Tarikatta lazım olan üç hâl:
1-) Yakîn ilmi,
2-) İtikadın çok kuvvetli olması,
3-) Bâtın ilmi.
1-) Yakîn ilminin öğrenilmesi lazım. Çünkü Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):
"Yakîn ilmini öğreniniz. Ben de onu öğrenmeye çalışıyorum. Buyuruyor. Dil (lisan) ile, kitapta okumayla ancak iman eder. Mutmain olamaz. Mutmain olma iman etmenin de ötesindedir, İbrahim (Aleyhis selam) iman ediyordu ama gözü ile görmediği için mutmain olamamıştı, İbrahim (Aleyhis selâm):
- Ya Rabbi! Ölüleri nasıl diriltirsin?" Allahu Teâlâ: '
- İnanamıyormusun? İbrahim (Aleyhis selâm):
- İnanıyorum Velâkin kalbimin mutmain olmasını istiyorum dedi. Kuşları eli ile kesti, etlerini dövdü. Dört tepenin başına koydu, ortada durdu, çağırdı.Kuşlar gözünün önünde dirildi."91
İşte bu yakîn ilmidir. Kalbin mutmain olmasıdır, Buna Ledün ilmi denir. Allahu Teâlâ'nın herşeyi yapabileceğine inanabilmektir. En sıkışık zor durumlarda Allahu Teâlâ'dan ümidi kesmemek, yeise düşmemektir. Allahu Teâlâ, ashaba bunu öğretebilmek için Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e sık sık bir çok mucizeler zuhur ettiriyordu, İnsan gözle görmediği şeyde mutmain olmaz.
2-) İtikad: Tarikatta insanın İtikadının çok kuvvetli olması lazımdır. Tarikatın bir adı da itikadtır. İtikadı kuvvetli demektir. Ata Sözü: "Bin nasihattan bir musibet iyidir." Bin sefer nasihat etsen kabul etmez. Ama bir sefer sıkıntıya, musibete, belâya, hastalığa düşer. Hiç bir yerde hastalığına çare bulamaz. Bir Mürşid-i Kâmil'e gider. Okunur, iyi olur. O musibetin kalkması adamın yakînini imanını kuvvetlendirir. Kalbini mutmain eder. Bin nasihattan iyi olur. Allahu Teâlâ dilediği sevdiği kulların okumasıyla şifa verir.İlm-i İlmiyyenin bir parçası da budur.
3-) Bâtın ilmini bilmemiz lazımdır. Bir kişi kendinin veya başkasının yaptığı iş, söylediği söz, Allahu Teâlâ'ya ağır geliyorsa hakkında âyet ve hadîs hiç bir şey bilmediği halde Allahu Teâlâ kendisinin kalbine onun yanlış, ters ve rızasının dışında olduğunu bu ilimle bildirir. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi vesellem) buyuruyor:
Mü'minin firasetinden sakının. Çünkü onlar Allah'ın nuru ile bakarlar."92 Allahu Teâlâ'nın nuru ile bakanda hakkı, bâtılı ayırt etmesi kolay olur. Onunla bilir.
Allahu Teâlâ sevdiği kulun gönlünde kendi sevgisine rakip istemez. Adem (Aleyhis selâm) Havva Anamızı çok severdi. Bu sevgi çok aşırı olunca (Allahu Teâlâ'nın sevgisinin dengine ulaşınca), haliyle Allahu Teâlâ'ya hamdü sena, zikir, tesbih etmesi, namaz kılıp secde etmesi azaldı. Onun için Allahu Teâlâ, Havva Anamızdan kendini ayırıp ikisini dünyaya sürdü. Rivayetlere göre otuz, yüz, üçyüz sene ağladı, tevbe etti. Ondan sonra Havva Anamızı buldu. Allahu Teâlâ affetti yine kendi sevgisinin karşısında rakip istemedi.
Bir gönülde senden gayrı, Seyyid Nizamoğlu sakın
Ağyar girip yar olmasın; Ölem deyu gussa yeme
Muhabbetin nuru ile, Dost elinde doğarsın sen
Ol gönülde salınırsın. Gerçi burda bulunursun.
Hz. Ali (Radiyallâhu anhu)'ye Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) sordu:
Yâ Ali! Benî sever misin? Hz. Ali (Radiyallâhu anhu):
Severim yâ Rasulullah
- Aileni sever misin?
Severim yâ Rasulullah!
- Çocuklarını sever misin?
- Severim yâ Rasulullah!
- İki sevgi bir kalbte, bir gönülde olur mu?
- Olmaz yâ Rasulullah!
- Sen de sevgi üç oldu, nasıl oluyor? buyurdu.
