DÖRT BÜYÜK HALİFE KİTABINDAN ALINAN

HAZRETİ ALİ (RADİYALLAHU ANHU) İLE İLGİLİ MENKIBELERİN DEVAMI

 

 

26. Menkıbe: Rüknü'l-İslâm Ahmet Cürcânî (Rahimehullah) bildiriyor : Yüzden fazla kimseden işittim. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) bir hadîs-i şerifte: Ali'nin Amr bin Abdûd'ün karşısına bir kere çıkması, ümmetimin kıyamete kadar olan ibadetinden hayırlıdır, buyurmuştur.

Yani Cihar-ı yar'lar ashablarda içinde ümmetimin tümünün kıyamete kadar yaptığı ibadetlerin hepsini birleştirsen, Hazreti Ali'nin bir tek Amr ibn-i Abdut'un karşısına çıkıp, onu öldürmesi, onların ibadetinin hepsinden daha hayırlıdır. Çünkü, o zaman, o anı, yaşayan bilir. Bunlardan pek azda olsa anlatmaya çalışacağım inşallahu Teala.

Mekke'de kafir şairlerinden onikisi  arab yarımadasının beylerini kumandanlarını, gezdiler. Şiirle onları galeyana getirdiler.

Muhammed geldi kanlar döküldü

Muhammed geldi, baba evlada, evlad babaya, düşman oldu.

Muhammed geldi, asırlarca taptığımız putların hepsini inkar etti.

Muhammed geldi, bizleri kutsal dinlerimizden ayırdı. Bazımızın babasını, bazımızın oğlunu, kızını, karısını, kendi dinine dönderdi. Hızla sayıları artmakta, ilerlemektedirler. Mekke'liler biz kendi gücümüzle Bedir, Uhud savaşlarında, her ne kadar asker, para ve silah üstünlüğümüz varsa da kendini ve adamlarını ortadan kaldıramadık. Şimdi çığ gibi büyümektedir.

- Ey Arab yarımadasının beyleri! Hepimiz birleşelim. Yüzdeyüz Muhammed'i ortadan kaldıralım. Yoksa yakın zamanda beyliklerimizi, kumandanlıklarımızı, krallıklarımızın hepsini elimizden alır, mahiyetinde şiirler söyleyip, bütün beyleri galeyana getirdiler. En seçme, güzide pehlivanlardan, onbin kişilik bir ordu hazırladılar. Bu ordu yüzbin kişilik bir ordu sayılabilirdi. O zamanda ömür boyu harpte, güreşte, hiç yenilmemiş, çok tecrübeli, çok fazla kuvvetli Amr ibn-i Abdut isminde bir pehlivan vardı. Amr İbn-i Abdut'u beylerden toplanan çok yüksek pahada para ile, harb edip peygamberimizi ve adamlarını yok edebilmek için kiraladılar. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bunu duyunca aylarca evvel ashabı ile müşavere yaptı.

- Mekke'den başka yüzlerce yerden üzerimize harb etmek için geliyorlar, ne yapalım? dedi. İçlerinden Selman-ı Farisi Hazretleri:

- Ben cehalet devrimde, Acem Krallarının yanında çok kaldım. Onlar çok büyük bir düşman karşısında kaldıkları zaman, ya çok muhkem kalelere çekilirler, ya da şehrin etrafına asker geçememesi için hendek kazarlar . Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem), kendilerini tam koruyacak kale olmadığı için, Hendek kazmaya karar verdi. Hendekler kazıldı, kafirler ordu ile geldiler. Şehrin etrafı kırk arşın eninde hendek kazılı idi. Amr İbn-i Abdut yanında getirdiği pehlivanları ile atları iyice sağa-sola koşturup hendeğe sürdüler. O atlar çok fazla sıçradığından, hepside kırk arşınlık hendeği sıçrayıp şehrin içine girdiler. Amr İbn-i Abdut:

- Ey Muhammediler! Karşıma adam gönderin dedi. Amr İbn-i Abdut'u gören, onun kim olduğunu bilen herkes, evden dışarı çıkamıyordu. Amr ibn-i Abdut yine bağırdı:

