ŞEYHİ OLMAYANIN ŞEYHİ ŞEYTANDIR

 

 

“Şeyhi olmayanın Şeyhi şeytandır” sözüne itiraz edenlere:

Bu söz Müzekki-n-Nüfus kitabını yazan Eşrefoğlu Rûmî Hz.'ne aittir.  Bilâl Babamın Müzekki-n-Nüfus kitabında “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” yazısını görüp, şeyh aradığını yazmıştık. Buna karşı “Şeyhi olmayanın şeyhi nasıl şeytan olabilir,” diye bazıları itiraz edip “Asla böyle birşey olamaz” diye bizi yalanlamaya kalkıştılar.

Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır sözü Bilâl Babama veya bana aitmiş gibi her yerden sorular ve tepkiler geliyor. Bunun için ben de Eşrefoğlu Rumî Hz.'nin hakkında bu bilgileri verip onun yüksek bir zât olduğunu, yanılmayacağını, savunacağım. Aksini iddia edenlerin yanılacağını anlatmak için aşağıdaki açıklamayı yapıyorum.

(Aşağıdaki yazı Eşrefoğlu Rumî Hz.'nin Müzekki-n-Nüfus isimli eserin s.7-9 ve 417-420 arasından alınmıştır.)

Müzekki-n-Nüfus müellifi Eşrefoğlu Rumî kuddise sirrah-us-sâni Hz.'nin hal tercemeleri:

Memleketimizde (Eşrefoğlu Rumî) (Eşref Zade) (Eşref Rumî) olarak tanınan ve anılan müşârün ileyhin asıl adı, eserinin 25. sayfasında Abdullah bin Muhammed-il Mısrı-i Rumî-i Kadiri ve 358. sayfada Şeyh Abdullah bin Eşref bin Muhammed-il-Mısrî olarak açıklanmaktadır.

Tasavvuf âleminde Eşref Zade Şeyh Abdullah-il-Rumî künyesi ile şöhret bulan ve Kadiri tarikatının Piri-Sâni'si (İkinci Pir'i) addolunan Eşrefoğlu Rumî (Kuddise Sırrah-us-sâni) Hz. Mısır'dan Türkiye'ye hicret ederek Bursa'nın kuzey doğusunda kâin İznik Kasabasında yerleşen Muhammed adında bir zâtın torunudur. Babasının adı Eşref'tir. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Kendisine Rûmi denilmesinin sebebi de şudur:

Bilindiği gibi Doğu Roma'nın hudutları içinde oturanlara Romalı denilirdi. Bu kelime arapçada Rûmi olarak ifade ediliyordu. Sonradan Bizans İmparatorluğunu yıkarak bu ülkeye sahip olan Osmanlı hükümdarlarına Rum padişahı, ülkeye Diyâr-ı Rum ve Anadolu Türklerine de Rûmi demek adet oldu. Nitekim Hz. Mevlâna'ya Mevlâna Celâleddin-i Rumî denildiği gibi ; İstanbul'da Cihangirden Tophane'ye inen Kadiriler yokuşundaki Kadirhane'de türbesi bulunan İsmail Rûmi Hz. de bu nam ile anılmaktadır. Eşrefoğlu Rumî Hz. gayet ciddi bir tahsil görmüştür. İlk tahsilini İznik'te tamamladıktan sonra Bursa'ya giderek Çelebi Sultan Mehmed Han Medresesinde tahsiline devam etmiş, Dânişmend (Sahn medreselerinde oda sahibi talebe) olarak girdiği bu medreseden Mu'id (müderris, öğretmen yardımcısı) olarak çıkmış ve daha birçok medreselerde ders vermeye başlamıştır.

