HAZRETİ EBU BEKİR  (RADİYALLAHU ANHU)

 

[Dört Büyük Halife Kitabı (Şemsüddîn Ahmed Efendi)]

53. Menkıbe: Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) hakkında nazil olan âyet-i kerimeleri bildirelim.

 

Önce, Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'den sonra halifeliğinin icmâ ile isâbet olduğunu bilmeliyiz.

 

1- Nûr sûresinin ellibeşinci âyet-i kerimesinde: «Allah, içinizden imân edip de güzel güzel amel (ve hareket) de bulunanlara yemin ile va'd etti ki kendilerinden evvel gelenleri nasıl (kâfirlerin) yerine getirdi (hakim kıldı) ise onları da yeryüzünde muhakkak (müşriklerin) yerine geçir (ib hükümrân ede) cek. ilh..» buyurmuştur.

Nitekim ilerde bu ayeti kerime mucibince mü'minler ashablar her yere hakim oldular arap yarımadasına ve bazı bir çok yerlere hükmettiler. Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu)'de halife oldu.

«Kafirler yeryüzünü imar eder, zinetlendirir, mü'min kullarını Allahu Teala onlara mirasçı yapar.» (Sure-i Enbiya, Ayet 105) Onları yeryüzünden kaldırır harble veya başka şekilde onların imar ettiği yerlere müslümanları geçirir onları onlara mirasçı yapar.

Buradan anlaşılıyor ki, Resûl-i Ekrem ve Ashâb-ı Kiram, müşrikler sebebiyle Mekke-i Mükerreme'de korkulu idiler. Medine-i Münevvere'de din düşmanlarına galib gelinceye kadar korkulu idiler. İslâm dini iyice kuvvet bulunca, Müslümanlar emin oldular. Bu âyet-i kerimede, Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in ve diğer halifelerin halifeliklerinin hak olduğuna delîl vardır. Çünkü, Hakk Teâlâ'nın verdiği sözden dönme ihtimali yoktur.

 

2- Nisâ sûresinin ellidokuzuncu âyet-i kerîmesinde: «Ey imân edenler! Allah'a ve Resûlüne ve sizden olan emir sâhiblerine itaat edin, buyurmuştur. İkrime (Radiyallahu anhu) emir sahiblerinden maksad, Hazreti Ebû Bekir ve Ömer (Radiyallahu anhu) olduğunu söylemiştir. Çünkü Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Benden sonra Ebû Bekir ve Ömer'e tâbi olunuz, onlar benim yanımda, vücudda baş gibidir, buyurdu.

 

Hadis-i Şerif:

«Benden sonra Ebu Talib'in oğlu Ali'den ayrılmayın. İçinizde Hakkı batılı en iyi ayırd eden Ali'dir.» (Ramuzu'l-Ehadis, Hadis No: 3769)

Onun için ashab zamanında Madarr vakıasında ve benzeri vak'alarda içinizde en alimi Resûlullah'ın ilminin varisi kim deyince ashablar Hazreti Ali'yi gösterdiler. Hilafette ilk halife Hazreti Ebu Bekir'dir. İlmi ledünde, maneviyatta ashabın içinde ilk ve son halife Hazreti Ali'dir.

«Ben ilmin şehriyim Ali kapısıdır.» (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 701)

Bütün kapılar kapandığında Ali'nin kapısı kapanmaz. (Hadis)

Mahşerde benim Liva'ül Hamd sancağımı ilk defa dirilip eline alıp önümde yürüyüp arş altındaki gölgeye dikecek Ali'dir. (Dört Büyük Halife Kitabı (Şemsüddîn Ahmed Efendi), Sayfa: 285, Menkıbe: 11)

 

Mü'minler Hakk'ın nurundan kanarlar

Hu deyipte arş altında dönerler

Hulle giyip buraklara binerler

Hazreti Allah dergahına çekilir.

 

Sıdk ile çağıran binbir kelamı

Ol Allah'ın zatına verir selemı

Adı güzel Muhammed'in alemi

Arş altında bir meydana dikilir.

                          Yunus EMRE.

 

Ali'nin muhabbeti öyle bir şeydir ki yaptığı günah ona zarar vermez. (Dört Büyük Halife kitabı, (Şemsüddin Ahmed Efendi), Sayfa: 276) günah yapmaz ki zarar versin. Günah yapan kimse Ali'yi layıkı vechile sevmiyor demektir.

«Mü'minin firasetinden sakının çünkü onlar Allahu Teala'nın nuru ile bakarlar.» (Ramuzu'l-Ehadis, Hadis No: 136)

Ali'nin sırrına, Arının sırrına akıl yetiremedim. Hadisinde de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Hazreti Ali'yi kasd edip söylediği anlaşılıyor. Hadis-i Kudsi'de:

- Ben insanın sırrıyım sırrım onun sırrındadır. (Hacı Muhammed Bilal-i Nadir Hazretlerinin vaaz bandından alınmıştır.)

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'de Ali'nin sırrını övünce buda aynısını istiyor. Büyük zatlardan birine sormuşlar:

- Sen Ali'yi çok fazla övüyorsun yoksa alevi misin?

- Sadece Ali'yi sevmek alevilikse ben o alevilerdenim. Alevi olmak Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman hakkında kötü söylemekse Allah o alevilerden bizi ve ümmeti Muhammed'i onların itikadından görüşünden korusun buyurmuştur.

 

 

Alevi, Rafızı, Kızılbaş isimleri nerden kaldı sorusuna cevab:

 

Alevi demek, Ali tarafı demektir. Rafızı demek Hazreti Ali'nin evlatlarından birisini zamanla halk halife seçip kendine asker oldular. Sonra:

- Sen Ebu Bekir, Ömer, Osman hakkında ne dersin? dediler. O zat

- Allah'ın rahmetinde bilirim deyince askeri başından dağıldı.

- Askerin ne oldu sorusuna o zamanın lisanı ile Rafuzuni beni terk ettiler dedi. Rafızı ismide ondan kaldı. Kızılbaş ismi harpte her kumandanın askerinin cephede belli olması ve şehid düşünce kimin askeri olduğunun bilinip oraya götürülmesi  için başlarına bir renk sarık sarardı.  Hazreti Ali ve askerleri başlarına kırmızı renk sarık sararlardı. Onlara kırmızı başlılar, kırmızı başlılar derken kızıl başlar kaldı. Bunlar Nehrevan cenginde Hazreti Ali'ye askeri olduğu halde isyan ettiler. Hazreti Ali'nin evlatlarına torunlarına ilk defa sahip çıktılar ona asker oldular sonradan karşı çıktılar. Bunun için bu kızılbaşlara, alevilere, rafızılara halk arasında kötü gözle bakıldı. Hazreti Ali şimdi gelse yine çok büyük bir grub muhakkak ki başına toplanacak sonunda görüşlerinin tamamen tersi olunca kendine isyan edecekler Hazreti Ali'nin yaptıkları yapın dedikleri kendilerine zor gelip yapamayacaklar.

3- Fâtır sûresinin yirmisekizinci âyet-i kerîmesinde, Hakk Teâlâ: «Allah'tan kulları içinde ancak âlimler korkar...» buyurmuştur. Bu âyet-i kerîmeyi İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe (Rahmetulla-hi Aleyh), Allah lafzını ötre ile ulema kelimesini üstün okuyarak ve haşret kelimesini ilim manâsı vererek: İlim ehlinin hatalarını (korkusunu veya kıymetini) ancak Allah'u Teâlâ bilir..., şeklinde mana vermiştir.

Bu âyet-i kerîmenin inmesinin sebebi şöyle olmuştu: Hazret-i Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'de bir zaman, bir korku hâsıl olmuştu. Bu korkusu mübarek yüzünden anlaşılırdı. Server-i Kâinat Hazretleri, Hazreti Ebû Bekir ile bu mevzuda konuşurdu. Bunun üzerine Hakk Teâlâ bu âyet-i kerîmeyi gönderdi.

Yani Allah'u Teâlâ'dan korkanlar okumuş olmasada alimdir. Allah'u Teâlâ'dan korkmayanlar ne kadar okumuş bilgili olsada alim değildir.

 

Yunus Emre Hazretlerinin dediği gibi:

Alim ilim demektir

İlim hakkı bilmektir

Eğer hakkı bilmezse

O bir kuru emektir.

