DÖRT BÜYÜK HALİFE
KİTABINDAN ALINAN
HAZRETİ ÖMER (RADİYALLAHU ANHU)
İLE İLGİLİ MENKIBELERİN DEVAMI
23. Menkıbe: Hazreti Ömer
(Radiyallahu anhu) halifeliği zamanında Bizans imparatoruna elçi gönderip dîne
dâvet etti. Bizans imparatoru bir çok kıymetli hediyelerle bir elçisini
gönderdi. Bizans elçisi Medîne-i Münevvere'ye geldi. Hazreti Ömer (Radiyallahu
anhu) bir kadının duvarını yaptırıyordu. Elçinin geldiğini haber verdiler.
- Buraya gelsin,
buyurdu.
-
Efendim ellerinizi yıkayıp bir yere otursanız nasıl olur? dediler.
-
Arab padişahı bu mudur? Böyle olduğunu bilsem gelmezdim ve Bizans İmparatoru da
beni göndermezdi, dedi. Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu):
-
(Çamurlu mübarek iki parmağı ile işaret ederek)
Târih
kitâbları yazıyor ki: Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) parmağı ile işaret
edince, Bizans imparatorunun iki gözü çamurlu iki parmak tarafından kör edildi.
Parmakların çamuru gözlerinin üzerinde kaldı. Çamurları gidermek mümkün olmadı.
(Her ne kadar yıkadılarsa da çamurlar gitmedi.
Çünkü o çamurları elçi gelip görecekti.) Bir zaman sonra elçi dönünce
imparatorun gözlerinin kör olduğunu gördü. Sebebini araştırdı. Hazreti Ömer
(Radiyallahu anhu) ile geçen hâdiseyi de anlatınca hepsi hayret ettiler.
Bir
rivâyette şöyle anlatılıyor: Elçi geldiğinde Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) ile Ashâb-ı Güzin
(Radiyallahu anhu) oturuyorlardı. Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)'in üzerinde
hurma lifinden, dokuz yama olan bir hırka vardı.
-
Efendim, arkanıza yeni bir elbise giyseniz nasıl olur? dediler.
Hazreti Ömer
(Radiyallahu anhu):
-
(Gazaba geldi) Halâ bu itibâr görmek sevdâsından kurtulamadınız mı? Hakk
Teâlâ'nın bize ihsan ettiği ni'met, kime nasib olmuştur. Hakk Teâlâ İslâm
dîni'nin tâcını başımıza koydu. Resûlünün temiz dîni'nin elbisesini üzerimize
giydirdi. Kalbimizi kelime-i tevhid ile aydınlattı. İslâm dininin kıymetini
henüz anlıyamadık mı? Kendimizi başkalarına elbise ile mi göstereceğiz?
buyurdu.
Söyleyenler
pişman olup cevab veremediler.
Büyüklerimiz
dünyaya böyle hiç kıymet vermemişlerdir. Biz de onların yolunda gidersek,
kıyâmet gününde Hakk Teâlâ'nın ve Resûlünün huzûrunda utanmaktan kurtuluruz.
24. Menkıbe: Bir gün Hazreti
Ömer (Radiyallahu anhu) mescidde idi. Bizans imparatorunun elçisi geldi. Bir
kısım hediyeler ile beraber bir doğan kuşu, bir tazı ve bir şişe de zehir
getirdi.
-
Ey halife! Bu doğan hangi kuşu istersen yakalar, hiç bir kuş pençesinden
kurtulamaz. Bu tazıyı, avda, hangi hayvana salarsan yakalar, elinden av
kurtulmaz. Bu şişedeki zehirden bir damla içen hemen ölür. Hiç bir ilâç ile de
tedavisi olmaz. Bunlar, acaib şeyler olduğundan bir sultanın hazinesinde
bulunması icab eder diyerek imparatorumuz size gönderdi, dedi. Hazreti Ömer
(Radiyallahu anhu):
-
Kuşdan insana ne faide gelir? Hâl sahibi olan kuşu eline alıp da amellerini
zayi etmez, (diyerek, doğan kuşunun bağlarını çözüp salıverdi). İnsân, köpeği
ne yapsın? O mekrûh hayvanı evine koyup arkasında gezdirmeğe ne lüzum var
(diyerek köpeğin zincirlerini açıp serbest bıraktı. İçi zehir dolu şişeyi
mübarek eline aldı. Benim dünyada en azılı düşmanım nefsimdir, buyurdu. Besmele
çekerek şişedeki zehrin hepsini içti. Elçi bu hâli görünce kendinden geçip
düştü. Bir müddet sonra ayılınca Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)'in sıhhatte
olduğunu gördü. Hemen Hazreti Ömer'in ayaklarına kapanıp:
- Bana imanı
öğret, dedi.
Hazreti
Ömer, elçiye imânı, islâmı öğretti. Elçi müslüman olduktan sonra, bir daha
Bizansa gitmeyip, geri kalan ömrünü Hazreti Ömer'in hizmetinde geçirdi.
25. Menkıbe: Molla Câmî
(Kuddise sırruhüssâmî) Şevâhidü'n-Nübüvve adlı kitabında yazmıştır:
Hazreti
Ömer (Radiyallahu anhu) halife olunca islâm askerini gazâya göndermişti. Bir
zaman sonra Hazreti Ömer mescidde otururken üç kere sesli olarak «Lebbeyk» (buyur) dedi. Hiç kimse bundan bir şey
anlamamış, fakat sormaya da cesaret edememişti. Çünkü Hazreti Ömer çok heybetli
olup, huzurunda herkes her şeyi konuşmaya cesaret edemezdi. O günün tarihini
yazdılar. Bir müddet sonra İslâm ordusu harbten sağ salim, muzaffer ve
nimetlerle geldiler. Başkumandan harbdeki hâdiseleri Hazreti
Ömer (Radiyallahu anhu)'e anlatmaya başladı. Hazret-i
Ömer:
- O gencin hâli ne oldu? diye sordu. Başkumandan:
- Bizim bir kasdımız yoktu. Bir nehre varmıştık. O genç,
suyun derinliğini ölçmek için soyundu. Su çok soğuk olduğundan üç kere «Ya Ömer»
diye bağırıp vefat etti, dedi. Hazreti Ömer:
- Benden sonra âdet olarak kalacağından korkmasaydım,
seni hemen katlederdim, buyurdular. Çabuk git, o gencin çocuklarına fidye
borcunu ver! diye tenbih etti.
Hazreti Ömer bir aylık yol mesafedeki islâm askerinin «Ya
Ömer!» diye çağırmasını duymuş ona üç kere «Lebbeyk» (buyur ) diye cevap vermişti. İşte Hazreti Ömer, bu derece kerâmet
sahibi ve askerinin hallerine bu kadar bağlı idi.
27.
