PEYGAMBERİMİZ (SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM)'İN

ŞECAATI  VE HİÇ ADAM ÖLDÜRMEDİ DİYENLERE

 

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) hiç adam öldürmedi dedikleri yanlıştır. Bedir ve Huneyn savaşlarında bütün ashab bozuldu kaçtı  Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) kaçmadı. Cihad harb Allah'ın emri olup Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ashabı ona davet eder ve kendi de harb ederdi. Eğer Peygamberimiz harb yapmasa idi Allahu Teâla'nın emrine asi gelmiş olurdu.

Ayeti Kerime: Ey Müslümanlar! Yapamayacağınız şeyi niçin söylersiniz? (Sure-i Saf, Ayet 2) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'de cihadı, harbi söyleyip harp yapmasa idi Allah'u Teala yapamadığın cihadı niçin söyledin? derdi. Harb (cihad) yapmak en güzel, en sevap amel olduğuna göre Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ondan kaçar mı? Halen Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in müzelerde kılıcı, kalkanı, oku vardır. Bunları harp yapmak için değilde süs için mi yaptırdı.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) hiç harb yapmadı, adam öldürmedi diyenler peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i o sözleri ile karaladıklarının farkında değiller. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in cenk meydanında öldürdüğü kafirler çok fazla idi.

* * *

“Necid tarafında, Muharip b. Hasafalar'la yapılan Zatür-rıka savaşı sırasında, sık dikenli ve iri ağaçlı bir vadide konaklanmış, İslâm mücahidleri, gölgelenmek üzre ağaçların altlarına dağılmışlardı.

Peygamberimiz'de, bir ağacın gölgesi altında yalnız başına uyuyor, kılıcı da ağacın dalında asılı bulunuyordu.

Muharib b. Hasafalar'dan Gavres b. Haris adındaki Arabi gelerek Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in ağaçta asılı kılıcını eline alıp sıyırdı.

Başucuna dikilince, Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) uyandı.

Gavres:

- Şimdi seni, benden benim elimden kim kurtarabilir? dedi. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem):

- Allah! deyince kılıç Gavres'in elinden yere düştü.

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) hemen kılıcı eline alarak:

- Şimdi, benden benim elimden seni kim kurtarabilir? diye sordu. Gavres:

- Sen kılıç tutanların hayırlısı ol! dedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Allah'dan başka ilah bulunmadığına ve benim de Resûlullah olduğuma şehadet edecekmisin? diye sordu. Gavres:

- Hayır! fakat, seninle savaşmamak ve sana karşı savaşan kavmin yanında da, bulunmamak üzere sana söz veriyorum! (beni öldürme affet)  dedi.

Bunun üzerine, Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) onu serbest bıraktı.

Gavres, kavmının yanına varınca:

- Ben, size insanların en hayırlısının yanından geliyorum! dedi Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in iyiliğini ömür boyu kavmine söyledi.” [İslâm Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 11, Sayfa: 484-485; İhya'u Ulumi'd-Dîn, Cild 2, Sayfa: 890; Siyer-i Nebi, Cild 3, Sayfa: 165]

O kabilede müslüman olabileceklere çok büyük kolaylıklar söyleyip Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i övmüş oldu.

* * *

Bera b. Azib'e Kays kabilesinden bir adam Huneyn savaşı günü Resulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'ın yanından siz de kaçtınız mı? diye sormuştu.

Bera b. Azib: «Fakat Resulullah kaçmamıştır. Onu boz katırın üzerinde gördüm. Ebu Süfyan b. Haris katırın geminden tutuyordu.

Vallahi savaş kızıştığı zaman Resul (Aleyhis-selam)'a sığınır onunla korunurduk. İçimizde en yiğit olanımız Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in savaş anında hizasında durabilendi dedi. (İslam Tarihi, Cild 11, Sayfa: 485; Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 8, Hadis No: 1213; Hayatü's-Sahabe, Cild 3, Sayfa: 163; Ashabın Dilinden, Hadis No: 766, Sayfa: 376; Kütüb-i Sitte, Cild 12, Hadis No: 4291)

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) savaşta düşmana çok yaklaştığından kimse Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in hizasında duramazdı. Ancak er, yiğit, cesur olanlar harp anında Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in hizasında durabilirlerdi. Diğerleri geri en arka safta duruyorlar.

* * *

“Mealimü't-Tenzil'de ve Sahih-i Buhari'de olduğu üzere Huneyn gazvesinde karşılaştıklarında büyük savaş olup kafirler sindi ve dağıldı. Sonra çoluk çocukları esir olmalarından gayretlenip hücum ettiklerinde müslümanlar dağıldı. Resulullah'ın yanında sayı ve isimlerinde olan muhtelif kaviller üzere iki, dört, yedi, sekiz, oniki, seksen, yüzden az veya üçyüz kişi kalıp saldıran kafirleri birer birer öldürürlerdi. Resulullah'ın üzerinde zırhı altındada beyaz renkli Düldül adlı katırı vardı.  Ben Peygamberim yalan yok, ben Abdulmutta-lib'in oğluyum deyip kalp kuvveti ile meydanda dolaşırdı. Kafirlere bizzat on defa hamle (hücum) etti. Her birinde kafirler dağıldı. Lakin kafirler hücum edince Resulullah yerinden kımıldamazdı. «Ey Müslümanlar! Benim yanıma bu tarafa gelin» diye seslenirdi.  Amcası Abbas normalden yüksek sesli olduğundan o da çağırdıkta müslümanlar işitip Lebbeyk lebbeyk yani emr et yapalım deyip sür'atle onun yanına koştular. Devesi hızlı yürümeyenler develerinden inip acele ile Resulullah'ın yanına vardılar. Böyle yüz kişi olunca hepsi birden kafirlere saldırdılar. Şiddetli harb oldu. Kafirler sinip kaçtılar. Müslümanlar az iken meleklerin yardımıyla kafirler tutulup bağlanmaya başladılar. (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 476; İslam Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 8, Sayfa: 419-420)

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in bindiği Düldül isimli katırı Habeşiştan kralı Necaşi müslüman olunca Peygamberimize hediye olarak gönderdi. Başka bir rivayette İskenderiye kralı Mukavkıs hediye etti. (İslam Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 11, Sayfa: 175, Kütüb-i Sitte, Cild 16, Sayfa: 242) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) o düldül ile bir zaman harb etti. Daha sonra Hazreti Ali'ye hediye etti. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in mucizesi olarak düldülde çok büyük kerametler  görüldü. Bu savaşta da Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Düldül'ün üzerinde savaşıyordu.

* * *

“Uhud savaşında Kureyş müşriklerinden Übeyy b. Halef:

- Muhammed, nerededir? diyerek soruyordu.

- Yâ Muhammed! Sen kurtulursan ben kurtulmayayım! diyerek Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'e gelip yetişti.

Peygamberimiz'in yanında bulunan Sahabileri:

- Yâ Resûlullah içimizden birisi dönüp onu karşılasa, olmaz mı? dediler. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Bırakınız gelsin o buyurdu. Ubeyy b. Halef, Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in yanına kadar geldi. Eshâb dayanamayarak, onun önünü kesmek istediler. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Geri durunuz, buyurdu. Hemen Haris b. Sımme'nin mızrağını eline aldı. Sonra Sahâbilerine puğur (erkek kızgın) devenin silkinmesi gibi silkindi. Onları devenin sırtından sineklerin uçup dağılışı gibi başından dağıttı.

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in, o sıradaki şecaatı hiç kimsede yoktu. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) davranınca, Ubeyy b. Halef, dönüp kaçmağa başladı.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Ey  yalancı! Nereye kaçıyorsun? diyerek seslendi. Ve onu boynunun, miğferle zırh gömleğinin yakası arasındaki kısmından vurup yaraladı.

Dikkat! Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) kaçan kafirin arkasından mızrakla yaralıyor. O yarayla kafir ilerde ölüyor.

Ubeyy b. Halef, sığır böğürür gibi böğürerek atından yere yuvarlandı. Kendisinin, kaburga kemiklerinden bazısı  kırıldı. Müşrikler onu, ordugâhlarına götürdüler. Ubeyy b. Halef'in yarasının kanı çıkmıyordu. Fakat, ağrısına dayanacak gibi değildi. Bunun için, Ubeyy b. Halef:

- Vallahi Muhammed, beni öldürdü, dedi.

