DÖRT BÜYÜK HALİFE KİTABINDAN ALINAN

HAZRETİ OSMAN (RADİYALLAHU ANHU) İLE İLGİLİ MENKIBELERİN DEVAMI:

 

 

19. Menkıbe: Kur'ân-ı Kerim'in toplanması hakkındadır: Halk arasında Kur'ân-ı Kerîmi Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)'ın topladığı meşhurdur. Fakat Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in Menâkıbı şerîflerinde ve Hazreti Azîzin (Kuddise Sırruh) «Güzide» isimli kitabından anlaşıldığına göre, Kur'ân-ı Kerim'i Hazreti Ömer ve Ashâb-ı Kirâmın ittifakı ile Hazreti Ebû Bekir toplamıştır. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) zamânında Irak ve Şam fetholunca halk arasında tamamlanmış hiçbir mushaf yoktu. Kur'ân-ı Kerim'i çeşitli şekillerde okuyanlar oluyordu ve birbirlerinin okumalarına yanlış diyorlardı. Huzeyfe b. Yemânî (Radiyallahu anhu) Irak'ı fethedip Şam'a vardı. Halkın Kur'ân-ı Kerim'i çeşitli şekillerde okuduklarını görüp üzüldü. Hazret-i Osman'ın huzuruna geldi:

- Yâ Emîre'l-Mü'minin! Yahudi ve Hıristiyanlar gibi Allahu Teâlâ'nın kitâbını değişik şekillere sokmadan evvel, bu ümmete yardım et, dedi. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) (bütün Ashâb-ı Kirâmı topladı. Kur'ân-ı Kerim'in okunmasında ihtilaf olduğunu anlattı.) Hazreti Ebû Bekir'in topladığı ana Mushaf'dan beş nüsha daha yazdırıp her birini bir vilâyete göndermeği, halkın bu mushaflara uymasını istiyorum, buyurdu. Ashâb-ı Kiram (Aleyhimürrıdvan):

- Ya Emîre'l-Mü'minîn! İsâbet buyurdunuz, dediler. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Ben de halife olsaydım, böyle yapardım, dedi.

Hazreti Osman ana mushafı Hazreti Hafsa (Radiyallahu anhu)'dan getirdi. Sa'id bin Âs Hazretlerine imlâ (bir dilin kelimelerini doğru yazmak ilmi) etmesini, Zeyd bin Sâbit Hazretlerine de yazmasını emretti.

Bir rivâyette imlâ için Abdullah bin Zübeyr, Sa'îd bin Âs ve Abdurrahman bin Hâris (Radiyallahu anhu) Hazretlerine emretmiştir. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu):

- (Bunlara) Eğer bir müşkülünüz olursa, Kureyş lügatına bakınız. Çünkü Kur'ân-ı Azimüşşan Kureyş lügatına göre inmiştir, buyurdu.

Kur'ân-ı Kerim'in imlâsını yapanlar, Bakara sûresinde bir âyet-i kerîmede takıldılar. Birisi tâbût, diğeri tâbûh okuyordu. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)'a arzettiler.

- Tâbût olacaktır, buyurdu.

Zeyd bin Sâbit (Radiyallahu anhu) beş mushaf yazdılar. Bunlara mushaf-ı  imâm denildi. Her biri bir memlekete gönderildi. Kur'ân-ı Kerim'de ihtilâf olduğu zaman bu mushaflara bakılıp, doğrusu öğrenilirdi. Birisi Mekke-i Mükerreme'ye, birisi Basra'ya, birisi Şam'a, birisi Kûfe'ye gönderildi. Birisi de Medîne-i Münevvere'de kaldı. Bir rivâyette yedi mushaf idi. Birini Yemen'e, diğerini de Bahreyn vilâyetine göndermişlerdi. (Bunlar «Aynî» ve «Güzide» kitablarından alınmıştır. Hazreti Osman'ın isâbetli fikri ve İslâmiyette hizmetinin büyüklüğü meydandadır.

Yine Güzide kitabında yazılmıştır. Kur'ân-ı Kerim'in tertibîni önce Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) bildirdi. Bildirilen tertibe göre en önce Kur'ân-ı Kerîmi Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) topladı. Nitekim daha önce bildirmişti.

 

20. Menkıbe: Gülşen-i Envâr kitabında bildiriliyor: Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) bütün gücüyle Kur'ân-ı Kerim'in yazılma işi ile uğraşırken, bir cum'a günü, cum'a namazını kılıp dua ettikleri sırada bir şahıs geldi:

- Ey vahy kâtibi! Tebbet sûresini fazilet bakımından ihlâs sûresinden evvel yazmak uygun olmaz, akıl da bunu kabûl etmez (Şeklinde acaib bir söz söyledi.) Maksadı bunun hikmetini öğrenmekti. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu):

- (O şahsın gözlerini silip) Bak, Levhi'l-Mahfûzu göreceksin, buyurdu. O şahıs bakıp, Levh-i Mahfuzda Kur'ân-ı Kerim'i gördü. Sûrelerin sırasının orada da aynı olduğunu gördü. Bu kerâmeti gören şahıs Hazreti Osman'a devamlı hizmette bulunup, vaktini ibadet ve ta'atte geçirdi. Biraz insafı olanlar Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)'ın büyüklüğünü buradan da anlarlar.

Hadîs-i Şerîfler bazılarına göre felan felan sahabe, bazılarına göre de felan felan sahabelerden alınmıştır diye rivayet edilir. Fethedilen yerler, bazı tarih kitablarında felan sahabe tarafından, bazı tarih kitablarında da diğer sahabe tarafından alınmıştır diye yazar. Hazreti Ökkâşe (Radiyallahu anhu)'nin kabri şerifi üç yerdedir. Veysel Karani Hazretlerinin  kabri şerifi de üç yerdedir. Hangi tarih kitabında, nerde şehid düştüğünü yazıyorsa o orda şehid edilmiştir. Diğeri de başka tarih kitabında başka yerde şehid edildiğini okur. Onu iddia eder. Aynı bunun gibi değişik görüşler vardır. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)'ın Kur'ân-ı Kerim'i toplayıp dercetmesi meşhurdur. Kitap haline o getirdi. Bu kitapta da aynısını yazıyor. Sonra da Hazreti Ebû Bekir tarafından toplanıp, Kur'ân-ı Kerim kitap haline getirildi, diyor. Dünya yüzünde islâm tarihini yazan kitapların sayısının ne kadar olduğunu bilen yok, çok fazladır. Esas güvenilir tarih kitablarında yine delillerini, güvenilir büyük sahabelerden alınanları; atalarımız, dedelerimiz, çok uzun müddet asırlarca okumuş, dilden dile söyleyerek ve aksini iddia etmeden  günümüze kadar Kur'ân-ı Kerim'in Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) tarafından toplanıp kitap  haline gelip getirilmiştir.

Daha evvel Kûr'ân-ı Kerim parça parça okunurdu. Sırası yoktu. Esas onu levh-i mahfuza bakıp ordaki âyetleri sırasına göre yazan Hazret-i Osman'dır. Allah'u Teâlâ o ilmi, o halı ona vermiştir.

Bilâl Babam, Hazret-i Osman hakkında şöyle buyuruyor:

Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)'ın kalbi mübareki Levh-i Mahfuza nazır idi, devamlı levhi mahfuzu görürdü. Kur'an-ı Kerimi levh-i mahfuzdaki yazılan sıraya göre yazdı,  buyurdu.  Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) Kur'an-ı Kerim'i kendi akıl görüşü ile değil, levh-i mahfuzdaki Kur'an-ı Kerim'in yazılı şekline göre sıraladı. Bu adama da onun kalbini tatmin için, levh-i mahfuzda aynı kendinin yazdığı sıra gibi yazıldığını gözü ile gösterdi. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) mübarek eliyle adamın yüzünü sıvadı ve baktırdı. Adam Levh-i Mahfuz'daki aynı surenin Hazret-i Osman'ın yazdığı sıra gibi olduğunu gördü ve ikna oldu.

Bazı kimseler levh-i mahfuz yazısının sabit olduğunu, ordaki yazının hiç değişmeyeceğini, bunun alın yazısı olduğunu, bir insanın başına gelecek, iş yapacağı şey, hepsi levh-i mahfuzda yazılı olduğunu, ömründe bu yazıların hiç birinin de değişemeyeceğini iddia ederler. Levh-i Mahfuz'da bir çok şeylerin değişebileceğine dair ayeti kerîme ve hadîs-i şerifler vardır.

