RESİM
Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) «Benim resmimsede yırtın atın» buyurduğunu böyle
bir hadis olduğunu iddia edenler var.
Yine Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in yastığın üstünde işlemeli nakışı yasaklaması (Sahih-i Buhari
Tecrîd-i Sarih, Cild 6, Hadis No: 980) bu iki hadisi delil göstererek resmin
yasak olduğunu söylemek resmin caiz olduğuna dair hadisleri söylememek,
yetersizdir. Resmin caiz olduğuna dair hadisler çoktur.
1- “Ey Aişe! Kıyamette en çetin azaba uğrayacak olanlar.
Allah'ın yarattığına resim yaparak benzetenlerdir.” (Râmûzu'l Ehâdîs Hadîs No: 6206;
Kütüb-i Sitte, Cild 7, Hadîs No: 2166; Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 985; Ahmed bin
Hanbel, I, 326, 375, III.
* * *
2- “Aişe
(Radiyallahu anha)'den rivâyet olunduğuna göre;
Sıddıyka
Müşar'ün ileyhe bir kere ufak bir yastık, bir şilte almıştı. Üstünde hayvan
resimleri vardı. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) bunu görünce kapının
önünde tevakkuf buyurdu da (durdu) içeri girmedi. Aişe (Radiyallahu anha) bu
sırada Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'ın yüzünde şiddet asarı sezdim
de:
-
Yâ Resûlullah! Allah'a ve Allah'ın Rasûl'üne tevbe ederim. Fakat bilmem ki ne kusur ettim, dedim. Resûlullah (Sallallahu aleyhi
vesellem):
- Şu yastığın burada işi nedir? buyurdu. Ben:
- Yâ Resûlullah, kâh üzerine oturasın, kâh yaslanasın
diye senin için iştira ettim (aldım), dedim. Resûlullah (Sallallahu aleyhi
vesellem):
- Bu sûretlerin sahipleri kıyâmet gününde muhakkak azap
olunurlar ve bu kimselere tahakküm ve taciz yollu tasvir ettiğiniz bu hayvanları
haydi diriltiniz bakalım denilir, dedi. Yine Resûlullah (Sallallahu aleyhi
vesellem):
- Şol bir ev ki, içinde sûretler vardır. Artık o eve
melekler girmez, buyurdu.” (Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 6, Hadîs No: 980)
Bu resimler, fotoğraf makinesi ile çekilen resim
değildir. Çünkü Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) 'in zamanında
fotoğraf makinesi ve kağıt yoktu. Her yapılan resim ya taştan oyma, ya da
kabartmalı veya yastık gibi eşyaların üzerine işlemeli olanıdır. Resim; elini
sürünce ağzı, burnu eline değeni olursa o, resim sayılır. Elini sürünce ağzı,
burnu eline değmezse o resim sayılmaz.
Ayna taşımak sünnettir. (Ashabın Dilinden Peygamberimizin
Hayatı, Sayfa: 486) Bakıncada aynı sen seni görüyorsun. İçinde resmin görünüyor
o zaman ayna taşımak sünnet olmaması lazım. Onlarla kağıt üzerindeki resim
aynıdır. Gölgesi düşen resim sayılır.
* * *
3- Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ilk resmini çekenin Cebrâil
(aleyhis-selâm) olduğunu hadîs-i şerîfinde açıklamıştır. Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) Mi'rac’a çıktığında Cebrâil (Aleyhis-selâm)'ın
Peygamberlerin resimlerini gösterdiği ve “Yâ Ebû Bekir! Yanımda sende vardın”
buyurmuştur. (Altı Parmak Kitab'ında geniş izah edilmiştir) Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) kâfir krallarını İslâma davet için elçiler
gönderdi. Gönderdiği elçi ile mektup sayısı yetmiş küsurdür. Birkaç tanesini de
Çin'e gönderdi. Geri döndüklerinde yaşadıkları olayı Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem)'e şöyle anlattılar:
- Çin padişahı, bizi yanına alarak bir saraya girdi. İçiçe kilitli odaların
demir kapılarını açtı. En son odada büyük bir sandık vardı. İçiçe bir çok
sandık ve en son sandıktan resimler çıkarttı. Resimler canlı gibiydi. Her
çıkarttığı resimde:
- “Bu resmi tanıyor musunuz?” dedi. Biz:
- Tanımıyoruz dedik. En son bir resim çıkarttı. Biz üzerine kapanıp
ağladık.
