DÖRT BÜYÜK HALİFE KİTABINDAN ALINAN

HAZRETİ ALİ (RADİYALLAHU ANHU) İLE İLGİLİ MENKIBELER

 

 

(Dört Büyük Halife Kitabı (Şemsüddin Ahmed Efendi, Sayfa: 239-352)

Bu fasılda yüzbir menkıbe vardır. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin bilindiği gibi şanı büyüktür. Kardeşlik mesnedinin seyyidi odur. Fütüvvet sofrasını o kurmuştur. Dindeki müşküller onunla çözülmüştür. İhsân ve ikrâm sahibi, dördüncü yârdır. Neseb-i şerîfleri Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'a çok yakındır. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin babası Ebû Tâlib, dedesi Abdulmuttalib'tir. Resûl-i Ekrem ve Hazreti Ali amca çocuklarıdır. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'a neseb bakımından diğer üç halifeden daha yakındır. Ancak, üstünlük, halîfelik sırasına göredir.

 

1. Menkıbe: Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) Mekke-i Mükerreme'de, hicretten yirmi üç yıl önce doğdu. Annesi Hişâm'ın oğlu Esed'in kızı Fâtıma hâtun idi. Fatıma Hâtun bir gece rüyasında evini nur ile dolmuş gördü. Kâ'be'nin etrafındaki dağlar, Kâ'beyle secde ediyorlardı. Eline dört kılıç vermişlerdi. Elinden düşüp dört bir tarafa dağıldılar. Biri suya düştü. Biri havaya, göklere kadar uçtu. Biri düşüp kırıldı. Biri de arslan olup dağa, ovaya her tarafa koşar, heybetinden herkes önünden kaçar, yanına hiç kimse yaklaşamazdı. Resûlulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) o arslanın yanına varıp tuttu. Arslan ona boyun eğdi. Mübarek ayaklarına yüzünü, gözünü sürmüştü. Bu rüyadan sonra dört ay geçmişti. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazreti Ali'nin annesi Fâtıma'da biraz rahatsızlık hissedip halini sordu. Fatıma Hâtun da hâmile olduğunu, oğlu olması için dua buyurmasını istedi. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Oğlun olursa bana bağışlayacağına söz verirsen, dua ederim buyurdular. Fatıma hatun:

- Oğlum! Bunu sana nezr ettim. Ebû Tâlib'de sana nezr ettiğini söyledi. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) dua buyurdular. O çocuk Aliyyü'l-Mürtezâ oldu.

Hamilelik müddeti dokuz ay bitince Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin nûru yeryüzünde sütun gibi göründü. Hazreti Ali doğunca Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) teşrif edip, mübarek ağzının tükrüğünü mübarek parmağı ile Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin ağzına koydu. Hazreti Ali'de yuttu. Bu sebeble Hazreti Ali (Kerremallahu Veche)'nin her sözü hikmet dolu idi. İlmi kemâlde oldu. Afv, kuvvet, saâdet, kerâmet, verâ, takvâ, zühd ve fadl sahibi oldu. Zafer ve nusretin sultanı, bütün güzel vasıfların menbâ'ı oldu. (Nusret: Allahu Teala'nın harbte açıktan yardımı, diğer zamanlarda Allahu Teala'nın kendine açık yardımları manasındadır.)

Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) kulağına tekbir ve tehlil okudu. Adını da Allah'u Teâlâ'nın emri ile Ali koydu. Annesi Haydar ismini koymuştu. «Haydar» Arslan demektir. Çünkü, rüyasında oğlunu büyük bir arslan şeklinde görmüştü. Fahr-i Kâinât (Aleyhi-Efdalü't-Tahiyyat) Efendimiz: «Aliyyü'l-Mürtezâ budur» buyurdu. Mübarek elleriyle kendisi yıkadı, mübarek başından sarığını çıkarıp ikiye böldü. Bir parçası ile bedenini kuruladı. Bir parçasını da başına sardı. Böylece Hazreti Ali (Kerremallahu Veche) mü'minlerin baştâcı oldu. Bu saâdet Ashâb-ı Kirâmından kimseye nasib olmamıştı.

Bir rivâyette annesi Fatıma hâtun hamileliğinin son günlerinde Kâ'be'i Muazzamma'ya ziyaret maksadıyla girer. Kâbe içinde iken doğum alâmetleri görülür. Dışarı çıkmağa fırsat bulamadan Beyt-i Şerîf'te Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) doğar.

Hazreti Âişe-i Sıddîka (Radiyallahu anha) rivâyet ediyor. Bir gün Server-i Âlem (Sallallahu aleyhi vesellem) oturuyordu. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) gelip geçti. Buyurdular ki:

- Yâ Âişe! Arabın seyyidi Ali'dir. Bende:

- Arabın seyyidi siz değil misiniz? dedim.

- Ben bütün alemlerin, insanların Türk, Tatar, Hind, Arab, Acem kavmlerinin hepsinin seyyidiyim. Ali, Arabın seyyidi, büyüğüdür, buyurdular. (Berika, Cild 2, Sayfa: 90; Beyhaki.)

Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) Arabın seyyidi efendisi olunca Arab deyince Arap olan Peygamberler, cariyarlar, ashabların hepsini içine alıyor. Hepsinin seyyidi efendisidir. Allahu Teala: «Ben seni bütün alemlere rahmet olarak gönderdim»  (Sure-i Enbiya, Ayet 107) deyince Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bütün onsekiz bin aleme insanlara, cinlere bütün mükevvenata rahmettir onların hepsinin efendisidir, seyididir.

Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin beşiğini sallar, beşikten çıkarıp onunla meşgul olur, dışarı çıkarıp gezdirirdi. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) ne zaman gelse, Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) derin uykuda bile olsa uyanır, kollarını beşikten çıkarır. Resûl-i Ekrem'e uzatırdı. Sultan-ı Kâinat (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazretleri de kucağına alıp bağrına basardı. Hazreti Ali'nin annesi:

- Ey  Cihânın bir tanesi! Müsaade buyurun çocuğa biz bakalım, ona bakmak bizim işimizdir, derdi. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazretleri de:

- Bu çocuğu doğmadan evvel bana vermediniz mi? Bu benimdir. Siz karışmayınız, buyururdu.

Rivâyet edilir ki: Bir gün Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Harem-i Şerîfe gelmişti. Hazreti Ali Radiyallahu anhu)' omuzunda idi. İnsanlar oturmuş, pehlivanlardan bahsediyorlardı. Server-i Âlem (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Bu omuzumdaki oğlum, sizin dediğiniz pehlivanların hepsinden üstün olacaktır. Yeryüzünde bunun eşi bir pehlivan olmayacaktır. Sizin erkek arslan dediğiniz pehlivanları bu oğlum öldürecek, defterlerini dürecektir, buyurdular. Oradakiler:

- Ya Muhammed'il-Emin! Biz seni akıllı, doğru sözlü bir kimse sanırdık. Sen bir küçük çocuk için böyle şeyler söylüyorsun, ona bu kadar güveniyorsun dediler.

Diğer bir rivayette Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Bu çocuk ilerde sizin kalelerinizi alacak. Ordularınızı mahfedecek dedi.. O an için Hazreti Ali'nin gözleri ağrıyordu. Oradaki bulunan müşrikler çocuğun zayıflığına, gözünün çapağına bakarak;

- Ya Muhammed! En doğru sözlü sen olduğun halde bu çocuk için söylediğin sözler nasıl çıkacak diye inanmadılar.

Serveri Alem (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Siz bu söylediklerimi unutmayın. Yıllar sonra bu çocuğu görürsünüz, buyurdular.

Yine rivâyet edilmiştir ki: Üç yaşına girince Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) ile namaz kıldı. (Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) doğuştan evliyadır.) Ebû Tâlib bir şey söylemedi. Fakat annesi Fâtıma Ebû Tâlib'e:

- Görüyor musun! Ali, Muhammedi'l-Emîn (Sallallahu aleyhi vesellem) ile namaz kılıyor. Kâbe'ye secde ediyor. Bizim putlarımıza tapmıyor, dedi. Ebû Tâlib:

- Biz onu Muhammedi'l-Emîne vermişiz. Onun yaptıkları haktır, doğrudur, henüz ma'sumdur. Muhammedi'l-Emîn hangi dinde olursa, Ali de onun dîninde olsun, ayrılmasın, dedi.

Bir gün Ebû Talib at ile giderken Resûl-i Ekrem'in, sağ yanında Hazreti Ali'yi namaz kılarken gördü. Hazreti Ali'den on yaş büyük olan oğlu Cafer Tayyâr'a:

- Sen de in Muhammedi'l-Emîn'in sol yanında namaza dur. Devlet ve saâdet sahibi ol, dedi. Câfer-i Tayyâr (Radiyallahu anhu)'da inip, Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'ın sol yanında namaza durdu. Namazdan sonra Resûl-i Ekrem, Câfer Tayyâr'ı yanında görünce sevindi.

- Ya Cafer! Sana müjdeler olsun. Hakk Teâlâ sana iki kanad verecektir. Yeryüzünden uçarak cennete gideceksin. Yerin cennet, arkadaşın hûriler olacaktır, buyurdular.

