DÖRT BÜYÜK HALİFE
KİTABINDAN ALINAN
HAZRETİ ALİ (RADİYALLAHU
ANHU) İLE İLGİLİ MENKIBELERİN DEVAMI
26. Menkıbe: Rüknü'l-İslâm
Ahmet Cürcânî (Rahimehullah) bildiriyor : Yüzden fazla kimseden işittim.
Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) bir hadîs-i şerifte: Ali'nin Amr bin
Abdûd'ün karşısına bir kere çıkması, ümmetimin kıyamete kadar olan ibadetinden
hayırlıdır, buyurmuştur.
Yani Cihar-ı yar'lar ashablarda içinde ümmetimin
tümünün kıyamete kadar yaptığı ibadetlerin hepsini birleştirsen, Hazreti
Ali'nin bir tek Amr ibn-i Abdut'un karşısına çıkıp, onu öldürmesi, onların
ibadetinin hepsinden daha hayırlıdır. Çünkü, o zaman, o anı, yaşayan bilir.
Bunlardan pek azda olsa anlatmaya çalışacağım inşallahu Teala.
Mekke'de kafir şairlerinden onikisi arab yarımadasının beylerini kumandanlarını,
gezdiler. Şiirle onları galeyana getirdiler.
Muhammed geldi kanlar döküldü
Muhammed geldi, baba evlada, evlad babaya, düşman
oldu.
Muhammed geldi, asırlarca taptığımız putların hepsini
inkar etti.
Muhammed geldi, bizleri kutsal
dinlerimizden ayırdı. Bazımızın babasını, bazımızın oğlunu, kızını, karısını,
kendi dinine dönderdi. Hızla sayıları artmakta, ilerlemektedirler. Mekke'liler
biz kendi gücümüzle Bedir, Uhud savaşlarında, her ne kadar asker, para ve silah
üstünlüğümüz varsa da kendini ve adamlarını ortadan kaldıramadık. Şimdi çığ
gibi büyümektedir.
- Ey Arab yarımadasının beyleri!
Hepimiz birleşelim. Yüzdeyüz Muhammed'i ortadan kaldıralım. Yoksa yakın zamanda
beyliklerimizi, kumandanlıklarımızı, krallıklarımızın hepsini elimizden alır,
mahiyetinde şiirler söyleyip, bütün beyleri galeyana getirdiler. En seçme,
güzide pehlivanlardan, onbin kişilik bir ordu hazırladılar. Bu ordu yüzbin
kişilik bir ordu sayılabilirdi. O zamanda ömür boyu harpte, güreşte, hiç
yenilmemiş, çok tecrübeli, çok fazla kuvvetli Amr ibn-i Abdut isminde bir
pehlivan vardı. Amr İbn-i Abdut'u beylerden toplanan çok yüksek pahada para
ile, harb edip peygamberimizi ve adamlarını yok edebilmek için kiraladılar.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bunu duyunca aylarca evvel ashabı
ile müşavere yaptı.
- Mekke'den başka yüzlerce
yerden üzerimize harb etmek için geliyorlar, ne yapalım? dedi. İçlerinden
Selman-ı Farisi Hazretleri:
- Ben cehalet devrimde, Acem
Krallarının yanında çok kaldım. Onlar çok büyük bir düşman karşısında
kaldıkları zaman, ya çok muhkem kalelere çekilirler, ya da şehrin etrafına
asker geçememesi için hendek kazarlar . Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem), kendilerini tam koruyacak kale olmadığı için, Hendek kazmaya karar
verdi. Hendekler kazıldı, kafirler ordu ile geldiler. Şehrin etrafı kırk arşın
eninde hendek kazılı idi. Amr İbn-i Abdut yanında getirdiği pehlivanları ile
atları iyice sağa-sola koşturup hendeğe sürdüler. O atlar çok fazla
sıçradığından, hepside kırk arşınlık hendeği sıçrayıp şehrin içine girdiler.
Amr İbn-i Abdut:
- Ey Muhammediler! Karşıma adam
gönderin dedi. Amr İbn-i Abdut'u gören, onun kim olduğunu bilen herkes, evden
dışarı çıkamıyordu. Amr ibn-i Abdut
yine bağırdı:
- Ey Medine'liler! Ey Muhammedi'ler! Karşıma adam
göndermezseniz, sizi evinizin içinden karınızın, çoluk-çocuğunuzun, yanından
tutar, çıkartır, meydanda öldürürüm dedi. Herkeste yine ses yok, herkes
korkusundan ses çıkarmıyor. Çünkü Amr ibn-i Abdut ismini, gücünü,
cengaverliğini, yenilmesinin imkanı olmadığını, herkes biliyordu. Hazreti Hamza
(Radiyallahu anhu) Uhud cenginde şehid edildiğinden o yoktu. Hazreti Ali çocuk
yaşta idi. Yine de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e geldi:
- Ya Resulullah! Bu kafirin sözleri bana dokunuyor.
Bunun karşısına ben çıkacağım, müsade et çıkayım dedi. Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem):
- Ya Ali! Sen çocuksun o güçlüdür. Hamza'yı yeni
kaybettim seni de kaybetmek istemem dedi. Yine Amr ibn-i Abdut atı sağa-sola
sürüp
- Medine'liler karşıma adam gönderin, diye gayrete,
namusa dokunacak ağır kelimeler kullanıyordu. Allah'ın arslanı Hazreti Ali
(Radiyallahu anhu) yine dayanamadı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in yanına geldi:
- Ya Resulullah! Amr ibn-i Abdut'un sözleri çok ağır
geliyor, müsade et, kendisinin karşısına çıkayım dedi. Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem):
- Ya Ali! O çok güçlüdür, sen çocuksun belki
- Ya Resulullah ben dayanamıyorum, Amr ibn-i Abdut'un
karşısına çıkacağım, bana müsade et, dedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) kendi kılıcını Hazreti Ali'nin beline, kendi eli ile bağladı. Kendi
miğferini, Hazreti Ali'nin başına giydirdi, kendi zırhını Hazreti Ali'ye
giydirdi. Hazreti Ali'yi Amr İbn-i
Abdut'un karşısına gönderdi ve kendisi secdeye kapandı.
- Ya Rabbi! Kafir çok kuvvetli, Ali çok genç,
çocuktur, Ali'yi sen kazandır. Ali galip gelsin diye dua etti. İşte o dua,
Hazreti Ali'yi ömür boyu bütün ordulara,
bütün toplumlara, galip getirdi. Hazreti
Ali (Radiyallahu anhu) ömür boyu ne ferd, ne toplum karşısında hiç yenilmedi.
Amr ibn-i Abdut karşısına çıkan Hazreti Ali
(Radiyallahu anhu)'yi görünce güldü.
- Medine'de hiç bir pehlivan kalmadı da ağzı süt
kokan bu çoçuğumu karşıma gönderdiler dedi. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) Amr
İbn-i Abdut'a:
- Bu çocuktu gafil kaldım, bilmedim, gevşek davrandım
diye itiraz etme. Ben seni öldürmeye geliyorum, ne gibi hünerin varsa hepsini
sarf et dedi. Amr ibn-i Abdut:
- Öyle ise ya Ali, hamleni yap. Hazreti Ali
(Radiyallahu anhu):
- Bizde adet önce kafir hamle yapar, hamleyi senin yapman
lazım dedi. Amr İbn- i Abdut:
- Ben hamle yaparsam
- Biz ilk hamleyi yapmayız, sen yap. Amr ibn-i Abdut
bir hamle yaptı. Hazreti Ali'nin yok olduğunu zannediyordu. Baktı ki Hazreti
Ali dimdik ayakta duruyor, hiç bir şey olmamış, Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):
- İşte şimdi hamleyi ben yapıyorum dedi. Amr ibn-i
Abdut Hazreti Ali'nin gücüne şaşırmış, kolay kolay yenileceğe benzemiyordu. Var gücü ile
savunmaya geçti. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) vurunca kendini yere yuvarladı,
elinden kılıç düştü. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) baş ucuna dikildi.