Menkıbe: Şevâhidü-n-Nübüvve kitabında
yazılmıştır: Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) Amr İbn As (Radiyallahu anhu)
Mısır'ı fethedince, Hazreti Ömer onu Mısır'a vali tâyin etti.
Amr İbn-il As (Radiyallahu anhu)
Hazreti Muaviye'nin ordu kumandanı idi. Orduda çok büyük şaşırıcı hareketler
yapıp Hazreti Ali'nin ordusunu birbirine düşürdüğü, o yüzden bazı müslümanların
Amr ibn-il As'a kin, buğuz besledikleri malumdur. Halbuki Amr ibn-il As
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in zamanında çok fedakarlıklar, çok
kumandanlıklar yapmış cennetlikle müjdelenenlerin içindedir. Burda da Hazreti
Ömer zamanında Amr ibn-i As'ı Hazreti Ömer Mısır'ı fethetmek için
görevlendiriyor. Mısır'ı fethedince oraya vali tayin ediyor. Anlaşılıyor ki
Hazreti Ömer yanında da Amr ibn-i As çok kıymetlidir.
Bir kaç ay sonra Mısır halkı Amr ibn As Hazretlerinin
huzûruna geldiler:
- Bu Nil nehrinin bir âdeti vardır. O âdet yapılmazsa
suyu çoğalmaz, kesilir dediler. Amr İbn As Hazretleri, o âdet nedir? diye
sordular. Önümüzdeki ayın on ikisinde, annesini, babasını mal ile razı ederek
bir kız çocuğunu süsler, nehre atarız dediler. Amr İbn As Hazretleri:
- Bu, çirkin bir iştir. İslâm dîni bütün bozuk âdetleri
ortadan kaldırmıştır, dedi.
Aradan üç ay geçti. Nil nehrinin suyu çoğalmadı. Halk
başka memleketlere göç etmeye başladılar. Amr İbn As, bu hali Hazreti Ömer
(Radiyallahu anhu)'e mektub ile bildirdi. Hazreti Ömer, cevabında:
- Çok iyi yapmışşın. Mektûbun içine bir kağıd koydum. Onu
nehre at diye yazdı.
Amr İbn As (Radiyallahu anhu) mektubu alınca açtı. İçindeki
kağıtta:
«Ömer b. Hattab (Radiyallahu anhu)'dan Mısır'ın Nil'ine! Bundan sonra: Eğer sen, kendiliğinden akıyorsan (bundan sonra) akma. Şâyed
seni tek ve Kahhâr olan Allah akıtmakta ise, senin akmanı ondan istiyoruz»
yazılı idi.
Allahu Teala'nın vurucu, kırıcı,
kahredici, yok edici en keskin ismi Kahhar'dır, kahreder yok eder, kendine
büyük bela verir, mahiyetindedir. Onun için Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) Nil
nehrine seni tek ve kahhar olan Allah akıtmakta ise senin akmanı ondan
istiyorum diye yazdı. Yani demek istiyor ki; sen kahinlerin, batıl inançların
şeytani olarak yapılan sihirlerin neticesi ile akıyorsan, bildiğine devam et.
Ama tek ve kahhar olan Allah seni akıtıyorsa sende bundan sonra akmazsan yarın
mahşerde Allah huzurunda senden davacıyım demektir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de:
“Yerde-gökte canlı-cansız ne
varsa Allahu Teala'yı zikreder” (Sure-i sad, Ayet 18; Sure-i Nur, Ayet 41;
Sure-i İsra, Ayet 44) buyruluyor. Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) diyor ki:
- Sende Allah'ı zikrediyorsan,
niçin batıl inançlara hizmet ediyorsun? tek ve Kahhar olan Allahu Teala'ya
mahşerde seni şikayet edeceğim diyor.
Amr İbn As (Radiyallahu anhu) o kağıdı Nil nehrine attı.
Ertesi gün nehrin suyu on arşın yükseldi. Bundan sonra Mısır halkı, o bozuk
adetten kurtuldular. (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 675-676)
İmâm-ı Müstağfiri (Rahmetullahi aleyh) bildiriyor: Musâ
(Aleyhis-selâm) Fir'avn'a beddua etmişti. Hakk Teâlâ, Nil nehrinin suyunu
kesti. Mısır halkı etrafa dağılmaya başladılar. Sonra bir gün toplanıp, Musâ
(Aleyhis-selâm)'ın huzuruna geldiler. Nil'in suyunun akması için dua buyur, dediler. Hazreti Musa,
belki imâna gelirler diye dua buyurdu. Ertesi gün su onaltı arşın yükseldi.
Hakk Teâlâ bu ihsanı, Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ümmetinden
Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)'e kerâmet olarak vermiştir. Hazreti Ömer
(Radiyallahu anhu)'in yüksek derecesi buradan da anlaşılmalıdır.
Yani Musa (Aleyhis-selam)'ya
kuruyan Nil Nehrinin akması için dua ettirdiler. Su 16 arşın yükseldi. Suyu azalan Nil
Nehrinin suyunun çoğalması için Hazreti Ömer'e dua ettirdiler su yükseldi. Az su çoğaldı, o da onaltı arşın
oldu. Eski halini aldı.
Hadîs-i Şerif: «Benim ümmetimin
uleması ben-i İsrail peygamberleri gibidir» (Berika, Cild 1, Sayfa: 58;
Müzekki'n-Nüfus, Sayfa: 417; Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 619) dediği Hazreti
Ömer'in duası, Musa (Aleyhis-selam)'nın duası gibiydi. Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'e Musa (Aleyhis-selam)'nın ruhaniyeti sordu:
- Sen “benim ümmetimin uleması
ben-i İsrail peygamberi gibidir dedin” hikmetini bana anlat. Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem)'den bin kusur sene evvel Musa (aleyhis-selam) gelmiştir.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den yediyüz sene sonra gelecek
Beyazıd-ı Bestami'nin ruhaniyetini Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)
çağırdı. İkisinin ruhaniyetini karşılaştırdı. Şimdi imtihan olun dedi. Musa
(Aleyhis-selam) Beyazıd-ı Bestami Hazretlerine:
- Sen kimsin? Beyazıd-ı Bestami
Hazretleri:
- Adım Beyazıd, babamın adı
felan, dedemin adı felan, onun babasının adı felan, onun babasının adı felan, biz
filan kabiledeniz, filan aşiretteniz diye hasılı konuşmayı uzattı. Musa
(Aleyhis-selam) Beyazıd-ı Bestami Hazretlerine:
- Ben sana sadece ismini sordum
sen ne kadar da çok uzattın? dedi.
