DÖRT BÜYÜK HALİFE (ŞEMSÜDDİN
AHMED EFENDİ) KİTABINDAN ALINAN
HAZRETİ EBU BEKİR (RADİYALLAHU
ANHU) İLE İLGİLİ MENKIBELER
(Dört
Büyük Halife Kitabı (Şemsüddin Ahmed Efendi), s. 25-96)
Hazreti
Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) şerîatın ilk göz nurudur. Hazreti Muhammed
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in refîkıdır. Mağaradaki iki kişinin ikincisidir.
İsmi Abdullah'tır. Künyesi Ebû Bekir'dir. Babasının adı Osman, künyesi Ebû
Kuhâfe'dir. Arablarda künye ile çağırmak âdet olduğundan Ebû Bekir ismi meşhûr
olmuştur. Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in dedeleri sırasıyla Âmir, Amr, Ka'b,
Sa'ad, Temim Mürre'dir. Mürre, Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'in
yedinci dedesidir. Böylece Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) temiz neseb ile yedinci
dedesinde Resûlullah (Sallallahu aleyhi
vesellem) ile birleşir. Hazreti Ebû Bekir'in ismi önceleri Abdülkâ'be idi.
Resûlullah bu ismi Abdullah olarak değiştirdiler. Resûlullah (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in ilk değiştirdikleri isim budur.
1. Menkıbe: Lâkab-ı şeriflerden biri «Atik» idi. Resûlullah
(Sallallahu aleyhi vesellem) onun mübarek yüzüne bakıp «Bu cehennem ateşinden
atikdir.» Yani âzâd edilmiştir, buyurdular. Bundan sonra atîk lâkabı yayılıp,
meşhûr oldu. Bir lâkabı da «Sıddık»'dır. Resûlullah (Sallallahu aleyhi
vesellem)'ı tasdik ettiği için bu isim verilmiştir. Sıddîk, ziyâde inanıcı
demektir. (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 651)
2. Menkıbe: Sıddîk, lügatte üç manâya gelir.
Birincisi:
Çok doğru söyleyicidir. Bu manâ «Tâcü'l-İslâm» da bildirilmiştir. Yusuf sûresindeki
(Sure-i Yusuf, Ayet 46) Sıddîk lâfzı bu mânâya tefsir edilmiştir.
İkincisi:
Kendi sözünün doğruluğunu, işi ile gösteren kimse manâsınadır.
Üçüncüsü:
Dâimi olarak tasdik etmek manâsınadır.
Hazreti
Ali (Radiyallahu anhu) hadîs-i şerîf rivâyetini hiç kimseden yemin etmeksizin
kabûl etmezdi. Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'den kabul ederdi. Bu, onun
birinci manâda sıddîk olduğunu göstermektedir. Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu
anhu)'in ikinci manâda sıddık olduğu aşikardır. Tasdiki devamlı olup şübhe
ihtimali olmadığından sıddîk lakabı üçüncü manası ile de düşünülmüştür. Husûsen
mi'râç gecesinin sabâhında Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):
-
Beytül Mukaddese gittim. Orada Peygamberlerin rûhlarına imam olup iki rek'ât
namaz kıldım. (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 431; Altı Parmak Kitabı, Sayfa:
390) Oradan göklere yükselip Allah'u Teâlâ ile görüştüm. Ümmetime bir gün bir
gecede elli vakit namaz farz kılındı. Geriye dönerken Musa (Aleyhis-selâm); Bu
kadar namaz kılmağa ümmetin güç yetiremez diyerek geri çevirdi. Allah'u Teâlâ
on vakit bağışladı. Geriye dönerken Musa (Aleyhis-selâm) tekrar beni çevirdi.
On vakit namaz daha bağışlandı. Böylece beş kerre gidip geldim. Beş vakte indi.
Musa (Aleyhis-selâm) beni tekrar çevirmek isteyince; artık Rabb'imden haya
ederim. Ben bu beş vakit namazâ râzıyım dedim. (Ya Musa bu beş vakti kılmayanda benim ümme-tim olmasın buyurdu.) Allah'u
Teâlâ bu beş vaktin elli vakte bedel olacağını bildirdi. (Altı Parmak, Sayfa:
437)
Elli vakit namaz olmuş idi farz
Ümmetim yapamaz halın ettin arz
Sen deyince beşe indi itiraz
Miracında ya Muhammed Mustafa
Sonra
Beytül Mukaddese gelip, Mekke'ye döndüm, buyurmuştur. Bu gidip gelme gâyet kısa
zamanda olmuştur. Gidip geldikten sonra yattığı yerin henüz soğumadığı
Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in ağzından rivâyet edilmiştir.
Kâfirler
bu kıssayı duyunca akla uygun değildir diyerek inkâr ettiler.
Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in yanına gelerek:
- Senin dostun bir gecede Kudüs'e ve göklere gidip
geldiğini söylüyor ne dersin? dediler. Hiç tereddüt etmeden, hemen tasdik edip:
- O söylüyorsa doğrudur, inandım O yalan söylemez,
buyurdu. Bunun için kendisine Sıddîk denildi. (Altı Parmak, Sayfa: 441-442)
Kâfirler Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in mi'râca çıkmasını az zamanda çok iş görmesini
akla uygun değil diye inkar ettiler. Şimdi bilhassa alimler arasında
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in mevlidini yasaklamak, mi'racını
övülmesini yasaklamak, onu söylememek, Allah'u Teâlâ Kur'ânda Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem)'i övdüğü halde, kendisini arşı ala'ya çekip konuştuğu halde
bunları millet-i islâmdan saklamak Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi
Vesellem)'in miracını inkâr eden o inkârcıların inkârlarına ne kadar benziyor?
Mevlüd okumayın demek, Münâfıkların Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'i küçültmek için çeşitli bahaneler arayıp onu kötülemek istediklerine
ve yasakladıklarına, aleyhinde söylediklerine ne kadar çok benziyor.
Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) Sıddîk lakabının gökten indiğini
yemin ederek söylemiştir.«Doğru haber getiren ve onu tasdik eden..» (Sure-i
Zümer, Ayet 33) meâlindeki âyet-i kerîmede doğru haber getiren kimsenin,
Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem), onu tasdik edenin de Ebû Bekir
(Radiyallahu anhu) olduğunu tefsir âlimleri söylemişlerdir. Hazreti Ali
(Radiyallahu anhu)'nin yukardaki sözünün bu âyet-i kerime'ye istinad
ettiği kuvvetle muhtemeldir.
Sen Allahu Teala'ya hakiki kul
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e hakiki ümmetsen Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem)'in övülmesini sizden men eden nedir? Mevlidi benimsememek,
doğrudan Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i benimsememektir. Mevlidi,
musafaha, salavatı şerifeyi yasaklamak Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'e inançtanmı, nefretten mi? Sevgiden mi? İrenmeden mi? İleri geliyor.
Sen nasıl ümmetsinki senin peygamberini Kur'an övsün, hadisi kudsiler övsün
bütün mü'minler övsün, sen yasakla. Münafıkların tek kabahati Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in övülmesini yasaklamak sözlerini yalanlamaya
çalışmak değil mi?
Dünyanın insanının hepsi
mevlidi, musafahayı, salavatı şerifeyi yasaklasa hepsini günahkar edip
cehenneme attırmaya Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Allahu Teala
yanındaki hürmeti, büyüklüğü yeterde, artarda. Allahu Teala senin ibadetini
kabul ederse ibadettir. Kabul etmezse kupkuru yorgunluktan başka bir şey
değildir. Çünkü Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) zamanında onun
arkasında namaz kılan, onunla hacca giden, onunla oruç tutan, onunla cihada
giden münafıkların hiç bir amelini Allahu Teala kabul etmediği gibi «münafıklar
cehennemin en dibindedir» (Sure-i Nisa, Ayet 145) ayeti geldi. Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in mevlidine, musafahasına selavatına, övülmesine
karşı gelirsen seninkini de Allahu Teala aynı o münafıkların ibadetini kabul
etmediği gibi kabul etmez. Ne bir üst mahkemeye müracat edebilirsin ne ağzını
açabilirsin, cehenneme gidersin. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in
onun sevgisinin ona aşırı derece kalbinden ve fiilen göstererek
destekleyenlerin milyonlarcası Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in
hatırı için cennete, onun sevgisini kısıtlamak benimsememek onun sünnet ve
sözlerine karşı gelmek ve onu en büyük önder ve kurtarıcı olarak tanımamak
milyonlarca cenneti kazanmış müslümanı cehennemlik eder.