- Biz, silahsız adama kılıç çekmeyiz, kalk kılıcını
eline al dedi. Amr İbn-i Abdut kılıcını eline aldı. Bu sefer olanca gücünü toplayıp var gücü ile hamle yaptı.
Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin kolundaki kalkan başındaki miğfer
parçalanmış başından yara almıştı, ama yinede ayakta dimdik duruyordu.
Kafasından kanlar akıyordu Bu hali Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e
anlattılar. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) yine secdeye kapandı.
- Amcam oğlu Ali'yi
- Senin için çok mert, bileği bükülmez, dünyaya ün
salmış pehlivan, diyorlardı. Ben hamle yaptığımda sen yere yuvarlanınca
silahsızdır, diye kılıç çekmedim. Ben çukura basıp yere düşünce, bunu fırsat
bilip beni öldürmek istedin. Şimdi ayaktayım var gücünle savunmaya geç, bu
sefer kurtulamayacaksın dedi. Hazreti
Ali hamle yaptı. Amr İbn-i Abdut'un
başındaki miğfer parçalandı. Zırhı ile beraber kendini göbeğine kadar ikiye
ayırdı. O zamanda kim kimi öldürürse, öldürdüğünü soyar çıplatır, üzerindeki
eşyalar öldürene ait olurdu. Amr ibn-i Abdut'un üzerinde altın sırmalı
elbiseler kolunda mücevher bilezikler, çok kıymetli eşyaları vardı. Hazreti Ali
(Radiyallahu anhu) bunun üzerinden hiç bir şey almayın, kafirlere böylece
verin, dedi. Amr ibn-i Abdut'un bacısı saçını-başını yolup ağlıyordu. Kardeşini
elbisesi soyulmamış hiç bir şeyi alınmamış kılıcı, kalkanı vs...hepsi iade
edilmiş görünce şaşırdı ve çağırdı:
- Ey Kardeşim!
Amr İbn-i Abdut bundan sonra
İşte Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) o
zamanda hem kendisi, hem de müslümanlar, o kadar sıkılmışlar, o kadar çok
sıkılmışlardı ki Hazreti Ali
(Radiyallahu anhu)'nin sadece Amr İbn-i Abdut'un karşısına çıkıp, harb etmesi
ve onu öldürmesi, ümmetimin tümünün
kıyamete kadar olan ibadetinden hayırlıdır buyurmuştur.
27. Menkıbe : Resûlullah'ın
Hazret-i Ali'ye yaptığı vasiyetlerini bildirelim: Hazret-i Ali (Radıyallahu
anhu) bildiriyor: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) bir gün bana:
-
Ya Ali!
- Kelimeleri isterim, dedim. Bir duâ
öğrettiler. Buyurdular ki:
-
Ya Rabbi! Günahımı afv et. Hulkumu geniş eyle. Kazancımı temiz kıl. Verdiğin
rızka kanâat edici eyle. Beğenmediğin şeye nefsimi meylettirme, sonra:
-
Ya Ali! Sonu üzüntü ve ağlamak olmayan hiç bir sevinç ve neş'e yoktur,
buyurdular.
Hazret-i
Ali (Radıyallahu anhu) bildirmiştir. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)
bir gün bana :
-
Ya Ali! Sen Kâ'be gibisin. Herkes Kâ'be'ye varır. Kâ'be hiç bir yere gitmez.
Hilafet işini
Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu) halife olacağı
zaman, Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'yi halife dikmek isteyen bir Arab
kabilesi geldi.
- Harb edib kazanıb seni halife dikeceğiz dediler. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)
onlara:
- İlk defa benimle harb etmeniz lazım. Ebu Bekir
(Radiyallahu anhu)'i ben halife diktim dedi ve onları geri çevirdi. Çünkü
Hazreti Ebu Bekir (Radiyalahu anhu)'in halife olacağını Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) haber vermişti. Hazreti Muaviye ile harpte kendini
halife yapmak ve ortadaki 19 kişiyi haksız yere öldürtmemek için, kendine tabi
olanları
Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) bu hadîs-i şerifin
mucibince Hazreti Muaviye ile harb etti. İkincisi: 19 kişi haksız yere
öldürülmemesi için, harp etti. Harbi kazandığı halde kendinin sözünü dinlemeyen
askerleri, sulhta savaşı kaybettiler. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) savaş
esnasında harb edin, bu bir oyundur, harb hilesidir kanmayın, dediysede söz
dinletemedi. Sonradan hile meydana çıktı. Kendilerinin aleyhine olup onlar
kazanınca:
- Ya Ali bu bir oyundu diye her ne kadar Hazreti Ali
(Radiyallahu anhu)'ye harb edelim, dedilerse de Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)
- Ben Resulullah'ın sözünü yerine getirdim, fazla
islam kanı dökülmesini istemem dedi. Bu seferde kendinin askerleri, kendine
düşman oldu. Nehrevan cengini Hazreti Ali kendine isyan
Resulullah'ın yukarıdaki sözünü yere düşürmemek için,
beni halife dikmek isteyenlerin tekliflerini
İkinci bir sefer:
- Seni halife dikelim, sözünden çıkmayalım, teklifini
reddetti. Çünkü Resullullah'ın sözünü yerine getirmişti, ikincisi fazla idi.
Kendi askerine küsüb Küfe'ye gitti.
- Benim ve Muaviye'nin, her iki ordunun anlaşarak
verdiği karara sadığım, fazla islam kanı dökülmesini istemem, diye sonraki
teklifleri
Hazreti Muaviye ile yaptığı harpte kazandı. Kendine
onyedi kumandanı isyan ettiği halde Meliki Ejder:
- Tek başıma hem Muaviye'yi, hem de bunları yenerim.
Bana müsade et dedi.
Bu kadar güçlü olan Hazreti Ali, Harb etmemek, islam
kanı dökmemek, için direndi. Bu yüzden
askerleri ile tamamen düşman oldu. Kendi askerini Nehrevan cenginde kendi
kırdı. Karşıdaki müslümandır diye harb etmedi. Hazreti Ali'nin kılıç çekip
onları kırmadığı, öldürmeye kıymadığı, Muaviye (Radiyallahu anhu)'nin askerine
bizde kötü söz söylemeye kıyamayız. Ama Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)
tarafıyız, her vasıfta Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'yi üstün görüyoruz. Bu
Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu)'ye düşmanız anlamına gelmez. Halifelik
Hazreti Ali'ye göre mühim değil, 19 kişinin haksız yere öldürülmesi mühimdi.
Onun için halifelik olsada olmasada kendince mühim değildi.
Abdullah
bin Ömer (Radıyallahu anhu) bildiriyor: Resûlullah (Sallallahu aleyhi
vesellem):
- Yâ Ali! Sen Cennet ehlisin. Yakın
zamanda bir kavm gelir. Onların lakapları Râfızî'dir. Eğer sen onlara
yetişirsen, onları öldür. Onlar müşriklerdir. Cum'a ve Cemâat bilmezler. Ebû
Bekir ve Ömer'e dil uzatırlar, buyurdu.
Ali bin Ebi Tâlib (Radıyallahu anhu)'in bildirdiği
hadîs-i şerifte Resûl-i Ekrem:
- Ya Ali! Önce senin halife olmanı Allah'u Teâlâ'dan üç
kere diledim. Kabul buyurmayıp Ebû Bekir'i öne aldı, buyurmuştur.
Abdullah İbn Abbas (Radıyallahu anhu)'ın bildirdiği bir
hadîs-i şerifte Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):
- Yâ Ali! Allahu Teâlâ sana Fâtıma'yı zevce yaptı.
Yeryüzünü ona mehr kıldı. Sana buğz ederek yeryüzünde yürüyen kimsenin bu
yürümesi haramdır, buyurmuştur.
Ammar bin Yâser (Radıyallahu anhu)'in bildirdiği bir
hadîs-i şerifte Resûl-i Ekrem:
- Ya Ali! Allah'u Teâlâ seni, yarattıklarından hiç
kimseyi süslemediği ve kendisine en sevgili gelen Zühd ile süsledi. Dünya
senden hiç bir şeye kavuşamaz, buyurmuştur.