Beyazıd-ı Bestamı Hazretleri:
- Ya Musa! Allahu Teala sana elindeki ne
diye sordu? Sen değnek demedin. Elimdeki değneğimdir, onunla davarıma dal
kırarım, ben yatınca o beni bekler, acıkınca süt sağar, ondan içerim, bırakınca
ejderha olur dedin, o zaman niçin bu kadar uzattın? Musa (Aleyhis-selam):
- Ben o zaman Allah'la
konuşuyordum. İstedim ki konuşmam biraz uzun sürsün. Beyazıd-ı Bestami :
- Bende Resulullah'ın huzurunda
konuşuyorum istiyorum ki konuşmam biraz uzun sürsün. Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem) Musa (Aleyhis-selam)'ya:
- Beyazıd'ın sözüne cevab ver ya
Musa! dedi. Musa (Aleyhis-selam) cevab veremedi. Musa (Aleyhis-selam)
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e :
- Sözünde doğrusun, sıddıksın.
Beyazıd tartışmada benden üstün, hakikatende senin ümmetinin uleması ben-i
İsrail peygamberi gibidir buyurdu.
Birisi Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem)'den bin küsur sene evvel gelmiş birisi Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'den asırlarca sonra gelecek bunun ikisi nasıl
konuşacak diyene:
- Bu Allahu Teala'ya göre
kolaydır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e bu gibi mucizatlar çok
değildir. Nasıl ki Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) miraca çıkarken
peygamberlerin ruhlarına imam oldu. (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 431) bunu
da Allahu Teala emretmişti. Kabirdekilerin ruhu vardır, dünyaya gelecek
insanlarında ruhu vardır. Peygamberlere göre bu iki ruhun birbiri ile konuşması
normaldir.
28.
Menkıbe: Bir genç beş vakit namazı Hazreti Ömer
(Radiyallahu anhu) ile kılardı. Hazreti Ömer her selam verişinde genci
arkasında görürdü. Hazreti Ömer bu genci sevmişti. Bir güzel kadın bu gence
aşık olup her zaman haber göndererek evine çağırtır fakat genç razı olmaz,
yanına gitmezdi. Bu kadın uzun müddet gencin arkasına düştüğü halde kendisini
gence sevdiremedi. Kadın bir koca karıya başvurdu. Kocakarı:
- Seni bu gece o gençle bir araya getirsem bana ne
ikramda bulunursun? dedi. Kadın:
- Bu işi yaparsan sana çok şeyler vereceğim dedi.
Kocakarı evinde otururken genç yatsı namazını kılmış,
evine dönüyordu. Genç yol üzerinde bulunan kocakarının evinin önünden geçerken
kocakarı:
- Bana yardım edene Hakk Teala'da yardım etsin diye
feryad etti. Genç bu feryadı duyunca kocakarı'dan feryadının sebebini sordu.
Kocakarı:
- Bir koyun kaçırdım tutamıyorum. Bana yardım et dedi.
Genç bu söze inanıp evden içeri girdi. Gence aşık olan
kadın kapıyı kilitleyip gencin ayaklarına sarılarak yalvarmaya başladı:
- Ne zamandan beri senin derdinle yanıyorum, bana hiç
vefa etmiyorsun. Sana ancak bu hileyi yaparak kavuştum, diyerek genci kuvvetle
tuttu. Genç yine kadına iltifat etmedi, yüzüne bakmadı. Kadın genci çok övdüğü
halde genç yine kadının yüzüne bakmıyordu. Kadın:
- Ya bana yaklaş arzumu yerine getir veya feryad eder,
bütün mahalle halkını buraya toplarım, rüsvay olursun dedi. Genç:
- Ahirette rüsvay olacağıma burada olurum, dedi. Genci
hiç bir yolla aldatamayan kadın, feryad etmeye başladı. Bütün mahalle halkı
evin etrafına toplandılar. Kadın:
- Bu gece kapımı kilitleyip yatarken bu adam gelip bana
tecavüz etmek istedi. Onun için sizi çağırdım, dedi.
Mahalle halkı içeri girip, genci dövüp, hatta başını bir
kaç yerden yarıp, ellerini bağlayarak, Hazreti Ömer'in huzuruna getirdiler.
Hazreti Ömer sabah namazını kıldıktan sonra, o genci görememişti. Acaba hasta
mı oldu, yoksa başka bir şey mi oldu, diye düşünürken birtakım insanların
arasında genci gördü. Kadın da oraya gelmiş feryadı ayyuka çıkıyordu. Genç,
Hazreti Ömer'in heybetinden çok korkardı. Hazreti Ömer gadaba gelince
vücudundaki kıllar cübbesinden dışarı çıkardı. Fakat bu gadabı dîn için, islam
gayreti içindi. Dünya işlerinde gadablanmaz, mübarek kalbini dünyaya
bağlamazdı. Varlık onun yanında yoklukla bir, hatta yokluk daha kıymetli idi.
Hazreti Ömer genci o halde görünce:
- Ya Rabbi! Bu gence hüsn-i zannım vardır. Resulünün
hürmeti için beni bu zannımdan döndürme! diye münacatta bulundu. (Sonra genci
yanına çağırdı) Senin hakkında iyi düşünürüm. Bu çirkin işi senin yapacağını
zannetmiyordum, korkma, yakın gel, Hakk Teala doğru kullarının yardımcısıdır,
buyurdu. Genç:
- Bu kadın bana bir kaç
yıldır aşık olmuştu. Çok kere haber gönderdiği halde râzı olmamıştım.
Sonunda bir kocakarı hilesiyle beni evine çağırdı. Ondan sonraki hadiseleri de
birer birer anlattı. Hazret-i Ömer (Radiyallahu anhu):
- O kocakarıyı görünce tanır mısın? buyurdu.
Genç:
-
Evet tanırım dedi. Şehirdeki bütün kocakarıların dışarı çıkmaları emredildi.
Hepsi, bir yerde gizlenen gencin önünden geçtiler. Genç, hile yapan kocakarıyı
tanıdı.
Kocakarıyı
Hazreti Ömer'in huzuruna götürdüler. Hazreti Ömer'in heybetine dayanamayıp,
para için bu işi yaptığını ikrar etti. Kocakarı söyleyince, aşık olan kadın ne
yaptıklarını anlattı. Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu):
-
Kalkıp gencin ellerini çözüp, mendili ile başının kanını silip bağladı. Allahu
Teala'ya hamd olsun ki Resul-i Ekrem'in «Ümmetimden kardeşim Yusuf
(Aleyhis-selam)'un kendini Zeliha'dan sakladığı gibi yabancı kadınlardan
muhafaza
Hazreti
Ömer (Radiyallahu anhu) genç hakkında o kadar şikayetçinin olmasına rağmen Hakk
Teala'nın yardımıyla haklıyı buldu. Kocakarıya tam bir teveccühle bakınca,
kocakarı inkâr edemedi. Hazreti Ömer'in ruhi kuvveti ve tasarrufunun
çokluğundan huzuruna gelen kimseler hiç yalan söyleyemezdi. Bir mü'min ve
münafık karşısına gelseler kalb gözü ile tanırdı. Gelenlerin zahirlerine
bakmaz, kalblerine bakardı. Bunun için kendisine Faruk (hakkı batıldan çok iyi
ayıran) lakabı verilmişti. Dostluğu ve düşmanlığı Cenab-ı Hak için idi.
