DÖRT BÜYÜK HALİFE KİTABINDAN ALINAN

HAZRETİ EBU BEKİR (RADİYALLAHU ANHU) İLE İLGİLİ MENKIBELERİN DEVAMI:

 

 

24. Menkîbe:

 

Hakk Teâlâ:

- Ebû Bekir kuluma haber gönderin, bu fakir haliyle benden râzı mıdır? diye sorduğu bildirilmiştir? Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'e bu haberi gönderince, ağlayıp feryad ederek:

- Ben kim oluyorum ki, Rabb'imden razı olmıyayım, ben herşeyi yaratan ve  besleyen Rabb'imden râzıyım, râzıyım, razıyım dedi.

Harbte şehid düşen Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in sahabesi Nofel'in ailesi Medine'nin dışında Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu)'den Nofel'i sorunca Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu) Allah diye haykırdı.

- Ya Rabbi! Hiç kimseye kırdırmadığın kalbi bana mı kırdıracaksın? Nofel'i atıyla, silahıyla tam teçhizat, sağ olarak senden istiyorum dedi. Allah diye aşkla çağırdı. Nofel atıyla, silahıyla hızla geldi.

- «Beni kabrimde yatırmayıpta hayfla çağıran kimdi?» dedi. Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu):

- «Ailen ve çocukların seni bekliyor dedi. Bu müjde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e gelince Cebrail (Aleyhis-selam) geldi. Allahu Teala:

- Ben Ebu Bekir'den razıyım, Nofel'i diriltmesi için bana Allah diye çağırdı, Ebu Bekir'e sor kendi de benden razı mı? Hazreti Ebu Bekir ayağa kalktı yüksek sesle avazının çıktığı kadar kendinden tamamen geçerek tevacud halında «Ene razı, ene razı» ben razıyım, ben razıyım diyerek baş parmağının üzerinde bağırarak dönmeye başladı. Bu Menkıbe'de aynısını söylüyor, doğrudur, gerçektir. Ayete, hadîse ters gelen, hiç bir görüş, hiç bir iddia, hiç bir inanç, söz, iş kabul edilmez.

Allahu Teala:

İzzim, Celâlım hakkı için Ebu Bekir o çağırdığı gibi bir daha çağırsaydı bu harpteki şehid düşenlerin hepsini diriltecektim dedi. Buna dair Musa (Aleyhis-selam) bir duasıyla kırk ölüyü diriltti. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

«Benim ümmetimin uleması ben-i israil peygamberleri gibidir» buyuruyor. (Mevahib-i Ledünniyye, Cild 1, Sayfa: 321) Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu)'de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ümmetinin ülemasından bu gibi kerametler, Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu)'e çok değildir. Yapan Allahu Teala olduktan sonra bir ölüyü diriltmekle, bin ölüyü diriltmenin onun yanında hiç bir farkı yoktur.

Nakşi tarikatının piri olan Hazreti Ebu Bekir'e kötü söyleyen ve Hazreti Ebu Bekir'i tam düşman gören şiilere ve Emevilere sahib çıkan bazı din önderlerimiz var. Bazıları da Emevileri, Yezidleri kayırıp Hazreti Ali'nin onlardan çok adam öldürdüklerini, o yüzden Hazreti Ali'nin ismini hutbelerde bile kasıtlı söylemeyen alimlerimiz var. Bunlar Allahu Teala'nın, Resulullah'ın, Hazreti Ebu Bekir'in huzuruna yarın mahşerde nasıl, ne yüzle çıkacaklar? Zamanımızdaki particilik gibi ashablar arasında taraf tutmak olmasın. Dört sahabenin hangisini översen dört dörtlük övmen söylemen yazman lazımdır. Ben dört cihar-ı yar'ın dördünün hakkında bildiklerimin tümünü sırayla bu ciltlerimizde yazıyorum ve yazacağım inşallahu Teala.

Nofel Meselesi ikinci bölümde geniş olarak yazılmıştır. Burada özet olarak yazdık. Aşağıdaki kasidede Nofel menkıbesini anlatır.

 

Bir rivâyet söyleyim âli itibâr,

Böyle yazmış menâkibi cariyâr.

 

Bir gün ol Şah-ı Resûl vaaz eyledi,

Fi sebilillah gazayı söyledi.

 

Ol kadar ki verdi gazadan müjdeler,

Arz eden yaş akıttı dideler. (Onu candan dinleyenler gözlerinden yaş akıttılar.)

 

Hem buyurdu bir kişi olsa şehit,

Bi hesap verir ecrini Rabbül Mecid.

 

Hayrı yazılsa sığmaz defterlere,

Hem şefaat ede yetmiş bin ere.

 

Şevk ile kalktı yerinden bir civan,

İsmi Nofel evine vardı heman.

 

İki masum oğlu, bir hatunu var,

Gittiler tâ mescid icre bi kârar.

 

Dedi Nofel: Ya Resûlü mücteba,

Ben dua edem sen amin et bana.

 

Hakk şehit etsin bu Nofel kulunu,

Hem yetim koysun, bu iki oğlunu.

 

Cümle amin etti ashâbı güzin,

Hem gazaya çıktılar çok ehli din.

 

Gitti Peygamber bile cariyar,

Girdi  Nofel meydan içre cenk arar.

 

Her tarafa sürdü atın harp ile,

Düşürürdü vurduğun bir darp ile.

 

Sonra atın yıktılar düştü harap,

Hem şehit oldu duası müstecap.

 

Başı üzre vardı Peygamber bile,

Gözlerinden döktü yaş ashâb ile.

 

Gördüler kana boyanmış pür cemâl,

Başını dizine aldı pür kemâl.

 

Dedi Nofel hep senindir izdişam,

Aldılar seni şimdi huri cenan.