Arkadaşları:

- Yemin ederim! Sen, aklını kaybetmişsin! Vallahi, sendeki yaranın hiç ehemmiyeti yok dediler. Ubeyy b. Halef ise:

- O bana, Mekke'de: «Seni ben öldüreceğim!» demişti. Vallahi o benim üzerime tükürse yine, beni muhakkak öldürürdü, dedi.

Arkadaşları:

- Ey Ebû Amir! Vallahi, senin yaran mühim değildir. Eğer, bu sendekinin aynı herhangi birimizde olsaydı, bize hiç bir sıkıntı vermezdi. Biz, ona aldırış bile etmezdik diyerek teselli etmeye çalışıyorlardı.

Fakat o:

- Lât'ü Uzzâ'ya (putların en büyüğü olan uzza putuna)  yemin ederim ki: Eğer, bende olan bu yara zülmecaz panayırı halkında olsaydı, hepsi de çoktan ölüp giderlerdi. O, bana "seni ben öldüreceğim!" demedi mi? Değil ben, bütün Rebia ve Mudarlar halkıda olsa, muhakkak onları da, öldürür o! diyordu.

Ubeyy b. Halef, Mekke'ye altı mil uzaklıkta bulunan Serif'e gelince öldü.” (İslâm Tarihi, Cild 11, Sayfa: 483-484; İhyâu Ulumi'd-Dîn, Cild 2, Hadîs No: 1126, Sayfa: 904)

* * *

Hadis-i Şerif:

“Kıyâmet gününde insanların en çetin azab çekecek olanı, peygamber öldüren kimse, yahut da bir peygamberin öldürdüğü kimse veya heykel yapan ressamdır, buyurulmuştur.” [İmamı Şa'rânî (Ölüm Kıyâmet Ahiret) Hadîs No: 451, Sayfa: 275]

 

 

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Ebu Cehil ile güreş yapması:

 

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ve Ebu Cehil ikiside gençti ve aynı yaşta idiler. Yine birbirleri arasında çekişme vardı. Gençlerin bazıları Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i tutuyor. Bazılarıda Ebu Cehil'i tutuyordu. Ebu Cehil kendi tabiasına bir sepet hurma getirdi ve yere saçtı o şekilde dağıttı. Herkes hurmayı kapıştılar. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) amcalarına geldi  hurma istedi onlardada yoktu. Elleri ile yanmış bir hurma kütüğünü tutmuş düşünüyordu. Allahu Teala'ya çağırdı, hurma kütüğünü sarstı. O hurma aynı anda yeşerdi. Siyah ağaçtan hurma verdiği için hurmasıda siyah oldu. (Siyer-i Nebi, Cild 1, Sayfa: 301 benzeri) Siyah hurma ilk defa görülüyordu. Siyah hurma Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in mucizelerinden biri olup kıyamete kadar devam eder ve bütün vitaminleri içerisinde toplayan en kaliteli hurmadır. 

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ondan bir sepet topladı. Kendi tabiasına geldi. Ebu Cehil ve taraftarları gülüşüyordu.

- Muhammed'in akrabalarında hurma yok, boş gelecek diyorlardı.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bu siyah hurmayı Ebu Cehil'in taraftarlarına hurmayı yere saçtığı gibi yapmadı. Herkese eşit vaziyette bölüştürdü. Siyah hurmanın bulunması ilk çıkması, tadının çok lezzetli olması  birde bölüşme usulü. Ebu Cehil'i ve taraftarlarını kıskandırmıştı. Gizliden konuştular işi kavgaya dökelim bunları dövelim dediler. Hepsi birden sopayla Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e ve taraftarlarına hücum ettiler.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in taraftarları bozulmuş kaçıyordu. İçlerinden bir genç bir çadır kazığını çekti. Ebu Cehil tarafına hücum etti. Her vurduğunu yatırıyordu. Mekke'liler geride bu manzarayı seyr ediyorlardı. Bütün beyler bu kişinin kendi oğlu olduğunu iddia ediyordu. Hazreti Hamza (Radiyallahu anhu):

- Bu benim yeğenim Muhammed'dir, Bundan başkası bunu yapamaz diyordu.

Ebu Cehil taraftarları Ebu Cehil'de içinde bozulmuş kaçıyorlardı. Çocuklar kaçarak şehre geldiler çadır kazığıyla herkesi vurup yatıran çocuğun kim olduğunu beyler sordular. Çocuklar:

- O Muhammed'dir dediler.

İş daha da kızışmıştı. Ebu Cehil'in babası sinirlenmiş, Ebu Cehil'e çok güveniyor.

- Bütün çocukları güreştirelim bakalım hangisi yıkacak diyordu. Ebu Cehil soyundu kisbet giydi meydana çıktı. Mekke'nin gençlerinin hepsini yıktı. Biraz yaşlı ama çok güçlü bir pehlivan vardı. Ebu Cehil onu meydana çağırdı. O pehlivan:

- Ben seninle güreşmeye haya ederim sen ağzı süt kokan bir çocuksun. Ben ise şanlı, ünlü bir pehlivanım dedi. Ebu Cehil o pehlivana:

- Eğer sen beni yıkarsan şu sırtımdaki altın sırmalı elbisemi sana vereceğim dedi. Elbise çok kıymetli olduğundan pehlivan:

- Şunu yıkayım elbisesini alayım dedi ve güreştiler. Ebu Cehil onu da yıktı. Mekke'de yıkamadığı genç kalmamıştı. Ebu Cehil'i şampiyon ilan edecekleri zaman Hazreti Hamza (Radiyallah uanhu) oraya gelmişti. Onlara:

- Durun bakalım beni güreşte yenen olmadı benim yeğenim Muhammed'i de güreşte yenen olmaz. Ben yeğenim Muhammed'i getiriyorum onunla da güreşsin o zaman şampiyon ilan edin dedi. Hazreti Hamza Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)e geldi durumu anlattı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) kalktı:

- Gidelim dedi.

Hazreti Hamza:

- O soyunmuş, yağlanmış, kisbet giymiş, çok güçlü sende aynısını yap dedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Hacet yok dedi ve öylece geldi.

 

Artık iki hasım karşı karşıya idi.

Ebû Cehil Muhammed'e:

- Yâ Muhammed! dedi. Seninle ne türlü güreş tutalım?

Muhammed cevap verdi:

- Ey Amr! (Ebû Cehil'in bir adıda Amr; diğer bir adı da Hişşam'dır.) Nasıl istersen öyle olsun? Nice dilersen öyle tut! diye cevab verdi.

Hiç bir harekette bulunmadı. Adetâ ayak üstü durdu, kaldı.

Ebû Cehil ilerledi.

İstedi ki Hazret-i Muhammed'in ayağına yapışsın ve iki eliyle onu yere getirsin.

Ebû Cehil, bu düşünce ile hemen yere diz çöktü. İki kolunu uzattı ve hızla Hazret-i Muhammed'in sol ayağına yapıştı.

Sarstı Muhammedi!

Gafil Ebu Cehil!

Onu sen değil, dünya orduları bile sarsamıyacaktı.

Sarstı, fakat, ne gezer.. Yerinden bile depretemedi.

Bir daha sarsmak istedi!

Başaramadı bunu da!

Sonra, beceriksizlikten doğan bir hırsla Muhammedin ayağını bıraktı.

Ayağa kalktı.

Er meydanını dönmiye başladı.

Fakat hani deminki çalım?

Hani o, etrafa mağrurane bakışlar?

Kureyş ileri gelenleri:

- Ey Amr! Hani ya, bize hüner göstermedin? Bir iş başaramadın. Muhammed'in ayağını yerinden oynatamadın? dediler.

Ebû Cehil, kibrine, gururuna yediremiyerek cevap verdi:

- Neden mi? Tuhafsınız be! dedi. Muhammed'e saygı gösterdim. Çünkü öksüzdür. Tez basılıp hatırı kırılmasın, dedim. Fakat, şimdi, ikinci nöbette göreceksiniz, size nasıl bir güreş hüneri göstereceğim.

Kibir, Ebû Cehil kılığına girmiş, şimdi ortada dolaşıyordu.

Yine kollarını sallıyor, avuçlarını dizlerine vuruyordu o.

Yine döndü, dolaştı. Muhammed'in önüne geldi.

Seyircilerin arasında Hamza'nın yüreği, göğüs kaburgasına sığamıyordu.