- Yâ Rasûlullah! O senin resmindi. Sen o resimde canlı imişsin gibi
duruyordun. Padişaha:
- Bu bizim Peygamberimizdir” deyince padişah müslüman oldu.” (Şevahidü'n-Nübüvve,
S. 22)
- Ya Resûlullah! Bu altı Ulu'l-Azim Peygamberlerin resmi bunlarda ne
geziyor?” diye sordular. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):
- Adem (Aleyhis-selâm) çok ağladı. En son duası kabul olunca, Allahu Teâlâ,
Cebrâil (Aleyhis-selâm)'i kendisine teselli için gönderdi. İlki “Sen (Adem
(Aleyhis-selâm) ve senin neslinden büyük (ulu'l-azim) Peygamberler gelecek”
dedi ve bu altı resmi Adem (Aleyhis-selâm)'e hediye etti. Onlarda
torundan toruna en son bu padişaha kadar geldi” buyurdu.
* * *
4- “Emir'ül Mü'minin Ebû Bekir
Sıddık (Radiyallahu anhu)'ın hilâfeti zamanında Hişam bin el-As (Radiyallahu
anhu) yanında bir arkadaşı ile Rum Devleti hükümdarı Heraklis Kayser'e
gönderir. Maksadı onu islâma davet etmekti.
Bizi
hükümdarın huzuruna aldılar. Biz:
-
Esselâmü aleyke, dedik.
- Siz beylerinize de böyle selâm mı verirsiniz? dedi.
- Evet. Biz beylerimize de böyle selâm veririz dedik.
- Aranızdaki büyük kelâm nedir? dedi. Biz dedik ki:
- “Lâ ilahe illallâh. Vallahu Ekber” bu kelimeyi söyledik. Gördük ki pencere yerinden harekete geldi.
- Siz bu sözü söyleyince her zaman böyle olur mu? diye sordu. Biz:
- Bundan başka yerde böyle bir şey görmedik dedik.
Üç gün orada istirahat ettik. Bir gece bizi Melik yanına çağırdı. Ortaya
bir sandık getirdiler. O sandık içerisinde pek çok küçük hücreler ve her
hücrenin bir kapısı vardı. Her kapıya bir kilit vurulmuştu. Bir kilidi açıp
içinden bir parça siyah harir (ipek) çıkardı. Üzerinde bir adam resmi vardı.
Güleryüzlü, uzunboylu idi.
- Bunu
tanıdınız mı? Biz:
-
Hayır, tanımadık, dedik.
- Bu Adem'dir, dedi. Bir kapı daha açtı. Bir parça harir çıkardı.
- Bunun üzerinde ki resmi tanır mısınız?
-
Hayır tanımayız, dedik.
- Nuh'dur, dedi. Tekrar bir kapı daha açtı. Yine siyah bir harir parçası
çıkardı. Bunu tanır mısınız? dedi. Biz:
-
Bilmeyiz, dedik.
- Bu
İbrahim'dir, dedi. Tekrar bir kapı daha açtı. İçinden bir harir çıkardı. Ak
benizli idi.
- Bunu
tanıdınız mı? diye sordu. Biz:
- Evet! Vallahi bu bizim peygamberimizdir, dedik. Gayri ihtiyari
gözlerimizden yaşlar aktı. O sırada Melik ayak üzerinde durdu. Sonra yerine
oturdu.
- Sizin Allah'ınız hakkı için, bu sizin peygamberinizdir. Bir saat kadar
bize dikkatli dikkatli baktı. Sonra dedi ki:
- Bu resim bu sandığın en son gözündedir. Size göstermek için acele ettim,
dedi. Daha sonra biz Melik'e sorduk:
- Sen
bu sûretleri nerden buldun?