Gayretli idi isabetli fikirleri uygun tedbirleri vardı. Çok kere onun
görüşlerine uygun ayeti kerimeler gelmiştir.
29. Menkıbe: Hazreti Ömer
(Radiyallahu anhu) yanında bir kısım Ashab-ı Kiram ile Şam'a gidecekti. (Bazı
kitablarda Kudüs yazılıdır.) Bir devesi ve yanında Mugiyre isminde bir kölesi
vardı. Birer saat nöbetleşe biri deveye biner diğeri yaya deveyi sürerdi.
Hikmet-i Rabbani Şam-ı Şerife girecekleri zaman, deveye binme nöbeti Mugiyre'ye
gelmişti. Ashab-ı Kiram, Hazreti Ömer'in deveye binmesini, çünkü Şam'a
girecekleri zaman karşılayanların atlı, halifenin yaya olmasının ayıb olacağını
söylediler. Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu):
-
Nöbet Mugiyre'nindir. Ben nasıl binerim? buyurdu.
Ashab-ı
Kiram:
-
Lütfedip istirhamımızı kabul buyurun dediler. Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu):
-
Hala bu evhamdan kurtulmadınız, İslam dîninin kıymetini böyle mi anlıyorsunuz!
Hakk Teala'nın bize İslam dînini nasib etmesinden üstün şerefli bir şey var
mıdır? İslam dîni tacı başımızda, Resulünün şeriat elbisesi üzerimizde,
kelime-i şehadet dilimizde Kur'an-ı Kerim kalbimizde olduktan sonra,
başkalarına elbiseler giyerek gösteriş yaparak, deveye binmenin ne kıymeti
vardır? Yalnız Habib-i Ekrem'in ümmeti olmak şerefi bize yetmez mi? buyurdu.
Ashab-ı
Kiram bir şey diyemediler. Sonra Mugiyre:
-
(Allahu Teala'ya yemin ederek ashabın teşviki olmadan kalbinden geçtiğini
hakkını helâl edeceğini) deveye siz binin diye istirham etti. (Eğilip) sırtıma
basıp deveye bininiz dedi. Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) Mugiyre'nin tamamen
kalbten olan bu arzusunu kıramıyarak o gün deveye bindi.
Şam'a
girecekleri zaman İslam askeri arasında: «Buradan sağ salim çıkaçağımızı Hakk
Teala bilir. Bende kimin hakkı varsa gelsin, alsın» diye her tarafta nida
ettirdi. İslam askeri:
-
Senden kimse incinmemiştir. Kimsenin sizde hakkı yoktur, diyerek hayır dua
ediyorlardı. Yalnız kölesi Mugiyre Hazreti Ömer'in huzuruna vardı:
-
Efendim bir gün büyük bir suçum olmadığı halde, kulağımı çekip acıtmıştınız.
Hala o hakkım sizin üzerinizdedir, dedi. Hazreti Ömer:
-
Gel sen de benim kulağımı çek ödeşelim buyurdular.
Ashab-ı Güzin hep birden tekbir getirdiler. Çünkü acaib
bir manzara karşısında tekbir getirmek, arabların adeti idi.
- Ya Halife! Senin gibi adil melik gelmediğine ve
gelmiyeceğine şüphemiz yoktur. Kendi kölenin bu küstahlığı yapması doğru
değildir. Sonra efendinin kölesini terbiye etmesinde bir mahzur yoktur.
Kulağını çekmekle hiç bir şey lazım gelmez dediler. Kölenin başına toplanıp
azarladılar. Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu):
- Ona lütfen dokunmayın. Bu işin cezasını ahirette
çekmektense, dünyada çeker kurtulurum. Ya Mugiyre! Gel kulağımı çek, dünyada
helallaşalım, ahirette hiç bir şey kalmasın buyurdular.
Mugiyre Hazreti Ömer'in mübarek kulağını tutup, bir
miktar çekti. Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu):
-
Niçin fazla çekmedin? buyurdular. Mugiyre:
- Senin hakkının bende kalarak, ahirette kısas
yapılacağından korktum dedi.
İşte Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) böyle büyük bir zat
idi. Kölesinin dahi sözünü yerine getirdi. Kölenin efendisine karşı bu
muamelesi hayret edilecek bir işti. Fakat köle efendisinin, değil kalbinin
kırılması, bir toz bile konmıyacağını bildiği için bu hareketi yapmaya cesaret
etti.
30. Menkıbe:
Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) halife iken bir kaç bin
askeri harbe göndermişti. Harbe gidenlerin evlerine adam gönderip hallerini
sordurması ve geceleri kendisinin şehri gezmesi âdet-i şerîfesi idi. Bir gece
şehri dolaşıyordu. Bir evin önünden geçerken, ağlayan bir kadın sesi duydu.
Kulak verdi:
- Halîfe, kocamı harbe gönderdi? Biz burada aç, susuz
kaldık. Yarın çocukları götürüp halifenin kapısına bırakacağım, diyordu.
Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) dayanamadı. Gidip ambardan bir çuval unu sırtına alıp kadının evine
getirdi. Ateş yakıp yemek pişirdi. Çocukları kaldırıp yedirdi. Sonra kadından
özür diledi.
Şimdiye kadar sizin hâlinizi bilmiyorduk, ihtiyacınız
olursa hemen bize bildirin, diyerek ayrıldı.
Kadın Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)'in akıllara hayret
veren tevâzuu karşısında mahçub olup, hayır dualar etti. Hazreti Ömer
yeryüzünün halifesi iken bu derece tevazu gösteriyordu. Onu, bu büyüklüğü ile
candan sevmeyenin hâlini düşünmelidir. Bu menkıbe Taberi tarihinden alınmıştır.
Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)
çocukları doyurunca kadına:
- Senin kocanın şehid düştüğünü,
çocuklarının aç kaldığını Ömer evinde ne bilsin? Sen niçin Ömer'e gelipte
«Benim çocuklarım aç» diye söylemiyorsun dedi. Kadın:
- «Ömer benim kocamı harbe
göndermeyi şehid etmeyi bilir, ama yiyeceğimizi, çocukların aç kalacağını
düşünmez, bunları düşünemiyor. Bilemiyorsa niçin halife oluyor dedi. Hazreti
Ömer (Radiyallahu anhu) sabahtan kadını evine çağırttırdı ve maaşa bağlattı.
Kadın, baktı ki gece çocuklarına yemek pişiren, doyuran, yatıran, unu getiren
Halife Ömer'miş, yaptıklarına söylediklerine pişman oldu.