- Ey Medine'liler! Ey Muhammedi'ler! Karşıma adam göndermezseniz, sizi evinizin içinden karınızın, çoluk-çocuğunuzun, yanından tutar, çıkartır, meydanda öldürürüm dedi. Herkeste yine ses yok, herkes korkusundan ses çıkarmıyor. Çünkü Amr ibn-i Abdut ismini, gücünü, cengaverliğini, yenilmesinin imkanı olmadığını, herkes biliyordu. Hazreti Hamza (Radiyallahu anhu) Uhud cenginde şehid edildiğinden o yoktu. Hazreti Ali çocuk yaşta idi. Yine de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e geldi:

- Ya Resulullah! Bu kafirin sözleri bana dokunuyor. Bunun karşısına ben çıkacağım, müsade et çıkayım dedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Ya Ali! Sen çocuksun o güçlüdür. Hamza'yı yeni kaybettim seni de kaybetmek istemem dedi. Yine Amr ibn-i Abdut atı sağa-sola sürüp nara atıyordu.

- Medine'liler karşıma adam gönderin, diye gayrete, namusa dokunacak ağır kelimeler kullanıyordu. Allah'ın arslanı Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) yine dayanamadı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in yanına geldi:

- Ya Resulullah! Amr ibn-i Abdut'un sözleri çok ağır geliyor, müsade et, kendisinin karşısına çıkayım dedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Ya Ali! O çok güçlüdür, sen çocuksun belki sana bir ziyan getirir dedi. Amr ibn-i Abdut yine bağırıp nara atıyordu. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in yanına Hazreti Ali yine geldi:

- Ya Resulullah ben dayanamıyorum, Amr ibn-i Abdut'un karşısına çıkacağım, bana müsade et, dedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) kendi kılıcını Hazreti Ali'nin beline, kendi eli ile bağladı. Kendi miğferini, Hazreti Ali'nin başına giydirdi, kendi zırhını Hazreti Ali'ye giydirdi. Hazreti Ali'yi  Amr İbn-i Abdut'un karşısına gönderdi ve kendisi secdeye kapandı.

- Ya Rabbi! Kafir çok kuvvetli, Ali çok genç, çocuktur, Ali'yi sen kazandır. Ali galip gelsin diye dua etti. İşte o dua, Hazreti Ali'yi  ömür boyu bütün ordulara, bütün toplumlara, galip getirdi.  Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) ömür boyu ne ferd, ne toplum karşısında hiç yenilmedi. 

Amr ibn-i Abdut karşısına çıkan Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'yi görünce güldü.

- Medine'de hiç bir pehlivan kalmadı da ağzı süt kokan bu çoçuğumu karşıma gönderdiler dedi. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) Amr İbn-i Abdut'a:

- Bu çocuktu gafil kaldım, bilmedim, gevşek davrandım diye itiraz etme. Ben seni öldürmeye geliyorum, ne gibi hünerin varsa hepsini sarf et dedi. Amr ibn-i Abdut:

- Öyle ise ya Ali, hamleni yap. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Bizde adet önce kafir hamle yapar, hamleyi senin yapman lazım dedi. Amr İbn- i Abdut:

- Ben hamle yaparsam sana bir şey kalmaz. İlk hamlede yok olursun, muradın karnında kalmasın, hamleni yap, dedi. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Biz ilk hamleyi yapmayız, sen yap. Amr ibn-i Abdut bir hamle yaptı. Hazreti Ali'nin yok olduğunu zannediyordu. Baktı ki Hazreti Ali dimdik ayakta duruyor, hiç bir şey olmamış, Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- İşte şimdi hamleyi ben yapıyorum dedi. Amr ibn-i Abdut Hazreti Ali'nin gücüne şaşırmış, kolay kolay  yenileceğe benzemiyordu. Var gücü ile savunmaya geçti. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) vurunca kendini yere yuvarladı, elinden kılıç düştü. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) baş ucuna dikildi.

- Biz, silahsız adama kılıç çekmeyiz, kalk kılıcını eline al dedi. Amr İbn-i Abdut kılıcını eline aldı. Bu sefer olanca  gücünü toplayıp var gücü ile hamle yaptı. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin kolundaki kalkan başındaki miğfer parçalanmış başından yara almıştı, ama yinede ayakta dimdik duruyordu. Kafasından kanlar akıyordu Bu hali Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e anlattılar. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) yine secdeye kapandı.

