BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 

ÖNSÖZ

 

Allahu Teala kullarını, insanları bu dünyaya imtihan etmek ve kendine ibadet, taat ve ameli salih yapmak için gönderdi. Bizde Allahu Teala'nın gösterdiği açıdan gücümüzün yettiği, takatımızın olduğu ve yapabildiğimiz kadar çalışmaya ve onun rızasını kazanmaya çalışacağız. Bu uğurda da aynı açıdan adamlar yetiştirmek ve biz de aynı şekilde yetişmek için çalışmaya devam edeceğiz. Bu konularda da sizleri aydınlatmaya çalışacağız. İnşallahu Teala.

 

 

Niçin Bizim Görüşümüzde Olup Bize Karışmıyorsun Diyenlere:

 

Tek yol İslam, İslamda tek yol ehli sünnettir. Ehli sünnet demek: Ayet ve hadîs'in ışığı altında toplanmak demektir. Her insanın kafasına takılan soruları öğrenmek kasdı ile soru sormaya hakkı vardır. Karşısındaki de ayet ve hadisler doğrultusunda ona izah etmeye çalışmalıdır. İzah edemezse onun dediğini kabul etmeye mecburdur.

Şart şudur: Ayet, hadîs, hadîs-i Kudsilerle veya bunların biri ile misal getirip şu görüşün şurası şu ayete, şu hadise göre yanlış demelidir. Böyle söylenmezse o, sözü kendinin için söylenmiş, kasıtlı söylenmiş gibi anlıyor. O biri de aynı söylenilen sözü kendine karşı söylenmiş anlıyor. Ayet-hadîs, hadîs-i kudsi ortadan kalktıktan sonra ortada kalan üç beş tekerleme söz, üç beş tane yapılan sünnetle, sözle birleşilmez. Bu ayet, hadîs ve hadîs-i kudsileri canındanda ileri tutmadıktan sonra birleşilmez. Nitekim Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Ya Ömer! Beni canından fazla sevmedikten sonra imanın kemâl bulmaz (Sünen-i ibn-i Mace, Cild 1, (benzeri) Sayfa: 116; Marifetname, Sayfa: 498; Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 532) buyuruyor.

Allah'u Teâlâ Kûr'ân-ı Kerim'de, Hadîs-i Kudsilerde, Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) hadîs-i şeriflerde ibadet ehli olan ve Allah'u Teâlâ'ya sevilenleri derece derece haber veriyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) en üst derecede olanlar için: “Bu dünyada Allah için sevişenlerin makamına peygamberler, şehidler, sıddıklar imrenirler.” (Sûre-i Nisa, Ayet 69; Berikâ, Cild 2, Sayfa: 296; Sünen-i Tirmizî, Cild 4, Hadîs No: 2499; Râmûz'ul-Ehâdîs, Hadîs No: 4067) buyuruyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bunun gibi bir çok müjdeler veriyor. Bu müjdeleri üçüncü kitapta yazdık. Biz de bu müjdeler mucibince çalışıp o makamları  kazanmak ve o makamları kazanacak dervişler yetiştirmek istiyoruz.

Yine biz öyle dervişler yetiştirmek istiyoruz ki, kalbleri ancak Allah'ın zikrinden tad alır. (Sûre-i Enfal, Ayet 2) Onlar o birleri ile beraber midir?

Geceleri secdeyle-kıyamla sabahlayanlarla yatsıdan sonra sabaha kadar yatanlar Allah'u Teâlâ yanında beraber midir? (Sure-i Zümer, Ayet 9; Marifetnâme, Sayfa: 614) Gece ibadeti ile ilgili ayetler ve hadisler  doğrultusunda çalışan gece ibadetine düşkün işte biz böyle yetişmek ve böyle dervişler yetiştirmek istiyoruz.

Bir hadîs-i Şerif'te Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

«Ebrarların iyi diye yaptıkları bazı şeyler mukarreblere kötüdür.» (Sünen-i Ebu Davud, Cild 5, Sayfa: 89 (benzeri); Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 252) buyuruyor.

Ebrar: Şeriat ehli olup cehennemden kendini ya kurtaramamış ya da zorla kurtarmış demektir.

Mukarreb: Cennet'ül Firdevs'ten ileri gidip Allah'u Teâlâ'ya en yakın olanlardır. Kûr'ân-ı Kerim'de buna dair ayet: "Ves-sabikun, es-sabikun ulâikel mukarrebûn" (Sûre-i Vakıa, Ayet 10-11)

Allahu Teâlâ benim en yakınıma gelirler dediği için bizzat Allahu Teâlâ'nın davetinde olurlar. Cennet ehlinin o zamana kadar gördükleri ve Allahu Teala'nın insanlar için in'am ve ihsan edip övdüğü, söylediği ne varsa hepsi geride kalır. Cenneti Naim'in yanında onunla o birlerini karşılaştırırsan o birleri cenneti naime göre hiç kalır.

Onlar mukarrebler; bu dünyada ibadetin ve taatin sevabını, derecesini noksana düşürecek neler varsa onları kendine haram bilirler. Örneğin: Yatsıdan sonra gece sabaha kadar uyumak helâlken “geceleri kalk secde ile kıyamla sabahla” (Sûre-i Zümer, Ayet 9) âyetine göre seher vaktinin uykusunu kendilerine haram ederler. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in az yeme, az uyuma, az konuşma ve geri kalan bütün vakitlerini ibadetle, taatle değerlendirmekle ilgili (Râmûz'ul-Ehâdîs, Hadîs No: 415, 5609; Sünen-i Tirmizî, Cild 4, Hadîs No: 2486; İhyâu Ulumi'd-Dîn, Cild 3, Sayfa: 174; Müzekkî'n-Nüfus, Sayfa: 293, 333, 336; Kimya-i Saadet, Sayfa: 399; Marifetnâme, Sayfa: 597-598, 600; Kenzü'l-İrfan, Hadis No: 920, 959; Kütüb-i Sitte, Cild 16, Hadis No: 5910; Muhtarü'l-Ehadisin Nebeviyye, Hadis No: 850, Sayfa: 455; İhya'u Ulumi'd-Dîn, Cild 3, Sayfa: 174) hadîslerini kendine örnek alır. Doyana kadar yemek caizken o yemeği Allah'u Teâlâ'nın ve Resûlullah'ın az yeme hakkındaki emirleri ile kendine haram eder.

Yunus Emre Hazretleride Allah'a aşık olan herkese gece uykusu haramdır diyor.

 

  Aşık Yunus derki, dünya yalandır

  Ömrüm geldi geçti halım yamandır,

  Hakk aşıklarına uyku haramdır

  Gel ölüm gelmezden tedarik eyle

  Gezdiğin yerlerde hakkı zikreyle.

                          Yunus EMRE

 

* * *

 

“Allah'u Teâlâ yanında en makbul ibadet:

Kişi namazını rükû ve secdelerini tam yaparak kırda kılarsa elli namaz sevabına ulaşır.” (Sünen-i Ebu Davud, Cild 2, Hadis No: 560, Sayfa: 391)

 “Kâbe'de bir namaz benim mescidimde bin namazdan hayırlıdır. Bunlardan daha hayırlısı Allahu Teala'nın bileceği, evin bir köşesinde kılınan iki rek'at namazdır.” (İhya'u Ulumi'd-Dîn, Cild 1, Hadîs No: 644, Sayfa: 553)

 

* * *

 

Allah'u Teâlâ'nın evliyası sana zikrullahı hatırlatır. Yapar, gösterir, tavsiye eder.