Cafer ilerde harbte şehid düşünce Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) şimdi onun kollarını ayaklarını kafirler kestiler. Ben öyle görüyorum ki melekler ona kanat taktılar. Beraber uçarak cennete gittiler dedi.  (Altı Parmak, Sayfa: 662; Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 587; Siyer-i Nebi, Cild 3, Sayfa: 520) Adı Cafer'di ondan sonra Caferit-Tayyar kaldı. Tayyar: Uçan demektir veya kanatlı manalarına gelir. Arapçada tayyare: uçan demektir, Türkçede uçak denir.  Bunu çok uzun zaman evvel Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) söylemişti.

Evliya dört kısımdır:

1- Evliya olduğunu el bilir kendi bilmez.

2- Elde bilmez kendi de bilmez.

3- Kendi bilir el bilmez.

4- Elde bilir, kendi de bilir. (Envarü'l-Aşıkîn, Sayfa: 438)

Yine evliya iki kısımdır:

1- Allah yolunda çalışa çalışa en sonunda evliya, veli olan.

2- Anasından doğma evliya.

Hazreti Ali (Kerremallahu Veche) anasından doğma evliyadır. Bu kendindeki olan vasıflar onu gösteriyor. Bilâl Babam Hazreti Ali (Kerremallahu Veche) için: Anasından evliya olarak doğanlardandır, dedi. Mevlâna Hazretlerine tarikatta bir insan en yüksek dereceyi alabilmesi için ne yapması lazım sorusuna Mevlana Hazretleri:

- Anasından evliya olarak doğması lazımdır, dedi. Bu vasıf milyonda bir kişiye nasib olmaz.

- O olmazsa ne lazım. Mevlana Hazretleri :

- Görür gözü olması lazım. Gördüğünden ibret alıp Allahu Teala'yı bilmesi lazım. İbrahim (Aleyhis-selam)'ın sırasıyla yıldızlara, Ay'a, güneşe bakıp ibret alıp beni yaratan bunları da yaratmıştır diye kimseden duymadan kendinden bilmesi (Sure-i En'am, Ayet 76-78) gibi görür gözü olması lazımdır.

Yine sordular:

- O olmazsa ne lazım? Mevlana Hazretleri:

- İşitir kulağı olması lazım. Her duyduğu vaaz, nasihatı anlayacak ve anladığıyla amel edecek onun üzerinde dirayetli olacak.

- O olmazsa ne lazım?

- Söyler dili olması lazım. Bildiklerini bilmeyenlere söylemesi lazım.

- Oda olmazsa ne lazım?

- İlim meclislerine giden ayağı olması lazım. Yine sordular:

- O da olmazsa ne lazım?

Buyurdu ki:

- Ölmesi lazım.

Nakledilir ki: Yemen'de Mirem adında bir müttekî, âbid vardı. Zâhidlerin zâhidi idi. Kalb-i şerîfleri Allah'u Teâlâ'dan başkasına iltifat  göstermezdi. Yüz doksan yıllık ömrünü ibadet köşesinde geçirip mala, mülke hiç bakmamış, seccâdeden başka bir yere ayak basmamış, mihrâbdan başka yere dönmemiş idi. Bir gün Hakk Teâlâ Hazretlerine münacât etti.

- Yâ Rabbî! Harem-i Şerîf'in sâkinlerinden, Kâ'be-i Muazzama'nın büyüklerinden birinin yüzünü görmekle şereflenmek istiyorum, dedi.

Riyasız duası kabul oldu. Mekke-i Mükerreme'nin en şerefli büyüğü, Kâ'be-i Muazzama'nın en kerîm sâkini olan Ebû Tâlib'in bir seferde yolu düşüp o zâhid ve âbidin ziyaretine gitti. Zâhid Mirem, Ebû Tâlib'e tazim ettikten sonra hâlini sordu. Ebû Tâlib:

- Ben Mekke diyarında Benî Hâşim kabilesinden Abdülmuttalip oğlu Ebû Tâlib'im, dedi. Zâhid Mîrem:

- (Bu habere çok sevindi. Tekrâr tâzim edip:) Allah'u Teâlâ'ya hamd olsun, muradım hâsıl oldu, duâm kabûl, oldu dedi. Sonra, Ey Ebû Tâlib! Geçmişlerden bize şöyle bildirilmiştir ki, Abdülmuttalib'in iki torunu vardır. Birisi oğlu Abdullah'dan meydâna gelir. Peygamber olur. Diğeri oğlu Ebû Tâlib'den meydana gelir, saâdet sahibi olur. Ebû Tâlib:

- Efendim, bahsettiğiniz peygamber doğmuştur ve yirmidokuz yaşındadır, dedi. Mirem:

- Öyle ise Mekke'ye dönünce o, Ma'bûdun dergâhının yakını ve peygamber olacak olan Abdullah'ın oğluna benden selâmımı ve ortağı, benzeri olmıyan Allah'a ve O'nun da Resûlü olduğuna şehadet ettiğimi söyle. Ayrıca ilerde senden olacak oğluna da selâmımı söyle, dedi.

Ebû Tâlib:

- (Karşılarında bulunan kurumuş bir nar ağacını göstererek, Mirem'i imtihân maksadıyle) Ey şeyh! Şu karşıdaki kuru nar ağacında yaprak ve meyva olmasını istiyorum. O zaman senin doğru sözlü olduğuna inanırım, dedi. Şeyh Mirem:

- (Hakk Teâlâ'nın dergâhına tazarrî edip) Ya Rabbî! Şimdi onlardan bahsettiğim nebi ve veli hürmetine beni mahcûb etme, dedi. Derhal kuru nar ağacında yapraklar ve iki nar meydana geldi. Mîrem şeyh o narların birini Ebû Tâlib'e verdi. Ebû Tâlib parçalayıp iki tane yedi. Rivâyet edilir ki, o taneler nutfeye sirâyet edip, Hazreti Ali'nin vücudunun esası olmuştur.

Ebû Tâlib, Mîrem'in verdiği müjdelere sevindi. Mekke-i Mükerreme'ye döndükten bir sene sonra hanımı Fatıma binti Esed, Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'yi dünyâya getirdi. Fâtıma hâtun diyor ki: Kâ'be'yi tavaf ediyordum. Doğum sancıları meydana geldi. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) (Benim hâlimi anlayıp):

- Tavafını bitirdin mi? diye sordular.

- Hayır, dedim. Bunun üzerine:

- Tavafını tamamla. Eğer çok zor vaziyette kalırsan, Kâ'be'nin içine girersin buyurdular.

Siyerü'l-Mustafâ kitabında naklediliyor: Fâtıma hatun Kâ'be'yi tavaf ettiği sırada Resûl-i Ekrem'in amcası Abbas bin Abdülmuttalib ve Hâşimoğullarından birçokları da tavafta idiler. Fâtıma hâtuna doğum sancıları gelmeye başladı. Kâ'be'den dışarı çıkmağa mecâli kalmadı:

- Yâ Rabbi! Bana doğumu kolaylaştır! diye dua etti.  Beyt-i Şerîfin duvarı yarılıp, Fâtıma hâtun gözden gâib oldu. Rivâyet eden diyor ki: «Kâ'be'nin içine girdim. Fâtıma hâtunu göremedim. Üç gün görünmedi. Dördüncü gün kucağında Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) olduğu hâlde Kâ'be-i Muazzama'dan çıktı.»

Yine Siyerü'l-Mustafa kitâbında yazılıdır: Fatıma binti Esed, Hazreti Ali'yi Kâ'be'den evine getirdi. Âdet üzere beşiğe koydu. Ebû Tâlib, oğlunun yüzünü görmeğe geldi. Yüzünün örtüsüne elini vurduğu sırada Hazreti Ali eliyle mâni olup, babasının yüzüne vurdu. Çehresini tahriş etti. Annesi gelip emzirmek isteyince, ona da mâni olup, yüzünü tırmaladı. İkisi de hayrette kalmışlardı. Sonra oğlumuza hangi ismi koyalım, diye meşverete başladılar. Fâtıma hâtun:

- Bu çocuğun eli, arslan pençesi gibidir. Adını Esed (arslan) koymak uygun olur, dedi. Ebû Tâlib:

- Bu oğlumun ismini Zeyd koymak istiyorum, dedi.

Fahr-i âlem (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin doğum haberini alınca, Ebû Tâlib'in evine gelerek:

- Bu çocuğun ismini ne koydunuz? diye sordu. Her biri düşündükleri ismi söylediler. Sultan-ı Kâinat (Aleyhi efdalüt-tahiyyat) Hazretleri:

- Benim niyetim Ali koymaktır, Âli himmet olsun, buyurdular.

Ali himmetli çok gayretli, yardım sever manasındadır.

 Fâtıma hatun:

- Ben de hâtîften bu ismi duymuştum, dedi. Bir rivâyette ise:

Fatıma hatun isim konuşurken bir karara bağlanmayınca, istihâre niyetiyle Kâbe'ye gitti:

- Yâ Rabbî! Bana Harem-i Şerif'inde ikrâm ettiğin temiz oğluma bir isim niyâz ediyorum, diye tazarrû'da bulundu. O sırada Kâ'benin damından:

- Onun ismini Ali koyun, diye bir ses duydu. Böylece ismi şerîfi Ali konuldu.

Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) beşiğin yanına varmak istedi. Fatıma Hatûn:

- Ey Muhammedi'l-Emîn! Sakın onun yanına varma, arslan gibi pençeleri vardır. Size bir edebsizlikte bulunabilir, dedi. Habib-i Ekrem ve Nebiyyi Muhterem (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Yâ Fâtıma! Ali bize karşı edebe riâyet eder, buyurdular.

