PEYGAMBERİMİZ (SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM)'İN TEVAZUSU:

 

 

1- “Resûl-i Ekrem en üstün mevkîe sahip olmakla beraber, insanların en mütevâzisi (gönlü engini) idi. İbn-i Amir diyor ki:

Hac mevsiminde ak bir deve üzerinde herkes arasında, kimseyi sağa sola itip kakmadan, Resûl-i Ekrem'i de sıradan insanlar gibi cemreler (şeytana taş) atarken gördüm. (İhya'u Ulumi'd-Dîn, Cild 2, Sayfa: 896)

Diğer padişahlar kendine mahsus özel adamları ile ve özel olarak Kâbe'yi tavaf ederler. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) bunların hiç birisini kabul etmez, sıradan bir adammış gibi Kabe'ye giderdi. Kendisi çok iyi ata bindiği ve  çok cesur, kahraman olduğu halde merkebe binerdi. Çünkü cins atta insana kibir, gurur gelir. Merkeb kibiri, gururu kırar. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) her yaptığı hal ve hareketlerinde yemesi, içmesinde kibri gururu kıracak şekilde davranırdı.  Kendini beğenen padişahlar Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in yanına gelip Ashab-ı Suffa'yı ve herkesi küçük görürdü. Ashab-ı Suffa'da fakir olup kibri, gururu kırmak için eski, yamalı elbise giyer ve arpa ekmeği yerlerdi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) o padişahlara ve beylere karşı, İslam'ın hepsinden üstün olduğunu göstermek için, yüz deve pahasına diktirdiği kürkü giyerdi. «Kibirlilik edene karşı sizde kibirlilik edin»  (Marifetnâme, Sayfa: 1090) hadîs-i mucibince onlara karşı kibirli davranırdı. Ashâb-ı Suffa'nın yanına gelince de onlar gibi yırtık, yamalı elbise giyer ve onlar gibi gönlü engin olurdu. 

 Çullu merkebine biner, terkisine adam alırdı. Hastaları ziyaret eder, cenâzelere katılır, kölelerin bile dâvetlerine icâbet ederdi. Ayakkabısını tamir eder ve elbisesini yamardı. Evde muhterem zevcelerinin işlerine katılır, onlara yardım ederdi. [İhyâu Ulumi'd-Dîn, Cild 2, Sayfa: 896-897; Şemâil'ür-Resûl, Sayfa: 88; İslâm Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 11, Sayfa: 469] Kendisine kıyâm yapılmasından hoşlanmadığını bildikleri için, geldiği zaman, Ashâb-ı Kirâm, ona kıyâm etmezlerdi. [İslâm Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 11, Sayfa: 464]

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) buyurdu ki:

Bir insanı yüzüne karşı övmek, cephede eline kılıç alıp onunla yüz yüze harp etmekten daha kötüdür. (İhya'u Ulumi'd-Dîn, Cild 3, Sayfa: 355; Kırk Mevzuda Kırk Hadis kitabı, Hadis No: 17, Sayfa: 430)

Çocuklar topluluğuna uğrar ve onlara selâm verirdi.

Oynayan çocuklar Bilâl Babam'ı görünce oyunu terk edip yolun kenarına dizilirlerdi. Babam bunlara selâm verir, giydiği yeleğin cebinde bozuk para devamlı olurdu. Bunlara o paradan verirdi. Çocuklarda buna alıştığı için hem de kendisine olan büyük sevgilerinden dolayı Babam'ı görürlerse oyunu terk eder yolun bir kenarına dizilir, saygı ile kendisini beklerler, Babam'da onlara para dağıtırdı.

Bir gün Resûl-i Ekrem bir adamın yanına gitti. Adam Resûl-i Ekrem'in heybetinden titremeğe başladı. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem:

”Sakin ol, ben bir hükümdar değilim. Ben Kureyş kabilesinden kurutulmuş et yiyen bir kadının çocuğuyum” buyurdu. [İhyâu Ulumi'd-Dîn, Cild 2, Sayfa: 897; İslâm Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 11, Sayfa: 467; Hayâtü's-Sahâbe, Cild 3, Sayfa: 109; Hâkim'de rivâyet etmiştir.]

Resûl-i Ekrem'in hususî bir mevkî yoktu. Ashâb'ı arasında onlardan bir ferd imiş gibi otururdu. Gelen bir yabancı onu sormadan bilemezdi. Artık Ashâb-ı Kiram bunun böyle olamayacağını anladı ve ona çamurdan yüksek bir yer yaptılar ve orada oturdu.

Diğer bir rivayette: Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in kapıcı ve perdedarları olmayıp, ihtiyacı olup görüşmek isteyenler zahmetsizce ve vasıtasız olarak görüşürlerdi. (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 540)

Zamanımızda bazı yüksek derecedeki din adamları kendi ile görüşmek isteyenlere belirli zaman ve yer tayin ederler, adına da randevu derler. Halbuki konuşma, kabul etme imkanları var. İşte bunun Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in sünnetine yanlış, ters olduğu bu hadîs-i şerife göre malumdur. Ne kadar  üstün şerefli olursa olsun, ne kadar ziyaretçisi çok olursa olsun, hiç kimseyi kendi istirahati için tehirlememeli. Ancak kendisi dayanamayacak kadar  rahatsız olup istirahate mecbursa o zaman tehirlemelidir. Bir alim için en güzel ve en makbul olan saat halkın müşkülünü halletmek, diğer arzularını terk etmektir.

Hadis-i Şerif: «Bir müslümanın hayırlı bir sözü öğrenip öğretmesi ve onunla amel etmesi bir senelik ibadetten hayırlıdır.» (İhya'u Ulumi'd-Dîn, Cild 1, Hadîs No: 50, Sayfa: 34)

Allahu Teala Hadis-i Kudsi'de:

Ben rızamı arzuları terkte koydum, halk onu varlıkta arar. (Envarü'l-Aşıkîn, Sayfa: 130) buyuruyor.

 

Sen senden geçmeyince

Bilkim hakka varılmaz

Boş yere dökme yaşın

Emeklerin hebadır.

                          Seyid Nizamoğlu.

 

Yavuz Sultan Selim Mısır'ı harple alınca orda bazı erkeklerin küpe taktıklarını gördü.

- Bunlar niçin küpe takıyor? diye sordu.

- Bizim burda erkek hizmetçiler, köleler, küpe takar dediler. Kendide kulağını deldirdi. Bana da bir küpe getirin dedi, kulağına bir küpe taktı. Sordular:

- Bütün dünya, millet benim hizmetçim ben de Hazreti Muhammed Mustafa (Sallallahu aleyhi vesellem)'nın hizmetçisiyim buyurdu.  Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) merkebe binmekle gönül enginliği yapıyor ve hizmetçilerin yediği gibi yiyor. Yavuz Sultan Selim Han'da hizmetçileri gibi küpe takıyor.

Resûl-i Ekrem masada yemediği gibi, hazmı kolaylaştıran ve iştahı açan şeylerle süslenmiş sofrada da yememiştir.