 

Hadis-i Şerif: «İlminden istifade edilen bir alim ilminden istifade edilmeyen bin ibadetçiden hayırlıdır.» (Kenzü'l-İrfan, Hadis No: 196)

Alim ama sadece ibadetle çalışıyor, ne kadar çalışsa ilminden kimse istifade etmiyor. Çalıştığı sadece kendi kendine o biri de halka söyler söyler halk camiden çıkınca halkta en ufak bir o denilenleri yapmak gayreti olmaz. üçüncü alim herkes yanında toplanır, ellerinde kalem, defter ağzından ne çıkacak diye bekler onu yazar üzerinde durur. Haftalarca, aylarca en zorluklara ragmen yanından ayrılmak istemez. Ağzından çıkanları harfi harfiyen yerine getirir. Çünkü söylediği sözler ilmi hikmettendir. Sözünün hepsi ayete, hadise tam uygun, muvafık olur, yanlış çıkmaz. Hadis-i Kudsi'de ki: «Onun söyleyen dili ben olurum.» (Sahih-i Buhari Tecrîd-i Sarih, Cild 12, Hadis No: 2042; Ramuzu'l-Ehadis, Hadis no: 4094) dediği olur. Gözü halk ile özü hak ile hakka bakar neyi işaret alır, görür neyi bildirirse onları söyler ve onları yapar. İşte bunlar Yunus Emre gibi, Veysel Karani gibi, Ümmiy Sinan gibi okumuşluğu olmasada bütün bilgileri ondan elde ederler.

Musa (Aleyhis-selam)'ın Kur'an-ı Kerim'de kendinden derecesi engin olan Hızır (Aleyhis-selam)'dan ilim öğrendiği gibi (Sure-i Kehf, Ayet 65)

Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) Veysel Karani Hazretlerinden çok yüksek olduğu yerde yine de bilmediklerini Veysel Karani'din öğrendiği gibi (Müzekk'in-Nüfus, Sayfa: 359, 360) En menfaatli ilim o ilimdir, bizim çalışıp, kazanıp bulmak istediğimiz her zaman her daim Allahu Teala'dan ilim ve futuhat gelen bir kalbe sahib olmaktır. Söyleyeceği, söylediği her sözü Allahu Teala'nın kalbine ilhamla bildirmesi ile söyler. Bu ilim mevhibe-i ilahiyedir. Kalbten doğar, peygamberlerin en büyük mucizatı, evliyaların en büyük kerameti bizimde Allahu Teala'dan istediğimiz bu ilimdir. Şiş vurmak, ateş tutmak kalbten geçeni söylemek bunlar hep ikinci plandadır.

 

4- Tevbe sûresinin yüzüncü âyet-i kerîmesinde Muhâcirin ve Ensârdan, en önce imân edenlerden ve onlara iyilikle tâbi olanlardan Allah'u Teâlâ râzıdır. Onlar da Allah'u Teâlâ'dan razıdır. Onlar için Allah'u Teâlâ cennetler hazırlamıştır. Altından ırmaklar akar. Orada ebedî kalırlar. Bu çok büyük bir kurtuluştur, buyurmuştur.

Müfessirler, Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'e en önce imân getiren kimse hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bir kısmı Hazret-i Hadicetü'l-Kübra (Radiyallahu anhâ), bir kısmı ise Hazret-i Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) demişlerdir. İkinci söz daha kuvvetlidir.

Bir memlekette  Peygamber veya evliya ile Allah'u Teâlâ islâmiyeti kuvvetlendirir. Onun ilk yardımcısı, erkek olmaz, muhakkak kadın olur. Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in imanından çok evvel Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) 25 yaşlarında iken Hazreti Hatice Validemiz Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in nurunu gece deve üzerinde gelirken gördü ve aşık oldu. (Siyer-i Nebi, Cild 1, Sayfa: 535-536)  Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in en zor ve en korkulu anlarında kendisine en büyük yardımcı ve en büyük desteği Hazreti Hatice Validemiz yapmıştır. Mi'râcına ilk inananda Hazreti Hatice Validemizdir. Kadın olduğu için şehadeti kabul olmadı. İkinci inanan Hazreti Ali (Kerremallahu Veche)'dir. Çocuk olduğu için onunda şehadeti kabul olmadı. Üçüncü inanan Ebû Bekir Sıddık (Radiyallahu anhu)'dır. Yaşı kemal bulduğu için şehadeti kabul oldu.

Musa (Aleyhis-selâm)'a ilk inanan ve ömür boyu kendisine en büyük destek olan Şuayb (Aleyhis-selâm)'ın kızlarıdır. [Delail-i Hayrat Şerhi «Kara Davud», Sayfa: 928)] İbrahim (Aleyhis-selâm)'a ilk inanan Sara Validemizdir. Sara sarayı, şanı, şöhreti her şeyi terk edip İbrahim (Aleyhis-selâm) ile Mekke çölüne bir daha geri dönmemek üzere gitti.  [Delail-i Hayrat Şerhi «Kara Davud», Sayfa: 862) Adem (Aleyhis-selâm) dünyaya indiğinde en büyük destek ve yardımcısı Havva Anamızdır. Bunlardan da anlaşıldığına göre Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e ilk inanan Hazreti Hatice Validemiz, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e en büyük yardımı, desteği veriyor.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) yanında hanımları varken Hazreti Hatice'nin sözü açıldı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazreti Hatice Validemizi çok övdü ve

- Bana ilk defa en büyük yardımı, desteği, mali ile canıyla varıyla o yaptı ona yetişemezsiniz buyurdu. Onun sağlığında üzerine evlenmedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in diğer hanımları:

- Ya Resulullah! Biz genciz aynı hizmeti bizde yapıyoruz dediler. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Siz onun gibi yapamazsınız buyurdu. (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 565)

Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e yardımları Peygamber olduktan sonra başlıyor ve ömür boyu Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e en büyük desteği veriyor.  Hazreti Hatice Validemizinki peygamber olmazdan 15 sene evvel  25 yaşında iken başlıyor kırk yaşını geçince bitiyor ve vefat ediyor. Allah'ım hepsindende razı olsun. (Amin.)

 

5. Tevbe sûresinin yüzondokuzuncu âyet-i kerimesindeki «ey iman edenler!Allah'tan korkunuz ve sadıklar ile beraber olunuz» buyurulmuştur.

Kuldan hiç bir yardım beklenmez sen ne isteyeceksen Allahu Teala'dan iste diyenlere karşı yine Kur'an-ı Kerim'de Allahu Teala Musa (Aleyhis-selâm)'ı Hızır (Aleyhis-selam)'a gönderiyor ve ondan ilmi ledün öğreniyor. (Sure-i Kehf, Ayet 65)

Said b. Cübeyr (Radiyallahu anhu) bu ayeti kerimedeki sâdıklardan maksad Hazret-i Ebû Bekir ve Ömer'dir, demiştir.

Halife seçiminde Ensar, muhâcirlere hitaben:

-  Bir bizden bir de sizden halife seçelim, dediklerinde Hazreti Ebû Bekir minbere çıktı. Allah'u Teâlâ'ya hamd-ü senâ etti. Haşr sûresinin yedinci âyet-i kerîmesini «Fakir muhacirler diyarlarından çıkarıldılar...Onlar sâdıklardır» okuyarak muhacirlerin sâdık olduklarını ve Tevbe sûresinin yüzondokuzuncu «Ey imân edenler Allah'tan korkunuz ve sâdıklarla berâber olunuz» âyet-i kerîmesini okuyarak Ensâra, sâdık muhâcirlerle beraber olmalarını tavsiye etti. Bu sûretle muhâcirlerin ensârdan üstün olduklarını, muhâcirlere sâdık, ensara mü'min diye hitab edildiğini, mü'minlerin sâdıklarla berâber olmalarının emir edildiğini beyân buyurdu. Bunun üzerine ensâr, kendilerinden bir halife seçilmesinden vaz geçtiler.

Muhacirlere Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ensarlar için şu vasiyeti yaptı:

- Siz Mekke'den hicret ederek geldiniz, eviniz yoktu onlar sizi bağrına basmadı mı? (Yani bir odasını dörte bölüp üçünde muhacir oturtup birinde kendi oturmadı mı?) Yiyeceklerini sizinle bölüşmediler mi? Sizin en sıkıntınıza göğüs germediler mi? Sakın olun benden sonra onlara hor bakmayın. Onlara yaptığınız bütün hürmet saygı banadır. Onlar fakirlerdir. Onlar bazı konularda eksikmiş gibi görünebilirler onların her şeyini hoş görün. (Sahih-i Buhari Tecrîd-i Sarih, Cild 10, Hadis No: 1529; Kütüb-i Sitte, Cild 13, Hadis No: 4502 benzeri; Altı Parmak Kitabı, Sayfa: 694 benzeri) gibi bu mahiyette vasiyette bulundu.