Ey Müslümanlar! Bazı sapık
görüşte olan beşinci mezheblerin sözlerini söyleyerek onların aferinine kurban
gitmeyin. Allah'ın kitabı olan Kur'an-ı Kerim'den ve Resulullah'ın sözlerinden
sünnetlerinden ayrılmayın.
Allahu Teala Kur'an-ı Kerim'de:
«Allah'a ve Resulüne itaat edin....»
(Sure-i Nisa, Ayet 69) buyuruyor. Allahu Teala kendine itaatle,
Resulüne, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e itaatı aynı sayıyor.
Sende mevlidi, musafahayı, salavatı Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in övülmesini yasaklarsan hali ile Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'e itaat etmemiş oluyor, Allahu Teala'ya ve Kur'an-ı Kerim'e asi
gelmiş oluyorsun. Allahu Teala'ya ve Kur'an-ı Kerim'e asi gelenin yeride
cehennemdir. Bu hususta daha fazla iddia edeceklere derim ki: Haşa sümme haşa
siz Allahu Teala'dan başka kendinize bir Allah, tanrı bulun. Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'den başka kendinize bir peygamber bulun onun
getirdiği dini mübinden başka kendinize
bir din bulun. Mademki Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i ve onun
sözlerini hiçe sayıyorsunuz sizin Allah'ınız peygamberiniz dininiz, kitabınız,
kurtarıcılarınız varsa bizimde kurtarıcılarımız bunlardır deyin. Siz Allahu
Teala'dan haya etmeden Kur'an'ı okur
müslümanız dersiniz, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den haya
etmeden onun dinini, kendini sözlerini hiçe sayarsınız hem de Allah'ın has kulu
Peygamberimizin has ümmeti olduğunuzu iddia edersiniz. Münafıkların tek
kabahati Allahu Teala'ya, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e,
Peygambirimizin sözlerine tam inanamayıp arada müzebzeb, ikicikli kalmalarıdır.
Müzebzeb inanma ile inanmama arası demektir. Tam inansa mü'min olacak, tam
inkar etse kafir olacak. Kafir bilmiyor iman etmiyor, mü'min biliyor tam iman
ediyor. Sende her şeyi tam biliyorum diyorsun abdest, oruç, namaz, ibadet vs..
tamam ama gerçek mü'minler gibi inanamıyorsun. Sizi Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem)'e, sözlerine dört dörtlük tam inandırmayan nedir? Sözüm çok
ağır gelebilir ama mahşerde ahirette öte dünyada sözümün en doğru sizin için en
iyi olduğuna yazdığım ayet ve hadislere güvenerek tam inanıyorum. Dünyada
fırsat elinizde iken sizde tam inanın çürük iman, çürük tahtaya basma gibidir.
3.
Menkıbe: Rivâyet ederler ki, Ebû Bekir
(Radiyallahu anhu)'in annesi Ümmülhayr Hâtunun, doğan her oğlu ölürdü. Hazreti
Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) doğunca, annesi kucağına alıp Beyt-i Şerife
götürdü.
- Ey Kâ'be'nin sahibi Rabbim! Senden bu çocuğumu bana
bağışlamanı, ömürlü olmasını diliyorum, dedi. Hemen Beyt-i Şeriften beyaz bir
el çıkıp Hazreti Ebû Bekir'in elini tuttu. Bir ses işitildi:
- Ey Allahın kulu kadın, kucağındaki çocuk kurtulacak.
Allah'ın Resûlünün dostu olacaktır. Resûlden (Sallallahu aleyhi vesellem) sonra
halifesi olacaktır dedi. Ümmülhayr bunu işitince şükür secdesi etti.
4.
Menkıbe: «Meâliyü'l-Ferş ilâ Avâliyil-Arş»
isimli kitabta Kaadı Ebül-Hasan, Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu)'den rivâyet
etmiştir.
Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) bir gün Ashâb-ı
Kiram (Aleyhimür-rıdvan) ile oturuyorlardı. Konuşma sırasında Ebû Bekir
(Radiyallahu anhu):
- Yâ Resûlullah! Senin hakkın için ki, ömrümde hiç bir
puta secde etmedim, dedi.
Hazret-i Ömer (Radiyallahu anhu):
- Niçin Efendimizin hakkı için yemin ediyorsun, bu kadar
cahiliyet zamanında yaşadın, dedi.
Hazreti
Ebû Bekir:
- Babam Ebû Kuhâfe
bir gün beni puthaneye götürdü. Bunlar senin ilâhındır, bunlara
secde et, dedi. Beni orada bırakıp gitti. Ben, putun yanına gidip, karnım aç,
bana yemek ver dedim. Cevap vermedi. Su istedim, cevap vermedi. Elbisem yok,
beni giydir dedim. Yine cevap vermedi. Bir taş alıp, bu taşı senin üzerine
atıyorum, ilâh isen mâni ol dedim. Yine cevap vermedi. Taşı puta attım, yüzünün
üzerine düştü. Babam gelip gördü:
- Oğlum, niçin böyle yaptın dedi. Eve götürdü. Annem, bu
çocuğu kendi haline bırakalım. Bunun hakkında Hak Teâlâ tarafından bana hitab
gelmiştir, eseri zuhur edecektir, dedi. Anneme, sana gelen hitab ne idi? diye
sordum, senin doğduğun gece doğum sancısı içinde iken hâtiften bir ses işittim.
Ey Hâtun sana müjdeler olsun! Doğacak çocuğun adı yerde atîk, gökte sıddık
olacak ve Hazret-i Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem)'e yâr ve refîk
olacaktır, dedi.
Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu) diyor ki:
- Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) sözünü bitirince Cebrail
(Aleyhis-selâm) nâzil olup, Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'e Ebû Bekir
doğru söylüyor diye üç kere tekrarladı.
6.
Menkıbe: Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):
- İlk İslam'a gelen ve en önce Resulullah (Sallallahu
aleyhi vesellem) ile kıbleye karşı namaz kılan Ebu Bekir'dir buyurdu.
Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu
anhu) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e peygamberlik gelince beş vakit namaza başladı. Daha evvel nafile
namazlar kılardı beş vakit namaza başlayıp peygamberlik gelince ilk defa
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ile namaz kılan Hazreti Ebu Bekir
(Radiyallahu anhu)'dir. Daha evvel Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)
Hıra mağarasında ibadet eder, zikir eder ve nafile namazlar kılardı. Aslında
her beş vaktin birisi daha evvel bir peygamberden kalmıştır. Adem
(Aleyhis-selam) dünya karanlık gece iken dünyaya geldi, ortalık ışıyınca
şükrane olarak Allahu Teala'ya karşı iki rek'at namaz kıldı. Nuh (Aleyhis-selam)
öğle vakti tufandan yere ayak bastı. Dört rek'at namaz kıldı, Yunus
(Aleyhis-selam) ikindi vakti balığın ağzından karaya çıktı. Dört rek'at şükrane
olarak namaz kıldı. İkindi namazı ondan kaldı. Böylece her peygamberden bir
namaz kaldı. Yatsı namazının arkasından namaz kılmayı Allahu Teala mi'raçta
emretti. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Allah için namaza durdu bir
rek'at namaz kıldı ümmeti aklına geldi. İkinci rek'atı ümmeti için kıldı ve
selam vereceği zaman Hazreti Ebu Bekir aklına geldi ayağa kalktı üçüncü rek'atı
Hazreti Ebu Bekir için kıldı. Derler ki Allahu Teala emrettiği için farz Ebu
Bekir için üç rek'at kılması vacib derler. Maliki mi Hanbeli mi bilemiyorum ama
bir mezhebe göre iki rek'at ayrı kılınır o Allahu Teala'nın emri bir rek'at
ayrı kılınır. O vacibtir bizim mezhebimize göre üçü birden kılınır üçüde
vacibtir.