«Ümmül Kitab olan levh-i mahfuz Allah'ın yanındadır. Dilediğini ondan siler, dilediğini sabit kılar.» (Sûre-i Rad, Ayet 39; Mir'ât-ı Kâinât, Cild 1, Sayfa: 31) Onun için levh-i mahfuz'da söylenen sözlerin bazısı değişebileceğinden, Allah'u Teâlâ'nın levh-i mahfuzda değişen şeyleri ve değişmeyen şeyleri kalbine o an için ilm-i hikmetle bildirmesidir. Musa (Aleyhis-selam)'nın Allahu Teala'dan alıp ve levh-i mahfuzda görerek söylediği sözlerin bazılarının değiştiği meşhurdur. Buna misal olarak Sure-i Kehf'te ki; Musa (Aleyhis-selam) Hızır (Aleyhis-selam) ile karşılaşınca, devamlı Musa (Aleyhis-selam)'nın sözü yanlış, Hızır (Aleyhis-selam)'ın sözü doğru çıktı. Musa (Aleyhis-selâm) şeriatın hükmünce, onun gereğince, levh-i mahfuza göre söylüyor. Hızır (Aleyhis-selâm) ledün ilmi ile Allah'u Teâlâ'nın o an için kendine bildirmesiyle söylüyor.  (Sure-i Kehf, Ayet 65) Hızır (Aleyhis-selam)'ın yaptıklarına, Musa (Aleyhis-selam) akıl yetiremedi. Kur'an-ı Kerim'de Kehf suresinde yazılıdır.

Musa (Aleyhis-selam); kavmine Allahu Teala'nın bildirmesiyle kış çok şiddetli olacak dedi, Allahu Teala'nın diğer bir dilemesi ile değişti, şiddetli kış olmadı.

Musa (Aleyhis-selam); ilk defa Allahu Teala'dan aldı, söyledi, ikinci defa yine Allahu Teala'dan aldı, söyledi. Böyle binlerce delil vardır. Levh-i Mahfuz'da yazılı olan işlerin süresini, Allahu Teala dilerse uzatır, dilerse kısaltır. Yoku var, varı yok eder.

 

21. Menkıbe: Hazreti Osman (Radiyallahu anhu): (Halifeliği zamânında) bir gulâmın kulağını çekmişti. Gencin kulağı acıyıp, mahzun oldu.

- Efendim, herkesin birbirinden hakkını alacağı kıyâmet gününü düşününüz, dedi. (Bu söz, Hazreti Osman'a tesir ettiğinden):

- Ey Gulâm! Sen de benim kulağımı çek, ödeşelim dedi. Genç, Hazreti Osman'ın mübarek kulağını çekti. Hazreti Osman:

- Biraz daha çek, buyurunca genç:

- Efendim, siz kıyâmet gününü düşünerek korktunuz. Ben de o gün kısas yapılmasından korkuyorum, dedi.

Yani bir sefer kulağını çektim, ödeştik. Fazla çekersem kısas olarak mahşerde benim kulağımı da sen çekeceksin. Sen  halife olduğun halde kulağını çektiriyorsun da, ben niçin korkmayayım demektetir.

 

22. Menkıbe: ..........Önceleri zekâtı âmiller  (devlet tarafından görevli zekat toplayıcılar)  toplardı. Şimdi sen mal sahiblerinin isteğine bıraktın! Böylece herkes gönlünün istediğine zekâtını veriyor, dediler. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) cevabında:

- Âmiller aldıkları zekât mallarını ziyân eder ve mal sâhiblerinden zorla ve istemeyerek alırlar. Mal sahiblerini serbest bırakarak, Beytü'l-Mâla kendi istekleriyle getirmelerini te'min ettim, buyurdu.

Buna göre zorla gidip zekat almak, istemek doğru değildir. Hele şimdi bazı alimlerimizin yaptığı gibi zekatı kendi namına, kendi yaptıracağı işe, kendi hayır kurumuna toplarsa, hiç olmaz.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu), Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) zekat toplamak için toplayıcılar gönderiyordu. Vermeyenlerden zorla alıyor fakirlere veriyorlardı. Şimdi  bunu biz topluyoruz. Biz hayır yola harcıyoruz, diyorlar. Halbuki Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e Allahu Teala:

- Onları sen yüzlerinden tanırsın, kimseden istemeye Allah'tan haya ederler öylesilleri ara, bul onlara ver. (Sure-i Bakara, Ayet 273) buyuruyor.

Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) kendi zamanında artık herkesin müslüman olduğunu ve müslümanında zekat vermek zorunda olduğunu, zekat toplayıcıların doğru toplayıp, doğru yerine vermediklerini göz önüne alarak, zekat toplamayı büsbütün kaldırmıştır. Ancak zekat almaya muhtaç fakirler kendi kendileri için toplarlar. Bu toplama alma, yığma, yeme, içme işlerinde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e sım sıkı sarılıp ibadet, taat, riyazet nefisle mücahede, az yemek, az uyumak, dünya kelamını az konuşmak vs... Bu gibilerle Resulullah'ın yaptığına hiç yaklaşmamak sadece ve sadece nefis arzusundan ileri gelir. Mesela: Kuşluk vakti yatıp uyumak sünnet, bu sünneti yapalım ama bu sünnetin başı var.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ve ashabı «geceleri kalk, secde ile kıyamla, sabahla» (Sure-i Zümer, Ayet 9) ayetine göre her gece kalkar, namazla, ibadetle, sabahlar. Sabah namazını kılar, kuşluk ve bir saat tefekkür bin ay ibadetten hayırlıdır. (Kimya-i Saadet, Sayfa: 692;  Marifetname, Sayfa: 689)  hadîsine göre kuşluk namazına kadar tefekkür edip, huzur yapar.  Daha sonra güneş doğduktan sonra ışrak namazını kılar. Kuşluk namazına kadar yine huzurda olur, kuşluk namazını kılar ve gaylule yani kuşluk uykusuna yatar. Bu yatışı çoğu zaman camide olur, bu da sünnettir. Yukarda Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in yaptıklarının hiç birisini yapma, camide kuşluk uykusuna yatmak sünnettir diye camide yat uyu. Bu neye benzer. Bir insan çok büyük, çok mühim bir iş, görür, yorulur, sonra yatar, uyur. Onu uyandırmazlar çok yorgun, çok büyük işler yaptı, yatsın uyusun. İstirahat etsin, uyandırmayın derler. Şimdi bizde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in yaptığı gibi aynısını yapıyor, gece yarısından sonra kalkıp teheccüt, gece namazı, ibadet, huzuru rabıta, tefekkür ediyor, ondan sonrada camide yatıyorsa sakın kaldırmayın yatsın denir. O biri de bunun hiç birisini yapmamış, yalnız sünnettir diye camiye gelip yatıyorsa, Ona da herkesin ibadet ettiği yer cami, burda eşek gibi ne yatıyorsun derler. Camide itikafa giren camide ayağını uzatıp yatamayacak kadar küçük bir yer çevirir. Orada gece-gündüz bütün vakitlerini ibadet taatle geçirir, beş vakit namazı hocanın arkasında kılar. Ayaklarını uzatmadan oturduğu yerde uyuklar, uyku çok ağır bastırırsa uyur. Uyanır uyanmaz abdest alır, yine ibadete devam eder.

 

25. Menkıbe: «Mesâbih-i Şerif de Hazreti Osman'ın menâkıbı bâbında hasen hadîs olarak Semâme bin Sezmi'l-Kuşeyrî'den rivâyet ediliyor:

Hazreti Osman'ın şehid edildiği gün, kendisi evinin muhâsara edildiğini anladı. Muhâsara edenlere hitaben:

- Hakk Teâlâ'ya yemin ediyorum ki, siz bilmiyorsunuz. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) Medîne'ye teşrif etti. Rûme kuyusundan başka içilecek tatlı su yoktu..

Arabistan'da tatlı su çok az bulunur, tuzlu su çoktur.

Kim Rûme kuyusunu satın alır, kendi kovası ile müslümanların kovasını aynı tutarsa, ona cennetteki kovası, Rûme kuyusundaki kovasından hayırlı olur, buyurdular. Kendi param ile o kuyuyu satın aldım. Siz bugün beni o kuyunun suyunu içmeğe bırakmıyorsunuz. Deniz suyu gibi tuzlu su içiyorum, buyurdu.

- (Hepsi birden) Evet, öyledir, dediler.

Şârih Gûrânî (Rahmetullahu Aleyh) İbn Abdilberr'den naklediyor:

Medîne-i Münevvere'de bir yahudinin örülü, suyu tatlı bir kuyusu vardı. Suyunu satardı. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Rûme kuyusunu kim alır, kendi kovasını müslümanların kovası ile berâber tutarsa,  cennetteki kovası bundan hayırlı olur, buyurdular. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) kuyuya varıp, Yahudi ile pazarlık etti. Yahudi kuyunun hepsini satmadı. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)'da, nöbetleşe bir gün kendisinin, bir gün Yahudinin olmak üzere yarısını satın aldı. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) kendi nöbet gününde kuyuyu müslümanlara serbest bırakırdı. Yahudi, nöbetinde suyu para ile satardı. Müslümanlar Hazreti Osman'ın nöbetinde iki günlük sularını alır, yahudinin nöbetinde kuyunun yanına uğramazdı. Yahudinin işi böylece bozuldu. Sonra:

- Ya Osman! İşimi bozdun, dedi. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) kuyunun diğer yarısını da aldı. (İlk yarısını on iki bin dirheme almıştı. İkinci yarısını sekiz bin dirheme aldı. Hepsini sebil etti.)