Aliyyü'l-Mürtezâ (Kerremallahu Veche) derin uykuda olduğu halde, Resûl-i Ekrem'in kokusunu alıp, hakîkati gören gözlerini açtı. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) mübarek yüzüne baktı. Hazreti Ali, lisân-ı hal ile şöyle terennüm ediyordu. Şiir:

 

Şükür müşerref oldum devlet-i didârına,

Kan dolu gözlerimi, açtım gül ruhsârına.

Yokluk konaklarından geçmem boşa gitmedi,

Kavuştum şimdi senin, güneş şuâlarına.

 

Fahri Kâinat (Aleyhi efdalü't-tahiyyat) saâdet sâhibi Hazreti Ali (Kerremallahu Veche)'yi beşikten kaldırıp kucağına aldı. Bir zamân mübârek dilini gül yaprağı gibi, Hazreti Ali'nin gonca ağzına koyup esrâr çeşmesinin kaynağı olan, mübarek ağzının şerbetini emdirdi.

Rivâyet edilir ki, Mürtezâ'nın (Kerremallahu Veche) babası Ebû Tâlib'in dokunmasına engel olmasının sebebi, kendisine önce Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'in dokunmasını istemesi idi. Sonra annesinin emzirmesine mani olmasına sebeb de, önce Sultan-ı Kâinatın mübarek dilini emmeği istemesi idi.

 

Damla damla ma'rifet şerbetini deryâdan,

Kana kana içti o, bütün feyzi oradan.

Hakk Teâlâ hilâli, bedr etmeğe kâdirdi,

Fakat ikram ederek, güneş yaptı hilâlden.

 

Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) bir leğen içinde Hazreti Ali (Kerremallahu Veche)'yi yıkamağa başladı. Sağ tarafını yıkayınca, çocuk kendiliğinden sol tarafa dönerdi. Sultan-ı Kâinat (Sallallahu aleyhi vesellem) bu hâli görünce ağlamağa başladı. Fâtıma hâtun, ağlamasının sebebini sorunca:

- Ey Fâtıma! Bu çocuğu önce ben yıkadım. O da beni vefat edince yıkar. O zamân ben de sağ tarafımdan sol tarafıma kendiliğimden dönerim, buyurdular.

Resûl-i Ekrem, Hazreti Ali'nin yetişmesinde, terbiyesinde çok gayret sarfedip, bahar bulutu gibi o goncanın üzerinde dolaşırdı.

Aliyyü'l-Mürtezâ (Kerremallahu Veche) beş yaşına girince: Mekke-i Mükerreme'de az yağmur sebebiyle kıtlık olmuştu. Gıda yokluğundan halk sıkıntıya düşmüştü. Ebû Tâlib'in çoluk çocuğu çoktu. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) amcası Abbâs (Radiyallahu anhu)'a gitti.

- Amcacığım, sen zenginsin, amcam Ebû Tâlib, fakir ve çocukları da çoktur. Kıtlık geçinceye kadar her birimizin Ebû Tâlib'in çocuklarına bakmamız uygun olur, ona geçim hususunda yardım etmiş oluruz, buyurdu.

Amcası kabûl edip, berâber Ebû Tâlib'in yanına gittiler. Mes'eleyi anlattılar. Ebû Tâlib, büyük oğlu Akîl'in yanında kalmasını istedi. Hazreti Abbâs, Câfer-i Tayyâr (Radiyallahu anhu)'a kefil oldu. Resûl-i Ekrem'de Hazreti Ali (Kerremallahu Veche)'yi yanına aldı. Cebrail (Aleyhis-selâm) Peygamber efendimize, dâvete ruhsat müjdesini getirinceye kadar, Resûlullah'ın yanında kaldı.

 

2. Menkıbe: Hazreti Ali (Radiyal-lahu anhu) ömründe hiç puta tapmadı. Hakk Teâlâ onu bu çirkin işten muhâfaza buyurdu. Hattâ rivâyet edilir  ki, Hazreti Ali (Kerremallahu Veche) anlatmıştır.

- Annem, karnında ben yatarken kiliseye varıp puta tapmak istedi.

- Hazreti Ali (Kerremallahu Veche) annesi puta tapacağı  zaman annesinin karnında tepikle vurur. Annesi sancılanır, puta tapmaz ve dışarı çıkardı.

 İmâm-ı Âli (Kerremallahu Veche) Sultân-ı Kâinatın huzûrunda yetişmiştir. Amcası Hazreti Abbâs, İmâm-ı Ali (Kerremallahu Veche)'nin şânında üç yüz âyet-i kerîme indiğini rivâyet etmiştir.

Kitabımızın ikinci bölümünde  Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu) hakkındaki ayet sayısı 15, hadis sayısı 26; menkıbe sayısı 66; Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) hakkındaki ayet sayısı 8; hadis sayısı 15; menkıbe sayısı 81; Hazreti Osman hakkında ayet sayısı 5; hadis sayısı 21; menkıbe sayısı 55; Hazreti Ali hakkında ayet sayısı 7; hadis sayısı 36; menkıbe sayısı 100 yazdık.  Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in amcası Hazreti Abbas (Radiyallahu anhu) Hazreti Ali hakkında ayrıyeten 300 Ayet indiğini söylemiştir. Biz ikinci bölümde Bu üç yüz ayetten ancak birazını yazabildik. Bu 300 ayet ve bir çok menkıbeler ayrı ayrı kitaplarda olduğundan arayıp bulması zordur. Onun için sadece Hazreti Abbas'ın ravisini gösterip rakam veriyoruz.  Aldığımız ayet, hadis ve menkıbeler sadece dört büyük halife kitabındandır.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Allahu Teala ile miraçta doksanbin soru doksanbin cevap konuştu. (İrşad, Cild 2, Sayfa: 416) Bunlardan en çok yirmi otuz tanesi söyleniyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in miraçta şunu gördüm, Arşı Ala'da şunu gördüm,  cennette-cehennemde şunu gördüm diye söyledikleri yazılsa söylense bin sene söyleyip yazmakla bitiremeyiz. Çünkü Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in sadece onların vasfını  söylesem bitiremem dedikleri gayet çoktur. Hazreti Ali Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ilminin varisidir.

Hadis-i Şerif: «Ben ilmin şehriyim Ali kapısıdır.» (Berika, Cild 2, Sayfa: 91)

Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'den: «Resulullah bana ilimden bin bab öğretti. Sonra bana o babların (kapıların) herbirinden biner bab (kapı) açıldı.....» (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 702)

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Hazreti Ali'ye gizli, özel olarak söylediği kimseye söylenmeyip kapalı kalan özellikleri çoktur. Bu sebeblede Hazreti Ali'nin bilgisinin onbinde birini söyleyemiyoruz ve yazamıyoruz. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'ye öğretende Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'dir.

Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin akıl, sır ermeyecek söz, iş, hal ve hareketleri çoktur. Kitabımızda yazdık.

Çünkü Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den hiç kimseye nasib olmayan bin ayrı ilim öğrenmiştir. Her ilim bin parçaya ayrılır. Toplamı bir milyondur. (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 702) Onun için Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ben ilmin şehriyim Ali kapısıdır buyuruyor. 

Hadis-i Şerif: «Ebu Hüreyre (Radiyallahu anhu)'den:

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bana üç ilim öğretti. Birisini halka söyledim ikisini söylemedim. Eğer üçünüde söylese idim halk benim boynumu vururdu. (Sünen-i İbn-i Mace, Cild 1, Sayfa: 8 İzahında; İrşad, Cild 1, Sayfa: 82)

Nitekim Mansuri Bağdadi Hazretlerinin, Şeyh Muhiddin Arabi Hazretlerinin, en alim görünen kimseler tarafından onların fetvaları ile öldürüldüğü gibi Hazreti Ali'ye'de Allahu Teala'nın bin ilim öğrettiği ve her birisinin bin çeşit olduğu bununda tam açıklanmasına imkan yoktur. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'inkine gelince Hazreti Ali'ninkinden daha çok fazla hepsi gizli kalıyor. Sen diyeceksin ki Hazreti Ali'nin ki gizli kalıyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ki aşikar değil mi? Neden Hazreti Ali'ye bir milyon ilim öğretiliyorda Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den ilimde üstünmüdür diye soracaklara derim ki:

- Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'inkide Hazreti Ali'nin bir milyon ilminden en az bir milyon kerre daha fazladır. Yani milyarlarcadır. Delil: «Ben seni bütün alemlere rahmet olarak gönderdim.» (Sure-i Enbiya, Ayet 107) Allahu Teala 18 bin alem yaratmıştır. Sizin dünyanız bu alemlerden birisidir. (Delail-i Hayrat Şerhi «Kara Davud», Sayfa: 429; Envarü'l-Aşıkîn, Sayfa: 13) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bu dünya gibi içinde insan yaşayan dünyalara Peygamber olarak gönderilmiştir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bütün ilimlerin hepsini bu dünya ve içindekileri misal getirerek onlara anlatmak için söylüyor. 18 bin bu dünya gibi içinde insan yaşayan dünyaya peygamber olarak gönderildiğine göre hepsine hidayet emir, nehiy söylüyor. Yani Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in bu dünyadaki zahir ilmini 18 bin defa çoğaltırsan ancak o alemlere yeter. Buda Hazreti  Ali'nin ilminin milyonlarcası var. Çünkü bu dediğimiz yine sadece zahir demektir. Hazreti Ali bu dünyaya geldi bu dünyada bir zahir ilmi geri kalanı maneviyat, ledün ilmi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) 18 bin dünyaya zahir ilmi ile geldi. Her birisinin maneviyat ilimleri ayrı ayrıdır. Yani Hazreti Ali'nin kinin 18 bin misli fazla olması lazım. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ilmini Allahu Teala'nın ilmi ile karşılaştırırsan Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ilminin tümünü trilyonlarca defa çoğaltsan Allahu Teala'nın ilminin milyonda biri olmaz. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de Allahu Teala ayeti Kerime'de şöyle buyuruyor: «Denizler mürekkeb ağaçlar kalem olsa yedi denizde arkasından yardımlasa Rabb'ının kelamını yazmakla bitiremez.» ( Sure-i Lokman, Ayet 27)

Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) bu ilimleri anlatmak için şöyle söylüyor: «El-İlmi noktatün kesretühüm cahilun»

-İlim bir noktadır çoğu cahilleredir.