Hazreti Ebu Bekir'in iman etmesi şöyle oldu.
Önceleri tüccarlık yapar, ticaret için sefere çıkardı.
Ekseriya Şam'a giderdi. Seferde iken bir gece rüyasında ay'ın gökten inip
kucağına geldiğini ve onu eliyle tutup sinesine bastığını gördü. Uyanınca
Yemliha adlı rahibe rüyasını tabir ettirdi. Rahib:
- Sen neredensin? dedi. Hazreti Ebu Bekir:
-
Hicazdanım dedi.
- İşin
nedir? diye sordu.
-
Tüccarım dedi. Rahib gülerek:
- Rüyanda büyük müjdeler vardır tabirini istersen
bahşişimi ver dedi. Hazreti Ebu Bekir on
iki altın verdi. Rahib:
- Gökten inen ay ahir zaman peygamberidir. Yakında zuhur
edecektir. Sen onun hayatında veziri, sonra da halifesi olacaksın. Ey arab kardeşim
onu gördüğün zaman bana haber gönder. Eğer sağ olursam onunla görüşürüm, eğer
ölmüş olursam selamımı söylersin. Ben onun dinine girmişim ümmetinden olmuşum.
Ahirette beni şefaatten unutmasın dedi. Hazreti Ebu Bekir:
- Bana bir mektub ver dedi. Rahib oniki satır halinde bir
mektub yazıp verdi. Mektubta Hazreti Muhammed'e selam verdikten sonra: «Sen
ahir zaman peygamberisin. Alemlerin Rabb'inin Resûlüsün. Bu mektubu Ebu Bekir
bin Ebi Kuhafe ile sana gönderiyorum. Ben sana inandım ve ümmetinden oldum. Ebu
Bekir bana rüyasını tabir ettirdi. Bu rüyaya göre Ebu Bekir'in senin vezirin ve
sonra halifen olması lazımdır. Eğer sağ olursam huzurunuzla şereflenir,
önünüzde cihad ederim. Eğer yetişemezsem ahirette beni şefaatinden unutma» diye
yazmıştı.
Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu) rahibe:
- Eğer tabirin doğru çıkarsa yüz altın daha vereceğim
dedi.
Şam'dan Mekke'ye döndükten sonra oniki sene geçmişti.
Hakk Teala Hazreti Muhammed'e peygamberlik verdi. Resulullah (Sallallahu aleyhi
vesellem) Hazreti Ebu Bekir'i gördü. İslama çağırdı. Hazreti Ebu Bekir mucize
istedi. Mübarek elini Hazreti Ebu Bekir'in göğsüne koyup gördüğü rüyayı Yemliha
adlı rahibin tabirini o zamandan beri oniki yıl geçtiğini oniki altın verdiğini
yüz altında vaad ettiğini ve rahibin mektubunu anlatarak:
- Bu mucize yetmez mi? buyurdular. Hazreti Ebu Bekir
(Radiyallahu anhu) parmağını kaldırıp kelime-i şehadet getirdi.
7.
Menkıbe: Huzeyfe bin Yemân (Radiyallahu anhu) rivâyet etmiştir. Bir gün sabah namazından
sonra Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) dönüp Ebû Bekir (Radiyallahu
anhu)'i sordu. Hiç kimse cevap vermedi. Ayağa kalkıp:
- Ebû Bekir nerededir? diye sordular. (Arka safdan):
-
Emredersiniz Ya Resûlullah! dedi. Onu yanlarına çağırdılar, geldi.
-
Ya Ebû Bekir! Nerede idin, birinci rek'âtta bana yetişemedin mi? diye sordular.
Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu):
-
Yâ Resulullah! Birinci rek'âtta seninle berâber tekbir getirdim. Fatiha okumağa
başlama sırasında abdestimden şüphelendim. Abdest almak için dışarı çıkarken
mescid kapısında bir ses işittim. Geriye döndüm, altından bir kabın asılı
olduğunu gördüm. İçinde su vardı. Üzerine bir mendil örtülmüş idi. Mendilin
üzerinde Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah, Ebû Bekir Sıddîk yazılı idi.
Mendili kaldırıp abdest aldım. Yine mendili kabın üzerine örttüm. Kab gaib
oldu. Dönüp birinci rek'âtta size yetiştim, dedi. Resûl-i Ekrem (Sallallahu
aleyhi vesellem):
-
Ya Ebû Bekir, sana müjdeler olsun! Namazda okumamı bitirdim. Rükûa gidecektim.
Dizlerim tutuldu, sen gelinceye kadar rükûa gidemedim. Abdest suyunu veren
Cebrâil, mendil tutan Mikâil ve dizlerimi tutan da İsrafil (Aleyhis-selâm) idi,
buyurdular.
8. Menkıbe: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz,
Hakk Teâlâ'nın emri ile hicret edeceği zaman:
-
Bu yolda bana kim arkadaşlık eder, buyurdular. Herkesten önce Ebû Bekir
(Radiyallahu anhu) ileri atılıp:
-
Canım yoluna feda olsun, bu hizmete beni kabûl eyle, diyerek iltica ve tazarrû
edince, Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) kabûl buyurdular.
Geceleyin
Ay ve Zühal yıldızı gibi yola çıktılar. Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu),
düşmanların izlerini bulamamaları ve Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'ı
korumak için sağa, sola geçerdi.
-
Ya Ebû Bekir! Niçin ızdırab, çekiyorsun, kendin için mi korkuyorsun? buyurunca:
-
Hayır öyle bir şey düşünmüyorum, sizin bir kılınıza bile zarar gelmemesini
istiyorum, dedi. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):
-
Üzülme, Allah'u Teâlâ bizimle beraberdir, (Sure-i Tevbe, Ayet 40) buyurdular.
Mağaraya gelmişlerdi. Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu):
-
Ya Resûlullah! Biraz sabredin, önce ben gireyim, yılan, akreb olabilir, size
zarârları dokunmasın, dedi.
İzin
verildi, içeri girdi. Mağaranın içi zehirli yılan ve akreb dolu idi. Hazreti Ebû
Bekir (Radiyallahu anhu)'i görünce hepsi bir deliğe girdi. Mübarek gömleğini
yırtıp delikleri tıkadı. Deliğin birini tıkayacak parça kalmamıştı. O deliğe de
mübarek ayağını dayadı. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) mağaraya
besmele ile girdiler.
O gece
orada kaldılar. Sabahleyin Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in üzerinde
gömleğini göremeyince:
-
Ne oldu? diye sordular. Hazreti Ebû Bekir de yılan ve akreb deliklerini
tıkadığını söyleyince Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):
-
Ya Rabbi! Ebû Bekir'i kıyamet günü benim derecemde, benimle beraber bulundur!
diye dua buyurdu.
9. Menkıbe: Resulullah
(Sallallahu aleyhi vesellem) mağarada Hazreti Ebu Bekir'in yüzünde değişiklik
görüp sebebini sordu. Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu):
-
Ayağım ile kapattığım delikten bir yılan ayağımı soktu ayağımı çeksem çıkıp
size zarar vereceğinden korkuyorum dedi. Resulullah (Sallallahu aleyhi
vesellem):
-
Ayağını çek buyurdular. Ayağını çekince heybetli ve zehirli bir yılan çıktı.