“Ümmetimin evliyası göründükleri zaman, Allahu Teala hatırlanır.” (Marifetname, Sayfa: 882; Tam İlmihal, Sayfa: 904)

 

* * *

 

“Zikrullah ehlinin günahı sevaba çevrilir.” Râmûz'ul-Ehâdîs, Hadîs No: 4776)

İşte bizde bu yukarda sayılanlar gibi yetişmek ve öyle dervişler yetiştirmek istiyoruz. Bu da çok zikrullah (Sure-i Ahzab, Ayet 41) çok ibadet etmek, ayakları şişinceye kadar namaz kılmak (Sure-i Taha, Ayet 2-3; Sünen-i Tirmizî, Cild 1, Hadîs No: 408; Sahih-i Buhari Tecrîd-i Sarîh, Cild 4, Hadîs No: 1580) ve halktan kesilmek, Allah'la baş başa ve gizlide uzlette kalmak ve öylece çalışıp secde ile kıyamla sabahlamak  (Sure-i Zümer, Ayet 9) sureti ile olur. En sonunda yukardaki sayılan âyet ve hadîslerin mucibince yetişir. Nasıl ki bir koşuyu koşan kazanıyorsa burada da ibadet, taat koşusunu say eden, çalışıp ibadet edip koşan kazanır.

Ayet; İnsanlar mahşere üç çeşit gelirler:

1- Cennetlik,

2- Cehennemlik,

3- Sabîkunlardır. Fazla çalışanlardır.

Allahu Teala Onlar benim mukarrep kullarımdır yani bana en yakın olan kullarımdır. (Sûre-i Vakıa, Ayet 10-12) Cemâlde, didarda gurbiyyette bütün en yüksek derecelerde onlar içindir, buyu-ruyor. Bu mübarek âyete göre insanlar üçe ayrılır:

1- Normal çalışıp cehennemden kendini kıl payı kurtarıp, cennetlik olanlar.

2- Hiç çalışmayan veya iman etmeyenler, bunlarda cehennemliktir.

3- Mukarrepler yani dünyada fazla fazla çalışıp  Kûr'ân'-ı Kerim'deki sabîkunlar benim en yakınıma gelirler dediğidir. Bütün Hak aşıkları kasidelerinde cenneti değil en fazla gurbiyyeti ilahiyyeyi istemişlerdir.

Allah'u Teâlâ kendileri için cennetil Firdevs'ten ileri bir yol açar. Allah'u Teâlâ'nın Kûr'ân-ı Kerim'de "ulâikel Mukarrebûn” fazla çalışanlar benim en yakınıma gelsinler, dediği kavli şerifi zuhur edecek. Cennet'ül Firdevs'te olacak. Yani Cennet'ül Firdevs'ten ileri Allahu Teala'ya yakınlık (gurbiyyet) yolu açılacak.

Yunus Emre Hazretleride kasidesinde şöyle buyuruyor:

 

Gönül gözün Allah deyip açanlar,

Hu mevlâm deyip arşa uçanlar,

Bu dünyada varlığından geçenler,

Yarın görür can gözüyle didarı.

 

Cennet cennet dedikleri,

Bir kaç evle bir kaç huri,

İsteyene ver sen anı,

Bana seni gerek seni.

 

Mü'minler Hakkın nurundan Kanarlar.

Hu deyipte arş altında dönerler

Hulle giyip buraklara binerler

Hz. Allah dergahına çekilir.

                          Yunus EMRE.

 

Rabiatül Adeviye Hazretleri:

- Yâ Rabbi! Senin cehenneminden korkup sana ibadet ediyorsam, o cehenneminde beni yak, senin cennetine girmek için çalışıyorsam o cennetine de beni ebedi koyma. Senin cemaline, didarına, gurbiyyetine aşıksam ondan da beni ayırma buyurdu.

İşte biz böyle dervişler yetiştirmek istiyoruz.

Zamanımızda bazıları ölçüsüz, düzensiz rast gele bir önder tanımaksızın veya önder dediği önderlik yapamayıp, kendini çekip çeviremeyen kimselerin tavsiyesi ile çalışırlarsa, kendilerine evham, sıkıntı, vesvese gelir ve büsbütün kafayı bozma gibi haller olur. Bu şuna benzer: Çok kıymetli bir kerestenin acemi bir kişinin eline düşüp kesilmeyecek yerini kesip yontulmayacak yerini yontup araya verdiği gibidir. Hakiki şeyha bağlı olmayanlarda o kereste gibi araya giderler. Allahu Teala'nın bildirmesi ile bilen büyük bir zatın tavsiyesi ve reçetesi ile çalışmalıdır. Örneğin:

Eczanede ilaç çoktur. Rastgele alır kullanırsan sana zararı olur. Bir doktor tavsiyesi ile olursa o ilacın sana faydası olur. Aynı onun gibidir.

 

Mürşid gerektir bildire

Hakkı sana Hakkal yakîn

Mürşidi olmayanların

Bildikleri güman imiş.

 

Her mürşide dil verme kim

Yolunu sarpa uğratır,

Mürşid-i kâmil olanın

Yolu gayet asan imiş.   

 

Nerden gelir aslın senin

Ya kande varır menzilin

Nerden gelip nereye gittiğini

Anlamayan hayvan imiş.

 

Dinle aceb bir söz durur,

Yokuş değil dümdüz durur,

Alem kamu bir yüz durur,

Gören anı hayran imiş.

 

İşit Niyazi'nin sözün,

Bir nesne örtmez Hak yüzün

Hak'tan ayan bir nesne yok,

Gözsüzlere pünhan imiş.

 

* * *

 

Mürşide uyan kişi

Mürşidi Hak bilmek gerek

Evliya'ya uyan kişi,

Gayrısın yok bilmek gerek.

 

Alçaktan alçak yürüye

Toprak içinde çürüye

Aşk ateşinde eriye

Altın gibi sızmak gerek.

 

Candan gör şeyhiyin özün,

Ayırma izinden izin,

Mürşid-i Kâmilin sözün,

Atılmış ok bilmek gerek.

 

Söz bilip haber anlayan,

Anlamaz durup danlayan,

Evliya nutkun dinleyen

Karnını tok bilmek gerek.

              NİYAZİ MISRİ.          

 

Yine Ashab-ı Suffa her şeyini terk etti.” (Mir'ât-ı Kâinât, Cild 1, Sayfa: 606)

Biz de Ashab-ı Suffa gibi adamlar yetiştirmek istiyoruz.

Fele nuhyiyennehu hayaten tayyibeh. İla Ahir... (Sûre-i Nahl, Ayet 97)

“Erkek veya kadın mü'min olarak iyi amel işlerse ona mutlaka taze temiz bir hayat veririm.” Bu âyet mucibince ve:

«Lehümül büşrâ fil-Hayati'd-Dünya ve fil ahireh. İlâ Ahir...» (Sure-i Yunus, Ayet 64)

«Dünya hayatında iken kendilerine Allahu Teala tarafından müjdeler gelir» ayetine göre Allah'u Teâlâ'nın müjdeler verdiği dervişler yetiştirmek istiyoruz.

Dünyada iken kalb gözü açılıp mahşeri-mizanı cenneti vs...'yi Arşı Ala'yı seyreden dervişler yetiştirmek istiyoruz.