Kim olursa olsun, kendisini çağıran herkese "Lebbeyk buyurun" diye cevab verirdi. Bir meclise gittiği zaman herkese karşı sevgi ve tevâzuundan onların sohbetlerine iştirak eder. Ahiretten konuşuyorlarsa Ahiretten, yemek içmekten konuşuyorlarsa yemek içmekten ve başka bir dünya husûsatı için konuşuyorlarsa bu yönden onların sohbetine katılırlardı. (İhya'u Ulumi'd-Dîn, Cild 2, Sayfa: 897)

Bu da bizim için çok mühimdir. Bir alim veya büyük zat yanında herhangi bir gülmeşakalaşma olursa en azından onu, o alimin hoş karşılaması lazımdır. Şimdi zamanımızda alim huzurunda öyle bir şey olursa kendi kendini beğenmek, onları beğenmemek, benimsememek veya söz dokundurmak gibi şeyler olmamalıdır. Ancak çok aşırı giderlerse o zaman usulü dairesinde onlara, nasihat yollu söyler, kendilerini teskin eder.

Zaman zaman saâdetli huzûrlarında eski devirleri anan şiirler söyler ve gülüşürlerdi. Resûl-i Ekrem' de gülümser ve haram olmayan şeyden onları men etmezdi.” (İhyâu Ulumi'd-Dîn, Cild 2, Sayfa: 896-897; Zübdet'ül İhyâ, Sayfa: 308-309)

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in yüksek sesle güldüğü hiç görülmemiştir. Ön dişlerinin bitiminde, arka dişlerin başlamasında sivri dişi görününceye kadar tebessüm eder, gülerdi. (Kütüb-i Sitte, Cild 12, Hadis No: 4250; Mevahib-i Ledünniyye, Cild 1, Sayfa: 440) Vakâr, kemâl, oturaklılığa keder getirecek hiçbir harekette bulunmazdı. En güzel ahlâklarından birisi de vakârdı, kemâldi. Alimde vakar olur, o yüzden herkes onu sever. Sözü halka geçerli olur.

 

Vakâr: Ağır başlı olur, oturacağı, kalkacağı, konuşacağı yeri ve zamanı bilir. Kemâl sahibi olur. Yenlilik (şımarıklık) yapmaz, ağır başlı olur. Vakâr'ını muhafaza eder. Daha vakarı yazmayla bitiremeyiz. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazretleri'nin güzel ahlâklarını sayarken “çok halim, yumşak olmakla beraber vakârlı ve heybetli idi" derler.

Bilâl Babam zamanla bir köye gidiyor. Köyün ağası düğünde içki içip oynuyor. Daha sonra kendi hanımını da zorla çekip karşılıklı oynamak istiyor. Hanımı her ne kadar gelmemek istiyorsa da ağa zorla getirip oynatıyor. Kendisi de oynuyor. Ağanın işçileri, ağa ve hanımı oynarken ellerini birbirine  vurup onların oyun havası ile makamı çeviriyorlar. En son ağa Babamın yanına gelip oturuyor. Babam ağaya dönerek:

- Ağa ağır ol, ağır. Ağır taşla batman döğerler, hafif taşla kıç silerler. Sen ağasın, herkesten ağır ol, herkes seninle tartılsın. Felan ağa şu kadar kemâlli, şu kadar oturaklı, biz de onun gibi olalım. Onda ne kadar güzel vakâr var diye herkesin sana heveslenmesi lâzım. Sen ailenle şu kadar kalabalığın ortasında oynamaya utanmıyor musun? Şu işçiler yanında senin ne kıymetin olur. Sen yerinde otur, bunlar oynasın. Sen bunlara bahşiş ver. Ağalığında bir şerefi var. Sen karını herkesin gözü önünde oynatıp ona müşteri mi arıyorsun? Senin adamların senden çekinir mi? Bu hâl vakâr'ı, kemâli ve dirâyeti zedeler, diyor. Ağaya çok ağır bir söz ama en iyi nasihat. İşte adam vakârlı değil, yaptığı iş vakârın tersidir.

Hadîs-i Şerif:

“İhsan ve fazilet iyi giyinmek, kılık kıyafeti yerinde olmakta değil, gönül rahatlığı ve ağırbaşlılıktadır.” (Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 4471)

 

Kemâl:

“Ne mal iledir, ne sal iledir.

Beyim ululuk kemâl iledir.”

 

Yani zengin adam, büyük adam olmaz, yaşlı adam da büyük adam olamaz. Kimde kemâl varsa o büyük adam olur. Bir elma veya her hangi bir meyva yetişmeden önce ona ham denir. Yetişirse olgunlaşmış, kemâl bulmuş denir. Bir insan küçükken çocuk denir. Tam akil baliğ olursa iyice yetişirse kemâl buldu denir. Bir insan yaşlanırsa millet idaresi, sohbeti, sözü dinleniyor. Kâmil, oturaklı, herkes kendisine hürmet etmeye mecbur kalıyor. Ona kâmil, kemâl bulmuş denir. Diğer yaşlılar öyle değil ise ona da kemâl bulmuş denilmez. O adam yaşlanmış ama kendisindeki hareket ve yaptığı işlere cahil işi denir. On yaşında akıl akıldır, on yaşındaki çocuk akıllıysa akıllıdır. Yüz yaşında cahil cahildir. Yüz yaşındaki bir kişi olgunlaşmamış cahilse cahildir.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyuruyor:

“Allah'ın rahmeti kendisi genç olup kendisini yaşlılara benzetene olsun. Allah'ın lâneti kendi yaşlı olup kendini gençlere benzetene olsun.”250 Hadîs Kitabı, ((Ömer Nasûhi Bilmen), Hadîs No :69; Râmûz-ul Ehadîs, Hadîs No: 3522; İhya'u Ulumi'd-Dîn, Cild 1, Hadis No: 345, Sayfa: 384.)

Şimdi genç adam kemâl bulmuş, vakârını muhafaza ediyor. Yaşlı adam kendisi o yaşın sahibi değil. Birisi Allahu Teâlâ'nın rahmeti, diğeri Allahu Teâlâ'nın lânetini kazanıyor. Esas kemâl bulma tarikatta ibtilâ ile çalışa çalışa olur. Yunus Emre ve benzeri aşıklar ibtilâ ile çalışıp  olgunlaşmışlardır.

 

Belki hakikata eremen aşık,

İbtilâ mecâze çarpılmadıkça,

Zikre devam edip vakti seherde,

Nefsi emmâre'den kurtulmadıkça.

 

Alıp nasihatı koyup beynine,

Tarikat zincirin takıp boynuna,

Nazar kılıp ağırına yeğnine,

Girip kantarlara tartılmadıkça.

 

Böyle olanların ziyanı nerde,

Bürümesin gözünü hırs ile perde,

Kafadan söyleme gezdiğin yerde,

Huzur'u rabıta eylemedikçe.

 

Sen kendini bilmez misin kardeşim,

Bu yola koymuşsun can ile başın,

Acep bu hal ile biter mi işin,

Yüzünü yerlere süremedikçe.

 

Aç gözünü uyma sakın şeytana,

Hem sen tanı, hem de tanıt cihana,

Antep ellerinde yatan Sultana,

Huzur'u rabıta eylemedikçe.

 

Pirimiz Geylâni, Şeyhimiz Nadir,

Cihanı dolaşsan hakikat budur,

Azıtıp gideni düzelten O'dur.

Düzelmen huyunu terketmedikçe.

 

Bilmez mi Pirimiz bizdeki halı,

Severim Şeyhimi demiştin hani,

Büyükten küçüğe sev bu ihvanı,

Sevilmen cihanda sevemedikçe.