-
Ey yılan! Benim mağara arkadaşıma
sırdaşıma eziyet etmeğe Allahu Teala'dan korkup benden utanmıyor musun?
buyurdu. Yılan:
-
Ey Allah'ın habibi! İnsanların cinlerin peygamberi. Sana yalnız insanlar değil
hayvanlar, kuşlar, yılanlar, karıncalar hepsi aşıktır. Hatta bu köleniz, gözü
yaşlı büyüklerimizden yüksek vasıflarınızı dinlemiş, mübarek yüzünüzü görmeğe
aşık olmuştum. Bu mağarayı şereflendireceğinizi de biliyordum. Onun için çok
zamandan beri bu sıkıntılı mağarada gece-gündüz demeyip yolunuzu bekliyordum.
Bu karanlık mağaraya siz güneş gibi girdiniz fakat sıddıkın engel oldu. Artık
benden korku ve haya kalktı. Bu küstahlığa cesaret ettim diyerek özür diledi.
Resulullah
(Sallallahu aleyhi vesellem) özürünü kabul etti. Hazreti Ebu Bekir'in yarasına
mübarek tükrüğünden sürdü hemen iyi oldu. (Şevahidü'n-Nübüvve, Sayfa: 87)
Yılan'ın büyüklerimiz dediği İsa (Aleyhis-selam)'dır.
Şöyle ki: İsa (Aleyhis-selâm) bir gün vaaz ederken insan, hayvan, kurt, kuş
bütün mahlukat dinliyordu. İsa (Aleyhis-selam) ahir zaman peygamberi gelecek diye
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in vasıflarını dünya yüzüne gelmesi
ve büyüklüğünü anlatırken bir yılan Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'e aşık oldu. İsa (aleyhis-selam)'a:
- Ben onu nerde görebilirim? deyince İsa
(Aleyhis-selâm):
- O Peygamber olunca kâfirlerin sıkıştırmasıyla
kaçacak. Mekke'nin filan tarafında bir mağaraya girecek o mağarada beklersen
onu görürsün deyince yılan o mağaraya geldi. Altıyüz sene bekledi ve
Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'i gördü. (Altı Parmak Kitabı, Sayfa:
466)
Altıyüz sene mağarada kalan
Seni görmek için bekledi yılan,
Hicretinde aşkını eyledi ilan
Ne kadar güzeldin ya Resûlullah.
10. Menkıbe: Mağarada bir gün
Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'i susuzluk dolayısı ile hararet bastı. Resûlullah (Sallallahu aleyhi
vesellem)'a arzedince:
-
Dışarı çık. Orada akan ırmaktan iç, buyurdular.
Hazreti
Ebû Bekir emre uyarak dışarı çıktı. Kardan ak ve soğuk, baldan tatlı ve miskten
daha güzel kokulu bir ırmak gördü. İstediği kadar içti. Geriye dönünce:
-
Ya Resûlullah! Bu dağın başında kimsenin görmediği şekilde güzel su nasıl
akıyor? dedi.
Hakk
Teâlâ cennet nehirlerine müekkel olan meleğe, cennet nehirlerinden birini Ebû
Bekir'in içmesi için bu mağaranın önünden akıtmasını emretti, buyurdular.
Hazreti
Ebû Bekir (Radiyallahu anhu), sevincinden ağlayarak:
-
Anam, babam sana feda olsun! Ebû Bekir'in Hakk Teâlâ katında cennet ırmağını
Mekke'nin dağından akıtacak kadar kıymeti var mıdır? dedi.
-
Evet Yâ Ebû Bekir, Hakk Teâlâ Hazretleri katında daha da fazla kıymetin vardır.
Beni Peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki; sana buğz eden
kimseler, yetmiş yıl ibadetleri bile olsa cennete giremezler, buyurdular.
11. Menkıbe: Resûlullah
(Sallallahu aleyhi vesellem) o mağarada üç gün üç gece kalmışlardı. Mağaranın
tavanında üç gün boyunca yemeden, içmeden duran bir kuş, Hazreti Ebû Bekir
(Radiyallahu anhu)'in dikkatini çekti:
-
Ya Resûlullah! Bu kuşun haline hayret ediyorum. Allah'u Teâlâ: “Yerde yürüyen
hiç bir canlı hariç olmamak üzere rızıkları Allah'ın üzerinedir.” (Sure-i Hud,
Ayet 6) buyurmuştur, dedi. Hazreti Ebû Bekir bu düşüncede iken Cebrail
(Aleyhis-selâm) nazil oldu. Allah'u Teâlâ'nın emriyle Hazreti Ebû Bekir'in kuş
ile konuşacağını, Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'a bildirdi. Hazreti
Ebû Bekir (Radiyallahu anhu):
-
Ey kuş! Allah'u Teâlâ'nın izniyle ne yiyip ne içtiğini bana söyle, dedi.
Kuş
ağlayıp, bir zaman baygın olarak yere düşüp sonra kalkıp:
- Ya Ebû Bekir! Bunu bana sorma. Bu Hak Teâlâ ile benim
aramda olan bir sırdır. Başkasının öğrenmesini istemem, dedi. Hazreti Ebû Bekir
(Radiyallahu anhu):
- Ey mübarek kuş artık emrolundun, söyle dedi. Kuş:
- Hazreti Adem (Aleyhis-selâm)'ın yaratılmasından bin yıl
önce Hakk Teâlâ beni yarattı. Yiyeceğim, içeceğim iki kelimedir. Acıkınca birini
söyler doyarım. Susayınca diğer kelimeyi söyler kanarım, dedi. Hazreti Ebû
Bekir (Radiyallahu anhu):
- O iki kelime nedir? diye sordu. Kuş:
- Acıkınca sana buğz edenlere lânet ederim, doyarım.
Susayınca, seni sevenlere istiğfar eder, kanarım dedi.
Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) bunu işitince
ağladı. Ümmetinden bir kısmının Hazreti Ebû Bekir'e buğz edeceklerine üzüldü.
Yani cenneti kazanmışken Hazreti
Ebu Bekir (Radiyallahu anhu)'e buğz, kin, adavet, düşmanlık beslediklerinden dolayı
cehenneme gideceklerini bu yüzden bütün ibadet ve emeklerinin heba, zay
olacağını düşündü ve üzüldü.
13.
Menkıbe: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)
mi'raç gecesi Cebrail (Aleyhis-selâm)'a:
- Ümmetimin hepsine sual, hesab var mıdır? diye sordu.
- Ebû Bekir'den başka herkese vardır. Ona «buyur hesabsız
cennete gir!» denilecektir. O da:
- Dünyada beni sevenler benimle beraber girmeyince ben de
girmem, diyecektir.
14.
Menkıbe: İmam Fahreddin Râzî (Rahmet-ullahi Aleyh) bildiriyor:
Bir gün iki cihanın sultânı, insanların ve cinnin
peygamberi, alemlerin Rabb'inin sevgilisi Muhammed Mustafa (Sallallahu aleyhi
vesellem) Hazretlerine bir gümüş yüzük hediye getirmişlerdi. Hazreti Ebû Bekir
(Radiyallahu anhu)'e:
- Yâ Atik! Bu yüzüğü bir kuyumcuya götür, üzerine Lâ
ilâhe illâllah yazılsın, buyurdu. Hazreti Ebû Bekir yüzüğü alıp kuyumcuya
götürdü:
- Bu yüzüğün üzerine Lâ ilâhe illallah Muhammedün
Resûlullah yaz, dedi.
Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) böyle
emretmemişti, fakat Allah'u Teâlâ'nın ism-i şerifi ile Resûl-i Ekrem'in ismi
şerifinin ayrı olmasını uygun görmemişti.
Kuyumcu Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in söylediği
gibi yazdı. Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) kuyumcudan alıp, Resûlullah
(Sallallahu aleyhi vesellem)'a götürürken Hakk Teâlâ, Cebrail
(Aleyhis-selâm)'a:
- Çabuk git! Habibimin yüzüğüne Ebû Bekir ismini yaz,
çünkü Ebû Bekir benim ismim ile Habibimin isminin ayrı olmasını uygun bulmadı.
Ben de Habibimin isminden Ebû Bekir'in ismini ayırmayı uygun görmedim, buyurdu.
