PEYGAMBERİMİZ (SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM)'İN
TEVAZUSU:
1- “Resûl-i
Ekrem en üstün mevkîe sahip olmakla beraber, insanların en mütevâzisi (gönlü
engini) idi. İbn-i Amir diyor ki:
Hac mevsiminde
ak bir deve üzerinde herkes arasında, kimseyi sağa sola itip kakmadan, Resûl-i
Ekrem'i de sıradan insanlar gibi cemreler (şeytana taş) atarken gördüm. (İhya'u
Ulumi'd-Dîn, Cild 2, Sayfa: 896)
Diğer padişahlar kendine mahsus özel adamları ile ve
özel olarak Kâbe'yi tavaf ederler. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)
bunların hiç birisini
Çullu merkebine biner, terkisine adam alırdı. Hastaları ziyaret eder,
cenâzelere katılır, kölelerin bile dâvetlerine icâbet ederdi. Ayakkabısını
tamir eder ve elbisesini yamardı. Evde muhterem zevcelerinin işlerine katılır,
onlara yardım ederdi. [İhyâu Ulumi'd-Dîn, Cild 2, Sayfa: 896-897;
Şemâil'ür-Resûl, Sayfa: 88; İslâm Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 11, Sayfa: 469]
Kendisine kıyâm yapılmasından hoşlanmadığını bildikleri için, geldiği zaman,
Ashâb-ı Kirâm, ona kıyâm etmezlerdi. [İslâm Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 11,
Sayfa: 464]
Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi
Vesellem) buyurdu ki:
Bir insanı yüzüne karşı övmek,
cephede eline kılıç alıp onunla yüz yüze harp etmekten daha kötüdür. (İhya'u
Ulumi'd-Dîn, Cild 3, Sayfa: 355; Kırk Mevzuda Kırk Hadis kitabı, Hadis No: 17,
Sayfa: 430)
Çocuklar
topluluğuna uğrar ve onlara selâm verirdi.
Oynayan çocuklar Bilâl Babam'ı
görünce oyunu terk edip yolun kenarına dizilirlerdi. Babam bunlara selâm verir,
giydiği yeleğin cebinde bozuk para devamlı olurdu. Bunlara o paradan verirdi.
Çocuklarda buna alıştığı için hem de kendisine olan büyük sevgilerinden dolayı
Babam'ı görürlerse oyunu terk eder yolun bir kenarına dizilir, saygı ile
kendisini beklerler, Babam'da onlara para dağıtırdı.
Bir gün Resûl-i
Ekrem bir adamın yanına gitti. Adam Resûl-i Ekrem'in heybetinden titremeğe
başladı. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem:
”Sakin ol, ben
bir hükümdar değilim. Ben Kureyş kabilesinden kurutulmuş et yiyen bir kadının
çocuğuyum” buyurdu. [İhyâu Ulumi'd-Dîn, Cild 2, Sayfa: 897; İslâm Tarihi (M.
Asım Köksal), Cild 11, Sayfa: 467; Hayâtü's-Sahâbe, Cild 3, Sayfa: 109;
Hâkim'de rivâyet etmiştir.]
Resûl-i Ekrem'in
hususî bir mevkî yoktu. Ashâb'ı arasında onlardan bir ferd imiş gibi otururdu.
Gelen bir yabancı onu sormadan bilemezdi. Artık Ashâb-ı Kiram bunun böyle
olamayacağını anladı ve ona çamurdan yüksek bir yer yaptılar ve orada oturdu.
Diğer bir
rivayette: Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in kapıcı ve perdedarları
olmayıp, ihtiyacı olup görüşmek isteyenler zahmetsizce ve vasıtasız olarak
görüşürlerdi. (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 540)
Zamanımızda bazı yüksek derecedeki din adamları kendi
ile görüşmek isteyenlere belirli zaman ve yer tayin ederler, adına da randevu
derler. Halbuki konuşma,
Hadis-i Şerif: «Bir müslümanın hayırlı bir sözü
öğrenip öğretmesi ve onunla amel etmesi bir senelik ibadetten hayırlıdır.»
(İhya'u Ulumi'd-Dîn, Cild 1, Hadîs No: 50, Sayfa: 34)
Allahu
Teala Hadis-i Kudsi'de:
Ben rızamı arzuları terkte koydum, halk onu varlıkta
arar. (Envarü'l-Aşıkîn, Sayfa: 130) buyuruyor.
Sen
senden geçmeyince
Bilkim
hakka varılmaz
Boş
yere dökme yaşın
Emeklerin
hebadır.
Seyid Nizamoğlu.
Yavuz Sultan Selim Mısır'ı harple alınca orda bazı erkeklerin küpe taktıklarını
gördü.
- Bunlar niçin küpe takıyor? diye sordu.
- Bizim burda erkek hizmetçiler,
köleler, küpe takar dediler. Kendide kulağını deldirdi. Bana da bir küpe
getirin dedi, kulağına bir küpe taktı. Sordular:
- Bütün dünya, millet benim
hizmetçim ben de Hazreti Muhammed Mustafa (Sallallahu aleyhi vesellem)'nın
hizmetçisiyim buyurdu. Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem) merkebe binmekle gönül enginliği yapıyor ve hizmetçilerin
yediği gibi yiyor. Yavuz Sultan Selim Han'da hizmetçileri gibi küpe takıyor.
Resûl-i
Ekrem masada yemediği gibi, hazmı kolaylaştıran ve iştahı açan şeylerle
süslenmiş sofrada da yememiştir.
Kim
olursa olsun, kendisini çağıran herkese "Lebbeyk buyurun" diye cevab
verirdi. Bir meclise gittiği zaman herkese karşı sevgi ve tevâzuundan onların
sohbetlerine iştirak eder. Ahiretten konuşuyorlarsa Ahiretten, yemek içmekten
konuşuyorlarsa yemek içmekten ve başka bir dünya husûsatı için konuşuyorlarsa
bu yönden onların sohbetine katılırlardı. (İhya'u Ulumi'd-Dîn, Cild 2, Sayfa:
897)
Bu da bizim için çok mühimdir.
Bir alim veya büyük zat yanında herhangi bir gülmeşakalaşma olursa en azından
onu, o alimin hoş karşılaması lazımdır. Şimdi zamanımızda alim huzurunda öyle
bir şey olursa kendi kendini beğenmek, onları beğenmemek, benimsememek veya söz
dokundurmak gibi şeyler olmamalıdır. Ancak çok aşırı giderlerse o zaman usulü
dairesinde onlara, nasihat yollu söyler, kendilerini teskin eder.
Zaman
zaman saâdetli huzûrlarında eski devirleri anan şiirler söyler ve gülüşürlerdi.
Resûl-i Ekrem' de gülümser ve haram olmayan şeyden onları men etmezdi.” (İhyâu
Ulumi'd-Dîn, Cild 2, Sayfa: 896-897; Zübdet'ül İhyâ, Sayfa: 308-309)
Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi
Vesellem)'in yüksek sesle güldüğü hiç görülmemiştir. Ön dişlerinin bitiminde,
arka dişlerin başlamasında sivri dişi görününceye kadar tebessüm eder, gülerdi.