Yine Hazreti Osman: Allahu Teâlâ'ya ve İslâma yemin ediyorum, Mescid Ashâb-ı Kirâma dar geliyordu. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Falanın yerini kim satın alıp mescide katarsa, o yerden daha iyisine cennette kavuşur, buyurdu. O yeri kendi malım ile satın aldım, mescide kattım. Siz bugün beni o mescidde iki rek'ât namaz kılmağa bırakmıyorsunuz, dedi.

- (Hepsi) Evet, dediler.

- (Devam ederek buyurdu ki): Allahu Teâlâ'ya ve İslâma yemin ediyorum. Tebük gazâsında İslâm ordusunu kendi malım ile techiz ettiğimi bilmiyor musunuz?

- (Hepsi birden) Evet, dediler. Yine buyurdu ki:

- Allahü Teâlâ'ya ve İslâma yemin ediyorum. Resûl-i Ekrem, Mekke'de Sebir dağına çıkmıştı. Yanında Ebû Bekir, Ömer ve ben vardık (Radiyallahu anhu). Dağ sallanmaya başladı. Hattâ taşları döküldü. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) mübarek ayağı ile dağa vurdu.

- Yâ Sebir, sâkin ol! Üzerinde bir Nebi, bir Sıddîk ve iki şehid vardır, buyurdular. Hepsi tasdik ettiler. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu):

- Allahu Ekber, Kâbe'nin Rabb'ine yemin ederim ki, ben şehîdim diye üç kere tekrarladı.

Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) o zaman, kendisinin hak üzere, karşısındakilerin bâtıl yolda olduğunu kendi dilleriyle ikrâr ettirmek istemişti.

Mesâbih-i Şerîf'in aynı bâbında Süheyl (Radiyallahu anhu) rivâyet  ediyor: Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) (şehid olacağı gün): Resûl-i Ekrem, bana muhasara edenlere mukabele etmeyip sabretmemi vasıyyet buyurmuştu, dedi.

 

26. Menkıbe: Adiy bin Hâtem (Radiyallahu anhu) rivâyet etmiştir. Hazreti Osman şehid olunca bir ses duydum:

- Osman bin Affân'ı rahatlık ve saadetle, Rabbini gadabsız bulmasıyle gufran ve rıdvân ile müjdeliyorum, dedi. Etrafa baktım, kimseyi göremedim. (Şevâhidü-n-Nübüvve kitabından alınmıştır.)

 

27. Menkıbe: Yine Şevâhidü-n-Nübüvve kitabında bildiriliyor:

Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) şehadet şerbetini içtikten sonra mübarek cenazesi üç gün defn olunamadı. Üç günden sonra bir ses duyuldu: Osman'ı defn ediniz. Namâzını kılınız. Allahu Teâlâ ona rahmet etti, onu afv etti, diyordu.

 

28. Menkıbe: Yine Şevâhidü'n-Nübüvve'den alınmıştır: Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)'nın Bâki kabristanına defn etmeğe giderlerken, arkalarından bir büyük bulut meydana çıktı. Cenazede bulunanlar çok korktular, az kalsın cenazeyi bırakıp gideceklerdi? Bulutun içinden:

- Korkmayınız, cenâzeyi bırakıp gitmeyiniz. Biz de bu mübarek meyyitin namazını kılacağız, diye bir ses duyuldu. Sonra onların Hazreti Osman'ın namazını kılmaya gelen melekler olduğu anlaşıldı.

 

29. Menkıbe: Şevâhidü-n-Nübüvve kitabından tercüme edilmiştir:

Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) şehidlik mertebesine kavuştuktan sonra Fahrül-Kevneyn  ve Resûli's-Sekaleyn (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazretlerinin mescid-i şeriflerinin üzerine cinniler geldi. Üç gün, üç gece ağlayıp feryad ettiler. Herkes bunların ağlama ve feryâd seslerini duydu. Bu da Hazreti Osman'ın büyüklüğüne delâlet eder.

 

31. Menkıbe: Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)'nın kerâmetlerinden biri de, onun şehîd edilmesinden sonra dünyânın fitne ile dolmasıdır. Bu fitne Deccal ile son bulacaktır. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)'nın şehîd olmasına zerre kadar sevinen kimsenin, Allah korusun, Deccal zamanına yetişirse, ona uyacağından, Deccala yetişmemişşe kıyamet günü onunla berâber haşr olunacağından korkulur. Başta dört büyük halife olmak üzere Ashâb-ı Kiram'ın hepsini sevmeli, hürmet etmelidir. Hiç birine dil uzatmamalıdır. Hakk Teâlâ hepimizi dört büyük halîfeye ve Ashâb-ı Kirâm'ın her birine kalb ile buğz etmekten, kin bağlamaktan, dil uzatmaktan muhafaza buyursun! (Amin.)

 

32. Menkıbe: Molla Câmi Hazretlerinin yazdığı Şevâhidü-n-Nübüvve kitabından tercüme olundu. İbn Saîd Gıfârî adında birisi Hazret-i Osman (Radiyallahu anhu)'ın şehid olmasından sonra saâdet hanelerine girdi. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'dan kalma bir asâyı alıp, dizine karşı vererek kırmak istedi. Orada bulunanlar.

- Sakın o asayı kırma! Resûlullah'dan hâtıra kalmıştır, dediler.

İbn Sa'id asâyı kırmadı. Fakat Hazreti Osman'ın evine girip mübarek asayı kırmağa teşebbüs ettiği için, dizinde bir ağrı meydana geldi. Gün geçtikçe arttı. Bir yıl geçmeden öldü. Hakk Teâlâ gayret sahibidir. Dostlarına ihânet edenlerin dünyada ve âhirette hakkından gelir.

 

33. Menkıbe: Yine Şevâhidü-n-Nübüvve kitabından tercüme olundu: Büyüklerden birisi anlatıyor: Kâ'be-i Şerîfi tavâf ederken bir âmâ gördüm. Hem tavaf ediyor, hem de: «Ya Rabbi! Beni affet, günahımın afv edilmiyeceğini de biliyorum» diyordu. Amâya:

- Bu mübarek yerde böyle söz söylenir mi? dedim. Âmâ adam:

- Ben büyük bir günah işledim diyerek anlatmaya başladı. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) şehid olmadan önce, bir arkadaşımla Hazreti Osman şehid olursa, çıplak yüzüne birer tokat vurmaya and içtik. Şehid olunca evine gittik. Mübarek başı, hanımının yanında, örtülü duruyordu. Arkadaşım, maktûlün yüzünü aç, ona tokat vurmağa and içmişiz, dedi. Hanımı:

- Hazreti Osman'ın Resûl-i Ekrem ile sohbet ettiğini, iki kızını aldığını ve daha bir çok faziletlerini sayarak, bunları bilmiyor musunuz? Onun mübarek yüzüne vurmağa Allahu Teâlâ'dan korkmuyor musunuz? dedi.

- Arkadaşım utanıp geri çekildi. Ben, o sözlere aldırmadım. Yanına gidip, mübarek yüzüne bir tokat vurdum. Hazreti Osman'ın hanımı:

- Ellerin kurusun, gözlerin kör olsun. Allahu Teâlâ günâhlarını afv etmesin, dedi. Henüz kapıdan çıkmadan ellerim kurudu ve gözlerim kör oldu. Günahlarımın afv edileceğini de zannetmiyorum, dedi.

Zeyd Hazretlerinden rivâyet olunmuştur: Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)'nın şehid edilmesine kasd edenlerin hepsi kısa zamânda cünûna mübtela oldu. Deli olup helâk oldular. Abdullah İbn Mübârek (Rahmetullahi aleyh) bunu duyunca:

- Delilik, onlar için azdır, buyurmuştur.

 

35. Menkıbe: Hazreti Hüseyin (Radiyallahu anhu) rivâyet ediyor: Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)'ı şehid edenler pişman olup mescidde üzüntülerini söyleşirken, gökyüzünde insan şeklinde bir şahıs zuhûr etti. Elini Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'ın hücre-i sâadetine uzatıp, bir mushaf çıkardı.

- Siz Hazreti Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem)'in dinde ayrılık çıkaran, böylece fırkalara ayrılmağa sebeb olan, kimselerden uzak olduğunu bilmiyor musunuz? diye nidâ etti.

Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) sekseniki yaşında şehid oldu. Bakî kabristanına defn olundu. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)'nın anlattığımız faziletleri, deniz yanında bir damla, güneşe nazaran bir zerre gibidir.