 

Yeter artık daha söylemem gayri,

Akibet inkâra gitmesen bari,

Ne yapsan döner mi huyundan huylu,

Yatıp teneşire can çıkmadıkça.

 

                            * * *

 

Sultanım payine yüzüm süreyim

Aşıka Bağdad'dır yolların senin

Hasretinle yandı sana yüreğim

Ne diyardan aşar yolların senin

 

Gittiğin yol sıddık-ı azam yoludur

Bu yolun sahibi gayet uludur

Aslın ihram zade kadiri koludur

Rahman'a ulaşır ellerin senin.

 

Sultan Kadiri'den giyinmişsin tac

Bu yol seni kimseye eylemez muhtaç.

Her seher vaktinde eylersin miraç,

Aksa'da açılan güllerin senin.

 

Şahadet parmağın arşın kalemi

Defterine yazan aşık olanı

Her seher getirin Hakk'tan selamı

Selamı getiren dillerin senin

 

Derviş Ali der ki aşk ateşi özümde

Dünyayı verseler yoktur gözümde

Emanetullahi alsa dizinde

Tutsa cenazemi ellerin senin.

 

* * *

 

“Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) çıplak merkebe binmekten ve terkisine, herhangi bir kimseyi bindirmekten de, onurlanmazdı (arlanmazdı.)

Nitekim, bir gün, Kuba köyüne giderken, çıplak eğersiz bir merkebe binmişti.

Eshâb-ı Suffa fukarasından Ebû Hüreyre de, yanında idi. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem):

- Ey Ebû Hüreyre! Seni, terkime bindireyim mi? diye sordu.

Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu):

- Yâ Resûlullah! Sen, nasıl istersen? dedi. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem):

- Haydi bin buyurdu. Ebû Hüreyre, binmek için sıçradı. Fakat binemedi. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'e yapışınca, ikisi birden yere düştüler. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem), tekrar merkebe bindi:

- Ey Ebû Hüreyre! Seni de terkime bindireyim mi? diye sordu. Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu):

- Yâ Resûlullah! Sen, nasıl istersen! dedi. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem):

- Haydi bin! buyurdu. Ebû Hüreyre, yine binemedi. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'e yapışınca, ikisi birden yere düştüler. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) tekrar:

- Ey Ebû Hüreyre! Seni terkime bindireyim mi? diye sordu. Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu):

- Hayır! Seni, hakk dîn ve kitabla Peygamber gönderen Allah'a yemin ederim ki, artık ben seni üçüncü kez yere düşürmeyeceğim, dedi.” [İslâm Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 11, Sayfa: 468-469; Mevahib-i Ledünniyye, Cild 1, Sayfa: 475-476]

Allah'u Teâlâ Peygamberimiz Hazreti Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem)'e: “Ebu Hüreyre yere düşünce yine terkisine adam almayı kabul edecek mi? Yoksa utanıp kibirlenip kabul etmeyecek mi?” diye hem Ebû Hüreyre'yi hem de Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'i deniyor.

 

Ben dost ile dost olmuşam

Kimseler dost olmaz bana

Münkirler bakar gülüşür

Selâm dahi vermez bana.

                          YUNUS EMRE.

 

* * *

 

“Hazret-i Hüseyin'den:

Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) (Siz beni hakkım olan, derecenin üzerine yükseltmeyiniz! Çünkü, yüce Allah, beni Resûl edinmeden önce, kul edinmişti.!)" buyurdu, demiştir.” [İslâm Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 11, Sayfa: 464]

 

* * *

 

“Abdullah b. Cübeyr'ül Huzâî'nin bildirdiğine göre: Bir gün, Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi Vesellem), Eshâbından bazı kimselerin arasında yürüyordu.

Eshâbdan birisinin, elbisesini Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in başının üzerine kaldırarak gölgelemek istediğini görünce (vaz geç! Ben, ancak bir insanım!) buyurdu ve elbiseyi tutup indirdi.” [İslâm Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 11, Sayfa: 464-465; Hayâtü's-Sahâbe, Cild 3, Sayfa: 109-110]

 

* * *

 

“Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) bir sefer sırasında, bir koyun kesip pişirmelerini Eshâbına emir etmişti. Eshâbtan birisi:

- Yâ Resûlullah! Onun boğazlanması benim üzerime olsun dedi.

Bir başkası da:

- Yâ Resûlullah! Onun yüzmesi de benim üzerime olsun dedi.

Bir başkası da:

- Yâ Resûlullah onun pişirmesi de benim üzerime olsun dedi.

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'de:

- Odun toplamakta, benim üzerime olsun! buyurdu.

Sahabiler:

- Yâ Resûlullah! Biz, senin işini de, görmeğe yeteriz!" (Senin çalışmana gerek yok) dediler.

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem):

- Sizin benim, işimi de, görmeğe yeteceğinizi biliyorum. Fakat ben, size karşı imtiyazlı (başkalarından ayrı, farklı olma) bir durumda bulunmaktan hoşlanmam! Çünkü Allah kulunu Eshâb-ı arasında imtiyazlı durumda görmekten hoşlanmaz! buyurdu.” [İslâm Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 11, Sayfa: 465; Mevahib-i Ledünniyye, Cild 1, Sayfa: 476]

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in bu yaptığı ve söylediği söz, ona layık olmadığından değil tevazusundan, gönül enginliğinden ahlakı zemimeden, kibirden, ucub'dan, riyadan çekindiğindendir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in bu yaptığını misal gösterip herhangi  yaşlı bir din adamına yapılan hürmete mani olmak doğru değildir. Hiç kimseye yapılmayan hürmeti, ashab Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e kendiliğinden Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) demeden seve seve içten aşırı saygı ve hürmetlerinden dolayı yaparlardı.

 

* * *

 

“Abbas oğlu Abdullah (Radiyallâhu Anhu) anlatıyor:

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) ne abdest suyunu, ne de vereceği sadakasını kimseye yük ederdi. Abdest suyunu hazırlar, sadakasını bizzat verirdi. (Hayatü's-Sahabe, Cild 3, Sayfa: 111)

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) abdest alırken, suyunun yere dökülenini ashab yüzüne gözüne sürerdi. (Nura Doğru, Cild 4, Sayfa: 2287) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) abdest alırken bir hadîs-i şerif  söyledi. O hadis şimdi aklımda değil, o hadise benzer şu ayeti biliyorum:

Ayet:

“Mennâ in lil hayri mu'tedin esîm.”

“Kimsenin yapacağı hayra mani olmayın.” (Sure-i Kalem, Ayet 12; Sure-i Kaf, Ayet 25)

Allah için bir alime hürmet, abdest suyunu dökmek hayrıdır. Ona mani olmak bu ayete karşı gelmektir.

Câbir (Radiyallahu Anhu) anlatıyor:

- Hastaydım, Resûlullah ziyâretime gelmişti. Ne katıra, ne de ata binmiş (yürüyerek gelmiş)ti.” (Hayâtü's-Sahâbe, Cild 3, Sayfa: 111)

 

* * *

 

“Abdullah b. Mes'udun bildirdiğine göre:

Peygamberimiz, bir gün Kâbe Mescidinde otururken yanına zaif ve fakir Eshâbından Habbab b. Erett, Suheyb b. Sinan, Bilâl b. Rebah, Ammar b. Yasir, Ebû Fukeyhe, Amir b. Füheyre ve benzerî müslümanlar da gelip oturmuşlardı.