Cevabımı yarın vereyim, dedi ve eve geldi. Düşünmeye başladı. Hz. Fatıma (Radiyallâhu anhu) Annemiz ne düşündüğünü sordu. Hz .Ali (Radiyallâhu anhu). Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)in kendisine sorduğu ve cevap veremediği soruyu düşündüğünü söyledi. Hz. Fatıma (Radiyallâhu anhu) Annemiz:
- Sen de ki: ''Seni sevmek imanımdandır. Bir tek Allahu Teâlâ'nın ve senin söylediklerine inanırım, başkasına inanmam. Ailemi sevmek şehvetimdendir. Başka bir kadına şehvet gözü ile bakmam. Bu sevginin o sevgi ile alâkası yok. Çocuklarımı sevmek şefkatimdendir. En büyük şefkati kendi çocuklarıma yaparım. Onları sevdiğimden fazla başka çocukları sevmem." dersin. Hz. Ali (Radiyallâhu anhu) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in yanına geldi. Hz. Fatıma (Radiyallâhu anha) Annemizin kendine söyleyip, öğrettiği şekilde cevap verdi.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):
- Yâ Ali! Bu senin işin değil. Sen, Tuba ağacının bir dalından bunları öğrendin, geldin. Kendin bilmiş gibi söylüyorsun, buyurdu.
Bu üç sevgi birbirine mani olmaz. Fakat yine de Allahu Teâlâ bu üç sevgiden hangisini fazla sevecek diye Peygamberleri ve Evliyaları bu hususta çeşit çeşit imtihanlara tabi tutar. Yine her ne suretle olursa olsun; kendi sevgisinin denginde rakip istemez.
Ashâb-ı Kehf, Allahu Teâlâ'ya iman edip çoluk-çocuğunu, evi, malı, mülkünü ve mesleğini (Bakanlığı, vezirliği) terk edip Allahu Teâlâ'nın korkusundan, sevgisinden bir mağaraya gidip yattılar. Bir sene mağarada uyuyanın saçı, sakalı nasıl birbirine karışır, üstü-başı ne kadar çok kirlenir, kendisi ne hâl alır? Tabiiki insanın görünce korkacağı bir şekil alır. İşte Allahu Teâlâ kendi sevgisinden başka sevgi istemiyor. Onların çocukları, evleri, makamları, mevkilerini terk edip yalnızca Allahu Teâlâ'nın sevgisi kalblerinde oldu. Bu yaptıkları ile bunu ispatladılar.
''Kırda, ıssızda, tenhada Allahu Teâlâ ile başbaşa kılınan namaz, cemaatle kılınan namazın iki misli sevap alır."93
Yine Allahu Teâlâ kulun halktan kesilip kendi ile başbaşa kalmasını istiyor. Nuh (Aleyhis-selâm)'un oğlu Kenan babasının sözünü kabul etmiyor. Tufanda boğulurken:Baba beni kurtar! diye çağırıp gemiye doğru yüzdü. Nuh (aleyhisselâm):
Yâ Rabbi! Sen, benim ehlimi suya gark etmeyecektin, oğlum boğuluyor. Oğlum benim ehlim değil mi? deyince Allahu Teâlâ:
- Ben, seni aklı selime çekiyorum. Sen cahillerden oluyorsun. Kim senin gemine bindi ise o senin evladındır, ehlinder»94 buyuruyor.
Peygamberler öyle ki; evlat sevgisinden ona karşı merhametini Allahu Teâlâ kabul etmiyor. Allahu Teâlâ: "Beni sevenlerde benim sevgim, evlat sevgisinden fazla olsun" demek istiyor. Hakkı ile sevdiği Peygamber ve Evliyanın kalbinde başka bir sevgi bir an olsun Allahu Teâlâ'nın sevgisini bastırırsa Allahu Teâlâ derhal müdahale eder, engel olur.
İbrahim (Aleyhis selâm) Sâra Validemizi çok severdi. Allahu Teâlâ, Sâra Validemize doksan küsur yaşına kadar çocuk vermedi. Her duası kabul ve büyük Peygamber olan İbrahim (Aleyhis selâm)'ı yalvarttırdı. Doksan küsur yaşından sonra Sâra Validemizden İshak (Aleyhis selâm) doğdu. İshak (Aleyhis selâm)'ın çocuğu da Yakub (Aleyhis selâm), bunun çocuğu da Yûsuf (Aleyhis selâm)'dur. İbrahim (Aleyhis selâm) Sâra Validemize sevgisi fazla diye Allahu Teâlâ O'na çocuk vermiyor. Sâra Validemizden tamamen ümidini kesince Hacer Validemizi aldı. Bundan İsmail (Aleyhis selâm) oldu. Bu sefer İsmail (Aleyhis selâm)'e sevgisi çok fazla oldu. Allahu Teâlâ:
- Yâ İbrahim! İsmail ile annesini falan yere (su, yiyecek yok) bırak gel, buyurdu.