 

38. Menkıbe: Kıymetli kitablarda yazılıdır: Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu) diyor ki: Bir gün Resûl-i Ekrem'in kızı Hazreti Rukiyye (Radiyallahu anha)'nin huzuruna vardım. Elinde bir tarak tutuyordu. Resûlullulah (Sallallahu aleyhi vesellem) şimdi çıktı. Bu tarak ile de babamın mübarek saçını ve sakalını taradım.

Bana:

- Osman bin Affan'ı nasıl buldun? diye sordu.

- İyilik ve hayır gördüm, dedim.

- Babanın cânı! Osman'a, hürmette kusûr etme! Ashâbım arasında ahlâk bakımından bana en çok benzeyen odur, buyurdu.

 

39. Menkıbe: Zübeyr bin Harrâş (Radiyallahu anhu) rivâyet ediyor:

Hazreti Ömer'in kızı Hazreti Hafsâ (Radiyallahu anha) hicretin üçüncü yılında, genç yaşında Bedir gazâsında bulunan Huneys'den dul kalmıştı. Babası, Hazreti Ebû Bekir'e ve Osman'a teklif etti. O sırada Resûlullah'ın kızı vefât ettiğinden her ikisi de özür dilemişti. Hazreti Ömer üzüldü.

Resûlullah bunu anlayarak:

- Yâ Ömer! Kızını, Osman'dan daha iyisi alacak ve Osman, Hafsa'dan iyisini zevce edinecektir. Sen kızını bana nikâh et, ben de kızımı Osman'a nikâh edeyim, buyurdular.

Böylece Hazreti Ömer'in üzüntüsünü gideren Hazreti Osman'ı nûra kavuşturan tekliflerini yaptılar.

 

40. Menkıbe: Ebû Hüreyre'nin rivâyet ettiği bir hadîs-i şerifte Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):

«Her kim üç şeyden kurtulursa kurtuluş onundur. Bunlar: Benim vefatım, deccal ve hak üzere olan halifenin şehid edilmesidir» buyurdular.

- Hak üzere olan halifenin kim olduğunu Leys'e ve İbn Lehbea'ya sordum:

- Bu halife Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) dediler.

 

41. Menkıbe: Ukbe bin Âmir (Radiyallahu anhu) bildiriyor: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) bir gün:

- Yâ Ebû Bekir ve Ömer! Siz ikiniz dünyada ve ahirette kardeşsiniz. Şimdi birbirinize selâm verip, musâfaha ediniz, buyurdu. Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)'in elini tutup musafaha etti. Resûl-i Ekrem tebessüm ederek:

- Yâ Ebû Bekir! Sen Ömer'in önünde olursun, yâni daha önce halife olursun, buyurdular. Sonra:

- Ya Zübeyr! Yâ Talha! Geliniz, sizi de birbirinizle dünya ve âhiret kardeşi yaptım. Birbirinize selâm verip musafaha ediniz, buyurdular.

Talha ve Zübeyr (Radiyallahu anhu) buyurulduğu gibi yaptılar. Aynı şekilde Server-i Âlem (Sallallahu aleyhi vesellem) Übey bin Kâ'b ile Abdullah İbn Mes'ûd'u, Ebû Ubeyde bin Cerrâh ile Ebû Huzeyfe'nin kölesi Sâlim'i, Üsâme bin Zeyd ile Ebû Hind'i birbiriyle dünya ve ahiret kardeşi tayin buyurdu. Ebû Hind, Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'e hacamat yapar, mübarek kanını alırdı. Hepsi birbirleriyle musafaha ettiler.

Bundan sonra Abdurrahman bin Avf, Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)'a  yüzünü döndürüp, Bakara sûresinin yüzellialtıncı âyeti kerimesini okudu. Bu âyeti kerîme birisinin vefat haberi gelince okunan: «Biz Allahu Teâlâ'nın (aciz kullarıy)ız. (Öldükten sonra yine) O'na döneriz» âyeti kerimesi idi. Hazreti Osman'a bakarak:

- Biz ne yaptık ki, Serveri Âlem bizim tarafımıza hiç bakmıyor. Allahu Teâlâ'nın gadabından ve Resûlünün azarlamasından yine O'na sığınırız, dedi. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) bu iki büyük sahabisine bakarak:

- Allahu Teâlâ'nın azamet ve celâli hakkı için söylüyorum. Hakk Teâlâ'nın, Resûlünün ve meleklerinin yanında kıymetlisiniz, ikram görenlerdensiniz. Fakat her ne zaman sizi söylemek istesem, Hakk Teâlâ'nın bu iş ile vazifelendirdiği bir melek bana mani olur. Bu ikisi zengindir, onları en sonra söylersin derdi.

En sevgili ashab olduğu halde, zenginleri en son söylemeyi Allahu Teala emrediyor, zengine fasıkta olsa zenginliğinden dolayı hürmet edenlerin vay haline!

Bunun gibi kıyâmet günü fakirlerin, sonra zenginlerin hesabı görülür. Siz ikinizde dünya ve âhirette kardeşsiniz. Siz de birbirinize selâm verip, musafaha edin, buyurdular.

Bunlar da buyurulduğu gibi yaptılar.

Sonra Resûl-i Ekrem bu ikisine:

- Râzı oldunuz mu? diye sordular. Onlar da:

- Râzı olduk, Allahu Teâlâ'ya hamd olsun ki, bizi mahcûb etmedi, dediler. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Sizin için biraz daha ilâve edeyim mi? buyurdular.

- Evet ya Resûlullah, dediler. Buyurdular ki:

- Sizler kardeş olduğunuz gibi benim de cennette kardeşim İlyâs (Aleyhis-selâm)'dır. Hakk Teâlâ'nın bir peygamberi olarak, ben Allahu Teâlâ'yı ve sizi şâhid tutuyorum. Dünyada ve ahirette kardeşlik verdiğim sizler bugün herkesin en iyisi, en üstünüsünüz, buyurdu.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in kardeşi Hazreti Ali (Radiyallahu anhu), [Dört büyük Halife Kitabı (16. Menkıbe), Sayfa: 257] İlyas (Aleyhis-selam) ve Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu)'dir. (Sahih-i Buhari Tecrîd-i Sarih, Cild 11, Hadis No: 1790)

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Mekke'lilerle Medine'lileri birbirine ahiret kardeşi yapmış. musafaha edip birbirlerine sarılmışlardı. Diğer zamanlarda yine ashabı birbirleri ile ahiret kardeşi yapmıştır.

Tarikatta Allah için kardeş olmak var. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den ve ashablardan kalan büyük sünnettir. Neden bu sünnet, tarikattan başkalarında yani şeriatta ve şeriat ehliyim diyenlerde yok. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in bir, iki, üç, beş değil en az binlerce kişiyi ikişer ikişer kardeş etmiştir. Hakiki tarikatın büyüklüğü burdanda anlaşılmaktadır.

Ahiret kardeşi kadınlar birbirleri ile erkekler birbirleri ile ahiret kardeşi olur. Musafaha eder, birbirlerine sarılırlar. Peygamberimizde dualarını yapar. Tarikatta ahiret için bu kardeş olmak vardır. Kadınlar birbirleri ile, erkekler birbirleri ile ahiret kardeşi olurlar. Günümüzde ki tarikatta da bu vardır. Peygamberimizin sünneti olunca hepimiz yapmamız lazım. Erkeklerle kadınların birbirleri ile ahiret kardeşi, ahiret bacısı olduk, aradan namahremlik kalktı gibi sözler yanlış ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in dediğine terstir.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyuruyor ki:

- Kardeş olun ikişer ikişer. (Altı Parmak, Sayfa: 476)

Elden tutma biat etmede, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in sünnetlerindendir. (Hayatü's-Sahabe, Cild 1, Sayfa: 226-227) Kitabımızın birinci bölümünde geniş olarak yazılmıştır oradan okuyunuz.

 

42. Menkıbe: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'a:

- Cennette yıldırım, şimşek olur mu? diye sordular. Buyurdular ki:

- Osman bin Affân bir köşkten diğerine giderken yüzünün nûru cennette şimşek gibi çakar.

Bir kısım âlimler, bu sebebten Hazreti Osman'a «Zinnûreyn» iki nûr sahibi denildiğini bildirdiler.

Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) uzun gecelerde ibadet edip, Kur'ân-ı Kerim okumaktan geri kalmazdı. Mübarek yanını yere koymaz, mübarek gözü ağlamaktan hiç kurumazdı.

 

43. Menkıbe: Nu'man bin Beşîr (Radiyallahu anhu)'den rivâyet ediliyor. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):

- İçinizde hayâ bakımından en sâdıkınız, Osman bin Âffan'dır, buyurmuştur.