- Enbiya (Aleyhis-selâm)'ların hilyelerine ve nakşına muvafıktır. Adem
(Aleyhis-selâm) Allahu Teâlâ'dan evladından gelecek Enbiyaların sûretlerini
kendisine göstermesini diledi. Hakk Süphanehu onların sûretlerini Adem
(Aleyhis-selâm)'a gönderdi. Bunlar Adem'in hazinesinde idi. Mağrib
taraflarından İskender-Zülkârneyn oradan çıkardı. Danyel (Aleyhis-selâm)'e
verdi. Danyel (Aleyhis-selâm) onları birer Harir parçalarına tasvir etti, çizdi.
Sonra biz Emir'ül-mü'minin Ebû Bekir Sıddık (Radiyallahu anhu)'in yanına
geldik. Her ne vaki ise hepsini kendisine naklettik. Emir'ül-mü'minin dahi
ağladı. (Şevahidü-n-Nübüvve, s. 23-25)
* * *
5- “Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) peygamberlik geldikten sonra
Kureyş'liler müslümanlara baskıyı artırmışlardı. Cübeyr bin Mutim (Radiyallahu
anhu) Şam tarafına gidiyor. O diyarda bir mabede gittim. O mabedin ehl-i kendi
ulularına benden haber verdiler. Üç gün ona lâyık olduğunca hizmet edin diye
ısmarladılar. Üç gün sonra benim hala mabedde olduğumu büyüklerine haber
verdiklerinde benimle görüşmek için çağırdılar. Bana:
- Ehl-i haram'dan mısın? dediler.
-
Evet! dedim.
- Peygamberlik davası eden şahsı tanır mısın? Ben:
- Evet dedim. Benimle başka bir mabede geldi. Burada bir çok sûretler
resmedilmişti. Bana:
- O peygamberin
resmi burada var mı? dedi.
- Olmadığını
söyledim. Beni diğer bir mabede götürdü. Burada daha çok resimler vardı. Nazar
ettim. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'in sûretini ve akabinde Hazreti
Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in resmini gördüm. Sordu:
- Gördün mü? Ben:
- Evet gördüm
dedim ise de gönlümden hangisi olduğunu demeyim, bakalım ne söyler? derken;
Rahib O'nun resmi budur diye parmağı ile gösterdi. Ben:
- Evet, Allah hakkı için bu
odur, dedim. Rahib:
- Ben dahi
şahitlik ederim ki; bu sizin sahibinizdir ve bu O Hazretten Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'den sonra, O'nun halifesi olsa gerektir, diyerek
Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) resmini işaret etti. Bunun üzerine Rahib:
- Sen O'nu
öldüreceklerinden korkarsın. Ben:
- Evet! Şüphem öyledir;
Belki de şimdiye kadar öldürmüşlerdir, dedim. Rahib:
- Vallahi O'nu
kimse öldüremez. Ama o kendisini öldürmek isteyenleri helâk etse gerektir. Hakk Süphanehu ve Teâlâ elbette O'na zafer ve nusret verse gerektir.
(Şevahidü-n-Nübüvve, s. 22)
Kur'ân-ı Kerim'de; Tabud'un hakkında âyet ve bir çok maceraları var.
(Sûre-i Bakara, Ayet 248) O tabud'un içinde Kudret Helvası, Sultan Süleyman
(Aleyhis-selâm)'ın mührü, Musa (Aleyhis-selâm)'nın Asası ve bu altı ulu'l-azim
Peygamberlerin resmi vardır. Bu tabutu hangi kral götürdü ise gittiği yerde çok
büyük hastalıklar oldu. Tabutu bir öküz arabasına koyup, şehirden dışarı
sürdüler. Cebrâil (Aleyhis-selâm), öküzleri araba ile beraber İsa
(Aleyhis-selâm)'ya getirdi. O resimler evlattan evlada birçok eller
değiştirerek bu padişaha kadar geldi. O tabutta ki diğer emanetler saklıdır.