Dünya sevgisinden tamamen
ayrılıp, aklında-işinde sözünde, yaptığında her şeyinde dünyalık hiç olmayan
kimseye zühd yapıyor, zühd yaptı derler.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) bu zühdün tam manası ile, dört dörtlük Hazreti Ali'de olduğunu,
diğerlerinin çok az da olsa mal biriktirdiğini söylüyor. Diğer sahabelerde de
zühd vardır. Fakat Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin ki kadar değildir.
Hazreti Ali'nin tek ve toplu olarak yaptığı harbler sayılmayacak kadar çoktur
ve bu harblerde aldığı ganimetlerin nihayeti yoktur. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) hiç birisini
de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) gibi evinden içeri girdirmemiş,
hepsini Allah yoluna dağıtmış, yine de kendisi fakir olmuştur. Hazreti Ali
(Radiyallahu anhu), harbte aldığı ganimet mallarını biriktirse, en zengin
sahabe'nin yüz misli, bin misli zengin olurdu. Ama o hem bütün malını, servetini
evinin içine girdirmeyip, zühd yaptı. Hem de çok defalar islamiyet uğrunda
canıyla cömertlik yaptı. Canıyla cömertlik hepsinden üstündür, malı ile
cömertlik, ikinci sıraya gelir. Malıyla cömertliğide zaten ne kadar çok mal
eline geçerse geçsin, hiç birini evinden
içeri girdirmeden dağıtırdı.
Tutar iblisin iğvasın
Bıraktı zühdü takvasın
Siliver gönlümün pasın
Medet kıl ya Resulullah.
Seyid
NİZAMOĞLU.
İsa (Aleyhis-selam) zühd ehli
idi, dünyadan kaçardı. Şeytan karşısına çıktı:
- Sende dünya ehlisin, zühd ehli
değilsin dedi. Hazreti İsa (Aleyhis-selam):
- Dünyada neyim var? Şeytan:
- Yanında gezdirdiğin şu yassı
taş var. Akşam olunca ona başını koyup yatıyorsun. Hani sen zühd ehli idin?
Dünyada hiç bir şeyin yoktu. İsa (Aleyhis-selam):
- Al bu da senin olsun dedi ve
taşı şeytanın kafasına vurdu. (Mir'at-ı
Kainat, Cild 1, Sayfa: 321)
Hazreti Pir'e bir derviş gelip:
- Şeyh-Derviş zühd ehli olmalı,
-
- Dervişe Bağdad'ın yarısı benim hepsini bıraktım.
Senin zaten bir keşkülün var, zühd ehli isen niçin bırakmıyorsun? deyince
derviş ikaz oldu, ayıktı. Hazreti Pir'e mürid oldu,
İşte bütün malını halife olduğu halde Allah yoluna
harcayıp, dağıtıp, seksenbin dirhemde borç edip, onu da yine Allah yoluna
dağıttı. Ölünce bu borcu ashab tarafından ödenen Hazreti Ömer'e Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) zühd ehli demiyor, Hazreti Ali'ye zühd ehli diyor.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'de aynıdır. Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in zühdü sadece dört dörtlük Hazreti Ali (Radiyallahu
anhu)'dedir.
Bilal babama zühd hakkında
sordular:
- Hakiki zühd nasıl olmalıdır?
Buyurdu ki:
- Ahlaksız bir kadınla yola
giden hakiki bir derviş, sofi ne kadar o
kadından sakınıyorsa, dünya malından, servetinden, şöhretinden, gösterişten
ondan daha fazla sakınmalıdır. Her tarafı pislik olan bir tuvalete giren bir
kimse, üzerime bulaşmasın diye ne kadar titizlik gösterip sakınıyorsa, zühdü
hakkıyla yapıyorum diyen dervişde dünya malından, servet ve şöhretinden o
derece sakınmalıdır. İşte hakiki zühd budur. Bu da ashabın içinde sadece
Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'de vardı. Malının hepsini dağıtmak Hazreti Ali
(Radiyallahu anhu)'ye göre zühd değildir.
Çünkü malından fazla canıyla cömertlik yapması lazımdır. Hazreti Ali
(Radiyallahu anhu)'nin menkıbelerinde ve hayatında bu çok görülmüştür. İşte
hakiki zühd budur. Çünkü onlar gelen malı toplar, ancak hayır yeri düşerse,
dağıtır. Diğer ashablara göre bu zühddür. Bizcede malı, serveti olur, gözü
gönlü, niyeti devamlı ahirette o bir dünyada olur. Malı olursa malına hor
bakmaz. Allah yoluna dağıtmak icab ederse biriktirdiği malın hepsini Allah
yoluna sarf eder. Evvelini gören zühd sanmaz sonunu gören zühd der. Bize de bu
zühd sayılır. İşte zühdde adamına göredir. Şeyhin birisi: «İlkimizi gören
sıddık, sonumuzu gören zındık oldu» dediği budur. Evelisi ibadetle Allahu Teala
çile, inziva, zühd sonu zenginliktir.
Hazret-i Ali (Radıyallahu anhu)'nin rivayet ettiği bir
hadîs-i şerifte Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):
- Ya Ali! Yalnız Rabbin'den ümid edici ol. Günahından
başka bir şeyden korkma. Sana bilmediğin bir şeyi sorduklarında, Allah'u Teâlâ
bilir demekten utanma, buyurmuştur.
İmam-ı Malik Hazretleri de
bilmediğini bilmiyorum diyebilmek ilmin yarısıdır, buyuruyor. (İhya'u
Ulumi'd-Dîn, Cild 1, Sayfa: 72, benzeri.)
Bunun öbür tarafını düşünürsen,
bilmediğini biliyorum diyen kimse de, ilmin yarısı yok. Yani bilmediğini
bilmiyorum derse, o kimsede bütün ilmin yarısı var, bilmediğini biliyorum
derse, ne kadar büyük alim olursa olsun, o kimsede bütün ilmin hepsinin yarısı
yok. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):
- Ene noktatin tahtel Ba. Ben
B'nin altındaki noktayım dedi.
- Nasıl dediler.
- Kur'an-ı Kerim'in tümü Sure-i
Bakara'da Sure-i Bakara'nın tümü başındaki Elham süresinde, Elham suresinin
tümü başındaki Bismillahirrahmanirrahiym'de Bismillahirrahmanirrahiym'in tümü
başındaki B harfinde, B harfinde ne varsa altındaki noktasındadır. İşte ben o
noktayım diye buyurdu.
Yine Hazreti Ali (Radiyallahu
anhu) buyuruyor:
İlim bir noktadır çoğu
cahilleredir. (Hacı Muhammed Bilal-i Nadir Hazretlerinin vaaz bandından
alınmıştır.)
Yine Hazret-i Ali (Radıyallahu anhu) bildiriyor: Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi
vesellem) Hazretleri bir gün bana :
- Ya Ali! Hiç kimseyi ayıplama. Cimri olma. Güler yüzlü
ol. Herkese ikram et, cömerd ol. Mü'min yumşak yüzlü ve cömerd olur. Münâfık
kaba ve herkesi kötüleyici olur. Ümmetimin cömertlerinin günahları, güneşin
buzu eritmesi gibi eriyecektir, buyurdu.
Ebû Musâ (Radıyallahu anhu) rivayet ediyor: Resûl-i Ekrem
bir hadîs-i şerifte:
- Ya Ali! Kendim için razı olduğum şeylere, senin için de
razı olurum. Kendim için beğenmediğim bir şeyi senin için de beğenmem,
hoşgörmem. Saçlarını örüp başının üzerinde topladığın halde namaz kılma,
buyurmuştur.