 

45. Menkıbe: Câbir bin Abdullah ve Enes bin Mâlik (Radiyallahu anhu)'in bildirdikleri bir hadîs-i şerifte Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Mi'râç gecesi (Arş-ı Alaya çıkarken):

Birinci gökte: Bir mihrâb gördüm. Uzunluğu dört mil, eni bir mil ve bir mercan tanesinden idi. O mihrabın içinde Osman bin Affan'ın hüsn-i cemâlinin sûretini gördüm.

İkinci gökte: Bir mihrab daha gördüm. Kırk mil uzunluğunda on mil genişliğinde ve bir tâne inciden yapılmıştı. Onun da içinde yine Osman'ın yüzünü gördüm.

Üçüncü gökte: Bir mihrâb daha gördüm. Uzunluğu dörtyüz mil, genişliği yüz mil idi. Mavi renkli, kıymetli bir taş olan firûze'den yapılmış idi. Yine bu mihrâbın içinde Osman bin Affân'ın güzel yüzünün şeklini gördüm.

Dördüncü gökte: Bir mihrab daha vardı. Uzunluğu iki bin mil, genişliği bin mil idi. Yakut tanesinden idi. O mihrâbın içinde de Osman'ın güzel yüzünü gördüm.

Beşinci gökte: Üçbin mil uzunluğunda, ikibin mil genişliğinde bir mihrab gördüm. Kırmızı yâkuttan yapılmıştı. O mihrâbda da Osman bin Affân'ın hüsn-i cemalini gördüm.

Altıncı gökte: Dörtbin mil boyunda bin mil eninde bir mihrab daha gördüm. Bir tâne zebercedden yapılmıştı. O mihrabın içinde de Osman'ın güzel yüzünün şeklini gördüm.

Yedinci göktede bir mihrab vardı. Altıncı gökteki mihrâbın büyüklüğünde bir yeşil zümrüd tanesinden yapılmıştı. Osman bin Affân'ın güzel yüzünün şeklini o mihrâbda da gördüm. Her an melekler bölük bölük gelir, mihrabın önünde Hazreti Osman'ın sûretine karşı durur. Allahu Teâlâ'yı senâ ederlerdi:

- Yâ Cebrâil! Mihrabların içinde bulunan Osman bin Affân sûretleri ne zamandan beri oralara konulmuştur? dedim. Cebrail (Aleyhis-selâm):

- Allahu Teâlâ'ya yemin ederim ki, Hazreti Adem (Aleyhis-selâm) yaratılmadan dörtyüzbin sene evvel Hazreti Osman'ın bu mübarek sûretleri yedi gökte bulunan mihrablarda vardı.

Allahu Teala özenerek, bezenerek, yedi kat göklerde, Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)'nın mübarek cemalini en kıymetli mücevher taşlarla süsleyip, yapıp melekleri o resime bakmaya mecbur tutuyor. Sende fotoğraf iyi değil, günah gibi şeyler söylüyorsun. Melekler günah işlemeyeceğine göre alimin ilmi, halisi için dört dörtlük fotoğrafını taşımak caizdir. Demek ki bir alimin, büyük zatın fotoğrafını görürsen Allahu Teala'ya meleklerin yaptığı gibi hamd ve sena edilmesi lazımmış.

 Bu Hazreti Osman'ın (dünyaya geleceği, dünyaya gelince herkese örnek olacak) salih amellerinin ve hayırlı işlerinin bereketinden idi, buyurmuştur.

Bu sâlih amellerin:

Birincisi: Her gün oruç tutması idi.

İkincisi: Gece hiç yatmaması, bütün gecelerde namaz kılması idi.

Üçüncüsü: Fakirleri giydirirdi.

Dördüncüsü: Açları doyururdu.

Beşincisi: İhlâs sûresini çok okurdu.

Altıncısı: Kalbinde müslümanlara karşı hiç bir kini, hasedi, sûi zannı yoktu.

Yedincisi: Her acıya, belâya, musibete sabır eder, gadabını yener, kimseye şikâyet etmezdi.

Allahu Teala; Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) yaratılmazdan 400 bin sene evvel Hazreti Osman'ın suretlerini, yedi kat göklere resmini süsleyerek koyuyor ve bütün melâikeler onu ziyaret ediyorlar. Kıyamete kadar devam ediyor. Bazı ham sofularda resim caizdir, değildir, resim olan eve melek girmez, diyorlar. Eski putperestler gibi tapmak amacı ile taşırsa caiz değildir.

Yazıklar olsun! dinimizde fotoğraf yok, bakmak iyi değil haramdır, küfürdür gibi konuşanlara!

Dört Büyük Halife kitabında; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bunu söylediğine göre Allahu Teala bir göğe bir tane fotoğrafını yapıp meleklerin hepsini ziyaret ettiremez miydi? Hem de fotoğrafı en kıymetli mücevher taşlarından yaptırıyor. Sizde Hazreti Osman ve onun gibilere, onun yolunda tam gidenlere, kendine fotoğrafına Allah için, din için, islamiyet için aynı kıymeti verin demektir. Bu kıymet verme bir kafirlerin put veya resim yapıp, ona Allah'tır diyerek taparak taşımaları veya put şeklinde yapıp, ziyaret etmeleri gibi değildir.

İkincisi: İlim Allahu Teala'nın sıfatlarından bir tanesidir. İslamiyete, onun dînine, kendine, hürmeten bu alim Allahu Teala'nın sıfatını üzerinde taşıyor diye hürmet eder. Buna hürmet, Allahu Teala'ya hürmettir diye ziyaret etmek, bakmak, taşımak, sevabtır. Dünya yüzünde sevab olmayan amel de yoktur, günah olmayan amelde yoktur. İnsanın niyeti, fikri, amelini günah veya sevab eder. Kibir, gurur için ona dîni bakımdan değilde, kafirlerin verdiği kıymet gibi kıymet vererek, taşınan canlı-cansız şekil veya düz ne olursa olsun haramdır. Kitabımızda fotoğraf konusun çok büyük delillerle  fotoğrafın niyete göre caiz olabileceğini geniş olarak anlattık, oraya bakınız. (Birinci bölüm, Sayfa: 231'den okuyunuz.)

 

46. Menkıbe: Ebû Osman Hayrî (Rahmetullahi Aleyh) «Letaif» kitabında yazmıştır. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

- Mi'raç gecesi dünya göğüne çıktığım zaman, Osman'ın sûretini gördüm.

- Bu mertebeye ne ile eriştin? dedim.

- Gece namaz kılmakla dedi. İkinci göğe vardım. Osman bin Affan'ın sûretini, orada da gördüm.

- Bu mertebeye ne ile eriştin? diye sordum.

- Kur'ân-ı Kerim okumakla dedi. Aynı şekilde bütün göklerde sûretini gördüm. Hepsin de:

- Bu mertebeye ne ile eriştin? diye sordum. Üçüncü gökte:

- İhlas sûresini okumakla, dedi. Dördüncü gökte:

- Resulullah'ın akrabasına nasihat etmekle.

Beşincide:

- Mescidde itikaf etmekle, altıncıda:

- Hakk Teâlâ'dan haya etmekle, yedinci gökte:

- Musibetlere ve belâlalara sabretmekle cevabını verdi.

 

Sakın itiraz etmeyin! İtiraz Resulullah'a olursa küfürdür. Resulullah'a tabi olmak farzdır.

Ayet: Allahu Teala'ya ve Resulüne itaat edin. (Sure-i Nisa, Ayet 69)

 

47. Menkıbe: Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) Zinnûreyn denilmesinden biraz bahsetmiştik. Daha fazla açıklayalım: Hakk Teâlâ, Musa (Aleyhis-selâm)'ya iki nur vermişti. Bunlar, Tevratın nûru ile Yed-i Beydâ'nın nuru idi.[1] Hazreti Osman'a da iki nûr vermişti. Bu sebeble «Zinnureyn» derler. Bir de bilindiği gibi Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'ın Rukiyye ve Ümmü Gülsüm adlı iki kızını birbirinden sonra aldığından «Zinnûreyn» denir. Hazreti Ali'nin övünmesi, Resûl-i Ekrem'in bir kızını aldığındandı. Hazreti Osman'ın övünmesi Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'den daha fazla olur. Başka bir söz olarak da, Hazreti Osman iki kere hicret ettiği için «Zinnûreyn» denilmiştir. Başka bir söze göre de iki nur iki gazadır. Birisi Bedir, diğeri Hudeybiye'dir. Bedir gazasında Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Yâ Osman! Ben sendenim, sen de bendensin buyurdular.

Böylece hem kendi nûrunu, hem de benim nûrumu tutarsın demektir. Hudeybiye gününde bî'ât-ı Rıdvan'da:

- İşte bu iki elimin birisi de Osman'ın elidir. Böylece biat-ı Rıdvan ettim, buyurdular. (Hudeybiye gününde, bi'at-ı Rıdvan'da) Resul-ü Ekrem'in:

- (İki mübarek eli birbirine değince, bir elinden güneş gibi, diğer elinden ay gibi iki nûr parladı.) Server-i Âlem):

- Bu iki nûr, Osman'ın nûrudur. Benim ebedi olarak cennette refîkimdir, buyurdular.