Yine Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem): «Hiç bir bedevi hiç bir muhacire imam olamaz.»  (Kütüb-i Sitte, Cild 17, Hadis no: 6308; Sünen-i ibn-i Mace, Cild 3, Hadis No: 1081) buyuruyor.

Yani Bedevi'nin en alimi, en bilgini, en okumuşluğu çok olanı, en fazla Allahu Teala'dan korkanı muhacirin en küçüğüne imam olamaz dediğinden anlaşılıyor ki muhacirler hepsinden büyüktür. Yoksa Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) hiç bir bedevi hiç bir muhacire ensara imam olamaz diyebilirdi.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

«Siz benden sonra İran'ı alacaksınız. İran'ın saraylarına benim ashabımın harple girdiğini şimdi gözlerimde görüyorum.» buyurdu. (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 463)

Ashabtan bir zat:

- Ya Resulullah! İran şahının kızlarından felan kız var ben onların hizmetçisi idim ona aşığım o zamanda sen söyle o kızı bana versinler dedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) tebessümle yüzüne bakıp güldü:

- Versinler ama sahib olabilirsen dedi.

İran Hazreti Halid tarafından zabt edilince o kız henüz evlenmemişti. Kızın kardeşlerine Hazreti Halid (Radiyallahu anhu):

- Bu kızı o adama vereceksiniz dediler. Kardeşleri:

- Diğer bacımızı İmam Hüseyin'e verdik o onun layıkıdır, normaldir ama bu bizim kapımızın hizmetçisi idi. Aklı saf nasıl bunu buna verelim dediler.

Hazreti Halid (Radiyallahu anhu):

- Anlamam çünkü Resulullah söz verdi ben bacınızı buna veririm engel olmayın hepinizi öldürme pahasınada olsa yine vereceğim dedi. Onlar kıza:

- Sen deliymiş gibi davran, çarşıda bağır, çağır üzerine atıl biz seni ondan satın alalım dediler. Kız aynısını yaptı bu adam ne yapacağını şaşırdı  kardeşleri geldiler:

- Ne var ne oluyor? Bu zat:

- Bana bir kız verdiler o da deli çıktı ne yapacağımı bilmiyorum dedi. Onlar:

- Bize sat.

- Satayım,

- Ne istersen verelim dediler.

- Bin altın verin dedi hemen verdiler, yazı yazdılar  kızda hakkı olmadığına dair imza attırdılar. Zaten cariye olarak verildiği için satılması caizdir. O zat Hazreti Halid'in yanına tekrar geldi. Hazreti Halid:

- Kızı nereye bıraktın niçin geldin? dedi.  O zat:

- O kız deliymiş sattım kurtuldum dedi. Hazreti Halid:

- Kim diyor deli diye?

- Yolda bağırdı, çağırdı üzerime atıldı, ağzı köpürdü, dellendi bende bin altına sattım. Hazreti Halid:

- Koca Acem şahının kızı bin altına satılırmı? Beşyüzbin, milyar istese idin ne istesen verirlerdi. Niçin fazla istemedin? O adam sükut etti:

- Benim bildiğim en büyük sayı bindir binden fazla sayı olduğunu bilmiyorum ki isteyeyim dedi. Hazreti Halid:

- Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in sağlığında o kızı sana versinler ama sahib olabilirsen dediğini şimdi anladım. Peygamberimiz senin yüzüne baktı ve güldü o kızı sana verirler ama sahib olabilirsen dedi o kıza sahib olamayacağını ucuz bir fiyatla satacağını görmüş bilmiş ve ona gülmüş. Çünkü kızın kardeşleri başka adamlara o kız delidir, kahrı çekilmez sana acıyoruz gibi sözleri bu zata söyletmişlerdi. İşte bu zata takva alimde olsa onun dini bilgisi ne kadar azda olsa bunun dini bilgisi ne kadar çokda olsa. hiç kimse imam olamaz  O zatın bilgisinin azlığına, çokluğuna bakılmaz bu dini mübinin en zor günlerinde Kur'an-ı Kerim'in, islamiyetin yeryüzüne yayılması için ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e ashab olup onunla bir olup kafirlerle harb ettiğine o uğurda çalıştığına bakılır. İmam-ı Azam kurduğu mezhebi Abdulkadir Geylani Hazretleri kurduğu tarikatı bütün alimler yazdıkları kitapları o zatlara borçludurlar. Bunun için ashabın en küçüğü İmam-ı Azam'danda diğer bütün ashab olmayan evliyalardanda büyüktür.

Delil: İsa (Aleyhis-selam) yeryüzüne inince Mehdi'ye imam ol diyecek. Mehdi:

- Sen peygambersin ben sana imam olamam sen imam ol. İsa (Aleyhis-selam):

- Sizin peygamberiniz çok büyüktür ben ona tabi olabilmek için Allahu Teala'ya söz verdim. Sana imam olursam ben sana tabi olmamış olurum. Sen bana tabi olmuş olursun dedi. (İmam-ı Şa'rani «Ölüm-Kıyamet-Ahiret», Hadis No: 816, Sayfa: 438) Ulul azim peygamber olan İsa (Aleyhis-selam)  Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ümmetinden birisi olan Mehdi'ye tabi oluyor. Halbuki İsa (aleyhis-selam)'ın kendi kıldırması lazım. Peygamberimizin büyüklüğünden onun ümmeti olmak için Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e uyması lazım. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'ede uyabilmek için ümmetine tabi olması lazım. Ümmetine tabi olabilmek için mehdinin imam olması lazım. Ashabında dini bilgisi çok azda olsa imam olsa Allahu Teala onun yanlış okuduklarının hepsini doğru kabul eder. Ona imam olacak kimsenin doğru okuduklarının hepsini yanlış kabul eder. Kimse Allahu Teala'nın bu kararına itiraz edemez. Yaşlı'nın dini bilgisi'nin çok olmasının evli olmasının imam olmak için öncelik olması sadece bizim birbirimiz arasındadır. Misal:

Musa (aleyhis-selam)'ın dili kekeç imam olunacak olsa acaba Musa (Aleyhis-selam)'mı imam olurdu. Ashabı mı imam olurdu? Tabidir ki Musa (Aleyhis-selam) imam olurdu.

Bir süt içinde yağ var, o sütün içinden yağ çıkmış ama aslı süt bu yağ öbür sütlerle beraberdir demeyi kimse kabul etmez. Ashabta öyledir onun kadar Kur'an-ı Kerim okuması, dini bilgisi olmasada dediğinden de anlaşılıyor ki Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) hiç bir muhacir ve ensara imam olamaz diyebilirdi sadece muhacirlere imam olamaz dedi. Anlaşılıyor ki büyük zatın bilgisi var ama namaz kıldırmada eksiğide olsa bid'at ehli veya takva olmayan kimsenin ona namaz kıldırması doğru değildir. Onun bilgisi o birine karşı Allahu Teala yanında sökmez.

Ayeti Kerime: « Sizden başka şey değil Allahu Teala'ya takva yetişecektir.» (Sure-i Hacc, Ayet 37; İhya'u Ulumi'd-Dîn, Cild 4, Sayfa: 296)

Takva'da okumayla, alimlikle, bilginlikle değildir. Takva şeriatın emir ve yasaklarının üzerinde durup en ince noktasına kadar tatbik edip yaşamaktır. Daha da fazla olarak Allahu Teala'nın helal kıldığını kendi nefsine haram kılar. Yatsıdan sonra sabaha kadar yatmak helaldır. Allahu Teala geceleri kalk, secde ile kıyamla sabahla (Sure-i Zümer, Ayet 9) ayetine göre gece uykusunu uyumaz, kalkar, ibadet eder doyana kadar yemek helaldır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in az yemek, az uyumak, dünya kelamını az konuşmak, boş vakitlerini ibadetle değerlendirmek en büyük cihaddır. (Ramuzu'l-Ehadis, Hadis No: 2881; Müzekki'n-Nüfus, Sayfa: 300-301) dediği için doymadan evvel yemeği terk eder az uyur, ibadetle çok çalışır bu gibileri yapmak takvadır. Buna tasavvuf'da denir. Tasavvuf alimlerinin yapıp incelediklerini okursan anlarsın. Burada kısa olarak yazıyorum.