Hadis-i Şerif: «Şehid ölürken Allahu Teala'nın cemalini görmeden ölmez.» (İrşad, Cild 1, Sayfa: 126; Sünen-i ibn-i Mace, Cild 7, Hadis No: 2799, Benzeri.)

«Bana her gün bin salavatı şerife getiren cennette makamını görmeden ölmez.» (El-Uhudü'l-Kübra, «İmam-ı Şa'rani» Sayfa: 347; Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 639)

İşte öyle dervişler yetiştirmek istiyoruz.

Allah'u Teâlâ bu ayette dünya hayatında iken müjde vereceğini vaad ediyor. Bu müjde çoktur. Yunus Emre'nin, Veysel Karani'nin hiç okumuşluğu yoktu. Allahu Teala manevi ilim (ledün ilmi) ile her şeyi kalblerine bildirdi. Bizde onlar gibi yetişmek ve onlar gibi dervişler  yetiştirmek istiyoruz.

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) benim ümmetimde dünya hayatında iken Allah'u Teâlâ ile benim miraçta konuştuğum gibi kalb aleminde konuşur buyuruyor. (Altı Parmak, Sayfa: 73) Hem biz aynı şekilde yetişmek hemde öyle adamlar yetiştirmek istiyoruz.

Hadis-i Şerif:

Benim ümmetim sıratı; yaya olarak, koşu atı hızında ve yıldırım gibi yürüyerek ve sürünerek, geçerler. (İhya'u Ulumi'd-Dîn, Cild 4, Hadîs No: 668, Sayfa: 943; İmam-ı Şa'rani «Ölüm-Kıyamet-Ahiret», Sayfa: 216; Hadîs No: 311; Mir'atı Kâinat, Cild 1, Sayfa: 434)

İşte biz sıratı yaya ve sürünerek değil koşu atı hızında veya yıldırım gibi,  geçenleri yetiştirmek istiyoruz.

Hadis-i Şerif:

Benim ümmetimden yetmiş bin kişi her birisi yetmişbin kişiye şefaat eder. (Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadîs No: 2554)

İşte böyle adamlar yetiştirmek istiyoruz.

Eğer sen bu zamanede böyle adamlar çıkmaz diye iddia edeceksen; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bu hususta buyurdu ki:

- Ümmetim yağmur gibidir evveli mi, ahiri mi daha hayırlı bilinemez. (500 Hadis-i Şerif, Hadis No: 375, Sayfa: 304)

Ahir zamanda öyle zatlar zuhur eder  ki o günde, riyakarlıktan utanılmayacak. O günde dinine sıkı sıkı yapışan kimsenin sevabı elli kişinin sevabı kadar olacak.

Sahabeler sordu:

- Bizden mi, onlardan mı? Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Sizden buyurdu. (İmam-ı Şa'rani «Ölüm-Kıyamet-Ahiret», Hadis  No: 835; Sayfa: 458; Hayat Düsturları, Sayfa: 510)

Ahir zamanda ümmetimin fesada düştüğü bir zamanda sünnetimi ihya edene yüz şehid sevabı vardır. (Berika, Cild 1, Sayfa: 235; Marifetname, Sayfa: 497; El-Uhudü'l-Kübra, Sayfa: 45)

Ashab:

- Nasıldır ya Resulullah! Biz canımızı verip bir şehid sevabı kazanıyoruz. Onlar sadece sünneti yapmakla yüz şehid sevabı alıyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

- O zaman öyle bir zaman ki sünnetim ateş olur, tutanı yakar. Onlar kırmızı ateşi avuçlayan gibidir. (Berika, Cild 1, Sayfa: 236) Yine onlar tuz çuvalının içine düşen böceğe benzer. Yürüsede, dursada, kaçsada tuzun kendisini yakmasından kurtulamaz. (Hacı Muhammed Bilal-i Nadir Hazretlerinin Vaaz bandından alınmıştır.)

Onun için ümitsizliğe kapılmayın, himmetinizi yüksek tutun bu ümmeti Muhammed'de bu sayılanların hepsi vardır. Onlar ahir zamanda gelmiştir, ama aynı benim yanımda muhacirler ve ensarlar gibidir. (Hacı Muhammed Bilal-i Nadir Hazretlerinin Vaaz Bandından Alınmıştır.)

Ey Ashab-ı Suffa! Size müjdeler olsun. Eğer ümmetimden sizin içinde bulunduğunuz zor şartlarda bu şartlara razı bir kimse kalmış olursa, o elbette benim arkadaşlarımdandır. (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 607-608)

Ahir zamanda Meryem oğlu İsa gelir, yeryüzüne indiği zaman evvelki zatlar gibi yeryüzünde 800 erkek 400 kadın bulunur. (İmam-ı Şa'rani «Ölüm-Kıyamet-Ahiret», Hadis No: 930, Sayfa: 498)

Yukarda yazdığımız ayetlerde ve hadîslerde övülen haller toplumlara karışmakla olmaz.

Uzlet, halvet, inziva, itikaf gibi şeylerle halktan uzak ve Hak ile başbaşa kalmakla olur.

Bilal Babam bu hususta buyuruyor ki:

 

Halk senin nefsinden sana perde,

Nefsinde Hakk'ı görmeye sana perde,

Sen halkı görürken kendi nefsini göremezsin,

Kendi nefsini görürken Rabb'ını göremezsin,

Halktan kesil ki kendi nefsini tanı,

Kendi nefsini de unut ki bir tek Hakk'ı tanı,

Ve Hakk'a vasıl ol vesselâm.

 

Bizim maksadımız iyi ve kötü bütün toplumları ıslah etmek ve düzeltip eğitmektir.

Bunu şeytanla bizim aramızda oynanan dama oyununa benzetebiliriz. Şeytana tâbî olan insanlar şeytanın önündeki taş, bizim adamlarımız bizim önümüzde ki taş. Ortada ne tam şeytana, ne tam bize tâbi olamayan insanlar var. Kim o taşları toplarsa oyunu o kazanır. O ortadaki taşları biz alıp, şeytanla oynadığımız damada oyunu biz kazanıp şeytanı iflas ettirmemiz gerekir.

Onun için kesinlikle  karşımızdaki inkarcı da olsa, kafir de olsa huzuruna kabul etmemek, içeri almamak, din hususunda kolaylık göstermemek  olmamalı, iyilikle yola getirmeye çalışmalıdır. Bize en büyük önder Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'dir. Peygamberlik hayatının on senesini kafir memleketlerinde inatçı kafirlerin ayağına gidip onları düzeltmek için geçirdi. İnatçı kafirlerin en inatçısı Ebu Cehil olduğu halde Ebu Cehil'in yanına her gelişinde onu güzellikle karşıladı. Her inatçı akis ters sorularını güzellikle cevablandırdı. Düzeltmek için davetine evine gitti. Ebu Cehil yolda kazdığı kuyuya kendisi düştü (Dürret'ül-Vaizin, Cild 2, Sayfa: 1033-1034) En son Ebu Cehil ve Hazreti Ömer'e müslüman olmaları için dua etti. Bu dua Hazreti Ömer'e tesir etti. Ebu Cehil'e tesir etmedi. (Sünen-i Tirmizi, Cild 6, Hadis No: 3926)

Bize katılanların evveliyatı nasıl olursa olsun hepsini biz kabul ederiz.