O sırada, müşriklerin ileri gelenlerinden bir topluluk uğramış Peygamberimiz'in onlarla konuştuğunu görünce birbirine:

- İşte gördüğünüz gibi, onun oturup kalktığı kimseler, bunlardır. Bunlar, oturup konuşulacak kimseler mi sanki?

Allah'ın aramızdan kendilerine hidayet ve ihsanda bulunduğu bunlar ha? diyerek konuştular. Kafirler Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e şöyle dediler:

Yâ Muhammed! Sen, kavminden (zengin, hatırlı kimselerden) vaz geçtinde bunlarla oturmaya mı razı oldun? Allah'ın aramızdan kendilerine hidayet ve ihsanda bulunduğu kimseler, bunlar mı? Biz bunların arkasından mı gideceğiz? Sen onları yanından kov! Eğer onları kovarsan, belki sana tabii oluruz. Eğer onları yanından kovacak olursan, biz muhakkak senin başında toplanır, senin meclisinde bulunuruz. Biz senin bizimle oturum yapmanı arzu ediyoruz. Amma, yanına Arab kabilesinin elçileri gelirse, gelecek arabların bizi, şu kölelerle birlikte görmelerinden utanırız! Biz senin yanına geldiğimiz zaman, onlar hemen kalkıp yanımızdan uzaklaşsınlar. Biz, seninle oturmamızı, konuşmamızı, bitirip dağıldığımız zaman, istersen onlarla oturabilirsin, dediler.

Buna rağmen, Peygamberimiz, fakirlerle birlikte otururdu. Köleler arpa ekmeğine bile davet etseler, davetlerine icabet ederdi. Dullar, zaifler ve züğürtlerle birlikte yürümekten, onların hacet ve dileklerini yerine getirmekten arlanmaz ve onurlanmazdı. [İslam Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 11, Sayfa: 466]

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) beyler gelsin, otursun diye fakirleri dışarı çıkardı.

Müridler hakkında inen ayettir. Onları yanından kovma, çünkü onlar Rabb'ılarının cemaline mürid olmuşlardır. (Sûre-i En'âm, Ayet 52) ayeti geldi.

Sende kendi nefsine sabret! (Sûrei Kehf, Ayet 28)

Onların terlerine, kokularına, bilir bilmez sözlerine sabret diye âyet geldi.

Bu ayete göre Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) onlarla beraber çok sık oturur, onların dizi bazen kendi dizi üstünde bazende kendi dizi onların dizinin üstünde otururdu. (Kütüb-i Sitte, Cild 17, Hadis No: 7253; Sünen-i ibn-i Mace, Cild 10, Hadis No: 4127) Onların bilir bilmez sözlerine, terlerine, kokularına sabrederdi. Arabistan sıcak olduğu için elbiseleri tam zamanında yıkanmıyordu.

Allah'u Teâlâ bu âyetlerle beylerin bu teklifini reddetti. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) beylere:

- Sizde bunlarla beraber karışıp oturmaya razı olursanız gelin, yoksa gelmeyin dedi.

Hakiki bir meşayıhda aynı olmalıdır. Hiç bir fakiri fakirliğinden dolayı kabul etmemezlik, misafir almamazlık yapmamalıdır. Onlara bir zaman ayırmalıdır. Şimdi ki alimlerimizin çoğu fakirlerle hiç konuşmuyor, misafir almıyor, onlara hal hatır sormuyor. Sadece zenginlerle oturuyorlar.

Hadîs-i şerif:

Allah yanında en kötü davet zenginlerin çağrılıp fakirlerin çağrılmadığı davettir. ( Muvatta, Cild 2, Hadîs No: 50, Sayfa: 40)

Bir seferinde Mekke'nin beyleri; Peygamberimiz'in gösterdiği, başka kimsede olmayan, büyük mucizeler ve meziyetleri hakkında konuşmaları devam ediyordu. Herkes konuşup Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in mucizelerini söyleyince, aleyhinde atmada aciz kalıyorlar, susup, cevab veremiyor, sükut ediyorlardı. Sıra Ebû Cehil'e geldi. Ebû Cehil'e:

- Yâ Hişam! Sende Muhammed hususundaki fikrini söyle. Hiç kimsenin yapamadığı şu hal ve meziyetleri hakkında ne söylersin? diye sordular. Ebû Cehil:

- Anladık siz Muhammed peygamber değil mi? Peygamber olmasa bu tür meziyetlerin hepsinin bir insanda toplanmasına imkân var mı? demek istiyorsunuz. Ve susanlarda buna bir cevap veremeyip susuyorlar. Ebû Cehil (Amr ibn-i Hişâm): Ben açık konuşacağım diyelim ki sözlerinde hiç yalan yoktur.  Yaptığını da kimse yapamıyor, peygamberliği de gerçektir, doğrudur diyeceksiniz. Ama şunu iyi düşünmeniz lâzım ki, biz hepimiz beyiz. Bizim konuşacağımız adamlar beyden olması lâzımdır. Peygamber diye Abdulmuttalib'in fakir bir torununa gidip tâbi mi olalım, onun konuştuğu ve kıymet verdiği fakir kimselere, kıymet verip beyliğimizi, saltanatımızı, şerefimizi ayak altına mı alalım? Şayet Peygamber gelecekse, niçin beylerden peygamber gelmiyorda, en fakirden geliyor? İçinizde onun yaptığını kabul edecek, kıymet verdiği kölelere kıymet verecek, bir adam çıkar mı? Muhammed'e itiraz etmeyip susuyorsunuz. Benim bu sözüme susmayıp cevap verebilir misiniz? Hepsi birden:

- Doğrusun, haklısın yâ Amr ibn-i Hişâm! Hiç birimiz bunu yapamayız dediler ve Ebû Cehil'e hak verdiler.

 

* * *

 

“Enes b. Malik'in bildirdiğine göre:

Bir kadın, Peygamber (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'e gelip:

- Benim seninle bitecek bir hacetim var," demişti. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem):

- Medine yollarından hangisinde oturmak istersen otur. Ben, senin yanına varır, hacetini görürüm, buyurmuştur.” [İslâm Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 11, Sayfa: 466)

 

* * *

 

“Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ne kapalı kapılar ardına çekilir, ne perdeler arkasına dikilir, ne de kendisinin önünde tabaklarla yemekler taşınırdı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem), toprak üzerinde oturur, yemeğini de yerde yerdi.

Ebû Ümâme der ki:

- Erkeklerle çirkin sözler konuşmaktan utanmaz bir kadın vardı. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'e rastladı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bir taş üzerine oturup tirid yiyordu. Kadın:

- Bakınız şuna! Kulun oturduğu gibi oturuyor, kulun yemek yediği gibi yemek yiyor! dedi. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem):

- Benden daha iyi hangi kul var? buyurdu. Kadın:

- Sadece kendisi yiyor, bana yedirmiyor! dedi. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem):

- Gel, sen de ye, buyurdu. Kadın:

- Kendi elinle ver, dedi. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) eli ile verince, Kadın:

- Bana ağzındaki lokmayı ver! dedi. Peygamber (Sallallâhu Aleyhi Vesellem), ağzından çıkardığını verip kadın yeyince, haya, utanma duygusu kendisine galebe çaldı.

