarsın,

Gözyaşı ile kalbimizi sularsın,

Akar ab-ı hayat sellerin senin.

Erenler elinden içmişem şarap,

Aşkına düşenler çekmez ızdırap,

Hazine dolusu bastığın toprak,

Alemlerin gönlünde tuduya senin.

 

Ne güzel yaratmış ol Bârî Hüdâ,

Bir canım var yoluna eylerim feda,

Birsin bin ihvana verirsin gıda,

Alemler gönlünde balların senin.

Derviş Ali der ki, aşk ateşi özümde,

Dünyayı verseler yoktur gözümde,

Emanetullahı alsa dizinde,

Tutsa cenazemi ellerin senin.

Şahadet parmağın Arş'ın kalemi,

Defterine yazan mürîd olanı,

Her seher getirin Hakk'tan selâmı,

Selamı getiren dillerin senin.

Gittiğin yol Sıddık-ı Azam yoludur.

Bu yolun sahibi gayet uludur,

Aslın ihramzade Kâdirî koludur,

Rahman'a ulaşır ellerin senin.

Bülbül olsam has bahçende otursam,

Aşkın kitabını bana okusan,

Bir gecede Pirhanende uyusam,

Doldurur badeyi ellerin senin.

Allahu Teâlâ buyuruyor ki:

"Ben kulumu seversem; onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı, söyleyen dili ben olurum."379;

"Mü'minin firasetînden sakınınız.Çünkü onlar Allah'ın nuru île bakar-lar."380;

"Onların makamlarına Peygamberler, şehidler, sıddıklar imrenirler. "381

O zâtları Allahu Teâlâ bunlarla yükseltir yükseltir, O'nun elini hürmetle, tazimle öptürür. Sen de elimi öptüreceğim desende ne kadar uğraşsan öpecek adam bulamazsın.

Adam deyince hepsi bir değil. Adam var ki kapının önünden geçmesi mahzurludur, onun yanına gelen kadını hemen oradan ayırmak istersin. Adam var ki ailen, çoluk-çocuğunu ona emanet edersin. Haftalarca onlarda kalır, aklına bir şey gelmez. Peygamberimiz (Sallallâhu. aleyhi vesellem)'e "Muhammed'ül Emin"382 denildiği gibidir. Hakiki dost dostunun malını malından, canını canından, namusunu namusundan fazla kayırandır. Hz. Ebû Bekir (Radiyallâhu anhu) ve ashabın birçokları islâmiyet uğruna malının tümünü harcadılar, elleri öpülür. Sahlebe ismindeki sahabe zekat vermemek için yünün altına saklandı. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) "Öyle kal" dedi, toprağın altına girdi kösnü (köstebek) oldu.383 İşte bunun eli öpülmez. Hz. Zübeyr (Radiyallâhu anhu), Talha (Radiyallâhu anhu), Ebü Deccane fedai olup Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'e siper oldular.384 Birisi kolunu, birisi bacağını kökten kestirdi. Hz. Ali (Radiyallâhu anhu) hicrette fedai olarak Peygamberimiz (Sallallâhi aleyhi vesellem)'in yatağına yattı, eli öpülür.

Hadîs-i şerîfte:

"Mü'minler yanında iyi görülen, Allah yanında da iyi görülür."385

Bu el öpmeyi de 1400 seneden beri dünyanın her yerinde islâm toplumu yapıyor. Kur’ân-ı Kerim’de:

(Sûre-i Hud, Ayet 78)

"(Delikanlı şeklindeki melekleri gören Lut'un) kavmi, koşarak onun yanına geldiler. Daha öncede o kötü işleri yapmaktaydılar. (En sonunda duvarı delmeye başladılar). [Lut (Aleyhis selâm) onlarla başa çıkamayınca]:

- Ey kavmim! İşte şunlar kızlarımdır, sizin için bunlar daha temizdir. Allah'tan korkun ve misafirlerimin önünde beni rezil etmeyin! İçinizde (sizi bu kötülükten alıkoyacak) aklı başında bir adam yok mu? dediği buyurmuştur. İşte Lut (Aleyhis selâm):-Misafirlerime karışmayın, onların yerine kızlarımı götürün, dedi.