 

6. Zümer sûresinin otuzüçüncü âyeti kerîmesinde «Sıdk (u hakîkat) i getiren ve onu tasdiyk edenler» buyurulmuştur.

Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) sıdkla gelen kimsenin Resûl-i Ekrem, onu tasdik edenin de Hazret-i Ebû Bekir olduğunu söylemiştir.

 

7. Hadîd sûresinin onuncu âyet-i kerîmesinde: “Mekke'nin fethinden önce, sadaka verip cihad eden ile fetihten sonra sadaka veren ve cihad eden bir değildir. Önce olanın derecesi daha yüksektir. Sonradan malını, dağıtan ve muharebe edenlere de Allah'u Teâlâ Hüsnâyı (cenneti) söz vermiştir. Allah'u Teâlâ amellerinizin zâhir ve bâtınından) haberdardır” buyurulmuştur.

Müfessir Kelbî, bu âyet-i kerîmenin Hazreti Ebû Bekir hakkında indiğini, onun üstün olduğunu açıkça bildirdiğini söylemiştir. Ebû Ümâme, Amr b. Abese'den sordu ki:

- Niçin ben kuvvetli ve içten müslümanım diye iddia ediyorsun? Amr anlatmaya başladı:

- Halkı delâlette, hiç kimsenin doğru yolda olmadığını görüyordum. O sırada bir kimsenin Mekke'de peygamberlik davasında bulunduğunu duydum. Kendisini görmeye gittim. Kavmi kendisine galib vaziyette idi.

- Sen kimsin? dedim.

- Nebiyim! buyurdu.

- Nebi nedir? dedim.

- Allah'u Teâlâ'nın elçisi demektir, buyurdu.

- Seni neye göndermiş, diye sordum.

- Allah'ın birliğini, O'na ortak koşulmayacağını, putlara tapılmıyacağını, akrâbâyı ziyareti emir etmem için gönderdi, buyurdu.

- Seninle beraber kim var? dedim. Hazreti Ebû Bekir ile Bilâl'i göstererek «Bir hür ve bir köle var» buyurdu. Ben de müslüman oldum. Üçüncü müslüman olduğum için kuvvetli müslümanım cevabını vermiş oldu.

Abdullah ibn Mes'ud (Radiyallahu anhu), islâmiyeti en önce kılıcı ile meydana çıkaran Resûl-i Ekrem ve Hazreti Ebû Bekir'dir demiştir. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu), Beni, Ebû Bekir ve Ömer'den üstün gösterene had cezası vurur, şahidlikten red ederim, buyurmuştur.

Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu) hakkında böyle söylüyor. Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu) Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) o da çeşitli zamanlarda Hazreti Ali'yi üstün gören sözleri vardır. Madar Vak'ıası gibi. Bu sözlerin hepsini göz önüne almak lazım. Birini büyük birini küçük görmek iyi değildir. Yani bir memlekette Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu) küçük görülüp Hazreti Ali  (Radiyallahu anhu) büyük görülüyorsa bütün alimler Hazreti Ebu Bekir'in büyüklüğünden söylemelidir. Hazreti Ali  (Radiyallahu anhu) küçük görülüyorsa bütün alimler Hazreti Ali' (Radiyallahu anhu)'nin büyüklüğünden söylemelidir. Nasıl ki bir taksinin muhakkak ve muhakkak bozulan parçası sökülüp tamir edilip takıldığı gibi dört cihar-ı yardan hangisi küçük görülüyorsa onun büyüklüğü söylensin. Dört cihar-ı yar hakkındaki Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in söylediğini her birinin ayrı meziyetlerde hepsinden, birbirlerinden üstün olduğunu okursan incelersen Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in aynı şekilde söylediğini anlarsın.

 

8- Feth sûresinin onaltıncı âyet-i kerimesinde: «Bedevilerden o geri bırakılanlara de ki: «Siz yakında çetin bir harb ehli olan bir kavme, siz kendileriyle muhaberebe etmek, yahut (muhârebesiz)  onlar (ın) müslüman ol (malarını sağla) mak üzere dâvet olunacaksınız. Binâenaleyh (onlarla döğüşmek hususunda) itâat ederseniz, Allah size güzel bir mükâfat verir, evvelce döndüğünüz gibi dönerseniz sizi elem verici bir azâb ile azâblandırır, buyurulmuştur. Râfi' bin Hadic (Radiyallahu anhu) diyor ki:

- Biz, bu âyet-i kerîmeyi okur, fakat ne zamân meydana geleceğini bilmezdik. Hazret-i Ebû Bekir, Ashâbı, Müseyleme-i Kezzab üzerine Yemâme'ye harbe davet edince, âyet-i kerîmede ki davetin bu olduğuna kanâat getirdik.

Bu âyet-i kerîmede gaybden haber verilmekte ve sonra bu haber meydana çıkmaktadır. Böylece bir mucize meydana çıkmış olur. Mucizeyi inkar eden zındıklara, mülhidlere bir delil olur. Bid'at sahiblerine cevap olarak bu âyeti kerîmede, Hazreti Ebû Bekir'in halifeliğinin hak olduğuna da delil vardır. Çünkü, «Yakın zamanda şiddetli zarar sahibi kavm üzerine davet olunacaksınız.» buyurularak davete icabet emredilmektedir. Böylece Hazret-i Ebû Bekir'in halifeliğinin hak olduğu görülmektedir. [(Dört Büyük Halife Kitabı (Şemsüddîn Ahmed Efendi, Sayfa: 66)]

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in vefatından sonra beş yalancı peygamber çıktı. Bunlardan Tüleyha, yalancı kadın peygamber ve o yalancı kadın peygamberle evlenen yalancı erkek peygamber, kafirlerce kutsal sayılan bir kadın önder. Bunlar sırası ile asker çekip Hazreti Halid'le harb ettiler. Hazreti Halid hepsini tepeledi. Bunların içinden en büyüğü en güçlüsü 300bin orduya sahib Müseyleme idi. Müseyleme'nin gücü fazla olduğundan Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu) Hazreti Halid (Radiyallahu anhu)'e bir mektub gönderdi. Çünkü Hazreti Halid cephede harpte idi. Müseyleme ile harp edeceğiz hepiniz Hazreti Halid'e tabi olun mahiyetindeki yazılı mektubu Hazreti Halid  (Radiyallahu anhu) aldığı aşret reisine gösteriyor okuyor, onlardan asker, yiyecek vs.. yardımlar alıyordu. Tabidir ki bazısı korkusundan bazısı hakiki müslüman olduğundan asker oluyor. Bazısı da doğrudan Müseyleme'ye asker oluyordu. Mektub'ta bu ayet ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in bu ayetin açıklaması ve daha bazı ayıktırıcı ikaz edici sözleri yazılı idi.  Bu ayetin ne zaman, nasıl hangi kavme ne şekil ineceğini bilmiyorlardı. Müseyleme harbi olup Hazreti Ebu Bekir'den bu mektub gelince bildiler ki Müseyleme'ye en çok tabi olanlardan birisi de bedeviler idi.

Kur'an-ı Kerim'de bilhassa ayeti kerime Bedeviler'i ikaz ediyordu. Yakında harb için davet olunacaksınız bedevilerden diye onları ayırarak söylediği en fazla Müseyleme'ye Bedevilerin tabi olunacağına işaret ediyor Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu) iki orduyu birleştirip Hazreti Halid'e verdi. O zamanda Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) dünyadan gittiği için Muhammed gitti, dini de gitti biz eski dinimize dönelim demişlerdi.  Allahu Teala bunu ayetle haber veriyor. Bedevilerinde bir çoğunun dönme olup islam dininden dönüp eski dinlerine döneceğini ayette: Müseyleme üzerine harp etmek için davet olunacaksınız diye bedevileri ayıktırıyor. Fetih suresinin 16.  ayetinde de Bedevilerden geri bırakılanlara müslüman olup kalanlara de ki izah et! Size Ebu Bekir Müseyleme üzerine harb etmek için elçi gönderecek davet edecek o davete icabet ederseniz sizin için çok büyük mükafat var, tarihte evvelce söz verip döndüğünüz gibi dönerseniz size elem verici bir azab vardır buyuruyor. Bu mübarek ayet bu tür olan müslümanların hepsine kıyamete kadar geçerlidir. Evvelce Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e ümmet olup ashab olan kavimlerin bir çokları murtad olup Müseyleme'ye asker olmuşlardır. Kur'an-ı Kerim'de ki bu ayete inanarak bazıları  Hazreti Halid'e tabi oldular. Müseyleme ile harb ettiler.