(Kütüb-i Sitte, Cild 12, Hadis No: 4250; Mevahib-i Ledünniyye, Cild 1, Sayfa:
440) Vakâr, kemâl, oturaklılığa keder getirecek hiçbir harekette bulunmazdı. En
güzel ahlâklarından birisi de vakârdı, kemâldi. Alimde vakar olur, o yüzden
herkes onu sever. Sözü halka geçerli olur.
Vakâr: Ağır başlı olur, oturacağı, kalkacağı, konuşacağı yeri ve zamanı bilir.
Kemâl sahibi olur. Yenlilik (şımarıklık) yapmaz, ağır başlı olur. Vakâr'ını
muhafaza eder. Daha vakarı yazmayla bitiremeyiz. Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem) Hazretleri'nin güzel ahlâklarını sayarken “çok halim, yumşak
olmakla beraber vakârlı ve heybetli idi" derler.
Bilâl Babam zamanla bir köye
gidiyor. Köyün ağası düğünde içki içip oynuyor. Daha sonra kendi hanımını da
zorla çekip karşılıklı oynamak istiyor. Hanımı her ne kadar gelmemek istiyorsa
da ağa zorla getirip oynatıyor. Kendisi de oynuyor. Ağanın işçileri, ağa ve
hanımı oynarken ellerini birbirine vurup
onların oyun havası ile makamı çeviriyorlar. En son ağa Babamın yanına gelip oturuyor.
Babam ağaya dönerek:
- Ağa ağır ol, ağır. Ağır taşla
batman döğerler, hafif taşla kıç silerler. Sen ağasın, herkesten ağır ol,
herkes seninle tartılsın. Felan ağa şu kadar kemâlli, şu kadar oturaklı, biz de
onun gibi olalım. Onda ne kadar güzel vakâr var diye herkesin sana heveslenmesi
lâzım. Sen ailenle şu kadar kalabalığın ortasında oynamaya utanmıyor musun? Şu
işçiler yanında senin ne kıymetin olur. Sen yerinde otur, bunlar oynasın. Sen
bunlara bahşiş ver. Ağalığında bir şerefi var. Sen karını herkesin gözü önünde
oynatıp ona müşteri mi arıyorsun? Senin adamların senden çekinir mi? Bu hâl
vakâr'ı, kemâli ve dirâyeti zedeler, diyor. Ağaya çok ağır bir söz ama en iyi
nasihat. İşte adam vakârlı değil, yaptığı iş vakârın tersidir.
Hadîs-i Şerif:
“İhsan ve fazilet iyi giyinmek, kılık kıyafeti yerinde
olmakta değil, gönül rahatlığı ve ağırbaşlılıktadır.” (Râmûz-ul
Ehâdîs, Hadîs No: 4471)
Kemâl:
“Ne mal iledir, ne sal iledir.
Beyim ululuk kemâl iledir.”
Yani zengin adam, büyük adam
olmaz, yaşlı adam da büyük adam olamaz. Kimde kemâl varsa o büyük adam olur.
Bir elma veya her hangi bir meyva yetişmeden önce ona ham denir. Yetişirse
olgunlaşmış, kemâl bulmuş denir. Bir insan küçükken çocuk denir. Tam akil baliğ
olursa iyice yetişirse kemâl buldu denir. Bir insan yaşlanırsa millet idaresi,
sohbeti, sözü dinleniyor. Kâmil, oturaklı, herkes kendisine hürmet etmeye
mecbur kalıyor. Ona kâmil, kemâl bulmuş denir. Diğer yaşlılar öyle değil ise
ona da kemâl bulmuş denilmez. O adam yaşlanmış ama kendisindeki hareket ve
yaptığı işlere cahil işi denir. On yaşında akıl akıldır, on yaşındaki çocuk
akıllıysa akıllıdır. Yüz yaşında cahil cahildir. Yüz yaşındaki bir kişi
olgunlaşmamış cahilse cahildir.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) şöyle buyuruyor:
“Allah'ın rahmeti kendisi genç
olup kendisini yaşlılara benzetene olsun. Allah'ın lâneti kendi yaşlı olup
kendini gençlere benzetene olsun.”250 Hadîs Kitabı, ((Ömer Nasûhi Bilmen),
Hadîs No :69; Râmûz-ul Ehadîs, Hadîs No: 3522; İhya'u Ulumi'd-Dîn, Cild 1,
Hadis No: 345, Sayfa: 384.)
Şimdi genç adam kemâl bulmuş,
vakârını muhafaza ediyor. Yaşlı adam kendisi o yaşın sahibi değil. Birisi
Allahu Teâlâ'nın rahmeti, diğeri Allahu Teâlâ'nın lânetini kazanıyor. Esas
kemâl bulma tarikatta ibtilâ ile çalışa çalışa olur. Yunus Emre ve benzeri
aşıklar ibtilâ ile çalışıp
olgunlaşmışlardır.
Belki hakikata eremen aşık,
İbtilâ mecâze çarpılmadıkça,
Zikre devam edip vakti seherde,
Nefsi emmâre'den kurtulmadıkça.
Alıp nasihatı koyup beynine,
Tarikat zincirin takıp boynuna,
Nazar kılıp ağırına yeğnine,
Girip kantarlara tartılmadıkça.
Böyle olanların ziyanı nerde,
Bürümesin gözünü hırs ile perde,
Kafadan söyleme gezdiğin yerde,
Huzur'u rabıta eylemedikçe.
Sen kendini bilmez misin kardeşim,
Bu yola koymuşsun can ile başın,
Acep bu hal ile biter mi işin,
Yüzünü yerlere süremedikçe.
Aç gözünü uyma sakın şeytana,
Hem sen tanı, hem de tanıt cihana,
Antep ellerinde yatan Sultana,
Huzur'u rabıta eylemedikçe.
Pirimiz Geylâni, Şeyhimiz Nadir,
Cihanı dolaşsan hakikat budur,
Azıtıp gideni düzelten O'dur.
Düzelmen huyunu terketmedikçe.
Bilmez mi Pirimiz bizdeki halı,
Severim Şeyhimi demiştin hani,
Büyükten küçüğe sev bu ihvanı,
Sevilmen cihanda sevemedikçe.
Yeter artık daha söylemem gayri,
Akibet inkâra gitmesen bari,
Ne yapsan döner mi huyundan huylu,
Yatıp teneşire can çıkmadıkça.
* * *
Sultanım payine yüzüm süreyim
Aşıka Bağdad'dır yolların senin
Hasretinle yandı sana yüreğim
Ne diyardan aşar yolların senin
Gittiğin yol sıddık-ı azam
yoludur
Bu yolun sahibi gayet uludur
Aslın ihram zade kadiri koludur
Rahman'a ulaşır ellerin senin.
Sultan Kadiri'den giyinmişsin
tac
Bu yol seni kimseye eylemez muhtaç.