 

Çok melek namaz kıldı ashâb ile,

Defn olundu kan ile, esvap ile.

 

Kabrine giderdi her gün Rasûl,

Nusratullah harbe eyledi duhûl.

 

Cümle küfür ehli kılıçtan geçtiler,

Kaldılar iman eden ehli hüner.

 

Döndüler cümle sahabe şaduman,

Oldular malı ganimet ile revan.

 

Geldiler tâ ki Medine garbine,

Çıktılar herkes temaşa seyrine.

 

Geldi bir hatun dahi yol üstüne,

İki masumun yapışmış destine (eline)

 

Nofel'i Peygambere etti sual,

Ağladı ashâb ile ol pür kemâl.

 

Ağlayıp kıldı işaret ol Resûl,

Sürdü atın geçti ama pür melûl.

 

Çünkü hatun bulmadı sıhhat haber,

Ağladı çocuklar boynun büktüler.

 

Anası ağlarsa çocuklar neylesin,

Lazım oldu bunlar efgan eylesin.

 

Çekti geldi sonra bir alay Ali,

Sordu ol hatun ondan Nofel'i.

 

Ağladı Hazreti Ali gizlice,

Ardına işaret etti öylece.

 

Bildi Peygamber ki vermemiş haber,

Ben nice asi olam verem keder.

 

Kaldı hatun yolda ağlar, söylenir,

Oğluna der ağlama şimdi gelir.

 

Çekti geldi bir alay Osman ile,

Sordu hatun hüzn ile, giryan ile.

 

Ağlayıp işaret kıldı ardına,

Dedi benden yanmasın bu derdine.

 

Dedi hatun gam hücum etti bize,

Her gelen yanar gider derdimize.

 

Çekti geldi sonra bir alay Ömer,

Ol hatun dahi sual etti haber.

 

Ağladı işaret ile öte,

Dedi benden yanmasın bu mihnete.

 

Bildi hatun Nofel olmuştur şehit,

Her gelen işaretle verir ümit.

 

Sonra Sıddık uğradı ikbal ile,

Sordu hatun bir perişan hal ile.

 

Anası ağlar, çocuklar zar eder,

Babamız yok mu diye israr eder.

 

Başını eğdi Ebû Bekir ağladı,

Cümlesin nârı firaga dağladı.

 

Bildi Peygamber ki vermemiş haber,

Ben nice asi olam verem keder,

 

Yıkmamış bu kalbi Osman ile Ömer,

Hem Ali etmiş bu mihnetten hazer.

 

Ben de gitsem ya kime etsin sual,

Akıbet boynuma kaldı bu vebâl.

 

Söylesem kalbi hüzün elden gider,

Kizp (yalan) katsam doğru din elden gider.

 

Dedi bu derde deva oldu helâl,

Kalbi ile etti Cenâb-ı arzu hâl.

 

Çağırıp bir kerre "Allah" eyledi,

Avni Hakla kabir negâh eyledi.

 

Geldi Nofel yel gibi hem seyf (kılıç) ile

Dedi beni kim çağırdı hayf ile,

 

Cariyar ile görüştü ol civan,

Ta Cenâb-ı Ahmed'e geldi heman.

 

Geldi Hakk'tan Cebrâil verdi haber,

Bir dahi böyle çağırsaydı eğer.

 

Bu gazada her kim olduysa şehit,

Cümlesi ihya eder Rabbül Mecid.

 

Hakk Ebû Bekr'im dedi razı mıdır?

Nofel'i sağ eyledim kâfi midir?

 

Oğlu dört oldu hayli sene,

Akibet bir gün şehit oldu yine.

 

Cariyarında olursa bu hüner,

Anladın mı kimdir ol hayrül beşer.

 

Yine andandır bu himmet ver selât,

Sen seni bab-u Resûlullah'a at. (Resulullah'ın kapısına at.)

 

Failatün faliatün failat,

Ver Muhammed Mustafa'ya selâvat.

 

Bu kaside 70 sene kadar evvel Maraş'ta hocalar tarafından okunmuş hocaların hepsi bu ilâveli  bu kadarda olmaz, bunu çoğaltmışlar gibi sözler söylüyorlar. Bilâl babamı çok seven, kendinin ihvanı müridi olan Çakmaklı  Ahmed Efendi isminde biri vardı. O hocalara soruyor:

- Siz ne demek istiyorsunuz? Siz Allah Allah'tır, her şeye kadirdir, her şeyi yapar da bu Nofel'in dirilme işini yapamaz mı? demek istiyorsunuz. İkinci Ebu Bekir Sıddık (Radiyallahu anhu) Allahu Teala'ya ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e çok sevgili olup Allahu Teala onun hürmetine her şeyi yapar, ama onun duası ile Allahu Teala bu Nofel'i diriltmez veya Ebu Bekir böyle bir keramet göstermeye layık değil mi? demek istiyorsunuz. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) büyüktür büyüktür ama onun ümmetinin içinde bu gibi kerameti gösterecek zat çıkmaz mı? demek istiyorsunuz. Kur'an-ı Kerim'de Yasin-i Şerif'te tefsirin geniş açıklamasında İsa (Aleyhis-selam)'nın gönderdiği havarilere:

- Siz kabirdeki en eski ölüyü diriltin dediler. Onlarda dua etti, ölü dirildi.. İsa (Aleyhis-selam)'nın ümmeti olan havarilerden Şem'un Gazi en bayat ölüyü diriltirde İsa (Aleyhis-selam)'nın da baştacı olan Sultan-ı Enbiya, Resûl-ü Kibriya, Muhammed Mustafa (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz Hazretlerinin ümmetinden Hazreti Ebu Bekir diriltemez mi demek istiyorsunuz? Sizin inancınız Allah'a, Resulullah'a ve Hazreti Ebu Bekir'e ne derece ne kadar. Bunlar neyi yapabilir? neyi yapamaz ne dereceye kadar yapabilirler. Allah'a Resulullah'a ve Resulullah'ın ashablarına ümmetine inancınız, itikadınız tam olsun deyince Maraş'ın hocaları hepsi kafasını yere dikiyor, düşünüyorlar.