Bilal Nadir Hz.lerine malını ve namusunu  emanetler edenler hakkkında bilgiler

Elhamdülillah ümmeti Muhammed'in içinde kendine emanet edilenin namusunu aynı Lut (Aleyhis selâm) gibi kendi namusundan daha fazla kayıranlar vardır. Bunların değil elini öpmek, sıkışıkta kalanlar namusunu bile onlara emanet eder.

Bilâl Babam zamanında; Kızına veya karısına sarkıntılık edecekler ya kaçıracaklar ya da düşmanı var. Kendi namusunu müdafaa edemiyor. Böyle olup ailelerini, kızlarını Bilâl Babama emanet edenlere çok şahid olduk. Bunları duyan bir kızla annesi Bilâl Babamın, yanına geldiler. Onlar da Bilâl Babamdan çare arayanlardandı. Kızın annesi anlatmaya başladı:

-Biz felan memleketteniz, senin methini duyduk buraya geldik. Derdimize ancak sen çare olursun. Bizim orada, islâmdan uzak her kötülük kendinde olan bir komşumuz var. Benim bu kızı istedi, vermedik.Bizi sıkıştırdı ve vurmaya kalkıştı. Bir gece herkes yattıktan sonra gizlice eşyalarımızı bir kamyona doldurup G.Antep'te hiç umulmayan bir mahalleye göçüp orada ev tuttuk. O adam da arkamızdan geldi. Bizim evin karşısında bir ev kiraladı. Yine bizi sıkıştırmaya başladı. Bize ne akıl veriyorsun? Bu adama kızımı vereyim mi? Biz buna sahip olamayacağımıza göre buraya mı emanet edelim? dedi. Bilâl Babam, kızın annesine sordu:

- Bu adam ne iş yapar?" Annesi:- Bilmiyorum." Kız: - Kahvecidir" Kızın annesine yine sordu:- Bu adam kaç yaşında?" Annesi: - Bilmiyorum" Kız: - Yirmi sekiz yaşında" deyince BilâlBabam: - Bu kızı buna verin." dedi. Onlar gitti. Bilâl Babama yanındakiler: - Böylesi bir adama, bu kızı niçin ver, dedin?"deyince, Bilâl Babam: - Annesine mesleğini soruyorum bilmiyor, kızı biliyor, cevap veriyor. Annesine yaşinı soruyorum bilmiyor, kızı cevap verip söylüyor. Kız adamla konuşmuyorsa, annemden beni iste demiyorsa niçin mesleğini, yaşını biliyor? Kız geldiğinde çok kederli idi. O adama verin deyince çiçeği yarıldı (neşelendi), yüzünde tebessüm başladı. Kız annesini ayakta uyutuyor. Mektup yazıp onu getirtende kendisidir. Burada vermeyin diye kestirsem kız onunla kaçacak. Kaçıp rezil olmaktansa en son çare olarak vermeleri daha iyidir, buyurdu.

Bir çoklarının namusunu Bilâl Babam evinde veya evine almadan, kendisi karşı tarafa tehdit haberi göndererek muhafaza ediyor. Askere giden birisinin hanımına dolaşmak isteyeni, Bilâl Babam çağırtıp kendisine; öyle birşey olursa kesinlikle karşındaki düşman doğrudan benim, buyurdu. O adam askerden gelinceye kadar ailesini korudu. Hem de kendisinin ve çocuklarının masrafını karşıladı. Benim kızım sizin evinizde hizmet etsin, bulaşıkları yıkasın diye gelip yalvaranlar çok oluyor. Bilâl Babam veya O'nun gibi bir zâtla, kötü niyetli birisini kıyas edemezsin. Senin kapının önünden geçip evine bakınca; "Bu âdam kapının önünden geçti, ırz hainidir" deyip hemen onun bakışını, ilgisini engellemek için tedbir alı­nan kişi bir midir? Belli ki Bilâl Babamın eli öpülür öpülür. Hiç mahzuru yoktur. O birinin de değil elini öpmek, kapının önünden geçip, bakması da mahzurludur, zararlıdır, iyi değildir. Eli öpülmez, konuşulmaz, yaklaşılmaz, namus emniyet edilmez.Şeriat umuma ait söyler. En kötüsünü, en tehlikelisini göz önüne alır, öyle söyler.