İbrahim (Aleyhis selâm) onları şimdiki Kabe'nin yerine bıraktı, geldi. İşte Allahu Teâlâ onların sevgisinden geçiriyor. Bir tek kendisi ile başbaşa bırakıyor.95
Bu sefer İsmail (Aleyhis selâm)'i özleyip görmek istiyor. Allahu Teâlâ Sâra Validemize bir kıskançlık verdi. Sâra Validemiz:-Onları görmeyeceksin! diye diretti. İbrahim (Aleyhis-selâm) bunun Allahu Teâlâ'dan olduğunu biliyordu.
Yâ Rabbi! Şunun kalbini yumşat, oğlumu görmeye gideyim. Allahu Teâlâ, Sâra Validemizin kalbini biraz yumuşattı. Sâra Validemiz:Sen oğlunu görmeye git ama onların evinin yanında deveden inmeyeceğine yemin et, der.
İbrahim (Aleyhis selâm) yemin etti ve oğlu İsmail (Aleyhis selâm)'i görmeye geldi, İsmail (Aleyhis selâm)'e sevgisi çok fazla idi. Allahu Teâlâ kendisinin üzerine İsmail (Aleyhis selâm)'in sevgisini rakip istemiyordu. Bu seferde kendisi o şehre gelince İsmail (Aleyhis selâm) ava gitmişti. Deveden inmeden deve üzerinde bekleyemezdi, boş döndü, İkinci defa yine Sâra Validemizden izin istedi. Sâra Validemiz aynı şekilde izin verdi. Geldi yine İsmail (Aleyhis selâm) ava gitmişti. Yine deve üzerinde bekleyemezdi, boş döndü. Allahu Teâlâ İsmail (Aleyhis selâm) ile İbrahim (Aleyhis selâm)'ı buluşturmuyor. "Bana çalış, beni iste, beni sev." buyuruyor. İşte cezbe hâli budur.
Hadîs-i şerifte:
"Rahmani cezbe, bir adama gelirse insanların ve cinlerin yapmış olduğu ibadetin hepsini o bir an ki cezbesi tartar."96
Allahu Teâlâ bu cezbeyi, bu sevgiyi istiyor. Karşısında başka rakip istemiyor. Üçüncüye aynı şekilde gitti yine ava gitmişti, görüşemedi. Artık İsmail (Aleyhis selâm)'den sevgisi soğumuştu. Allahu Teâlâ, Sâra Validemizin kalbini yumuşattı: "Git oğlunu gör" dedi. Geldi, oğlunu gördü. Bu seferde Allahu Teâlâ kendisine: "Oğlunu benim için kurban kes." diye emretti. Yani benim sevgim oğlunun sevgisini bastıracak mı? diye denemek istedi. İbrahim (Aleyhis selâm) oğlunu kurban kesmeye götürdü, İki kez acıyarak, kıyamayarak bıçak çaldı. Allahu Teâlâ bu bıçak çalmayı yine kabul etmedi. Kendi emrini yerine getirebilmesi için istiyor ki, var gücü ile bıçağı çalsın, İbrahim (Aleyhis selâm)'den oğlunun şefkat ve sevgisi silindi. "Ben. Allahu Teâlâ'nın emrini yerine getiremeyeceğim" korkusu ile üçüncü defa bıçağı var gücü ile çaldı. Bıçak yine kesmedi, bıçağı taşa vurdu ve taş ikiye ayrıldı, İbrahim (Aleyhis selâm), bıçağa:
- Ey bıçak! Bir çocuğu kesmiyorsun, taşı kesiyorsun, dedi. Allahu Teâlâ, bıçağa lisan verdi. Bıçak:
Allahu Teâlâ bana İsmail'i kesme diyor, sen kes diyorsun. Ben hanginizin sözünü tutayım? Tâbidir ki Allahu Teâlâ'nın sözünü tutarım, dedi. Allahu Teâlâ, Cebrâil (Aleyhis selâm)'i bir koç ile gönderdi.97"Benim maksadım oğlunun sevgisinden benim sevgimin fazla olduğuna dair seni denemek içindi, İsmail'in yerine koçu kes." buyurdu.