Ben B'nin altındaki noktayım.

Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'den bunun açıklamasını istiyorlar. Buyuruyor ki:

- Kur'an-ı Kerim'de ne varsa hepsi Sure-i Bakara'dadır, Sure-i Bakara'da ne varsa hepsi başındaki Elham suresindedir. Elham suresinde ne varsa hepsi başındaki Bismillahirrahmanirrahiym'dedir. Bismillahirrahmanirrahiym'de ne varsa hepsinin özeti başındaki B harfindedir, başındaki B harfinde ne varsa hepsinin özeti altındaki noktasındadır. İşte ben o noktayım, ilim bir noktadır çoğu cahilleredir dediğimde odur buyurdu.

 

3. Menkıbe: Hazreti Ali (Kerremallahu Veche)'nin bir kaç ismi vardı. Bunlar Ebû'l-Hasan (Hasan'ın babası), Ebü'l-Hüseyin (Hüseyin'in babası), Haydar (Arslan), Kerrâr (Muhârebede düşmana tekrâr tekrâr hamle eden), Emîrü'l-Nahl, Ebü'r-Reyhâneyn (İki Reyhânın, yani Hazreti Hasan ve Hüseyin'in babası, Esedullah (Allah'ın arslanı) ve Ebü't-Türâb (Toprağın babası) idi.

Bu isimlerden en çok sevdiği Ebü't-Turab idi. Çünkü bu ismi Server-i Âlem vermişti.

Şevâhidün-Nübüvve kitâbında şöyle yazılıdır:

Bir gün Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) kerimesi Fâtımatü'z-Zehra'nın evine gelip Hazreti Ali'yi göremeyince, nerede olduğunu sordu. Hazreti Fatıma (Radiyallahu anhu):

- Bir şeye üzülüp dışarı çıktı. Galiba mescide gitti, dedi. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) mescide vardı. Hazreti Ali'yi, ridası (elbisesi) lâtif bedeninden düşerek, vücudunu toza toprağa bulaşmış hâlde gördü. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) mübarek elleriyle tozu toprağı gidererek:

- Kalk yâ Ebû Turab! buyurdu.

Ey Toprağın babası kalk dedi. Ebu't-Turab ismi Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'ye oradan kaldı. (Sahih-i Müslim, Cild 7, Hadis No: 38 (2409) Bu ismi Emeviler, Yezidler, Yezid taraftarları kötü manada kullanırlar. Ali çürüdü, toprak oldu, ondan bir şey beklenmez manasında söylerler. Halbuki düşünmezlerki toprakta ne bitmez, toprak neyi yetiştirmez. Toprak aslımızdır. Allahu Teala: «Ben toprağa vahyettim»  (Sure-i Zilzal, Ayet 4-5) buyuruyor. Toprağın meziyetleri cildlerle kitap yazılsa bitmez bir dönüm münbit, sıcak bölgedeki toprağın yetiştirebileceği ot, çiçek, meyva, bitki sayısını sayabilmeden hemen herkes acizdir. Toprak hem anamızdır, hem babamızdır. Çünkü Adem ile Havva ikisininde aslı topraktır.

 

4. Menkıbe: Server-i Enbiya ve Resûl-i Kibriyânın (Sallallahu aleyhi vesellem) Hatice-i Kübra (Radiyallahu anha)'dan ikisi erkek, dördü kız olmak üzere altı evlad-ı kiramı vücuda geldi. Haticetü'l-Kübra, kızı Fâtımatüz-Zehrâ (Radiyallahu anha) (küçük yaşta iken vefat etti. Sultan-ı Kevneyn ve Resûli's-Sekaleyn (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazreti Fatıma'yı bulûğ yaşına kadar yanında yetiştirip, terbiye etti.

Bir gün Fâtıma bir hizmet için Resûl-i Ekrem'in huzûruna girmişti. Resûl-i Ekrem'in mübarek nazarları kerîmesine düştü. Evlenme çağına girdiğini müşahede etti. Mübarek kalblerine geldi ki: «Eğer kızı Fatıma'nın annesi hayatta olsa idi, şimdi çehizi hazırlanmıştı. Kızı Fâtıma Hazretlerine muhabbeti fazlaydı. Çünkü zâhide idi, yani dünyaya düşkün değildi. Ayrıca annesi Hadicetü'l-Kübra Hazretlerine çok benzerdi.

 

5. Menkıbe: Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) orta boyludan biraz kısa idi. Geniş göğüslü, iri yapılı, iri ve siyâh gözlü idi. Sakalı sık idi. Muharebe zamânlarında saçını uzatır, omuzlarına kadar yayılırdı.

Hazreti Ali'nin saçı her zaman uzundu. Çok sık muharebeye giderdi. Bir saçın omuza kadar uzaması bir sene meselesidir. «Muharebe zamanında uzatırdı, başka zaman kısaltırdı» demek bu söz çok yanlıştır. Mekke'nin fethinden sonra ordu ile birlikte her üç ayda bir sefere çıkarlardı. Bunlar arasında Hazreti Ali'nin tek başına muharebeye gittiği zamanlar çok olmuştur. Hemen muharebe olacak Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) muharebeye gidecek bir günün içinde kısa saçını omuzlarına kadar uzattı, gelince kesti, ikinci muharebede yine uzattı gibi sözler akla mantığa uygun değildir. Üç ay içerisinde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in kulak yumuşağına kadar uzattığı saç gibi saçın uzamasına imkan yoktur. Ancak Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ve ashab Ka'be'ye gidince «saçınızı ya usturaya verin yahudda kısaltın» (Sure-i Fetih, Ayet 27) ayetine göre saçlarını keserler ondan sonra saçlarını kesmezlerdi.

Saç kes emri bir tek Ka'be'de kurbanı kesince başka zaman emir yok. Biz kendi evimizde de kurbanımızı kestiğimiz zaman yine saçımızı ya usturaya vereceğiz yahudda kısaltacağız. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) hacc ve umre dışında saçını kesmemiştir. (Kütüb-i Sitte, Cild 7, Sayfa: 504; Sünen-i ibn-i Mace, Cild 9, Sayfa: 421)

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)  her sene Hadibiye mevkiindeki Mekke'lilerle yapılan muahede gereğince hacca gider, giriş, çıkış yedi gün olmak şartı ile haccını yapar saçını usturaya verir gelecek sene o güne kadar saçını uzatırdı.

 

 

Mina'da olacağınız traşı siz niçin evinizde oluyorsunuz diyenlere:

 

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Hadibiye mevkiinde Mekke'ye giremediği zaman:

- Kurbanlarımızı burda keseceğiz ve burda traş olacağız Allahu Teala böyle emrediyor dedi. O sene kurbanları Hadibiye mevkiinde kestiler ve orada traş oldular. (Altı Parmak Kitabı, Sayfa: 627-628) Allahu Teala hacclarını ve kurbanlarını, traşlarını orada kabul etti.  Kurban kesmek vacibtir, esas kesilecek yer Mina'dır biz Mina'ya gidemediğimiz için evimizde kurbanımızı kesiyoruz. Saçımızıda orda traş edeceğiz, o saç kesmede vacibtir,  oraya gidemediğimiz için saçımızı burada evmizde yaparız. Bizim yaptığımızıda Allahu Teala hacc olarak evimizde kabul ediyor.

 Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'de aynısını yapardı. Ancak Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) çoğu zaman haccı bitirince saçını usturaya vermez mugassirin (Sure-i Fetih, Ayet 27) ayetine göre kısaltır, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Muhalliğin (Sure-i Fetih, Ayet 27) ayetine göre usturaya verirdi.

Ashâb-ı Kirâm arasında sakalı en çok , sık olan Hazreti Ali idi. Kâfirler, onun yüzünü görünce korkar, sonbahar yaprağı gibi titrerlerdi.

Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) harpte nara atıp Allahu Ekber diye bağırdığı zaman harb eden askerin ortasında olan kumandanları veya kralları düşer, bayılır ayıkınca «bu kim?» diye sorarlardı. Son zamanlarda Hazreti Ali'nin ismi, şanı daha fazla arttığından narasının duyulduğu yerde düşman tutunamaz, bozulur kaçardı. Ancak kendilerle harb edecek düşmanları kendilerinin on misli yirmi misli fazla olursa çokluklarına güvenerek bir müddet harb edebilirlerdi. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) tartıldığı zaman en ağır pehlivanlardan daha ağır gelirdi, onlardan da kısa idi. İki kaşının üstünde deri vardı. Herkes harpte terleyince terinin gözüne gitmemesi için terini silmek mecburiyetinde kalırdı,  Hazreti Ali'de ise bu yoktu. Her ne kadar terlese teri gözüne girmez  kaşının üstündeki dışarı çıkıntılı olan o deriye gelir ve ordan yere damlardı. Bu da harpte çok büyük önem taşırdı.