Pehlivanların Piri, heyecan içindeydi. Sanki, güreş eden kendisiymiş gibi bir aşağı, bir yukarı geziniyor, kendini zaptedemiyordu.

Bir aralık:

- Varayım, dedi. Habibim Muhammed'i yüreklendireyim. Ona bazı oyunlar öğreteyim.

Ebu Talib bunu duyunca:

- Sakın yâ Hamza! dedi. Sakın böyle bir şey yapayım, deme. Çünkü, sevgilimiz Muhammed, güreş bilgisiyle güreşecek değildir. O, bugün bize bir mucize ve bürhan gösterecektir. Keramet bildirecektir.

Henüz Ebu Talib bu sözleri söylemişti ki, Ebu Cehil'in Muhammed'e saldırdığı görüldü.

Ne oluyordu böyle!

Hişam'ın mağrur oğlu, Hazret-i Muhammed'in mübarek belini kavramıştı.

Çekti, çevirmek istedi.

Ayağını bükerek düşürmek istedi.

Cehd etti, gücünü kullandı.

Hayır!

Bir iş başaramadı.

Muhammed'i, yerinden bile depretememiş, kımıldatamamıştı.

Muhammed'in iki ayağını da çelik gibi mıhladığı yerden bir kıl boyu ayıramamıştı.

İşte, bu anda, on yedi kişiyi birden yenebilen Ebu Cehil'in yüreğine korku düştü.

Bir insanın içine korku denilen akrep düşmiye görsün bir kere:

Endişelendi Ebû Cehil!

Kendi kendisine:

- Hey, ne oldu bana böyle? Ben Mühli'yi yendim. O ne güçlü, kuvvetli Habeşî idi. Bu Muhammed, ondan güçlü değildir! diye düşünceye daldı.

Ebû Cehil'in kabilesi halkı olan Mahzun oğulları telâştaydı.

Ne olmuştu başbuğlarının kuvvetli oğluna böyle?

Ebu Cehil:

- Hele bir defa daha elden ve ayaktan vurayım! diye düşündü.

Yine yürüdü. Bu sırada Mahzun oğulları halkı:

- Ey kabilemizin seyyidi! Neden bu kadar eğlenirsin? Vakit geçirirsin? Ceht eyle, yüz ağart! Saldır.

Evet, bu sözlerle coşan Ebû Cehil de öyle yaptı. Ceht eyledi, saldırdı.

Öyle bir gayretle Muhammed'e sarıldı ki, dileği; hasmını bir anda devirmekti. Sonra da bastırmaktı.

Ya bunda muvafak olacak, ya bütün bütün kendisini de helâk edecekti.

Fakat, Muhammed oralı bile değildi. O, Ebû Cehil'in kaydında değildi. Ebu Cehil gelecekmiş, kendisini kolay bir yerinden tutacakmış! Buna önem bile vermiyordu. Muhammed Hakka tevekkül kılmıştı ve bu tevekkülle şimdi Ebû Cehil'in karşısında bir kale gibi, bir iskender seddi gibi muhkem duruyordu.

Ebû Cehil, hırs içindeydi. İşte iki nöbettir ki, başarı gösterememişti.

Ebu Cehil yine bir hamle yaptı.

Muhammed'i bastıramadığına çok ârlanmıştı. Bu sefer kesin olarak tuttu.

Sonra kollarını Muhammed'in başının arkasına attı. Onun yüzünü kendi üzerine çekip düşürmek istedi.

Muhammed, yine yerli yerindeydi.

Kale, yerinden oynatılmamıştı. Onu yine yerinden kımıldatamamıştı.

Artık, divaneye dönen Ebu Cehil, Muhammed'in elini tutuyor, kıvıramayınca bırakıyor, ayağını tutuyor, çekmek istiyor, götüremiyor, Muhammed'in beline giriyor, çekiyor, çeviriyor, türlü oyunlar tatbik ediyordu.

Hayır!

Hayır!

Hiç bir muvafakiyeti yoktu.

Çevresine bakındı.

Herkesin ona alay eder gibi bakındığını sandı.

Utandı. Perişan oldu.

Ebu Cehil ne yapacağını, ne oyun tatbik edeceğini bilemiyordu artık.

Hiç bir çaresi kalmamıştı.

Muhammed'in heybeti, salâbeti ne müthişti.

Seyirciler içinde bütün dostlar, düşmanlar hayret içinde kalmışlardı.

Diller bağlanmıştı.

Hepsi dilsiz olmuştu sanki.

Şimdi sıra Muhammed'e gelmişti.

O zamanın güreşi şöyle idi. Bellerine birer sıkıca kuşak bağlarlar birisi savunmaya geçer o biri yıkmaya çalışır. Sonra o biri savunmaya geçer diğeri yıkmaya çalışır idi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) savunmaya geçti. Ebu Cehil yıkmaya çalıştı, yıkamadı. Ebu Cehil savunmaya geçecek Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) onu yıkmaya çalışacaktı.

Güreş böyledir.

Nöbetinde hasmını basamadın mı? Nöbetini kaybettin mi? Gör karşındaki oyunu sen!

Muhammed ileri yürüdü.

Ebu Cehil, bu biraz evvelki arslan, kediye fareye dönmüştü. Şimdi geriledi.

Muhammed, yine ona doğru ilerledi:

- Ey Ebu Cehil, dedi. Ey Hişam oğlu! Sen nöbetini savdın! Şimdi nöbet benimdir!

Muhammed hamle etti.

Elini uzattı.

Ebû Cehil'in belinden kuşağını yakaladı. Ebû Cehil kapana girmişti işte.

Muhammed bir boş çuvalı havaya kaldırır gibi Ebû Cehil'i kuşağından tutarak havaya diki dikine kaldırdı. Sonra yukarı fırlattı, attı.

Ebû  Cehil, üç dört adam boyu boşluğa fırladı. Bir müddet hava yüzünde kaldı. Yere inerken Muhammed, yine elini uzatarak onu tuttu. Yine yukarı attı. Ebû Cehil, bir öncekinden daha yukarı fırladı.

Halk, bu hali görünce:

- Eyvah!.. diye bir bağırış kopardı. Herkes Ebû Cehil'in yere düşerek tuzla buz olacağını sanmıştı.

Bu sırada Ebu Talib:

- Yâ Muhammed, üçüncü bir defa at onu havaya diye seslendi. Fakat, dikkat et. Altında kalıp ezilme, ırak git.

Hazret-i Muhammed, bu sözü işitince havadan inen Ebû Cehil'i  tekrar  tuttu ve üçüncü defa öyle bir havaya fırlattı ki, deminkinin iki misli boşluğa fırladı. Şimdi aşağı düşmek üzereydi. Eğer Hazret-i Muhammed onu tutmasa, Ebû Cehil yere düşse ne eti, ne kemiği kalabilirdi.

Resûlullah, ellerini uzattı. Ebû Cehil'i yere düşerken tuttu. Sonra el ucuyla yere bıraktı.

Ebû Cehil'in başı yarılmıştı.

Boynu incinmişti.

Burnu kanamış, yancılmıştı.

Aklı başından gitmişti. İki eğe kemiği kırılmıştı.

O cansızlıkla yerinden kalkamaz olmuştu, düşüp yatmıştı.

Bu mucizeden bütün seyircilerin, bütün halkın dili tutuldu, şaşkına döndüler.

Ebû Cehil'in babası Hişam, kavim ve kabilesi ağlaşarak ileri yürüdüler. Onu yattığı yerden kaldırarak evlerine götürdüler. (Siyer-i Nebi, Cild 1, Sayfa: 405-409)

O kafirler  ilk defa Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in üzerine yürüdüler. Hazreti Hamza kılıcı çekti.

- Sizin oğlunuz sabahtan beri bütün milleti yıkarken hep seviniyor, neşeleniyordunuz yıkılınca size ne oldu? Güreş bu yaralanırda ölürde dedi herkes geri çekildi.

"Musâ (Aleyhis-selâm) Firavun'un adamlarından birisini bir tokatta öldürdü."  (Mir'ât-ı Kâinât, Cild 1, Sayfa: 192)

Adam öldükten sonra Musâ (Aleyhis-selâm) şu duâyı yaptı. Ayet:

- Rabbim Ben adam öldürdüğüm için beni affet, bunu da bana karşı geldiği için bağışla dedi. (Sûre-i Kasas, Ayet 16)

Mûsâ (Aleyhis-selâm) Medayun'a vardığında hiç kimsenin kaldırıp atamadığı taşı kuyudan dışarı çıkardı, attı.