Cebrail (Aleyhis-selâm) derhal yetişip mübarek yüzük Hazreti Ebû Bekir'in
elinde iken ve haberi yok iken yüzüğe Ebû Bekir ismini yazdı. Sonra Ebû Bekir
(Radiyallahu anhu) yüzüğü Sultan-ı Enbiya'ya teslim etti. Resûl-i Ekrem
(Sallallahu aleyhi vesellem) yüzüğe baktılar, yüzüğün üzerinde «La ilâhe
illâllah Muhammedün Resûlullah, Ebû Bekir Sıddîk» yazılı idi. Hazreti Ebû
Bekir'e bu yüzüğün üzerine yalnız Lâ ilâhe illallah yazılması söylenmişti.
- Halbuki fazla yazılmış, hikmeti nedir? diye sordular.
Hazreti Ebû Bekir çok utandı, terledi. Bir cevap vermeden
Cebrail (Aleyhis-selâm) gelip Hakk Teâlâ'nın selâmını söyledikten sonra:
- Ebû Bekir'in yüzükte kendi adının yazıldığından haberi
yoktur, ben yazdırdım. Habibim üzülmesin, buyurduğunu söyledi ve olanları
anlattı.
Aklı ve ilmi olanlar buradan Hazreti Ebû Bekir'in Hakk
Teâlâ katındaki mertebesini anlarlar.
15.
Menkıbe: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)
buyurmuştur:
- Hakk Teâlâ'nın emriyle Arasat meydânında eni, boyu
yirmi mil uzunluğunda(her mil 1800
metredir) olan sarı yakuttan bir
taht getirilir. Sonra sağ tarafına aynı büyüklükte altından bir taht daha
konur. Sol tarafına da ona yakın büyüklükte gümüşten bir taht konur. Yâkut
taht'a Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu), sağdakine güzel bir melek,
soldakine yine bir melek otururlar. Sağdaki melek ayağa kalkıp:
- Ey Müslümanlar! Cennetin hazinedarı Rıdvan benim. Hakk
Teâlâ bana cennet kapılarının anahtarlarını almamı, Habibine (Sallallahu aleyhi
vesellem) götürmemi, selamını söylememi ve Resülünün razı olduklarını cennete
götürmemi emir buyurdu. Ben de cennetin anahtarlarını Resûlullah'a götürdüm.
Hakk Teâlâ'nın buyurduğu emri söyledim. Bu anahtarları Ebû Bekir'e götürün, çünkü ben ümmetimin günahkârlarına
şefaat edeceğim, bu hizmeti Ebû Bekir görsün, buyurdu.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) en günahkar, günahı kebair işlemiş, sonra pişman olmuş, tevbe etmiş
veya Resulullah'ın son derece aşırı olarak sevgisini kazanacak, hal, iş hareket
yapmış veya söz söylemiş bu yüzden çok günahkar olduğu halde Resulullah'ın şefaatına uğramaya hak kazanmış
kişilere şefaat edip onları kurtaracağım
buyuruyor. Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu)'e ise:
- Sen normaldekileri kurtarmak
için bu anahtarları al buyuruyor.
Biliniz ki, cennetin anahtarlarını Ebû Bekir'e teslim
ettim. Onun razı olduklarını cennete götüreceğim, istemediklerini cennette
bırakmayacağım, diyecektir.
Sonra, sol tarafta gümüş tahtta oturan melek ayağa kalkıp
söze başladı:
- Cehennem hazînedarı Mâlik (cehennemin kapıcısı, cehennemi yöneten) benim. Hakk Teâlâ bana
cehennemin kapılarının anahtarlarını verdi. «Bunları Habibime ver, benden selâm
söyle, onun razı olmadıklarını cehenneme atarsın» buyurdu. Ben de Resûlullah
(Sallallahu aleyhi vesellem)'a götürdüm. Hakk Teâlâ'nın emrini ilettim.
- Yâ Mâlik! Benim
işim ümmetimden günahı çok olanlara yardımcı olmaktır. Sen bunları Ebû Bekir'e
ver, bu işi o yapsın, buyurdu.
Ben de anahtarları Ebû Bekir'e teslim ettim. Onun razı
olmadıklarını Hakk Teâlâ'nın emriyle cehenneme götüreceğim diyecektir.
16. Menkıbe: Bir
gün Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)
Resûl-i Ekrem ve Nebiyyi Muhterem (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazretlerinin huzûrunda otururken bir edebsiz
gelip Hazreti Ebû Bekir'e dil uzatmaya yakışıksız sözler söylemeye başladı.
Server-i Kâinat Aleyhi Efdalü't-tahiyyat Efendimiz hiç bir şey söylemez, hatta
bazende tebessüm buyururlardı. Hazreti Ebû Bekir, edepsizin sözleri uzadıkça
üzülüyordu. Bedbahtın sözlerinin bitmediğini görünce dayanamayıp bir kaç söz
söyledi.
Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) saâdetle yerinden
kalkıp gittiler. Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) arkasından yetişti:
- Yâ Resûlullah! O bedbaht hayâsız konuşurken bir şey
söylemediniz. Bendeniz söze başlayınca oradan kalktınız. Bunun hikmeti nedir?
diye sordu. Cevabında:
- Ya Sıddîk! O edebsiz sana dil uzatmaya başladığı zaman
Hakk Teâlâ, o edebsizi yanımızdan kovması için bir melek göndermişti. Sen
gazaba gelip söze başlayınca melek gidip yerine şeytan geldi. Ben de şeytanın
olduğu yerde duramayıp kalktım, buyurdular.
Yine buyurdu ki: O edebsiz sana
dil uzatıp kötü söyledikçe melaikeler başına toplanmış sen sabrediyor,
sabrettikçe Ebu Bekir'in sabrının büyüklüğünü bu yüzden Allahu Teala yanında
derecesinin büyük olduğunu birbirlerine söylüyor ve gülüyorlardı. Melekler güldükçe
bende gülüyordum. Sen söze başlayıp karşılık verince sana öfke geldi, öfke
gelince melekler gitti şeytan geldi. Meleklerin gitmesine şeytanın gelmesine
ağladım. Şeytanın geldiği cemaatte de ben duramam o şeytanı sen öfkelenerek
çağırdın. Çünkü öfke şeytandandır. (Ramuzu'l-Ehadis, Hadis No: 2760-2761)
Demek ki Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in olduğu cemaate
bile şeytan anında hemen gelebiliyormuş. Çünkü öfkeli olan söze, işe
şeytan karışır. Burada söylenilen sözde de öfke var. Şeytan karışmak için oraya derhal gelir. İşte şeytan Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in cemaatine, işine bile karışıyor. Bir odaya
ışığın girmesiyle karanlığın gitmesi, karanlığın gitmesi ile ışığın dolması bir
an meselesidir. Allahu Teala ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)
nurdur, ışıktır. Şeytan zulumat karanlıktır. Zulumat Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem)'e selavat getirilen yerde duramaz ancak oraya şeytanın
girebilmesi için ya şeriatsız bir iş, hal hareket veya öfke ve benzeri şeytanın
gelebileceği şeyler olması lazımdır. Bir saniyenin içinde şeytan yok Allah
rızası var yine bir saniye içinde Allah'ın rızası yok şeytan var demektir.
Hadîs-i Şerîf: “Her yüz senede bir müceddid gelir.”
(Müzekki'n-Nüfus, Sayfa: 419; Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 403)
Onların isminin anıldığı yerde şeytan duramaz kaçar.
Buna nasıl oluyor diyenlere selevatı şerife getirilen yere, musafaha edilen
yere şeytan gelemez. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in isminin
anıldığı yerde duramaz, kaçar. Müceddid de Peygamber vekilidir.
(Ramuzu'l-Ehadis, Hadis No: 2719) Ona çağrılan yerde de şeytan duramaz kaçar.