Bu mübarek cüssesi ile üç, dört gün veya bazan yedi sekiz gün yemek yemezdi.

Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'a Hazreti Ali'nin yemek yememesinin hikmetini sordular. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) cevabında:

- Ali'nin kuvve-i kudsiyyesi vardır. Açlığı bilmez, buyurdular.

Bilhassa gazâlarda nice günler yemek yemez, düşmanlarla harb ederdi. Açlık hatırına gelmezdi. İçi kuvve-i kudsiyye ile tamamen dolu idi. Bütün gazalarda bulundu. Bir kal'ayı almakta zorluk çekilse veyâ düşman gâlib gelmeğe yüz tutsa, Resûl-i Ekrem Hazreti Ali'ye sancağı verir:

- Yâ Ali! Bu feth senindir. Seni Allah'u Teâlâ'ya ısmarladım. Zaferini bekliyorum, buyurarak gönderirdi. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) kâfirlere karşı zafer kazanıp, kal'aları feth ederdi.

Tok aslan tehlikeli olmaz, istirahat eder, aslan aç kaldıkça tehlikelidir. Aslan yedi güne kadar yemezse çevikliği, koşma hızı, yırtıcılık iştahı artar. Tok aslan çevik olmaz istirahatınıda bozmak istemez. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'de Allah'ın aslanı olduğundan diğer pehlivanlar harpte her gün biraz daha fazla yer, Hazreti  Ali (radiyallahu anhu) yedi güne kadar yemesini azaltırdı. Her gün çevikliği, harb etmesi, gücü daha fazla olurdu. Aslanın en büyük cinsi olan erkeğine Esed denir. O Esed Aslanında sesi dört saatlik mesafeden duyulur, yani yirmi kilometre'den. Hazreti Ali'nin de narası yirmi kilometre'den duyulur. Temsilde hata olmaz, köpeklerin en büyüğüne koyun köpeği, daha küçüğüne normal köpek, ondan küçüğüne tazı, daha küçüğüne fino veya süs köpeği denildiği gibi Aslanında yedi ismi vardır. Bunlar en büyüğünden en küçüğüne kadardır. En büyük cinsinin erkeğine esed denir. Onlar 500 kilo gelir. 1500 kiloyu ağzında götürür. Cinsi en küçük olanı ise ancak onun dörtte bir ağırlığında gelir. Allahu Teala doğrudan Ali benim esedimdir buyuruyor. O esed olan aslan kükreyip, bağırınca bütün mahlukatın korkup kaçtığı gibi ilk defa ki harblerde Hazreti Ali savaşı kazanır daha sonra şanı duyulunca düşman korkar geriler ve bozulurdu. Hz. Hamza (Radiyallahu anhu)'yı ömründe bir defa da olsa ne harpte, ne güreşte kendisini yenen olmamıştı. Hz. Ali (Kerremallahu veche)'nin kuvveti, Hz. Hamza (Radiyallahu anhu)'ya göre azdır. Ancak Hz. Ali (Kerremallahu veche)'ye Allahu Teâlâ “Aslanım” dediği için kimse kendisini yenemiyor. Hazreti Hamza (Radiyallahu anhu)'da yenemiyor.

Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) Hazreti Hamza'nın kuvvetini denemek için Hazreti Hamza'nın bir gün hızla öfkeli bir vaziyette sert bir şekilde yürüdüğünü gördü. Hazreti Hamza'nın en öfkeli zamanı bunu zabt edebilirsem bundan kuvvetliyim dedi. Hazreti Hamza'ya arkadan sarıldı, durdurmak istedi. Hazreti Hamza, Hazreti Ali'yi sürükleyerek gidiyordu. En sonu durdu ve şöyle söyledi.

- Allah sana aslanım demiş bana da kedim deseydi seninle güreşir seni yenerdim ne yazık ki bana kedimde demedi. Onun için seni yenemiyorum yoksa sen benden güçlü olduğundan değil dedi. Yani sana bu kadar şan, ün veren Allahu Teala'nın aslanım dediği ve Resulullah'ın duasıdır. Normalde ben senden üstünüm demektir. Bu nedenle Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) Hazreti Hamza (Radiyallahu anhu)'dan da, diğerlerinden de harpte çok büyük başarı gösteriyor.

Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) bir harpte Anter ile karşılaştı Anter'in şanı, ünü her tarafı almış, gücü kuvveti nihayetsiz idi. Hazreti Ali'ye bir manevi hal gelip kendi kendinden geçip o halle bir kılıç vurdu. Anteri, atını, atın üzerinde durduğu taşı ikiye böldü. Cebrail (Aleyhis-selam) geldi «Ali'nin kılıcını ben tuttum, eğer ben tutmasam o kayayı tam bölseydi kaya yuvarlanıp müslüman askerine zayiat verecekti» dedi. İşte bu insan gücü değildir. Yine Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) Hayber Kalesi'nin kapısını çekip söküp eline aldı. Kırk arşın enindeki hendeğin üzerine köprü olarak attı. Kapı insan gücü ile kapanıp açılmazdı, manda camız koşar örterler, manda camız koşar açarlardı.  Aradan zaman geçti yine bir gün harpte Hazreti Ali'nin yolu Hayber'e uğradı. Bu kapıyı ben kopardım, attım gidip bir bakayım dedi. Kapı hala hendeğin üzerinde köprüydü. Bir ucunu tuttu ne kadar uğraştı ise kaldıramadı bildi ki o harpte Allahu Teala'nın kendine verdiği manevi hal ile o kapıyı kopardı ve hendeğin üzerine attı. İşte Allahu Teala Hazreti Ali'ye harplerde o gücü veriyor. Hazreti Hamza'nın sadece kendi gücü var. Onun için Hazreti Ali'nin harpte yaptığı gibi yapamıyor.

 

 

Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) ömründe kırk kişiden fazla adam öldürmedi diyenlere:

 

Bir gün Bilâl Babamın yanına gelenler:

- Bir hoca var, diyor ki: Hz. Ali (Radiyallahu anhu) hayatında kırk kişiden fazla adam öldürmedi, fazla söyleyenlerin hepsi ilâvedir. Buna karşılık diğer bir hoca:

- Hz. Ali (Radiyallahu anhu) her kılıcını sallamaya yetmiş kişinin başını keserdi. Bunun hangisi doğru? diye sordular. Bilâl Babam her ikiside yanlıştır dedi ve esas hakikatını şöyle anlattı:

- Müslüman askerlerinin bir aşçısı vardı. O zat diyor ki:

- Hz. Ali (Radiyallahu anhu) her küffar öldürdüğünde "Allahu Ekber" diye tekbir getirirdi. (Tekbir getirir demek, nâradır. Her kâfiri öldürmesinde yüksek sesle "Allahu Ekber" diye bağırır. Buna nâra derler.) Bilinirdi ki  Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) bir kişi daha öldürdü. Kendisi ne kadar uzakta da olsa tekbiri duyulurdu. Sesi diğer seslere de benzemezdi. Ben askerin yemeğini verdim. Akşama kadar bir işim yok. Kendi kendime dedim ki, bugün Hz. Ali (Kerremallahu veche)'nin tekbirini sayacağım, kaç tekbir getirirse bilirim ki o kdar kâfir öldürdü. Akşama kadar tekbirini saydım, eksiksiz tam bin ikiyüz tekbir getirdi. Bildim ki bu günkü harpte bin ikiyüz kâfir öldürdü. Esas doğrusu budur.

Hz. Ali (Kerremallahu veche) kırk kişiden fazla adam öldürmedi diyenler: Onlar da yanlıştır.  Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) her kılıcı sallamaya yetmiş kişinin başını keserdi diyenlerde yanlıştır. Şöyle ki yetmiş kişinin hepsini bir yere bağlasan başlarınıda birbirine yapıştırsan yine hepsine birden kılıç sallayıp kessen kılıcın boyu bazısını kesmeye yeter bazısını kesmeye yetmez.

Bedir cenğinde kafir sayısı dokuzyüz küsur. Mekke'nin fethinde kafir sayısı onbinden az. Bu savaşlarda Hazreti Ali sadece bin sefer kılıç sallasa her sallamaya yetmiş kişi öldürse zaten kafir kalmaz. Diğer müslümanlar kiminle harb edecek? Neyi öldürecek? En son Ürdün'de yapılan savaşta üçyüzbin kişilik düşman ordusu ile otuzbeşbin kişilik müslüman ordusu üç gün savaştılar ve zaferi kazandılar. Birinci gün Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) onbin sefer kılıç sallasa yetmişerden düşmanın hepsinin bitmesi lazım. Diğer otuz dört bin müslüman kiminle üç gün harb edecek?

Hz. Ali (Kerremallahu veche) şöyle ki dünyaya ün salmış, harpte kimse karşısına çıkmaya cesaret edemez. Ömründe bir defa da olsa ne harpte ne de güreşte kendini yenen olmamış, çok güçlü pehlivanlardan kırk kişiyi harpte yenmiş ve müslüman etmiştir. Müslüman olanlardan aklımda kalanı: Ebel Mahsen, Miktad bin Esved, Maliki Ejder gibi. Müslüman olmayı kabul etmeyip öldürdüklerinden Anter, Amr ibn-i Abdut bunlar gibi kırk kişidir. Kırk kişiyi öldürdü, kırk kişiyi de esir aldı, dedikleri bunlardır.

Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) için bazı taraf tutan alimlerimiz ömründe kırk kişiden fazla adam öldürmedi derler. O çok adam öldürdü diye söyleyenler hep ilavedir diye dolaylı yoldan Hazreti Ali'ye dil uzatanlar insafla düşünsünler. Normal arslan karşısında hiç bir hayvan insan duramıyor. Allah'ın arslanının karşısında hangi kuvvet durabilir? Siret-i Nebi kitabında Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in harblerini hayatını yazan kitapta Hazreti Ali'nin savaşının ömür boyu anlatmayla bitmeyecek kadar çok büyük savaşlar ve sayılamayacak kadar kafir öldürdüğünü yazıyor.

Ey Müslümanlar! Allah arslanım diye övmüş, siz Allah'ın övdüğünü Allah'ın övdüğü şekilde niçin övmeyip kısıtlıyorsunuz. İşte bu da müslümanlar arasında taraf  tutmadan ileri geliyor. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) kadiri tarikatının başkanı, Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu) Nakşi tarikatının başkanıdır. Ben Nakşi tarikatından olduğum için Nakşi tarikatı'nın pirini fazla övmem lazım. Bu da ancak Hazreti Ali'nin yaptıklarını kısıtlamakla olur gibi düşünce ve sözler işler İslamiyete keder getirir. Söyleyen kişide dünyada ve ahirette mesuliyette kalır. O biri de Hazreti Ali'nin tarikatından olup Hazreti Ali'nin yaptıklarını çok büyütüyor. Hazreti Ebu Bekir'in yaptıklarını, hakkında inen ayet-hadisleri kısıtlıyor. Her ikiside yanlıştır. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'yi tam benimsemeyenlere, küçümseyenlere derim ki:

- Size soruyorum. «La Feta illa Ali La Seyfi illa Zülfikar» Bu sözü kim, ne zaman, nerede, nasıl söyledi?

Bunu söyleyip anlatmaya diliniz varmıyor. Bu sözü söyleyen Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'dir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Uhud cenginde Hazreti Ali'yi Medine'ye bekçi bırakmıştı. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin boşluğunu Hazreti Hamza'da dolduramadı ve bozuldular. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) yaralandı. Tuzak için kafirler tarafından kazılan kuyulardan birine düştü. Otuz kadar sahabi kuyunun başında ölümkalım savaşı veriyorlardı.

Bin kişi müşrik pek az bir zayiatla zaferi kazanmış ilerliyor. Ashab bozulmuş kaçmış, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in başında 30 kişi kadar fedai ashab kalmış onlarda ancak kuyu içindeki Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i zorlukla koruyabiliyor. Zübeyr-Talha (Radiyallahu anhu) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i koruyacağım diye üzerine atılmışlar birisi kolunu, birisi bacağını kestirmiş, kuyunun başı islam şehitleriyle dolu. 30 kişi  Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i korumadan aciz iken birden kuvvetlenip bin kafiri nasıl geri püskürttü. Müslümanların hepsi Medine'ye kaçmıştı. Bunun aslı şöyledir:

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)  Hazreti Ali'yi Medine'de bekçi bırakmıştı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) kuyunun içinde göbeğine kadar insan kanı içerisinde idi.  Cebrail (Aleyhis-selam) geldi  şöyle dedi:

Nade Aliyyen Mazharil Acaib: Aliye çağır acaiblerin zuhur ettiğini göreceksin.

Tecidhü avnen leke finnevaib: Senin en sıkıntılı zamanında kimsenin sana yardım edemediği zamanda onu sana yardımcı bulacaksın.

Li ilallahi hacetiy; Benim Allahu Teala'ya hacetim var. Allahu Teala Ali'nin sebebi ile bu sıkıntılarımı gidersin.

Bi Nübüvvetike ya Muhammed: Bunların hepsi senin peygamberlik nübüvvetinin hürmetine, senin hürmetine olacak. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bunları okudu. Hazreti Ali'ye çağırdı en sonunda ya Aliyyü, ya Aliyyü, ya Ali Edrikni ve aleyye mahviliy.  Ya Ali ya Ali, ya Ali: Benden tarafa dön beni hatırla, beni idrak et gel beni kurtar dedi. Bunu söyleyen Cebrail (Aleyhis-selam) söyleten Allahu Teala'dır. Ayet değil duadır. Hazreti Ali sesi duydu, düldül'e atladı zaten Medine ile harb edilen yerin arası yakın. Yetişti kuyunun başındaki çarpışan müşrikleri darmadağın etti. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i kuyudan çıkardı. Uhud dağının çıkılması zor bir yerine götürdü, bıraktı. Kılıcını eline aldı her geleni öldürüyor. Hazreti Ali'nin kılıcı kırılmıştı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) kendi kılıcı olan Zülfikarı Hazreti Ali'ye verdi. Hazreti Ali tek başına savaşıyor gelen kafirleri kırıyordu. En sonunda hiç kimse gelemez oldu. O zaman Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle dedi: «La Feta illa Ali la seyfi illa Zülifikar» Ali'den başka fethedip harbi kazanacak kimse yoktur. Zülfikardan başka kılıç yoktur. Çünkü ortada tek harb eden cengaver Hazreti Ali tek düşmanla çarpışan kılıç zülfikar idi. Onun için Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) La Feta illa Ali: Ali'den başka fethedici yoktur; Ali'den başka kimseyi ortada göremiyorum. La Seyfi İlla Zülfikar: Zülfikar'dan başkada düşmanla çarpışan kılıç göremiyorum. Bir tek Ali çarpışıyor, bir tek zülfikar Ali'nin elindeki kılıç o çarpışıyor. Sadece bu bin kafiri geri püskürtüyor dedi.

Hey  zavallı insafla düşün. Bin kişilik Kureyş ordusu Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) tarafından geri püskürtülüyor. Sadece burada öldürdüğünü hesab etsen kırk kişi zayiat vermeden, bin kişi geri püskürtülür mü? Sense ömür boyu öldürdüğü kafir kırk kişi diyorsun? Aksini iddia edenlere soruyorum. Uhud harbi'nin sonunda müslümanlar bozulmuş kaçıp Medine'ye kadar gelmişler. Meydan yerinde hiç müslüman askeri yok. Otuzkişi kadar yaralı. O anda zaferi kim, nasıl, ne şekil kazanıyor?  zaferin kazanılmasını bundan başka bir şekilde akla uygun olarak açıklayın.

- Bin kişiyi geri püskürten Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i kuyudan çıkartan kim? Ashab bozulmuş, kaçmış. Allahu Teala'nın aslanı Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) geldi, yetişti ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i kurtardı. Uhud dağının çıkılması zor bir yerine koydu kılıcı aldı ve gelen kafirleri hepsini kırdı  geri püstürttü. Allah'ın aslanı bunu tek başına yaptı demeye diliniz niçin varmıyor? Ortada bir savaş var düşman galib gelmiş, müslüman ordusu dağılmış, kaçmış. Pek az kimse çok fazla zayiat vererek Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i zor koruyor. Bir anda kafirler darmadağın oluyor ve zafer kazanılıyor. Bunu Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) yapmadı ise kim nasıl, ne zaman, ne şekil yaptı? Zaferin kimin tarafından nasıl ve ne şekil kazanıldığını açıklamıyorsunuz. İşte Hazreti Ali Allah'ın aslanıdır onun karşısında hiç bir kuvvet duramaz. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) bir anda geldi, kafirleri darmadağın etti. Kaçan müslümanları geri çevirdi, kafirleri geri püskürttü. Ancak uzaktan uzağa Hazreti Ömer ile Ebu Süfyan konuşabildi. Çünkü ortada Zülfikarı çekmiş Allah'ın aslanı meydan yerinde dolaşıp her geleni öldürüyordu. Bu sebebten  kafirler gelemiyorlardı. Zaferi kazananda tek Hazreti Ali'dir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'de bunun için Ali'den başka harb eden göremiyorum, fetheden yoktur. Zülfikardan başkada kılıç yoktur ortada çarpışan Hazreti Ali ve elindeki kılıç zülfikar niçin demiyorsunuz? Bunu doğrudan doğruya Allah'ın aslanı Ali yaptı demeye sizi engelleyen söyletmeyen taraf  tutturan nedir?

Siz onu Hazreti Ali'yi kısıtlarsanız Allahu Teala'da dolayısı ile sizin amelinizi kısıtlar. O yüzden cehenneme gidersiniz. Allah'ın sizin, bizim ibadetimize ihtiyacı yoktur, bizim ibadetimiz Allah'a karşı değil, Allah'ın bizi affı mağfiret etmesi içindir. Kesin olarak Hazreti Ali'yi sevmeyenler cehennemliktir. Hazreti Ali'yi sevmedikten sonra ibadetin ne kıymeti kaldı.