Cebrâil (Aleyhis selâm)'in insan görünümü çok güzeldi ve Allahu Teâlâ'yı çok güzel zikrederdi. Cebrâil (Aleyhis selâm) Allahu Teâlâ'ya:
Yâ Rabbi! İbrahim'e halilim demişsin, gayet çokta mal vermişsin. Bu malla, bu halilliği kim olsa yapar, dedi. Allahu Teâlâ: "Git. Onu sına (dene)" buyurdu. Cebrâil (Aleyhis selâm), İbrahim (Aleyhis selâm)'a güzel bir fakir şeklinde geldi.Ben fakirim, bana Allahu Teâlâ'nın rızası için koyun ver.dedi. İbrahim (aleyhis selâm):Sen Allahu Teâlâ'yı zikretmesini bilir misin? Cebrâil (Aleyhis selâm):Bilirim! İbrahim (Aleyhis selâm):Öyleyse Allahu Teâlâ'yı zikret, dedi. Cebrâil (Aleyhis selâm) çok güzel bir sesle aşkla:
- Sübbuhun kuddusün, deyince, İbrahim (Aleyhis selâm):Sen benim Rabb'ımı ne güzel zikrettin. Allahu Teâlâ'ya vaad olsun koyunların üçte biri senin. Biraz daha zikreder misin? Cebrâil (aleyhis selâm):
(Rabbünâ ve Rabbül melâiketi verrûh): Benim Rabb'im meleklerin, ruhlarında Rabb'isidir, İbrahim (Aleyhisselâm) yine çok fazla . sevinerek ayağa kalktı:
Allahu Teâlâ şahid olsun, koyunların üçte ikisi senin. Biraz daha zikreder misin?
Cebrâil (aleyhis selâm):Rabbiğfir vetecâvez Amma ta’lem inneke entel eazzül ekrem, deyince
İbrahim (Aleyhis selâm):Allahu Teâlâ şahid olsun koyunların hepsini sana verdim, dedi. Keçeyi, değneği de verdi.
Cebrâil (Aleyhis selâm):Ben Cebrail'im ve seni sınamaya (denemeye) geldim. Koyunlar senin. Sen, Allahu Teâlâ'nın hakikaten de Halili ve sevgilisisin! Bu Halilliği kimse yapamaz. Allahu Teâlâ'ya da.:- Yâ Rabbi! İbrahim seni çok seviyormuş. Seni zikrettiğimden dolayı bütün malının hepsini bana verdi, dedi.
Bilâl Babam bunu vaazında söylüyor ve:- Sen. Allahu Teâlâ'nın has bir kulu olasın.Allahu Teâlâ'yı zikreden zakirleri Allahu Teâlâ'yı zikrettiğinden dolayı niçin sevmiyesin?
Niçin dedikodu edesin? Niçin zikrullahlarına katılmayasın yanlışları varsa neden düzeltmeyesin? buyuruyor.
Lût (Aleyhis selâm)'ın kızları vardı. Kızları, babaları ne derse harfi harfiyyen yerine getirirlerdi. Kızlarını çok severdi. Anneleri görüşlerine tersti. Cebrâil (Aleyhis selâm) Mîkâil (Aleyhis selam) ve İsrafil (Aleyhis selâm) çok güzel genç bir erkek çocuk şeklinde evine misafir gibi geldiler. Lût {Aleyhis selâm) namus cihetine çok gayyurdu (kıskançtı ve gayretliydi). Cebrâil (Aleyhis selâm) Mikâil (Aleyhis selâm), İsrafil (Aleyhis selâm) İlm-i Hikmetten hiç kimsenin bilemediği çok güzel, hikmetli bir aşk ile konuşmaya başladılar. Lût (Aleyhis selâm) hayran kalmıştı. Kızlarını kendi canından çok fazla korurdu. Allahu Teâlâ kendini kızları ile denedi. O şehrin halkı bu misafirleri [Cebrâil (Aleyhis selâm), Mikâil (Aleyhis selâm), İsrafil (Aleyhis selâm)] görmüş, onlara tecavüz için evin etrafını çevirmişlerdi. Lût (Aleyhis selâm) bunu bildiği için kapıyı kilitlemişti. Onlar kapıyı kırmaya çalışıyorlardı. Cebrâil (Aleyhis selâm) soruyor:
Ne var, ne oluyor? Lût (Aleyhis selâm) korkmasınlar diye:
Sizin için birşey yok, korkmayın. Benimle başka davaları var, dedi. Kapıyı kıramacaklarını anlayınca, bu sefer duvarı delmek istediler ve duvarı delmeye başladılar. Duvarın delinmesi yaklaştı, hiç söz dinlemiyorlardı. Cebrâil (Aleyhis-selam), Mikâil (Aleyhis-selam)İsrafil (Aleyhis-selam) çok güzel genç sûretindeydiler hem de çok güzel vaaz ediyorlardı. Onları teslim edemezdi. Daha önce Allahu Teâlâ Cebrâil .(Aleyhis-selam) Mikâil (Aleyhis selam) israfil (aleyhisselâm)'a:Lût'un ağzından üç sefer kavmine belâ verilmesi için söz alın. ondan sonra batırın, buyurmuştu. Lût (Aleyhis selâm), kavmi duvardaki deliği açacakları anda üç defa:
Yâ Rabbi! Bunlara belâ ver. dedi. Ama Allahu Teâlâ kendini kızlarının mı yoksa Allahu Teâlâ için misafirlerinin mi namusunu üstün tutacak diye denemek istiyordu. En son Lût (Aleyhis selâm):
-Benim kızlarım sizin için daha temizdir. Misafirlerime ilişmeyin, yerine kızlarımı götürün.98 dedi. Allahu Teâlâ için misafirlerinin namusunu kendi namusundan daha fazla kayırmış oldu. Allahu Teâlâ'da zâten bunu denemek istiyordu. O zaman Cebrâil (Aleyhis selâm) Lût (Aleyhis selâm)'a:
- Biz insan değiliz. Ben Cebrâil'im, bu Mikâil. bu da İsrafil. Sen sana tabii olanları al ve hemen şehirden dışarıya çık. Ben bu şehri yerin dibine batıracağım.”99.