Ahir zamanda Mehdi o tabutu çıkaracak. (İmâm-ı Şa'rânî «Ölüm-Kıyamet-Ahiret», Sayfa:
447) O resimlerin bir aynı şimdi
İtalya'da patrikhanededir. Adem (Aleyhis-selâm), Nuh (Aleyhis-selâm), İbrahim
(Aleyhis-selâm), Musa (Aleyhis-selâm), İsa (Aleyhis-selâm) ve Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in resimleridir.
Seyyid-i Ahmed
Rufai Hz. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in şekli (eşgali,
şemaili)ni söylüyordu. İçlerinden bir âlim: “Ben kitapta okudum, senin dediğin
gibi değil” deyince, Seyyid-i Ahmed Rufai Hz.:
- İsterseniz ilk
Adem'den son Adem'e kadar hepsinin fotoğraflarını size çizer gösteririm,
buyurdu. Bu Seyyid-i Ahmed Rufai Hz.'nin çizmesi, göstermesi değildir. Adem
(Aleyhis-selâm)'in duası kabul olunca Allahu Teâlâ hediye olarak altı
ulu'l-azim peygamberlerin fotoğraflarını Cebrâil (Aleyhis-selâm) ile gönderdi. Seyyid
Ahmed Rufâi Hz.'de Cebrâil (Aleyhis-selâm)'in vasıtasıyla, O'nun yapması ile
yaparım demek istiyor. Hz. Meryem'e cennetten devamlı yemek geliyordu. (Sure-i
A'li İmran, Ayet 37) O Peygamber değil, ben-i İsrail Peygamberlerinden birinin (ümmetinin) Evliyası, Seyyid-i Ahmed Rufâi
Hz. de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in ümmetinin Evliyasıdır.
O'nda öyle hal olurda, böylesi bir hâl Seyyid-i Ahmed Rufai Hz.de niçin
olmasın? O resim Cebrâil (Aleyhis-selâm) vasıtasıyla Ahmed Rufâ-i Hazretlerine
gelmez mi?
* * *
6- “Hz. Aişe
(Radiyallâhu anha) buyurdu ki:
“Ben on vasıfla
üstün kılındım. Cebrâil (Aleyhis-selam) suretimi (resmimi) Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'e getirdi (ve “Bununla evleneceksin” dedi).
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bakire olarak sadece benimle
evlendi, annesi ve babası da muhacir zevcesi (ailesi, hanımı) olan sadece
benim. Allah, benim suçsuzluğum üzerine semadan âyet indirdi, Resûlullah
(Sallallahu aleyhi vesellem) benimle beraber iken vahye mazhar olurdu, Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) ve ben aynı kabdan guslederdik, ben onun önünde
uzanmış yatarken namaz kılardı, (hastalığında ben tedavi ettim). Benim göğsüme
dayalı olarak, benim odamda ve benim gecemde son nefesini verdi, benim odamda
defnedildi." (Kütüb-i Sitte, Cild 1, s.78; Sahîh-i Buhari Tecrîd-i Sarih,
Cild 10, Hadîs No: 1554)
Bu fotoğrafın
caiz olduğuna en açık delildir. Cebrâil (Aleyhis-selâm) fotoğrafçı ve Allahu
Teâlâ kendi emriyle yaptırıyor.
Hatta senin
sevabını, günahını yazan melekler yaptığın günahın ve sevabın hepsinin
fotoğrafını, filmini çekiyor. En büyük elektronik cihazlar ahirette, mahşerde
meydana çıkacak. Hem de elin, ayağın ve bütün azaların lisana gelip ben bunu
yaptım diye suçunu itiraf edecekler. Fotoğrafın, filmin ve elektronik cihazın
daha çok gelişmişi ahirette insandadır. 1400 sene evvel Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) bunu haber vermiştir. Sofuluk yapıp “fotoğraf caiz
değil, bizim dinimizde böyle bir şey
yok” diyorsun. Bir açıdan kendi dininin büyüklüğünü kendin
yalanlıyorsun. Aslında fen, bizim dinimizin büyüklüğünü meydana koyuyor. (Fen şimdi fotoğraf makinasını çıkarıyor.