- Niçin diğer halifelerin hakkında bu kadar durmuyorsunda Hazreti Ali hakkında bu kadar çok duruyorsun diyenlere:

- Bu zamanede Hazreti Ali'ye Hazreti Hasan Hazreti Hüseyin'e Evlad-ı Resul'e Yezidin hatırı için düşman olan bazı bir çok hocalar ve  alimler vardır. Onlarda alabildiğine Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin yaptıklarını kısıtlıyorlar. Onları ayıktırıp cehennemden kurtarmak istiyorum. Bazıları da Hazreti Ali'yi “peygamberden üstün, peygamber veya daha ileri gidip Ali Allah'tır derler.” Onlarda yanlıştır. Hazreti Ali'yi ve evlatlarını sevmeyenler alim görülen ibadetçi kimselerdir. Bunları ayıktırmak istiyorum. Yezid'in dedelerini, Hazreti Ali Bedir, Uhud, Hendek ve Mekke'nin fethi savaşlarında kafir oldukları için öldürdü. Yezid başa geçince ilk işi o dedelerinin intikamı almak oldu. Onun için Hazreti Ali'nin ismini hutbede Turabi toprak olmuş çürümüş bir şey beklenmez. manasında tefsir ettiler. Halbuki toprakta ne bitmez, toprak neyi yetiştirmez. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin Allahu Teala yanında büyüklüğü malumdur. Ona düşman oldukları için Emeviler, Yezidler, cehennemliktir. Yezidlerin hatırı için Hazreti Ali'yi ve evlatlarını bu zamanede küçümseyenler, Yezid'e hak verenler onlarda Yezid'in hatırı için cehennemliktir.

Ey Alimler! O yezidlerin Aferinine kurban gitmeyin. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in hadislerine bakın.Yukarda yazdığımız Nade Ali duasını başka görüşteki bir çok alimler yalanlamışlardır. Hatta bazı kitablarda «Kadirilerin bir Nade Ali duası var diye alay eder vaziyette yazılar yazılmıştır.»  Bu dua harfi ebced üzere hesab edilip ona göre o sayıda okunursa bütün müşküllerin sıkıntıların hepsine Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ve Hazreti Ali'nin ruhaniyeti, maneviyatı yetişip o sıkıntıdan kurtarır harfi ebced üzerine hesab edilmiş hesabta ya 148 ya 149 olacak 150'den bir veya iki eksik. Bilal babam ağzı düz olsun siz 150 defa okuyun buyurdu. Biz şimdi bir müşkülümüz için bu duayı toplanır her adam 150 defa okur ve bütün müşkülleri sıkıntıları ne varsa ne çeşit ise hepsi gider. Hatta başka görüşteki müslümanlardan bir çok kimseler onlarda katılır, bu duayı okur onlarında müşkülü hallolur. Duada Hazreti Ali'ye çağrılıyor ama ya Muhammed senin peygamberliğin nübüvvetin hürmetine Hazreti Ali'nin bu yardımı olacak dediğinden anlaşılıyor ki bu dua da en büyük yardım Allahu Teala'dan ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in hürmetine onun hatırı için Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) eli ile yardım ediliyor.

 

7. Menkıbe: Hüseyin Vaiz (Rahmetullahi Aleyh) Keşf adlı fârsça tefsirinde Bakara Sûresinin ikiyüz yetmiş dördüncü âyet-i kerîmesini tefsir ederken buyuruyor ki:

Esbâb-ı Nüzûl kitâbında yazılır. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin dört dirhemi vardı. Bir dirhemini âşikâre, birini gizlice, birini gece, birini de gündüz sadaka verdi. Hakk Teâlâ bu âyet-i kerîmeyi gönderdi.

«Mallarını gece ve gündüz, gizli ve âşikâr (hak yolunda) harcayanlar  (yok mu?) İşte onların, Rabb'leri katında mükâfatları vardır, onlara hiç bir korku da yoktur, onlar mahzun da olacak değillerdir.»

 Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazreti Ali'ye, bu çeşid sadaka vermesine hangi şeyin sebeb olduğunu sordu. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Bu dört şekil dışında sadaka verme yolu görmedim. Hepsini de, bunlardan biri kabûl olur da, Allah'u Teâlâ'nın rızâsına kavuşurum ümidi ile yaptım, dedi.

 

8. Menkıbe: Me'âlimü't-Tenzil adlı tefsirde Secde sûresinin onsekizinci âyeti kerimesinin tefsirinde Muhyiddîn ve's-Sünne İmâm-ı Begavî (Rahmetullahi Teâlâ) beyân buyuruyor. Bu âyet-i kerîme Hazreti Ali ve Velid bin Ebû Mu'ayt hakkında inmiştir.  Velid bin Ebi Mu'ayt, Hazreti Osman'ın anne tarafından akrabasıdır. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) ile Velîd bin Ebi Mu'ayt arasında münâkaşa olmuştu. Velid Hazret-i Ali'ye:

- Sükut et. Sen henüz çocuksun. Benim lisanım senden daha açıktır. Ok atmakta senden mâhirim. Kalbim senden cesaretlidir. Harblerde senden haşmetliyim, dedi.

Hazreti Ali (Kerremallahu Veche) onun fâsık olduğunu söyledi. Bunun üzerine Hakk Teâlâ bu âyet-i kerîmeyi göndererek:

«İmân eden kimse, fasık (yani kâfir) gibi midir? Bunlar eşit olmazlar» buyurdu.

Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin çocukluktaki sözünü ayet tasdik ediyor. Diğer halifelerin büyük, yetişmiş hallerindeki sözlerini tasdik ediyor.

Burada mü'min ve kâfir, yalnız iki kişinin eşit olmıyacağı değil, bütün mü'min ve kâfirlerin eşit olmayacaklarını bildirdi.

Allah için sevmek Allah için buğz etmek. Hubbu fillah buğzu fillah diğer bir adı ile Emri bil Maruf Nehyi anil münker. (Kimya-i Saadet, Sayfa: 342) Bu da ona yakındır. Bunlar eşit değildir. Yani mü'minse ne kadar yaşlı ne kadar zayıf ne kadar fakir ne kadar aklı dengesi zayıfsa mü'min olduğu için ona mü'minliğinden dolayı hürmet et. Kafir, münafık, fasık kimseler ne kadar zengin hatırlı dünyaca sana menfaatlide olsa kafirin Allahu Teala'ya inanmadığı için münafığın kötü amelleri olduğu için ne kadar kelamı kibar konuşsa ne kadar üstün meziyetleride olsa kıymet verme demektir. Şimdi zamanemizin müslüman görülen bazı alimleri camiye veya bir takım yerlere para topluyorum diye münafık, fasık, zındık kimselere gidip el açıp boyun büküp halını şikayet edip onlardan yardım bekliyorlar.

Hadis-i Şerif: «Bir kimse bid'at ehli birini Allah için buğuz ederek kovar ise kıyamet günü Allah onu bütün kötülüklerden emin kılar.» (Gunyetü't-Talibin, Sayfa: 248)

«Bir kimse bid'at sahibi birini hakir görür ise Allah onun cennetteki derecesini yüz kat yükseltir.» (Gunyetü't-Talibin, Sayfa: 248)

Bir kimse bid'at ehli birini sevinçle karşılar ise ve onu sevindirir ise Muhammed'e gelen Kur'an'ı hafife alıp küçümsemiş olur. (Gunyetü't-Talibin, Sayfa: 248; Ramuzu'l-Ehadis, Hadis No:  5039 benzeri)

Allahu Teala bid'at sahibinin abdestini, namazını, orucunu, haccını, zekatını, cihadını, sarfiyyatını kabul etmez. Hamurdan kıl çıkar gibi islamdan çıkar. (Ramuzu'l-Ehadis, Hadis No: 6093; Berika, Cild 1, Sayfa: 269)

"Bid'at ehli cehennem ehlinin köpekleridir.” (Ramuzu'l-Ehadis, Hadis No: 995)

Bid'at sahibi demek Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) her ne yaptı ise aksini yapmak Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in sünnetlerini sözlerini bilerek, kasıtlı aksini yapmaktır.

 

9. Menkıbe: İnsan (Hel  etâ) sûresinin sekizinci âyet-i kerîmesinin inme sebebini âlimler şöyle bildirirler: Bir zaman Hazreti Hasan ve Hüseyin (Radiyallahu anhu) hasta olmuşlardı. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem), Ashab-ı Kiram (Aleyhimür-Rıdvan) ile torunlarını görmeğe vardı. Hazreti Ali ve Fâtımaya hitâben:

- Bu iki ciğerpâreniz için bir adak adayın, buyurdular. Onlar da Fıdda adındaki hizmetçileri ile berâber çocuklarına Allah'u Teâlâ  sıhhat verirse üç gün oruç tutacaklarını nezr ettiler. Hazreti Hasan ve Hüseyin (Radiyallahu anhümâ) sıhhat bulunca yiyecek bir şeyleri olmadığı için Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) bir yahudiden üç   sa' (2.6 litre hacmindeki kab dolusu)  arpa borç aldı. Üçü de nezirlerini yerine getirmek için oruç tutmaya başladılar. Arpanın üçte birini hizmetçileri öğütüp, beş tane ekmek pişirdi. Çünkü hepsi beş kişi idiler.

Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin hem yiyecekleri olmadığı ödünç aldıkları zaman ve hem de oruçlu oldukları anda Allahu Teala Hazreti Ali'yi denemek için kapıya fakir yetim, esir gönderiyor ve verecek mi vermeyecek mi diye Hazreti Ali'yi deniyor.

İftar vakti Hazreti Fatıma (Radiyallahu anhâ) ekmeklerin her birini Hazreti Ali'nin, Hasan ve Hüseyin'in hizmetçisi Fıdda'nın ve birini de kendisinin önüne koydu (Radiyallahu anhüm). Bir miskin kapıya geldi. (Miskin: Bir günlük yiyeceği bile olmayan fakire denir.)