İki nûr için bir söz de, gündüz tuttuğu oruçların ve gece kıldığı namazların nurudur, denildi. Bu iki nûrun biri imân, biri Kur'ân nurudur, diyenler de oldu. Biri zâhirinin nûru, biri de bâtınının nûrudur, diye de söylendi. Herkesin ittifakı ile Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) ehl-i imânın şeyhi idi. Yetimlere, dertlilere, ihtiyar kadınlara, âmâlara yardım ederdi. Medîne-i Münevvere'de bir aç veya çıplak kimsenin olduğunu duyarsa o fakiri doyurmayınca veya giydirmeyince, kendisi yemez ve giyinmezdi. Hazreti Osman, Şeyh-i Kur'ân idi. Yani kendi el yazısı ile dört Kur'ân-ı Kerim yazıp, âlemin dört bir tarafına gönderdi. Yirmi küsur sene yatsı namazından sonra dört rek'ât namaz kılardı. Her rek'âtta Fatiha sûresinden sonra, kırk İhlâs-ı şerif okurdu. Sonra dört bin tesbih, tehlil ve dua okurdu. Bunlardan sonra Kur'ân-ı Kerim'i namazda hatmederdi. Bir kavle göre bu hatmi, vitir namazında tertib ve tertil ile okurdu. Bu üstünlüklerin üzerine şehadet mertebesine de kavuştu.

Allahu Teala'nın sözü, en az iç içe yedi mana taşır. Yedi sefer tefsir olunur. Sayısı kırka, altmışa kadar tefsir olunan ayetlerde vardır. Peygamberimizin sözleri de aynıdır. O da en az yedi sefer tefsir olunur. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) hakkında Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) iki nur sahibi demesini alimler, herkes kendi bilgisine göre söylüyor, hepside gerçektir ve doğrudur.

Bir hadîs-i şerîfte Serveri Âlem (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdular ki:

Mi'râç gecesinde:

- Yâ Rabbi! Osman bin Affan senin hesabın için haya eder, dedim. Hakk Teâlâ:

- Ey Resûlüm! Bütün mahlukları hesaba çeksem, Osman bin Affân'ı hesaba çekmem! Ondan hesabı kaldırmışım, buyurdu.

 

48. Menkıbe: Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'ın evinde hiç yiyecek kalmadığını, ezvâc-ı tâhirâtın renklerinin açlıktan değiştiğini işitti. Resûl-i Ekrem mescidde namaz kılıyordu. Bu hâli haber alan Hazreti Osman, Selmân-ı Farisî (Radiyallahu anhu) Hazretlerine:

- Niçin bana önce haber vermedin? diye hitabta bulundu. Hemen bir semiz koyun, bir miktar bal ve bir çuval un getirdi. Hazreti Âişe (Radiyallahu anha)'nin evine götürdü.

- Yâ Âişe! Yâ Mü'minlerin annesi! Resûl-i Ekrem'in bunları hanımları arasında paylaştıracağını tahmin ediyorum. Hiç paylaştırmasın, ben bütün ezvâc-ı tâhirâtın evlerine bu kadar gönderdim, dedi. Hazreti Âişe diyor ki:

- Emrettim, koyun kesildi. Ekmek pişirdim. Sultan-ı Kâinat (Aleyhi-ef-dalü't-Tahiyyat) Mescidden teşrîf ettiler. Unu, ekmeği ve balı görünce:

- Bunlar nereden geldi? diye sordular. Hazreti Osman'ın getirdiğini söyledim. Diğer hanımlarına da taksim etmek istediler. Hazreti Osman'ın sözünü söyledim. Mübarek ellerini duâya kaldırıp:

- Ya Rabbi! Osman'ın geçmiş ve gelecek, gizli, âşikar bütün günahlarını affet, diye dua buyurdular.

 

50. Menkıbe: Bir gün Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazreti Âişe-i Sıddîka (Radiyallahu anha)'nın evinde idi. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) dört deve yükü buğdayı Fahr-i Kâinât Hazretlerine hediye gönderdi. Hizmetçileri geri gelince:

- Efendimiz gönderdiğiniz buğdayları Fahr-i Kâinat Hazretleri muhâcirine verdiler, dediler.

Hazreti Osman dört deve yükü buğday daha gönderdi. Resûl-i Ekrem Hazretleri bunları da Ensâr'a verdiler. Hazreti Osman dört deve yükü buğday daha gönderdi. Resûl-i Ekrem bunu da hanımları arasında pay edip, evlerine gönderdi. Sonra hizmetçilere:

- Efendinize ne kadar buğday gelmişti? diye sordular.

Hizmetçiler oniki yük buğday gelmişti, dediler. Server-i Âlem Hazreti Osman'ın evine hiç bırakmadan bütün buğdayları kendisine gönderdiğini anladı. Mübarek ellerine kaldırıp:

- Ya Râbbi! Osman'ın ihsânından aciz oldum. Bana ihsan edenlerin hepsinin karşılığını, mükafatını verdim. Fakat Osman bin Affân'ın ihsânının karşılığını vermekten âciz kaldım. Sen ona en iyi karşılığı ver! buyurdu. Derhal Cebrail (Aleyhis-selâm) geldi.

- Yâ Resûlullah! Allahu Teâlâ sana selâm eder: «Osman'a selâmımı söyle. Biz ondan razı olduk. Onu cennette sana komşu edeceğim. Arasat hesâbını ondan kaldırdık. Sen onu mükâfatlandırmaktan âciz kaldın ise, biz ona mükafat vermekten aciz değiliz, buyurduğunu haber verdi.

 

51. Menkıbe: Bir gün Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) yedi tabağı, altın ile doldurup, yedi hizmetçinin eline verdi. Resûllullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'a hediye gönderdi. Hizmetçiler tabakları huzura koydular. Server-i Âlem:

- Peki gidin, efendinize selam söyleyin, buyurdular. Hizmetçiler:

- Yâ Resûlullah! Efendimiz tabaklar ile beraber bizi de, size hediye gönderdi, dediler. Sultan-ı Kâinat Hazretleri:

- Ya Rabbi! Osman'ı sana havale ettim, buyurdular. Derhâl Cebrail (Aleyhis-selâm) geldi. Allahu Teâlâ'nın:

- Ey Resûlüm! Osman'a benden selam söyle, Hud ve Na'im cennetlerini bu hediyesine karşılık olarak ona bağışladım, buyurduğunu haber verdi.

 

52. Menkıbe: Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) Fatımatü-z-Zehra'yı nikah edeceği zaman, kendi zırhını satılması için pazara gönderdi. Zırhın parası ile düğün masrafı yapacaktı. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) pazardan geçerken Hazreti Ali'nin zırhını tanıdı. Dellâlı çağırdı:

- Bu zırhın sahibi, buna ne kadar istiyor, dedi.

- Gel, parasını vereyim, buyurdu.

Evine gittiler. Zırhı dellâldan alıp, parasını verdi. Sonra bu zırh ile beraber dörtyüz dirhem daha ilâve edip, Hazreti Ali'ye gönderdi.

-Bu zırh senden başkasına lâyık değildir. Bu dörtyüz dirhemi de düğüne harca ve bizi mazur gör, buyurdu.

 

53. Menkıbe:  Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)'ın Şam'dan yüz deve yükü buğday kervanı gelmişti. O sırada Medine-i Münevvere'de kıtlık vardı. Ashab-ı Kiram (Aleyhimür-Rıdvan) Hazreti Osman'ın kervanının geldiğini, satılık buğdayı olduğunu işittiler. Gidip satın almak istediler. Bir menn'e [1. 05 litre hacminde 875 gram ağırlığında buğdaya) yedi dirhem kıymetinde para verdiler. Hazreti Osman:

- Satmam dedi. Sebebini sordular.

- Sizden fazla para veren, kim fazla verirse ona veririm buyurdu. Ashab-ı Kiram üzülerek döndüler. Hazreti Ebu Bekir'in huzuruna vardılar.

- Ya Emir'el-Mü'minin Hazreti Osman'ın bu gün malı geldi bir menn ölçek buğdaya yedi dirhem verdik vermedi. Sizden fazla veren, sizden daha iyi alıcım var, ona vereceğim dedi. Resulullah'ın ashabına böyle cevab vermek doğru olur mu? Bu kıtlık zamanında Muhacir ve Ensar gibi üstün kimselere vermeyip daha fazla para istemesi ona yakışır mı? dediler. Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu):

- Siz Osman hakkında kötü düşünmeyiniz. Aranızda bir münakaşa da çıkmamıştır. O Resulullah'ın Me'va Cennetinde refikidir. Resul-ü Ekrem'in damadı olmak şerefini kazanmıştır. Her halde siz onun sözünü yanlış anladınız, beraber gidelim buyurdu. Beraber kalkıp Hazreti Osman'ın yanına vardılar.