1400 sene evvel Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vessellem) her halinin
fotoğrafını, vidosunu melekler çekiyor. Elin ayağın dilin seni suçlandırıcı
şahitlik yapacak buyuruyor.) Sen onu saklayıp, aksini iddia ediyorsun. Allah'u
Teâlâ ayıktırsın, (Amin).
Bu şekilde olan
fotoğraflar Rahmânîsidir. Günümüzde olan müstehcen (açık, edepsizce olan)
gereksiz resimler, fotoğraflar zarureten taşınıyor.
Çarşıdan aldığın
herhangi bir eşyanın üzerinde, paranın tümünde, her çeşidinde fotoğraf var.
Hatta mark, dolar ve benzeri paraların üzerlerinde de kâfir papazlarının ve
krallarının fotoğrafı var. Paranın üzerinde resim var diye yere atar mısın? Atmaz;
hem de çok sıkı sahip olursun. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):
“Dünyadan, dünyalıktan, dünya malının sizi aldatmasından korkarım.”
(Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 5749, Benzeri; Marifetnâme, Sayfa: 523 Benzeri.)
buyuruyor. Allahu Teâlâ'nın sevdiklerini Allah'u Teâlâ için sevin.
(Riyazü's-Sâlihîn (Aslı ve Tercümesi), Hadîs No: 380; Râmû-zu'l-Ehâdîs, Hadîs
No: 4070) Sen, Allah‘u Teâlâ'nın sevdiklerini seviyorsan fotoğrafa niçin karşı
çıkıyorsun? Dünya ve dünyalıktan sakınıyorsan niçin mark, dolar üzerindeki
resimleri hoş karşılıyorsun. Aslında markın, doların üzerindekiler zaruret
olduğu için caizdir, taşınır biz sadece o gibi kimselere anlatmak için
söylüyoruz. Bir âlimin ilminin hatırı için fotoğrafını evinde bulunduranlara,
taşıyanlara mani ol. Sizce resim parada olursa caizde, ilminin hatırı için
âlimin fotoğrafı olursa caiz değil mi? Bizce en mühim Allah'u Teâlâ için,
âhiret için olandır. Paranın üstündeki de ikinci sıraya gelir. Zaruret
olduğundan onu da taşımak caizdir. Bazılarının kalbine Allah'u Teâlâ'nın
sevgisinden başka birşey girmez. Sen bundan ne anlıyorsun? Kendini ona
benzetmek, ona bakıp sünnet-i Resûlullah'ı uygulayabilmek için, rüyada, huzurda
görürse, o olduğuna kalbinin tam kanaat getirebilmesi için, evinde (o alimin)
fotoğrafını hatıra olarak bulundurur, üzerinde taşır. Ondaki maneviyat, manevi
kazançtır. İtiraz edene göre de; Allah'u Teâlâ tarafından çok adi sayılan dünya
malı ve parası sence daha önemlidir.
Paranın üzerinde fotoğraf olduğunu bile bile en itinalı bir şekilde onu saklar.
İşte paraya önem verdiği kadar maneviyata, manevi âlimlere, Dîn-i mübinin
hamili, (taşıyıcısı) olan, sıfat-ı subutiyenin ikincisi olan, ilim sıfatını
üzerinde taşıyan alime önem vermiyorsun? Eğer mahzurlu ise para üzerindeki
resim mahzurludur. Sünneti tam uygulayan bir âlimin fotoğrafına bakıp,
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in
sünnetini uygulamak saç-sakal-bıyığını, giyimini ona benzetmek için
çektirilen, taşınan fotoğrafın ne mahzuru olabilir? Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem)'in fotoğrafı şimdi olsa, ona bakıp sünnet-i Resûlullah'ı,
görerek onu tam uygulayabilmek için ve hatıra olarak taşır mısınız, yoksa
yırtar yakar mısınız? Ben de o resim olsa, ömür boyu taşır, hem kendimi hem de
bütün İslâmı O'na benzetmeye çalışırım. Şimdi hiç bir müslüman evvelki cahiller
gibi tapmak için O'nun resmini
taşımaz. Resmin mahzurlu yönüde tapmak
için taşımaktır. Ceviz ağacı ömründe bir saat fotoğraf çeker, bunu Allah'u
Teâlâ kudret eli ile çektiriyor.