Her seher vaktinde eylersin
miraç,
Aksa'da açılan güllerin senin.
Şahadet parmağın arşın kalemi
Defterine yazan aşık olanı
Her seher getirin Hakk'tan
selamı
Selamı getiren dillerin senin
Derviş Ali der ki aşk ateşi
özümde
Dünyayı verseler yoktur gözümde
Emanetullahi alsa dizinde
Tutsa cenazemi ellerin senin.
* * *
“Peygamberimiz
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem) çıplak merkebe binmekten ve terkisine, herhangi
bir kimseyi bindirmekten de, onurlanmazdı (arlanmazdı.)
Nitekim,
bir gün, Kuba köyüne giderken, çıplak eğersiz bir merkebe binmişti.
Eshâb-ı
Suffa fukarasından Ebû Hüreyre de, yanında idi. Peygamberimiz (Sallallâhu
Aleyhi Vesellem):
- Ey
Ebû Hüreyre! Seni, terkime bindireyim mi? diye sordu.
Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu):
- Yâ
Resûlullah! Sen, nasıl istersen? dedi. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi
Vesellem):
-
Haydi bin buyurdu. Ebû Hüreyre, binmek için sıçradı. Fakat binemedi.
Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'e yapışınca, ikisi birden yere
düştüler. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem), tekrar merkebe bindi:
- Ey
Ebû Hüreyre! Seni de terkime bindireyim mi? diye sordu. Ebû Hüreyre
(Radiyallahu anhu):
- Yâ
Resûlullah! Sen, nasıl istersen! dedi. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi
Vesellem):
-
Haydi bin! buyurdu. Ebû Hüreyre, yine binemedi. Peygamberimiz (Sallallâhu
Aleyhi Vesellem)'e yapışınca, ikisi birden yere düştüler. Peygamberimiz
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem) tekrar:
- Ey
Ebû Hüreyre! Seni terkime bindireyim mi? diye sordu. Ebû Hüreyre (Radiyallahu
anhu):
-
Hayır! Seni, hakk dîn ve kitabla Peygamber gönderen Allah'a yemin ederim ki,
artık ben seni üçüncü kez yere düşürmeyeceğim, dedi.” [İslâm Tarihi (M. Asım
Köksal), Cild 11, Sayfa: 468-469; Mevahib-i Ledünniyye, Cild 1, Sayfa: 475-476]
Allah'u Teâlâ Peygamberimiz
Hazreti Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem)'e: “Ebu Hüreyre yere düşünce yine
terkisine adam almayı kabul edecek mi? Yoksa utanıp kibirlenip kabul etmeyecek
mi?” diye hem Ebû Hüreyre'yi hem de Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi
Vesellem)'i deniyor.
Ben dost ile dost olmuşam
Kimseler dost olmaz bana
Münkirler bakar gülüşür
Selâm dahi vermez bana.
YUNUS
EMRE.
* * *
“Hazret-i
Hüseyin'den:
Resûlullah
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem) (Siz beni hakkım olan, derecenin üzerine
yükseltmeyiniz! Çünkü, yüce Allah, beni Resûl edinmeden önce, kul
edinmişti.!)" buyurdu, demiştir.” [İslâm Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 11,
Sayfa: 464]
* * *
“Abdullah
b. Cübeyr'ül Huzâî'nin bildirdiğine göre: Bir gün, Resûlullah (Sallallâhu
Aleyhi Vesellem), Eshâbından bazı kimselerin arasında yürüyordu.
Eshâbdan
birisinin, elbisesini Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in başının
üzerine kaldırarak gölgelemek istediğini görünce (vaz geç! Ben, ancak bir
insanım!) buyurdu ve elbiseyi tutup indirdi.” [İslâm Tarihi (M. Asım Köksal),
Cild 11, Sayfa: 464-465; Hayâtü's-Sahâbe, Cild 3, Sayfa: 109-110]
* * *
“Peygamberimiz
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem) bir sefer sırasında, bir koyun kesip pişirmelerini
Eshâbına emir etmişti. Eshâbtan birisi:
- Yâ
Resûlullah! Onun boğazlanması benim üzerime olsun dedi.
Bir
başkası da:
- Yâ Resûlullah! Onun yüzmesi de
benim üzerime olsun dedi.
Bir başkası da:
- Yâ Resûlullah onun pişirmesi
de benim üzerime olsun dedi.
Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi
Vesellem)'de:
- Odun toplamakta, benim üzerime
olsun! buyurdu.
Sahabiler:
- Yâ
Resûlullah! Biz, senin işini de, görmeğe yeteriz!" (Senin çalışmana gerek yok) dediler.
Peygamberimiz
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem):
- Sizin benim,
işimi de, görmeğe yeteceğinizi biliyorum. Fakat ben, size karşı imtiyazlı (başkalarından ayrı, farklı olma) bir
durumda bulunmaktan hoşlanmam! Çünkü Allah kulunu Eshâb-ı arasında imtiyazlı
durumda görmekten hoşlanmaz! buyurdu.” [İslâm Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 11,
Sayfa: 465; Mevahib-i Ledünniyye, Cild 1, Sayfa: 476]
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in bu
yaptığı ve söylediği söz, ona layık olmadığından değil tevazusundan, gönül
enginliğinden ahlakı zemimeden, kibirden, ucub'dan, riyadan çekindiğindendir.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in bu yaptığını misal gösterip
herhangi yaşlı bir din adamına yapılan
hürmete mani olmak doğru değildir. Hiç kimseye yapılmayan hürmeti, ashab
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e kendiliğinden Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) demeden seve seve içten aşırı saygı ve
hürmetlerinden dolayı yaparlardı.
* * *
“Abbas oğlu
Abdullah (Radiyallâhu Anhu) anlatıyor:
Peygamberimiz
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem) ne abdest suyunu, ne de vereceği sadakasını
kimseye yük ederdi. Abdest suyunu hazırlar, sadakasını bizzat verirdi.
(Hayatü's-Sahabe, Cild 3, Sayfa: 111)
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) abdest
alırken, suyunun yere dökülenini ashab yüzüne gözüne sürerdi. (Nura Doğru, Cild
4, Sayfa: 2287) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) abdest alırken bir
hadîs-i şerif söyledi. O hadis şimdi
aklımda değil, o hadise benzer şu ayeti biliyorum:
Ayet:
“Mennâ in lil hayri mu'tedin esîm.”
“Kimsenin yapacağı hayra mani olmayın.” (Sure-i
Kalem, Ayet 12; Sure-i Kaf, Ayet 25)
Allah için bir alime hürmet, abdest suyunu dökmek
hayrıdır. Ona mani olmak bu ayete karşı gelmektir.
Câbir
(Radiyallahu Anhu) anlatıyor:
- Hastaydım,
Resûlullah ziyâretime gelmişti. Ne katıra, ne de ata binmiş (yürüyerek
gelmiş)ti.” (Hayâtü's-Sahâbe, Cild 3, Sayfa: 111)
* * *
“Abdullah b.