 

25. Menkıbe: Misbah kitabında Hazreti Ömer'in rivayeti ile bildirilmiştir.

Tebük gazasında Resulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) herkesin sadaka getirmesini emir buyurmuştu. Benim de malımın çok zamanı idi her zaman Hazreti Ebu Bekir hepimizden fazla sadaka verirdi. Bu seferde ben fazla vereyim düşüncesiyle malımın yarısını götürdüm. Resul-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):

-  Ya Ömer evinde ne kadar mal bıraktın? buyurdular.

- Bunun kadar da evimde var dedim. O esnada Ebu Bekir (Radiyallahu anhu) geldi. Resul-i Ekrem  ona da evine ne kadar mal bıraktın diye sordular. Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu):

- Hiç bir şey bırakmadım dedi.

- İkiniz arasındaki fark verdiğiniz sadakalarınız arasındaki fark kadardır buyurdular. Artık bundan sonra hiç bir işte Hazreti Ebu Bekir'in önünü geçme ümidim kalmadı.”

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ganimet malını, sadakaları, zekatı, hepsini toplar, normalde hepsini fakirlere dağıtırdı. Aniden savaş çıkarsa hiç biriken parası olmadığından herkesi orduya yardım için teşvik eder, elde, hazırda bulunan o paraları orduya katar, harb ederdi. Alınan ganimet malından o fakirlere vereceğinin on katını yüz katını verirdi. Bunları yapmak sadece ve sadece Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e mahsustur. Diğer peygamberlere ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ümmetine mahsus değildir. Onlar ancak hissesine düşeni alabilirler. Ganimet malının tümü Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den başka hiç kimseye helal değildir. (Kırk Mevzuda Kırk Hadis Kitabı, Hadis No: 33, Sayfa: 349; Sahih-i Buhari Tecrîd-i Sarih, Cild 2, Hadis No: 223)

 

26. Menkıbe: Hazreti Ebû Bekir ile Ebü'd-Derdâ (Radiyallahu anhüma) berâber bir yolda giderken dar bir yere geldiler. Hazreti Ebü'd-Derdâ önde, Hazreti Ebû Bekir arkada yürüyorlardı. O sırada karşıdan Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) parlak ay gibi göründü. Ebü'd-Derdâ'ya (Radiyallahu anhu) hitâben:

- Neden Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in önünde yürüyorsun? Onun daha üstün olduğunu bilmiyor musun? Böyle gitmek edebe aykırı değil midir? buyurdular.

Ebüd-Derdâ (Radiyallahu anhu) hatasını anlayıp tövbe etti.

Demek ki dinde, imanda yüksek olan kimsenin önünde yürümek doğru değilmiş. Peygamberimiz (Sallallahu   aleyhi vesellem) kendine edilen hürmetlerin bazısını: «Bende bir kulum bana bu kadar hürmet etmeyin» buyuruyor. (İslam Tarihi, Cild 11, Sayfa: 464)

Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu)'in niçin önünde yürüdünüz buyuruyor.

Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'ye;

- Bu gelen Arab'ın Seyyidi, efendisidir. (Mevahib-i Ledünniyye, Cild 2, Sayfa: 75)

Bu gibi sözlerle ashabın  yüksek olup hürmet edileceğini söylüyor. Hürmetin bir haddi var, o haddinin dışına çıkılmasın!  Allah'tır, peygamberdir gibi sözler, bir alime söylenmez. Ancak alime söyler söylediği alime değil yine alime şeyha söyler söylemesi başka manada niyet değiştirir. Bu çok mühimdir, bunu çokları soruyor. Biraz açıklamak istiyorum:

- Dinimizde sevab olan bir amel yoktur, niyet sevablaştırır. Dinimizde günah olan bir amel yoktur niyet günahlaştırır. En sevab dediğimiz namaz kılmak halka gösteriş için övünmek için, herkesin görmesinden kendini övmelerinden hoşlanır. O niyetle abdest alır. O niyetle namaz kılar. O kimse aldığı abdestten, kıldığı namazdan, günah kazanır. Çünkü niyetinde Allah'ın rızası yok, kula gösteriş var. Sırf Allah rızası için, Allah emrettiği için abdest alır, namaz kılarsa, onda da sevab var. Her amel böyledir.

Ben şeyhimi Allah'tan çok seviyorum sözü, Allahu Teala'yı aradan kaldırıp Allahu Teala'nın yerine haşa, sümme haşa, şeyhi koyuyorsa o kimse kafir olur. Aynı sözü ben Allahu Teala'yı göremedim bilemiyorum, sevemiyorumda Allahu Teala'nın sevgili dostu şu zattır. Bunlar hakkında Allahu Teala onların gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı, söyleyen dili ben olurum, (Sahih-i Buhari Tecrîd-i Sarih, Cild 12, Hadis No: 2042) diye buyurmuştur. Onun her azası Allahu Teala'dan olduğu için onu sevmek, doğrudan doğruya Allahu Teala'yı sevmektir. Onu sevmemek doğrudan doğruya Allahu Teala'yı sevmemektir. O niyetle ben Allahu Teala'yı göremiyorum, konuşamıyorum. Beni Allahu Teala'ya sevdiren kendisi, Allahu Teala'dan alıp söylediği için söyleyen dili aslında Allah'tan oluyor. Ben şeyhimi Allah'u Teala'dan çok seviyorum demek: Şeyhi bir insan olarak diğer insanlarla farkı yok. Bu adam Allahu Teala'yı çok sevdiğinden, onun sevgisini şeyhta aradı. Onun için şeyhimi fazla seviyorum dedi. Aslında şeyha olan sevgisi de Allah'tandır. Bu niyetle söylerse kafir olmaz. Mansuri Bağdadi Hazretleri:

- “Enel Hak,” ben hakkım, ben Allah'ım dedi. Beyazıdı Bestami Hazretleri:

- “Sübhâni mâ azami şâni!” Ben sübhan değil miyim? benim şanım büyük değil mi? Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- «Ben görmediğim Allah'a iman etmem» gibi sözleri söyleme ile onlar kafir olmazlar.