Fetva iki çeşittir: Birisi adamına, yerine, şahsına ait; öbürüsü de umuma aittir. Birisine şu kız veya. ailem senin yanında emanet kalsın diye yalvara yalvara teslim eder. Öbürüsüne de ailesine, kızına baktığını görürse hemen sinirlenir, var gücü ile önlemler alır, mani olur. Hatta onunla dövüşmek öldürmek ister. Bunun ikisi bir midir?

(Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 2838)

"Mü'min mü'minin aynasıdır.

"Aynada yüzündeki karayı görebilirsin, iyiyi, kötüyü İslâm toplumu seçer. Bilâl Babamın en çok sevdiği ihvanlarından birinin, başkasının namusuna ters baktığını veya benzeri bir iş yaptığını sezince yanından kovup, bütün ilişkilerini ebediyyen kestiğini gözlerimizle gördük. Eğer bir Müslüman böyle olmazsa, hubbi fillah, buğzu fillah (Allahu Teâlâ için sevmek, Allahu Teâlâ için buğz etmek) düşman olmak emri bil maaruf (Allahu Teâlâ'ın emrettiği gibi emretmek) neyhi anil münker (yasakladığı gibi yasaklamak) nerde kaldı?

(Sûre-i Bakara, Ayet 165)

"İnsanlardan bazısı Allah'tan başkasını Allah'a (hâşâ) eşler ve ben-

zerler edinir de onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenler ise daha çok Allah'ı severler. Keşke zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabına dayanmanın zorluğu nu önceden anlayabilselerdi."

"Allah'ı şiddetle sevin" âyeti mucibince Allahu Teâlâ'nın nehyettiği (yasakladığ,) şeyleri şiddetle yasaklar. Emrettiğini şiddetle emredip, yerine getirmemizi ister.

Bir Şeyhi, bir âlimi, bir yaşlı müslümanı sevmek hadîs-i şeriflerin mucibincedir. Şeyh, âlim, yaşlı müslüman bize ilim öğretiyor. Bizim buna yaptığımız hürmet Allahu Teâlâ'yadır. "Allahu Teâlâ'yı şiddetle sevin."386 âyetine göre bunları şiddetle sevmemiz lazımdır. Onları Allahu Teâlâ ile kendi arasında bir vesile, vasıta addeder (sayar). O kabilden çok fazla aşırı derecede hürmet yapar. Onlara yapı­lan hürmet Allahu Teâlâ için ve doğrudan Allahu Teâlâ'yadır.

Evliyaya eğri bakma,

Kevn-i mekân elindedir.

Mülke hüküm süren

iki cihan elindedir

Sen anı öyle sanırsın,

Sencileyin bir Adem'dir,

Evliyanın sırrı vardır,

Gizli ayan elindedir.

Hak Hakk zâtıyla, sıfatıyla,

Tec Tecelli eylediği anda,

O' Odur varlığı Hakk varlığıdır,

E Emr-i Sübhan elindedir.

H Hakk anı bunda yarattı,

K Kullarını irşad için

Ki Kime diler iman verir,

K Kahr-ı ihsan elindedir.

KKaygısız edermiş bu ilmi

OOkudum anladım bildim,

B Bütün âlemlerin hükmü,

K Kâmil insan elindedir.

KAYGISIZ HZ.

Şeriatı Muhammed'e verdiler,

Tarikat üstüne bir yol kurdular,

Hakikat ilminden sual sordular,

Hakikat var hakikattan içeri.

Kaygısız'ım eder bir nutku hakla,

Varıp bir Mürşid'e kalbini pakla,

Mürşid'in verdiğin tut kavi sakla,

İlikten kemikten kandan içeri;

Aşk bedesteninden mercan almışam,

İrfan meclisinde erkan kurmuşam,

Bu canı verip de bir can almışam,

 Saklaram bu canı candan içeri.