Mes'udun bildirdiğine göre:
Peygamberimiz,
bir gün Kâbe Mescidinde otururken yanına zaif ve fakir Eshâbından Habbab b.
Erett, Suheyb b. Sinan, Bilâl b. Rebah, Ammar b. Yasir, Ebû Fukeyhe, Amir b.
Füheyre ve benzerî müslümanlar da gelip oturmuşlardı.
O sırada,
müşriklerin ileri gelenlerinden bir topluluk uğramış Peygamberimiz'in onlarla
konuştuğunu görünce birbirine:
- İşte
gördüğünüz gibi, onun oturup kalktığı kimseler, bunlardır. Bunlar, oturup
konuşulacak kimseler mi sanki?
Allah'ın
aramızdan kendilerine hidayet ve ihsanda bulunduğu bunlar ha? diyerek
konuştular. Kafirler Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e şöyle
dediler:
Yâ Muhammed!
Sen, kavminden (zengin, hatırlı
kimselerden) vaz geçtinde bunlarla oturmaya mı razı oldun? Allah'ın
aramızdan kendilerine hidayet ve ihsanda bulunduğu kimseler, bunlar mı? Biz
bunların arkasından mı gideceğiz? Sen onları yanından kov!
Buna rağmen,
Peygamberimiz, fakirlerle birlikte otururdu. Köleler
arpa ekmeğine bile davet etseler, davetlerine icabet ederdi. Dullar, zaifler ve
züğürtlerle birlikte yürümekten, onların hacet ve dileklerini yerine
getirmekten arlanmaz ve onurlanmazdı. [İslam Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 11,
Sayfa: 466]
Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi
Vesellem) beyler gelsin, otursun diye fakirleri dışarı çıkardı.
Müridler hakkında inen ayettir.
Onları yanından kovma, çünkü onlar Rabb'ılarının cemaline mürid olmuşlardır.
(Sûre-i En'âm, Ayet 52) ayeti geldi.
Sende kendi nefsine sabret! (Sûrei Kehf, Ayet 28)
Onların terlerine, kokularına,
bilir bilmez sözlerine sabret diye âyet geldi.
Bu ayete göre Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) onlarla beraber çok sık oturur, onların dizi bazen
kendi dizi üstünde bazende kendi dizi onların dizinin üstünde otururdu. (Kütüb-i Sitte, Cild 17, Hadis No: 7253; Sünen-i
ibn-i Mace, Cild 10, Hadis No: 4127) Onların bilir bilmez sözlerine, terlerine,
kokularına sabrederdi. Arabistan sıcak olduğu için elbiseleri tam zamanında
yıkanmıyordu.
Allah'u Teâlâ bu âyetlerle beylerin bu teklifini reddetti.
Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) beylere:
- Sizde bunlarla beraber karışıp oturmaya razı
olursanız gelin, yoksa gelmeyin dedi.
Hakiki bir meşayıhda aynı olmalıdır. Hiç bir fakiri
fakirliğinden dolayı
Hadîs-i şerif:
Allah yanında en
kötü davet zenginlerin çağrılıp fakirlerin çağrılmadığı davettir. ( Muvatta,
Cild 2, Hadîs No: 50, Sayfa: 40)
Bir seferinde Mekke'nin beyleri; Peygamberimiz'in
gösterdiği, başka kimsede olmayan, büyük mucizeler ve meziyetleri hakkında
konuşmaları devam ediyordu. Herkes konuşup Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in mucizelerini söyleyince, aleyhinde atmada aciz kalıyorlar, susup,
cevab veremiyor, sükut ediyorlardı. Sıra Ebû Cehil'e geldi. Ebû Cehil'e:
- Yâ Hişam! Sende Muhammed hususundaki fikrini söyle.
Hiç kimsenin yapamadığı şu hal ve meziyetleri hakkında ne söylersin? diye
sordular. Ebû Cehil:
- Anladık siz Muhammed peygamber değil mi? Peygamber
olmasa bu tür meziyetlerin hepsinin bir insanda toplanmasına imkân var mı?
demek istiyorsunuz. Ve susanlarda buna bir cevap veremeyip susuyorlar. Ebû
Cehil (Amr ibn-i Hişâm): Ben açık konuşacağım diyelim ki sözlerinde hiç yalan
yoktur. Yaptığını da kimse yapamıyor,
peygamberliği de gerçektir, doğrudur diyeceksiniz. Ama şunu iyi düşünmeniz
lâzım ki, biz hepimiz beyiz. Bizim konuşacağımız adamlar beyden olması
lâzımdır. Peygamber diye Abdulmuttalib'in fakir bir torununa gidip tâbi mi
olalım, onun konuştuğu ve kıymet verdiği fakir kimselere, kıymet verip
beyliğimizi, saltanatımızı, şerefimizi ayak altına mı alalım? Şayet Peygamber
gelecekse, niçin beylerden peygamber gelmiyorda, en fakirden geliyor? İçinizde
onun yaptığını kabul edecek, kıymet verdiği kölelere kıymet verecek, bir adam
çıkar mı? Muhammed'e itiraz etmeyip susuyorsunuz. Benim bu sözüme susmayıp
cevap verebilir misiniz? Hepsi birden:
- Doğrusun, haklısın yâ Amr ibn-i Hişâm! Hiç birimiz
bunu yapamayız dediler ve Ebû Cehil'e hak verdiler.
* * *
“Enes
b. Malik'in bildirdiğine göre:
Bir
kadın, Peygamber (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'e gelip:
- Benim seninle
bitecek bir hacetim var," demişti. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi
Vesellem):
- Medine
yollarından hangisinde oturmak istersen otur. Ben, senin yanına varır, hacetini
görürüm, buyurmuştur.” [İslâm Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 11, Sayfa: 466)
* * *
“Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) ne kapalı kapılar ardına çekilir, ne perdeler
arkasına dikilir, ne de kendisinin önünde tabaklarla yemekler taşınırdı.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem), toprak üzerinde oturur, yemeğini de
yerde yerdi.
Ebû Ümâme der ki:
- Erkeklerle
çirkin sözler konuşmaktan utanmaz bir kadın vardı. Peygamberimiz
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'e rastladı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) bir taş üzerine oturup tirid yiyordu. Kadın:
-
Bakınız şuna! Kulun oturduğu gibi oturuyor, kulun yemek yediği gibi yemek yiyor!
dedi. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem):
-
Benden daha iyi hangi kul var? buyurdu. Kadın:
- Sadece kendisi
yiyor, bana yedirmiyor! dedi. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem):
- Gel, sen de ye, buyurdu. Kadın:
-
Kendi elinle ver, dedi. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) eli ile
verince, Kadın:
- Bana
ağzındaki lokmayı ver! dedi. Peygamber (Sallallâhu Aleyhi Vesellem), ağzından
çıkardığını verip kadın yeyince, haya, utanma duygusu kendisine galebe çaldı.
Ölünceye
kadar bir daha hiç kimse ile kötü, çirkin söz konuşmadı.” [İslâm Tarihi (M.