Delil ayet: «Ey Peygamber! İnanmış kadınlar Allah'a hiç bir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleri ile ayakları  arasında bir iftira uydurup getirmemek, iyi işi  işlemekte sana karşı gelmemek hususunda biat etmeye geldikleri zaman biatlarını al kabul et. Onlar için Allah'tan mağfiret dile.» (Sûre-i Mümtehin, Ayet 12)

İşte bizde bu âyette dediği gibi bu tür günahları işleyip hakkı ile tövbe edenleri de kabul ederiz.

Bu ayete göre evvelce bu günahları işlememişlerse niçin bir daha yapmayacaklarına diye söylüyor. Demek ki evvelce bu günahları işlemişler. Ayette Allah'u Teâlâ Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'e biat edeceklere şu sayılan günahları yapmış olsalar bile bir daha yapmayacaklarına dair sana söz verirlerse biatlarını kabul et ve kendileri için Allah'tan mağfiret dile. Çünkü Allah tevbeleri kabul edendir buyuruyor. Yalnız af oluyormuş diye günahı yapar ve tövbe ederim diyene Allah tevbe nasib etmez.

Kûr'ân-ı Kerim'de Allah'u Teâlâ her kim haksız yere adam öldürürse ve zina ederse, onu esame cehennemine atar yakarım. (Sûre-i Furkan, Ayet 68) Yalnız tevbe eder, benim sevdiğim en güzel amelleride yaparsa, o tevbesinin üzerinde de tam ciddi durursa, kendisinin günahlarını affetmeden başka hepsini sevaba çeviririm buyuruyor. (Sûre-i Furkan, Ayet 70) Yani hem bankadaki borcu siliniyor, hem de o kadar alacaklı yazılıyor. Allah'u Teâlâ bu kadar kolaylık veriyor. Biz niçin zorlaştıralım?

Mevlana Hazretlerinin deyimi ile:

Yetmiş sefer tövbeni bozsanda gel,

Ne olursan ol yine gel,

Bu kapı umutsuzluk kapısı değildir.

 

Asıl avcı; vahşi hayvanları tutar ve ehlileştirir. Asıl tarikat ehlide nefisleri vahşi hayvan gibi vahşileşmiş olanlar ile konuşur, yola getirir. Onu ibadet, taat ehli yapar ve insancıllaştırır. Bazı tarikatçıların görüşleri kendi adamlarının içine diğer müslümanları katmaktır. Biz bizi kendisine katmak isteyenlerin hiç birisine katılmayız.

- Şu senin adamın, bu benim adamım benim adamımla benden başkası konuşamaz gibi söylüyorlar. Kur'an-ı Kerim'de ayet: «Allah iman edenlerin dostudur. Onları zulumattan karanlıktan nura çıkarır. Şol inkar edenlerde şeytanın dostudur, şeytanda onları nurdan zulumata çıkarır.» ( Sure-i BaKara, Ayet 257)

Dikkat edilirse Allahu Teâlâ iman edenlerin hepsini zulumattan nura çıkarıyor. Bizde Allahu Teala'nın yaptığını yapmamız lazım. Aksi takdirde o adam yarın mahşerde ben içlerine girecektim, kabul etmediler. Bunlardan davacıyım derse ne cevab vereceğiz.

İşte insanlar iki sürü halindedir birincisi: Allahu Teala'nın elinden tuttukları sürü. İkincisi: Şeytanın elinden tuttukları sürü var. Hakiki alimlerin eli yukardaki ayetteki gibi Allah'ın elidir. Onlar bütün mü'minleri nura çekmek ister ve nura çeker. Allahu Teala'nın sürüsünü çoğaltır, şeytanı iflas ettirir. Diğer bazı şeyhlar ve zahir alimlerde onları yanından kovar, şeytanın kendine mal etmesine sebeb olur. Hali ile şeytanın o kimseleri zulumata karanlığa pisliğe çekmesine sebeb olur.

Allah'u Teâlâ'nın ve Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in belirli bir müslüman sürüsü var. Biz bu sürüyü bölüşemiyoruz. Halbuki Allah'u Teâlâ ve Resûlullah öyle istemiyor. Onların istedikleri asıl maksat bu sürüyü çoğaltmaktır. Yaşantısı ne kadar İslâmdan uzakda olsa, onu iyilikle yola getirmektir. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) dünya yüzüne bir tane geldi. O zaman yeryüzü zulumat, karanlık  ve küfür içindeydi. Herkes puta tapar, İslâm dışı hareketler yaparlardı. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) peygamberlik hayatının on senesini kâfirlerin içinde geçirdi. Onları küfürden nura, sapıklıktan İslâma çekmeye uğraştı. Son Veda Haccında yüz yirmi dörtbin ümmetle Kâ'be'yi tavaf etti. (İslam Tarihi, Cild 10, Sayfa: 219) Onun on katı kadar da hacca gelemeyenler vardı. Biz ise annesi, babası, kendisi müslüma olan, sizden bir şeyler öğrenmek istiyorum diye yanımıza gelenler var. En alim, şeyh, sofu, din adamı dediğimiz kimseler; sen namaz kılmıyorsun, sen kadınsın başın açık, sen içki içiyorsun, sen kumar oynuyorsun, sakın bizim meclisimize gelme! diyorlar. Bazı adamlar ben beş vakit namazı kılıyorum, orucu tutuyorum, Allah'u Teâlâ'nın emirlerini yapıp yasaklarından sakınıyorum. Beni müritliğe kabul et diyorlar. Ona da sen şu dersleri çek, şöyle şöyle rüyaya yat ne rüya görürsen bana haber ver. Ben de bakayım, senin ilerdeki halin, hoşuma giderse seni müritliğe kabul ederim. Yoksa kabul etmem diyorlar. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) yukarda yazdığımız bir buçuk milyon kadar kâfiri kendi sağlığında konuşa konuşa, güzel ahlâklarını mucizelerini göstere göstere, müslüman etsin. Hazret-i Pir'in onbinin üzerinde gayri müslîm kâfiri, hem müslüman etsin, hem de kendine mürid etsin. Ders almaya, mürid olmağa gelenin hiç birisini geri çevirmesin. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) kendine ümmet olmağa gelenlerin hiç birini geri çevirmesin, hem kabul etsin, hem de biat versin. Sen ise bir çok zorluklar göster. Bunun neresi Allah'ın emrine, neresi Resûlullah'ın sözlerine ve sünnetlerine uygun gelir. Sizlerin bu hali Allahu Teala'nın ve Resulullah'ın sözlerine taban tabana zıt değil mi? Müslüman etmek, müslümana İslâmı yaşatmak, eğitmek, ne kadar sevapsa, onlara zorluk göstermekde o kadar günahtır. İyi dikkat edilirse Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'e gelip müslüman olacaklara en büyük engeli münafıklar yapmışlardır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in hayatında bunun örneği çoktur.

Hadîs-i şerif:

Din hususunda kolaylık gösterin, zor gösterenden olmayın. Müjdeci olun korkutucu olmayın. Heveslendirici olun, nefret ettirici olmayın, buyuruyor. [Râmûz'ul-Ehâdîs, Hadîs No: 6318, 6319; 500 Hadîs-i Şerif (Hikmet Gonceleri), Hadîs No: 271, Sayfa: 234; Muhtar'ül-Ehâdisin Nebeviyye, Hadîs No: 1391, Sayfa: 641; Zübdet'ül-Buhari, Hadîs No: 1090, Sayfa: 751] Bu hadîs-i şerife göre kolaylık göstermemiz lazım. Mesela yeni namaza başlayacak kimseye, beş vakit namazı tarif et. Sevabından söyle, yapamadığından dolayı ümitsizliğe kaptırma. Ayeti kerimeye göre sen namaza başladın. Allahu Teâlâ elinden tuttu, seni nura doğru çekecek, (Sure-i Bakara, Ayet 257) ilerde yaparsın. İnşallah demelidir.