31.
Menkıbe: Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) İran'ı
fethetmek istiyordu. Ashab-ı Güzin ile meşveret edip asker topladı. Sa'd bin
Ebi Vakkas Hazretlerini başkumandan tayin edip gazaya gönderdi. İslam ordusu
yirmibin kişi idi. Kisra'nın ordusu şehirden dışarı çıkıp, İslam ordusunun
karşısında konakladılar. Kisra, Sâd bin Ebî Vakkas'a bir elçi göndererek ne
maksatla geldiklerini sordu.
- Biz Allah'u Teala'nın askeriyiz, sizi islam dînine
çağırmaya geldik kabul etmezseniz harb edeceğiz diye cevab verildi. Bu haber
Kisra'ya iletildi. Kisra:
- Yarın harb hazırlığına başlansın diye emir verdi. (İran
padişahlarına Kisra denir) O zaman ki Kisra'nın ismi «Yezidicerd» idi.
- İslam ordusu yirmibin, bizim ordumuz yüzbindir.
Onlardan niçin korkalım dedi.
Sabahleyin iki taraf atlara binip saf bağladılar. Davullar çalınıp bayraklar
dikildi. Bahadırlar hazırlandı. İki ordu birbirine girip, şiddetli muharebe
oldu. Gece olunca asayis davulu çalındı herkes çadırına döndü. Bir rivayette o
gece sabaha kadar dinlenmeden muharebe oldu. Kisra'nın pehlivanlarından Rüstem
bin Mihriban adlı bir ermeni uzun müddet muharebe meydanlarında bahadırlık
yapmıştı.
İslam ordusunu bir arap, içki içtiği için başkumandan
çadırına habs edildi. Muharebe esnasında Rüstem'in bir kılıçta İslam askerini
yere düşürdüğünü gördükçe, bu dînsize diş biliyordu. Başkumandan Sa'd bin Ebi
Vakkas Hazretleri o gün mak'atında bir
ağrı olduğu için muharebe yerindeki makamına tahtırevan ile gitmiş, atını ve
harb aletlerini çadırda bırakmıştı. O Arab Gazi, Sâd Hazretlerinin cariyesinden
rica ederek habs'den çıktı ve Sa'd Hazretlerinin atını ve harb aletlerini aldı.
Rüstem'in bulunduğu yere gitti. Önce nara atarak Rüstem'in üzerine hücum etti. Rüstem'i
titretti. Göz açtırmadan birinci hamlede Rüstem'i atından düşürüp, başını
gövdesinden ayırdı. Hemen çadırına döndü, habse girip cariyeye söyleyerek
zinciri boynuna taktırdı. Sad bin Ebi Vakkas Hazretleri o arap gaziyi kendi atı
ve kendi harb aletleriyle görünce, çadırına geldi. Vak'ayı cariyeden öğrendi.
Bu hâdiseyi halife Hazreti Ömer'e yazdı. Halife'de gazi Arabın cezasını
bağışladığı ve bundan sonra yapacağı hatalara göz yumulmak üzere bir cevab
gönderdi. Gazi Arab'da afv edildiğini öğrenince, artık içkiden tövbe etti.
Rüstem'in ölümünden sonra kafirler dağıldılar. İslam ordusu arkalarına düşüp,
kafirleri kıra kıra şehirlerine kadar sürdüler, kal'a kapısını kırıp içeri
girdiler. Yüzbin kafirin elli bininin öldürüldüğü rivayet edilmiştir. Sonra
İslam ordusu, Kisra'nın sarayına girdi. Hazinesini ele geçirdiler. Kisra'nın
bir oğlu ve bir kızını da esir ettiler. Böylece Ashab-ı Kiram Halifenin bu
gazasını tebrik ettiler.
Rivayet ederler ki : Hazreti Ömer, Kisra'nın kızını
ezvac-ı tahirattan tatlı dille ve şefkatli olan Ümm-i Seleme Hazretlerinin
huzuruna gönderdi. Böylece Müslüman olacağını ümid edip kızın cehiz eşyasını da
Beytü'l-Malın eminine vererek ayrı bir yerde saklanmasını emretmişti. Üç ay
sonra kız müslüman oldu. Hazreti Ömer'e bu haberi müjdelediler. Hazreti Ömer
hazinesinin kapısını açtırıp, kızın altın, inci, mücevher, atlas ve çeşitli
elbiselerini çıkardı.
Bunların aynen kıza teslim edilmesini emretti. Medine
halkı bu cehiz eşyasını görünce hayrette kaldılar. Kız cehizini görünce çok
sevinip Hazreti Ömer'e hayır dualar etti. Kızın adı Şehr-i Banu idi. Hazreti
Hüseyin'e nikah edildi.
Diğer bir kitapta Hazreti Halid
(Radiyallahu anhu) tarafından İran'ın fethedildiğini yazar.
32.
Menkıbe: Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) halife
iken bir bayram gelmişti. Herkes çocuklarına yeni elbiseler alıyordu. Hazreti
Ömer (Radiyallahu anhu)'in oğlunun elbisesi eski idi. Bayram günü çocuklar,
eski elbiseli olan hâlifenin mahdûm-u mükerremleriyle, çocukluk sebebiyle
istihza (alay) etmeğe başladılar. Hazreti
Ömer'in oğlu, ağlayarak babasının yanına geldi. Hazreti Ömer, oğluna şefkat
edip acıyarak Beytü'l-Mâlın emînini çağırdı. Oğlunun ağlama sebebini
anlattıktan sonra, gelecek ayın maaşından bir miktar vermesini istedi. Beytü'l-Mâl
emîni:
- Yâ Emîre'l-Mü'minin, yaşayacağınızı muhakkak biliyor
musunuz ki, hak etmediğiniz paradan istiyorsunuz? dedi. Hazreti Ömer
(Radiyallahu anhu):
- Allah'u Teâlâ'dan başka kimse bilmez, buyurdu.
- O zaman Yâ Halife! Yaşayacağınızı bilmedikten sonra ne
almanız size yakışır, ne de bizim vermemiz makul olur, dedi.
Hazret-i Ömer (Radiyallahu anhu), söylediğine pişman
olup, Beytü'l-Mâl emîninin sözünü beğendi, hayır dua buyurdu. Allah'u Teâlâ
çocuğun kalbine bir yolla teselli verip, her biri safâyı kalb ile gittiler.
Ey Mü'minler! Hazret-i Ömer (Radiyallahu anhu)'in (müslümanlara karşı yumşaklığı) hilmi ve
adaleti bu derece idi. Böyle büyük zat idi.
34.