Onlar şehirden dışarı çıktılar. Lût (Aleyhis selâm)'un kavmi bu hareketlerde bulununca karısı: "Onlara karışma" diye her sözünde onları kayırdığı için Allahu Teâlâ bunun imanını tam iman etmiş saymadı. Lût (Aleyhis selâm) ile kızları keramete erdiler, her adımları birkaç kilometre idi.Kadın ancak kendi adımı ile yürüyebiliyordu. Cebrâil (Aleyhis selâm) kanadını şehrin altına soktu, şehri havaya kaldırdı (Mekke'nin yakınında, hacıların yolunun üstünde herkesin görebileceği bir yere ibret için o şehri parça parça çamurlu taşlarla aktardı.100 Mekke'ye o yoldan gidenler görürler. Sonradan yığma olduğu, yağmur yağıp, çamuru gidip, sadece taşların kaldığı ilk bakışta bellidir.) Elli-yüz tonluk taşlar havadan döküldü ve tepeler haline geldi. Şehrin yerinden acı, gadaplı su çıktı. Gölü de haritada Lût Gölü olarak yazılıdır.
Yakub (Aleyhis selâm) oğlu Yûsuf (Aleyhis selâm)'u çok severdi, namaz kılarken önüne Yûsuf (Aleyhisselâm) geldi. Yakub (Aleyhis selâm) gözünü secde yerinden ayırıp Yûsuf (Aleyhis selâm)'a baktı. Allahu Teâlâ:
- Benden ayırıp Yûsuf'a baktığın gözlerini elinden alacağım, onu senden ayıracağım, buyurdu. Yûsuf (Aleyhis selâm) bebek iken annesinin sütü yoktu; cariyesinin sütü vardı. Cariyesine hem Yûsuf (Aleyhis selâm)'u hem kendi çocuğunu emzirmesini söyledi. Cariye kendi çocuğunu fazla emzirdi. Yakub (Aleyhis selâm) bunu anlayınca cariyenin çocuğunu Mısır'a sattı. Allahu Teâlâ Yûsuf (Aleyhis selâm)'u Yakub (Aleyhis selâm)'dan ayırdı. O'da köle olarak Mısır'a satıldı. En sonunda Yûsuf (Aleyhis selâm)'un gömleğini Yakub (Aleyhis selâm)'a getiren Mısır'a sattığı o çocuktu. Evvela o annesine kavuştu. Sonra kendisi oğlu Yûsuf (Aleyhis selâm)'a kavuştu. Allahu Teâlâ sevdiği kulun gönlünde kendi sevgisinin karşısında rakip istemiyor.
Allahu Teâlâ böylece her Peygamberi ağır imtihanlarla sevdiği herşeyden vazgeçirip, kendi sevgisi ile başbaşa bırakmıştır. Bilâl Babam Peygamberlerin başından geçenleri yukarıda yazdığımız, gibi defalarca genişçe anlattığını duydum.
Bir dervişi de çalışa çalışa en sonunda sevdiklerinden geçirir. Allahu Teâlâ'nın sevgisi hepsini bastırır. O zaman cezbe gelir. Cezbe hâli, tevâcüd, vücud hâlleri budur. Fakat Peygamberlerin imtihanı gibi ağır olmaz, onlarınkine göre çok kısa bir müddet için ve geçici olur. Tekrar eski hâline döner.
Ayîne-i Îlâhi Dîdâr-ı Evliyadır,
Bu âyîneye gel bak cam-u cihân-nümâdır.
Baktıkça âfitâba sofu güzün kamaşır,
Aksini aya salsa bakmak ana revadır.
Bir Mürşid-i Kâmil'e teslîm-i can ü.dil kıl,
Zira ki. mazhar-ı Hakk hem sırrı Evliyadır.
Sende senlik var iken bil kim Hakk'a varılmaz.
Boş yere dökme yaşın, tâatların hebadır.
Dünyada görmeyenler göremezler ahirette,
Aç gözünü ana bak bu kavli Mustafâ'dır.
Benden sana nasihat sen senliğini terket.
Varlık ana yaraşır, ez gayri Hakk fenadır.
Seyyid Nizamoğlu'nun aşktır muradı Hakk'tan,
Aşk olmayan ameller hep cümle mâsivâdır.