Asım Köksal), Cild 11, Sayfa: 466-467; Hayâtü's-Sahâbe, Cild 3, Sayfa: 109]
Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi
Vesellem) o hayasız kadınla konuşuyor, onun sözlerine cevap veriyor ve ağzında
yediğini ona yediriyor ve onu ıslah ediyor.
Diğer
bir hadis-i şerif'te şöyle buyruluyor: O kadında zina hali vardı, o kadın (bir
daha ömür boyu zina etmedi. Şevahidü'n-Nübüvve, Sayfa: 177)
Bize gelince kılı kırk yarıp
aman ha bakma, konuşma söyleme, ne olursa olsun cevap verme gibi sözler
söylüyoruz. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in haramdır, günahtır
dediği sözlerine son derece saygımız vardır, ama biz birisini tutup, yapıp o
birisini büsbütün bırakmayacağız. Zamanı yeri gelirse ıslah ve düzeltmek için
Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in yaptıklarının hepsini yapacağız. Onları
eğitmek, islah etmek için kadınlarla konuşmakdanda çekinmeyeceğiz. Denizde
başkasının ağına düşen balıkta senin hakkın olmadığı gibi senin ağına düşende
de başkasının hakkı yoktur. Biz her günahkarı kendi ağımıza düşürmeye
çalışacağız. Şeytanın ve şeytani adamların ağına düşmesinden kurtaracağız. Hasılı
yeri gelirse ham sofuluk yapıp kaçınmayacağız, söyleyeceğiz. Mevlâna
Hazretleri'nin dediği gibi;
- Yâ görür göz, ya işitir kulak,
ya söyler dil olmalıdır. Tabii zamanı yeri gelirse...
* * *
“Ebû
Hüreyre (Radiyallâhu Anhu) anlatıyor:
- Bir
gün Cebrâil (Aleyhis-selâm) Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in
yanında oturuyordu. Bir ara göğe doğru bakınca bir meleğin inmekte olduğunu
gördü ve:
- Şu
melek yaratıldığından beri yeryüzüne inmemiştir, dedi. Melek inince
Peygamberimiz'e:
- Yâ
Muhammed, beni sana Rabbın gönderdi: Sultan (hükümlü bir padişah) bir
Peygamber'mi, yoksa kul bir Peygamber mi olmak istiyorsun? (diye fikrini
sormamı istedi) dedi.
Cebrâil (Aleyhis-selâm):
- Ey
Muhammed, Rabbine karşı mütevazi ol, dedi.
Allah Resûlü:
- Kul
(hizmetçi) bir peygamber olmayı tercih ediyorum, dedi.
Kul; hizmetçi anlamındadır.
Allah'u Teâlâ'ya karşı hepimiz hizmetçi olduğumuzdan Allah'ın kuluyuz.
Bu
hadîs-i Ebû Ya'lâ da Aişe (Radiyallâhu Anhâ)'den rivâyet etmiştir. Yalnız onun
rivâyetinin sonunda farklı şu ziyadelere rastlıyoruz: Aişe (Radiyallâhu Anhâ)
der ki:
Peygamberimiz
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem) bu melek indikten ve kendisi kul bir peygamber
olmayı tercih ettikten sonra yaslanarak yemek yemez ve:
Kul
(hizmetçi) nasıl yemek yerse ben de öyle yerim, kul nasıl oturursa ben de öyle
otururum, dedi. (Hayatü's-Sahabe, Cild 3, sayfa: 107-109)
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) en son zamanlarında, Arap yarımadasının bir çok yerlerine hükm etti. Şimdi
hükmettiği yerlerde bir çok devletler bulunuyor. Buralardan alınan ganimet
malları yığılsa bir süper devlet olur. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem):
- Rabb'ım bana Mekke havzasını
altın yapmayı teklif etti. Hayır ya Rabbi! Bir gün tok, bir gün aç durayım. Acıktığım
zaman sana yalvarırım ve seni zikrederim, doyduğum zaman sana hamd ve
şükrederim buyurdu. (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, sayfa: 527) Allahu Teala'ya böyle
dua ettiği için Allahu Teala kendisine futuhatı açtıkça açtı. Zenginliği
arttıkça arttı. Allahu Teala kendini denemek için bu malları verdi. Bakalım bir
gün aç, bir gün tok kalabilecek mi? Bana yaptığı duasında sadık olabilecek
mi? diye denedi. Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem) o alınan ganimet mallarının hiç birisini evinin kapısından
içeri girdirmedi. O fakir Ashab-ı Suffa ile konuştuğundan onlarla evvelki gibi
olduğundan yine bir milim geri durmadı. Hem bir gün aç, bir gün tok kalırdı.
Hem de haftanın Pazartesi ve Perşembe günlerini oruçlu geçirirdi. [Ramuzu'l-Ehadis,
(30. bölüm) Hadîs No: 601] Yani ömrünün ilkinde, ortasında sonunda zenginlik
fakirlik hükümdarlık zamanlarında da
aynı idi.
* * *
“Yeryüzü
kendisine feth olunduğu ve kurban edilmek üzre yüz deveyi yola çıkardığı halde,
Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in veda haccında bindiği Kasva'nın
üzerinde ki semer, dört dirhem bile etmeyen kadife eskisinden yapılmış küçük
bir semerdi.
Peygamberimiz
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem), Zülhuleyfe'de ihram'a girip Allah'a hamd'ü
senâda, tesbih ve tekbirde bulunduktan sonra:
"-
Allah'ım bunu bana, içinde riya ve süm'a (gösteriş
ve şöhret) bulunmayan, mebrur (hayırlı)
ve makbul bir Hacc kıl!" diyerek dua etmişti.” [İslâm Tarihi (M. Asım
Köksal), Cild 11, Sayfa: 468; Hayâtü's-Sahâbe, Cild 3, Sayfa: 111]
* * *
“Adiy b. Hatim der ki:
-
Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in yanında akraba kadın ve
çocuklarının bulunduğunu gördüğüm zaman, anladım ki: Onda, ne Kisrâ'nın, ne de
Kayser'in saltanatı vardı!
Resûlullah
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem) benimle birlikte evine giderken, zaif ve yaşlı bir
kadına rastladı. Kadının yanında da küçük bir çocuk bulunuyordu. Kadın,
Resûlullah'ın durmasını istedi. O da durdu.
-
Bizim senden bir dileğimiz var" dediler. Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi
Vesellem), onların işini uzun uzun konuştu. Kendileri ile birlikte gidip
işlerini gördükten sonra geldi. İçimden, kendi kendime:
-
Vallahi, bu zat, hükümdar değildir! dedim.” [İslâm Tarihi (M. Asım Köksal),
Cild 11, Sayfa: 469]
Yani hükümdar gibi kibirli,
kendi kendini üstün gören, başkalarını
aşağı gören, gururlu, kimseyi dinlemez birisi
değildir.
* * *
“Peygamberimiz
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem) hizmetçisi ile birlikte oturup yemek yer ve onunla
birlikte hamur yuğururdu.