Bir demiri kızdırırsan kıpkırmızı olur, ateş gibi kızarır. O demir ben ateşim derse yalan söylemiyor. Yerde soğuk buz gibi duran demir ben ateşim derse yalan söylüyor. Demirin aldığı sıcak yine ateşin sıcaklığı.  O demir ateşin işini görür, ateş gibi yakar. O evliyaullahlarda o hal var, o sözleri ile küfre varmıyorlar. O hale varmayanlar o sözleri söylerlerse yalan söylüyor, mürid de aynıdır. Allah aşkıyla, haliyle kendi kendinden geçerek ateşte kızaran demir gibi olur. O sözler kendisine zarar vermez.

 

* * *

 

Hazreti Ebu Bekir'in evinin önünden geçenlerin burunlarına pişmiş et, kebab kokuları geldi. Hazreti Ebu Bekir' (Radiyallahu anhu)'e:

- Kebab mı yedin? diye sordular.

- Hayır dedi, yine sordular.

- Hayır dedi.

- Sen yalan söylemezsin biz kebabın kokusunu aldık kebabtı, inkar etme dediler. Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu):

- O kebabtan size de yedireyim mi? dedi. Evine götürdü. Hazreti Ebu Bekir zikrullaha başladı içerisi yandı. Aşkı, muhabbeti fazlalaştı. Ağzından pişmiş kebab kokuları gelmeye başladı. Hazreti Ebu Bekir işte ben bu kebabtan yiyorum buyurdu. (Dört büyük halife kitabı, 27. Menkıbe) Ciğeri yana yana kebab oldu derler.

 

28. Menkıbe: Bir  gün Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Ashâb-ı Kirâm ile berâber Mescid-i Şerîf'te otururken Cebrail (Aleyhis-selâm) geldi. Resûl-i Ekrem'e Ebû Bekir'in bir saat ibadeti yetmiş yıllık ibadet yerini tutar, dedi. Resûl-i Ekrem bir şey söylemeyip, Hazreti Bilâl'e (Radiyallahu anhu) Ebû Bekir'i çağırmasını emir buyurdu. Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'e haber gidince, hemen yola çıktı. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem), Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'i karşıdan görünce karşılayıp yanına oturttu.

- Evde ne yapıyorsun? diye sordu. O da:

- Hatırıma şu gelmişti. Hakk Teâlâ cenneti ve cehennemi yarattı. Her ikisini de dolduracağını takdir etti. Hakk Teâlâ'dan, vücudumu cehennemi dolduracak kadar büyük yapmasını diledim. Böylece hem Hakk Teâlâ'nın takdiri yerine gelmiş olur, hem de bütün insanlar cehennem korkusundan kurtulur, cevabını verdi. Ashâb-ı Kiram (Aleyhimür-rıdvan) Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in bu yüksek arzulu duasını çok beğenip ona hayır dua eylediler.

Bilâl Babam da: Hazreti Ebu Bekir'in duasında Allahu Teala'nın en hoşuna giden tarafı, ümmeti Muhammed'e bu kadar acıyıp, hepsinin yerine kendi yanmasını istemesi idi. Allahu Teala duaların bazısını kabul etmez. Ey Kulum! Sen onun öyle olmasını istiyorsun ama onun öyle olması senin hakkında iyi olmadığı için kabul etmiyorum der. Yine de Allahu Teala'ya eksik dua yapılmaması lazımdır. Her Peygamber ümmetine yaptığı şefkat. merhamet ve şefaatı ile ölçülür. Her evliyaullahta ümmeti Muhammede veya kendine tabi olan mü'minlere yaptığı şefkat, merhamet ve şefaatı ile ölçülür. Hazreti Ebu Bekir Sıddık (Radiyallahu anhu)'de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ümmetine gösterdiği şefkat, merhamet ve onların yerine kendinin ateşe atılmasını istemesi ile ölçülür.

 

29. Menkıbe: Bir gün Hazreti Ebu Bekir ile Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) bir husus üzerinde münazara ediyorlardı. Hazreti Ebu Bekir her nasılsa kızıp gadab ile Hazreti Ömer'e söz söyledi, sözü bitince pişman olup özür diledi. Hazreti Ömer iltifat etmeyip evine gitti. Hazreti Ebu Bekir afv edilmediğine üzüldü. Bu üzüntü ile Resulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'ın huzurlarına vardı. Habib-i Ekrem Hazreti Ebu Bekir'i üzüntülü görünce sebebini sordu:

- Ya Resulullah! Bir husus için Hazreti Ömer ile konuşuyorduk. Ona biraz kızarak söz söyledim herhalde, kalbi kırıldı. Hatamı anlayıp özür diledim. Affetmedi. Huzurunuza geldim. Eğer Ömer kıyamet günü yakama yapışırsa benim halim ne olur. Bana acıyın, dua buyurun dedi.

Resul-i Ekrem üç kere Hakk Teala'dan Ebu Bekir'in bütün günahlarının affolması için dua buyurdu.