Seyyid NİZAMOĞLU
Yandıklarım şâm ü seher senden midir, benden midir,?
Başımdaki aşk'dan eser senden midir, benden midir?
Terkettiğim cân ü teni yoğ ettiğim hem ben beni.
Her gördüğüm sanma seni senden midir, benden midir?
Bağrımdaki başım benim, gözümdeki yaşım benim.
Ah oldu yoldaşım benim senden midir, benden midir?
Nâlânım erdi göklere düşmeli oldum dağlara,
Eriştiğim bu çağlara senden midir, benden midir?
Seyyid Nizamoğlu'n sana, al benliksiz senden yana,
Sen, ben sözü bilmem bana senden midir benden midir?
Seyyid NİZAMOĞLU
Ey dilber-i rûhânî ol koma iş bu canı.
Sevdana düşeliden dünya bana dar olur,
Terket Niyâzi seni, bul anda ol Sultanı,
Her kim canından geçer ol vâsıl-ı yâr olur.
Niyazı MISRI
Doğan sensin dolanan sen.
Ne doğar ne dolanırsın.
Mekânın lâ mekân senin,
Her mekanda bulunursun.
Bilen sensin bilinen sen,
Sen bilirsin seni yine,
Tecelli ettiğin dosta,
Lütfün ile bilinirsin.
Bir gönülde senden gayrı.
Ağyar gidip yâr olmasın.
Muhabbetin nuru ile,
Ol gönülde salınırsın,
Seyyid Nizamoğlu sakın,
Ölem deyu gussa yeme,
Dost ilinde doğarsın sen,
Gerçi bunda dolanırsın.
Seyyid NİZAMOĞLU
Bu kasidede geçen; "Mekânın lâ mekân senin; Her mekânda bulunursun." dediği Mekânın hiç yok. Olmadığın hiç bir yerde yok. Her yerde bulunursun.
Peygamberimiz (sav)'in Mi'râc'a çıkmasına ne lüzum vardı? diyenlere
(Sûre-i Kaf, Ayet 16)
"Yemin ederim ki, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız." buyuruyor. Allahu Teâlâ bu kadar yakınsa Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Mi'râc'a çıkmasına ne lüzum vardı? Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ile niçin Mi'rac' da konuşup görüştü? Sorusuna;
Bir Cumhurreisi seninle konuşacağı yeri kendisi seçer. Allahu Teâlâ cennette Cemâlini, Didarını kullarına gösterecek ve kendi sesiyle Yasin-i Şerîfi okuyacak. Mahşer yerinde kâfirlerle konuşacak.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) hadîs-i şerîfte de: "Her yüz yılda bir müceddid gelir."101 buyuruyor. Ayet-i kerime'de de: "Size kendi lisanınızdan Rasûl gönderdim."102
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bunlardan kat kat üstündür. Allahu Teâlâ'nın O'nunla konuşması da hepsinden üstün olması lazım. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Arş-ı A'lâ'ya bu vücudla çıkmadığını iddia edenler var.
O niçin Arş-ı A'lâ'ya bu vücutla çıkmasın ve Allahu Teâlâ'yı can (gönül) gözüyle görmesin? Bu kadar kelâmın hepsi en kısa zamana niçin sığmasın? "Allahu Teâlâ bir saati bin saat, bin saati de bir saat eder" derler, bu söz eksiktir! Umuma kabul ettirebilmek için söylenen bir sözdür. Allahu Teâlâ saniyeyi bir milyon sene eder, daha da fazla eder. Bu dünyada beş dakika geçti, Arş-ı A'lâ'da Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)'in başından yüzlerce sene geçti. Mi'rac'da yaptığı işler ancak o kadar zamana sığar. Sadece Allahu Teâlâ ile konuştuğu doksan bin soru-cevaptı.
Ashâb-ı Kehf üç yüz dokuz sene uyudu. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ki onlarınkinden çok daha fazla olması lazımdır. Buna zamanın mekana, mekanın zamana tâbi olması derler.
Allahu Teâlâ, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ile konuşmak için Arş-ı A'lâ'yı; Musa (Aleyhis selâm) ile konuşmak için Tur-i Sina'yı; Evliyalarla konuşmak için kalblerini, kendi derunlarını (içini) seçiyor. Allahu Teâlâ her yerde hazır ve nazırdır. Allahu Teâlâ, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i Arş-ı A'lâ'da (evinde, mahreminde); Musa (Aleyhis selâm) ile Tur Dağında (dairesinde); Evliyalarla ilhamla, (kendinden kendine telsizle) konuşan gibidir.
Yunus Emre Hz.'nin: "Bende bir ben vardır benden içeri" dediği kalb âleminde Allahu Teâlâ ile manen konuşmasıdır. Bu kalb âleminde Allahu Teâlâ'ya kavuşmak için kendi derunundan kalbine giden gönül yoludur.O yolda ibadetle, taatle gider, ilerler. Kendi derununda, gönlünde Hakk'a vasıl olur.