Menkıbe: Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) zamanında bir gazadan çok ganimet malı ile
dönülmüştü. Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) bu malın beşte birini, hakkı
olanlara dağıtırken Hazreti Hasan (Radiyallahu anhu) geldi. Hazreti Ömer ona
bin dirhem gümüş verdi. Sonra Hazreti Hüseyin (Radiyallahu anhu)'de gelip, gaza
malından istedi. Ona da bin dirhem gümüş verildi. Daha sonra Hazreti Ömer
(Radiyallahu anhu)'in oğlu Abdullah geldi. Hazreti Ömer oğluna beşyüz dirhem
gümüş verdi. Abdullah:
- Efendim, ben yetişmiş gencim. Çok gazalarda Resûlullah
(Sallallahu aleyhi vesellem)'ın önünde çarpışıp nice başlar, kestim. Bana
beşyüz dirhem verdin! Halbuki henüz çok genç olan Hazreti Hasan ve Hüseyin
(Radiyallahu anhu)'e biner dirhem gümüş verdin. Bu nasıl olur? dedi. Hazreti
Ömer (Radiyallahu anhu):
- Sen onlarla beraber olmak mı istiyorsun? Onların
Hazreti Ali gibi babaları, Hazreti Fatıma gibi anneleri, Resûl-i Ekrem gibi
dedeleri, İbrahim gibi dayıları, Hazreti Ümm-i Gülsüm ve Rukiyye gibi
teyzeleri, Hazreti Tayyâr ve Âkıyl gibi amcaları (Radiyallahu anhu) vardır,
buyurdu.
Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)'in bu sözünü Hazreti Ali
(Radiyallahu anhu) duyunca:
- Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) boş yere
«Ömer, cennet ehlinin ışığı ve islâmın nurudur» buyurmamıştır, dedi. Hazreti
Hasan ve Hazreti Hüseyin (Radiyallahu anhu) bu hadîs-i şerîfi Hazreti Ömer
(Radiyallahu anhu)'e müjdelediler. Kağıt, kalem, isteyip bu hadîs-i şerifi
yazdı.
- Bu kağıdı vefat ettiğim zaman benimle beraber defn
edin. Bana sened olarak bu kâfidir, diye vasiyyet etti.
Hazreti
Ömer (Radiyallahu anhu) vefat edince o kağıdla berâber defn edildi. Sabahleyin
kabr-i şerifleri üzerinde kudret kalemiyle «Resûllullah, Ali, Hasan ve Hüseyin
doğru söylediler. Ömer, cennet ehlinin ışığı ve islâmın nurudur» diye yazılmış
bir kağıd buldular.
Bir
rivâyete göre: Hazreti Hasan ve Hüseyin'in hadîs-i şerifi müjdelemeleri üzerine
Hazreti Ömer bir kısım Ashâb-ı Kirâm ile
Hazreti Ali'nin evine gitti.
-
Ya Ali! Sen, Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'den «Ömer, cennet
ehlinin ışığı ve İslâmın nurudur» hadîs-i şerifini işittin mi diye sordu.
- Evet, duydum
dedi.
-
Öyleyse bana bunu yaz, buyurdu.
Hazreti Ali (Kerremallahu Veche): Bu yazı
Ali'nin Resûl-i Ekrem'den, onun da Cebrail (Aleyhis-selâm)'den, onun da Allah'u
Teâlâ'dan haber verdiği “Ömer cennet ehlinin ışığı ve İslâmın nurudur” hadîs-i
şerifi hakkındadır, yazısını yazdı. Hazret-i Ömer, bu kağıdı bir oğluna verdi:
-
Ölünce kefenime koyun, Hakk Teâlâ'nın huzuruna bu kağıdla beraber gideyim,
buyurdu. Definden sonra kabri şerifi üzerinde bulunan yazı bir rivâyete göre de
kabr-i şerifi üzerine kudret hattı ile Ali, Resûlullah, Cebrail ve Ben doğru
söyledik. En doğru söz söyleyen benim. Ömer cennet ehlinin ışığı ve İslâmın
nûrudur, şeklinde yazılmıştı.
35. Menkıbe: Hazreti Ömer (Radiyallahu
anhu) Sâriye Hazretlerini İslâm ordusunun başında olmak üzere bir gazaya
gönderdiler. Muharebe yapılan yerde, bir dağın eteğine konaklamışlardı.
Müslümanlar istirahat ederken, kâfirler dağın arkasından gelip, müslümanları
gafil avlamak istediklerinde Hazreti Ömer Medîne'de minber üzerinde cuma
hutbesini okuyordu. Hakk Teâlâ'nın, İslâm askerine re'feti olduğundan Hazreti
Ömer'in gözünden perdeyi kaldırıp, bir aylık uzaklıktaki muharebe yerini
gösterdi. Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu), islâm askerinin gafletini, dağın
arkasından düşmanın hücum edeceğini görerek:
-
Yâ Sâriye! Dağa, dağa!... diye üç kere seslendi.
Hakk
Teâlâ, Hazreti Ömer'in sesini Sâriye Hazretlerine işittirdi. Bunun üzerine
islâm ordusu arkalarını dağa verip kâfirleri hezimete uğrattılar. Hazreti Ali
(Radiyallahu anhu), o gün ve o saati bir tarafa not etti. Sariye Hazretleri
muharebedeki hâdiseleri anlatırken bu hâdiseden de şöyle bahsetti:
-
Bir cum'a günü bir dağın eteğinde konaklamıştık. Kâfirler hile ile bizi ansızın
basmak istediğinde «Yâ Sariye! Dağa, dağa!» sesini duydum. Biz de arkamızı dağa
verdik. Kâfirler hezimete uğradılar.
Bir
rivâyette: Bu hâdisenin Nihavend cenginde olduğu bildirilmiştir. Nihavend
vilâyetinin Kandsîhân köyündeki bir dağın bağındaki künbetin Harâ taşından bir
bacası vardı. Sâriye Hazretleri, Hazreti Ömer'in sesini o bacadan duymuştu;
hala bacaya teberrüken güzel kokular sürerler. Aşıklar gidip ziyaret ederler.
Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) Allahu Teala'nın: Ben
bir kulumu seversem; O'nun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı,
söyleyen dili ben olurum. (Sahih-i Buhari Tecrîd-i Sarih, Cild 12, Hadis No:
2042) hadîs-i kudsisine göre, Allahu Teala'nın gözü ile gördü. Gören gözü
Allahu Teala'dandı. Çağırması Allahu Teala'dandı. Allahu Teala'nın kendi
dilinde çağırması ile duyurdu.
36. Menkıbe: Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) zamanında bir gün
Medine-i Münevvere'de zelzele oldu. İnsanlar korktular. Hazreti Ömer
(Radiyallahu anhu):
- (Kamçısı ile
yere vurdu) Allah'ın izniyle sakin ol, buyurdu. Zelzele hemen durdu.