Halifeliğinin haklı olmadığını ileri süren bid'at sahiblerine, şiilere âyeti kerîme ile cevab verilmektedir. Bu âyet-i kerîmeden Hazreti Ömer'in halifeliğinin de hak üzere olduğu söylenebilir. O zaman davet olunan harb Rûm ve İran için olmuş olur.

Ki halbuki ayeti kerimede ki bedevileri ayetle söylediğine göre onlarında çoğunun Müseyleme'ye tabi olduğuna göre bu ayet doğrudan Hazreti Ebu Bekir'in hakkında Hazreti Ebu Bekir'in davet yapacağına, davete tabi olunacağına, Müseyleme'ye tabi olunmayacağı üzerine inmiştir. Bu mübarek ayetle müslümanlar bir çok dönmeleri bu ayeti okuyarak ikaz edip Müseyleme'den çevirip Hazreti Ebu Bekir'e tabi ettiler.

Kur'an-ı Kerim iç içe yedi manadır. Zahir manası Hazreti Ebu Bekir ve Bedevileri söylüyor. Yine zahir manası kıyamete kadar bedeviler gibi yapanları ve Hazreti Ebu Bekir gibi onları ikaz edip Hazreti Halid gibi harp edip onlarla savaşanların hepsini içine alıyor. Manevi manası Allahu alem kendi nefsinle şeytanınla mücahede harb etmek nefsi uslandırmaya çalışmaktır. Allahu Teala nefsini uslandırmak için nefsine, şeytanına uymayıp Allahu Teala'nın davetine uymayı söylüyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in nefsinle mücahede edip uğraşmak Rabb'ınla görgü getirir (Marifetname, Sayfa: 424 benzeri; Müzekki'n-Nüfus, Sayfa: 23-25 benzeri) dediği aynısıdır. Şeytan uslanmaz ama nefis uslanır islah olur. Allah nefsimizi ıslah etsin sözüde ondan alınmıştır.

Bu iki sözden başka türlü söyleyen azdır. Gaibden haber vermek Kur'ân-ı Kerim'in icazındandır. Bunu ancak Hakk Teâlâ'nın görüşü kuvvetli kulları anlayabilir.

 

10. Allah'u Teâlâ Mâide sûresinin ellidördüncü âyet-i kerimesinde «Ey iman edenler! Kim dininden dönüp küfre girer, mürted olursa onların üzerine Hakk Teâlâ bir kavm getirecektir. Allah'u Teâlâ onları sever, onlar da Allah'u Teâlâ'yı severler. Mü'minlere tevâzu ederler. Kâfirlere karşı şiddetlidirler. Allah yolunda cihad ederler. Ayıplanmaktan çekinmezler, bu Allah'u Teâlâ'nın bir ihsanıdır. Dilediği kullarına verir. Allah'ın fadlı çok geniştir, bu fadla lâyık olanları bilir» buyurmuştur.

Bu âyeti kerîme de Hazreti Ebû Bekir hakkındadır. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'in vefatından sonra Mekke ve Medîne halkı harîç her taraf mürted olmuştu. Zekâtlarını vermiyorlardı. Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) mürtedler üzerine hemen asker göndermeye karar verdi. Beni Hanife kavmi, reisleri Müseyleme-i Kezzâb ile berâber mürted olmuşlardı. Müseyleme, Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'e hayatta iken bir mektûb göndererek, kendisininde peygamber olduğunu, yeryüzünün yarısı senin, yarısı benim şeklindeki iddiasını bildirmişti. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem), Müseyleme'ye Müseylemetül Kezzab (yalancı Müseyleme) diye hitab ederek:

- Yeryüzü Allah'u Teâlâ'nın mülküdür, dilediğine verir. (Sen kim oluyorsun kimin malını kiminle bölüşüyorsun. Yeryüzünün tümü Allahu Teala'nındır. Onun için sen yalancısın.)  Cennet, O'ndan korkup, harâmlardan kaçınanlarındır, şeklinde bir mektûb göndermişti.

Sonra Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) hastalanmıştı. İrtihalinden sonra Hazreti Ebû Bekir, (Radiyallahu anhu), Halid bin Velid kumandasındaki bir orduyu Müseyleme üzerine gönderdi. Hazreti Hamza'ya şehid eden Vahşi (Radiyallahu anhu) Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu)'in askerinin içinde idi. Hazreti Hamza'yı şehid ettiği mızrağı ile vurup Müseyleme'yi öldürdü.

Ve dedi ki:

- Allahu Teala'ya hamdü senalar olsun Allahu Teala'nın en sevdiği Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in amcasını şehid ettimsede Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in en büyük düşmanı olan yalancı Peygamber Müseylemül Kezzab'ı da öldürdüm. İnşallah bunun mükafatı onun zararını karşılar dedi. (Kütüb-i Sitte, Cild 12, Sayfa: 239)

 

11. Allah'u Teâlâ Nisâ sûresinin altmışdokuzuncu âyet-i kerîmesinde:

«Kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine nimetler verdiği Peygamberlerle, sıddıyklarla, şehitlerle iyi adamlarla berâberdirler. Onlar ne iyi arkadaştır!» buyurmuştur.

Bu mübarek ayet başta Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu) ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in yolunda aynı Hazreti Ebu Bekir gibi canla, başla çalışan herkese söylüyor. Çünkü ayetin başında ferd değil umuma söylüyor. Her kim dediği kim böyle yaparsa demektir.

Hadis-i Şerif: «Onların sözleri peygamber sözüdür.» (Ramuzu'l-Ehadis, Hadis No: 6385)

Peygamberlerin varisleri ulemalardır. (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 619; Kütüb-i Sitte, Cild 11, Hadis No: 4108) dediği hep umuma söylüyor. Ama ayet ilk defa Hazreti Ebu Bekir için söylenmiştir.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) hiç kimsenin yaptığı amel kendini kurtamaz ancak Allahu Teala'nın fadlı bağışlaması kurtarır.

- Ey Allah'ın Resulü senin amelinde mi seni kurtaramaz?

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Benim amelimde beni kurtaramaz Allahu Teala'nın fadlı, yardımı bürümedikçe. (Berika, Cild 4, Sayfa: 240)

 

12. Hakk Teâlâ Tevbe sûresinin kırkıncı âyet-i kerimesinde:

«Eğer siz, ona (Resûlüne) yardım etmezseniz (hatırlayın o demleri ki kâfirler onu (Mekke'den) çıkardıkları (hicretine sebeb oldukları) zaman bizzat Allah ona yardım etmişti. (Yine de, o nusretini esirgemez. (Allahu Teala yardım edip vereceği nusreti ve kolaylığı sizden esirgemez.) O demler öyle demlerdir ki Resûlullah ancak) ikinin ikincisinden ibaretti. (Hakk'dan başka mededkârı yoktu.) (Birisi Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu) birisi de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) onlar öyle bir zor gündeler ki, Hazreti Ebu Bekir korkusundan titremeye başladı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Korkma ya Ebu Bekir! Allah bizimle beraberdir diyordu. Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu):

- Ya Resulullah! İçeri mağaraya girmeyi konuşuyorlar şimdi içeri girerlerse ne yaparız?  Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu)'in gözü ile bir şey görmeden teskin olamayacağını anladı. Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu)'e:

- Ya Ebu Bekir! Şuraya bak Hazreti Ebu Bekir baktı ki  deniz bir kayık gelmiş kenarda duruyor. Onlar içeri girerse biz kayığa atlar gideriz korkma diyordu.  Çünkü mağaranın dışında idiler birazı içerde var birazı yok diyor ve içeri girip kendilerini öldürmeyi konuşuyorlardı.)   O zaman onlar (Sevr, dağının tepesindeki) mağaradaydılar. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) o vakit arkadaşına (Ebû Bekr es-Sıddıyk'a): «Tasalanma, Allah hiç şüphe  yok, bizimle berâberdir» diyordu. Allah o (arkadaşı)nın üzerine (kalbine) sekinetini (kuvve-i mâneviyyesini) indirmiş, onu (Habibini) görmediğiniz (manevi) ordularla te'yid etmiş, kâfirlerin kelimesini (küfürlerini) alçaltmıştı. Allah'ın kelimesi (Tevhid kelimesi) ise, o çok yücedir. Allah mutlak gaibdir, yegane hüküm ve hikmet sâhibidir» buyurmuştur.

Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in korkusu, üzüntüsü kendisi için değildi. Ümmetin hâlini düşünüyordu.

Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in imanı gelmiş ve geleceğin imanına bedeldir. (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 656)

Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in imanı ile  Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in imanı arasındaki fark burda açıklanıyor. Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) korkuyor, ümitsizliğe düşüyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Allah bizimle beraberdir, iki arkadaşki üçüncüsü Allah'dır. Kaygı edilir mi (Sahih-i Buhari Tecrîd-i Sarih, Cild 10, Hadis No: 1557) dediğindende anlaşılıyor ki Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in imanı Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in imanından binlerce kat daha üstündür.

Zira Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'e:

- Eğer beni öldürürlerse bir adam öldürmüş olurlar. Fakat Allah korusun, sizin vücudunuza bir zarâr gelirse, ümmetin hâli perişan olur, demiştir. Resûl'i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):

«Üçüncüleri Allah'u Teâlâ olan iki kimsenin halini niçin düşünüyorsun!» buyurdular.

Üç gün mağarada kaldılar, Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in bir kaç koyunu vardı. Âmir bin Füheyre güderdi. Her gün koyunları mağaranın yanına getirirdi. Resûli Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) ve Hazret-i Ebû Bekir (Radiyallahu anhu), koyunların sütlerinden içerlerdi. Resûl-i Ekrem mağaradan çıkmak isteyince Hazret-i Ebû Bekir'in oğlu Abdurrahman iki deve getirdi. Binip çıktılar.

 

13. Hakk Teâlâ Şûrâ sûresinin otuzsekizinci âyet-i kerîmesinde:

«Rabblerinin dâvetini kabûl edenler; namâz kılarlar, işlerini aralarında meşveret ederek görürler ve kendilerine verdiğimiz maldan fakirlere yardım ederler, hayırlı işlerde sarfederler.» buyurmuştur.

Bu âyet-i kerîme de Hazret-i Ebû Bekir hakkında inmiştir. Çünkü O, malının hepsini dağıtırdı. Kendisini ayıplayanlara, kınayanlara hiç bakmaz, bütün malını Allah yolunda dağıtırdı.

 

14. Hakk Teâlâ Leyl sûresinin beş, altı ve yedinci âyet-i kerîmelerin de:

- Malından bağışlayan küfür ve günâhtan sakınan, Hüsnâyı tasdik eden kimsenin, dinin hükümlerini yapmasını kolaylaştırırız» buyurmuştur.

Bu âyet-i kerîmenin de malını çok dağıttığı için Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) hakkında indiği söylenmiştir. Hüsnâ, kelime-i tevhîd veya cennet veya Hak Teâlâ'nın iyi işlere sevâb vereceğini vaad etmesidir, denilmiştir.

 

15. Hakk Teâlâ Leyl sûresinin onyedi ve onsekizinci âyeti kerimelerinde:

«Halbuki çok sakınan, malını (Allah nezdinde sırf) temizlenmek için veren ondan uzaklaştırılacaktır» buyurulmuştur.

Hişâm, babası Urve'den rivâyet ediyor: Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu), kâfirlerin azâb ettiği yedi müslüman köleyi satın alıp azad etmiştir. Birisi, daha önce anlattığımız Bilâl-i Habeşi (Radiyallahu anhu) idi. İkincisi, Âmir bin Füheyre, üçüncüsü kızı Hindiyye'dir. Hindiyye müslüman olunca gözleri kapandı. (Müşrikler) Lat ve Uzzâ (putları) onun görmesini geri aldı dediler. Hindiyye:

- Ben Lât ve Uzzâ'yı reddediyorum, onlara inanmam dedi. (Hakk Teâlâ gözlerini açtı) Hindiyye bir gün buğday öğütüyorken, Hazreti Ebû Bekir oradan geçiyordu. Hindiyye'nin ev sâhibesi kadın:

- Seni, bu aynı dinde olan arkadaşların azad etmeyince, ben etmem dedi. Hazret-i Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) bunu duyunca:

- (Hindiyye'yi göstererek): Bunu kaça satıyorsun? buyurdu. Kadın:

- Şu kadara satarım, deyince Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) istediği parayı verip satın aldı.

Abdullah bin Zübeyr (Radiyallahu anhu) (Hazreti Ebu Bekir'in kızı Esma'nın oğludur) diyor ki: Hazret-i Ebû Bekir, zayıf köleleri alıp azad ederdi. Babası:

- Niçin kuvvetli köle almıyorsun? diye sordu.

- Ben zayıf kulları alıp azad ediyorum ki, Hakk Teâlâ'da ben aciz, zayıf kulunu cehennem ateşinden azad etsin, buyurdu. Bunun üzerine Allah'u Teâlâ Leyl sûresinin onyedinci âyet-i kerîmesini «Şirk ve günâhlardan kaçan kimseler, cehennemden uzaklaşmış olurlar.» âyetini indirdi. Bu surenin sonuna kadar olan âyeti kerîmeler müfessirlerin ittifakı ile Hazret-i Ebû Bekir hakkında inmiştir.

* * *

 

 

[Dört Büyük Halife Kitabı (Şemsüddin Ahmed Efendi)]

54. Menkıbe: Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) hakkında vârid olan hadîs-i şerifler hakkındadır.

 

1. Âişe-i Sıddîka (Radiyallahu anha) anlatıyor:

Bir gece Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) benim evimde idi.

- Ya Resûlullah! Hanımlarının en iyisi ben değil miyim? diye sordum.

- Evet! Sensin buyurdular.

- Bana, babam Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) hakkında bir şey anlat, dedim. Anlatmaya başladılar:

- Ya Âişe, bana Cebrail (Aleyhis-selâm) Hakk Teâlâ'dan haber verdi. Allah'u Teâlâ ruhları yarattı. Peygamberlerden sonra Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in ruhunu seçti. Toprağı cennettendir. Suyu âb-ı hayâttandır. Hakk Teâlâ onun için cennette yâkuttan bir köşk ve onun içinde inciden saraylar yarattı. Hakk Teâlâ benim, onun hakkında yaptığım duaları kabûl etmiştir. Bu sebeble ondan günah meydana gelmez. İbadet kapısı üzerine kapanmaz. Kabirde komşum ve benden sonra halife Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'den başkası değildir. Cebrail ve Mikail (Aleyhis-selâm) Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in halifeliğine berâberce biat ettiler. Gökten beyaz cevherden bir bayrak iletip Arş altında koydular. Onu gök ehli, yeryüzündekiler, şeytanlar ve bir kısım denizlerde yaşıyan cinniler bilir. Bu kadar meşhûr olan Ebû Bekir'i duymayan ve hürmet etmeyen benden değildir ve ben de ondan değilim, buyurdular.

124bin peygamberin hepsi doğuşta peygamber olarak doğar, büyür, yetişir ve peygamberlik gelince Allahu Teala'nın emirlerini tatbik eder. Her peygamber doğuşunda evliyalığın birinci, ikinci veya üçüncü basamağında doğar. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) doğuşunda evliyalığın üçüncü basamağı olan Mülhime makamında doğmuştur. Anadan doğma evliyarda böyledir.

Evliyalar iki çeşittir:

1- Anadan doğma evliya.

2- Sonradan çalışarak  evliya olma.

Peygamberlerden üç tanesi yaradılışı peygamber değil; diğer peygamberlerin duası ile peygamber olmuşlardır. Evliyalardanda üç tanesinin ilki çok günahkar, sonu tarikata girip, biat edip hakiki bir şeyha bağlanıp çalışa çalışa büyük evliya olmuşlardır. Cihar-ı yar'lardan Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu) ile Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) anasından doğma evliyadır. Ashablardan ve cihar-ı yar'lardan Hazreti Halid (Radiyallahu anhu), Hazreti Ömer  (Radiyallahu anhu) ve daha bir çok sahabeler anası, babası kendisinin ilki kafir ömrünün büyük bir bölümü küfürle geçmiş sonradan tövbekar olmuşlardır. Kur'an-ı Kerim'de ki «Hakkı ile tövbe ederse günahını affetmeden başka günahlarını sevaba çeviririm» (Sure-i Furkan, Ayet 70) dediği oldu. O cehalet devrindeki yaptığı büyük günahların karşılığı çok büyük tövbekar oldu. Çalışa çalışa Allahu Teala günahını sevaba çevirdi. Zaten günahı çok o da sevaba çevrilince bir anda çok büyük zat oldu.