Hadîs-i Şerif:

Ümmetime ancak akıllarının aldığı sözlerimi nakledin.» (Ramuzu'l-Ehadis, Hadis No: 5825)

Her adama sözü anlayabileceği kadar söyleyin fazla, söylemeyin.»

“Biz Peygamberler herkese seviyesine göre muamele yapmak ve anlayabileceği şekilde hitap etmekle emr olunduk. (İhya'u Ulumi'd-Dîn, Cild 1, Hadis No: 125; Sayfa: 144)

“İnsanlara akıl erdiremedikleri bir hadisi anlatmak bazıları için fitne olur.” (İhya'u Ulumi'd-Dîn, Cild 1, Sayfa: 145)

Giresun'da bir kadın öğretmen Allah yok diye iddia ediyor. Kendi bilgisine çok güveniyor. Bu kadın öğretmene diyorlar ki;

- Bir Bilâl Hoca  var. Karşısında kimse konuşamıyor. Eğer O'nu da susturursan senin tahsilli olduğunu biliriz. Öğretmen Bilal Babamın yanına kadar geliyor.

- Ben seninle imtihan olmaya geldim. Ben Allah yok diyorum, sen var diyorsun. Ben sana Allah'ın yokluğunu isbata çalışacağım. Yalnız bana ayet, hadîs ve kitab okumayacaksın. Gözle görülen, elle tutulan şeylerle birbirimizi iknaya çalışacağız. Sen kazanırsan söz veriyorum; senin tarikatına girip namaza başlayacağım. Ben kazanırsam sen tarikatı terk edip sakalını keseceksin. Ben sana Allah'ın yokluğunu isbat edeceğim. Sen ise bana Allah'ın varlığını isbata çalışacaksın. Hangimiz kazanırsak diğeri ona tabi olacak dedi. Bilâl Babam:

- Olur der. Öğretmen sorar.

- Gözle görmediğin, elle tutmadığın kokusunu almadığın bir şeyin varlığını ne ile tasdik edersin? Allahu Teala'yı gözünle gördün mü? Elinle tuttun mu? Kokusunu aldın mı? Dokundun mu? Hiç birisi yok. Öyleyse bu odanın içerisinde bir şey yok. Aynı onun gibi, Allah'ı gören, konuşan, kokusunu alan, dokunan yok. Demek ki odanın içinde bir şeyler olmayıp hayal ettiğin gibi Allah var dediğiniz de  yine aynıdır diyor. Bilal Babam cevab veriyor:

- Seninle ikimiz düz bir ovada gittiğimizi farz edelim. Yolumuzun üzerinde bu ev büyüklüğünde bir taş, dört ile beş metre kadar yerden yüksekte, havada dönüyor. Ne yaparsın? Öğretmen:

- Nasıl, ne şekil döndüğünü, kim tarafından ve hangi kuvvetle döndürüldüğünü araştırırım diyor. Babam:

- Ay, güneş ve yıldızlar dönüyor. Bu dünyada dönüyor. Bunların her birisini birer taş kabul edelim. Allahu Teala yoksa bunlar kim tarafından, nasıl döndürülüyor. Araştır, bana haber ver.

Öğretmen sükut ediyor. (Babam da bir âdet vardı ki, itiraz edecek adamın yapacağı itiraz aklına gelmezse ona hatırlartırdı.) Bilal babam cebinden ceb saatini çıkartıyor, orta yere koyuyor.

- Senin için bir çıkar yol var. Sen, şu saat nasıl dönüyorsa ay, güneş, yıldızlar ve dünya bu saatin her bir parçası gibi kendi kendine kurulmuş. Saatin döndüğü gibi kendi kendine dönüyor diyeceksin. Başka çıkar yol yok. Öğretmen:

- Tamam öyle. Bu saat gibi kurulmuş, kendi kendine dönüyor. Babam diyor ki:

- Bu saatin zembeleği, yel kovanı, saat, dakika, saniye sayan ibreleri, içinin dişlileri, aletleri bir fabrikadan bir usta elinden geçmezse bu saati yerli yerince takan bir insan ustası olmazsa bu saat kendi kendine yapılır, kendi kendine takılır, kendi kendine çalışır mı? deyince öğretmen yine suküt ediyor. Babam:

- Saat kendi kendine yapılmaz, kendi kendine takılmaz ve çalışmazsa bu dünya, ay, güneş ve yıldızlarda nasıl kendi kendine yapılır, nasıl kendi kendine döner? der. Babam üçüncü soruyu soruyor:

- Her şeyin bir istinatgâhı, (dayandığı) kuvvet aldığı bir yer var mı? Öğretmen:

- Evet diyor. Bilal babam:

- Mesela: Bir ağaç kökünden kuvvet alıyor, ağaç kökünden kuvvet almazsa ağaç çürür ve yıkılır. Bir evin temeli onun istinatgâhıdır. Temel çürükse ev yıkılır. Evi tutan, durduran temeldir. Bunun gibi her şeyin kuvvet aldığı bir yer vardır. İnsana yaşama gücü veren zahirde, görünürde yemek yemek, hava almak, su içmektir. Bunlar azalırsa hasta olur, kesilirse ölür. İnsanın zahirde istinatgâhı da budur. Şimdi sana soruyorum. Ay, güneş, yıldızlar ve bu dünyanın istinatgâhı dayandığı kuvvet aldığı yer neredendir, neresidir? kimdir? Öğretmen yine sükut ediyor. Bilâl babam:

- Allah'tır de, korkma Allah'tır de. Öğretmen:

- Evet haklısın, diyor. Babam:

- Bir saat evvel ki, verdiğin sözü yerine getirmen lazım. Sen hem tarikata gireceksin, hem namazını kılacaksın. Öğretmen:

- Ben ancak sana verdiğim söz kadar yerine getiririm. Ben sana namaz kılarım dedim. Ama dudağımı boyamam demedim, saçımı örterim, uzun kollu giyerim, başımdaki şapkayı çıkartırım, demedim diyor. Çünkü o zaman kendisi öğretmendi. Mevsimlik şapka giyiyordu. Kumarhanede kumar oynuyordu. Maksadı beni bu vaziyetle, bu halimle kabul et demek istiyor. Bilâl babam:

- Bu vaziyette olmaz deyip kabul etmeyecek.

Kendisi de ben sana sadece verdiğim söz kadar yerine getiririm. Başım açık namazımı kılarım, başkasını yapamam diyecekti. Bilâl Babam:

- Sen namazını evinde kıl, namaz kılarken başına yatak çarşafı gibi bir şey ört, üzerine uzun sabahlık gibi bir şey giy. Kadınların cum'a mevlitlerine ve cum'a hatimlerine devam et. Çarşıya nasıl çıkarsan çık buyurdu. Aynı öğretmen bir ay kadar sonra babamın yanına geldi, başı örtülü idi. Bilal Babam:

- Sen başını örtmeyecektin neden örttün? deyince öğretmen:

- Ben başımı açmaya utanıyorum dedi. Bu öğretmen sonunda çok takva dindar bir kişi oldu.