Bu arada Hazreti Ömer'de  Hazreti Ebu Bekir'in ricasını kabul etmediğine üzülüp evine gitmiş evden de Resululullah'a gittiğini öğrenince huzuru saadetle şereflendikte Hazreti Ebu Bekir'i ve Hazreti Ebu'd-Derda'yı orada gördü. Habibi Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) söze başlayarak:

- Hakk Teala beni sizlere peygamber olarak gönderdi. Hepiniz tekzib ettiniz, fakat Ebu Bekir tasdik etti. Canıyla, malıyla bana candan yardımcı oldu. Benden bir an ayrılmadı. Neden Ebu Bekir'i incitiyorsunuz? Ona hürmet etmek, bize hürmet etmek gibidir. Onun hatırı hoş tutulmakla, bizim hatırımız hoş tutulmuş olur, buyurdu.

Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) azarlayıcı mahiyetteki bu sözleri işitince kalkıp Hazreti Ebu Bekir'in yanına gitti. O da Hazreti Ömer'i karşılayıp musafaha ettiler birbirlerinden özür dilediler.

 

31. Menkıbe: Bilâl'i Habeşi (Radiyallahu anhu) bir kâfirin kölesi idi. Fakat kuvvetli müslüman idi. Bir kilise vardı. İçindeki putlara hizmet etmek üzere kâfirler bir kadın tâyin etmişlerdi. Bir gün Hazreti Bilâl kiliseyi tenhâ gördü. İçeri girip putların yüzüne pislik sürdü. Acele ile dışarı çıkarken hizmetçi kadın ile karşılaştı. Kadın içeri girip putların halini gördü. Feryad ederek kâfirlerin bulundukları yere gidip Hazreti Bilâl'in yaptıklarını anlattı. Kâfirler Hazret-i Bilâl'in efendisine gittiler.

- Kölen Bilâl putlarımıza ihânet etti. Onun hakkından gelmelisin dediler. Efendisi:

- Kölem sizin olsun. Nasıl isterseniz, öyle ceza verin dedi. Kâfirler Hazret-i Bilâl'i sıcak kuma çıplak olarak yatırıp karnının üstüne taş koydular. Ellerini ve ayaklarını da bağladılar. İslam dininden dönmeyince, seni bu azabdan kurtarmayacağız dediler. Hazret-i Bilâl (Radiyallahu anhu) bu taşın altında “Yâ Ahad!” İsm-i şerifini çekiyordu.

Tesadüfen Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) oradan geçiyordu. Hazreti Bilal'i o halde gördü:

- Yâ Ahad ism-i şerifi seni kurtarır buyurup saadethanelerine gittiler.

Hazret-i Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)  Resûl-i Ekrem'in evine geldi. Resul-i Ekrem Hazret-i Bilâl'in halini anlatıp:

- Bilâl'i ancak sen kurtarabilirsin, buyurdular. Çünkü Hazret-i Ebû Bekir kâfirler arasında dolaşır, müslüman esir gördüğünde satın alır, âzad ederdi. Aded-i şerifesi üzere kâfirlerin arasına gitti. Konuşma sırasında:

- Bilâl'e azab etmekle elinize ne geçiyor, gelin bana satın, buyurdu. Kâfirler:

- Hayır satmayız. Dünya ağırlığında para versen yine satmayız. Fakat kölen Amir ile değiştirirsen kabul ederiz dediler. Amir, ticaret işlerinde Hazret-i Ebû Bekir'e yardım ederdi. Hazret-i Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) onun sebebi ile çok mal, hayvan ve para edinmişti. Hazret-i Ebû Bekir (Radiyallahu anhu), Amir'e her zaman:

- Müslüman ol, seni bütün malınla beraber azâd edeyim, kardeş olalım, buyurur, fakat Amir islam dinini kabul etmezdi. Müslüman olmadığı için Hazret-i Ebû Bekirde huzursuz olur, azâd etmezdi. Kâfirlerin bu tekliflerine sevinip Amir'i bütün malı, parası, ve hayvanları ile beraber Bilâl ile değişiyorum, buyurdu.

Kâfirler de: (Ebû Bekir'i aldattık) Amir'i bu kadar malı ile aldık diye seviniyorlardı. Halbuki bilmiyorlardı ki, Hazreti Ebû Bekir'in bütün malını isteseler verirdi. Çünkü Resûl-i Ekrem'in emri yerine gelmeli idi. Ondan sonra Hazreti Ebû Bekir, Bilâl (Radiyallahu anhu)'i taşın altından kurtarıp, elele vererek Habib-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'in huzurlarına gittiler. Hazret-i Ebû Bekir, Bilâl'i Habeşi'yi azâd ettiğini bildirdi. Resûl-i Ekrem  sevinip Hazret-i Ebû Bekir'e dua buyurdu. O anda Cebrail (Aleyhis-selam) geldi. Hazret-i Ebû Bekir hakkında Leyl sûresinin onsekizinci ayeti nazil oldu.

“Şirk ve günahtan sakınıp, cehennemden kaçar. Malını Allah yolunda dağıtarak temiz olur” Âyet-i kerimesini getirdi.

Bu menkıbe Bilâl Babam ve Bizim görüşümüz olarak şöyledir:

Bilâl-i Habeşi (Radiyallahu anhu) sıcak kumun ve taşın altında yatarken ya “Ahad” ismi şerifini çekiyordu. İlk defa Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) geldi:

- Ya Bilâl! Bu isme devam et, bu seni kurtarır dedi. Arkasından Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) geldi. Hazreti Bilal'e:

- Ya Bilâl! O Allah'ın “Ahad” ismine devam et, bu seni kurtarır dedi. Arkasından Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) geldi. O da:

- Ya Bilâl! O “Ahad” ismine devam et bu seni kurtarır dedi. O da gitti. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) geldi, Hazreti Ali o zaman çocuktu. O da:

- Ya Bilal! O “Ahad” ismi seni kurtarır dedi. En son Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu) geldi:

 - O köleyi bana satın dedi. Kafirler:

- Satmayız dediler. Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu):

- Niçin? Kafirler:

- Suçu büyük. Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu):

- Bu işkenceye dayanamayacak, nihayet ölecek. Sizin ne kârınız olacak? Benim kölem Amir yaptığı felan işle meşhurdur. En az beş on kişinin işini rahatlıkla görür, onunla değişelim dedi. Onlar düşündüler düşündüler, Hazreti Ebu Bekir'in teklifini kabul ettiler. Sözünden cayar korkusu ile birazda para isteyelim dediler.