Dua ile Peygamber olan üç kişi:

1- Harun (Aleyhis-selam), Musa (aleyhis-selam)'ın duası ile.

2- Hürre peygamber, Davud (Aleyhis-selam)'ın duası ile.

3- İshak (Aleyhis-selam) Yakub (Aleyhis-selam)'ın duası ile. Evliyaların bir kısmı doğuşunda evliya değil sonradan çalışa çalışa evliya olur. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

« Benim ümmetimin uleması ben-i İsrail Peygamberleri gibidir.» (Berika, Cild 1, Sayfa: 58; Müzekki'n-Nüfus, Sayfa: 417) buyuruyor. Peygamberlerinde bir kısmı doğuştan Peygamber bir kısmı dua ile çalışma ile peygamber olmuştur. Peygamberlerin iki çeşit olduğu gibi evliyalarda iki çeşittir. Ebu Bekir Havari Hazretleri ile Ebu Fadl bin Ayaz Hazretleri ilki eşkıyalık sonu tövbekar olup büyük evliya olmuştur. Beyazıd-ı Bostan Hazretleri ilki 99 adam öldürmüş, çok günahkardır. Sonu Beyazıd-ı Bostan Hazretleri olmuştur. Abdulkadir Geylani Hazretlerinin kendinin bostan suyunu ayağı ile vurup bendini yıkmasına karşı keramet olarak Antakya'dan küreğe çamuru doldurdu Bağdad'da Abdulkadir Geylani Efendimiz Hazretlerinin vaaz ettiği meclisin ortasına attı. O kadar büyük zat olmuştur. Antakya'da ki Beyazıd-ı Bostan ayrı, Beyazıd-ı Bestami Hazretleri ayrıdır.

2. Abdullah ibn Abbas (Radiyallahu anhu)'ın rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîf'te:

«Bir kimse vardır. Cennete girdiği zaman köşklerinde, saraylarda, odalarda bulunan herkes o kimseye selâm verir, merhaba derler» buyurulmuştur.

Hazret-i Ebû Bekir (Radiyallahu anhu):

- Biz o kişiyi köşklerden, saraylardan görebilir miyiz? diye sordu. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Evet! o kişi sensin, buyurdular.

3. Es'ad bin Zürâre (Radiyallahu anhu) diyor ki: Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) hutbe okuyordu. Hazret-i Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'e iltifat edici sözlerde bulundu. Fakat kendisini görmeyince:

- Ebû Bekir nerededir? diye sordu ve Cebrail (Aleyhis-selâm) şimdi bana «Ümmetinin senden sonra en üstünü Ebû Bekir'dir» dediğini haber verdi.

4. Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte:

«Mi'râçta gökleri geçerken her gökte, Muhammedün Resûlullah ve Ebû Bekir Sıddîk yazılı idi. Arkasında da «Sallallahü alâ Muhammedin ve Radiyallahu an Ebî Bekir yazılı idi» buyurulmuştur.

5. Abdullah İbn Abbâs (Radiyallahu anhu) rivâyet ediyor. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'in huzurundaydık, Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in ismi geçti. Resûl-i Ekrem:

«Kim Ebû Bekir gibi olabilir? Herkes beni tekzib ederken (kınarken) o beni tasdik etti. Bana iman etti. Herkes benden kaçarken o kızını bana tezvic etti. Malını benim için fedâ etti. Benimle berâber zor vaziyette kaldığım gece mücahede etti. O, kıyâmet gününde cennet develerinden birine biner. Eğeri yeşil zebercedden, yuları incidendir. Kendisi de sündüs ve istebrakden iki yeşil elbise giymiş olduğu hâlde o bana anlatır, ben ona anlatırım. Kıyâmet halkı, bunlar kimlerdir? derler. Allah'ın Resûlü Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem) ve Ebû Bekir Sıddıktir, diye cevap verilir, buyurmuştur.

6. Hazret-i Âişe (Radiyallahu anha) anlatıyor, Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) son hastalığında:

- Ebû Bekir'e söyleyin, ashabıma imam olsun, buyurdular.

- Ya Resûllullah! Babam sizin yerinize geçerse ağlamasından kimse sesini duyamaz. Ömer b. Hattab'a emir buyurun, o imam olsun, dedim. Yine Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in imâm olmasını emir buyurdular. Ben tekrâr Hazret-i Ömer'in imam olmasını istedim. Yine kabul buyurmayıp:

- Ebû Bekir'e söyleyin ashâbıma imam olsun, buyurdular.

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem'in zevcesi, Hazreti Ömer'in kızı Hafsâ'nın yanına gittim. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'e, imamlığa babamın gücünün yetemiyeceğini, Hazreti Ömer'in imam olmasını teklif et, dedim. Hazret-i Hafsa (Radiyallahu anha) söyledi. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) yine Hazret-i Ebû Bekir'in imam olmasını emir buyurup:

- «Siz kardeşim Yusuf (Aleyhis-selâm)'u sıkıntıya düşüren kimseler değil misiniz? (yani o kadınların Yusuf (Aleyhis-selam)'ı sıkıntıya düşürdüğü gibi sizde beni sıkıntıya düşürüyorsunuz demektir.)

Ben Ebû Bekir'i söylüyorum, siz Ömer'i istiyorsunuz» buyurdular. Hazret-i Hafsa (Radiyallahu anhâ)'da üzülüp gitti. (Kütüb-i Sitte, Cild 12, Hadis No: 4384)

7. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'in amcası Hazreti Abbas (Radiyallahu anhu)'ın oğlu Abdullah (Radiyallahu anhu) rivâyet ediyor: Nasr sûresi inince babam, Hazret-i Ali (Kerremallahu Veche)'nin yanına gidip Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'in vefatını haber veren âyeti kerîme geldi. Kendilerinden sonra kimin halife olacağını bilmiyoruz, dedi. Hazret-i Ali (Radiyallahu anhu):

- Amcacığım! Resûllullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'a sorunuz. Eğer bu işi bize verirse, Kureyş'in bizimle düşmanlığı olmaz. Eğer başkasına verirse, o kimsenin bizim hakkımıza riâyet etmesi için vasiyyet etmesini Resûl-i Ekrem Hazretlerinden istirham ederiz, dedi.

Hazret-i Abbas (Radiyallahu anhu) gizlice Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'in huzûruna gelip:

- Sizden sonra kim halife olacaktır? diye sordu. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Hakk Teâlâ halifeliği Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'e vermiştir. Ebû Bekir'in sözlerine kulak verirseniz, felah bulursunuz. Ona itaat ederseniz doğru yolda olursunuz, buyurdu.

Abdullah bin Abbâs (Radiyallahu anhu) diyor ki: Ashâb-ı Kirâm, Hazreti Ebû Bekir'e itâat ettiler. Doğru yolu buldular. Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in halifeliğini hak bilip, bütün ashâbı kirâmı sevenler doğru yolu bulmuş olurlar.

8. Cabir b. Abdullah (Radiyallahu anhu) anlatıyor: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'ın huzurunda idi. Kays kabilesinden bir kısım insanlar geldiler. İleri, geri sözler söyleyip, suâller sordular. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem), Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'e:

- Söylediklerini duydun mu? buyurdular. Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu):

- Evet! İşittim, dedi.

- O halde cevap ver, buyurdular.

Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) çok güzel cevaplar verdi. Hazret-i Resûl (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Yâ Ebû Bekir! Hakk Teâlâ sana Rıdvân-ı ekber versin, buyurdular. Ashâb-ı Kiram:

- Ya Resûlullah! Rıdvan-ı Ekber nedir? diye sordular.

- Hakk Teâlâ'nın bütün kullarına umumî, Ebû Bekir'e ise hususî tecelli etmesidir, buyurdu. (Ramuzu'l-Ehadis, Hadis No: 6121)

Allahu Teala'nın kula tecellisini Seyid Nizamoğlu Hazretleri kasidesinde şöyle anlatıyor:

 

Doğan sensin dolanan sen

Ne doğar ne dolanırsın,

Mekanın lâ mekan senin.