- Amcam oğlu Ali'yi sana emanet ediyorum ya Rabbi! Ona sen zafer kazandır dedi. Sıra Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'ye gelmişti. Amr ibn-i Abdut bir vuruşta kendini düşüreceğini biliyordu. Bu çocuktur harb hilesini bilmez önünde ileri geri gidip kendini bir çukura düşürüp bastırayım, gözü bende olduğu için çukuru görmez dedi. Planı gerçekleştirdi Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) bir çukura basınca yıkıldı. Yıkılır, yıkılmaz vuracağını bildi. Yerde savunmaya geçti. Amr İbn-i Abdut bütün var gücü ile yerde yatan Hazreti Ali'ye hamle yaptı, ama hamlesini yine gerçekleştiremedi. Çünkü Allah'ın aslanı kılıcı ile karşı koymuştu. Başında miğferi , elinde kalkanı yoktu. Hazreti Ali ayağa kalktı. Amr ibn-i Abdut'a:

- Senin için çok mert, bileği bükülmez, dünyaya ün salmış pehlivan, diyorlardı. Ben hamle yaptığımda sen yere yuvarlanınca silahsızdır, diye kılıç çekmedim. Ben çukura basıp yere düşünce, bunu fırsat bilip beni öldürmek istedin. Şimdi ayaktayım var gücünle savunmaya geç, bu sefer kurtulamayacaksın dedi.  Hazreti Ali hamle yaptı.  Amr İbn-i Abdut'un başındaki miğfer parçalandı. Zırhı ile beraber kendini göbeğine kadar ikiye ayırdı. O zamanda kim kimi öldürürse, öldürdüğünü soyar çıplatır, üzerindeki eşyalar öldürene ait olurdu. Amr ibn-i Abdut'un üzerinde altın sırmalı elbiseler kolunda mücevher bilezikler, çok kıymetli eşyaları vardı. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) bunun üzerinden hiç bir şey almayın, kafirlere böylece verin, dedi. Amr ibn-i Abdut'un bacısı saçını-başını yolup ağlıyordu. Kardeşini elbisesi soyulmamış hiç bir şeyi alınmamış kılıcı, kalkanı vs...hepsi iade edilmiş görünce şaşırdı ve çağırdı:

- Ey  Kardeşim! Amr İbn-i Abdut bundan sonra sana ağlamayacağım. Sen öyle bir mert, öyle bir yiğit kimsenin, elinde ölmüşsünki, seni soyundurup yanıma göndermemiş dedi. (Altı Parmak, Sayfa: 601) Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) Amr İbn-i Abdut ile Hendeği atlara sıçratan beş muharibin üzerine yürüdü. Muharibler atlara tekrar hendeği atlatarak karşı tarafa geçtiler. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu), dünyaya ün salmış, cenk meydanında hiç kimsenin  karşısına çıkamadıklarından kırk kişiyi öldürmüş, kırk kişiyide esir alıp müslüman etmiştir. Öldürdüklerinin en yavuzu, Amr İbn-i Abdut'tur. Müslüman ettikleri, güç yetmez pehlivanların isimlerinden bazıları: Mıktad ibn-i Esved, Ebel Mahsen, Amri Madi Kerb vs.. ve kırk kişiyi öldürdüğü güç yetmez pehlivanlardan bazılarının isimleri: Amr İbn-i Abdut, Anter vb.. kırk kişi (3. Bölümde geniş olarak yazılmıştır, oradan okuyunuz.)

İşte Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) o zamanda hem kendisi, hem de müslümanlar, o kadar sıkılmışlar, o kadar çok sıkılmışlardı ki  Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin sadece Amr İbn-i Abdut'un karşısına çıkıp, harb etmesi ve onu öldürmesi, ümmetimin tümünün  kıyamete kadar olan ibadetinden hayırlıdır buyurmuştur.

 

27. Menkıbe : Resûlullah'ın Hazret-i Ali'ye yaptığı vasiyetlerini bildirelim: Hazret-i Ali (Radıyallahu anhu) bildiriyor: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) bir gün bana:

- Ya Ali! Sana beş yüz koyun vermemi mi, yoksa din ve dünya kuruluşuna sebeb olan beş kelime öğretmemi mi istersin? buyurdular. Ben:

 - Kelimeleri isterim, dedim. Bir duâ öğrettiler. Buyurdular ki:

- Ya Rabbi! Günahımı afv et. Hulkumu geniş eyle. Kazancımı temiz kıl. Verdiğin rızka kanâat edici eyle. Beğenmediğin şeye nefsimi meylettirme, sonra:

- Ya Ali! Sonu üzüntü ve ağlamak olmayan hiç bir sevinç ve neş'e yoktur, buyurdular.