Göremedik
mübarek cemâlin
Ne kadar güzeldin
yâ Rasûlallah.
İns cins huri gılman nuruna hayran,
Ne
kadar güzeldin yâ Rasûlallah.
Baştan
ayağaça nur idi cismin
İkiyüze
yakın mübarek ismin
Olsada
görseydik hatıra resmin
Ne
kadar güzeldin ya Resûlullah.
Şanına yazıldı mevlîd-i şerîf,
Lisanlar toplanıp olsalar ârif,
Kâfi gelmez seni etmeye tarif,
Ne kadar güzeldin yâ Rasûlallah.
Senin aşkın idi Kâlem'i çatladan,
Perdeler kalksada görsek aradan,
Sana aşık oldu seni yaradan,
Ne kadar güzeldin yâ Rasûlallah.
Varıp da ravzana yüzümüz sürsek,
Liva-ül
Hamdi'nin altına girsek,
Dünyada görmedik
âhirette görsek,
Ne kadar
güzeldin yâ Rasûlallah.
Mi'râc'ında
Cebrâil'i solladın,
Orda bile
ümmetini kolladın,
Tahiyyatla bize
selâm yolladın,
Ne kadar
güzeldin yâ Rasûlallah
Kadir Mevlam seni
yaratmış özel,
Nurunu yarattı
her şeyden ezel,
Halk olmadı senden daha bir güzel,
Ne kadar güzeldin yâ Rasûlallah.
Hakk'ın nurudur asâletin senin,
Babamı yetiştiren bâsiretin senin,
Vefatına sebep hasretin senin,
Ne kadar güzeldin yâ Rasûlallah.
Sana ümmet olduğuma şükrediyorum,
Diyemem hakkıyla zikrediyorum,
Bir Meçhul'um seni fikrediyorum,
Ne kadar güzeldin yâ Rasûlallah.
Aşık MEÇHUL
7- Cabir bin Abdullah ve Enes bin Malik (Radiyallahu anhu)'in
bildirdikleri Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'dan mi'raç gecesi birinci
gökte bir mihrab gördüm uzunluğu dört eni bir mil ve bir mercan tanesinde idi.
O mihrabın içinde Osman bin Affan'ın Hüsn-ü cemalinin suretini gördüm.
İkinci gökte bir mihrab daha gördüm. Kırk mil uzunluğunda
on mil genişliğinde bir inciden yapılmıştı. Onun içinde Osman'ın yüzünü gördüm.
Üçüncü gökte bir mihrab uzunluğu 400 mil genişliği 100 mil idi. Firuze'den
yapılmıştı. Bu mihrabın içinde Osman bin Affan'ın güzel yüzünün şeklini gördüm.
Bunlar Yedi gökteki mihrablarda Hazreti Osman'ın suretlerinin bulunması onun
salih amellerinin ve hayırlı işlerinin bereketinden idi. İlâ Ahir..” [Dört
Büyük Halife Kitabı (Şem-süddîn Ahmed Efendi), 45. Menkıbe; Sayfa: 214-215)
Bir
hadisi şerîfte:
«Mi'raç
gecesinde cennette nûru gözleri kamaştıran bir huri (cennet kızı) gördüm.
Cebrail (Aleyhis-selâm) gözünü eliyle kapadı ve yüzünü çevirdi. Sebebini
sordum, ona bakmaya izin yoktur, dedi. Sonra huri yanıma geldi. Selâm verdi,
selâmını aldım. Hûri bana,
-
Efendim nasıldır? diye sordu.
-
Efendin kimdir? dedim.
- Sana
önce iman eden, malını ve canını senin yolunda feda eden Ebû Bekir Sıddîk'tır,
dedi.
- Sen Ebû Bekir
için misin? dedim.
-
Evet! dedi.
- Onu
gördün mü? dedim.
-
Gördüm, istersen şimdi göstereyim, dedi. Hemen elini açtı. Avucunda Ebû
Bekir'in resmi vardı, buyurulmuştur.