Bir kalbte ya nur, ya da zulumat olur. İbadet ve taat nurdur, aksini yapmak zulumattır. Öğretmeninde kalbine nur girince, zulumatı bırakmaya başladı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) her insanın aklının kavrayacağı şekilde konuşun (Ramuzu'l-Ehadis, Hadis No: 5285) buyuruyor. Bilâl babamda Allahu Teala'dan aldığı sözlerle öğretmene aklının ve havsalasının tam kabul edeceği şekilde konuşuyor. Bir sözü yeri gelirse söylemek çok iyidir. Yeri gelmeden söylemekde çok kötüdür. Söyleyeceğin sözün vakti, zamanı ve yeri vardır.

 

* * *

 

Hazret-i Pir Abdulkâdir Geylânî (Kaddesallahu sırrahu) Bizim yumurtamız sair tarikatların horozuna bedeldir buyurmuştur. Hasılı sizin ki ayrı, bizim ki ayrıdır.

Mürid öyle olur ki; Allah'u Teâlâ Resûlullah, dîn-i mübin aşkına kendinden geçer. Allah, Resûlullah ve dîn-i mübin için her şeyi yapar, her şeye katlanır. İşte biz öyle adamlar yetiştirmek istiyoruz.

Şahini niçin beslerler, yabancı kuşları yakalar, getirir. İşte hakiki şeyhin hakiki müridi de o şahin kuşu gibidir. Ya yakalayıp getirecek ya da yakalanıp gidecek. Hakiki olgun dervişte yakalanmaz yakalar getirir.  Çünkü bizden kaçan şeytana, şeytandan kaçan bize tabi oluyor. Şeytana tabi olmasın bize tabi olsun. (Sure-i Bakara, Ayet 257)

«Eşeddü hubben lillah»

Allah'u Teâlâ'yı şiddetle sevin. (Sûre-i Bakara, Ayet 165) Dediği Allah'u Teâlâ'nın bütün emirlerini var gücü ile uygulamaya çalışır. Allah ve Resûlüne itaat edin âyetine göre (Sûre-i Nisa, Ayet 13-14; Sûre-i Mâide, Ayet 92; Sûre-i Enfal, Ayet 20) Resûlullah'ın sünnetine, yaşantısına, milimi milimine uyup, tam sünneti Resûlullah'ı yaşayan, o uğurda her fedakârlığa katlanan, Resûlullah'ın sünnetlerini kendisine baş tacı yapıp sım sıkı onunla çalışanmı Allah'ı şiddetle seviyor? Yoksa İslâmi tahsilin en yüksek zirvesine çıktıktan sonra Allah'u Teâlâ'nın ve Resûlullah'ın sözlerinin, emirlerinin pek azını yapıp, yasaklarının pek azından sakınıp, geri kalan zamanını evinde yeme, içme, giyim, kıyâfet ve yaşamasının hepsi Avrupa'nın sünneti ile dolu, Resûlullah'ın sünnetinden bir şey bulamazsın. Bu mu Allah'ı şiddetle seviyor?

Birisi Allah'ı şiddetle çok seviyor. Biriside şeytanı şiddetle seviyor. İnsan çok sevdiği şeyi yapar, sevmediği şeyi ihmal eder. En sevdiği eşyayı çarşıdan alır, en çok sevdiği sözü defterinin başına yazar. Hatta öyle olur ki, dil o sevdiğinden başkasını söylemez. Dervişte Allah'ın zikrinden başkasını söylemez. Vücut azalarının hepsi böyledir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bir çok şeylere önem veriyor. Bunların içinde en önem verdiği, gece ibadeti ve zikrullahtır. Gece ibadeti ve zikrullah her türlü amel noksanlığını tamamlar. Onların terk ettiğini hiç bir başka amel düzeltemez. (Bu konu ilerde çıkacak olan bölümlerimizde geniş olarak açıklanacaktır.) Her amelin sayısı, zamanı, yeri vardır. Zikrullahın ise sayısı, zamanı yeri yoktur. Bir tek tuvalette zikrullah yapılmaz. Hamamda kendi duyacağınız kadar cehri zikir yapılır. (İmadiye'l-İslam, Sayfa: 248)

Hadîs-i Şerif:

(El mü'minü beyne hamsi şedâid)  

a)- (El-Mü'minü yahsiduhu)

b)- (Ve münafıgu yebğuduhu)

c)- (Ve kafirun yagtiluhu)

d)- (Ve nefsün yünâziuhu)

e)- (Ve şeytân'ün yudılluhu)

Manası:

“Mü'min beş şiddetle karşı karşıyadır:

1- Kendisini kıskanan mü'min,

2- Kendisinden nefret eden münafık,

3- Kendisi ile çarpışan kafir,

4- Devamlı çekiştiği nefis,

5- Kendisini saptırmak için can atan şeytan. (Râmûz'ul-Ehâdîs, Hadîs No: 2857)

Bu beş düşmanın elinden kurtulup kâmil iman, ameli salih ile kendi kalp aleminde, gönül yolunda, ilerleye ilerleye, çalışa çalışa, kalp kal'asının başına çıkıp Hakka kavuşan ve Allah'u Teâlâ'nın:

Ben bir kulumu seversem onun gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili, tutan eli, yürüyen ayağı ben olurum.” (Râmûz'ul-Ehâdîs, Hadîs No: 4094; Sahîh-i Buhâri Tecrîd-Sarîh, Cild 12, Hadîs No: 2042; Berîka, Cild 1, Sayfa: 313) Dediği gibi dervişler yetiştirmek istiyoruz. Bilâl Babam'ın deyimi ile kalp kal'asına çıkar, oradan on sekiz bin alemi ve bütün mükevvenatı niceliksiz seyreder.

Yunus Emre Hazretleri'nin bunu tam açıklayan kasidesi:

 

Adım Adım ileri

Beş alemden içeri,

On sekiz bin hicabı

Geçtim bir dağ içinde.

 

Yetmiş bin hicab geçtim

Gizli perdeler açtım,

Ol dost ile buluştum,

Buldum bir dağ içinde.

 

Gözler gibi görmedim

Söz gibi söyleşmedim,

Musî'leyin münacat

Ettim bir dağ içinde.

 

Gökler gibi gürledim

Yeller gibi inledim,

Sular gibi çağladım

Aktım bir dağ içinde.

 

Bir döşek döşemişler

Nur ile bezemişler,

Dedim bu kimin ola

Sordum bir dağ içinde.

 

Ayrılmadım pîrimden

Ayrılmadım şeyhimden

Aşktan bir kadeh aldım

İçtim bir dağ içinde.

 

Vardım ileri vardım

Levh-i elime aldım,

Ayetlerin okudum

Yazdım bir dağ içinde.

 

Kalbten büyük dağ olmaz

Ol Allah'a doyulmaz,

Sohbetine kanılmaz

Erdim bir dağ içinde.

 

Açtım Mekke kapısın

Duydum ol dost kokusun,

Erenlerin hepisin

Gördüm bir dağ içinde.

 

Yunus eyder gezerim

Dost iledir pazarım,

Ol Allah'ın didarın

Gördüm bir dağ içinde.

Yunus EMRE.

 

Gönül aleminde ilerleye ilerleye, kalb dağının içine girdim. Onların hepsini orda gördüm diyen Yunus Emre Hazretleri kalbi dağ diye anlatıyor.