Ölünceye kadar bir daha hiç kimse ile kötü, çirkin söz konuşmadı.” [İslâm Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 11, Sayfa: 466-467; Hayâtü's-Sahâbe, Cild 3, Sayfa: 109]

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) o hayasız kadınla konuşuyor, onun sözlerine cevap veriyor ve ağzında yediğini ona yediriyor ve onu ıslah ediyor.

Diğer bir hadis-i şerif'te şöyle buyruluyor: O kadında zina hali vardı, o kadın (bir daha ömür boyu zina etmedi. Şevahidü'n-Nübüvve, Sayfa: 177)

Bize gelince kılı kırk yarıp aman ha bakma, konuşma söyleme, ne olursa olsun cevap verme gibi sözler söylüyoruz. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in haramdır, günahtır dediği sözlerine son derece saygımız vardır, ama biz birisini tutup, yapıp o birisini büsbütün bırakmayacağız. Zamanı yeri gelirse ıslah ve düzeltmek için Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in yaptıklarının hepsini yapacağız. Onları eğitmek, islah etmek için kadınlarla konuşmakdanda çekinmeyeceğiz. Denizde başkasının ağına düşen balıkta senin hakkın olmadığı gibi senin ağına düşende de başkasının hakkı yoktur. Biz her günahkarı kendi ağımıza düşürmeye çalışacağız. Şeytanın ve şeytani adamların ağına düşmesinden kurtaracağız. Hasılı yeri gelirse ham sofuluk yapıp kaçınmayacağız, söyleyeceğiz. Mevlâna Hazretleri'nin dediği gibi;

- Yâ görür göz, ya işitir kulak, ya söyler dil olmalıdır. Tabii zamanı yeri gelirse...

 

* * *

 

“Ebû Hüreyre (Radiyallâhu Anhu) anlatıyor:

- Bir gün Cebrâil (Aleyhis-selâm) Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in yanında oturuyordu. Bir ara göğe doğru bakınca bir meleğin inmekte olduğunu gördü ve:

- Şu melek yaratıldığından beri yeryüzüne inmemiştir, dedi. Melek inince Peygamberimiz'e:

- Yâ Muhammed, beni sana Rabbın gönderdi: Sultan (hükümlü bir padişah) bir Peygamber'mi, yoksa kul bir Peygamber mi olmak istiyorsun? (diye fikrini sormamı istedi) dedi.

Cebrâil (Aleyhis-selâm):

- Ey Muhammed, Rabbine karşı mütevazi ol, dedi.

Allah Resûlü:

- Kul (hizmetçi) bir peygamber olmayı tercih ediyorum, dedi.

Kul; hizmetçi anlamındadır. Allah'u Teâlâ'ya karşı hepimiz hizmetçi olduğumuzdan Allah'ın kuluyuz.

Bu hadîs-i Ebû Ya'lâ da Aişe (Radiyallâhu Anhâ)'den rivâyet etmiştir. Yalnız onun rivâyetinin sonunda farklı şu ziyadelere rastlıyoruz: Aişe (Radiyallâhu Anhâ) der ki:

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) bu melek indikten ve kendisi kul bir peygamber olmayı tercih ettikten sonra yaslanarak yemek yemez ve:

Kul (hizmetçi) nasıl yemek yerse ben de öyle yerim, kul nasıl oturursa ben de öyle otururum, dedi. (Hayatü's-Sahabe, Cild 3, sayfa: 107-109)

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) en son zamanlarında, Arap yarımadasının bir çok yerlerine hükm etti. Şimdi hükmettiği yerlerde bir çok devletler bulunuyor. Buralardan alınan ganimet malları yığılsa bir süper devlet olur. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Rabb'ım bana Mekke havzasını altın yapmayı teklif etti. Hayır ya Rabbi! Bir gün tok, bir gün aç durayım. Acıktığım zaman sana yalvarırım ve seni zikrederim, doyduğum zaman sana hamd ve şükrederim buyurdu. (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, sayfa: 527) Allahu Teala'ya böyle dua ettiği için Allahu Teala kendisine futuhatı açtıkça açtı. Zenginliği arttıkça arttı. Allahu Teala kendini denemek için bu malları verdi. Bakalım bir gün aç, bir gün tok kalabilecek mi? Bana yaptığı duasında sadık olabilecek mi?  diye denedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) o alınan ganimet mallarının hiç birisini evinin kapısından içeri girdirmedi. O fakir Ashab-ı Suffa ile konuştuğundan onlarla evvelki gibi olduğundan yine bir milim geri durmadı. Hem bir gün aç, bir gün tok kalırdı. Hem de haftanın Pazartesi ve Perşembe günlerini oruçlu geçirirdi. [Ramuzu'l-Ehadis, (30. bölüm) Hadîs No: 601] Yani ömrünün ilkinde, ortasında sonunda zenginlik fakirlik hükümdarlık zamanlarında da  aynı idi.

 

* * *

 

“Yeryüzü kendisine feth olunduğu ve kurban edilmek üzre yüz deveyi yola çıkardığı halde, Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in veda haccında bindiği Kasva'nın üzerinde ki semer, dört dirhem bile etmeyen kadife eskisinden yapılmış küçük bir semerdi.

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem), Zülhuleyfe'de ihram'a girip Allah'a hamd'ü senâda, tesbih ve tekbirde bulunduktan sonra:

"- Allah'ım bunu bana, içinde riya ve süm'a (gösteriş ve şöhret) bulunmayan, mebrur (hayırlı) ve makbul bir Hacc kıl!" diyerek dua etmişti.” [İslâm Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 11, Sayfa: 468; Hayâtü's-Sahâbe, Cild 3, Sayfa: 111]

 

* * *

 

“Adiy b. Hatim der ki:

- Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in yanında akraba kadın ve çocuklarının bulunduğunu gördüğüm zaman, anladım ki: Onda, ne Kisrâ'nın, ne de Kayser'in saltanatı vardı!

Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) benimle birlikte evine giderken, zaif ve yaşlı bir kadına rastladı. Kadının yanında da küçük bir çocuk bulunuyordu. Kadın, Resûlullah'ın durmasını istedi. O da durdu.

- Bizim senden bir dileğimiz var" dediler. Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi Vesellem), onların işini uzun uzun konuştu. Kendileri ile birlikte gidip işlerini gördükten sonra geldi. İçimden, kendi kendime:

- Vallahi, bu zat, hükümdar değildir! dedim.” [İslâm Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 11, Sayfa: 469]

Yani hükümdar gibi kibirli, kendi kendini üstün gören,  başkalarını aşağı gören, gururlu, kimseyi dinlemez birisi  değildir.

 

* * *

 

“Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) hizmetçisi ile birlikte oturup yemek yer ve onunla birlikte hamur yuğururdu.

Yiyeceklerini de çarşıdan kendisi taşırdı.

"- Eşya sahibi, eşyasını taşımaya, daha layıktır. Ancak, taşımaktan aciz olursa, müslüman kardeşi ona yardım eder", buyururdu.” [İslâm Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 11, Sayfa: 470]

Bilâl Babam'ı bir zengin ihvan davet ediyor. O ihvan hizmetçisine: «Sen kapı yanında, musluğun dibinde ye» diyor. Bilâl Babam ve kendileri sofrada yemek yiyorlar. Bilâl Babam onun yemeğinden yemiyor. Hizmetçisini bu kadar hor gören adamın yemeğini yemem diyor ve yemeden kalkıyor. Aç gelirlerken başka bir fakir ihvanın evine uğruyor ve kapıyı çalıyorlar, evde kimse yok. Kapıyı açıyorlar ve ne buldularsa onu yiyip karınlarını doyuruyorlar. O ihvan bunu duyunca çok seviniyor.