- Ya Osman! Ashab-ı Kiram senin bir sözüne üzülmüştür buyurdu. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu):

- Evet ya Halife-i Resulullah! Onlardan iyi olan, bire yediyüz veriyor. Bunlar bire yedi veriyorlar. Biz buğdayı bire yediyüz verip alana verdik buyurdu.

Bundan sonra yüz deve yükü buğdayı Medine-i Münevvere'de bulunan fakirlere dağıttı. Yüz deveyi de kurban etti. Ebu Bekir Sıddık (Radiyallahu anhu):

- (Buna çok sevindi. Kalkıp Hazreti Osman'ın alnından öptü.) Ashab-ı Kiram'ın, senin sözündeki inceliği anlıyamadıklarını önceden sezmiştim buyurdu.

Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu) o gece Resulullah'ı (Sallallahu aleyhi vesellem) o gece rüyada gördü. Güzel elbiseler giymiş, mübarek başına sarık sarmış, elinde bir demet menekşe ile tebessüm buyurarak bağdan geliyordu. Hazreti Ebu Bekir Sıddık:

- Ya Resulullah! Nereden teşrif buyuruyorsunuz? dedi. Server-i Alem:

- Osman bin Affan'ın ziyafetinden geliyorum. Çok iyi sadaka verdi. Allahu Teala'da ona dörtyüz yük misk ve anber verdi buyurdu.

 

54. Menkıbe: Bir hadîs-i şerîfte Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdular ki:

- Osman bin Affan'ın şehid edilmesini okuyan, dinleyen veya düşünen her zamanki müslümanların, üzülüp gözünden yaş gelirse, ölüm zamanında, La büşrâ (müjde yok) nidasını işitmez. Onun gözü kabir ve kıyamette karanlık ve körlük görmez. Gönlü, dünyada ve ahirette ayrılık derdini bilmez.

 

55. Menkıbe: Hazret-i Aliyyü'l-Mürteza (Radiyallahu anhu) Resûlullah'dan kıyamet günü önce kimin hesabı görülür? diye sordu. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Önce benim, sonra Ebû Bekir'in sonra Ömer'in, sonra senin hesabın görülür buyurdular. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Yâ Resûllulah! Hazreti Osman'ın hesabı nasıl olur? diye sordu. Server-i âlim (Salallahu aleyhi vesellem):

- Bir zaman Osman'a bir işim düşmüştü. O işi Osman'ın gizli yapmasını istedim. O da isteğimi gizlice yerine getirdi. Ben de Hakk Teâlâ'nın Hazreti Osman'ın hesâbının gizli yapılmasını arzı ettim, buyurdu.

- Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)'ın her zaman ettiği duâsı:

«Ya Rabbi! Dinimi, İslâmımı, emânetimi, imânımı ve kuvvetimi sen muhafaza buyur, idi.

(Dört Büyük Halife (Şemsüddîn Ahmef Efendi) isimli Kitabtan alınan Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) hakkında ki menkıbelerin tümü burada tamam olmuştur.)

 

 

Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)'ın vefatı:

 

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in vahiy katibi olan Mervan ibn-i Hakem, Ali İmran suresini kasıtlı olarak Ali Mervan suresi yazdı. Çünkü Kendinin dedelerine Mervan denirdi. Mervan evlatları diye kasıtlı olarak yanlış yazdı. Yani ayette Allahu Teala'nın İmran evlatları Hazreti Meryem soyundan gelen ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i de içine alan İmran suresi, Peygamberimiz'i ve dedelerini anlatıyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) kendisine:

- Niçin Ali İmran yazmadında Ali Mervan yazdın? diye sordu. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e:

- Sen böyle dedin, bende öyle yazdım dedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Ben öyle demedim, ben Ali imran yaz dedim dedi ve bu adama dönerek:

- Ey ümmeti ashabım! Bu adam'ın kalbi niyeti bozuk. Bunlar şimdiki yaptığı gibi sonunda da aynı fitneliği yaparlar. Çok büyük islam kanının dökülmesine sebeb olurlar dedi. Onları Medine'den dışarı bir günlük mesafeye sürdü. Sana Medine şehrine gelmek yasak dedi. Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu) halife olunca, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bir günlük yola sürdü diye kendisi de bir günlük yol daha sürdü. Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) Halife olunca, o da bir günlük yol yine sürdü. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) halife olunca onlar Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)'a akraba idi. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)'a geldiler. Halife olarak akrabamız tek sensin senden sonra da kimse akrabamız olmaz. Sen bizi affeder Medine'ye getirirsen, getirdin. Getirmezsen her gelen halife bizi sürerse Afrika'ya gideriz diye yalvarıp yakardılar ve Hazreti Osman'ı acındırdılar. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) bunlara af çıkardı. Ve Medine'ye getirdi. Halk Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)'ın evinin önünde toplandılar ve:

- Bunları Resulullah sürdü. Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu), Ömer' (Radiyallahu anhu)'de sürdü. Sen af çıkardın. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e bunlar hakkında şimdiki yaptığı fesatlık gibi sonradan bunlar çok büyük fitne çıkarırlar. O fitne neticesinde çok fazla islam kanı dökülür, dememiş miydi? Niçin getirdin? Niçin eve aldın? dediler. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu):

- Bunlar benim akrabamdır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in o sözünü bende biliyorum. Bunları evime alacağım, kontrol altında bulunduracağım, fitne çıkarttırmayacağım. Ben dünyadan gittikten sonra da dilediğiniz yere sürün dedi. Kalabalık dağıldı. Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu)'in oğlu Muhammed işsiz kalmıştı. İş için Hazreti Osman'a geldi. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) kendini küfe valiliğine tayin etti. Mervan İbn-i Hakem ve çocukları Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)'ın yanında katipti. Onlara bu Muhammed'i Kufe valiliğine tayin ediyorum. Tayinini yazın dedi. Onlar şöyle yazdı:

- Bu adamı oraya varır varmaz başkan edin. «Feyakbiluhu» diye yazdı. Hazreti Osman'a gösterdi. Hazreti Osman mühürledikten  sonra aynı yazının üzerine iki nokta koydu. Arapçada «Feyakbiluhü» diye yazarsa başkan edin. «Feyaktuluhu» diye yazarsa öldürün, manasında idi. Eski yazıda arada harf  yok nokta var. Aynı yazının altına bir nokta korsan başkan et, üstüne iki nokta korsan öldür olur. Bunlarda Hazreti Osman'a göstertmek için Feyakbiluhu yazdılar, Hazreti Osman mühürledikten sonra üstüne iki nokta koydular aynı yazı öldürün oldu. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in bunlar ne zaman olsa fitne çıkarırlar sözü doğru çıkmıştı. Ve mektubu Ebu Bekir'in oğlu Muhammed'e verdiler. Muhammed Hazreti Ali'nin evine geldi. Hazreti Ali:

- Nereye gidiyorsun? Muhammed:

- Hazreti Osman beni Kûfe'ye tayin etti. Kûfe'ye vali olacağım dedi. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Kûfe valiliği senin hakkında hayırlı değil, derhal ondan vazgeç dedi. Muhammed:

- Hazreti Osman benim hakkımda kötülük düşünür mü? dedi. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Hayır düşünmez?

- Öyle ise niçin gitmeyeyim. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Senin aleyhine arada dönen bir dolab var. Allahu Teala bunu benim kalbime doğduruyor. Kim, nasıl, ne şekilde yaptığını bilemiyorum. O zamanda Kufe yolunun üstünde yırtıcı aslanlar vardı. Bunların hücumuna  uğrayacağız korkusuyla, Muhammed yanına silahlı adamlarını aldı, belki bir düşman baskını olabilir kaygısı ile çok itinalı bir şekilde gidiyorlardı. Aslanların hucumuna uğrarız diyede gündüz gidiyor, gece her tarafa bekçiler , gözcüler koyuyordu. Giderkende her tarafa atlılar dağılıyor.  Dikkatle her  tarafı gözetliyorlardı. En ufak şüpheli bir şey görürlerse Muhammed'e haber vereceklerdi. Çölde bir adam hecin koşu devesine binmiş hızla ilerliyordu. Muhammed'e haber verdiler.

- Yakalayın buyurdu. Yakaladılar sorguya çektiler.

- Bu sıcakta bu koşu devesiyle hızla nereye niçin gidiyorsun? Adam cevab veremedi. Muhammed suçlu olduğunu tahmin etti.