“Onların sözleri Peygamber sözüdür” (Ramuzu'l-Ehadis,
Hadis No: 6385)
“Onların konuşan dili Allah'u Teâlâ olur.” (Sahih-i
Buhari Tecrîd-i Sarih, Cild 12, Hadis No: 2042)
Onun için şeytan onun isminin anıldığı yerde duramaz
kaçar.
Salavat görmüş şeytan gibi kaçıyor derler. Selevatta
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ismi geçiyor. Ezan sesindede
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ismi çağrılınca o sesin
duyulmayacağı yere şeytan kaçar. (Kütüb-i Sitte, Cild 8, Hadis No: 2433) Çünkü
ezanda Muhammed Resulullah diye bağırıyor.Yine:
“Esnemek şeytandandır” (Ramuzu'l-Ehadis, Hadis No:
2315, 2316) Bir insan esneyeceği zaman Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) üzerine selevâtı şerife getirmeyi aklına aldığı an, şeytan kaçar,
esneme geçer. Hadîs-i Şerîfine göre ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in hakiki müceddidin isminin anılıp ona çağrıldığı yerde şeytan
duramaz, kaçar sözüne göre Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in
huzurunda olsa bile şeytanın karışacağı iş, hal, hareket zuhur ederse şeytan
derhal oraya gelir ve müdahele edebilir. Allahu Teala'nın ve Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in bir kanunu var bir de şeytanın kanunu var.
Bunlar birbirine zıddır Allahu Teala'nın kanunu olup şeytanın kanunu olmazsa
şeytan oradan kaçar şeytanın kanunu olursa şeytan oraya muhakkak gelir
demektir. Ateşin suya, ışığın karanlığa, soğuğun sıcağa zıt olduğu gibi Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in selavatı, Euzü Besmele bunlar nurdur bunların
olduğu yerde şeytan duramaz kaçar. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):
- Abdest alırken ayağınızdaki topuğunuzda kuru yer
kalırsa namazda şeytanın kıldığınız namaza müdahele etmesine sebeb olur
buyurdu. (Sünen-i Ebu Davud, Cild 1, Hadis No: 173; Kütüb-i Sitte, Cild 10,
Hadis No: 3604-3605)
17. Menkıbe: Bir gün iki
cihanın efendisi, Allah'ın Peygamberi (Sallallahu aleyhi vesellem) Âişe-i
Sıddîka'nın (Radiyallahu anha) hücresine teşrif etmişti:
-
Yiyecek bir şeyin var mıdır? diye sordular. Hazret-i Âişe (Radiyallahu anha):
-
(Latife olarak), Bu gece kaldığınız yerde bir şey hazırlamadılar mı? dedi.
Bu
sözden Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) müteessir olup dışarı çıkmaya
hazırlandılar. Hazreti Aişe cübbesinin mübarek eteğinden tutup özür diledi ise
de, Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) mübarek eteğini çekip dışarı
çıktılar. Hazreti Aişe, Fahr-i kâinâtın üzüldüğünü anladı. Başını secdeye koyup
Hakk Teâlâ Hazretlerine yalvarmaya başladı.
-
Yâ Rabbi! Senden başka halime acıyacak, bana yardım edecek kimsem yoktur, deyip
göz yaşlarını akıtmaya başladı.
Allah'u
Teâlâ lütfedip Hazreti Aişe'nin duasını kabul buyurdu. Cebrail
(Aleyhis-selâm)'ı Habîbi Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'e gönderdi. Resûl-i
Ekrem bir ayağını mescidden içeri atmıştı. İkinci ayağını atarken Cebrail
(Aleyhis-selâm) yetişip:
- Mescide
girmeye izin yok, dedi.
-
Ya Cebrail kardeşim, sebebi nedir? diye sorunca:
-
Hazreti Âişe (Radiyallahu anha)'nin gözü ırmak gibi akıyor. Hakk Teâlâ, gidip
onu teselli etmeni emir buyurdu, dedi.
Resûlullah
(Sallallahu aleyhi vesellem) evine geldi. Hazret-i Âişe Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'i karşılayıp af etmesini diledi. Resûl-i Ekrem
özürünü kabul buyurdu.
Hakk
Teâlâ, Cebrail (Aleyhis-selâm)'a:
-
Habibim ile Aişe'yi biz barıştırdık. Onlara bir de ikram edelim. Git cennet
nimetlerinden al, onların önüne götür buyurdu. Cebrail (Aleyhis-selâm) cennet nimetlerinden
getirip önlerine koydu. Hazreti Aişe bir lokma Resûlullah (Sallallahu aleyhi
vesellem)'e verir, ikinci lokmayı kendisi yerdi. İki lokma kalınca Resûl-i
Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):
-
Bu iki lokmada baban Ebû Bekir için kalsın, buyurdu. Hazreti Ebû Bekir'i o
kadar çok severdi ki onsuz bir lokma yemez. O'ndan bir an ayrılmazdı. Bunun
için cennet nimetlerinden Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'e ayırdı. O
esnada kapı çalındı.
-
Ya Âişe! Kapıda ki Ebû Bekir'dir. Söyle içeri gelsin, buyurdular. Hazreti Ebû
Bekir içeri girdi.
-
Yâ Ebû Bekir! Bu iki lokma cennet yemeklerindendir, senin için ayırdık,
buyurdular. Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) o iki lokmayı eline alıp
birini Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'e, diğerini de Hazreti Âişe
(Radiyallahu anha)'e verdiler. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):
-
Ya Ebû Bekir! Niçin bu iki lokmayı kendin yemedin de bize ikram ettin diye sordu.
-
Ya Resûlullah! Sizin yemeniz benim yememden bin kat daha hayırlıdır, cevabını
verdi. Hazreti Ebû Bekir, Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) ile ne zaman
görüşmek istese görüşürdü. Resûl-i Ekrem bir işte müşavere edecek olsa, Hazreti
Ebû Bekir ile ederdi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) hiç bir zaman
Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'den incinmemiştir. Daima Peygamberimizin
emrine uyar, itaat ederdi. Aksini yapmaz hatta hatırına bile getirmezdi.
19. Menkıbe: Yine «İrşâdü's-Sıddîk» kitabının yazarı bildirmiştir:
Bir gün Resûllulah (Sallallahu aleyhi vesellem):
«Ebû
Bekir'in imanı bütün mü'minlerin imânları yekûnu ile tartılsa Ebû Bekir'in
imanı ağır gelir» (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 656) ve bir rivâyette de
«Rüyamda kıyâmet kopmuş, mahşer yerinde terazi kurulmuştu. Ebû Bekir'in imanı
bütün mü'minlerin imanları yekûnu ile tartıldı. Ebû Bekir'in imanı daha ağır
geldi.» buyurmuştur.
Yine rüyamda herkes beyaz gömlek giymiş bazısınınki
dizinde bazısınınki biraz aşağı bazısınınki aşık hizasında Ebu Bekirin'ki yerde
sürünüyor. Manası nedir ya Resulullah? Herkesin imanı nisbetinde gömleği
uzundur. Onun için Ebu Bekir'in gömleği yerde sürünüyor buyurdu. (Hacı Muhammed
Bilal-i Nadir Hazretlerinin Vaaz Bandından alınmıştır.)
Hadis-i Şerif:
Ebu
Said'il Hudri (Radiyallahu anhu) şöyle diyordu: Resulullah (Sallallahu aleyhi
vesellem) şöyle buyurdu:
Uyuduğum
esnada gördüm ki halk (bana) arz olunuyorlar, üstlerinde de gömlekler vardı. Bu
gömleklerin kimi memelerine varıyor, kimi bundan aşağıya ulaşıyordu. Ömer ibn-i
Hattab da geçti. Onun üstünde (eteklerini yerde) sürüdüğü bir gömlek vardı.
-
Ya Resulullah! Bunu ne ile yorumladın? diye sordular.
- Din ile cevabını verdi. (Sahih-i Müslim, Cild 7, Hadis
No: 15 (2390), Sayfa: 288; Dört Büyük Halife Kitabı, Sayfa: 103; Menkıbe 5)
Dinde şeriatın hükmünde dini
hükümlerde, dini işlerde Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) hariç gelmiş ve gelecek peygamberlerin ve ashabın
hepsinden üstündür.