Bu arada Bursa'da Ehlullah'tan Abdal Muhammed adında bir Veli (Evliya) ile tanışmış ve bu zâtın telkinleri ile zahir ilminin kâfi olmadığını anlayarak tasavvuf yoluna girmiş ve bu yolda nasibini aramaya başlamıştır. Bir müddet sonra, Emir Sultan adıyla Halveti Meşâyihinden (Şeyhinden) Muhammed Şemsüd-dîn Hz. ile de tanışmak şerefine nail olmuş ve bu zâtın tavsiyesi ile Ankara'ya giderek Bayramiye Tarikatı Pir'i Şeyh Hacı Bayram-ı Veli Kuddise Sırrahul-Celil Hz.'ne intisab etmiş, oradan tarikat dersi almış, O'nun müridi olmuş, seyr-ü sülûkü orada ikmal etmiştir. Hacı Bayram-ı Veli Hz.'nin çileye girdirmesiyle O'nun çilehanesinde sülûkünü tamamlamış. Daha önce Fatih Sultan Muhammed Han'ın meşhur Şeyhi Ak-Şemseddin Hz. ile Muhammediye sahibi Yazıcı Zadenin  (Ahmediye, Muhammediye kitaplarını yazan Yazıcıoğlu) ve bu arada Eşrefoğlu Rumî Hz.'nin (bu üç büyük zâtın) seyr-ü sülûküne merkez (onların çalışıp sülûklerini ikmal ettikleri yer) olan bu çilehane Hacı Bayram-ı Veli cami-i şerifi'nin altında el yevm mevcuttur. Şimdi halen oradadır.

Şeyhinin takdir ve teveccühüne mazhar olan Eşrefoğlu, Hacı Bayram-ı Veli Hz.'nin kızı Hayr-ün-nisâ hanımla evlenerek zahiren ve bâtınan Pir'ine evlat olmuştur. Ancak Hacı Bayram-ı Veli Hz. müridi ve damadı olan Eşrefoğlu Rumî Hz.'nin ezeli nasibinin Kadiri tarikatında ve tarihte Suriye'nin kuzeyinde ve Asi nehrinin kuzey sahilinde kâin Hama şehrinde bulunan Gavs-ül-Azam Hz. Abdulkadir Geylâni'nin torunlarından olan Şeyh Seyyid Hüseyin Hamavi'nin irşadında olduğunu keşfen anladığından kendisini Hama şehrine göndermişlerdir. (Yani Hacı Bayram-ı Veli Hz.'nin Eşrefoğlu Rumî Hz.'nin irşadının O'nun elinde olduğunu keşfedip kendisini oraya göndermiştir.) Hama'ya gider gitmez Hüseyin Hamavî Hz. Eşrefoğlu Rumî Hz.'ni çileye koydu. Kırk gün çilede kaldı, çileden çıktı. Gözünü hiç açmıyordu. Açtırınca “Ben Melekût âlemini seyrediyordum. Niçin beni ayırdınız” dedi. Şeyhinin yanından ayrılmamasını istedi ise de Şeyhi kendini Hacı Bayram-ı Veli Hz.'ne gönderdi. Yolda giderken, Şeyhi arkasından baktı, baktı, gözleri dolu dolu oldu; yaşardı ve “Eşrefoğlu bir denizmiş kırk gün içerisinde bende ne varsa bir aynısını çekti, sinesine aldı gidiyor” dedi.

Bu suretle  Bayramiyye müridi olarak Hama'ya giden Eşrefoğlu Rumî Hz. oradan kâmil bir Kadirî Şeyhi (Şeyh Abdullah-ir-Rumîi Kadiri) olarak doğum yeri İznik'e dönmüşler ve Kadiri Tarikatının Eşrefiye kolunu te'sis buyurarak Pir-i sâni'liğe yükselmişlerdir. Alem-i Cemal'e intikal buyurdukları Hicri-874 (Milâdî 1469) tarihine kadar İznik'te Pınarbaşı deresi civarında yaptırdıkları tekkede binlerce kişiye feyz ve irşâdı ile ışık tutmuş, pek çok Meşayıh yetiştirmiş, gerek İstanbul'da gerekse bu havalide bir çok tekkeler kendisine bağlanmışlardır.