Bilâl Babama soruyorlar:

- Davette niçin yemek yemedinde ev sahibi olmayan evde yedin?

Bilâl Babam:

- O hizmetçisine çok hor bakıp, kendini çok büyük görüp kibirlendiğinden ve yine onun hizmetçisinin haline çok acıdığımdan evinde yemek yemedim. Bu ihvan biliyorum ki evine girdiğimden, yediğimden çok aşırı memnun olup hakkını helâl etme değil, yemesem, girmesem bana gücenirdi. İşte bundan dolayı kendi evde yokken evine girdim ve yedim diyor. Ve şu atasözünü söylüyor:

«Göz hasmını tanır, gönül dostunu tanır» Zaten evine gidip yediğimi dedikodu edecek kimsenin evine girmem buyuruyor.

 

* * *

 

“Peygamberimiz (Salallâhu Aleyhi Vesellem)'in tevazûu hakkında şöyle buyururlar.

- Hiç bir kimse, hiç bir kimseye karşı haksızlık ve azgınlık etmeyinceye ve hiçbir kimse, hiç bir kimseye karşı övünmeğe kalkmayıncaya kadar tevâzu göstermenizi, Allah Bana vahy etti.

Sadaka, hiç bir zaman, malı eksiltmez. Allah, bir kulun afvına karşı, ancak onun izzet ve şerefini artırır. Allah için tevâzu (gönül enginliği) gösteren kimseyi de, Allah ancak yükseltir.” [İslâm Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 11, Sayfa: 470]

 

* * *

 

Enes (Radiyallâhu Anhu) diyor ki:

Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) çok zikir ederdi.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in her güzel ahlakı söyleniyor herkesten çok yaptığı zikrullah ve zikrullah hakkındaki hadîsleri söylenmiyor.

Pek az şaka yapardı. Merkebe biner, kaba yünden mamul giysiler giyer, kölelerin davetlerine gider, hastaları ziyaret eder, cenazelerde bulunurdu. Sen onu Hayber'in fethedildiği gün yuları hurma liflerinden olan merkebin sırtında bir görmeliydin! ” (Hayâtü's-Sahâbe, Cild 3, Sayfa: 108; Şemâil-i Resûl, Sayfa: 89)

Ashab diyorlar ki: Bizim hiç birimiz onun kadar çok zikir edemezdik,

Resulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) vakitlerin hepsinde Allah'ı zikrederdi. (Kırk Mevzuda Kırk Hadis Kitabı, Hadis No: 22, Sayfa: 272)

Onun kadar çok namaz kılamazdık.

Namaz kılanlar arasında bulunduğu zaman herkesten çok namaz kılardı. Zikredenler arasında bulunduğu zaman herkesten çok zikri Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) yapardı. (Ramuzu'l-Ehadis, Hadis No: 440, 30. bölüm)

Onun kadar çok oruç tutamazdık.

“........ İftar etmeden birbiri ardına günlerce oruç tutardı. Başkalarını bundan nehyederdi.” [Ramuzu'l-Ehadis, Hadis No: 594 (30. Bölüm)]

Hasılı iyi, sevab olan ve Allah'a sevilen amellerin hepsinde hepimizden üstündü. Şimdi ümmeti Muhammed'de aynıdır. Ayette aynısını  söylüyor. Gece-gündüz Allahu Teala'yı çok zikr edin. (Sure-i Raad, Ayet 28; Sure-i Ahzab Ayet 41; Sure-i A'li imran, Ayet 41; Sure-i Araf, Ayet 205; Sure-i İnsan, Ayet 25; Sure-i Nur, Ayet 36)

Zikir olunan yerde bir melâike:

- Haydi kalkın affedildiniz, günahlarınız sevaba çevrildi diye çağırır. (Ramuzu'l-Ehadis, Hadîs No: 4776) hadîs-i ve benzeri hadîslere göre zikrullahı ashabın hepsinden fazla yapıyor. Şimdi de terk-i dünya eden dervişler aynı zikrullahı çok yaparlar.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) yatsı namazından sonra iki rek'at nafile namaza duruyor. Sabah namazı oluyor. Her iki rek'atta bir Kur'an-ı Kerim'i hatmederdi. İşte hem namaz kılmada, hem Kur'an-ı Kerim okumada, rekor kırıyor. Kur'an-ı Kerim okumada namaz kılmada kimse kendisine yetişemiyor. Senenin 365 gününün yarısından fazlasını oruçlu geçiriyor. Receb, Şaban, Ramazan, Muharrem aylarının tümünü oruçlu geçiriyor. [Ramuzu'l-Ehadis, (30. Bölüm), Hadis No: 43; Sahih-i Buhari Tecrîd-i Sarih, Cild 6, Hadis No: 935] Bazen üç ayların hepsini tutmayıp arada bir yiyor. Bu da ümmetime sünnet kalmasın, Allahu Teala yapamadıklarından dolayı kendilerini sorumlu tutmasın diye oruç tutmuyor.

Sadaka vermede ömrünün tümünde, evinden içeri hiç bir mal, eşya, para girdirmiyor. Mescidin sofasında fakirlere dağıtıp bitiriyor.

Ebu Hüreyre (Radiyallahu anhu)'den:

Bir mü'min borçlu olarak öldüğünde Resulullah (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Borcuna karşılık bir şey bıraktı mı? diye sorardı.

- Evet bıraktı derlerse namazını kılar,

- Hayır bırakmadı derlerse, o zamanda

- Dostunuzun namazını siz kılın buyururdu.

Allah fetihler müyesser edip Resulüne bolluk ihsan edince Resulullah (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Ben mü'minlere, kendilerinden daha yakınım. Kim borçlu olarak ölürse borcunu ödemek bana aittir. Kim de servet bırakarak ölürse serveti mirasçılarına aittir, buyurdu. (Sünen'ün Neseî, Cild 1-2, Hadis No: 1964)

Onda da hepsinden yüksek oluyor. Ömrünün tümünü geceleri kalk secde ile kıyamla sabahla (Sure-i Müzemmil, Ayet 2-4, 20) ayetine göre her gece kalkıp ibadetle, namazla, zikirle, tefekkürle sabahlıyor. Bunda da hepsinden yüksektir.

Son hacca gittiğinde yüz devenin kırkını Hazreti Ali (Radiyallah anhu)'nin eli ile kurban kestiriyor. Altmışını kendi kesiyor. (Sünen-i Ebu Davud, Cild 7, Hadis No: 1905, Sayfa: 289) Bazı kimselerin Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) hiç kurban kesmedi veya hiç bir hayvanı kesmedi gibi sözleri çok yanlıştır. Her deve yedi kurban olduğuna göre 700 kurban kesiyor. Burda da hepsinden yüksektir.