Calud zamanenin en güçlü pehlivanlarındandı. Çok kuvvetli olduğundan hiç kimse cesaret edip onun üzerine gidemiyordu. Zamanın peygamberine Allahu Teala bir zırh indirdi. Bu zırh kimin sırtına olursa Calud'u o öldürecek dedi. Zırh hiç kimsenin sırtına olmadı Davud (Aleyhis-selam)'ın sırtına oldu. Hatta Calud kafir ordusunun içinde olduğu için müslüman ordusu toplanıp Calud'un üzerine gidemiyordu. O kadar milletin gözünü yıldırmıştı. Tefsirde "yalnız başına dört bin kişiye bedel olduğu yazılıdır. O pehlivanın karşısına çıkıp cenk etmeye bir tek Davud (Aleyhis-selâm) çıktı. Er meydanında ikisi döğüştü. Davud (Aleyhis-selâm) kendini öldürdü. Evine gelince bu seferde Davud (Aleyhis-selam)'ın ordusunun içinde Talud isimli birisi vardı, çok iri yapılı çokta kuvvetli idi. Onun maksadı Davud (Aleyhis-selam)'ı öldürüp onun yerini kendi almaktı. Davud (Aleyhis-selam) bir derede soyunmuş yıkanırken, Talud elinde sopa ile var gücü ile  Davud (Aleyhis-selam)'a vurmak istedi. Değnek havadan gelirken Davud (Aleyhis-selam) gördü ve bir tarafa çekildi, değnek boşa gitti. Davud (Aleyhis-selam) Talud'un elindeki değneği çekti elinden aldı. Talud'a:

- Sen beni niçin öldüreceksin? O:

- Ben seni öldürmek istemiyorum ancak senin korkup korkmadığını denemek isteyecektim. Davud (Aleyhis-selam):

-  Öyle ise bende senin korkup korkmadığını deneyeceğim dedi. Talud çok yalvardı, pişman oldu. Davud (Aleyhis-selam) affetti bu seferde Allahu Teala Talud'u affetmedi. Zamanın peygamberine Talud sordu:

- Benim günahım nasıl affolur. O Peygamber:

- On oğlun ile harbe girersin birer birer hepsi şehit olur en son sen şehid olursun o zaman günahın affolur dedi. Talud'da aynısını yaptı. Oğulları ile şehid düştü. (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 248)

Anlaşılıyor ki Davud (Aleyhis-selam) zamanın en güçlü pehlivanlarından daha güçlü olmasa Calud'un karşısına çıkıp harp edip onu öldüremez, kendi ordusunun baş pehlivanı olan Talud'un kendine vurmak istediği değneği çekip elinden alıp onu etkisiz hale getiremezdi. Bundanda anlaşılıyor ki Davud (Aleyhis-selam) kendi zamanının en güçlü pehlivanıydı.

Bir Peygamber ve bir evliya, bir dîn önderine İddiasını yürütebilmek için vücud, cüsse, zahir kuvvetde lâzımdır.  Her Peygamber, her Mürşid-i Kâmil böyledir. Yine Allah'u Teâlâ evliyasından seçeceğini  peygamber gibi seçer. Çünkü:

“Alimler peygamber varisi, vekilidir.” (Râmuz'ul-Ehâdîs, Hadîs No: 3455, 5216, 1127; Muhtar'ül-Ehâdîsin Nebeviyye, Hadîs No: 222, Sayfa: 175; Mir'ât-ı Kâinât, Cild 1, Sayfa: 619; Kütüb-i Sitte, Cild 1, Sayfa: 428)

 

* * *

 

“İbn-i Ömer (Radiyallâhu Anhu) buyurmuştur ki:

"Ben Fahr-i Kâinât Efendimiz Hazretlerinden kahraman ve pehlivan bir kimse görmedim."

İbn-i İshâk ve diğerleri zikretmişlerdir ki;

- Mekke şehrinde Rükâne adlı bir kimse vardı. Çok kuvvetli bir kişi idi. Güzel güreş tutardı. Etraf memleketten halk gelip onunla güreşirlerdi. Rükâne onların hepsini yenerdi. Bir gün Mekke'nin bir yerinde Resûlullah Efendimiz ona rast gelip:

-Yâ Rükâne! Hakk Teâlâ Hazretlerinden korkmaz mısın? Benim dâvetimi kabûl etmez misin? dedi.

Yâni onu İslâm'a davet eyledi. Rükâne:

- Senin gerçek olduğuna hiç bir şâhidin var mıdır? dedi.

Resûlullah Efendimiz:

- Eğer seni yere çalarsam imana gelir misin? buyurdu.

O da:

- Evet, ya Muhammed, dedi.

Bunun üzerine güreşe tutuştular. Fahri Kâinat Efendimiz Hazretleri Rükâne'yi kaldırıp yere çaldı. Rükâne buna çok şaşıp bir daha tutuşmak istedi. Bir kere daha tutuştular. Neticede üç kere Resûlullah Efendimiz ona imkân vermeyip Rükâne'yi bastı. Rükâne hayret ve şaşkınlık içinde kalarak:

"- (İnne şâneke leacîbü) Senin hâlinde çok şaşılacak bir şey var," dedi.

Hâkim (Allah ona rahmet etsin Müstedrek'inde mezkûr (zikredilen) güreşçinin oğlu Muhammed bin Rükâne'den böylece rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd ve Tirmizî de rivâyet etmişlerdir. İmam-ı Beyhâki de Sa'd bin Cübeyr'den rivâyet eylemiştir.)

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin Rükâne'den başka kimselerle de güreştiği vâki olmuştur. Bunlardan biri Ebü'l-Esvedü'l-Cümahî'dir. Süheylî'nin dediğine göre İmam-ı Beyhâki de rivâyet etmiştir. Mezkûr Ebü'l-Esved son derece kuvvetli bir kişi idi. Kuvveti o dereceye varmıştı ki, bir sığır derisini ayağının altına alıp dururdu. On kişi bir ucundan tutup çekerlerdi. Deri parçalanır, ayağının altından alamazlardı. Kendini derinin üzerinden ayıramazlardı. Bir gün Resûlullah Efendimizi güreşe davet edip:

- Eğer beni yenersen sana iman getiririm, dedi.

Bunun üzerine güreştiler. Fahr-i Alem Hazretleri Ebü'l-Esved'i yere çaldı. Mel'un yine insafa gelip müslüman olmadı.” (Mevahib-i Ledünniyye, Cild 1, Sayfa: 494-495; Mir'ât-ı Kâinât, Cild 1, Sayfa: 541; Altı Parmak, Sayfa: 792-793)

Allahu Teala gönderdiği her peygamberi, her Mürşid-i Kamili zamanın en güçlü, en kuvvetli, en sözü tesirli insanlarından seçer gönderir. Hakiki evliyalar, büyük zatlarda ne fazla uzun boylu ne kısa boylu, ne fazla zayıf, ne şişman, az etine dolgun olur. Diğer bu vasıfları taşımayan insanlar evliya olsada büyük zat olamaz.

Dolayısı ile Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'de zamanın en güçlü, kuvvetli her güzel ahlâkça, merhametçe hepsinden üstünü idi. Bazı alimler Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'i övüyoruz diye zayıftı, kuvvetsizdi gibi  sözlerle karalarlar. Bu çok yanlıştır.