Müzekki-n-Nüfus adındaki eserinin 358. sayfasında tarikat silsilesini bizzât şu şekilde açıklamaktadırlar:

- Şeyh Abdullah bin Eşref bin Muhammed-il-Mısri (Şeyh Abdullah-ir-Rumî'nin tevbesi ve telkini ve tacı ve hırka ve seccadesi ve ameli ve terbiyesi ve icazeti Şeyh Seyyid Hüseyin Hamavî)

- Anın dahi mürşidi, ehl-i tarikat ve erbab-ı hakikat atası Seyyid Şehabeddin Ahmed

- Anın dahi bahr-il-esrar atası Seyyid Şeyh Hüsameddin

- Anın dahi mâ'den-ir-rümuz ve mû'ciz-il-künuz atası Şemsüddin Muhammed

- Anın dahi Sultan-ir-Rabbani ve kutb-us-Samedani atası Şeyh Muhyiddin Abdulkadir-i Geylâni' dir. (Bunlar İmam-ı Hüseyin oğullarındandır.)

- Anın dahi Kâşifil-esrâr Şeyh Ebû Said bin Aliyyil-Mahrusi'dendir.

- Anın dahi Hâris-il-Evliyâ Şeyh Ebü-l-Hasan bin Yusuf Kureşi-i-lilkâri'dendir.

- Anın dahi kutb-u devâ'ir-il-Evliyâ-i vel-asfiyâ Şeyh Ebü-l-Fadl Abdulvahid bin Abdülaziz'dendir.

- Anın dahi lisan-il-kuds fi beyan-iş-şems Şeyh Şibli'dendir.

- Anın dahi seyyid-il-tavâ'if-i vel-afak Şeyh Ebü-l-Kasım Cüneyd-i Bağdadi'dendir.

- Anın dahi sultan-il mürşidiyn-i Fil-âlemiyn Sırri-i Sakati'dendir.

- Anın dahi Şeyh Mâ'ruf-u Kürhi'-dendir.

- Anın dahi Dâvud-u Tâ'i'dendir.

- Anın dahi Şeyh Habib-i A'cemi'dendir.

- Anın dahi Şeyh Hasan Basri'dendir.

- Anın dahi Emir-el-mü'miniyn Ali bin Ebi-Tâlib (Hz. Ali) (radiyallâhu anhu)'dir.

- Anın dahi Peygamberimiz Hâtem-en-Nebiyyin ve İmam-el-mürseliyn Rasûlü Rabbil-âlemiyn Hz. Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi vesellem) Efendimizdendir.

- Anın dahi emin-i vahy-i İlâhi Cebrâil (aleyhisselâm)'dendir.

- Anın dahi Mâlik-il-Mülk zül-Celâl-i vel-İkram Allahu Teâlâ Hz.'dendir.

Eşref Zade azm-i cinân eyledi.

Mısraı, âlem-i cemale intikalinin tarihi  olan 874 hicri yılını göstermektedir.

 

Tecelli-i şevk-i didârın beni mesteyledi hayran,

Enel-Hakk sırrını candan anınçün kılmazam pinhân.

Sayın gazete yazarı! Sözünü kitabını beğenmeyip kıymete almadığın zat işte budur. Ona Hazretleri deniyor.  Daha sana Hazretleri denmiyor.  Asıl söz onunda değil Beyazıd-ı Bestami Hazretlerin sözüdür, O sözü Eşrefoğlu Rumi Hazretleri kitabında yazıyor.  Her ikisine de hazretleri deniyor.