Allahu Teâlâ ile konuşma şöyledir
:Güneşe karşı aynayı tutarsın, güneş o aynanın içine yansır, tecelli eder. O büyük aynaya bir cep aynası tutarsan, o büyük aynanın içindeki şevk, güneş yansıması küçük cep aynasının da içinde olur. Buna göre büyük ayna Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem); büyük aynaya tutulan küçük cep aynaları Meşayıhlar, Şeyhlerdir. Hakiki çalışan müridin kalbine de cep aynasından yansır.
"Evliyalar Allahu Teâlâ ile melek vasıtasıyla hiç konuşmazlar" demek yanlıştır. Hz. Meryem ile Cebrâil (Aleyhis selâm) konuştular.
(Sûre-i A'li İmran, Ayet 42)
"Hani melekler demişlerdi: Ey Meryem! Allah seni seçti; seni tertemiz yarattı ve seni bütün dünya kadınlarına tercih etti (üstün kıldı)."
Hem Evliya hem kadın olan Hz. Meryem'e Melâike müjdeli haberle geliyor.Kadına da melek geliyor ve konuşuyorlar.
(Sûre-i A'li İmran, Ayet 45)
"Melekler demişlerdi ki:
Ey Meryem! Allah sana kendisinden bir kelime'yî müjdeliyor. Adı Meryem oğlu İsa'dır (Mesih'dir); dünyada da ahirette de itibarlı ve Allah'ın kendisine yakın kıldıklarındandır."
(Sûre-i Meryem, Ayet 18-19)
"(Gelen meleği insan sanıp,) Meryem dedi ki:
- Senden, çok esirgeyici olan Allah'a sığınırım! Eğer Allah'tan sakınan bir kimse isen (bana dokunma).Ruh [Cebrâil (Aleyhis selâm)]:
- Ben yalnızca, sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamam (müjdelemem) için Rabb'inin bir elçisiyim. dedi.
(Sûre-i Meryem, Ayet 20-21) .
"Meryem:
- Bana bir insan eli değmediği, iffetsiz de olmadığım halde benim nasıl çocuğum olabilir?"dedi. Melek:
- Öyledir,(zira) Rabb'in buyurdu ki:
- Bu bana kolaydır. Çünkü biz, onu insanlara bîr delil ve kendimizden bir rahmet kılacağız dedi. Bu, hüküm ve karara bağlanmış bir iş idi."
(İmâm Celaleddin Es-Sûyuti, Kabir Alemi, s.146)
"Kardeşim Ali ibn-i Salih öleceği gece:
Kardeşimbana su ver" dedi. Ben namaz kılıyordum. Namazdan. sonra: Buyur getirdim, iç dediğimde o:
Ben biraz önce su içtim." dedi.
Kim sana içirdi? dedim. Oda da benden başkası yoktu.
Şimdi Cebrâil (Aleyhis selâm) su ile bana geldi ve bana içirdi, (Sonra bana):
Sen, kardeşin ve annen; kendilerine nimet edilen Nebiler, Sıddık'ın, şüheda ve salih kullarla berabersiniz, dedi ve ruhu kabzedildi.
İşte melek Evliyaya geliyor.
(Sahih-i Buhâri Tecrid-i Sarih, Cild 10, Hadîs No:1565)
"İbn.-i Abbas (Radiyallâhu anhu)'den rivayete göre; Nebi (Sallallahu aleyhi vesellem) Bedir günü:- (Ey Ebû Bekir!) İşte şu Cebrail'dir.(Allah tarafından sana yardımcı geldi).Atının başını (ve gemini) tutmuş, harb silahı (ve zırhı) üzerinde (hücuma hazır bir halde!)" buyurmuş tur.