Yiyeceklerini
de çarşıdan kendisi taşırdı.
"-
Eşya sahibi, eşyasını taşımaya, daha layıktır. Ancak, taşımaktan aciz olursa,
müslüman kardeşi ona yardım eder", buyururdu.” [İslâm Tarihi (M. Asım
Köksal), Cild 11, Sayfa: 470]
Bilâl Babam'ı bir zengin ihvan
davet ediyor. O ihvan hizmetçisine: «Sen kapı yanında, musluğun dibinde ye»
diyor. Bilâl Babam ve kendileri sofrada yemek yiyorlar. Bilâl Babam onun
yemeğinden yemiyor. Hizmetçisini bu kadar hor gören adamın yemeğini yemem diyor
ve yemeden kalkıyor. Aç gelirlerken başka bir fakir ihvanın evine uğruyor ve
kapıyı çalıyorlar, evde kimse yok. Kapıyı açıyorlar ve ne buldularsa onu yiyip
karınlarını doyuruyorlar. O ihvan bunu duyunca çok seviniyor.
Bilâl Babama soruyorlar:
- Davette niçin yemek yemedinde
ev sahibi olmayan evde yedin?
Bilâl Babam:
- O hizmetçisine çok hor bakıp,
kendini çok büyük görüp kibirlendiğinden ve yine onun hizmetçisinin haline çok
acıdığımdan evinde yemek yemedim. Bu ihvan biliyorum ki evine girdiğimden,
yediğimden çok aşırı memnun olup hakkını helâl etme değil, yemesem, girmesem
bana gücenirdi. İşte bundan dolayı kendi evde yokken evine girdim ve yedim
diyor. Ve şu atasözünü söylüyor:
«Göz hasmını tanır, gönül
dostunu tanır» Zaten evine gidip yediğimi dedikodu edecek kimsenin evine girmem
buyuruyor.
* * *
“Peygamberimiz
(Salallâhu Aleyhi Vesellem)'in tevazûu hakkında şöyle buyururlar.
- Hiç
bir kimse, hiç bir kimseye karşı haksızlık ve azgınlık etmeyinceye ve hiçbir
kimse, hiç bir kimseye karşı övünmeğe kalkmayıncaya kadar tevâzu göstermenizi,
Allah Bana vahy etti.
Sadaka,
hiç bir zaman, malı eksiltmez. Allah, bir kulun afvına karşı, ancak onun izzet
ve şerefini artırır. Allah için tevâzu (gönül enginliği) gösteren kimseyi de,
Allah ancak yükseltir.” [İslâm Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 11, Sayfa: 470]
* * *
Enes (Radiyallâhu Anhu) diyor
ki:
Resûlullah
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem) çok zikir ederdi.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in her güzel ahlakı söyleniyor herkesten çok yaptığı zikrullah ve
zikrullah hakkındaki hadîsleri söylenmiyor.
Pek az
şaka yapardı. Merkebe biner, kaba yünden mamul giysiler giyer, kölelerin
davetlerine gider, hastaları ziyaret eder, cenazelerde bulunurdu. Sen onu
Hayber'in fethedildiği gün yuları hurma liflerinden olan merkebin sırtında bir
görmeliydin! ” (Hayâtü's-Sahâbe, Cild 3, Sayfa: 108; Şemâil-i Resûl, Sayfa: 89)
Ashab
diyorlar ki: Bizim hiç birimiz onun kadar çok zikir edemezdik,
Resulullah
(Sallallahu aleyhi vesellem) vakitlerin hepsinde Allah'ı zikrederdi. (Kırk
Mevzuda Kırk Hadis Kitabı, Hadis No: 22, Sayfa: 272)
Onun
kadar çok namaz kılamazdık.
Namaz
kılanlar arasında bulunduğu zaman herkesten çok namaz kılardı. Zikredenler
arasında bulunduğu zaman herkesten çok zikri Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) yapardı. (Ramuzu'l-Ehadis, Hadis No: 440, 30. bölüm)
Onun
kadar çok oruç tutamazdık.
“........
İftar etmeden birbiri ardına günlerce oruç tutardı. Başkalarını bundan
nehyederdi.” [Ramuzu'l-Ehadis, Hadis No: 594 (30. Bölüm)]
Hasılı iyi, sevab olan ve
Allah'a sevilen amellerin hepsinde hepimizden üstündü. Şimdi ümmeti Muhammed'de
aynıdır. Ayette aynısını söylüyor.
Gece-gündüz Allahu Teala'yı çok zikr edin. (Sure-i
Raad, Ayet 28; Sure-i Ahzab Ayet 41; Sure-i A'li imran, Ayet 41; Sure-i Araf,
Ayet 205; Sure-i İnsan, Ayet 25; Sure-i Nur, Ayet 36)
Zikir
olunan yerde bir melâike:
- Haydi kalkın affedildiniz, günahlarınız sevaba
çevrildi diye çağırır. (Ramuzu'l-Ehadis, Hadîs No: 4776) hadîs-i ve benzeri
hadîslere göre zikrullahı ashabın hepsinden fazla yapıyor. Şimdi de terk-i
dünya
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) yatsı
namazından sonra iki rek'at nafile namaza duruyor.
Sadaka vermede ömrünün tümünde, evinden içeri hiç bir
mal, eşya, para girdirmiyor. Mescidin sofasında fakirlere dağıtıp bitiriyor.
Ebu Hüreyre
(Radiyallahu anhu)'den:
Bir mü'min
borçlu olarak öldüğünde Resulullah (Sallallahu aleyhi vesellem):
- Borcuna
karşılık bir şey bıraktı mı? diye sorardı.
- Evet bıraktı
derlerse namazını kılar,
- Hayır
bırakmadı derlerse, o zamanda
- Dostunuzun
namazını siz kılın buyururdu.
Allah fetihler
müyesser edip Resulüne bolluk ihsan edince Resulullah (Sallallahu aleyhi
vesellem):
- Ben
mü'minlere, kendilerinden daha yakınım. Kim borçlu olarak ölürse borcunu ödemek
bana aittir. Kim de servet bırakarak ölürse serveti mirasçılarına aittir,
buyurdu. (Sünen'ün Neseî, Cild 1-2, Hadis No: 1964)
Onda da hepsinden yüksek oluyor.
Ömrünün tümünü geceleri kalk secde ile kıyamla sabahla (Sure-i Müzemmil, Ayet
2-4, 20) ayetine göre her gece kalkıp ibadetle, namazla, zikirle, tefekkürle
sabahlıyor. Bunda da hepsinden yüksektir.
Son hacca gittiğinde yüz devenin
kırkını Hazreti Ali (Radiyallah anhu)'nin eli ile kurban kestiriyor. Altmışını
kendi kesiyor. (Sünen-i Ebu Davud, Cild 7, Hadis No: 1905, Sayfa: 289) Bazı
kimselerin Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) hiç kurban kesmedi veya
hiç bir hayvanı kesmedi gibi sözleri çok yanlıştır. Her deve yedi kurban
olduğuna göre 700 kurban kesiyor. Burda da hepsinden yüksektir.