- Seksenbin akça üste verirsen, değişiriz dediler. Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu) hemen razı oldu. Seksenbin akçayı üste verdi. O köleyi de verdi. Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu) Bilâl'i alıp giderken kafirler Ebu Bekir'e:

- Sen ne kadar ahmaksın, Bilâl dünya işini hiç yapamaz, o verdiğin köle on kişinin işini yapar. Seksenbin akçada üste verdin, bu ahmaklık değil mi?  dediler. Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu) onlara:

- Siz ne kadar ahmaksınız. İslam dininin büyüklüğü, Bilâl'in Allah yanındaki imanının büyüklüğü, o imanından dolayı ölümü tercih edip putlara boyun eğmedi. O yüzden benim onu alıp azad etmeye, serbest bırakmaya olan hevesimi bir bilseniz, Bilâl'ı kurtarmak için benim verdiğim seksenbin akçanın ve o kölenin çok az olduğunu bilir, ayağınızı basar biraz daha fazla isterdiniz. Hemen seksenbin akçaya razı oldunuz. Halbuki ben bu aldığınızın on katını isteseniz, her şeyimi satar, borçlanır, Bilal-i yine alırdım. Ahmak ben miyim siz misiniz? dedi.

Bizim Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu)'i layıkı veçhile takdir etmediğimizi, kadiri tarikatından olma dolayısı ile Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'yi çok fazla övüp, öbür Cihar-ı yar'ları övmediğimizi, söylerler. Hatta dahada ileri giderek bize şii, rafızı, kızılbaş gibi ithamlarda bulunuyorlar. Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu)'in Nofel meselesini baştan ayağa ikinci bölümde yazdım. Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu)'i layıkı veçhile övemeyen o tür alimlere söylüyorum. Biz dört Cihar-ı Yar'ın hepsini de üstün görürüz, överiz.

 

32. Menkıbe: Bir gün Hazret-i Ebû Bekir ile Hazret-i Ali (Radiyallahu anhuma)  mescidde  otururken birisi gelip Resûl-i Ekrem'e ve Hazret-i Ebû Bekir'e selâm verdi. Hazret-i Ali'yi görünce; o şahsın benzi sarardı, mahzûn oldu. Hazret-i Ebû Bekir bu şahsın haline hayret edip namazdan sonra Hazret-i Ali'den sordu.

Hazret-i Ali (Radiyallahu anhu):

- Onun bana yirmi bin akça borcu vardır, onun için üzülmüştür, dedi. Hazret-i Ebû Bekir (o şahsı çağırdı):

- Borcunu neden vermiyorsun? diye sordu.

- Yâ Sıddık! Vermeye gücüm yetmiyor, yoksa bir gün geciktirmezdim, dedi.

Hazret-i Ebû Bekir, Kur'ân-ı Kerim'e ta'zim ve cömertliğinin çokluğundan o şahsa:

- Eğer Fâtiha sûresinin yarısını okuyup sevabını bana bağışlarsan borcunu öderim, buyurdular.

O şahıs yüksek sesle Fatiha sûresini yarısına kadar okudu. Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu):

- Tamâmını okursan, yirmibin akça daha vereceğim, buyurdular.

O şahıs Fâtiha sûresinin tamâmını okudu. Hazret-i Ebû Bekir, kırk bin akçayı o şahsa verdiler.

Yirmi binini borcuna verdi, yirmi binini de harçlık yaptı.

Yapılan hayrın sağ olan kimsenin amel defterine bağışlanacağını yazmıştık. Buna itiraz ettiler. Sağ olan adama sevab bağışlanmaz. Sevab ancak ölüye bağışlanır, hayırda  ölüye yapılır, dediler. Buna karşılık biz deliller gösterdik. Şimdi bu menkıbede aynısını gösteriyor. Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu) sağ.  Fatiha'nın yarısını oku bana bağışla borcunu vereyim dediğinden anlaşılıyor ki, Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu)'in sağlığında okuyup amel defterine bağışlamıştır. Aradaki fark ölen kişinin ruhuna bağışlanır, sağ olan kimsenin amel defterine bağışlanır.

İşte Hazret-i Ebû Bekir'in ve bütün Ashâb-ı Kirâmın Kur'ân-ı Kerîme böyle saygıları vardı. Şimdiki (kitabın yazıldığı zamân) insanlar Kur'ân-ı Kerim'in bir cüz'üne bir veya iki akça tâyin ederler. Allahü Teâlâ'dan ve Resûlünden hayâ etmeden, böyle vakıf yaparlar, fâideden çok zarara girerler.

Ayet: «Kur'an'ı az paha ile satmayın» (Sure-i Bakara, Ayet 174) Dünyanın malının hepsi azdır. Dünyanın malının hepsinin karşılığı bir ayet okusan, karşılığında para alsan bu ayete göre cehennemliksin.

 

Hadis-i Şerif:

«Dünya mel'undur» (Tam İlmihal, Sayfa: 30; Ramuzu'l-Ehadis, Hadis No: 2485)

Haşa sümme haşa, Kur'an'a mel'un denmez. İşte Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in deyimi ili Kur'an'la dünyalığı ne kadar fazla değiştiği meydana çıkıyor. Onun için dünyalık karşılığında Kur'an okunmaz. Kur'an okuma karşılığında para alınmaz.