Matlâ'ı ile başlayan meşhur ilâhisi bir çok Arifler tarafından şerh edilmiş bulunan Eşrefoğlu Rumî Hz.'nin, pek çoğu ilâhi olmak üzere sofiyyane şiirleri de vardır ki, divanı bir çok defalar basılmıştır. En son hicri 1291 tarihinde basılmış olan Müzekki-n-Nüfus adındaki eserini hicri-852 tarihinde te'lif buyurmuşlardır ve 533 yıldan beri bir çok defalar basılmış olduğu anlaşılmaktadır. Basılmamış olan ve bazı kütüphanelerimizde yazma nüshaları bulunan diğer eserleri de şunlardır:

Tarikatnâme-İbaretnâme-Mâ'zeretnâ-me-Delâ'il-ün-Nübüvve-Fütüvvetnâme-Elest-nâme-Hayretnâme-Münacatnâme-Nasihat-nâme-Esrar-üt-tâlibiyn-tâcnâme. Aziz ruhu-na Fatihalar ithaf ederken, O'nun bir dört-lüğü ile bu bahse son veriyoruz:

 

Bu şöhretten geç Eşrefoğlu Rumî,

Bu dünya ağulu bir yılandır.

Ki âşıklara şöhret tuzak oldu,

Cefası çok sefası hep yalandır.

Elin çek fariğ ol cümle cihandan.

Sana çün bu cihan uğrak oldu.

 

Burada maksadımız: “Şeyhe ne lüzum var?” diye kendinizi kapıp koyuvermemenizi ve elbette her kişiye bir Şeyh edinmek lazım olduğunu anlatmaktır.

Şimdi, bir kaç âyet-i kerime ve hadîs-i şerîf ile aklî deliller beyan ederek Şeyhin lüzum ve ehemmiyetini sana bildireyim ve herkese bir Şeyh edinmenin lüzumuna seni inandırayım. Zirâ, mürşidsiz yola çıkan kişi, mutlaka azgınlığa düşse gerektir. Onun içindir ki, Rasûl-i Zişân Efendimiz:

“Ümmetimin âlimleri, ben-i İsrail peygamberleri gibidir.” (Berika, Cild 1, Sayfa: 58)  buyurmuşlardır.

Ümmetime, din yolunu gözetmekte ve göstermekte onlara uymak gerektir, demek istemişlerdir.

Burada âlimlerden murad elbette ve elbette ilimleriyle âmil olan âlimlerdir. Onlar, meşâyihten halkı Hakka çekip götürenlerdir.

Abdullah İbn-i Mes'ud (radiyallâhu anhu) Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi vesellem)'den rivâyet ederek buyurmuşlardır ki:

“Bir gün, Rasûl-i Zişan Efendimiz yere kum üzerine kendilerine doğru düz bir çizgi çektiler ve:

- İşte, bu yol Allah yoludur, buyurduktan sonra o çizginin sağına ve soluna bir çok çizgiler daha çektiler ve:

- İşte bunlarda her birinin başında şeytanın oturduğu yollardır ki, bu yollara girenler de şeytana uymuş olurlar, buyurdular ve şu iki âyet-i kerime'yi okudular:

 

(Sûre-i En'am Ayet 153)

“Şüphe yok ki, bu benim dosdoğru yolumdur. Ona uyun. Başka yollara tabi olmayın ki, sizi hakkın doğru yolundan ayırıp, uzaklaştırmasın.”

Böyle olduğuna göre tâliplere neden Şeyh gerekmesin? Elbette bu yola giden aşıklara bir mürşid gerektir. Yön bilir, yol yordam bilir bir kılavuz lâzımdır ki, tâlipler bu şeytan yollarına gitmesinler.

Bu korkudan ötürü, Hakk Teâlâ her yüzyılın başında, tarik-i Muhammediye'yi talim edecek, şeytanın illetlediklerini (manevi hasta ettiklerini) düzeltecek, sünnetleri ve müstehabları yenileyecek bir kişi gönderir. Ebû Hüreyre (Radiyallâhu anhu)'dan rivâyet edilen şu Hadîs-i şerîf, bu görüşü doğrulamaktadır:

“Şüphesiz Cenâb-ı Hakk bu ümmet için her yüz senenin başında dinini yenileyecek bir zât gönderir.” (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 403)

Bu Hadis-i şerîf'in sırrı çoktur. Şerhi uzâtmayalım ve maksada dönelim:

Demek oluyor ki, Şeyhler Allahu Teâlâ'nın kullarına kılavuz olmak ve onları din yoluna götürmek için gönderilirler. Şu halde, bunlara mutlaka uymak gerektir. Eğer uyulmayarak muhalefet edilecek olursa, din yolunda eksikliktir. Onun için:

“Kendisine Şeyh edinmeyenin, Şeyhi şeytan olur” demişlerdir. 