Rüya, rüya tabircisinin tabir
ettiği şekilde çıkar. Allahu Teala rüya
tabiri için kendisine ilhamla bildirir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) Hazreti Ebu Bekir hakkındaki gördüğü gömlekler imanla, Hazreti Ömer
hakkındaki gördüğü gömlekler dinle tabir
ediyor. Nitekim Yusuf (Aleyhis-selam)'a zindanda iki zindan arkadaşı
latife olup görüşmek için asılsız bir rüya uydurdular. Yusuf (Aleyhis-selam)
rüyayı tabir etti. Onlar rüyanın aslı yok, biz seninle alay etmek için rüyayı
uydurduk dediler. Yusuf (Aleyhis-selam): Siz rüyayı ister görün, ister görmeyin
ben yorumunu yaptım size o rüyayı uydurtturanda Allahu Teala rüyada gösterip
söyleyecekte Allahu Teala. Benim yorumum kesin çıkacaktır dedi ve Yusuf
(Aleyhis-selam)'ın dediği şekilde rüya çıktı. (Envarü'l-Aşıkîn, Sayfa: 91) Hiç
rüya olmazsa hiçte latife ile söylemese sadece Allahu Teala ilham ile bildirse
yine söylediği sözler çıkar. Nitekim ayetler gelmezden evvel Hazreti Ömer'in
Allahu Teala'dan ilham alıp söylediği sözlerin bir çokları hakkında önce
Hazreti Ömer söylüyor, arkasından onun sözlerini doğrulayan ayet geliyor.
Hadis-i Kudsi:
Allahu Teala sevdiği kulun kalbine
bakar neyi görürse onu yapar. (Tam İlmihal,
Sayfa: 20; Ramuzu'l-Ehadis, Hadis No: 1270; Kimya-i Saadet, Sayfa: 753))
Ben bir kulumu seversem onun gören gözü, işiten
kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı, söyleyen dili ben olurum. (Sahih-i Buhari
Tecrîd-i Sarih, Cild 12, Hadis No: 2042) Bunlardanda anlaşılıyor ki onların
ağızlarından çıkan söz ok gibidir yaydan çıkan ok geri dönmez muhakkak hedefini
bulur.
20. Menkıbe: Yine
«İrşâdü's-Sıddîk» kitabında bildirmiştir:
Bir
gün Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu
anhu) ile musafaha edip:
-
Yâ Ebû Bekir! Sana müjdeler olsun! Hakk Teâlâ bütün insanlara umumi sana hususi
olarak tecelli eder, buyurduğunu Enes bin Malik (Radiyallahu anhu) rivâyet
etmiştir.
Hazreti
Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) anlatmıştır:
-
Cahiliyet zamanında bir gün, bir büyük ağacın altında otururken bir dal başıma
eğildi. Bir de ses işittim. Yakın zamanda Kâ'be de Haşim Oğullarından
Abdullmuttalib'in evladından Muhammed adlı bir Peygamber çıkacaktır. Onun kadar
şanı büyük bir peygamber ne gelmiş, ne de gelecektir. Peygamberlerin
sonuncusudur. Onun dinine önce sen
gireceksin, ona en yakın sen olacaksın,
dedi. Ben de ağaca hitaben o peygamber zuhur ettiği zaman bana
haber ver, dedim. Ağaç ile böylece sözleştik. Resûlullah (Sallallahu aleyhi
vesellem) Peygamberliğini açıklayınca ağaçtan:
- Ey Ebû Kuhâfe'nin oğlu! Sana müjde olsun, söylediğim
peygamber zuhur etti. Acele et, onun dinine önce senin girmen lazımdır dedi. Sabahleyin
sevinç ile Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'in evine giderken yolda
rastladım. (Bundan sonrası altıncı menkıbede bildirilmiştir).
21.
Menkıbe: Bir gün Serveri Kâinat (Aleyhi
efdalü't-Tahiyyat) mescidde oturmuş, Cebrail (Aleyhis-selâm) ile
konuşuyorlardı. Ashâb-ı Kiram (Aleyhimür-rıdvân) mescide geldiklerinde Resûl-i
Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'i meşgul görüp Cebrail (Aleyhis-selâm) ile
konuştuklarını anlayarak sessizce otururlardı. O sırada Hazreti Ali
(Radiyallahu anhu) içeri girip selam verip oturdu. Sonra Hazreti Osman
(Radiyallahu anhu) geldi, selam verip oturdu. Daha sonra Hazreti Ebû Bekir
(Radiyallahu anhu) içeri girdi, selâm verince Cebrail (Aleyhis-selâm) ayağa
kalktığı için Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'de ayağa kalktı. Bütün
Ashâb-ı Kiram'da ayağa kalktılar. Hayret
etmişlerdi. Çünkü Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) ashâb-ı güzinden hiç
kimse için ayağa kalkmamıştı. Sonra bu hususu Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi
vesellem)'den sordular. Cevabında:
- Ebû Bekir mescide girip selam verince: Cebrail
(Aleyhis-selâm) Ebû Bekir'e ta'zimen ayağa kalktı. Ben de kalktım. Ey kardeşim
Cebrail! Ebû Bekir'e neden ta'zim
ettiniz, dedim.
- Yâ
Resûlullah! Ebû Bekir'e tazim etmek bana lazımdır, o benim hocamdır dedi.
- Ne şekilde hocan olur? diye sordum. Cevabında:
«Hakk Teâlâ, Âdem (Aleyhis-selâm) balçıktan yaratıldığı
için ben ondan üstünüm düşüncesi ile secde etmemek hatırıma geldi ve secde
etmemeye karar vermiştim. O esnada arşın altında, nurdan bir kubbe içinde bulunan
Ebû Bekir'in ruhu, kubbe kapısı açılarak yanıma geldi.
- «Ey Cebrail! Sakın muhalefet etme, secde et!» diye üç
kere söyledi ve arkama eliyle üç kere vurdu. O zaman kalbimdeki, benlik ve inat
gidip Âdem (Aleyhis-selâm)'a secde ettim. Bendeki kibir ve inad iblise intikal
edip secde etmedi, ebedi mel'un oldu. Ben de ebedi saadete kavuştum. İşte Ebû
Bekir benim bu şekilde hocamdır, dedi.
Halk arasında bazen Kur'an-ı
Kerim'e ters, yanlış görüşler, iddilar, sözler vardır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e
isnad edilmiş gibi söylerler. Bu gibi her sözler Kur'an'la, hadisle
karşılaştırılmalıdır. O zaman doğru veya yanlış olduğu meydana çıkar. Kur'an-ı
Kerim'de ki görüşlere ters olursa bilinir ki yanlıştır. Bu yazıda onlardan
biridir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem): «Ben her ne söyledi isem
bir benzeri ayette; ayet ne söyledi ise bir benzeri benim sözümdedir. Onun için
bana isnad edilen sözü Kur'an-ı Kerim ile karşılaştırır, o söz Kur'an'a Kerim'e
muhalif ise biliniz ki o söz benden değildir.» (Ramuzu'l-Ehadis, Hadis No:
3675)
Mevlana'nın babasının ruhu secde
etmemiş, Mevlana'nın ruhu boynuna basmışta secde ettirmiş diyorlar buda büsbütün yanlıştır. Kur'an-ı
Kerim bir bütündür, bir harfine karşı gelmek hepsine karşı gelmektir.