- Ben müslüman fakirlerinden biriyim, bana yemek verin dedi. Önlerindeki beş ekmeği de miskine verdiler. Kendileri su ile iftâr edip, ertesi gün için oruca niyyet ettiler. Hizmetçi bir sa' arpa daha öğütüp, beş çörek daha pişirdi. İftar vakti önlerine koymuşlardı. Kapıya bir yetim geldi. Beşi de çöreklerini o yetime vererek, yetimi sevindirdiler. Kendileri su ile iftar edip, ertesi gün oruç tutmaya niyet ettiler. Üçüncü gün geri kalan arpa ile pişirilen beş çöreği iftâr vakti önlerine almışken kapıya bir esir geldi. Esîr:

- Üç gündür açım, beni bağlayıp yemek vermediler. Allah için bana acıyın dedi. Hepsi çöreklerini esire verdiler. Su ile iftâr ettiler.

Bir rivâyette esir müşrik idi denilmiştir. Buna göre esirler müşrik dahî olsalar, onlara yemek vermenin iyi olacağını, sevab kazanılacağı anlaşılmaktadır. Me'âlimü't-Tenzîl'de böyle yazılıdır.

Rivâyet edilir ki, dördüncü günün sabahı Hazreti Ali, Hazreti Hasan ve Hüseyin (Radiyallahu anhünün) ellerinden tutup Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'in huzuruna götürdü. Resûl-i Ekrem torunlarının açlıktan kuş yavrusu gibi titrediklerini gördü.

- Yâ Ali! Beni üzüntüye gark ettin, buyurdu. Sonra Hazreti Fatıma'nın evine vardı. Kerîmesini de, karnı arkasına yapışmış, gözlerinin çukura düşmüş olduğunu görünce üzüntüsü daha da arttı. Sonra Cebrail (Aleyhis-selâm) geldi.

- Yâ Resûlullah! Mübârek olsun. Hakk Teâlâ ehl-i beytin hakkında âyet-i kerime gönderdi, diyerek İnsan (Hel etâ) sûresini okudu.

“Hubbihi miskinen ve yetimen ve esira» (Sure-i İnsan, Ayet 8)

«Kendi yiyeceklerini fakire, yetime, esire verirler kendileri aç kalırlar» manasındadır.

 

Üç gün oldu yemediler

Gün uykusu görmediler

Hiç kimseye demediler

Etme şikayet Fatıma.

                          Yunus EMRE.

 

10. Menkıbe: Bir gün Resulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazreti Ali'ye:

- Ya Ali! Allahu Teala Hazretlerini sever misin? diye sordular. Hazreti Ali:

- Evet severim, dedi.

- Beni sever misin? buyurdu. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Evet, dedi.

- Fatıma'yı sever misin? diye sordu.

- Evet dedi.

- Hasan ve Hüseyin'i sever misin? buyurdu. Hazreti Ali yine:

- Evet, severim dedi. Habib-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Ya Ali! Bu kadar muhabbeti bir kalbe nasıl sığdırıyorsun?  İki sevgi bir gönülde olur mu? buyurdu.

- Olmaz ya Resulullah.

- Sen bunun hepsini bir arada nasıl bulunduruyorsun? Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) bir cevab veremiyeceğini söyledi. Hazreti Fatıma:

- Bunda düşünecek, üzülecek ne var! Hakk Teala'yı sevmen iman ve akıldandır. Resülünü sevmen, imandandır. Beni sevmen şehvettendir, Hasan ve Hüseyin'i sevmen şefkatindendir dedi. Hazreti Ali bu cevabı Resul-ü Ekrem'e söyledi. Resûl-ü Ekrem:

- Bu meyva ancak peygamberlik ağacından (alınmış)dır, buyurdular.

Yani nübüvvet ağacının meyvalarındandır, peygamberlik ağacının meyvalarındandır. Benim kızım Fatıma peygamberlik ağacının bir dalıdır. Sende ondan öğrendin geldin kendin bilmişsin gibi söylüyorsun senin bilmen değildir. Herkesde Ali biliyor zannediyor dedi.

Yani Ya Ali bu cevab senin değil Fatıma'nın cevabıdır demek istediler. Bu cevabda derin ilim vardır. Düşünmek lazımdır.

Hazreti Fatıma (Radiyallahu anha) Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'ye:

- Düldül ile konuştum düldül senden şikayetçi ağlıyor. Ali beni çok sıkıştırıyor dedi. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Ben kafir içindeyim tek başımayım, kafirler benim uyumamı bekliyor, uzaktan beni takib ediyorlar. Bunu bildiğim için uyumuyor, gece-gündüz yol çekip eve geliyorum. O zaman Hazreti Fatıma Hazreti Ali'ye:

- Kabir ehline misafir ol onlar seni misafir alır hem yer hem içersin hemde istirahat edersin» dedi. Hazreti Ali aynısını yaptı müslüman kabristanlığına selam verdi kabir yarıldı ve Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) ile atını içeri aldı sabahtan yola çıktılar.

İmam-ı Azam'ın kızı Hanife'nin diğer imamları hayrete düşürecek sözleri işleri, hareketleri çoktur. Aynı o da Hazreti Fatıma'nın Hazreti Ali'yi ve bütün ashabları hayrete düşürdüğü gibi. (Kitabımızın birinci bölümünde geniş olarak açıklanmıştır oradan okuyunuz. Sayfa: 292-297)

 

12. Menkıbe:  Mesâbîh kitabının şerh eden Hanefi fıkıh âlimi Türbeşti, Fadlu'llah bin Hasan (Rahmetullahi Aleyh) diyor ki:

Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Tebük gazâsına giderken Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'yi Medîne halkı üzerine  halife tâyin buyurdu. Halkın işlerini görmekle emretti. Münâfıklar bunu işitince söylenmeye başladılar: «Resûl-i Ekrem, Ali'yi, halife etmedi. Onunla berâber bulunmaktan sıkıldığı yanında bulunması ağır geldiği için harbe götürmedi» dediler. Hazreti Ali, münâfıkların bu sapık sözlerini duydu. Kılıncını kuşanıp, Resûl-i Ekrem Hazretlerine «Cürf» denen yerde konakladıkları sırada yetişti. Huzûrlarına vardı.

- Yâ Resûlullah! Münâfıklar bu köleniz için, onu halife tâyin etmedi. Berâber götürünce yanında bulunmaktan sıkılacaktı. Bu sıkıntısını, ağırlığını  gidermek istedi, dediklerini haber verdi. Habîb'i Ekrem ve Nebiyyi Muhterem (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Münâfıklar yalan söylüyor. Seni Medîne'de bırakdıklarımıza halife yaptım. Geriye dön, benim ehlime halîfem ol. Yâ Ali! Benimle Musâ ve Hârûn (Aleyhis-selâm) gibi olmak istemez misin? Husûsen Hakk Teâlâ (A'raf sûresinin yüz kırkikinci âyet-i kerîmesinde), Mûsâ, kardeşi Hârûn'a, kavmime halifem ol dediğini haber vermiştir, buyurdu.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'de Hazreti Ali'ye :

- Ya Ali! Musa (Aleyhis-selam)'ın Harun (Aleyhis-selam) hem kardeşi hem halifesi idi sende benim hem dünya hem ahiret kardeşim (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 700) hem de halifemsin buyurdu.

 

14. Menkıbe: Yukarıda bildirilen hadîs-i şerîften hemen sonra Sehl bin Sa'id'den (Radiyallahu anhu) bildirildiğine göre, Hayber gazâsında Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):

- «Bu bayrağı yarın bir kimseye vereceğim. Hakk Teâlâ fethi onun elinde  müyesser edecektir. O, Allah'u Teâlâ'yı ve Resûlünü sever. Allah'u Teâlâ ve Resûlü de onu sever» buyurdular. Sabahleyin İslâm askeri erkenden Habîb-i Kibriyânın huzûruna koşuştular. Her biri bayrağın kendisine verileceğini ümid ederlerdi. Sultan-ı Kâinat Hazretleri:

- Ali bin Ebi Tâlib nerededir? buyurdular. Ashâb-ı Kirâm:

- Yâ Resûlullah! Onun gözleri ağrıyor diye cevab verdiler.

- Adam gönderin gelsin, buyurdular. Hazreti Ali'yi getirdiler. Serveri Âlem, mübarek ağzının tükrüğünü Hazreti Ali'nin gözlerine sürdü. Gözlerinin ağrısı geçti. Hiç ağrı görmemiş gibi oldu. Bayrağı Hazreti Ali'ye verdiler. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Yâ Resûlullah! Kâfirler ile bizim gibi oluncaya kadar muharebe edeceğim, dedi. Resûl-i Ekrem:

- Onlara önce yumuşak davran. Topraklarına girip, İslâma davet et. Hak Teâlâ'nın İslâm dîninde onlar hakkında bildirdiklerini haber ver. Böylece senin sebebinle Hakk Teâlâ'nın onlardan birine hidâyet vermesi, nefis kırmızı develerin olup sadaka vermenden hayırlıdır, buyurdular.

 

15. Menkıbe: Mesâbih kitâbında Hazreti Ali'nin menâkıbı bâbının hasen hadîslerinde İmrân bin Hasan (Radiyallahu anhu) hazretlerinin bildirdiği bir hadîs-i şerifte:

- Ali benden ve ben ondanım. Ali bütün mü'minlerin velisidir, (evliyasıdır) buyurulmuştur. (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 700)

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) için:

“Eti etimden kanı kanımdan” buyurdu.

Bilal Babam buna dair şu kasidey