(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 10 Hadîs No: 4239)
"Hanzala el-Kâtib et-Temîmi e!-Üseyyidî (Radiyallâhu anhu)'den rivâyet edildiğine göre şöyle demiştir:-Biz Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in yanında bulunuyorduk. Bize cennet ve cehennemi öyle hatırlattı ki biz (cennet ve cehennemi) gözle görüyor gibi olduk. Sonra ben kalkıp ailemin ve çocuğumun yanına gittim ve(o hâli unutup) güldüm, eğlendim. Hanzala dedi ki:
Biraz sonra [kendimi toparlayıp Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'inyanında iken] içinde bulunduğumuz hâli hatırladım. Hemen evden çıktım ve Ebû Bekir (Radiyallâhu anhu)'e rastladım. Ona: (İçine düştüğüm gafleti anlatarak) münafık oldum, münafık oldum, dedim. Ebû Bekir (Radiyallâhu anhu):
Muhakkak biz onu (yani aile fertlerimizle eğlenip, gülme işini) işliyoruz, dedi. Sonra Hanzala gidip bu hâli Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e anlattı. Bunun üzerine Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):Yâ Hanzala! (Benim yanımda olmadığınız zaman) benim yanımda olduğunuz gibi olsaydınız melekler yataklarınız üstünde (veya yollarınız üzerinde)sizlerle tokalaşacaktı. Yâ Hanzala! Bir saat şöyle bir saat böyle, buyurdu."Bir saat ev ve aileniz ile eğlenin. Bir saat benim dediklerimi yapın demektir.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vessellem)'in tavsiyesi üzerine;
Hz. Ali (Kerremallahu veche); - Ben bizzat Allahu Teâlâ'nın kudret elinden istiyorum, kuldan hiç bir şey istemiyorum." dedi. Bütün malını, parasını dağıttı. Cebrâil (Aleyhis selâm) deveci, Mîkail (Aleyhis selâm) deve olarak karşısından geldi. Cebrâil (Aleyhis selâm) deveyi (Mîkail (Aleyhis selâm)'i) borca kendisine sattı, İsrafil (Aleyhis selâm) Hz. Ali (kerremallâhu veche)'den deveyi (Mîkail (Aleyhis selam) parayla satın aldı. Verdiği altın cennet altınıydı. Onunla yiyecek aldı.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in yanına geldi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem);- Şimdi Cebrâil (Aleyhis selâm), Mikâil (Aleyhis selam) İsrafil (Aleyhis selam) bana geldiler. Sana deveyi satan Cebrâil, deve Mîkail, deveyi satın alan İsrafil idi. Kimseye borcun yok. Deveyi borca aldım, borçlandım zannetme. Allahu Teâlâ sana cennet altınından verdi, senin haberin yok! buyurdu.
Allahu Teâlâ'ya hakkıyla sevilen bir zâtın alâmeti nelerdir ?
(Sûre-i A'li İmran, Ayet 169)
"Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın! Bil'akis onlar diridirler; Allah'ın lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rabb'lerinin yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehid kardeşlerine de hiç bir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar."
(Sûre-i Bakara, Ayet 154)
"Allah yolunda öldürülenlere(şehidlere) "Ölüler" demeyin. Bil'akis onlar diridirler, lâkin siz onu hissedemez, anlayamazsınız."
İşte; Mevlana Hz., Yunus Emre Hz.; Veysel Karani Hz.; Şeyh Abdulkadir Geylani Hz. gibi yüzbinlerce zât ölmemiştir, diridir. Bunların kabirlerini her gün milyonlarca kişi ziyaret eder, Ölse bu ziyaret olmaz. Bilâl Babam da ölmemiştir.Ölmüş olsa Onun kabrine de bu müslümanlar akın etmez.
Allahu Teâlâ'ya hakkıyla sevilen bir zâtın alâmeti şöyledir; Sağlığında yanına, ziyaretine gelen bir ise kabrine gelen on misli, yüz misli arlar. Bilâl Babamında kabrine her geçen gün ve sene içinde gelenlerin sayısı artıyor. Halbuki diri olmayanın kabrine hiç kimse gitmiyor. Bir kişi annesi, babası dahi ölse bîr müddet için kabrini ziyaret ediyor. Sonunda ziyaretine gitmiyor. Çünkü öldü unutuldu, ölmeyenlerin kabrini ziyarete gelenlerin sayısı ise seneler, asırlar geçtikçe kat kat artıyor.
İstanbul'da çevre yolu yapılırken yol Mahmud Baba türbesine rast geldi. Yol yapımcıları, ameleler kazma, kürek ile kabri sökemediler. Amelelerin elleri, ayakları tutmaz oldu. Dozerle sökmek istediler, dozerin bıçağı parçalandı. Halbuki toprakla taşla örtülü bir kabir. Gazeteler fotoğraflarını çekip; "Mahmud Baba türbesinin dokunulmazlığı var." diye manşet attı. Kendi dokunulmazlığını kendisi yapıyor. G. Antep'e giderken Yamaç Oba Köyünün yanındaki ziyarete de dozeri süremediler.Yolu bir tarafa kaydırdılar. Ankara'da Gül Baba'nın kabrini sökemediler. Bulvar içine aldılar. Hepsinde aynı oluyor. Dikkat edilirse Mahmud Baba, Gül Baba vb. gibileri hep tarikat şeyhleridir. Yeryüzünde "Hazretleri" denilen ne kadar zât ararsan ya Şeyhtir ya da müridtir. Şeyh, mürid olmayanları kötü görmüyorum. Kötüdür demek istemiyorum. Ama onlar bu saydığımız zâtların derecesinin yüzde birine dahi yetişemezler.
|
KONU BAŞLIKLARI (EHLİ SÜNNET GÖRÜŞÜNDE BİRLEŞELİM) |
KONU BAŞLIKLARI (TÜM KİTAPLAR) |