KAYGISIZ HZ.

Erenlerden sır sorana dokuz türlü nişan gerek,

Evvel kapı şeriattır, güneş gibi ayan gerek

  • Ayet ile hadîs ile anlayana verdim cevap,
     

  • Andan öte içeriye levvameye387 seyran gerek.

  • Şeriattan, tarikattan içerisi sır iledir,

    Akil ona arif dûrûr mülhimeye338 vicdan gerek.

  • Dördüncüsü mutmainne389 Mansur bilir bu menzili,

  • Pir yüzüne ulaşmağa ikrar der bir can gerek.

  • İhtiyarım elde değil lazım geldi söylemesi,

    Beşincisi keramettir, ayan değil nihan gerek.

  • Yol erinin tevhidini arif gerek anlamağa,

  • Altıncısı mardiyyedir390 bunda burhan Kur'ân gerek.

    Yedincisi safiyyedir halka ayan etmek olmaz,

    Andan geçip ulaşmağa can Hazreti kurban gerek.

  • Sekizinci budur makam aynel yakîn, Hakka'l yakîn391

  • Kim aşıksa bu meydanda gayrullahtan üryan gerek.

  • Dokuz sıfattan içeri bir sır diyem anlar isen,

    İnsan adın bunda koyup mahvu garkta nihan gerek.

    Vehhab ümminin tevhidi hatırına güç gelmesin,

    Bu manayı fehmetmeye safi nurdan insan gerek.

    Kaside söylemek caiz değilmidir .?

    Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) ile beraber göçen erkek-kadın hepsi muhacir oldu. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)in en sevdiği ashabı Muhacir ve Ensardır. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem):- Muhacir benimle göçenler, Ensar Medine'de beni karşılayanlardır, buyurdu'. Bütün bir şehir halkı, erkek-kadın, çoluk-çocuk yüksek sesle bağırarak, kaside söyleyerek, zılgıt, def çalarak karşıladılar.

    Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'e sevgiyle herkes vecde gelip (aşk halinin ilki, aşktan kendi kendini kaybetmek) kendi kendini unuttu. Bu karşılama Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'e o kadar hoş geldi ki; onları muhacirlerden de üstün tutardı.

    Hac'da Kabe'nin tavafında, Safa ile Merve arasında say etmede, şeytanı taşlamada, Hacer'ül Esved'i istilâmda, "Bismillahi Allahu Ekber'i erkek-kadın yüksek sesle karışık olarak hepsi söylüyor. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'i karşılarken . kadın-erkek söyledikleri kaside caiz değildi dersen; bu farz olan hacda getirelen tekbirde mi caiz değildir?

    (Sûre-i Bakara, Ayet 200)

    "Hacc ibadetlerinizi bitirince, babalarınızın ismini zikrettiğiniz gibi yahut ondan daha yüksek sesle Allah'ı zikredin. (Ona yalvarın). İnsanlardan öyleleri var ki: "Ey Rabb'imiz! Bize dünyada ver." derler. Böyle isteyenlerin âhiretten hiç nasibi yoktur."

    Onlar haccı bitirince yüksek bir yere çıkar, nutuk verir; ''Anam, babam, şu sülâleden ceddim, köküm şudur;" babasını, onun babasını över över, var gücü ile bağırırdı. Ayette, Allahu Teâlâ'yı zikrederken onun gibi ve daha da şiddetli bağırın buyurduğu budur. Cehri zikrullaha en büyük delildir. Mina'da kadın-erkek hacıların hepsi dışarıda yatıyor. İşte caizdir. Şu caiz değil, bu caiz değil diyenlere cevaptır. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) bir hadîs-i şeriflerinde Ensarı muhacirden de üstün tutuyor.