Tarikatta, tasavvufta vera ehli 24 saatin tümünü ibadet, ameli salih, zikir vs.. ile geçirir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bunları yapmakla bu çalışanlara da örnek oluyor, Işık tutuyor. Harb meydanında, sebat göstermede Uhud, Huneyn savaşlarında olduğu gibi en pehlivan, cesur kahramanlardan daha çok sebat gösteriyor. Herkes bozulup kaçıyor, kendi kaçmıyor. Tek başına zaferi kazanıyor. (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 476; Mevahib-i Ledünniyye, Cild 1, Sayfa: 263)

Ashab diyor ki: Bizim en cesurumuz harbte Resulullah'ın hizasında durabilendi (Kütüb-i Sitte, Cild 12, Hadis No: 4291; Sahih-i Müslim, Cild 5, Hadis No: 79, 80, Sayfa: 425; Zübdet'ül-ihya, Sayfa: 308) O düşmana o kadar fazla yaklaşırdı, o kadar önde saldırırdı ki, ilk vuran o olurdu. (İslam Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 11, Sayfa: 485; Sahih-i Buhari  Tecrîd-i Sarih, Cild 8, Hadis No: 1213; Hayatü's-Sahabe, Cild 3, Sayfa: 163)  O kadar yaklaştığı halde ona atılan oklar, mızraklar, kılıç darbeleri en sağlam, çelikten bir vücuda sahib olan kimse olsa parça parça ederdi. O Allahu Teala'ya o kadar fazla güvenir. O kadar fazla harb ederdi.

Buyururdu ki:

- Ben Allah yolunda harb edip şehid olmayı, ondan sonra dirilmeyi,  tekrar şehid olmayı, ondan sonra tekrar dirilmeyi, tekrar şehid olmayı, tekrar dirilmeyi ne kadar isterdim. (Sahih-i Müslim, Cild 6, Hadis No: 103 (1876); Sayfa: 79-80; Sünen'ün-Nesei, Cild 5-6, Hadis No: 3137)

Biz ise bir sakal bırak, bir saç bırak, bir gösteriş yap. Bu sayılan meziyetlerin hiç birisini yapma. Sadece kuru bir gösterişle onun varisiyiz demekle olmaz.  «Ulemalar Peygamberlerin varisleridir.» (Kütüb-i Sitte, Cild 11, Hadis No: 4108; Kenzü'l-İrfan, Hadis No: 189) Babadan evladına varis olarak ne kalır? Yaptıkları, onun yolundan gitme, kalır. Kazandığını yeme, varislik değildir. Kazandığını yeme en aciz, en elinden iş gelmeyen, zavallılar içindir.

«Benim ümmetimin uleması ben-i israil peygamberleri gibidir.» (Berika, Cild 1, Sayfa: 58; Müzekki'n-Nüfus, Sayfa: 417) dediği Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in hiç kimsenin yapamadığı, yukarda yazdığımız bu meziyetlere az da olsa sahib olub yapabilendir.

Derler ki; «Yazık sana sen falancanın oğlusun. Baban nasıl yapıyordu, sen nasıl yapıyorsun. Ona gerçek evlatlığı yapamadın. O birine de derler ki: Aferin, çok sağol, babayın yerini tutmuşsun, yokluğunu bize belli ettirmedin. Aynı babandan faydalandığımız gibi senden de faydalanıyoruz. İşte anlaşılıyor ki halkın bu deyimi ile esas peygamber varisi ulemalar, hakiki şeyhlardır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem), Ashabı Suffayı nasıl yetiştirdiyse hakiki ulemalar ve şeyhlarda müritlerini uzlette, halvette, çile ve itikafta onun gibi yetiştirirler. Bu sayılan meziyetlere onun yolunda giden bu mübarek zatlar sahib olur.

 

* * *

 

“Amir b. Rebiâ (Radiyallâhu anhu) anlatıyor:

- Bir gün Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) ile birlikte meclise gidiyordum. Yolda ayakkabısının bağı koptu, onarmak için ayakkabısını aldım. Allah Resûlü ayakkabıyı elimden aldı ve:

- Bu, tercihtir, tercihi sevmem! (Tercih: Başkalarına nisbeten kendisini tutmak ve ileri görmek anlamındadır, buyurdu.” (Hayâtü's-Sahâbe, Cild 3, Sayfa: 109)

 

* * *

 

“Abdullah b. Abbâs'tan rivâyete göre (babası) Abbâs şöyle demiş:

- Peygamberimizin aramızda daha ne kadar kalacağını bilmiyordum. Bunun için kendisine:

- Yâ Resûlullah, gölgesinde istirahat buyuracağın bir çardak edinsen! dedim.

Şu karşılığı verdi:

- Yoo! Allah beni onların içinden alıp istirahata kavuşturuncaya kadar aralarında duracağım. Varsın ökçelerime bassınlar, elbisemi çeksinler." (Hayâtü's-Sahâbe, Cild 3, Sayfa: 109-110)

 

* * *

 

“Enes (Radiyallâhu Anhu) anlatıyor: Peygamberimiz Mekke'ye girerken halk yüksek yerlerden kendisini temâşa ediyordu. O da huşû maksadıyla başını (diğer bir rivâyette çenesini) devesinin havutuna koymuştu.

(Tarihçi İbn İshak'ın üstadlarından) Ebû Bekir oğlu Abdullah anlatıyor: Peygamberimiz (fetih yılı Mekke'de) "Zî-Tuvâ" mevkine varınca kırmızı ve süslü örtüsünün bir ucunu başına bağladı. Diğer ucunu da (çenesine değmeyecek şekilde) yüzüne sarkıtarak devesi üzerinde durdu. Allah'ın kendisine nasib ettiği fethe mukabil tevâzuundan başını eğiyor, sakalları neredeyse havutun ön kısmına değiyordu.” (Hayâtü's-Sahâbe, Cild 3, Sayfa: 111)

Mekke'nin fethinde kafirler savunmada aciz kalmış, kaçacak, saklanacak yer arıyorlardı. Bir kısmı Hazreti Halid (Radiyallahu anhu) ile harb ediyor ve aman dileyip aralıksız sulh olmaya can atıyor, o birleri saklanacak yer arıyorlardı. Mekke'de şafağın yeri ağarırken, dört koldan muhasara edilmiş, amansız baskınla düşmanda harb edecek takat kalmamıştı. Kur'an-ı Kerim'de:

«Atların ayağının altından çıkan çınğı ile geldiler.» (Sure-i Adiyat, ayet 1-6) diye Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e Peygamberimizin ashabı şafağın yeri ağarırken, 500 atlı yardıma geldi. Atlar hızla koşuyor, atların ayağındaki nal taşa çarptıkça çıngı çıkıyor. Ayette onu söylüyor. Bu kadar şeref verici fethe zafere kavuşan peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bana kibir, gurur gelmesin diye en ucuz, en basit deveye semer vuruyor ve hiç bir tarafa bakmayıp kafasını yere eğiyor, gözlerini yumuyor.  (Şemail-i  Şerif, Hadis No: 5, Sayfa: 377) Allahu Teala'dan kendisine kibir, gurur gelmemesi için yalvarmalar, niyazlar ve dualarda bulunuyor. Bir kumandan düşünün; alınması çok zor olan bir yeri almış, en takva, en dindar, en mütedeyyin de olsa etrafa bakar, koltuğu kabarır, kendini alkışlayanları selamlar böyle girer. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) takva sahibi kumandanların yapacağı takvanın en takvasını, yapmakla onlara ışık tutuyor.