Hazreti Hasan (Radiyallahu anhu)
namaz kılıyordu. Saçlarını toplamış topuz yapıp öyle namaz kıldığını
gören, Ebu Rafi isminde bir sahabe
Hazreti Hasan (Radiyallahu anhu)'ın namazda iken topuzunu hemen çözmeye
başladı. Hazreti Hasan (Radiyallahu anhu) namazı bitirince:
- Senin başımda işin ne diye
çıkıştı. O zat Hazreti Hasan'a:
- Kızma, ben Resulullah'ın
saçlarını başına topuz eden kimse şeytanın oturağıdır, oturduğu yerdir,
dediğini duydum, buyurdu. (Kütüb-i Sitte,
Cild 9, Hadis No: 2751; Sünen-i Tirmizi, Cild 1, Hadis No: 381)
Hazret-i
Ali'ye Resûl-i Ekrem :
-
Ya Ali! Gayretli, kayırıcı ol. Allahu Teâla gayretli olanları sever. Cömerd ol,
Allah'u Teâlâ cömertleri sever. Cesâretli ol, Allah'u Teâlâ cesâretli olanları
sever. Senden bir iş isteyen kimsenin işini yap, buyurduğunu rivayet etmiştir. Yine
kendisinin rivayetiyle Hazret-i Ali'ye, Resûl-i Ekrem:
-
Ya Ali! İnsanlar Rabbimize yaklaşıyoruz diye çalışıp kazandıkları zaman, sen de
dünya da ve ahirette Allah'u Teâlâ'ya yaklaşmak, derece ve kıymette onlardan
önce olmak için iktisâb et, kazan, buyurmuştur. Hazret-i Ali'ye Resûl-i
Ekrem'in :
-
Ya Ali!
Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):
- Ya Resulullah! Ben yalnız savaşa gidiyorum savaşta
başım çok ağrıyor ne yapayım? dedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):
- Elini başına koy sen
- Sen müslüman kabristanlıklarına selâm ver kabir
yarılır, atını da seni de içine alır, orada istirahat edersin. Sabahtan
gelirsin buyurdu. (3. Bölümde Hazreti Ali'nin kabir ehline misafir olması ve
onun bir benzeri olan Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ashabını
Kebin dağına göndermesi mevzusu, geniş olarak anlatılmıştır oradan okuyunuz.)
Enes
bin Malik (Radıyallahu anhu)'in rivayet ettiği bir hadîs- i şerifte Resûl-i
Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):
-
Ya Ali! Yalan söylemekten çok sakın. Yalan söyleyince kurtulacağını zannetsen
bile yalan söyleme. Doğru söylemekle büyük zarara gireceğini bilsen bile, yine
doğruyu söyle, buyurmuştur.
Resûlullah
(Sallallahu aleyhi vesellem) Hazret-i Ali'ye:
-
Ya Ali! Cebrail (Aleyhis-selâm)'ın bana öğrettiği beş kelimeyi mi seversin,
yoksa emredeyim,
-
Beş kelimeyi bana öğretmeni severim, dedi. Habib-i Ekrem Hazretleri, Hazret-i
Ali'ye
-
Ey yaratılmışlara rızk veren, ey
yoksullara acıyan, ey zorda kalan (ın imdadın)'a yetişen, ey mü'minlerin
velisi, ey esirgeyenlerin en merhametlisi olan (Allah) bana acı!.. duasını
talim buyurdular. Bunu Hazret-i Ali (Radiyallahu anhu) bildirmiştir.
Yine
Hazret-i Ali (Radıyallahu anhu) diyor ki: Resûl-i Ekrem Hazretleri bir zaman
bana:
-
Ya Ali! Perşembe günü bıyığını kırp, tırnağını kes, koltuk ve kasıklarını traş
et. Cuma günü temiz elbise giy ve güzel koku kullan, buyurmuştur.
Şimdi Ali'yi seviyoruz diyen bazı kimseler bıyıklarını
kırpmıyor, bıyıkları ağzının içine gidiyor. Niçin böyle yapıyorsunuz? diye
sorarsan Hazreti Ali'den kalan bir sünnettir diyorlar. Hazreti Ali (Radiyallahu
anhu) Allah'ın aslanı olduğu için bıyığını makas kesmezmiş, onun için bıyığı
ağzının içine uzarmış. Bu söz tamamen yanlıştır.
Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)'in oğlu küçük
çocuktu. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in önünde Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'e bakarak ağzını, gözünü eğiyor. Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem):
- Bu çocuk piçtir dedi. Bu söz Hazreti Ömer
(Radiyallahu anhu)'e duyuldu. Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) karısını
sıkıştırdı. Karısı Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e şikayete geldi.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazreti Ömer'i çağırttırıp:
- Kadında bir kabahat yok, sen cehalet devrinde iken
bıyıkların ağzına giriyordu. Oğluna ondan aldığın kuvvetle, nutfe ile, bu çocuk
dünyaya geldi. Mekruh olduğu için çocuk böyle bana karşı çıkıyor bende bunun
için ona piç dedim buyurdu.
Resulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz
Hazretleri bir hadîs-i şerifte buyuruyorlar ki:
- Bir kimse bıyığını uzatsa, Allah o kimseye üç türlü
ceza verir:
Evvela; Benim şefaatım ona yetişmez,
İkincisi: Benim havuzumun şarabı ona nasib olmaz.
Üçüncüsü: Münker ve Nekir melekleri ona hışımla
gelirler. Aynı zamanda yemek yerken yemeğe bir kılı dokunsa her kıl başına yüz
lokma domuz eti yemiş gibidir. (İmadiye'l-İslam, Sayfa: 79)
Nizâmettin
Abdül-Vâhid b. Fadl Fârimedi, dedesi
Ebül'l-Kaasım Gürgâni'den isnâd ile Mûsa ile Kâzım Hazretlerinden, o da mübarek
dedeleri Câfer-i Sâdık, Muhammed Bâkır, Zeyne'l-Abidîn, Hüseyin, Ali bin Ebi
Tâlib (Radıyallahu anhu)'ten rivayet edilen bir hadîs-i şerifte Resûl-i Ekrem:
- Ya Ali! Mercimek yemeğine devam et. Mercimeğe, en
sonları İsâ bin Meryem olmak üzere yetmiş Peygamber (aleyhis-selâm) bereketle
duâ etmiştir, buyurmuşlardır.
28.
Menkıbe :
2- Selmân-ı Farisî (Radıyallahu anhu)'nin rivayet ettiği bir hadîs-i şerifte
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz buyuruyor ki:
- Kıyamet günü gelince Arşın sağında benim için kırmızı
yakuttan bir kubbe kurulur. Arşın solunda İbrahim (Aleyhis-selâm) için yeşil
yakuttan bir kubbe kurulur. Bir kubbe de benim ile İbrahim (Aleyhis-selâm)
arasında beyaz inciden kurulur. Bu, Ali içindir. Siz iki Halîlîn arasında olan Habibi ne zannediyorsunuz?
İki Halil'in birisi İbrahim
Halil (Aleyhis-selam) birisi Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'dir
ikisinin arasında Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) olacak.
3- Bilâl-ı Habeşî (Radıyallahu anhu) anlatıyor. Bir gün
Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) mübarek yüzü ayın on dördünden daha
parlak olduğu halde yanımıza geliyordu. Abdurrahman bin Avf (Radıyallahu anhu)
Server-i âlemi karşıladı.
- Babam, anam sana feda olsun ya Resûlullah! Bu ne
nurdur? dedi. Server-i âlem:
- Bu, kardeşim, amcam oğlu ve damadım hakkında Rabbimden
gelen müjdedir. Allah'u Teâlâ, Fâtıma'yı
Ali'ye tezvic ettiği zaman, Cennetin sahibi olan Rıdvân adındaki meleğe,
Tûbâ ağacını sallamasını emir buyurdu. Rıdvân salladı. Bizim dostlarımız
sayısınca senetler saçıldı. Allah'u Teâlâ nûrdan melekler yarattı. Her meleğe o
senetlerden birer tane verdi. O senetlerde "Resûlümü ve Ehl-i Beytini
halis sevenler, Cehennemden azat olmuştur" diye yazılmıştır, buyurdu.
6- Enes bin Mâlik (Radıyallahu anhu) bildiriyor. Resûl-i
Kâinâtın huzurunda oturuyorduk. Ensârdan
Ebû Ukâl diye tanınan birisi kalktı:
- Yâ Resûlullah! Senden sonra insanların en üstünü
kimdir? dedi.