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) ne çok uzun boylu, ne kısa boylu, orta boylunun uzunu idi. (Şemail-i Şerif, Sayfa: 7; Şemail-i Resul, Sayfa: 24) Ayrıca ne şişman, ne çok zayıftı. Onun dininin bekçisi halifesi , vekili, varisi de öyle olması lâzımdır. Dîn hususunda çok şiddetli ve öfkeli idi. Kafire karşı şiddetli, mü'minlere karşı gönlü engin idi.  (Sûre-i Fetih, Ayet 29; Sure-i Maide, Ayet 54)

Kabe'yi tavaf ederken münafıklar Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i ve yanındakileri kasd ederek: «Bunlar çok zayıflamışlar yürüyecek takatları yok» dediler. Bunun üzerine Cebrail (Aleyhis-selam) bunu haber verdi.  Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

- İhramda sağ omuzunuzu açın, zayıf olmadığınızı görsünler dik ve sert yürüyün takatlı olduğunuzu bilsinler dedi. [(İslam Fıkhı «El Hidaye Tercümesi), Cild 1, Sayfa: 306; Benzeri; Sahih-i Müslim, Cild 4, Hadis No: 237 (1264), Sayfa: 140, Benzeri] İhramda sağ omuzu açmak ilk turlarda dik ve sert yürümek ondan kalmıştır.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) vahiy geldiği zaman ağırlaşır. (Sahih-i Buhari Tecrîd-i Sarih, Cild 1, Sayfa: 5) Deve üstündeyse deve kaldıramayıp yere çökerdi. (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 423-424) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ayaklarını yere kor  vahiy geçinceye kadar ağırlığını  deveye vermezdi. Deve ancak öyle durabilirdi. Aslında devede binili adamın ne kadar uzun boyluda olsa ayaklarının yere yetişmesine imkan yoktur. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in bu yaptığıda büyük bir mucizedir.

Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) anlatıyor.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e vahiy geldi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ayağı benim ayağımın üstündeydi. Kalabalık olduğundan çok sık oturmuşlardı. Vahyin ağırlığından ayağımın üzerine bir dağ devrildi sandım. Ne kadar çektim, çıkaramadım, çok ağırdı. Bağırmamak için kendimi zor zapt ettim. Vahiy geçti ağırlık kalktı. (Şevahidü'n-Nübüvve, Sayfa: 251)

Mekke feth edilmişti, putları kırıyorduk. Bir putun boyu yüksek ancak bir adam başka bir adamın omuzuna basar o puta yetişir. O zaman kırabilirdi. Ben:

- Ya Resulullah! Omuzuma çık putu kır, dedim. Bana, sen beni taşıyamazsın (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 474) Sen benim omuzuma bas dedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in omuzuna bastım, başımı Arşı âlâ'dan yukarıda buldum. O hal geçti, putun seviyesinde idim, vurdum, kırdım. Aşağı atladım, hiç sarsılmadım bu hale güldüm. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Niçin gülüyorsun ya Ali! Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Omuzundan aşağı atladım. En ufak bir sarsılma olmadı, hiç bir yerimde ağrımadı dedim. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Seni Resulullah kaldırdı, atlarken Cebrail tuttu. Niçin sarsıntı göreceksin buyurdu. (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 474-475; Altı Parmak, Sayfa: 675)

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in bu gibi acaib, garib mucizeleri, halleri , yaşantıları çoktur.

Mürşid-i Kâmil'inde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) gibi doğumu, yaşantısı, çocukluğu, hicreti, başından geçen hallerin bir benzerî kendinde olması lâzımdır.

Meselâ: Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) Mekke'nin zalim beyleri ile uğraştı. Fakir fukaranın hakkını kayırdı, korudu. Fakirleri evinde yedirdi, içirdi, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in zamanında islam dinine düşman Mekke'de yüzlerce bey vardı. Bu dîn-i mübini yaymak için hiç korkmadı, çekinmedi. İslâmiyetten sünnetten, yapacağından zerre kadar fire vermedi. Hatta söylediği sözlerden de zerre kadar fire vermedi. İşte Hakiki Mürşid-i Kâmil'in de hakiki din adamınında öyle olması lâzımdır.

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) Mekke'den Medine'ye hicret etti. 400 küsür km. On sene Medine'de kaldı. (Şemail-i Şerif, Sayfa: 381; Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 11, Sayfa: 29) Geri Mekke'yi zapt etti. Bilâl Babam Giresun'a sürgüne gitti. (On sene Giresun'da kaldı. Yaya, kese yol olarak Antep ile Giresun'un arası dört yüz km. kadardır.) Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) Medine'yi müslüman etti. O zamanda babam Giresun'un çoğunu namaza başlattı, kendine tabi etti. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) Mekke müşriklerine karşı fakir Ashâb-ı korudu. Babam zalim ağa ve beylere karşı fakir kimseleri korudu, örneği pek çoktur. Kısa yazıyorum. Hasılı Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in yaptığının bir benzerinide Bilal Babam yaptı.

Bilâl Babam'dan evvel dedemin zamanında elli sene Bilâl Babam'ın zamanında elli sene Bilâl Babam'dan sonra otuz sene kadar bizim zamanımızda hiç ayrıcalık yapmaksızın ümmet-i Muhammed zengin, fakir, hasta-sakat, köylü-şehirli, hatta başka yerde aleyhimizde atanlarda bizim evde yer, içer, yatar. İnşallah kıyamete kadar da aynı şekilde devam edeceğini umuyorum. Çünkü Bilal babam

- Benim bu kurduğum düzen kıyamete kadar bozulmayacak dedi.

Sağlığında yanına gelenlerin sayısından kat kat fazlası kabrine geliyor. Bilâl Babam her hali ile Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in yaptıklarının aynısını yaptı. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in okuyup hastalıktan sıhhate kavuşturduğu hastalar sayılamayacak kadar çoktur.  (Hayatü's-Sahabe, Cild 4, Sayfa: 261-262; Şevahidü'n-Nübüvve, Sayfa: 174-175; Sahih-i Buhari Tecrîd-i Sarih, Cild 9, Hadis No: 1443; Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 498) Bilâl Babam'ın zamanında ve şimdi bizim zamanımızda da bu Kûr'ân'ın şifası okunması ile sıhhate kavuşturulan hastalarda sayılamayacak kadar çoktur. Bu konu kitabımızda geniş olarak ilerde anlatılacaktır.

Misal:

Bir  tilki aç kalmış. Bir şey yiyeyim diye şehre inmiş, kovalamışlar. Boyacı küplerine atılmış, girmiş çıkmış başka küpe atılmış her küpten bir renk almış. Her renkten boyanmış dağa kaçmış. Bütün hayvanlar başına toplanmışlar.

- Sen kimsin? Nesin? demişler. Tilki:

- Ben Padişahım, demiş. Herkes rengine aldanmış. Bu söz aslanın hoşuna gitmemiş ama bir şeyde dememiş. Tilki ayıya emretmiş:

- Git bir koyun getir. Ayı koyunu getirmiş. Ayı hayvanların kasabı olduğu için yüzmüş, tilkinin önüne koymuş.

- Buyur padişahımız.

Tilki, ömründe yağlı koyun eti yememiş, hep bağırsak yemiş. Bir lokma yeyince tilkiyi et kesmiş, yiyememiş.

- Ben doydum, siz yeyin demiş. Diğer hayvanlar yemişler, herkes dağılmış. Aslan gizli bir yerde tilkiyi takip etmiş, tilki hiç kimse olmadığını görünce gitmiş bağırsaktan yemeye başlamış. Aslan anlamış ki bu tilkidir.   

Aslan bütün hayvanları çağırmış;

- Bütün hayvanlar bir sefer bağırsın ki; padişahımız belli olsun, demiş. Her hayvan bağırmış sıra aslana gelmiş, aslan kükreyince, bağırınca herkese bir korku, dehşet gelmiş. Aslan tilkiye:

- Sende bağır. Tilki tilkiye mahsus cılız zayıf bir sesle "bavk" diye bağırınca aslan:

- Ben seni ilk görüşümde senin tilki olduğunu bilmiştim. Senin rengin beni şaşırttı diye pençesi ile vurup tilkiyi öldürmüş. Ayıya:

- Git bir koyun getir, yüz. Ayı koyunu getirmiş, yüzmüş. Aslanın önüne koymuş. Aslan en güzel yağlı yerlerini yemiş diğerlerine de buyrun sizde yeyin demiş. Esas hakiki padişah gizlide bağırsak ile karnını doyurmaz, böyle yer, buyurmuş.

 

Yine bir misal: Bir tilki bir aslan'a:

- Sen her mahluku parçalıyor, yiyorsun. Benim gücüm yetmiyor bunun kolayını bana öğretsen olmaz mı? demiş. Aslan:

- Benimle gel demiş, beraber bir çayırda yayılan atın yanına gelmişler. Aslan tilkiye:

- Bana bak yelem kabardı mı? Tilki:

- Kabardı. Aslan:

- Bana bak gözlerim kızardı mı? Tilki:

- Kızardı.