Şu zamenedeki alimlerimiz Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi Vesellem)'i basitleştire basitleştire, çok fazla ileri giderek oda bizim gibi bir adamdı diyorlar. Dünya şampiyonu bir boksör, dünya şampiyonu bir güreşçi, dünya şampiyonu bir kareteci düşünelim. Birisi o da bizim gibi bir adamdır derse, o birisi biz bunun yaptığının hangisini yapabiliyoruz bizim gibi ise karşısına çıkıp güreşip, dövüşebilir misin? derler. O da:

- Hayır der.

Öyle ise; Bizde aynıyız. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ile boy ölçüşemeyiz. İşte Hodri meydan; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in yaptığının hepsini değil, bu sayılanların birisini yap, birisinin onda birini yap, göster. İşte onu ancak Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) yapar, biz yapamayız. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'de bizim gibi bir adamdı demek şudur:

- O melek değildi, o insandı. Onda da beşeriyyet, yanılma halleri vardı. O da bizim gibi  yer, içer, ev, yuva kurar vs... Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bizim gibi bir adamdı demek hatalıdır. Bizim gibi bir adamdı demek Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ile boy ölçüşme manasına gelir. Bu söz ise çok büyük hatadır.

 

* * *

 

Hazret-i Ömer (Radiyallâhu anhu) buyuruyor: Resûl-i Ekrem (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) şöyle buyurdular:

Hıristiyanların İsâ b. Meryem'i öğmekte ileri gittikleri gibi sizde beni öğmekte o kadar ileri gitmeyin. Ben Allah'ın kuluyum, benim için Allah'ın kulu ve Resûlüdür deyin.

Allah'u Teâlâ için söylenen sözler hiç bir insan için söylenmesi caiz değildir. Allah Resûlü (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) Ashâb'ını ve Ümmetini bundan men etmiştir. Ancak bu husus dışındaki şeyleri söylemekte bir sakınca yoktur. Meselâ: Resûl-i Ekrem (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) bütün yaratılmışların en faziletlisidir. Alemlere rahmettir. Kâinâtın Efendisidir gibi sözler söylenebilir. Bu gibi sözler men edilmemiştir.” (Şemâil-i Şerif, Sayfa: 334; Şemâil-i Resûl, Sayfa: 88)

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bütün alemlere rahmettir,. Yaratılan her şey onun hürmetine yaratılmıştır. (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 425)

Bunları Allahu Teala ayetle ve hadîs-i kudsilerle söylemiştir. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'e Hristiyanların Allah'ın oğludur, Allah'tır, ikinci bir Allah'tır gibi demeyin. Bunun dışında ne kadar översen eksiği var, fazlası yoktur.

 

* * *

 

“Enes b. Mâlik (Radiyallâhu anhu) buyuruyor: Resûl-i Ekrem (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) hastaları ziyarete giderdi. (fakir, zengin, köle ve efendiyi ayırt etmezdi.) Hastanın başı ucuna oturup zararın yok, inşaallah iyi olursun, der duâ ederdi. Bazı zamanlarda da hastanın ağrıyan yerlerine elini koyarak, Allah'ın adıyla (Bismillâhi) sana eziyet veren bütün hastalıklar senden gidecektir. Allah, sana şifa verecektir, diye duâ ederdi. ” (Şemâil-i Şerif, Sayfa: 335-336)

 

* * *

 

“Enes b. Mâlik (Radiyallâhu Anhu) buyuruyor: Resûl-i Ekrem (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) fakir bir kimse tarafından arpa ekmeği ile iç yağı ve kuyruk yağının eritilerek (kokusu bozulmuş) hazırlanan katığı yemek üzere davet edildiği zaman davete icabet ediyordu. [Şemail-i Şerif, Hadis No: 4, 5, Sayfa: 336; Ramuzu'l-Ehadis, Hadis No: 546 (30. Bölüm)]

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'i davet eden Ashâb çok fakirdi. Koyunların yağlı kuyruğu biraz durunca kokma yapar, iç yağı etin en düşük kalitesi, o da çabuk kokma yapar ve tadı bozulur. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) o köle devamlı onu yediği için, ondan başka ikram edecek bir şeyi olmadığından Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) onu hiç çekinmeden yerdi demektir.

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) ve Ashâbını çok fakir bir Ashâb evine davet ediyor. Evinde darı ekmeği ile hurma sirkesi vardı. Hepsine onu ikram etti. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) sirkenin şifasından, çok iyi olduğundan bahsederek darı ekmeğini sirkeye batırdı ve yedi, Ashâb'da yediler. [Sünen-i Tirmizî, Cild 3, Hadîs No: 1903; Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 9, Hadîs No: 3318; Sahih-i Müslîm, Cild 6, Hadîs No: 167 (2052), Sayfa: 286]

Zenginin bir tanesi, Resûlullah'ı davet etmek kolaymış, sirke ile darı ekmeği verirsen çok memnun oluyor, dedi. Küplerle sirke bastırdı ve bolca darı ekmeği yaptırdı. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) ve bütün Ashâb'ını çağırdı. Sofra serilince Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) ev sahibini yanına çağırdı.

- Bu yemek ney? dedi. Adam:

- Yâ Resûlullah! Sen o gün bunu çok iştahla ve çok överek yedin. Bende ona heveslendim, seni aynı şekilde davet ettim, dedi. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) buyurdu ki:

- Onun evinde ondan başka yiyecek yoktu. Onun gönlünün hoşnud olması için yedim, hemde sirkenin şifasını söyledim. Senin evine bütün Ashâb etli, tatlı bir şey yiyeceğiz diye geldiler. Senin zenginliğine bu yakışmaz. Bunları kaldır, senin zenginliğine yakışacak şekilde yemek getir, dedi. O zat sirkeleri kaldırdı, derhal lokantalardaki gibi etli, tatlı yemekleri getirttirip hepsine ikram etti. Yemek bitince Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem):

- İşte senin davetinde aynı o sirke yediren adamın davetine şimdi yetişti, buyurdu. 

Resûl-i Ekrem (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in zırhı bir Yahudi yanında rehin olarak bulunuyordu. Vefat edinceye kadar da onu kurtaracak bir şey bulamadılar. Sonradan Hazret-i Ebû Bekir (Radiyallâhu anhu), o borcu ödeyerek yahudi Ebû Şahm'dan zırhı alıp, Hazret-i Ali'ye teslim etmiştir. (Ehli zimmet (Müslümanlar içerisinde oturan gayri müslim, yahudi, hristiyan vs...) ile alış verişin caiz olduğunu bu hadîsi şeriften öğreniyoruz.)” (Şemâil-i Şerif, Sayfa: 336; Hayâtü's-Sahâbe, Cild 3, Sayfa: 108-109)

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) borç vermeğe mal bulamadığından değil, kendine gelen malı bin sefer zırhı kurtaracak kadardı. Ama gelen malı evinin içine yetiştirmeden fakirlere dağıtırdı. Vefatından sonra borcu çıktı. Hazret-i Ebû Bekir (Radiyallâhu Anhu) tarafından borcu ödendi. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) borcunu veremeyecek durumda değildi, hiç bir malı para veya serveti evinin içine girdirmez, derhal dağıtırdı.

Hazret-i Ömer (Radiyallâhu Anhu)'de vefat edince kırk bin dirhem borcu çıktı, Ashâb tarafından borcu ödendi. Onlar malı biriktirir. Allah yoluna açılan yere tümünü verir ve daha da borç eder, verirlerdi..

Halbuki şimdi  Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)'in halife olarak hükmettiği topraklar da, en az onbeş devlet oturuyor. O da aynı Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) gibi yapardı.