- Ebû Bekir Sıddîk'tır, buyurdular.
- Ondan sonra kimdir? dedi.
- Ömerü'l-Faruk'tur, buyurdular.
- Ondan sonra kimdir? diye sordu.
- Osman bin Affân'dır, buyurdular.
- Ondan sonra kimdir? dedi.
- Ali bin Ebi Tâlib'dir, buyurdular.
- Yâ Resûlullah! Amcanın oğlunu sonraya bırakarak
dördüncü yaptın. Halbuki o senin kardeşindir, dedi. Resûl-i Kâinât Efendimiz:
- Vay sana, Ebâ Ukâl! Hakk Teâlâ'nın bütün Peygamberleri
(Aleyhi-müsselâm) yaratıp insanlara gönderdiğini ve benim de onların sonuncusu
olduğumu bilmiyor musun? buyurdular. Ebû Ukâl:
- Biliyorum, efendim, dedi. Sultân-ı Kâinât (Aleyhi
efdalü's-selavat vattehiyyat) Efendimiz:
- Benim Peygamberlerin sonuncusu olmamın ne zararı oldu
ki, Ali'nin de ümmetimin halifelerinin dördüncüsü olmasının zararı olsun.
Ben nasıl peygamberlerin
sonuncusu isem ve en büyüğü isem Ali'de cihar-ı yar'ların sonuncusu ve en
büyüğüdür demektir.
Allah'u Teâlâ bana Adem (Aleyhis-selâm)'in yaratıldığı
zamandan kıyamete kadar imân eden bütün kullarının sevabını bağışladı. Ebû
Bekir'e de onu sevip halife bilenlerin, benim bi'setim zamanından kıyamete
kadar gelen mü'minlerin sevabını bağışladı. Ali bin Ebû Tâlib'e de yeryüzünde
Şark'tan Garb'a kadar Hakk Teâlâ'ya ibadet edenlerin sevabını bağışladı,
buyurdu.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) ben peygamberlerin sonuncusuyum en büyüğüyüm. Sevabım hepsinden çok
çok büyüktür. Ali bin Ebi Talib cihar-ı yar'ların sonuncusudur ve en büyüğüdür
ibadeti hepsinin ibadetinden kat kat çoktur diye açıklıyor.
Ali bin Ebi Talib'e insanların,
cinlerin yeryüzünde Adem (Aleyhis-selam)'dan kıyamete kadar ibadet yapanların
hepsinin karşılığında sevab bağışladı verdi. Evvelki peygamberlerin ümmetleri
içinde onların hepsinin sevabı kadar sevabı vardır.
7- Enes bin Malik (Radıyallahu anhu) rivayet etmiştir.
Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) bir hadîs-i şerifte buyurdular ki:
- Kıyâmet günü halk aç, susuz ve çıplak iken biz dört
kişi binek üzerinde oluruz. Ben kendi bineğim olan Burak üzerine binerim. Sâlih
(Aleyhis-selâm) devesi üzerine biner. Fâtıma benim Asbâ adındaki deveme biner.
Ali bin Ebi Tâlib de Cennet develerinden birine biner. Bâtını Allah'u Teâlâ
Hazretlerinin havfinden, zahiri de rahmetindendir. Başı üzerine konan tâcın
sekiz rüknû, [köşe veya kenarı] vardır. Nûrunu sekiz Cennetten alır. Benim
önümde giderek, Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah diye nidâ eder.
Meleklerin önünden geçerken, Ali bin Ebî Tâlib için, bu da mukarreb
meleklerdendir, derler. O sırada Allahü Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri tarafından
: “Ey mahşer halkı! Bu mukarreb melek veya Peygamber değil, Ali bin Ebî
Tâlib'tir“ şeklinde ses işitilir.
8- Hazret-i Hasan bin Ali (Radıyallahu anhu) anlatıyor:
Babam bir gün mescidden çıkınca Hazret-i Ebû Bekir (Radıyallahu anhu)'in yüzüne
baktı. Hazret-i Ebû Bekir de babamın yüzüne baktı:
- Yâ Ebû Bekir! Neden yüzüme öyle çok bakıyorsun? dedi.
Hazret-i Ebû Bekir:
- Şunun için bakıyorum ki, Resûli Kâinât Hazretlerinden
işitmiştim: Kıyamet günü sırat Köprüsünden, elinde Ali bin Ebî Tâlib'ten
ruhsatı olmayan geçemez, buyurmuştu dedi. Babam da:
- Yâ Ebû Bekir! Sen bana müjde verdin. Bende sana müjde
vereyim mi? dedi. Hazret-i Ebû Bekir:
- Ver, dedi. Babam:
- Resûl-i Ekrem Hazretleri bana tenha bir yerde :
- Yâ Ali! Kıyamet günü Sırat Köprüsünden geçmeğe, Ebû
Bekir, Ömer ve Osman'ı sâdıkane sevmiyenlerin eline ruhsat verme, buyurmuştu
dedi. (Radıyallahu anhü).
- Yâ Rabbi! Bizi bu dört büyük halifeyi sevenlerle
beraber haşr et! (Amin.)
9- Câbir (Radıyallahu anhu) diyor ki: Hâbib-i Hudâ,
Şefi-i Rûz-ı Ceza (Aleyhisselatü vesselam) Arafat'ta bulunuyordu. Hazret-i Ali
de karşılarında duruyordu. Buyurdular ki:
- Ya Ali! Bana
yaklaş. Vücudunu benim vücuduma birleştir. Beni ve seni bir ağaçtan yarattılar.
O ağacın aslı benim, fer'i sensin. Hasan ve Hüseyin o ağacın dallarıdır. Bu
dallardan birine tutunabilen kimseyi Allah'u Teâlâ cennetine koyar. Yâ Ali!
Eğer benim ümmetimden sana buğz eden olursa, Hakk Teâlâ azab meleklerine
bunları burunlarının üzerine çeke çeke cehenneme götürmelerini emir buyurur.
Bilal Babam o ağacı genişleterek
vaazında şöyle anlattı:
- O ağacın kökü Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem), kökten dallara kadar bedeni Hazreti Ali
(Radiyallahu anhu) ve ashablar, bedenden yukarı dalları alimler, ulemalar,
yaprakları ve çiçekleri ümmetleri yaprakları ve çiçekleri en sonraya gelir.
Ümmetide kıyamete kadar en sonraya gelir buyurdu.
10- Berâ bin Azib (Radiyallahu anhu) anlatıyor:
- Sultân-ı Kâinât (Aleyhi Efdal-üs-Salevat ve
ekmelü't-Tahiyyat) Hazretleri ile Vedâ' haccında berâberdik. Mekke-Medine yolu
arasında Cuhfe yakınında Gadirhum vâdisinde konaklamıştık. Resûl-i Ekrem Hazretleri bana:
- Esselâh, esselâh diye nida et! buyurdular. Emirlerini
yerine getirdim. Bütün Ashâb-ı Kiram (Aleyhimür-Rıdvan) toplandılar. Resül-ü
Ekrem:
- Ben her mü'mine kendi nefsinden yakın sevgili değil
miyim, buyurdular. Ashab-ı Kiram:
- Evet öylesin ya Resûlullah! dediler. Resûl-i Ekrem:
-
Benim hanımlarım, mü'minlerin annesi değil midir? buyurdular. Ashâb-ı Kiram:
- Evet, öyledir yâ Resûlullah! dediler.
- [Sonra Hazreti Ali'nin elini tutup] Beni seven bunu da
sever. Yâ Rabbi! Bunu sevenleri sen de sev, buna düşman olanlara sen de düşman
ol, buyurdular.
11- Bir hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi
vesellem) şöyle buyurmuşlardır:
- Kıyâmet günü ben gelirim. Ali de benimle berâberdir.
Elinde Livâi'l-Hamd'i tutar. Livâi'l-Hamd adındaki sancağın, biri sündüsten ve
biri istebraktan olmak üzere iki parçalıdır. Bir kimse kalktı:
- Yâ Resûlullah! Babam, anam sana fedâ olsun, Hazreti Ali
Livâ'il-Hamd'i [Hamd sancağını] taşıyabilir mi? dedi. Server-i âlem:
- Nasıl taşıyamasın ki, ona üstün hasletler verilmiştir.