- Şimdi ata bak. Aslan atı bir vuruşta yıktı ve tilkiye buyur ye, dedi. İşte öğrendin. Tilki ayının yanına geliyor. Ayıya:

- Canın et istiyor mu? Ayı:

- İstemez olur mu? Hemde nasıl.

- Öyle ise benimle gel.

- Benim yelem kabardı mı? Ayı:

- Hayır kabarmadı. Tilki:

- Kabardı diyeceksin. Ayı:

- Haydi kabardı.

- Gözlerime bak, gözlerim kızardı mı? Ayı:

- Kızarmadı. Tilki:

- Kızardı diyeceksin. Ayı:

- Haydi kızardı.

- Öyleyse şimdi ata bak. Tilki ata saldırdı. At bir tekmede tilkiyi yere düşürdü. Tilki can çekiyor, ayı baş ucuna vardı.

- Sen bu yele kabarmayı, sen bu göz kızarmayı aslandan gördün, ama senin aslın tilki. Zorla kabardı kızardı, dedirtmekle olmaz. İşte böyle bu hale gelirsin der.

Şimdi bizim zamanemizde de tasavvufta, tarikatta o aslan gibi olup bütün dünyanın gelmişin-geleceğin hiç bir kimsenin yapamadığı çok büyük, mühim işleri büyük tarikat pirleri tarih boyunca yapmışlardır. Onlar aslandır yapar ama bende aynı onun gibiyim, bende öyleyim diyen bazı sahte şeyhlar ortaya çıkıyor. Şeyhin sahtesi çok kötü, hakiki şeyh kitabımızda yazdığımız gibi olmalıdır. Onlar peygamber vekilidir. Sahte şeyhların aslı tilkidir. Sonunda hikâyemizde ki tilki gibi olur. Her itibar kazanan şeyin taklitçisi çok olur. Bu tarikat-ı Ali'yye-i Muhammediyye'de de çok büyük evliyalar, çok büyük iş görenler yetişmiş. Çok büyük rağbet kazanmışlardır. Bir insan soyguncuyum demekle kimseyi soyamaz. Kendisine tüccar süsü, bakanın oğlu-kardeşi süsü verir. Onunla soygunculuk yapar. Tarikat soyguncuları da bende bir şey yok diyerek kimseyi soyamaz. Ben Şeyhim ben de ileri geçtim. Peygamberimiz'i şöyle gördüm, böyle gördüm, der. Tarikat pirlerinin yaptıklarını kendisi de yapıyormuş gibi söyler. Onların gölgesi altında kandırır, soygunculuk yapar. Sizde böyle söyleyenlere, inanmayın, yalan söylüyor. Allah'u Teâlâ'nın kitabına Resûlünün, sünnetlerine bakın. Bir silahın kendisi ne kadar süslü olursa olsun, hatta altın kaplamalı da olsa hedefe değmeyip patlamadıktan sonra o silah beş kuruş etmez. İnsanda aynıdır.

Sünneti Resulullah kendinde olmayan bid'at ehli olan şeyhler zahir alimler altın kaplamalı, süslü tüfek gibi dış görünüşü çok iyi ne patlar, ne de hedefe değer. Allah ve Resulullah yanında hiç kıymeti olmaz.

Bazı kimseler, Peygamberimizi övüyoruz zannedip karalarlar, karaladıklarının farkında olmazlar. Meselâ: "Peygamberimiz yemeğe arpa ekmeği bulamazdı , ayağına giymeye çarık bulamazdı , aç kalırdı midesinin üstüne taş bağlardı" derler. Bunlar yanılmıştır. 

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurmuştur:

«Rabbim beni gaibten yedirir, içirir» (Kütüb-i Sitte, Cild 9, Hadis No: 3137; Sünen-i Ebu Davud, Cild 9, Hadis No: 2374)

Bir insan çalışmazsa Allahu Teala onun rızkını veremez gibi o imajda konuşup vaaz eden alimlerimiz zamanemizde çoktur. Kur'an-ı Kerim'de Allahu Teala buyuruyor:

- Zekeriya (Aleyhis-selam) Hazreti Meryem'in odasına her gelişinde cennet meyvaları görürdü. (Sure-i Al'i İmran, Ayet 37)

Allahu Teala İsa (Aleyhis-selam)'ma bir rivayette dördüncü kat semada bir rivayettede ikinci kat semada ikibin seneden beri rızkını veriyor. (Envarü'l-Aşıkîn, Sayfa: 221) Ashab-ı Kehf'i 309 sene uyuttu rızkını uykuda verdi. (Surei Kehf, Ayet 25) Yunus (Aleyhis-selam)'a da balığın karnında kırk gün  bir rivayette de altı ay (Envarü'l-Aşıkîn, Sayfa: 196) gaibten rızkını verdi. Onların yeme imkanları yoktu gaibten verdi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e yeme imkanı varken ömür boyu gaibten yedirdi.

Çünkü sebebli zahirden yemede kafir, mü'min, alim-cahil hepsine normaldir. Ama hiç zahirden sebebsiz yukarda Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ve evvelki peygamberlerin yedikleri gibi bu yeme insanın içerisine nur olur. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i de zahirde Allahu Teala pek az yediriyor diğer yemelerini bu dediğim gibi sebebsiz veya manen yediriyor. Çünkü bunda da evvelki peygamberlerin hepsinden üstün olması lazım. Musa (Aleyhis-selam)'a, İsa (Aleyhis-selam)'a ömürlerinde pek az havadan sofra indi. (Sure-i Araf, Ayet 160, Sure-i Bakara, Ayet 57) Bıldırcın kudret helvası yağdı. (Sure-i Taha, Ayet 80) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ki onlarınkinden çok üstün olmalıdır,  Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ashabına, Ashab-ı Suffasına ve kendine ömür boyu kudretten, gaibten aynı rızklar geldi, yediler, doydular. (İlerde yazılıdır, Sayfa: 63-64. Oradan okuyunuz.)

Yine aynı konuya misal;

Hadis-i Şerif:

“Siz hastayı ye diye zorlamayın, onu Allah yedirir.” (Muhtarü'l-Ehadisin Nebeviyye, Hadis No: 943, Sünen-i Tirmizi, Cild 3, Hadis No: 2112)

Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) savaşta her gün daha az yiyor aç harb ediyor, ama çevikliği vuruşu gücü gittikçe fazlalaşıyor. Takatsız kalıp harb edememesi lazımken yemedikçe daha fazla harb ediyor. (İlerde Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin konusunda geniş açıklanmıştır.)

Giresun'da Bilal Babam bir mağazacının dükkânında dururlarken bir hoca: :

- Peygamberimizin malı yoktu. Aç kalır, karnına taş bağlardı. Sırtına giyecek bulamazdı, yamalı giyerdi. Bu sözleri söylüyor ve sen bu kadar zenginlikle nasıl cennete gireceksin?  diyor Mağazacı:

- Peygamberimiz eğer bu senin dediğin gibi ise, açsa, çıplaksa ondan ne beklenir. Hocanın maksadı mağazacı kendisine bir şeyler versin. Babam da tesadüfen aynı mağazada bulunuyor. Mağazacı:

- O, senin dediğin gibi ise ondan ne beklenir, deyince Babam, hocadan tarafa dönüp:

- Ürmesini bilmeyen it, sürüye getirir kurt, derler. Sen burada ürmesini bilmedin, adamın dînden, imândan çıkmasına sebep oldun. Sana, bir derviş gelse “riyâzetle Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in çalıştığı gibi çalışacağım, nefsimi şeytanımı yeneceğim. Nasıl çalışmam lazım diye sorarsa sen ona bunları söyle. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in yemediği , yiyecek bir şey bulamadığından değil, riyâzet yaptığından idi.

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in hayatı üç bölüme ayrılır:

1- Doğumdan evlenene kadar.

2- Evlendikten, Peygamberlik gelinceye kadar.

3- Peygamberlik geldikten vefatına kadar.

1- Çocukluğu yetimlikle geçti ama, aç kalmadı. Çocukluğunda da bir çok Peygamberlik alâmetleri kendisinde görülüp çok kimseleri müslüman etti. Yani Peygamberliğin olan hali ve işâretlerinden gittiği yerdeki alenen görülen bereketlerden bütün millet istifade ediyordu. Bu hali anlayanlar büyüyünce bizi ümmetliğe kabul et dediler. Çocukluğunda girdiği evde hayır, bereket hiç eksik olmadı. (Altı Parmak Kitabı, Sayfa: 267) Değil kendi bütün ev halkı komşular, herkes onun bereketinden fazlası ile isdifade ettiler.

2- Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazreti Hatice Validemiz ile evlendikten sonra (25 ile 40 yaş arası); bundada bazı haller oldu. Buna riyazet hali denir.

Riyâzetin faziletinin büyüklüğünden söyleyen Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) Efendimiz'e

- Riyazet nasıldır? diye ashab sordular. Buyurdu ki:

- Az yemek yemek, (Marifetname, Sayfa: 597; Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2486; Kimya-i Saadet, Sayfa: 399; Müzekki'n-Nüfus, Sayfa: 300; Ramuzu'l-Ehadis, Hadis No: 415)

Az uyku uyumak,  (Müzekki'n-Nüfus, Sayfa: 333, 336, Muhtarü'l-Ehadisin Nebeviyye, Hadis No: 850, Sayfa: 455; Marifetname, Sayfa: 597, 616)

Dünya kelâmını az konuşmak  (Müzekki'n-Nüfus, Sayfa: 304; Kenzü'l-İrfan, Hadis No: 959; Marifetname, Say-fa: 629, 631; Kütüb-i Sitte, Cild 16, Hadis No: 5910) diğer vakitlerini ibâdetle, tâatle değerlendirmektir. 

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'de bunun mucibince mucize ile binlerce kişiyi hiç yoktan doyurdu. Allahu Teala'dan dua ile bir gün aç kalmayı, bir gün tok kalmayı istedi. Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 527; Müzekki'n-Nüfus, Sayfa: 117)  Bu duasını Allah'u Teâlâ kabul etti ve kendini ömür boyu bir gün aç bir gün tok eyledi. Bunu Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) bilerek, isteyerek seve seve yaptı. Sonraki harblerde çok zenginlediği halde yine o duasına sadık kaldı.

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'e Allah'u Teâlâ:

- İstersen şu dağları altın edeyim dedi.

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem):

- Ben ümmetimi istiyorum dedi.” (Berîka, Cild 4, Sayfa: 72-73; Kimyâ-ı, Saâdet, Sayfa: 638; İhyâu Ulumi'd-Dîn, Cild 4, Hadis No: 235, Sayfa: 360; Nura Doğru, Cild 4, Hadîs No: 1, Sayfa: 1925)

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) zenginlik anlarında da yine aynı bunu bozmadı. Bir gün etli, yağlı, iyi yemekler yer, bir gün aç kalırdı. Bunun dışında haftanın iki gününü ve senenin bir çok günlerini de oruçlu geçirirdi. Buna tasavvuf lisanı ile nefis ile mücahede derler.

Müzekkî'n-Nüfus kitabında; Evliyalar iki günde bir yer üç günde bir yer, haftada, kırk günde, hatta altmış günde bir yer diye yazar. Bu yazıyı Bilâl Babam'dan sordular. Bilâl Babam:

- Onlar Resûlullah gibi yapıyorlar, tuzsuz, yağsız, arpa ekmeği çok az miktarda yeyip aç kaldığını yemedi sayıyor, etli, yağlı yediğini yedi sayıyor. Onlarda yukarda sayılan günlerde çok az miktarda tuzsuz arpa ekmeği yer, bir gün etli, yağlı yer demektir buyurdu.

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) ilk çalıştığı zamanlarda çok az miktarda aylarca tuzsuz, yağsız arpa ekmeği yer. Bir gün normal, etli, yağlı yerdi. Müzekki'n-Nüfus kitabına göre yapanlarda herkes takatı kadar Peygamberimiz'in yaptığına benzetmeye çalışır, buyurdu.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) yememiş, aç kalmışdı, az yemiş, bazende kafirler Hendek Muharebesinde ve başka zamanlarda aç kalması için ambargo uyguladılar. Bazande büyük mucizeler göstermesi için Allahu Teala yaptı.

Hendek harbinde bir avuç hurmayı aç kalan Medine Halkına, 400 sahabeye askere yedirdi ve hurma yine arttı. (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 464; Altı Parmak kitabı, sayfa: 607)

Bir kuzunun etini Medine halkına yedirdi. Yine arttı. (Riyazü's-Salihin, Hadis No: 518; Sayfa: 376; Altı Parmak, sayfa: 606)

Bir bardak sütü 400  sahabeye doyana kadar içirdi, süt yine arttı. (Riyazü's-Salihin, Hadis No: 500, Sayfa: 365; Ashabın Dilinden Peygamberimizin Hayatı, Hadis No: 411, Sayfa: 258-259. )

Bir arı Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e gelip bizim balımızı getirin yiyin dedi. Arıyı takip ettiler çok büyük miktarda bal getirdiler. Bu ve bu gibi mucizelerin söylenebilmesi için Allahu Teala evvela aç bırakıyor sonra mucizelerle ashabı doyuruyor.

Allahu Teala Kur'an-ı Kerim'de birin yerine on, yetmiş, yüz, yediyüz, bin vereceğini vaad ediyor. Hadis-i Şerifte'de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Allahu Teala'nın birin yerine iki milyon vereceğini vaad ediyor. Buna dinimizce bereket derler. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in yukarda yazdığımız mucizeleri ve bu yaptıkları, söylenmeye söylenmeye unutulmuş. Allahu Teala: «Ben rezzaku alemim, alemlerin rızkını verenim.» buyuruyor. (Sure-i Hud, Ayet 6; Sure-i Ankebut, Ayet 60)

Hadis-i Şerif: «Eğer siz Allah'a hakkıyla tevekkül etseniz Allah sizi sabah aç gidip akşam tok dönen kuş misali rızıklandırır.» (Ramuzu'l-Ehadis, Hadis No: 4412)

Bunun gibi misaller ayetler ve hadisler çoktur. Eğer dünya yüzündeki insanoğlundan başka yabani hayvanlar yiyecek bulamayıp aç kalıp insanların bakımı ile beslense bin bu dünya gibi içinde insan dolu dünya olsa hepside onların bakımı ile görevlense hepsinin yiyeceğide temin edilse insanoğlu bunların hazır yiyeceğini verip yedirmeden yine aciz kalır. Denizin dibindeki suyun içinde görünmeyen ufak varlıklar, havanın yüzündeki kuşlar toprağın içindeki sürüngen hayvanlar, kıtalardaki yaşayan hayvanlar hepsini bir düşünsen insanoğlu bunların hazırlanmış yiyeceğini verip yedirmeden acizdir. Ama Allahu Teala hepsinin rızkını yoktan var edip yediriyor. Aç kalan acından ölen işlerinde yok ancak Allahu Teala onlara gadab edip gadabından dolayı rızkını vermedi ise ancak onlar acından ölür. Yine Allahu Teala bir insanın rızkını keserse ona pehriz, riyazet yaptırır az yedirir veya hasta eder yedirmez, içirmez bitkisel hayat yaşatır veyahutta ayılara ve bir çok hayvanlara kış uykusu verip hiç acıktırmadığı gibi yedirmeden doyurur. Allahu Teala'nın büyüklüğünü bu açıdan düşünürsen yine nihayetsizdir.

Bir insanın vücudundaki akyuvarlar, alyuvarlar bu dünyanın insanının elli mislinden daha fazladır. Bir metre küp deniz suyunun içinde gözle görülmeyen iki buçuk milyon canlı vardır. Toprağın içi aynı işte. Bunların hepsinin rızkını Allahu Teala veriyor. İnsanoğlu bunların rızkı hazırlansa sadece verip yedirmeden acizdir.

İşte o gibi zatların görünüşü bizim gibi ama bizden ayrı çok yönleri vardır. En fazlada Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ümmetinde bu gibiler kıyamete kadar devam eder.