- Arayın dedi, her tarafını aradılar. Elbisesini soyup aradılar, bir şey bulamadılar. Deveyi arayın dedi, deveyi aradılar yine bir şey bulamadılar. Devenin havudunu (semerini) kırın, parçalayın, arayın. Aradılar içinden bir matra çıktı matra'nın içinde bir mektub vardı Kufe valisine yazılmıştı:

- Ey Kufe valisi! Ebu Bekir'in oğlu Muhammed valiliği elinden almak için geliyor. Mektubta bunu hemen öldür diye yazılı. Mühür, imza Osman'a ait. Ne sana ne bana ziyan gelmez. Muhammed oraya gelir gelmez, kendini öldür ve valiliğine devam et. Ben burayı idare ederim diye yazılıydı. Bunlar geri döndü. Karşıdan bir ashabın oğlu Mektub almış başka bir yere vali olmak için gidiyor. Onunda mektubunu açtırdılar. Onun mektubunda da öldürün yazılı idi. Onlarda geri döndü. Bu mektubları Medine halkına gösterdiler. Halk bütün ayaklandı Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)'ın evini çembere aldılar. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in dediği fitne başlamıştı. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'den yardım istedi.

- Hasan'la Hüseyin'i bana gönder, isyancılar çoğalıyor, baş edemiyorum. Onlara kimse kılıç çekmez dedi. Hazreti Ali  (Radiyallahu anhu) Hazreti Hasan ile Hüseyin (Radiyallahu anhu)'i gönderdi. Onlar kapıda nöbet tutuyorlardı. Ebu Bekir'in oğlu Muhammed bu işin böyle hallolmayacağını düşünerek Mervan'la beraber 9 kişilik ailesini öldürmek için isyancılara:

- Siz hücum edin, etrafta fazla bağırın, çağırın benim kazma seslerim içeriye duyulmasın. Duvarı deleyim, içerdeki 9 kişiyi öldüreyim dedi. İsyancılar hücum edip bağırdılar, çağırdılar. Kazma sesleri duyulmadı, kerpiç duvarı Muhammed deldi içeriye girdi. Orası Hazreti Osman'ın yatak odası idi. Hazreti Osman kendini öldüreceğini zannederek Muhammed'e:

- Baban seni bu halde görse ne derdi? dedi. Muhammed yaptığından utandı. Elindeki hançeri arkasına sakladı. Dört kişi  idiler. Arkadaşılarına: “Zorla bu iş olmaz.  Hazreti Osman'a saygısızlık olur. En iyisi biz bu davadan bütün vazgeçelim” dedi ve girdiği delikten geri çıktılar. Bunları gece gizlice geride izleyen içerdekilerin akrabaları pusuda idi. Onlar şimdi tam sırası, biz Osman'ı öldürürsek suç Muhammed'in üstüne kalır dediler ve içeri girdiler. Hazreti Osman Kur'an-ı Kerim okuyordu Hançerle vurup, şehid ettiler. Hazreti Osman 90 küsur yaşındaydı. İsyancılar Hazreti Osman şehid düştü deyince, umumi hucuma kalktılar. Ebu Bekir'in oğlu Muhammed ve yanındaki dört kişi, sonradan girip şehid edenler ile  içerideki dokuz kişinin hepsi aranıyordu. Hepsi ondokuz kişi idi. İçerdekiler kadın elbisesi giyip, kadınlarla beraber kaçtılar. Muhammed ve yanındaki dört kişi onlarda kaçtı. Hazreti Osman'ın  yanına girip şehid edenler, onlarda kaçtı. Halk arasında şöyle söz dolaşıyordu: Muhammed dedi ki:

- Benim Osman'ı öldürmem olmaz, ben duvarı yarayım , siz girin öldürün. Çünkü öldürülmek için yazılan mektub, mühür ve imza Osman'a aittir. Bu kaçanlar birbirine düşmandı. Hepsi Hazreti Ali'ye sığındı. Hazreti Muaviye Şam'da vali idi. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)'ın amcasının oğlu idi. Öldürenleri Ali koruyor diye Şam'a haber gönderdiler. Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu)'de asker çekip geldi. İsyancılar gittikçe çoğalıyordu. Dört ay muhasara devam etti. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Bu 19 kişiyi mahkemeye verelim. Şeriatın hükmünce cezalı cezasını görsün dedi. Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu):

- Şeriat sadece öldüren bir kişiyi öldürür, o birleri kurtulur. Ortada öldürülen, hem amcamın oğlu, hem Halife Resulullah, hem de Aşere-i Mübeşşire'den ve cihar-ı yar'dandır. Onun için bu 19 kişinin tümünü bana teslim et. Onları öldüreyim. Halife sen ol dedi. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Bunlar, şer'i mahkemede Kur'anı Kerim ahkamına göre ceza görsün. Ahirette ben suçlu olmayayım, halife sen ol dedi. İkisinde de  halifelik mühim değil, bu 19 kişi mühimdi. Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu):

- Akrabadan haksız yere birisi öldürülürse, onun kanını dava etmezsen, hakkını korumazsan, yarın mahşerde Allah ve Resulullah huzurunda o sana davacı olur. Hem halife, hem akrabam, hem de Cihar-ı yar'dan olan bu mübarek kimse haksız yere öldürülmüştür. Bunun ölümüne sebeb olanların hepsi ölümü hak etmiştir. Hepsini öldüreceğim diyordu. Dört ay Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin askeri ile Hazreti Muaviye'nin askeri ikisi birlikte cemaat olur. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) imam olur, hepsine namaz kıldırır, eve gelince münakaşa yine başlardı. En sonunda Hazreti Ali'ye:

- Bu iş böyle olmayacak. Sen bu 19 kişiyi bize teslim etmezsen, seni evinden dışarı çıkartmayacağız dediler. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) dört ay evinden dışarı çıkmadı. Cuma namazına gitmedi. 19 kişiyi de teslim etmedi. En son harp oldu. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) askerlerine:

- Öldürmeye değil, yaralamaya, esir almaya çalışın, emrini verdi. Ben müslümana kılıç çekmem diye kendisi kılıç çekmedi, harbe katılmadı. Harpte Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) zaferi kazandı. Kendi askeri sözünü dinlemeyip Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'yi küstürdüler, kendi askerine küsüp Küfe'ye gitti, yerleşti. Ne kadar ısrar ettilerse Medine'ye gitmedi. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin kumandanları askerin içinden Ebu Mus'el eşEşari (Radiyallahu anhu) ismindeki ashabı, Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin yerine vekil tayin ettiler. Karşı tarafada, Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu)'nin ordu kumandanı Amr ibni'l-As (Radiyalahu anhu)'ı tayin ettiler. Amr İbn'il-As (Radiyallahu anhu) çok kurnaz bir kumandan olduğundan Ebu Mus'el-Eş-Ariyi kandırdı. Harb sonu anlaşmayı hile ile Hazreti Muaviye'ye kazandırdı. 

Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) müslümanı öldürmek istemediği ve 19 kişiyi de korumak için 4 ay cum'a namazını terk etti. Evinden dışarı çıkmadı. İstese harp eder, hepsini kovalar, zaferi kazanır. Emir'ül-mü'minin de kendisi olurdu. Cum'a namazını da kılardı. İşte başka müslümanların canını korumak için, cum'a namazını terk etti. Kendi vefat edeceği gün namaza gidiyordu. Kümes hayvanları kazlar bağırarak eteğinden tutup çekmeye başladılar. Yanındakiler kazlara mani olmak istediler. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) onlara:

- Kazlar ne diyor bilir misiniz? Onlar:

- Bilmeyiz. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Onlar, sen camiye gitme. Bu gün seni camide öldürecekler diyorlar. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'ye öyle ise camiye gitmeyelim dediler. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Ben kendi canımın tehlikesi için cum'a namazını terk etmem. Ama mü'min kardeşim haksız yere öldürülecekse o zaman, cuma namazını terk ederim, dedi. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin düşüncesine göre 19 kişiyi korumak için dört ay  cum'a namazı terk edilir. Kendisinin ölüm tehlikesi için, bir gün cum'a namazı terk edilmez. O gün namazda, kendisini yetimken alıp, evinde büyüttüğü, ibn-i Mülcem zehirli hançerle namazda arkasından vurup, şehid etti. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) İbn-i Mülcem'e çocukken Hazreti Hasan Hazreti Hüseyin'den daha iyi bakardı. Bunun farkına varanlar Hazreti Ali'ye:

- İbn-i Mülcem'e kendi çocuklarından daha fazla bakıyor, önem veriyorsun, hikmeti nedir? diye sordular. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Bu çocuk büyüyecek, benim askerim olacak. Benim yaptığım savaşlarda benimle beraber en sadıkane şekilde, bana bağlı olarak düşmanla harp edecek. En son benim askerimin içinde bana isyan edenlerle bir olup, beni öldürmek için fedai seçilecek ve beni öldürecek. Allahu Teala, ibn-i Mülcem'in seni öldüreceğini bildiğin için, ona hor baktın, yemeğin iyi yerini vermedin,  demesin diye kendi çocuklarımdan daha iyi bakıyorum dedi.