Her mekanda bulunursun.

 

Bilen sensin bilinen sen

Sen bilirsin seni yine

Tecelli ettiğin dosta,

Lütfun ile bilinirsin.

 

Bir gönülde senden gayri

Ağyar gidip yar olmasın,

Muhabbetin nuru ile

Ol gönülde salınırsın.

 

Seyid Nizamoğlu sakın,

Ölem deyu gussa yeme,

Dost ilinde doğarsın sen.

Gerçi bunda dolanırsın.

              Seyid NİZAMOĞLU.

 

9. Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu) anlatıyor:

Cebrail (Aleyhis-selâm) gelmiş, Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'in huzurunda uzun müddet kalmıştı. Vahy söylüyordu. O sırada Hazreti Ebû Bekir gelip, geçti. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Yâ Cebrail! Siz gökte Ebû Bekir'i tanır mısınız? diye sordu.

- Seni insanlara peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, Hazret-i Ebû Bekir gökte, yerdekinden daha çok meşhurdur. Gökte Halîm diye tanınır, dedi.

Hilmi'nin esas anlamı Halimi'dir. Halim, Halimi, Hilmi bunların hepsi yumşak, hoş görülü anlamındadır.

10. Abdullah İbn Abbas (Radiyallahu anhu)'ın rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte:

«Mi'râçta Hakk Teâlâ'nın huzûruna varmıştım. Bana:

- Yâ Ahmed! Yeryüzündeki insanları kime emanet ettin? diye sual buyurdu. Ben:

- Ebû Bekir Sıddîk'a emanet ettim, ısmarladım dedim. Hakk Teâlâ:

- O benim kullarımın senden sonra en sevgilisidir, benden ona selâm söyle buyurdu, buyurulmuştur.

11. Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu)'nin rivâyetiyle Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) bir hadîs-i şerifte:

- Mi'râçta Hakk Teâlâ'nın huzuruna çıktığım zaman, benden sonra Hazret-i Ali (Kerremallahu Veche)'nin halife olmasını istedim. Melekler: «Allah'u Teâlâ dilediğini yapar, senden sonra Ebû Bekir halife olacaktır» dediler, buyurdular.

12. Huzeyfe (Radiyallahu anhu) rivâyet ediyor: Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem): “Beni rüyada gören muhakkak beni görmüştür.” Çünkü şeytan benim şeklime giremez. Rüyasında Ebû Bekir'i gören de muhakkak onu görmüştür. Çünkü şeytan onun şekline de giremez, buyurmuştur.

13. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'den: Ben Resulullah'dan şöyle duydum: «Mi'râc gecesinde Hakk Teâlâ bana Hazreti Ebû Bekir'in sesi ile hitâb buyurdu. Bu ses, Ebû Bekir'in sesidir diye kalbimden geçerken, Hakk Teâlâ:

- Yâ Ahmed! Musa bin İmran ile konuşurken onun çok sevdiği Hârun'un sesi ile hitab ettim. Seninle de konuşurken senin çok sevdiğin Ebû Bekir'in sesi ile söylüyorum, buyurdu.

14. Rivâyet edilmiştir ki: Bir gün Cebrail (Aleyhis-selâm) yetmiş bin melek ile En'am sûresini getirmişti. O akşam Resûl-i Ekrem bütün Ashâb-ı Kirâmı Hazreti Âişe'nin evine davet buyurdu. Kandil yakılıp, En'am sûresi okunmağa başlandı. Kandilin ışığı azaldı. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem), Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'e: «Kandilin ışığını çoğaltmasını» emir buyurdular. Bir müddet sonra kandilin ışığı yine azaldı. Tekrar Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'e ışığı çoğaltması emredildi. Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) kalktı, kandilin yağı bitmiş dedi. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Bu gece yağ alamayız. Hakk Teâlâ'nın kelâmını da okumamız lazımdır. Ya Ebû Bekir tükrüğünden bir miktar kandile damlat, buyurdular.

Hazreti Âişe-i Sıddıka (Radiyallahu anha) diyor ki:

- Babam, emre uyarak istenileni yaptı. Kandilin ışığı ashabı kiramın gözleri kamaşacak şekilde fazlalaştı. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Bu kandili söndürmeyiniz, buyurdular.

O kandil kırk gün, kırk gece Hazret-i Âişe (Radiyallahu anha)'nin evinde yandı. Sonra bir münâfık geldi:

- Hayret edilecek şey! Bir kandil kırk gün kırk gecedir yanıyor, dedi. Kandil söndü. Cebrail (Aleyhis-selâm) geldi. Hakk Teâlâ'nın: «Kullarımdan fena bakışlı olanlar da vardır. Eğer o münâfıkın nazarı değmeseydi, Ebû Bekir'in tükrüğünün bereketiyle kandili kıyâmete kadar söndürmezdim» buyurduğunu haber verdi. [Dört Büyük Halife Kitabı (Şemsüddîn Ahmed Efendi), Sayfa: 74)]

 

 

Göz Değme dinimizde var mı? Sorusuna Cevab:

 

Var. Birinci delil yukarda yazdığımız bu hadis-i şeriftir.

İkinci delil: Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) hutbe okuyordu. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e düşman olan ve gözü çok değen bir adama nazar ettirdiler. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in arkasında bulunan taş parça parça oldu.

Cebrail (Aleyhis-selam):

- Eğer seni Allahu Teala esirgemese idi sende parça parça olurdun buyurdu.

Yine hadis-i şerif: «Nazar deveyi kazana insanı mezara girdirir.» (Kimya-i Saadet, Sayfa: 32)

«Levhi Mahfuz'a tesir edip değiştiren bir şey varsa o da göz değmesidir.» (Ramuzu'l-Ehadis, Hadis No: 4429; Kütüb-i Sitte, Cild 11, Hadis No: 4041)

 

15. Nakledilmiştir ki, bir gün Cebrail (Aleyhis-selâm) geldi.

- Ya Resûlullah! Allah'u Teâlâ sana selâm söyler ve:

- Zemini beyaz miskten yetmiş dünya büyüklüğünde âlem yarattım. İğne atılsa, yere düşmeyecek şekilde çok melekler vardır. Onlar tesbih, tehlil ederek sevâbını Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'i sevenlere bağışlarlar, buyurduğunu haber verdi.

Biz cenneti sadece abdest, namaz, oruç, hacc, zekat vs.. gibi şeylerde aramayacağız. Bir hadis-i şerifte «tavlen tübra» diye geçer. Hadis-i Şerifin manası şudur: «Resulullah'ın sevdiklerinin tümünü sevmek, Resulullah'ın sevmediklerinin tümünü sevmemekle her ibadet tamam olur.» (Hacı Muhammed Bilal-i Nadir Hazretlerinin vaaz bandından alınmıştır.) Aksi takdirde hiç bir ibadet kabul olmaz. Sen camiye gittin namaz kıldın islami vecibelerin hepsini yerine getirdin, sanki cennetin tapusunu çıkardın. Ondan sonra ashablardan büyük zatlardan, batıl mezheblerin tahriklerine kapılarak aleyhinde at, söyle. Onların bazısına düşmanlık besle nasıl olsa cenneti kazandım cennet garantilidir de, serbest ol. Allahu Teala ibadetinin hiç birisini kabul etmez, tıpkı münafıkların ibadetlerini, amellerini kabul etmeği gibi. Cihar-ı yar'ların her birisinin hakkında bu yazdığımız menkıbelerin aynı benzerleri vardır.

 

16. Güvenilir kimselerden rivâyet ediliyor: Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) bir hadisî şerifte:

- «Ebû Bekir doğunca göklere bir şenlik geldi. Hakk Teâlâ Adn cennetine hitab ederek, sana yalnız Ebû Bekir'i ve onu sevenleri koyarım, buyurdu. Sonra cehenneme hitâb buyurarak:

- Seninle yalnız Ebû Bekir'in düşmanlarına azab ederim, buyurdu. Kıyâmet kopunca, Hakk Teâlâ:

- Hazreti Ebû Bekir'e bu gün senin sevdiklerine istediğin gibi muâmele yapacağım, buyurmuştur. Buradan anlaşılıyor ki, Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'i sevmeyen kimsenin imânı devamlı değildir. Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'i seven kimse de dâimî küfür üzere kalmaz.

 

1