    Namahremlik, tesettür, kadınların seslerinin erkeklere duyulmaması hakkında hadîs-i şerîfler vardır. Bir de hem Allahu Teâlâ'nın emri hacc'da farz, hem de Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vessellem)'i Medine-i Münevvere'de kadın-erkek, büyük-küçük herkesin karşılamasıdır. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in meclisinde kadınların seslerinin Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in sesin­den yüksek tonajda konuşmaları, Medine'nin kızları def çalarak Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) yanında Bedir şehidleri'nin menkıbelerini koşma olarak söylemeleri ve bunlara mani olmak isteyen Hz Ebû Bekir (Radiyallâhu anhu)'e Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) :

    Karışma onları serbest bırak demesi, Hz. Hatice Validemiz ile Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi ve­sellem)'in evlenmelerini konuşması. Uhud cenginde kadınların ayaklarını dizlerine kadar çemreyerek Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in ashabından yaralılara su taşıması; geride hem hasta bakıcılık hizmeti, ok atacaklara ok verme, hem de askerler düşmana hücuma kalkınca "bizi düşmana bırakma­yın, Allah aşkına vurun"diye çağırır, gılili zılgıt çalarlar, düşman ile karşılaşınca da kılıçlarını çekip düello ederlerdi.

    Hz. Aişe validemizin kardeşinin yanında Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in guslunü görsün kitap yazarlarına serbest yazsın diye vücudunun aşağı tarafı görülmeyecek şekilde perde çekip kardeşinin yanında gusul etmesi, suyun miktarını, nasıl ne şekil gusül ettiğini kardeşine göstererek anlatması; Esma bint-i Zem'anın harpte Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in yardımına gelmesi. Pey­gamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem): "Sağıma, soluma, önüme, arkama bakıyorum. Nereye baksam o kadının kâfirlerle harb ettiğini görüyorum." buyurdu. Medine'lilerin bir kısmıda harbten kaçmışlar şehre yetişmişlerdi. O harpten kaçıp Medine'ye yetişen ashâbtan Esma bint-i Zem'a isimli kadın ölünceye kadar harb ediyor, yaralanıyor. Yaralı Esma, Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'e ziyan gelmesin diye Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in düştüğü kuyunun üzerine kendisini köprü olarak atıyor. İşte aslanın erkeği dişisi olmaz. Aslanın erkeği de aslandır, dişiside aslandır. Ikiside yırtıcı parçalayıcıdır, imanı kuvvetli olup en son düzeye çıkınca o harb eder, kaçmaz öleceği yeri bilir. Bunun için kadın­lar zamanı, yeri gelirse harbe de katılır, dahada fazlasını yapar. Anlattığımız Eba Müslim'in süt bacısı . Meymune'nin yaptığı gibi yapar.

    Şimdi bütün âlimlerimiz tek taraflı konuşuyor. İslâmiyette bir tek tesettür var. Kadınlar hiç bir yerini göstermez, seside duyulmaz, dilinin altına taş alır, öyle konuşur. Nâmahrem diye kadınlar ziyarete gidemez. Hatta hacc'ada gidemez gibi sözleri söyleyip onlara engel oluyorlar.

    Allahu Teâlâ:

    Ey Muhacirler! Ensar sîzinle yiyeceğini bölüştü, beni severek karşıladılar. Sîzinle harb arkadaşı oldular. En dar gününüzde size yardımcı oldular. Evlerini, odalarını si­zinle bölüştü. Bir odayı dörde böldüler, üçünde muhacir oturur, birinde kendileri otu­rur idî,"392 buyurdu.

    Ayette onu hatırlatıyor. Bunların aile, çoluk-çocuklarını düşman içine bırakıp kendilerinin Medine'ye göçmeleri el öpme gibi midir?

    Bizim bunları örnek alıp bunlar gibi çalışmamız lazım. Yaşlı mü'minin yaşına hürmeten, âlim mü'minin ilmine hürmeten eli öpülür. Hizmetini görür, hürmetli olur. Yedirir, içirir, istirahat ettirir. Allahu Teâlâ için hürmet yapar.

    "Kafirlere karşı hiç boyun eğmez, gönlü yüksek olur. (Engin tarafını göstermez) Mü'minlere karşı gönlü engin olur"393 Ayetine göre: Hz. Ali (Radiyallâhu anhu) her ne kadar hasta olsa, kâfir, Yahudi ve Hristiyanların evlerinin önünden geçerken başını kaldırır sert adımlarla çok sağlammış gibi giderdi.

    Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) ve ashabı kâfirlerle karşılaştıklarında ashâbdan biri mübareze (kâfir ordusu ile müslüman ordusunun arasındaki boşluk) meydanında sert adımlarla kâfirlerin önünde yürümeye başladı. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'e sordular:

    Kibir Allahu Teâlâ'nın en sevmediği değil mi? Bu niçin kibirleniyor? Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem):Müslümana karşı kibirlenmek Allahu Teâlâ'nın en sevmediği, kâfirlere karşı kibirlenmek Allahu Teâlâ'nın en sevdiğidir, buyurdular.

    El öpme veya musafaha etmeyi terk etmek iyi değildir. Hadîs-i şerîfte:"Kalbindeki kırgınlık, kin musafaha ile gider. El öpme mü'minin musafahasıdır."394

    Kur'ân-ı Kerim'de:(Sûre-i Tevbe, Ayet 28)

    "Ey iman edenler! Müşrikler ancak pisliktir."

    Bu âyete göre müşriklerin eli öpülmez. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem): "Müslüman pis olmaz."395 buyurmuştur. Müslüman kirlenir, pis değildir. Müşrik yıkanır temiz değildir.

    (Râmûz-ul Ehâdis, Hadîs No: 4323)

    "Yemin ederim ki, (Ey Allah'ın beyti!) Allah seni şerefli kılmıştır. Seni mükerrem kılmıştır, seni büyütmüştür. Mü'min senden (Kabe'den) daha saygı değer bir (yaratıktır.)"

    Mü'min Kabe'den efdal, Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'de mü'minlerden milyarlarca defa efdaldır. Hacer'ül Esved'i Öp, Peygamberimiz (sâllallâhu aleyhi veselIem)'in elini öpme olur mu?

    (Muhtar'ül-Ehâdîs-in Nebeviyye, Hadîs No: 3, s.664)

    "Allahu Teâlâ bir kulunu sevdiği zaman, Cibril'i davet eder ve buyurur:

    Ben falan kulu gerçekten seviyorum; Onu sende sev...Ve Cibril onu sever...Sonra gök yüzündekilere şöyle seslenir:

    Allahu Teâlâ falanı (gerçekten) sevdi...Onu seviniz...Böylece gök ehli de onu sever. Sonra yerdekilere o sevilen kimse için kabul duygusu verilir...(ilâ âhir)"

    İşte o sebepten, o sevgiden millet yalvara yalvâra, seve seve elini öper. Bu devamlı olur. Eli öpülen milyonlarca kişinin içinde yediyüz seneden beri hepsinin kabrine gitmek kesilmiş, unutulmuş. Mevlâna Hz. vb. Evliyaların ziyaretçileri ise gittikçe artıyor. Millet kabrine akın ediyor, işte o sevgiyi verir. Buna kimse mani olamaz.

    "Her kim benim sünnetimle amel ederse Allahu Teâlâ ona dört büyük haslet verir. Mü'minler onu çok sever, münafıkların kalbine heybeti düşer. Allahu Teâlâ rızkına bolluk verir. Sağlam, metin bir din sahibi olur."396

    Böyle bir, kulun okuması zahir, bâtın, manevi hastalıklara şifa olur. Milletin elini öpeceğiz diye aşırı ısrarı üzerine elini verir, öperler.

    Mürşid-i Kâmil ile zahir âlimin yaptıkları bir midir? Biraz aklı başında olan bunu fark eder. Allahu Teâlâ her şeyi bilir, ona göre yapar. Mürşid-i Kâmilin okumasında büyük şifa vardır. Onun okumasıyla dertliler deva, hastalar şifa bulur. Bu hâli, ilm-i, şifayı Allahu Teâlâ bilerek, severek memnun olarak ve­rir. Sen bilmezsen, anlamazsın. Zanla, demişlerle konuşursun. 397

    Peygamberimiz (Salallâhu aleyhi vesellem) elini öptürmedi ise eli öpülmeyeceğinden değildir, onu araştırıp anlaman lazım.


    Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'e biat edenler, O'nun vefatından sonra ashabın büyük bir bölümü:

    Muhammed dünyadan gitti, O'nun dinide gitti. Biz kendimize yeni bir peygamber bulalım, dediler ve dinden döndüler. Bunların sayısı çok kalabalıktı. Yemen yolu üzerinde Tüleyha'yi, Müseylemet-ül Kezzab'ı ayriyeten bir kadın kendilerine âhir zaman peygamberi olarak seçtiler. Bunlara tabi olanların bir çoklarının evveliyatı ashâb, Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in vefatından sonra dinden dönüp murtad oldular. Bu yalancı peygamberler gözünü yumar Peygamberimizin (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in vahiy gelince horladığı gibi horlar,398 vahiy gelmiş gibi yapar; "Abdesti, namazı, orucu vb. hepsini Allah'a bağışlattım. Fuhuş, zina, kumar, içki bu gibilerin yapılmasında bir mahzur yoktur." diye kendilik­lerinden âyetmiş gibi uydurup söylerlerdi, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)"in elinden tutup biat eden çok sayıdaki ashabı kandırdı ve dinden çıkarıp murtad ettiler. Peygamberimiz (Sallallâhu aley­hi vesellem) şimdi olsa yüzbin yalancı peygamber zuhur etse, hiç bir Müslüman gerçek peygamber diye onların arkasına düşmesine imkan var mı? Onların arkasına düşene de islâm da müslüman gözüyle bakmazlar. Ben müslümanım diyen de kesinlikle düşmez. O görüşler şimdi milletten silinmiştir.

    "Allah'ın ipine hepiniz birden sımsıkı sarılın...(ilâ âhir)."399 buyuruyor. Allahu Teâlâ'nın ipi dindir. Çocuğa ilk defa dillenirken "Allah de, Lâ ilahe illallah de, bizi yaratan Allahu Teâlâ Hz.'dir", diye öğretilir. Bir de büyüklerine saygı göstermesi söylenip, ninenin, babanın, amcanın büyüklerinin elini öp denilir. Bu büyüklerin elini ölünceye kadar o çocuk büyür, evlenir, gelin olur, yaşlanır. Fakat büyüklerinin elini öpmesi devam eder. Dünyanın her, yerinde 1400 senden beri gelen âlimlerin elini öpmüşler. Bu âlimlerin içinde eli öpülmeyeceğini söyleyen, anlayan hiç bir âlim gelmemiş de 20. asırda yeni mi bulunmuş? 1400 seneden beri gelen âlimlerin hepsi yanıldı da 20. asırın sünnetten uzak, bid'at kendilerinde tamam olanlar mı yanılmadı?

    Sünnetten uzak olanlar deccalın uydularıdır400 Onlar Kur'ân okur, nuru gırtlaklarından aşağı inmez.401

    Sabah namazının ve diğer vakit namazlarının sünnetlerini, oğlunu sünnet ettirme, abdest alırken ağıza, burna su verme sünnetini terkeden kimseye; onlar sünnettir, terkedilmez diyorsunuz. Kur'ân'ın şifası ve rahmetinin meydana çıkması da sünnet değil farzdır.402 Allahu Teâlâ'nın emridir. Niçin yapmıyor, yapamıyor, yapanlara dil uzatıp iftira ediyorsunuz. Sen aleyhinde söyleyeceğin adama uzaktan duymakla, görmeden, zanla, istemezlerin, çekemezlerin sözü ile söylersin.403 Peki el öpme sünnetini niçin terk ediyorsunuz? Umumun el öpeceğine dair hakkında hadîs var, sünnettir. Bu hadîslere göre erkek ve kadın el öpebilir. Erkeklerin el öpüp, kadınların el öpemeyeceğine dair itiraz edenlerin hadîs göstermelerini istiyorum.

     

    KONU BAŞLIKLARI
    (EHLİ SÜNNET GÖRÜŞÜNDE BİRLEŞELİM)
    KONU BAŞLIKLARI
    (TÜM KİTAPLAR)