Allahu Teala Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e Hadîs-i Kudsi'de şöyle buyurmuştur:

«Bana yerlerim göklerim geniş gelmedi. Mü'min kulumun kalbi geniş geldi.» (Envarü'l-Aşıkîn, Sayfa: 14,  Mevahib-i Ledünniyye, Cild 1, Sayfa: 447) dediği dervişlerden yetiştirmek istiyoruz.

Hadîs-i Şerif:

«Dünya mel'undur; ancak Allahu Teala'yı zikir, Kur'an-ı Kerim okumak ve Allah rızası için olan sözler, ameller ve işler  mel'un değildir.» (Marifetname, Sayfa: 527)

Dünyanın arkasından koşan değil, dünyayı kendisinin arkasından koşturan dervişleri yetiştirmek istiyoruz.  Siz dünyayı kovalarsınız, ben dünyanın kendini kovaladığı adamları yetiştirmek istiyorum.

 

Sana bakıp durur gözü

Sohbet edip söyler sözü,

Lakin Hakk iledir özü.

 

Gözü sana bakar, sen beni görüyor, benimle konuşuyor, zannedersin. Onun kendi kalb aleminde, Allahu Teala ile kendi arasında gizli pazarlık ve konuşmaları oluyor, özü Allah iledir.

Gözleri giryan,

Ciğeri büryan,

Olmuşlar hayran,

Mestaneler var.

 

Gözleri giryan; Gözleri kan çanağı gibi derler.

Ciğeri büryan; Ciğeri kebap olmuş.

Olmuşlar hayran; Mest ve hayran olup kendinden geçmiş.

Mestâneler var; Aynı o hali yaşayanlar var.

Bu kasidelerde ki gibi  yetişmek ve öyle adamlar yetiştirmek istiyoruz.

 

* * *

 

“Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) Sahlebe bin Hâtıb'dan zekatını ilk defa hazineye istediğinde vermedi. Hakkında Tevbe suresi 75-77 ayetleri geldi. Sahlebe köstebek oldu. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'e sonradan Sahlebe'nin çocukları zekatımızı al diye çok yalvardı. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) zekâtlarını almadı, kabul etmedi. Halbuki Sahlebe'nin koyun sürüleri Medine'nin yakınlarına sığmıyordu. Sonra Sahlebe'nin oğulları bu zekatı Hazreti Ebû Bekir (Radiyallâhu Anhu)'e, Hazreti Ömer (Radiyallâhu Anhu)'e halifelik zamanlarında vermek istediler. Onlarda kabul etmediler.” (Şevahidün-Nübüvve, Sayfa 167-168; Dürret'ül-Vaizin, Cild 1, Sayfa: 426; İhyâ'u Ulumi'd-Dîn, Cild 3, Sayfa 595-597)

Biz müslümanlar bundan örnek almamız lâzımdır. Çok zengin olan Sahlebe'den Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Allahu Teala'nın emridir diye bir kaç sefer istedi, Sahlebe haraçtır diye baştan attı. Ondan sonra istemedi. Sahlebe  ve çocukları pişman oldu. Zekatını getirdi. Bu seferde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) kabul etmedi. Demek ki; şimdiki köylerde gezip fitre, zekat, sadaka toplayanların yaptıkları Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in yaptıklarına hiç benzemiyor.

İslamiyette pek az bir zaman zekat toplayıcıları tayin edildi. Onların eli ile zekat toplandı. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) zamanında bütün milletin müslüman olduğu göz önüne alınıp İslam toplumu oy  birliği ile bundan sonra zekat toplanmasın herkes getirsin versin denildi. (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 692) Ondan sonra herkes zekatı, gönlü ile  getirip verdi. Bunu bir incelersen, adam zekatı vermeyecek veya vermek istemiyor, ben cehennemde yanayım diyor. Sen dinin şerefini ayak altına alıp onun yanına gidip yalvararak veya zorla alıyorsun.

 

 

İslam Dini Zorluk Dinimidir,  Kolaylık  Dinimidir?

 

Bu mevzu bu zamanede çok tartışılmaktadır.  İslam dini hem zorluk dinidir, hem de zorluk dini değildir. Bir kafir memleketini alırsın. Onlar müslüman olacak bilmiyorlar veya biliyorlarsa alışkanlık eseri var. O değilse gelenek, adet ve örflerini pek kısa bir zamanda terk edemiyorlar. Bu yüzden İslam'a uymayan ters, yanlış hareketlerini, sözlerini geleneklerini bir zaman devam ettirirler. Onlar öğretilir, söylenir. Allah'ın azabı söylenilir ve aşırı zor kullanılmaz. İslam dini zorluk dini değildir. Örneğin: Rusya'dan yeni ayrılan müslüman devletleri namaz kılıyorlar, içki içiyorlar. İçkiyi terk edemiyorlar. Kadınları çok açık zina ve benzeri günahlar çok yapılıyor. Bunlara vaaz, nasihat Allahu Teala'nın emirleri, yasakları ile söylenir, zor kullanılmaz. Her gün, her ay ve her sene İslamı hakiki yaşayanlar çoğalır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) o kadar büyük peygamber olduğu, o kadar büyük mucizeleri görüldüğü halde, puta tapmayı uzun müddet terk ettiremedi. En sonunda gizliden puta taptılar. Namaz kılarken parmaklarının arasına, avucunun içine, koltuklarının altına put koyar, öyle namaz kılarlardı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) herkes Allahu Ekber deyince ellerini kulağının yumuşağına değdirsin. Koltuğunun altında put varsa yere düşsün, parmaklarının arası açık olarak secdeye kapansın, parmaklarının arasındaki putlar düşsün veya görülsün dedi. Öylelikle terk ettirdi. Ama onlara ceza uygulamadı. Çünkü bilmiyorlardı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) zamanında bir yalancı peygamber çıktı. İsmi Dihye idi. Bu Dihye Peygamberimiz'in ashabından olup, Cebrail (Aleyhis-selam)'ın onun süretine girip geldiği Dihye değildir. Şair Dihye bir zaman müslüman oldu. Sonra peygamberliğini ilan etti. Halk ona tapınca Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Miktad ibn-i Esved'i gizliden gönderdi, ve o Dihye'yi ve adamlarını öldürdüler. Evvelkiler müslümanlık böyle olacak zannediyorlardı. Muhakkak görülen bir şeye tapılması lazım inancındalardı,  sonunda düzeldiler. Bunlarsa Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i bırakıp Dihye'yi peygamber bildiler. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) onları öldürttürdü. Şimdi de Rusya'dan kopan müslümanlığı bilmeyen, bunları helal zanneden insanların yaptığı kabahatinden dolayı erkek ve kadına recim uygulanmaz. İşte müslüman memleketinde doğmuş annesi-babası müslüman. Her şeyin helalı  ve haramını A'sından Z'sine kadar biliyor. Nüfus kağıdında islam diye yazıyor. Bu yaparsa buna recim uygulanır. İşte İslamda zor kullanılır. Ramazanda oruç yiyen İslamsa bayram namazı kılınıp bitene kadar hapsedilir. Hakim kararı ile şer'an suçuna göre recim cezası uygulanır herkesin gördüğü yerde 10, 20, 30 değnek, 80 değnek vs.... Şimdi bu zamanede de ne devlet, ne millet, ne şahıs, ne toplum, zekat toplayamaz. Fitre, zekat, sadaka doğrudan fakirin hakkıdır. Allahu Teala Kur'an-ı Kerim'de:

- Ey Habibim! Sen onları yüzlerinden tanırsın istemeye Allah'tan haya ederler. Onları bul, onlara ver, buyuruyor. (Sure-i Bakara, Ayet 273)

İşte onlar aranır, bulunur onlara verilir. Fakir semtlerde, fakir olduğunu iyice tesbit eder, verirsin. Diğer isteyenleri de boş çevirmeyecek şekilde cüz'i bir şey  verirsin.