 Okuduğu, öğrettiği Kur'an-ı Kerim'in karşılığında bir ok yayı alan kimse o yay cehennemde ateşten boğazına takılacaktir. (Ramuzu'l-Ehadis, Hadis, No: 4928)

Allahu Teala, Kur'an-ı Kerim'i okumayı dîn-i mübini kazanç yolu edip onunla geçim sağlamayı, bu kadar kötü görüyor. Daha buna daîr hadîsler çoktur. İlim neşretmek için kitap yazmak islamiyetin üstünlüğünü gösterebilmek için para sarf etmek vb.. buna girmez. Sen her ne kadar dünya malından sakınır, Allah rızası için yaparsan Allahu Teala sana hem ahiret, hem dünya kazancında yardımcı olur. Ahireti bırakıp dünya kazancı için yaparsan, seni ahiretten mahrum eder. O Kur'an-ı alet edip dîn-i mübini düşünmeyip menfaat için Kur'an-ı Kerim'i söyler, okur, yazar vs.. yaparsan, Allahu Teala o aldığın paranın cezasını bu dünyada çektirir. Ahirette devam eder. Her şey Allahu Teala'dandır. Allahu Teala kendisine sıkıntı azab, vs... verir kendisi bunu başka sebeblerde arar. Evet zahirde bir sebebi vardır ama bu sebebide bu belayı yapan, veren, Allahu Teala'dır. Allahu Teala'yı büsbütün bırakıp sadece okuduğu Kur'an-ı Kerim'in ilmin karşılığını, bu dünyada para ile isteyen alimler, iki cihanda yüz karasıdır. Ancak her okuduğunu sırf Allah rızası için kesim kesmeden okumalıdır. Verecek adamda okuduğu Kur'an'ın karşılığı değilde hediye olarak vermeli, karşıdaki de hediye olarak almalı. Ancak bu caizdir. Kur'an'ı mevlidi vs.. okuttu, hiç para vermedi, kalbende olsa ona para vermediğinden dolayı canı sıkılsa, az verenden az memnun olsa, hiç vermeyenden hiç memnun olmasa, çok verenden çok memnun olsa, dıştan hiç kimseye bildirmese, Allahu Teala kalbinin içini biliyor. Niyetine kalbinin içindekine göre muamele eder. İslam dininde daim niyet önemlidir. Niyet dili ile söylemeyip kalbine gelendir. Misal: Sopa ile bir adamın üzerine yürüsen, bunun niyeti bunu dövmek derler. Dili ile bir şey söylemedi ama kalbinde var. Bize ben Allah rızası için okuyorum deyipte kalbindende olsa hiç vermeyeni, az vereni, ve çok vereni kalbinden ona göre seviniyor veya sevinmiyor veya sevinmiyorsan dille söylemenin bir kıymeti yoktur.

Seyid Nizamoğlu Hazretlerinin dediği gibi:

 

İlmü amel gönülde

Alime meş'aledir.

Amelsiz olan ilmin

Başta bir meşgaledir.

 

Dilde olup bir amel

Kalbe dühul etmezse

Güft ile gûsı anın

Bir kuru velveledir.

 

Amil olan âlimin

Alî olur menzili

Dünya için âlimin

Meyli hep esfeledir.

 

Bu kâne-yekûn ile

Kaale-yekûl'ün eğer

Hak için olmaz ise,

Çeşmine zelzeledir.

 

Aşk unutdurdu

Benim yazdığım, okuduğum

Bildiklerim unutdum

Var hâce sen biledir.

 

Deryay-ı vahdet benim varlığım

Yoğ eyledi.

Eğer sende istersen

Ardım sıra geledir.

 

Evvel ü âhir ilmini

Bir  Elif'dir öğrendim.

Dört kitabın manasını,

Bildim bir mes'eledir.

 

Ben benden geçmeyince,

Andan haber almadım,

Sende terk et senliğin,

Terk etmezsen biledir.

 

Okuduğun yerlerde

İster isen Hakk'ı sen

Ben her kande olursam

Hak benimle biledir.

 

İki cihan güneşi

Muhammed hürmetiyçün

Mürşide varmayınca

Her çektiği belâdır.

 

Seyid Nizam oğlu var

Kaalini hâl ede gör,

Hak nazarı hâl'edir

Sanma kıyl ü kaale'dir.

 

              Seyid NİZAMOĞLU.

 

33. Menkıbe: İmâm Muhyi's-Sünne Begavi (Rahmetullahi Aleyh) Mesâbih-i şerîfte sadaka bâbında Ebû Hüreyre'nin (Radiyallahu anhu) rivâyetiyle bir hadîs-i şerîfte:

- Eşyadan bir çift şeyi Allah yolunda sadaka eden kimse cennet kapılarından dâvet olunur. Cennette çeşitli kapılar vardır. Çok namaz kılanlar namaz kapısından dâvet olunur. Cihad edenler, cihad kapısından, sadaka verenler, oruç tutanlar Reyyân kapısından davet olunur, buyurulmuştur.

Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) bu hadîs-i şerîfi duyunca:

- Ya Resûlullah! Bu kapıların yalnız birinden çağrılmakta zorluk yoktur. Acaba bu kapıların hepsinden çağrılan kimse var mıdır? diye sordular. Cevâbında:

- Evet! vardır. Ümid ediyorum ki sen o kimselerdensin, buyurdular. Bu hadîs-i şerîf Buhâri ve Müslim'de yazılıdır, sahihtir.

 

34. Menkıbe: Yine İmâm Begavi Mesâbih kitâbında sadaka bâbında Ebû Hüreyre Hazretlerinden rivâyet ediyor. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) bir gün:

- Bugün içinizde oruçlu olan var mıdır? diye sordular. Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu):

- Ben oruçluyum dedi.