Onun sabrı benim gibidir. Güzelliği Yusuf (Aleyhis-selâm) gibidir. Kuvveti
Cebrail (Aleyhis-selâm) gibidir. Ali bin Ebi Tâlib, Livâi'l-Hamd'i elinde
tutar. Kıyamet günü bütün mü'minler sancağın altında bulunur, buyurdu.
Şimdi bazı taraf tutan alimlerimiz
Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) Kadiri tarikatının ilk piri olduğundan, onun
büyüklüğünü yasaklamak için küçültüp, nerde ise yok denecek kadar küçültüp,
hatta hutbelerde bile ismini söylemiyorlar. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin hutbede ismi Emeviler, Yezidler zamanında
yasaklanmıştır, Onların Hazreti Ali'ye büyük kinleri vardır. Çünkü Hazreti Ali
(Radiyallahu anhu) Bedir, Uhud ve Mekke'nin Fethi savaşlarında Yezid'in
dedelerinden çok adam öldürmüştü. Onun için onu öven Ayet-Hadîs-Hadîs-i
kudsileri yasakladılar, söylemediler. Yerine bir takım tekerlemeler getirdiler.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu:
- Ya Ali! Benden sonra senin
yüzünden iki kavim cehennemlik olur. Biri seni ifratla seviyoruz derler,
Allah'tır, peygamberdir, derler. Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu), Hazreti
Ömer (Radiyallahu anhu), Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)'ı sevmezler. O biri de sana karşı kin tutar, seni son derece sevmez ve
yasaklar.
Bu tür alimlerimiz şimdi
piyasada çoktur. Allah'ım ayıktırsın (Amin.) Biz cihar-ı yar'ın dördünü de tam
tutar haklarında söylenen ayet ve hadîslerin hepsini yazar ve menkıbelerini de
söyleriz. Hepsini de Allahu Teala'nın rahmetinde biliriz.
12- Hayber gazâsından dönülmüştü. Resûlullah (Sallallahu
aleyhi vesellem) Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'ye buyurdular ki:
- Yâ Ali! Eğer halkın yanlış anlayarak İsa
(Aleyhis-selâm)'ya söyledikleri gibi söylemeyeceklerini bilseydim, senin
hakkında çok sözler söylerdim. O zaman bütün insanlar, bereketlenmek için
ayağının tozunu alırlar, abdest aldığın suyu şifa için hastalarına verirlerdi.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in Hazreti Ali'yi övmek için çok sözler söyleyeceğini, ancak bunun
halk tarafından yanlış anlaşılıp, seni ilahlaştıracaklarından korkarım
buyuruyor.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) Hazreti Ali'yi az övdüğü halde bir kavim çıktı, yine ilahlaştırdılar.
Ebu Hüreyre (Radiyallahu anhu):
“Ben Resullulah'tan duyduğum
hadîslerin tümünü söylemiyorum. Hadîsleri söylesem, halk boynumu vururdu.” (Sünen-i ibn-i Mace, Cild 1, Sayfa: 8; İrşad, Cild 1,
sayfa: 82) buyurmuştur.
Fakat
senin bana Harun ile Musa (Aleyhis-selâm) gibi olman yetişir. Ancak benden
sonra peygamber gelmeyecektir. Seni, benim sünnetim üzerine şehid ederler.
Ahirette sen bendensin. Benim havzum üzerine halifem olursun. Ümmetimden
cennete en önce giren ve en önce cennet elbiselerini giyen sen olursun. Seni
sevenler nûrdan minber üzerinde olurlar.
Hadis-i Şerif:
«Bu dünyada Allah için sevişenler yarın mahşerde
nurdan minberler üzerinde olurlar. Onların makamlarına, Peygamberler, şehidler,
sıddıklar imrenirler.« (Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2499;
Ramuzu'l-Ehadis, Hadis no: 1861, 2869)
Yüzleri
beyaz ve nûrlu olur. Onlara şefaat ederim. Orada benim komşum olursun. Senin
cemâatin, benim cemâatimdir. Senin sulhun, benim sulhumdur. Senin sırrın, benim
sırrımdır.
Halk arasında sır, Ali sırrı derler. Bu aramızda sır
kalsın, kimseye bahsetme derler. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'inde Hazreti Ali'ye bu aramızda sır kalsın, kimseye bahsetme gibi
sözleri gayet çoktur.
Senin
âşikârın benim âşikârımdır. Senin çocukların benim evlâtlarımdır.
Hazreti
Ali (Kerremallahu Veche): (Bu sözleri duyunca şükür secdesi etti). Allah'u
Teâlâ'ya hamd olsun ki, beni İslâm ile ni'metlendirdi. Kur'ân-ı Kerim'i öğretti.
Mahlukların en üstününe, peygamberlerin sonuncusu ve efendisine fadli, ihsanı
ve keremiyle beni sevdirdi, dedi.
29. Menkıbe: Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) anlatıyor:
Ben,
Ömer b. Hattab ve Osman-ı Zinnûreyn, Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)
Hazretlerine bir kaç sual sormak için Hazreti Aişe (Radiyallahu anha)'nin evine
gittik. Saâdethanelerinin kapısına vardık. O zamana kadar benzerini
görmediğimiz bir ejderha kapının önünde duruyordu. Korkup geriye döndük. Bu
ejderhaya Ali bin Ebû Tâlib'den başka kimse karşı koyamaz. Çünkü, o çok
heybetlidir, dedim. Hazreti Ömer geriye baktı:
-
İşte Ali geliyor, dedi. Yanımıza gelince:
-Yâ
Ali! Şu karşıdaki ejderhayı görüyor musun? Bizi hışmından geri gönderdi, dedim.
Hazreti Ali gelince, ejderha oradan uzaklaştı. Hepsi birden Resûlullah'ın
huzuruna girdiler.
30. Menkıbe : Hazreti Ali
(Kerremallahu Veche) buyuruyor ki: Bir gün Resûlullah (Sallallahu aleyhi
vesellem)'ın yüksek huzurlarına varmıştım. Mübarek yüzünü neş'eli buldum. Selâm
verdim, oturdum.
-
Yâ Resûlullah! Sizi neş'eli gördüm. Hakk Teâlâ Hazretlerinden sevindirici bir
vahy mi geldi? Haber veriniz, biz de sevinelim, dedim.
Buyurdular ki:
- Ya Ali! Cebrail (Aleyhis-selâm) Hakk Teâlâ'dan şu
haberi getirdi. Allah'u Teâlâ Adn cennetini yarattı. Cennete kendi kudretiyle
kırmızı yâkuttan bir ağaç dikti. Kökünü yere geçirmesini, dallarını dışarı
çıkarmasını emir buyurdu. Ağaçda köklerini yere geçirdi. Dışarıya yediyüz bin
dal çıkardı. Her dal üzerinde kırmızı yâkuttan yediyüz bin köşk, her köşkte yediyüz
bin oda, her oda da bir kapı, içinde bir divanda kalınlığı biner arşın olan bir
döşek, her divanda bir huri karşısında kırkarbin erkek ve kadın hizmetçi
yaratıldı. Her odada gözlerin görmediği, kulakların işitmediği akıllara hiç
gelmemiş olan yiyecek, içecek ve renkler yaratıldı. Yâ Ali! Bunlar sana, seni
ve evladını sevenlere ikramdır. Sana buğz eden, bana buğz etmiş demektir. Bana
buğz edenler şefâatime kavuşamazlar.
31.
Menkıbe: Abdullah İbn Abbâs (Radiyallahu anhu)
bildirmiştir:
Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)
Fâtımatü'z-Zehrâ'yı Hazreti Ali'ye nikâh ettiği zaman Hazreti Fâtıma Resûl-i
Ekrem'e:
- Babacığım! Beni fakir bir kimseye nikâh ettin, hiç bir
şeyi yok dedi. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):
- Yâ Fatıma! Sen râzı olmaz mısın? Hakk Teâlâ
yeryüzündekilerden iki kimseyi seçip ayırdı. Biri baban, diğeri zevcindir,
buyurdu.