Benim yazdığım bu kadar ayetlere karşılık Allahu Teala çalışmadan kimsenin rızkını veremez diye bir ayet bir hadis göstersinler, sadece olmaz olamaz demekle, imkansız gibi muğlak sözlerle üzerini kapatıyorlar. Biz müslümansak Kur'an-ı Kerim'in A'sından Z'sine kadar hepsine inanıp itikat etmemiz lazımdır. Hazreti Meryem gibi, Hazreti İsa gibi Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Ashab-ı Suffası gibi bu dünyanın insanlarının hepsi tam tamına çalışsa Allahu Teala bu dünyanın insanının hepsine gaibten rızk verir. Ellerindeki yiyecek rızklarını biraz evvel hadisi kudside yazdığım rakamlara göre iki milyon misline kadar artırrır. Bir kilo unun iki milyon misli arttığını düşün elindeki cüz'i bir paranın iki milyon misli arttığını düşün. İşte onu Allahu Teala gaibten rızklandırır. Bu kadar yazdığım ayetlere karşılık itiraz edeceklerden ayet isterim şu ayete göre  veremez desinler yoksa Kur'an-ı Kerim'e muhalefet suçundan yarın mahşerde Allahu Teala tarafından yargılanacaklarını düşünsünler. Sen bir kuldun hemde benim Habibime tebliğ ettiğim dinin bekçisi idin. Kur'an-ı Kerim'de de bu ayetleri okudun, neresine, niçin neden inanmadın diye Allahu Teala soracak.

Allahu Teala bu söylediklerimizin hepsini fazlası ile yapar. İnancımız var, amenna ve saddakna inanıyoruz. Allahu Teala gaibten vermeye kadirdir ama biz onu Allahu Teala'dan hak edip alıp o şekilde alacak gibi inanca, itikada görüşe sahib değiliz. Allahu Teala veremediğinden değil bizim Allahu Teala'nın dediği gibi çalışamadığımızdan vermez. Başta hocalarımız, din adamlarımız Allahu Teala'nın bu gibi sözlerine  karşı çıkarsa hiç kimsenin rızkını Allahu Teala sebebsiz vermez derse milletde hocanın sözünü bir ayetmiş, hadismiş gibi kabul ederse Kur'an-ı Kerim'de ki yukarda saydığımız bu inanç bu görüş tamamen ortadan kalkar. Hali ile Kur'an-ı Kerim'in dediği değilde insanların zahiren zanları-görüşleri yazılıyor. İnsanoğlu nefsinin, şeytanının esiri olduğundan onların ağzına göre konuşmak çok hoşuna gidiyor. Allahu Teala verir, kadirdir muhakkak yapar, onun olsun dediği her şey olur. Salih (Aleyhis-selam)'ın duası ile dağ yarıldı, içinden deve çıktı dağın içindeki deveyi yapan, meydana getiren dağı yaran, yavrulattıran hiç yoktan bunların hepsini yapan Allahu Teala değil mi?  Kur'an-ı Kerim'de sayılamaycak kadar bu gibi haller doludur. Güneşi doğduran Allahu Teala, yağmuru yağdıran Allahu Teala, rüzgarı estiren Allahu Teala, toprağı yaratan her şeyi bitirecek yetiştirecek kapasiteye getiren Allahu Tealadır. Allahu Teala bunların hiç birisini yapmasa, güneş doğmasa, toprak, su, hava yaratılmasa çalışma ile rızk alacakların hangisi alabilir? Bu saydıklarımızın aslını incelersen yine Allahu Teala'nın büyüklüğüne, varlığına, birliğine dayanıyor. Havanın yüzünde bütün dünyayı doyuran denizleri, gölleri, dereleri meydana getiren selleri düşün. Bunun yerden bulutlardan yukarı çıktığını düşün, bu suyu denizlerden dünya yüzünden bulutlardan daha yukarı 3-5 bin metre yukarı basmayı motor kurup motopomplarla oraya sadece aktarılması işini bir sene bu suyu yukarı basmayı fennin insan gücünün basmasını düşün. Dünyanın tümü motopomp olsa ay, güneş, yıldızlar yakıt olsa hepsiyle havanın yüzüne 5-10 km yukarıya bu suları bassan; oraya basılmasına oraya o suyun birikmesine imkan var mı?

Güneşin verdiği ısıyı düşün. Bir sene insanoğlunun ısıtması ile olabilir mi? Kışınki soğuğu yaz günü gibi klima ile dünyayı ısıtmayı düşün. Buna kul gücünün yirminci, otuzuncu, kırkıncı, ellinci asırların ne kadar fen ilerlese yapamayacağını düşün. İşte bunların hepsinin gerisinde Allahu Teala'nın varlığı birliği, kuvveti, kudreti, azameti vardır.

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) buyurdu:

- Davud (Aleyhis-selâm)'ın orucu en makbul oruçtur. O bir gün yer bir gün tutardı. (Sahih-i Buhâri Tecrid-i Sarih, Cild 4, Hadîs No: 581; Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 250)

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) hem Davud (Aleyhis-selâm)'ın orucunu tutar, haftanın iki gününü, (Ramuzu'l-Ehadis, Hadis No: 352; 601 (30. Bölüm) her ayın onüç, ondört, onbeş'ini  (Kütüb-i Sitte, Cild 9, Hadis No: 3164) Recep, Şaban, Muharrem gibi ayları oruçlu geçirirdi.  (Sünen-i Tirmizi, Cild 2, Hadis No: 733-734; Sünen-i Ebu Davud, Cild 9, Hadis No: 2336; Sünen-i ibn-i Mace, Cild 4, Hadis No: 1648)  Hemde yiyeceği olduğu halde yemeyerek  riyazetle bilerek, bir gün aç, bir gün tok kalırdı.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Davud (Aleyhis-selam)'ın orucunu bu hesaba göre dört sefer yapmış oluyor. Çünkü diğer peygamberlerden her meziyette üstün olması lâzımdı. 

3- Peygamberlik geldikten sonra; kendine inananlar çoğaldı. Sırası ile Bedir, Uhud, Hendek savaşları oldu. Sonra Mekke'nin fethi oldu. Mekke'nin fethinden sonra fütuhat açıldı. Fütuhat; harpte ise zaferin çok kolay kazanılması, fakirse dünya malı, servetinin hiç sebebsiz de olsa kendisine bol miktarda gelmesi, hatta sözü geçersiz ise sözünün tesirli olması, hasta ise sıhhate kavuşması  hasılı bu gibi olan şeylere Allah'u Teâlâ'nın kolaylık vermesidir. En mühimide harplerde Allahu Teala'nın zafere çok çabuk kavuşturmasıdır. Ondan sonraki harplerde hiç duraklama olmadı her savaş zafer ile neticelendi. Harb sonu kafirden alınan ganimet malı, harb edeceği kafir ile anlaşıp fidyeye bağlaması, kafir krallarının korktuğundan dolayı bol hediye getirmesi [İslam Tarihi, (M. Asım Köksal), Cild 7, Sayfa: 292; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in hanımları kitabı, Cild 1, Sayfa: 378-379] Fütühat olunca bunların hepsi birden oldu. Bunlarla kısa zamanda çok zengin oldular. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Bu kadar çok zenginliğine rağmen bütün servetini dağıttı. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) ilk ettiği duada ve ilk istediği bir gün aç bir gün tok kalayım duasına sadık kaldı.

Bir sefer seksen bin akça geldi. Kendi evine girdirmeden hepsini fakirlere dağıttı. (Dört Büyük Halife, Sayfa: 39 Menkıbe 23) Hesapsız, sayısız Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e dünya serveti aktı. Geldikçe Allah yolunda hepsini dağıttı. Yine de gelen malının nihayeti yoktu. Alınan ganimet malı gelen hediye, alınan haraçlarla son zamanlarda zenginleyince buyurdu ki:

- Ashâbtan ölenin borcu bana ait malı mirası çocuklarına ait. Çünkü ben onlara çocuklarından daha yakınım. (Sünen-i Nesei, Cild 3-4, Hadîs No: 1963; Mevâhib-i Ledünniyye, Cild 1, Sayfa: 678) Yeni müslüman olan bir beye yüz deve hediye verdi. [Siyer-i Nebi, Cild 3, Sayfa: 642; İslâm Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 11, Sayfa: 478] Şöyle ki:

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in yüz sağımlık devesi, yetmiş keçisi, on yedi cins atı vardı. (Mevahib-i Ledünniyye, Cild 1, Sayfa: 384-385) Atlardan birisi Arabistan koşusunun tümünü kazandı. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) atın terini mendili ile siliyor, at yine terliyordu. "Bahir oldun" dedi. O atın ismi, Bahir kaldı. Bahir, deniz demektir. (Mevahib-i Ledünniyye, Cild 1, Sayfa: 384-385) Kesimlik devesi çok idi.

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in vefatından sonra, Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in Taif'teki bir hurma bahçesini iki yüz bin altına sattılar. Taif'teki çiftliğinde bir çok sağımlık, kesimli