Melaikelerde nefis, şeytan
olmadığı için günah işlemez. Harut ile Marut meselesi (Sure-i Bakara, Ayet 102)
onlar kendileri nefis, şeytan bizde de olsun insan olalım ibadet edip yüksek
derece kazanalım diye Allahu Teala'dan istediler Allahu Teala isteklerini kabul
etti kendilerine nefis, şeytanı verdi ve azıttılar asi geldiler. O yüzden günah
işlediler Allahu Teala tarafından cezalandırıldılar. Cebrail (Aleyhis-selam)'da
bu yok emrin Allahu Teala'dan geldiğini biliyor. Cebrail (Aleyhis-selam)'ın
Allahu Teala'nın emrine asi gelmesine kesinlikle imkan yoktur.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'e her bilmediğini Cebrail (Aleyhis-selam) söylesin Hazreti Ebu
Bekir'e her bilmediğini Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) söylesin
tekrarda, Cebrail (Aleyhis-selam) beşer olmadığı halde yanılsın. Hazreti Ebu
Bekir'in ruhaniyeti Cebrail (Aleyhis-selam)'ı ikaz etsin. Bu sözü Hazreti Ebu
Bekir zamanında ona söyleseler Resulullah'ın sözünü yaptığını geçmemek için
zekatı verip ayağını bağladığı ipi vermeyeni kafir kırar gibi kırarım dedi.
(Sahih-i Buhari Tecrîd-i Sarih, Cild 5, Sayfa: 21) Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem)'den daha iyi bilen Cebrail (Aleyhis-selam) ondanda daha iyi
biliyor diye bana isnad edilen sözü söyleyeni niçin kafir gibi kırarım demesin.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) buyurdu ki:
- Cebrail'i sararmış şekilde
gördüm. Ya Cebrail neden korkuyorsun? dedim. Buyurdu ki:
- Bir hata, yanlış iş işlerimde
Allah'ın gadabını kazanırım dedi. (Kimya-i Saadet, Sayfa: 633 benzeri) Harut
ile Marut gibi. (2. Bölümde geniş olarak anlatılmaktadır.)
Bu kadar Allahu Teala'dan korkan
Cebrail (Aleyhis-selam) Allahu Teala
secde et deyince secde etmemesine imkan var mı? Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem) her yönüyle Hazreti Ebu Bekir'den milyonlarca defa daha üstün
olduğu halde bütün mükevvenat yaratılan her şey onun hürmetine yaratıldığı
halde 200 kadar isminden birisi ebel ervah ruhlar babası demektir.
Peygamberlerinde ümmetlerininde kafirlerinde hepsinin ruhunun babası
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'dir.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) peygamberlerin babası olduğu
halde ve bütün yaratılan her şeye inse, cinne bütün ümmetlere şefaat edip
cehennemden kurtardığı halde ki Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den
ilk şefaat olmadan ne peygamber ne evliyalar, ne ashablar, ne cariyarlar hiç
kimse şefaat edemeyecek. (Tam İlmihal,
Sayfa: 476; Sünen-i ibn-i Mace, Cild 10, Hadis No: 4308)
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in
onbinlerce bütün yaratıklardan üstün olduğuna dair yazılar, deliller hadisi
kudsiler dopdolu yazsam bir kitap olur. Hazreti Ebu Bekir'in Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'den ve Cebrail (Aleyhis-selam)'dan üstün
olabileceğine en ufak bir delil yoktur. Şu yazdıklarım hakkında yüzlerce ayet ve
hadisi kudsileri yazabilirim. Kitabımızda yer kaplamasın diye yazmıyorum.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e Cebrail
(Aleyhis-selam) her yapacağını öğretsin, bildirsin, haber versin. Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) Hazreti Ebu Bekir'e her yapacağını öğretsin, haber
versin bildirsin. Hazreti Ebu Bekir'de Cebrail (Aleyhis-selam)'a bildirsin bu
Kur'an-ı Kerim'de ki Allahu Teala'nın Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'i özel olarak herkesten üstün görüp övdüğü emri ilahilere terstir.
İkincisi Cebrail (Aleyhis-selam)'ın Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'e her şeyi öğrettiğine ve Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu)'in her
öğrendiğini Peygamberimiz'den öğrendiğine tamamen terstir. Onun için bu ve bu
tür olan şeyler kabul edilmez. Eğer
Cebrail (Aleyhis-selam) ikaz olacaksa, muhakkak ikaz olması lazımsa niçin
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in eli ile ikaz olmuyorda Hazreti
Ebu Bekir'in eli ile ikaz oluyor? Nasreddin Hoca'ya sormuşlar:
- Niçin kama taşıyorsun? Hoca:
- Kitaptaki yanlışlıkları kamanın burnu ile çiziyorum
demiş.
- Ufak bir bıçak taşısan olmaz mı? Hoca:
- Kitapların içine bazı o kadar büyük yanlışlar
sokmuşlarki kamada çizmeye küçük geliyor demiş.
Ruhlara emrolunup secde edin dendiğinde herhangi bir
kimsenin sözü ile işareti ile söylemesi ile secde eden olsa idi Allah'u
Teâlâ'nın ağrına giderdi. İkinci Allahu Teala'dan gizli işaretle sözle Allahu
Teala'nın emrini bir tarafa bırakıp sen secde et, sen secde etme demek Allahu
Teala'nın ağırına gitmez mi? Haşa Allahu Teala kendinden gizli birbirlerine sen
secde et, sen secde etme ikazlarını duyamayacak mı? Zaten bunu serbest etmişse
imtihana ne lüzum var. İkincisi birazına ikaz için Mevlana'ya babasını, Cebrail
(Aleyhis-selam)'a Hazreti Ebu Bekir'i göndersin ikaz yoluyla onlar secde etsin.
İblise hiç ikaz edici göndermesin haşa sümme haşa bu doğrudan adaletsizlik
sayılmaz mı? Onun için Kur'an-ı Kerim'in manevi ilmi çok büyük buna ledün ilmi
derler. İblis: Sen Mevlana'nın babasına Cebrail'e ikaz için şunları şunları
gönderdin bana ikaz için niçin göndermedin demez mi? Sen diyeceksinki Kur'an'da
ve hadisi şeriflerde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in yaşamında
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bir çoklarını ikaz etmedi mi? Bu
dünyada ikaz var Allahu Teala bu ikazı yapmamızı emrediyor. Ama dünyaya
gelmezden evvel secde emrolunduğu zaman Allahu Teala'nın denetimi altında secde
edin denildiği zaman orda hiç kimse kimseyi ikaz edemez. Çünkü Allahu Teala'nın
görmediği duymadığı bilmediği kalbten geçenleride anlamadığı hiç bir şey yoktur
ve görülmemiştir. Bir mektepte imtihan olurken başkasının eline bakıp yazana
kopye çekti derler bu öğretmenin zoruna gider. Allah'u Teâlâ'dan izinsiz
birinin birine öğretmesine, teşvikine Allah'u Teâlâ'da razı olmaz. Allahu Teala
kalbinin içindeki niyetini açıklatmak istiyor. Bu da Allahu Teala'nın huzurunda
başkasının eli ile ikaz oluyor. Allahu Teala Kur'an-ı Kerim'de secde
edeceklerin hepsi secde etti sadece iblis secde etmedi buyuruyor. (Sure-i
Bakara, Ayet 34) Allah'u Teâlâ'nın birisine
ayıktırıcı bir kimseyi gönderip, o birine göndermemesi Allah'u Teâlâ'nın
şanına yakışmaz. Hem de bazısını kayırıp bazısını kendi haline bırakmak olur.
Biz Allah'u Teâlâ'nın Kur'ân-ı Kerim'de ki sözlerine
bakacağız.
İblis evvelden Adem (Aleyhis-selam) çamur olarak
kalıbı düzüldüğünde herkesin rağbetini görüyordu. İblisin ben bundan büyüğüm
bana bu rağbet yok buna var gibi kalbinden geçirmesi Allahu Teala'nın iblisi
imtihana tabi tutmasına sebeb oldu. Allahu Teala iblise secde et dediği halde
secde etmedi. Burada Cebrail (Aleyhis-selam)'ın: Ben secde etmeyecektim diye
yazılan yazı yanlıştır. Bu gibi sözler Kaderiye, Cebriye gibi batıl mezheblerin
iddialarını aşılamak için bir çok kitaplara yazdıkları sonradan ilavelerdir.