Birincisi: Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) zenginlerden zekatı alıp fakirlere dağıtıyor. Bunlar alıp kendileri yiyor veya kendileri bir dîni müessese yaptırıyoruz diye yine dolaylı yoldan yiyorlar. Halbuki fitre, zekât, sadaka, zaten fakirin hakkıdır.

«Ben onun yerini, hakiki fakiri bulamıyorum, benim namıma al, böylesil fakirleri bul ver» diyen olur, ısrar eder, yalvarırsa onu al, hakiki fakiri bul ve ona ver. Bizim dinimizde toplama haramdır. Allahu Teala ve Resulü yasaklamıştır. O gibi kimseler hayır yapacakken, hayır yapılacak olan kimseyi arasın, bulsun, versin. Parayı toplayacak kimse, kesinlikle kimsenin yanına gitmesin. Müslümanlık, kahramanlık, tok gözlülüktür. Olur olmaz, münkir, münafık, fasık ve kafirlere dünya malı verecek diye boyun bükmek, istemek yüzünün suyunu dökmek değildir.

Ortada dinin şerefi vardır. Hazret-i Pîr-i Bağdad padişahı yanına çağırdı. Hazret-i Pir padişaha:

- Kendi benim yanıma buraya gelsin, konuşalım dedi. Padişahı zaten kızdırmışlardı, dahada fazla kızdı ve Hazret-i Piri cezalandırmak istedi. O anda Bağdat'ta bir yangın çıktı. Yangını hiç bir şekilde söndüremediler. Bağdad yanıyordu. Padişah sordu:

- Ne yapalım? Bağdad tümüyle yanıp bitecek.  Padişah'a vezir:

- Bu şehir yanar harab olur, sıra sana gelir. Sen Abdulkâdir'in canını sıktın, ayağına git, özür dile. Ancak yangını o söndürür dedi. Padişah geldi, özür diledi. Hazret-i Pir:

- Ey ateş emrediyorum, dur diye bir kağıda yazdı. Altına Abdulkâdir imzasını attı. O yazıyı ateşe attılar, ateş söndü. Ondan sonra Hazret-i Pir Bağdat padişahına Abdulkâdir emrediyor. Buraya gel diye yazı yazardı. Padişah hemen gelirdi.  Çünkü Hazreti Pir'in o an ki Hadîs-i Kudsi'deki söyleyen dili Allahu Teala'dandı. (Sahih-i Buhari Tecrîd-i Sarih, Cild 12, Hadis No: 2042) Onun emri Allahu Teala'nın emri oluyor. İşte ilmin şerefi padişahlıktan yüksektir.

 

* * *

 

Eşiddâ-ü alel küffar

«Kafirlere karşı şiddet göstermesini severim.» (Sure-i Fetih, Ayet 29)

“Ezilletin alel mü'minîne, eizzetin alel kâfirîn”

“Mü'minlere karşı gönlü çok engin olur. Kafirlere karşı çok şiddetli olur.” (Sûre-i Maide, Ayet 54)

Kâfir, küfür ehli, münkir, münafık, zındık, islâmı yaşamayan, islâmı beğenmeyen, bu gibilere şiddetli olur. Alim olup islamdan uzak olanlara şiddet göstermesi lazım olan kimselere soruyorum. Onlar hem gidip para dilenecek, hem de kafir münkir-münafık zenginlere şiddet gösterecek. Zengin, fasık, münafık kimselere gidince el üfeleyip çok fazla hürmet yapıp efendim, yaptığımız kursun veya şu hayratın şurası eksik kaldı yardım elinizi bize uzatın diye yalvaracak. Bu haliniz Allahu Teala'nın Kur'an-ı Kerim'de dediğinin tam aksi olmuyor mu? Köylerde para toplayanlara soruyorum:

- Sizin şiddetiniz, abdesti, namazı olmayan, islâmı yaşamayan, münafık-fasık-küfür ehli olan zenginlere gidip, yardımlarınızı bekliyoruz diye sırf zenginliğinin hatırı için onlara yaltaklanmanız doğru mudur? 

Bir padişahın terbiyeli bir kedisi vardı. Padişah yemek yerken gece şamdanı  tutardı.

Padişah vezire:

- Gördün mü! Her şey terbiye iledir. Terbiye olmuş kedi nasıl ışık tutuyor dedi. Vezir:

- Padişahım o hayvandır, yeri gelirse hayvanlığını yapar.

Padişah:

- Şimdi niçin hayvanlığını yapmıyor? Bana göster dedi. Vezir canlı bir fare yakaladı. Mendilin arasına koydu. Padişahla yemek yerken, burnunu silme bahanesi ile mendili açtı, fare çıktı. Bunu gören kedi şamdanı yere vurup fareye atıldı. Padişah:

- Ne oldu? Vezir:

- Aslı hayvandı, hayvanlığını yaptı, dedi. Bizim bazı din adamlarımız da camide, cematte, görünüşte terbiyeli kedi misali dünya menfaatı ve para gelecek yerleri görünce, elindeki şamdanı yere vurur, paranın üzerine atılırlar.

Hadis-i Şerif:

“El-Hubbu fillah,  vel-buğzu fillah"

"Allah için sevmek, Allah için kin tutmak, buğz etmek." [Râmûz'ul-Ehâdîs, Hadîs No: 2602; İmâm-ı Şa'râni (Ölüm Kıyâmet Ahiret), Sayfa: 995]

 

Hubbu Fillah, buğzu fillah, Allah için sevmek, Allah için sevmemek. Allah'ı sevdiği için ne kadar görünüşü kötü, çirkin, ihtiyar, hasta, sakat ise de onu Allah için sevmektir. Allah için sevmediğini kendine dünyaca menfaatli de olsa Allahu Teala'ya, islamiyete, müslümanlığa dini mübine karşı çıkıyorsa onu Allah için sevmemektir. Bundan bana menfaat geliyor, benim dünya menfaatım kesilmesin diye ona karşı çıkıp hatasını söylemez. İşte esas hubbu fillah, buğzu fillah bu değildir. Kendisi serbest, hür, karşısındakine söylemesinde herhangi bir sakınca yoksa, o adamın dünya dolusu menfaatının karşılığı islamiyete keder getirecek bir iş, hal, hareket veya müslümanları hor görme vs.. gibi en ufak bir sözünü hazmetmeyip cevabını vermektir. Her olur olmaza boyun büküp ondan bir şeyler beklemek demek değildir.

 Hadîs-i Şerif:

Bir  kimse bid'at ehlini sevinçle karşılar ve onu sevindirirse Muhammed'e gelen Kur'an'ı hafife alıp küçümsemiş olur. (Gunyet'üt-Talibîn, Sayfa: 248)

Bid'at ehli, cehennem ehlinin köpekleridir. (Râmûz'ul-Ehâdîs, Hadîs No: 995)

“Bid'atlardan sakının yırtıcı canavardan sakınır gibi.” (Müzekki'n-Nüfus, Sayfa: 357)