Tarikatta, tasavvufta vera ehli
24 saatin tümünü ibadet, ameli salih, zikir vs.. ile geçirir. Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) bunları yapmakla bu çalışanlara da örnek oluyor,
Işık tutuyor. Harb meydanında, sebat göstermede Uhud, Huneyn savaşlarında
olduğu gibi en pehlivan, cesur kahramanlardan daha çok sebat gösteriyor. Herkes
bozulup kaçıyor, kendi kaçmıyor. Tek başına zaferi kazanıyor. (Mir'at-ı Kainat,
Cild 1, Sayfa: 476; Mevahib-i Ledünniyye, Cild 1, Sayfa: 263)
Ashab diyor ki: Bizim en
cesurumuz harbte Resulullah'ın hizasında durabilendi (Kütüb-i Sitte, Cild 12,
Hadis No: 4291; Sahih-i Müslim, Cild 5, Hadis No: 79, 80, Sayfa: 425;
Zübdet'ül-ihya, Sayfa: 308) O düşmana o kadar fazla yaklaşırdı, o kadar önde
saldırırdı ki, ilk vuran o olurdu. (İslam Tarihi (M. Asım Köksal), Cild 11,
Sayfa: 485; Sahih-i Buhari Tecrîd-i
Sarih, Cild 8, Hadis No: 1213; Hayatü's-Sahabe, Cild 3, Sayfa: 163) O kadar yaklaştığı halde ona atılan oklar,
mızraklar, kılıç darbeleri en sağlam, çelikten bir vücuda sahib olan kimse olsa
parça parça ederdi. O Allahu Teala'ya o kadar fazla güvenir. O kadar fazla harb
ederdi.
Buyururdu ki:
- Ben Allah yolunda harb edip
şehid olmayı, ondan sonra dirilmeyi,
tekrar şehid olmayı, ondan sonra tekrar dirilmeyi, tekrar şehid olmayı,
tekrar dirilmeyi ne kadar isterdim. (Sahih-i
Müslim, Cild 6, Hadis No: 103 (1876); Sayfa: 79-80; Sünen'ün-Nesei, Cild 5-6,
Hadis No: 3137)
Biz ise bir sakal bırak, bir saç bırak, bir gösteriş
yap. Bu sayılan meziyetlerin hiç birisini yapma. Sadece kuru bir gösterişle
onun varisiyiz demekle olmaz. «Ulemalar
Peygamberlerin varisleridir.» (Kütüb-i Sitte, Cild 11, Hadis No: 4108;
Kenzü'l-İrfan, Hadis No: 189) Babadan evladına varis olarak ne kalır?
Yaptıkları, onun yolundan gitme, kalır. Kazandığını yeme, varislik değildir.
Kazandığını yeme en aciz, en elinden iş gelmeyen, zavallılar içindir.
«Benim ümmetimin uleması ben-i israil peygamberleri
gibidir.» (Berika, Cild 1, Sayfa: 58; Müzekki'n-Nüfus, Sayfa: 417) dediği
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in hiç kimsenin yapamadığı, yukarda
yazdığımız bu meziyetlere az da olsa sahib olub yapabilendir.
Derler ki; «Yazık
* * *
“Amir b. Rebiâ (Radiyallâhu anhu) anlatıyor:
- Bir gün
Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) ile birlikte meclise gidiyordum.
Yolda ayakkabısının bağı koptu, onarmak için ayakkabısını aldım. Allah Resûlü
ayakkabıyı elimden aldı ve:
- Bu, tercihtir,
tercihi sevmem! (Tercih: Başkalarına nisbeten kendisini tutmak ve ileri görmek
anlamındadır, buyurdu.” (Hayâtü's-Sahâbe, Cild 3, Sayfa: 109)
* * *
“Abdullah b.
Abbâs'tan rivâyete göre (babası) Abbâs şöyle demiş:
-
Peygamberimizin aramızda daha ne kadar kalacağını bilmiyordum. Bunun için
kendisine:
- Yâ Resûlullah,
gölgesinde istirahat buyuracağın bir çardak edinsen! dedim.
Şu karşılığı verdi:
- Yoo! Allah
beni onların içinden alıp istirahata kavuşturuncaya kadar aralarında duracağım.
Varsın ökçelerime bassınlar, elbisemi çeksinler." (Hayâtü's-Sahâbe, Cild
3, Sayfa: 109-110)
* * *
“Enes
(Radiyallâhu Anhu) anlatıyor: Peygamberimiz Mekke'ye girerken halk yüksek
yerlerden kendisini temâşa ediyordu. O da huşû maksadıyla başını (diğer bir
rivâyette çenesini) devesinin havutuna koymuştu.
(Tarihçi İbn
İshak'ın üstadlarından) Ebû Bekir oğlu Abdullah anlatıyor: Peygamberimiz (fetih
yılı Mekke'de) "Zî-Tuvâ" mevkine varınca kırmızı ve süslü örtüsünün
bir ucunu başına bağladı. Diğer ucunu da (çenesine değmeyecek şekilde) yüzüne
sarkıtarak devesi üzerinde durdu. Allah'ın kendisine nasib ettiği fethe mukabil
tevâzuundan başını eğiyor, sakalları neredeyse havutun ön kısmına değiyordu.”
(Hayâtü's-Sahâbe, Cild 3, Sayfa: 111)
Mekke'nin fethinde kafirler savunmada aciz kalmış,
kaçacak, saklanacak yer arıyorlardı. Bir kısmı Hazreti Halid (Radiyallahu anhu)
ile harb ediyor ve aman dileyip aralıksız sulh olmaya can atıyor, o birleri
saklanacak yer arıyorlardı. Mekke'de şafağın yeri ağarırken, dört koldan
muhasara edilmiş, amansız baskınla düşmanda harb edecek takat kalmamıştı.
Kur'an-ı Kerim'de:
«Atların ayağının altından çıkan çınğı ile geldiler.»
(Sure-i Adiyat, ayet 1-6) diye Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e
Peygamberimizin ashabı şafağın yeri ağarırken, 500 atlı yardıma geldi. Atlar
hızla koşuyor, atların ayağındaki nal taşa çarptıkça çıngı çıkıyor. Ayette onu
söylüyor. Bu kadar şeref verici fethe zafere kavuşan peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem) bana kibir, gurur gelmesin diye en ucuz, en basit deveye semer
vuruyor ve hiç bir tarafa bakmayıp kafasını yere eğiyor, gözlerini
yumuyor. (Şemail-i Şerif, Hadis No: 5, Sayfa: 377) Allahu
Teala'dan kendisine kibir, gurur gelmemesi için yalvarmalar, niyazlar ve
dualarda bulunuyor. Bir kumandan düşünün; alınması çok zor olan bir yeri almış,
en takva, en dindar, en mütedeyyin de olsa etrafa bakar, koltuğu kabarır,
kendini alkışlayanları selamlar böyle girer. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) takva sahibi kumandanların yapacağı takvanın en takvasını, yapmakla
onlara ışık tutuyor.