32.
Menkıbe: Yine Abdullah ibn Abbâs (Radiyallahu
anhu) bildiriyor: Bir gün Server-i âlem Hazretleri ile ikindi namazını
kılmıştık. Namazdan sonra arkalarını mihraba vererek:
- Ey mü'minler, muhacirin ve ensâr! Size Ali bin Ebû
Tâlib'in üstünlüğünden haber vereyim mi? buyurdular. Biz:
- Babalarımız analarımız sana feda olsun, anlatın dedik.
- Cebrâil (Aleyhis-selâm)'in beni mi'râca götürdüğü gece,
dördüncü gökte Ali bin Ebî Tâlib'e benzeyen bir kimsenin bir divanda oturduğunu
gördüm. Ona baktım. Cebrail (Aleyhis-selâm) durup bakmamın sebebini sordu. Ali
bin Ebi Tâlib benden önce gelip burada oturmuş dedim. Cebrail (Aleyhis-selâm)
«Bu zât Ali değildir. Fakat göklerdeki melekler Hazreti Ali'nin yüzünü görmeği,
ziyaret etmeği çok arzu ettikleri için Allah'u Teâlâ, Hazreti Ali'nin sûretinde
bir melek yarattı. Göklerdeki melekler bu meleğin önüne gelip ziyâret ederler,
selâm verirler, isterseniz yaklaşıp selâm verin dedi. Yanına varıp onu
kucakladım. O da beni kucakladı. Onda
Ali bin Ebi Tâlib'in kokusunu duydum.
33.
Menkıbe: Cabir bin Abdullah (Radiyallahu anhu) diyor
ki: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'dan Hazreti Ali'nin doğumu soruldu.
Resûl-i Ekrem Hazretleri cevâb olarak:
- Allah'u Teâlâ, Ali bin Ebî Tâlib'i, gökyüzünü
yükseltip, yeryüzünü açmadan çok evvel ikimizi de aynı nûrdan yarattı. Hakk
Teâlâ'nın huzûrunda tesbih ederdik. Hiç yok olmadan bir sulbden bir rahme
intikal ederek Abdul-muttalib'e eriştik. Ben, Abdullah'ın sulbüne intikal
ederek Âmine Hatun'a vedi'a olundum. Ali bin Ebi Tâlib ise Ebû Tâlib'in sulbüne
intikal ederek, Fâtıma binti Esed hatuna vedi'a olundu. Melekler müjde
verdiler. O zaman bin kişi rü'yâsında
gördü:
- Bu doğan kimdir? dedi.
- Ali bin Ebû Tâlib'tir, denildi. Mekke-i Mükerreme'de
zelzele oldu. Putların hepsi yüzüstü düştüler.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) doğunca, putların hepsi yüz üstü düştü, kırıldı, Hazreti Ali
(Radiyallahu anhu)'de doğunca, aynı oluyor.
Dehşetinden putlar yere döküldü,
Mat oldu müşrikin beli büküldü,
Taşlar dile geldi dağlar
söküldü,
Müşrikine kılıç çaldığı gece.
Mekke halkı, korkup bu gece yeni bir hadîse oldu,
dediler. Onlar bu sözde iken, kendisini görmedikleri birinin «Bu gece müşrikleri
kahr edici, münâfıklara gayz, gadab edici, abidlerin süsü, Resûl-i
Rabbil-âlemînin mührü, imâmül'-Hüdâ, göklerin yıldızı, karanlıkların lambası
Ali, Fâtıma binti Esed'den doğdu» diye bir ses işitildi, buyurdu.
34.
Menkıbe: Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)
anlatıyor: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'ın huzurlarında oturmuştum.
Elimden tuttu. Berâber Medine sokaklarında dolaşarak bir bostana geldik:
- Ya Resûlullah! Bu ne iyi bostandır, dedim.
- Yâ Ali! Senin için cennette bundan iyi bostan vardır,
buyurdu.
Böylece yedi bostandan geçtik. Hepsinde ben, bu ne iyi
bostandır diyordum. Resûl-i Ekrem Hazretleri, senin için cennette bundan daha
iyi bostan vardır, buyururdu. Yol tenhalaşınca bana sarılıp ağlamaya başladı.
Beni de ağlattı. Yâ Resûlullah! Seni ağlatan nedir? dedim.
- Bir tâifenin kalblerinde bulunan, sana âşikâr
etmedikleri düşmanlıkları beni ağlatır, buyurdu.
- Yâ Resûlullah! Ben dinimde selâmette olur muyum? dedim.
- Evet, dininde selâmette olursun, buyurdu.
O sebebten onlar cehennemliktir.
Onların sana düşman olup, cenneti kazanamayacaklarına cehennemlik olacaklarına
üzüldüm, ağladım. Yani ne olurdu, onlar seni sevselerdi, seni sevme sebebi ile
cennete girebilselerdi demektir.
35.
Menkıbe: Abdullah bin Ebû Leylâ diyor ki:
Hazreti Ali (Kerremallahu Veche) yaz elbisesini kışın, kış elbisesini yazın
giyerdi. Babama, bunun sebebini sormasını söyledim. Babam da Hazreti Ali'den
suâl etti. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu), Resûlullah (Sallallahu aleyhi
vesellem) Hayber gazâsında beni çağırmıştı. Benim de o sırada gözlerim
ağrıyordu.
- Ya Resûlullah! Gözlerim ağrıyor, dedim.
Server-i Alem mübarek tükrüğünü benim gözlerime sürüp: «
Yâ Rabbî! Soğuk ve sıcağın te'sirini bundan gider» buyurdu. O günden beri ne
göz ağrısı gördüm, ne de soğuk ve sıcaktan müteessir oldum, dedi.
37.
Menkıbe: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)
Mekke'yi fethedince Mekke'de bulunan yüzkırk putu ve Beyt-i Şerîfin etrafındaki
yüzaltmış putun hepsini altüst ettiler. Beyt-i Şerifin içinde taştan, büyük ve
Hayber kapısından daha ağır bir put kaldı. Bu putu zincir ve çiviler ile tavana
ve duvarlara bağlamışlardı.
Resûl-i Ekrem Hazretleri Kâ'be-i Şerîfe girip, Hazreti
Ali'yi çağırdı:
- Ya Ali! Omuzuma çık, bu putun bağlarını kopar, buyurdu.
Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):
- Yâ Resûlullah! Ben kim oluyorum ki, mübarek omuzunuza
ayağımı koyayım. İşte benim vücudum, başım ve gözüm sizin emrinizdedir. Siz
benim üzerime basın, bu işi nasıl arzu ederseniz, öyle yapın dedi. Resûl-i
Ekrem Hazretleri:
- Yâ Ali! Sen benim gayret, hamiyyet, nübüvvet ve risâlet
yükümü çekecek kuvvette değilsin. Eğer ben gayret ve hamiyyet ile ayağımı
yedinci kat göğe koysam, gökler ve yerler ayağımın altında mahvolur, buyurdu.
Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in omuzuna basmaya mecbur kaldı.
Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):
- Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem)'in omuzuna basınca başımı arşı Alada buldum. Resulullah'ın
ayakları tahtessera'dan aşağıda idi o hal geçti putun seviyesinde olunca putu
kırdım» buyurdu. (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 474-475; Şevahidü'n-Nübüvve,
Sayfa: 131)
38.
Menkıbe: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) mi'râç gecesi, Arş makaamında bir zaman
oturup na'linini çıkarmak istediğinde Allah'u Teâlâ:
- Ey Habîbim! Madem ki, Arş üzerinde na'lin ile
durmuşsun, öylece dur ki Arş-ı mesned senin na'lininin şerefiyle müşerref
olsun. Pâdişah-ı lem yezel ve lâ yezâl (yâni Allah'u Teâlâ) Arş-ı azîmini Muhammed
Mustafa'nın mübarek na'lini ile süslesin, buyurmuştur.