37. Menkıbe: Hazreti Ömer
(Radiyallahu anhu) zamanında Medîne'de yangın çıktı. Ashâb-ı güzin korkup
Hazreti Ömer'e bildirdiler. Hazreti Ömer: (Bir saksı parçası aldı. Üzerine)
Ey
ateş! Allah'u Teâlâ'nın izniyle sakin ol, diye yazdı. Bunu ateşe attılar.
Allah'u Teâlâ'nın izniyle hemen söndü.
Şeyh Abdulkadir Geylani Efendimiz Hazretlerinin
38. Menkıbe: Hazreti Ömer
(Radiyallahu anhu)'e bir melik elçi göndermişti. Elçi gelince Hazreti Ömer'in
sarayının olacağını zannediyordu.
- Onun sarayı
yoktur, şimdi şehri gezmektedir, dediler.
Elçi,
Hazreti Ömer'in gittiği tarafa doğru gitti. Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)
kamçısını başının altına koymuş uyuyordu. Elçi bu hali görünce, kendi kendine:
-
Şark ve garb halkı bu kişiden korkarlar. Burada kimse yokken onu öldüreyim,
herkes bunun korkusundan kurtulur, dedi. Kılıcını kaldırdığı anda Hakk Teâlâ
yerden bir arslan çıkardı. Elçinin üzerine saldırttı. Elçi korkusundan elindeki
kılıcı bıraktı. Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) uyandı. Bir şeyden haberi
yoktu. Ne olduğunu sordu. Elçi, başına gelenleri anlattı ve müslüman oldu. Hazreti Ömer'in hizmetinde
bulundu. Vefat edinceye kadar memleketine gitmeyip, Hazreti Ömer'in yanından
ayrılmadı.
39. Menkıbe: Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) bir kıtlık zamanında,
bir deve kurban edip, Medine-i Münevvere'deki fakirlere dağıtın diye emretti.
Eti
dağıtan, devenin semiz yerlerinden bir miktar ayırıp, bir tabak da halîfe için
pişirdi. Yemek zamanı halîfenin önüne koydu. Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu):
-
Bu yemek neredendir? diye sordu. Hizmetçi:
-
Efendim, emrettiğiniz deve etinden sizin hissenizdir, dedi. Hazreti Ömer'in
rengi değişti:
-
Benim gibi halifeye yazıklar olsun. Devenin iyi yerlerini kendisi yiyip, kötü
yerlerini fakirlere vermek çok çirkindir. Bu yemeği çoluk, çocuk sahibi bir
fakir aileye ver ve bir daha böyle bir şey yapma! Benim her zaman ki âdetim
olan yemeği getir. Halifenin haftada bir kere et yemesi kâfidir, buyurdular.
Hizmetçi
aldığı emir ile yemeği bir fakire verdi. Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)'e
âdeti üzere bir miktar zeytinyağı ile kuru ekmek getirdi. Hazreti Ömer
(Radiyallahu anhu), ekmeği yağa batırıp gönül rahatlığı ile yedi. Yerin ve göklerin sahibi olan Allah'u Teâlâ'ya şükür
etti.
40. Menkıbe: Hazreti Ömer
(Radiyallahu anhu) Medîne-i Münevvere'den (Allah şerefini artırsın). Hacc
yapmak üzere Mekke-i Mükerreme'ye gidip gelince seksen dirhem sarfettiği hesab
edildi.
- Çok
harcamışım, diye üzüldüler.
Nakledilir
ki: Medîne'den Hacca gidip gelirken yolda hiç çadır kurmadı. Harab bir yerden
başka gidiş ve dönüşte hiçbir yerde gölgelenmedi.
41. Menkıbe: Naklederler ki,
Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) halka, meşru olmayan bir işi yasak ettiği zaman
kendi ev halkını ve akrabalarını topladı. Onlara:
-
Halka, Allah'u Teâlâ'nın emri üzere falan şeyi yapmayı yasak ettim. Yasak
ettiğim işi yapmamaya sizler başkalarından çok dikkat ediniz.
Böylece
Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)'in yakınları başkalarından daha çok korkup, o
işi yapmamağa bütün gayretlerini sarfederlerdi.
42. Menkıbe: Hazreti Ömer
(Radiyallahu anhu), Havut'u düşmüş bir deveyi kovalıyordu. Hızlı koşan deveyi
ve halifeyi tesadüfen Hazreti Ali (Kerremallahu Veche) gördü.
-
Ey Emîre'l-mü'minîn bu ne hâldir, hayrola? diye sordu. Hazreti Ömer
(Radiyallahu anhu):
-
Bu deve Beytü'l-Mâlın devesidir. Havutunu düşürmüş kaçıyor. Onu tutup, havutunu
vuracağım ki Beytü'l-Mâla benim zamanımda bir bozukluk girmesin, buyurdu. Hazreti
Ali (Radiyallahu anhu):
-
Siz niçin koşuyorsunuz? Başka birini gönderebilirdiniz, dedi. Hazreti Ömer
(Radiyallahu anhu):
-
Yâ Ali! Bu iş benim zamanımda meydana geldi, benden sorulur. En
iyisi kimseye inanmayıp işimi kendim görmektir. Yoksa Hakk Teâlâ'nın huzurunda
mahcûb olurum, buyurdu.
Hazreti
Ali (Kerremallahu Veche):
- (Bu sözü duyunca derinden bir ah çekip ağlamaya
başladı). Yâ Ömer! Senden sonra gelenleri rahat bırakmadın. Çünkü herkes bu
yolda yürüyemez, sıkıntıya düşerler, buyurdu.
Nakledilir ki: Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) bir toplulukla
ağlamıştı. Sebebini sordular:
- Nasıl ağlamıyayım ki, Fırat kenarında bir çocuk
boğulsa, yârın kıyamet günü Ömer'den sorulur, buyurdu.
Yine naklederler ki: Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu):
- (Eline bir saman çöpü alıp) Ne olurdu ben bu saman çöpü
olsaydım. Annem beni doğurmasaydı. Bilinen, hatırlanan kimse değilde tamamen
unutulmuş olsaydım, buyurdu.
43.
Menkıbe: Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)'e Bizans İmparatorundan bir elçi gelmişti.
Hazreti Ömer'in hanımları bir altın borç ederek güzel kokular alıp şişelere
koymuşlar, elçinin hanımına hediyye göndermişlerdi. Elçi memleketine gidip
şişeleri hanımına verince, hanımı memnûn olup şişelere cevherler doldurarak
geri göndermişti. Hanımlar, cevherleri bir tabağa döküp bakarlarken Hazreti
Ömer (Radiyallahu anhu) içeri girdi. Bu cevherlerin nereden, nasıl geldiğini
sordu. Hanımları mes'eleyi anlattılar. Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu):
- Siz halîfe hanımı olmasaydınız, bu cevherler size
gelmezdi. Size gelen veya halifeye gelen hediyyeler, Beytü'l-Mâlındır. Ancak
bunların içinde, borç aldığınız bir altın sizindir, buyurdu.