- İçinizde kim, bugün cenâzede bulundu? buyurdular. Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu):

- Ben bulundum, dedi.

Yine:

- Bugün içinizden kim, bir fakire yemek verdi? diye sordular. Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu):

- Ben verdim diye cevap verdi. Sonra:

- İçinizden kim, bugün hasta ziyaretine gitti? buyurdular. Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu):

- Ben gittim, dedi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Bu kadar hasletlerin bulunduğu kimse muhakkak cennete girer, buyurdular.

   Müslim şerhinde, cennete girmekten maksad kötü işlere yapılan cezâyı görmeden, hesâbsız cennete girmektir, denilmiştir.

Bilal babam vaazında bunu ve aynı bunun gibi dört-beş ameli bir günde sıralayan cennetliktir, deyince bunun hepsini bir araya nasıl getirelim dediler. Bilâl babam bu amelleri saydı hepsini bir insanın gayret ederse  yapabileceğini anlattı. Onlardan bir tanesini buraya yazmak istiyorum. Mesela: Bu yazdığımızı bir insan nasıl yerine getirecek diyenlere:

1- Bir kimse o gün oruç tutar.

2- O kimse camileri gezer mü'min bir kimsenin cenazesini bulur onun cenaze namazını kılar.

3- O gün evinde bir fakire yemek yedirir.

4- O gün bir mü'min hastayı ziyaret eder. Dünya işlerinde çok fazla para çekilecek iş olursa haftalarca arkasından koşturuyoruz. İşimiz olmadı diye geri durmuyoruz, azimle çalışıp o işi sonuna kadar yapıyoruz ve o parayı çekiyoruz. Daireden daireye, oradan oraya, bu gün git, yarın gel, şurası yanlış, şurayı düzeltte gel gibi engel ve zorlukları azimle aşıyoruz. Bu dört hasleti bir araya getirecek şeyler için bir günümüzü feda edip yapamıyoruz. İşte bize onu şeytan zor gösteriyor. Canım sende bu kadar hasletlerin hepsi bir araya gelmesine imkan var mı? diyor. Şeytanın sözüne tabi olarak ona hak veriyor ve o yapacağımızdan vaz geçiyoruz. Halbuki azim engel tanımaz, bizde dünya işlerinde ne kadar azimli oluyorsak, ahiret işlerinde de daha fazla azimli olmalıyız.

 

35. Menkıbe: Yine İmâm-ı Begavi'nin Mesâbîh'inde kerâmetler babında Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in oğlu Abdurrahman (Radiyallahu anhu) rivâyet ediyor:

Ashâb-ı Suffa fakir kimseler idi. Bir gün Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Evinde iki kişilik yemeği olan, Ashâb-u Suffa'dan beş altı kişi götürsün, buyurdular.

Hazreti Ebû Bekir, Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'in huzurunda yatsıya kadar bekleyip namazı kıldıktan sonra evine gitmeği âdet edinmişti. Onun için üç kişiyi evine gönderdi. Yatsı namazından sonra evine döndü, hanımı:

- Misafirlerinizi yalnız bırakmanıza sebeb ne idi? diye sordu. Hazret-i Ebû Bekir (Radiyallahu anhu):

- Yoksa onlara yemek vermediniz mi? buyurdular. Harem-i muhteremleri:

- Biz yemek verdik, fakat siz gelinceye kadar sabır edeceklerini söylediler,  dedi.

Hazret-i Ebû Bekir üzülüp, kızdı. O yemekten yememek üzere yemin etti. Hemen Hazret-i Ebû Bekir (Radiyallahu anhu):

- Bu yemin şeytandandır (diyerek yemeği getirip yemeye başladı.) Misafirlerde yemeğe başladılar. Bir lokma alırlardı, onun yerinde daha fazla yemek hasıl olurdu. Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) bu hali görünce hanımı Ümm-i Reyhâne'ye sordu. O da Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazretlerini kasdederek:

- Gözümün nuru hakkı için, diye yemin ederek, yemeğin üç misli arttığını, sebebini bilmediğini söyledi, misafirler doyuncaya kadar yediler. O yemekten Resûl-i Ekreme (Sallallahu aleyhi vesellem)'e de gönderdiler.

 

36. Menkıbe: Muhyi's-Sünne İmâm Begavi[1], Mesâbih kitabında Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu) rivâyetiyle bildirdiği bir hadîs-i şerîf'te Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Bize her ni'met verene, iyilik edene mükâfatını verdik. Fakat Ebû Bekir'in iyiliğinin, ikramının karşılığını veremedik. Ona Hakk Teâlâ Hazretleri kıyamette ikramda bulunacak, mükafatını verecektir. Bana Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in malının verdiği faide gibi hiç kimsenin malının faidesi olmadı. Eğer dost edinseydim, Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'i dost edinirdim. Fakat ben Hakk Teâlâ Hazretlerinin dostuyum, buyurmuşlardır. 

Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu):

- Hazreti Ebû Bekir bizim seyyidimiz, hayırlımızdır. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'e hepimizden çok sevgilidir, buyurmuştur.

 

37. Menkıbe: Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu) bütün malını Allah yolunda sadaka verip bir hırka ile evinde oturuyordu. Bir fakir geldi:

- Ya Ebu Bekir! Benim on iki bin akçe borcum vardır. Bu gün muhakkak vermem lazım geliyor. Lütfedip beni bu borçtan kurtar dedi. Bütün malımı hatta elbisemi Allah yolunda dağıttım. Üzerimde bir hırkam vardır. Senin borcunu nasıl ödiyeyim buyurdular. Fakir kimse:

- Sizde yine mal kaldığını duydum fadlından ümid ediyorum ki borcumu ödeyesin, dedi.

Hazreti Ebu Bekir artık duramadı bir yahudiye gidip oniki bin akça borç istedi.