Allahu Teala Musa
(Aleyhis-selam)'ya Turu Sina'da: «Ayağını çıkart, öyle gel» dedi. Allahu Teala
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e de nalinini çıkarma diyor.
39.
Menkıbe: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)
Hazreti Ali'ye, Hazreti Fâtıma (Radiyallahu anha ) ile evlendiklerinde şu
tavsiyelerde bulunmuşlardır:
- Yâ Ali! Gelini kendi evine götürdüğün zaman ayağından
çorablarını çıkarıp yıka, suyunu evin köşelerine saç. Böyle yapınca Allah'u
Teâlâ senin evinden yetmiş türlü fakirliği dışarı çıkarır ve yetmiş türlü
bereketi evine sokar. Sana yetmiş rahmet indirir. Gelinin bereketi evin
köşelerine kadar girer. Gelin cüzzâmdan, delilikten ve diğer hastalıklardan
emin olur. Yâ Ali! Gelini ilk hafta
yoğurt, ayran, sirke ve ekşi yemeklerden men et, buyurdular.
Hazreti Ali bu yemeklerden yasaklamanın sebebini sordu.
Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):
- Yâ Ali! Turşu, yoğurt rahimde çocuk olmasına engel
olur. Evde bir hasırın bulunması, çocuğu olmayan kadının bulunmasından iyidir,
buyurdu. Hazreti Ali:
- Sirke neden yasaktır? dedi. Resûl-i Ekrem (Sallallahu
aleyhi vesellem):
- Sirke yiyen kadının hayzı görmesi zahmetli olur ve
temizliği uzar. Ekşi elma yemek hayz kanını keser. Bu da başka bir hastalık
meydana getirir, buyurdu. Resûl-i Ekrem mübarek sözlerine devamla:
- Yâ Ali! Ehline ayın başında, ortasında ve sonunda yakın
olma. Çocuk ve kadında cüzzâm, delilik ve pislik olmasından korkulur. Hanımına
ikindi namazından sonra yaklaşma. Allah'u Teâlâ bir çocuk nasib ederse şaşı
olur. Şeytan şaşı olanlara sevinir. Yâ Ali! Ehline yaklaştığın zaman çok
konuşma. Eğer çocuk olursa yiyici olur, avret yerine bakma. Sohbet esnasında
gözünü yumma, çocuğun kör olur.
- Ya Ali! Başka bir kadının şehvetiyle ehline yaklaşma.
Böyle olan çocuk muhannes olur. (Yani kadınlığa özenen, kendisine livâta
ettiren erkek olur).
- Yâ Ali! Ayakta ehlinle berâber buluşma. Bu, merkeblerin
yaptığı iştir. Çocuk olursa altına bevl eder. Bayram gecelerinde de ehlinle
buluşma. Çocuk olursa altı parmaklı veya dört parmaklı olur. Meyve ağacı
altındada ehlinle buluşma adam öldürücü zalim olur. Hanımınla, üzeriniz örtülü
olmadan buluşma. Çocuk olursa, ölünceye kadar fakirlikten kurtulamaz.
- Yâ Ali! Ezan ile kâmet arasında ehline yaklaşma.
Çocuğunuz olursa kan dökmeye hevesli olur. Hanımın hamile olduğu zamân abdestli
olmadan ona yaklaşma. Çocuğunuz olursa gönlü kör, eli cimri, olur. Şaban ayının
on beşinci Berat gecesinde ehline yaklaşırsan çocuğun derisinde, yüzünde ve
tüyünde benekler olur. Hanımına, baldızının şehveti ile yaklaşma. Eğer bir
çocuk olursa, hırsız olup halkın felâketi onun eliyle olur.
- Yâ Ali! Etrafında duvar olmayan damda ehline
yanaşırsan, çocuğunuz münâfık, mürai, bid'at sahibi ve kumarbaz olur. Sefere
çıkacağın gecede hanımına yaklaşma. Çocuk olursa malını günâha sarfedenlerden
olur. Sonra, «Malını saçıp dağıtanlar, şeytanların kardeşleridir» âyet-i
kerimesini okudular. Üç günlük seferden dönünce de ehline yaklaşma, çocuk zalim
olur.
- Yâ Ali! Ehline
pazartesi gecesi yaklaşırsan, hâsıl olan çocuk hâfız olur ve Allah'u Teâlâ'nın
taksimine râzı olur. Salı gecesi yaklaşırsan, doğan çocuk mü'min iyi huylu,
yumuşak kalbli, eli cömerd ve yalan, bühtan, iftiradan temizlenmiş dilli olur.
Perşembe gecesi ehline yanaş. Çocuk olursa hikmeti çok hakîm, ilmi çok ve o
ilmiyle amel eden âlim olur.
- Yâ Ali! Perşembe günü öğleden evvel hanımına
yanaşırsan, hasıl olan çocuğa şeytan ölünceye kadar yanaşamaz. Dünyada ve
ahirette selâmette olur. Cuma gecesi hanımına yaklaşırsan meydana gelecek
çocuk, hâfız-ı Kur'ân veya hatîb vâiz olur. Cum'a günü hanımına yaklaşan
kimsenin çocuğu alim olup, dindarlığı ile tanınıp meşhûr olur. Cum'a gecesi
yatsı namazından bir saat sonra ehli ile buluşanın çocuğu büyük veli olur.
Ehline gecenin ilk saatinde yaklaşma. Cadı, kâhin, dünyayı ahirete tercih eden
bir çocuk meydâna gelir.
- Yâ Ali! Benim vasıyyetlerimi aklına iyice yerleştir,
ezberle. Allah'u Teâlâ'nın izniyle sana fâidesi olacaktır, buyurdu.
40.
Menkıbe: Hazreti
Ali (Kerremallahu Veche) bildiriyor: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)
bir gün beni huzuruna çağırdı:
- Yâ Ali! Benden sonra peygamber gelmiyecektir. Sana
vasıyyetler edeceğim. Dinlersen şükür edenlerden olur ve şehid olursun. Allah'u
Teâlâ seni kıyâmet günü âlim ve fakîh olarak diriltir, buyurdu ve devâm etti:
- Yâ Ali! Mü'minin üç alameti vardır:
1- Namaz kılmak,
2- Oruç tutmak,
3- Sadaka vermektir.
Münâfıkta da üç âlamet olur:
1- Herkesin yanında namâz kılarken rükû, secde ve diğer
rükunleri tam olarak yapar; yalnız kılarken
bunların hiç birine dikkat etmez.
2- Kendisini medhettikleri zamân işlerini seve seve,
zevkle yapar.
3- Allah'u Teâlâ Hazretlerini başkalarının yanında
zikredip, yalnız kalınca unutur. Münâfıkta üç âlamet daha bulunur.
1- Söylediği söz yalandır,
2- Verdiği sözde durmaz,
3- Emânete hıyânet eder.
- Yâ Ali! Zâlimde de üç âlamet bulunur:
1- Kendisinden aşağı olanlara baskı yapar.
2- Gücü yeterse başkalarının malını zorla alır.
3- Nereden yiyip nereden giyeceğini hiç incelemez,
üzülmez.
Kıskançlarda da üç husûsiyet vardır:
1- Herkesin yanında, o kimseye yaltaklanır,
2- Herkesin arkasından gıybet eder,
3- Musîbete düşen kimselere sevinir.
- Yâ Ali! Tenbellerde de üç alâmet vardır:
1- Allah'u Teâlâ'ya yaptığı tâatinde tenbellik eder.
2- Kusûrlu amel eder. Yaptığı da boşa gider.
3- Namazı geciktirir, hattâ vaktini de geçirir.
- Tövbe eden kimsenin de üç âlameti vardır:
1- Harâmlardan sakınır,
2- İlim öğrenmeye hırslı olur.
3- Göğüsten çıkan sütün tekrâr girme ihtimâli olmadığı
gibi, tövbe ettiği günâha bir daha dönmez.
- Yâ Ali! Akıllı kimsede de üç âlamet bulunur:
1- Dünyâyı aşağı görür,