19. Bir hadis-i şerîfte: «Allah'u Teâlâ beni, kendi
nurundan yarattı. Ebû Bekir'i, benim nûrumdan yarattı. Âişe'yi, Ebû Bekir'in
nurundan yarattı. Bütün mü'mine kadınları da, Âişe'nin nurundan yarattı.
Allah'u Teâlâ onları seven kimsede bir nûr yaratır. O nur ile kabrin ve
kıyâmetin karanlığından kurtulup, cennete giderler. Onları sevmeyen kimsede hiç
nûr yaratmaz,» buyurdu. (Dört Büyük Halife Kitabı, Sayfa: 70, 54. Menkıbe)
* * *
El
öpme mü'minin musafahasıdır. (Kenzü'l-İrfan, Hadis No: 932) Yani yaşlı kamil
mü'minlerle musafaha edilmez eli öpülür demektir. Senin dengin olursa musafaha
edersin. Kadınlar erkeklerle musafaha etmez el öpme mü'minin musafahasıdır. Hadisine
göre yaşlı, kamil mü'min ile musafaha edilmez eli öpülür. Kadınların elini
öpmesi o da musafaha sayılır.
Tibyan tefsirinde mümtehine
suresinin 12. ayetinin açıklamasında deniyor ki:
Peygamber Efendimiz kendisi ile
bey'at edilirken hiç bir yabancı (namahrem kadınla musafaha yapmamıştır.
Hazreti Aişe dedi ki:
(Peygamber Efendimiz'in
kadınlarla bey'at akdi (sözleşmesi) söz ile idi. Onun eli hiç bir yabancı
kadının eline değmemiştir. (Müslim)
Kadınlar (Ya Resulullah bey'at ederken
niçin elimizi tutmadınız?) dediklerinde (kadınların elini tutup musafaha etmem)
buyurdu. (Nesai) Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Herhangi birinizin başına şiş
sokulması namahrem bir kadına dokunmaktan daha hafiftir. (Beyhaki, Taberani)
Yazar (Doktor kadına dokunuyor
günah olmuyor da , benim elimi öpünce niçin günah olsun?) diyor. Doktor zaruret
olunca ihtiyaç miktarı kadına dokunması caizdir. İhtiyaçtan fazla yerini açması
haramdır. El öpmekte bir zaruret yok ki doktorla mukayese edilsin.
Yukarıdaki
soruya cevab veriyorum. HİLMİ KUTLUBAY.
Namahrem
kadın bir alimin elini öpemez diye yazıyorsun. Kur'an-ı Kerim'de ki Allahu
Teala kadınlara namahrem olmayan kimseleri sayarken yaşlı mü'minler babası,
amcası, kardeşi gibidir. (Sure-i Nur, Ayet 31) Bu ayete göre yaşı kamil mü'min
babası, amcası, kardeşi gibi olunca bunlarla namahrem olmayıp nerde ise hacca
bile gidebilirler. Niçin elini kadınlar öpmesin yaşlı kamil mü'min deyince her
yaşlı müslümanım diyen değil onlar hadis ve hadisi kudsilerde şunlardır:
Yukarıdaki ayetin mucibince iyi olması imkansız hastayı okuyup şifaya
kavuşturanları eli öpülecek kimselerin vasıflarında yazdım. (Sayfa: 203) İşte
bunların eli öpülür.
Bunları
nesinden bilelim diyeceksiniz. Ayet: «Biz Kuran-ı Kerim'i mü'minlere şifa ve rahmet
olarak indirdik.» (Sure-i İsra, Ayet 82)
Kur'an-ı
Kerim ile şifa bulmayan hiç bir ilaçla şifa bulamaz. (Muhtarü'l-Ehadisin
Nebeviyye, Hadis No: 157, Sayfa: 143; Berika, Cild 1, Sayfa: 141) Sende Kur'an
okuyor o okuduğun hastaya şifa olmuyorsa kabahat Kur'an'da değil sendedir.
Çünkü hadis Kur'an'ın her ilaçtan tesirli olduğunu söylüyor.
Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'de onun okumasında bu şifa vardı.