Cevherler satıldı. Bir altın, borçlarını vermek üzere
hanımlarına verildi. Geri kalan tamâmen Beytü'l-Mâla kondu. Burada Hazreti Ömer
(Radiyallahu anhu)'in emirlerine hiç bir karşılık vermeden boyun eğen
hanımlarını da takdir etmek gerekir.
44. Menkıbe: Hazreti
Ömer (Radiyallahu anhu) Irak'a İslâm ordusunu gönderip, kısa zamanda Allah'u
Teâlâ'nın yardımıyla zafer kazandılar. Kiliseleri cami, puthanelerini mescid
yaptılar. Sağ, salim ve ganimetlerle döndüler. Hazreti Ömer'in huzuruna
vardıklarında halife İslâm ordusuna hiç bakmadı. Ne yaptınız? diye sual bile
sormadı. Halifenin bu muamelesi Ashâb-ı Güzine çok ağır geldi. Hazreti Ömer'in
oğlu Abdullah'ı mescidde görüp halîfenin onlara karşı alâkasızlığından şikâyet
ettiler. Hazreti Abdullah:
- Babamın huzuruna bu elbiselerinizle mi çıktınız? dedi.
Meğer İslâm ordusu, İran'ın ipekli elbiselerinden
giymişlerdi. Ashâb-ı Güzin, Hazreti Abdullah'ın işaretiyle gidip elbiselerini
değiştirdiler. Böylece Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)'in huzuruna
vardılar. Bu sefer Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu), bunları iyi karşılayıp her
birinin ayrı ayrı halini, hatırını sordu. Ashâb-ı Güzinden birisi cesaret edip
kalktı:
- Yâ Emire'l-Mü'minin! İlk görüşmemizde bize hiç iltifat
etmediniz. İkinci görüşmemizde çok iyi karşıladınız. Bunun sebebi nedir? diye
sordu. Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu):
- Sizi elbiselerinizi değiştirmiş görünce kendi kendime
«Ashâbı Güzin benim hayatımda elbiselerini değiştirdiler. Bir kaç gün sonra
Allah korusun kalblerini değiştirirler. Dünyayı sevmeleri artar. Yarın kıyamet
gününde Resûlulah (Sallallahu aleyhi vesellem)'a kavuşunca, «Yâ Ömer! Senin
halifeliğin zamanında benim Ashâbım elbiselerini değiştirdiler, sonra kalbleri
değişti. Niçin mânî olmadın? diye hitab eder, azarlar diye korktum» Onun için
İran'ın süslü elbiselerini giydiğiniz zaman her biriniz gözüme bir belâ dikeni
gibi göründünüz. Fakat elhamdülillah elbiselerini değiştirince, endişe ettiğim
tehlike ortadan kalktı. Size iyi muamelede bulundum, buyurdular.
Naklederler ki;
Harbden gelen ganîmetleri Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu), Ashâb-ı Güzin
arasında müsavi (eşit) olarak taksim etti. Oradan kablar içinde Acem
tatlılarından getirilmişti. Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) tadına baktı,
beğendi.
- Bu tatlılar yüzünden baba oğulu, kardeş kardeşi
öldürebilir. Bunları gazâda şehid olanların çoluk çocuğuna, yetimlerine verin.
Babalarının ayrılığı ile acı olmuş ağızları tatlılansın, buyurdular.
Hazreti
Ömer (Radiyallahu anhu)'in oğlunu recm etmesi:
Hz. Ömer'in çok adaletli olup
adaletten şaşmadığını görenler içinde bir yahudi kendi kendine "biz bu
recmi kendine yapılmasını planlayalım. Kendi evladına da aynı recm'i
uygulayabilecek mi?" dedi. Hz. Ömer'in oğlu hasta idi. Bir yahudi:
- Bende ilaç var, onu içersen
iyi olursun, dedi. Kandırdı. Çocuğa ilaçtır diye şarap içirdi. Çocuk ilaç
zannettiği için tereddütsüz içiyordu. Yahudi tekrar tekrar içirdi, iyice sarhoş
ettikten sonra kendi cariyelerini çok açık bir vaziyette çocuğun yanına gönderdi.
Ashabdan şahitler getirdi. Çocuk tam sarhoş olduğu için ne yaptığını
bilmiyordu. Çocuğu zina suçundan mahkemeye verdi. Şahitleri de getirdi. Çocuğun
zina ettiğini şahitler söyledi, ama bu işin yahudinin bir oyunu olduğunu
anlamışlardı. Yani ilaç diye şarap içirip tam sarhoş ettikten sonra bir oyun
olduğunu anladılar. Hz. Ömer kendi oğlunu, kendi mahkeme yaptı. Şahitleri
dinledi, kendi oğluna bekar olduğu için seksen değnek vurulmasına karar verdi.
Çünkü evli olursa taşa gömülüp öldürülür, bekar olursa seksen değnek vurulur.
Seksen değnekte bazı adam ölür, bazısı da ölümden zor kurtulur. Bu ise hem Yahudinin hilesi, hem de çocuk hasta idi.
Millet çocuğun recmini yani seksen değnek vurulmasını istemiyordu.
Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu):
- Seksen değnek vurulacak, dedi.
- Öyleyse biz vuralım dediler. Maksatları çocuğu
öldürmemekti. Bunu bilen Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu):
- Değneği ben vuracağım, dedi. Ölünceye kadar
vurulması lazımdı. Kırk değnek vurdu, çocuk öldü. Kırk değnekte ölüsüne vurdu.
Bilahare çocuğu, Ashabdan birisi rüyasında gördü. Çocuk için cennette iki makam
vardı. O zat çocuğa:
- Cennettekilerin her birisinin birer makamı var da,
senin neden iki makamın var? Çocuk:
- Şer'an ölünceye kadar değnek vurulur, öldükten
sonra vurulmaması lazımdı. Bana ise öldüktan sonra da kırk değnek vurdular.
Birinci makam, ölünceye kadar değnek vurdukları için, ikinci makam, öldükten sonra vurdukları
içindir. Allah razı olsun babamdan. Başkalarına kalsa değneği tam vurmayıp,
beni öldürmemeği düşünüyorlardı veya ölünceye kadar tam vurup kırk değneği
vurmayacaklardı. Babam kendi vurdu, tam vurdu. Öldüm, öldükten sonra da vurdu.
Babam olmasaydı başkaları tam vursa ölünce terketse bana yalnız bir makam
verirlerdi. Makamımın iki olmasını babam sağladı. (Mir'ât-ı Kâinat, Cild 1, s.
682-683 değişik şekilde rivâyet edilmiştir. Dört Büyük Halife Kitabı (Şemsüddin
Ahmed Efendi, Menkıbe: 33)