Sultan-ül-ârifiyn Şeyh Bayezid-i Bestamî (rahmetullahi aleyh) de buyurmuşlardır ki:

“Kimin üstâdı yoksa, şeytan ona üstâd olur.”

Bazı ârifler de buyurmuşlardır ki: “Her kim, Şeyh edebiyle edeplenmezse, Allahu Teâlâ ve Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi vesellem) sözü ile de edeplenmez.”

Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki, Şeyhlere uymak ve onları sevmek lazımdır ve her kişiye bir Şeyh edinmek ve onun edebi ile edeplenmek gerektir.

Zira, Şeyhler taliplerin çobanı gibidir. Çobanı olmayan koyunu, elbette kurt kapar.

Bir başka delil de şudur: O iki cihanın fahri, kâinatın serveri bütün yaratılmışların beyi, kıyamet gününün şefî'i, Allahu Teâlâ'nın habibi iken ve hassatan kendisi için yaratmış ve kendisine evvelinin ve âhirinin ilmini vermiş ve bildirmiş ve: “Sen olmasaydın bu kâinatı yaratmazdım.” (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 414) demiş iken, Cebrâil (Aley-hisselâm) O'na mürşid oldu ve kılavuzluk etti. Hz. Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi vesellem) Efendimiz de bu yolu mürşidsiz yürümedi, Cebrâil (aleyhisselâm) geldi, O'nu kendi makamına kadar götürdü ve:

- Yâ Muhammed! Ben, makamıma kadar geldim. Bundan öteye bir adım atarsam helâk olurum, dedi. Efendimiz kendisine sordu:

- Yâ ben ne yapayım? Yolu da bilmiyorum, nereye gideyim?

Allahu Teala tarafından ref ref (yani minder şimdiki deyimle elektronik lisan ile konuşan minder) geldi. Ve o Allahu Teala'ya götürdü.

(Eşrefoğlu Rumî Hz.'nin Müzekki-n-Nüfus adlı eserinden alınan yazı burada sona erdi.)

20. Asırda kulun yaptığı Tayyare pilotsuz istenilen yeri bombalar geri döner. Hava alanına inerde Allahu Teala'nın Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e gönderdiği minder Allahu Teala'dan gelip Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i alıp Allahu Teala'ya niçin götürmesin? İşte eski deyimle olsa bu da bir içtihattır.

 

Gel ey kardeş Hakk'ı bulayım dersen

Bir kamil mürşide varmazsan olmaz

Rasûl'üm cemalin göreyim dersen

Bir kâmil mürşide varmazsanolmaz.

 

Niceleri geldiler mürşid arayı

Arayanlar buldu derde devayı

Bin yıl okur  isen akdan karayı,

Bir kamil mürşide varmazsan olmaz.

 

Gel imdi kardeşler gidelim bile

Nice aşıkların bağrını dele,

Cebrail delildir Muhammede bile

Bir Kamil mürşide varmazsan olmaz.

 

Kadılar müftüler cümle geldiler

Kitapların bir araya koydular

Sen bu ilmi kimden aldın dediler

Bir kamil mürşide varmazsan olmaz.

 

Cümle kitapları yayayım dersen

Nice anda varıp kalayım dersen

Hele bir harfine yüzbin mana versen

Bir kamil mürşide varmazsan olmaz.

 

Yunus Emrem bunda mana var dedi

Bir kamil mürşide sende var imdi

Hazreti Musa'ya Hızır'a var dedi

Bir kamil mürşide varmazsan olmaz.

                          Yunus Emre.

 

 

ÖNCEKİ KONU                               KONULAR                            SONRAKİ KONU