Şu zamenedeki alimlerimiz Peygamberimiz (Sallallahu
Aleyhi Vesellem)'i basitleştire basitleştire, çok fazla ileri giderek oda bizim
gibi bir adamdı diyorlar. Dünya şampiyonu bir boksör, dünya şampiyonu bir
güreşçi, dünya şampiyonu bir kareteci düşünelim. Birisi o da bizim gibi bir
adamdır derse, o birisi biz bunun yaptığının hangisini yapabiliyoruz bizim gibi
ise karşısına çıkıp güreşip, dövüşebilir misin? derler. O da:
-
Hayır der.
Öyle ise; Bizde aynıyız. Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem) ile boy ölçüşemeyiz. İşte Hodri meydan; Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in yaptığının hepsini değil, bu sayılanların
birisini yap, birisinin onda birini yap, göster. İşte onu ancak Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) yapar, biz yapamayız. Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem)'de bizim gibi bir adamdı demek şudur:
- O melek değildi, o insandı. Onda da beşeriyyet,
yanılma halleri vardı. O da bizim gibi
yer, içer, ev, yuva kurar vs... Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) bizim gibi bir adamdı demek hatalıdır. Bizim gibi bir adamdı demek
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ile boy ölçüşme manasına gelir. Bu
söz ise çok büyük hatadır.
* * *
Hazret-i Ömer
(Radiyallâhu anhu) buyuruyor: Resûl-i Ekrem (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) şöyle
buyurdular:
Hıristiyanların
İsâ b. Meryem'i öğmekte ileri gittikleri gibi sizde beni öğmekte o kadar ileri
gitmeyin. Ben Allah'ın kuluyum, benim için Allah'ın kulu ve Resûlüdür deyin.
Allah'u Teâlâ
için söylenen sözler hiç bir insan için söylenmesi caiz değildir. Allah Resûlü
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem) Ashâb'ını ve Ümmetini bundan men etmiştir. Ancak
bu husus dışındaki şeyleri söylemekte bir sakınca yoktur. Meselâ: Resûl-i Ekrem
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem) bütün yaratılmışların en faziletlisidir. Alemlere
rahmettir. Kâinâtın Efendisidir gibi sözler söylenebilir. Bu gibi sözler men
edilmemiştir.” (Şemâil-i Şerif, Sayfa: 334; Şemâil-i Resûl, Sayfa: 88)
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bütün
alemlere rahmettir,. Yaratılan her şey onun hürmetine yaratılmıştır. (Mir'at-ı
Kainat, Cild 1, Sayfa: 425)
Bunları Allahu Teala ayetle ve hadîs-i kudsilerle
söylemiştir. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'e Hristiyanların
Allah'ın oğludur, Allah'tır, ikinci bir Allah'tır gibi demeyin. Bunun dışında
ne kadar översen eksiği var, fazlası yoktur.
* * *
“Enes b. Mâlik
(Radiyallâhu anhu) buyuruyor: Resûl-i Ekrem (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)
hastaları ziyarete giderdi. (fakir, zengin, köle ve efendiyi ayırt etmezdi.)
Hastanın başı ucuna oturup zararın yok, inşaallah iyi olursun, der duâ ederdi.
Bazı zamanlarda da hastanın ağrıyan yerlerine elini koyarak, Allah'ın adıyla
(Bismillâhi)
* * *
“Enes b. Mâlik
(Radiyallâhu Anhu) buyuruyor: Resûl-i Ekrem (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) fakir
bir kimse tarafından arpa ekmeği ile iç yağı ve kuyruk yağının eritilerek
(kokusu bozulmuş) hazırlanan katığı yemek üzere davet edildiği zaman davete
icabet ediyordu. [Şemail-i Şerif, Hadis No: 4, 5, Sayfa: 336; Ramuzu'l-Ehadis,
Hadis No: 546 (30. Bölüm)]
Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'i davet
Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) ve
Ashâbını çok fakir bir Ashâb evine davet ediyor. Evinde darı ekmeği ile hurma
sirkesi vardı. Hepsine onu ikram etti. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi
Vesellem) sirkenin şifasından, çok iyi olduğundan bahsederek darı ekmeğini
sirkeye batırdı ve yedi, Ashâb'da yediler. [Sünen-i Tirmizî, Cild 3, Hadîs No:
1903; Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 9, Hadîs No: 3318; Sahih-i Müslîm, Cild 6, Hadîs
No: 167 (2052), Sayfa: 286]
Zenginin bir tanesi, Resûlullah'ı davet etmek
kolaymış, sirke ile darı ekmeği verirsen çok memnun oluyor, dedi. Küplerle
sirke bastırdı ve bolca darı ekmeği yaptırdı. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi
Vesellem) ve bütün Ashâb'ını çağırdı. Sofra serilince Peygamberimiz (Sallallâhu
Aleyhi Vesellem) ev sahibini yanına çağırdı.
-
Bu yemek ney? dedi. Adam:
- Yâ Resûlullah! Sen o gün bunu çok iştahla ve çok
överek yedin. Bende ona heveslendim, seni aynı şekilde davet ettim, dedi.
Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) buyurdu ki:
- Onun evinde ondan başka yiyecek yoktu. Onun
gönlünün hoşnud olması için yedim, hemde sirkenin şifasını söyledim. Senin
evine bütün Ashâb etli, tatlı bir şey yiyeceğiz diye geldiler. Senin
zenginliğine bu yakışmaz. Bunları kaldır, senin zenginliğine yakışacak şekilde
yemek getir, dedi. O zat sirkeleri kaldırdı, derhal lokantalardaki gibi etli,
tatlı yemekleri getirttirip hepsine ikram etti. Yemek bitince Peygamberimiz
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem):
- İşte senin davetinde aynı o sirke yediren adamın
davetine şimdi yetişti, buyurdu.
Resûl-i Ekrem
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in zırhı bir Yahudi yanında rehin olarak
bulunuyordu. Vefat edinceye kadar da onu kurtaracak bir şey bulamadılar.
Sonradan Hazret-i Ebû Bekir (Radiyallâhu anhu), o borcu ödeyerek yahudi Ebû Şahm'dan
zırhı alıp, Hazret-i Ali'ye teslim etmiştir. (Ehli zimmet (Müslümanlar içerisinde oturan gayri müslim, yahudi, hristiyan vs...) ile
alış verişin caiz olduğunu bu hadîsi şeriften öğreniyoruz.)” (Şemâil-i Şerif,
Sayfa: 336; Hayâtü's-Sahâbe, Cild 3, Sayfa: 108-109)
Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) borç
vermeğe mal bulamadığından değil, kendine gelen
Hazret-i Ömer (Radiyallâhu Anhu)'de vefat edince kırk
bin dirhem borcu çıktı, Ashâb tarafından borcu ödendi. Onlar
Halbuki şimdi
Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)'in halife olarak hükmettiği topraklar
da, en az onbeş devlet oturuyor. O da aynı Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) gibi yapardı.