Hazret-i Ali (Radıyallahu anhu) bildirmiştir. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) bir gün bana :

- Ya Ali! Sen Kâ'be gibisin. Herkes Kâ'be'ye varır. Kâ'be hiç bir yere gitmez. Hilafet işini sana teslim etmek için bir kavm gelirse, kabul et. Eğer gelmezlerse, sen onların yanına varma, buyurdu.

Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu) halife olacağı zaman, Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'yi halife dikmek isteyen bir Arab kabilesi geldi.

- Harb edib kazanıb seni halife dikeceğiz  dediler. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) onlara:

- İlk defa benimle harb etmeniz lazım. Ebu Bekir (Radiyallahu anhu)'i ben halife diktim dedi ve onları geri çevirdi. Çünkü Hazreti Ebu Bekir (Radiyalahu anhu)'in halife olacağını Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) haber vermişti. Hazreti Muaviye ile harpte kendini halife yapmak ve ortadaki 19 kişiyi haksız yere öldürtmemek için, kendine tabi olanları kabul etti. En sonunda askeri kendini dinlemeyip, sulha vardılar. Harpte kazandıkları zaferi, sulh masasında kaybettiler.

Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) bu hadîs-i şerifin mucibince Hazreti Muaviye ile harb etti. İkincisi: 19 kişi haksız yere öldürülmemesi için, harp etti. Harbi kazandığı halde kendinin sözünü dinlemeyen askerleri, sulhta savaşı kaybettiler. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) savaş esnasında harb edin, bu bir oyundur, harb hilesidir kanmayın, dediysede söz dinletemedi. Sonradan hile meydana çıktı. Kendilerinin aleyhine olup onlar kazanınca:

- Ya Ali bu bir oyundu diye her ne kadar Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'ye harb edelim, dedilerse de Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) kabul etmedi:

- Ben Resulullah'ın sözünü yerine getirdim, fazla islam kanı dökülmesini istemem dedi. Bu seferde kendinin askerleri, kendine düşman oldu. Nehrevan cengini Hazreti Ali kendine isyan eden askerleri ile yaptı. Hazreti Ali'ye göre kendince halifelik mühim değil, haksız yere 19 kişinin öldürülmesi mühimdi.

Resulullah'ın yukarıdaki sözünü yere düşürmemek için, beni halife dikmek isteyenlerin tekliflerini kabul ettim. Yine Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in sözü üzere tekliflerini kabul etmiyorum.

İkinci bir sefer:

- Seni halife dikelim, sözünden çıkmayalım, teklifini reddetti. Çünkü Resullullah'ın sözünü yerine getirmişti, ikincisi fazla idi. Kendi askerine küsüb Küfe'ye gitti.

- Benim ve Muaviye'nin, her iki ordunun anlaşarak verdiği karara sadığım, fazla islam kanı dökülmesini istemem, diye sonraki teklifleri kabul etmedi. Yine de Hazreti Muaviye Şam'da, kendisi, Küfe'de, ikisi de halife olarak halifeliklerini yaptılar. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) istese harb eder tek halife kendi olurdu.

Hazreti Muaviye ile yaptığı harpte kazandı. Kendine onyedi kumandanı isyan ettiği halde Meliki Ejder:

- Tek başıma hem Muaviye'yi, hem de bunları yenerim. Bana müsade et dedi.

Bu kadar güçlü olan Hazreti Ali, Harb etmemek, islam kanı dökmemek,  için direndi. Bu yüzden askerleri ile tamamen düşman oldu. Kendi askerini Nehrevan cenginde kendi kırdı. Karşıdaki müslümandır diye harb etmedi. Hazreti Ali'nin kılıç çekip onları kırmadığı, öldürmeye kıymadığı, Muaviye (Radiyallahu anhu)'nin askerine bizde kötü söz söylemeye kıyamayız. Ama Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) tarafıyız, her vasıfta Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'yi üstün görüyoruz. Bu Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu)'ye düşmanız anlamına gelmez. Halifelik Hazreti Ali'ye göre mühim değil, 19 kişinin haksız yere öldürülmesi mühimdi. Onun için halifelik olsada olmasada kendince mühim değildi.

Abdullah bin Ömer (Radıyallahu anhu) bildiriyor: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Yâ Ali! Sen Cennet ehlisin. Yakın zamanda bir kavm gelir. Onların lakapları Râfızî'dir. Eğer sen onlara yetişirsen, onları öldür. Onlar müşriklerdir. Cum'a ve Cemâat bilmezler. Ebû Bekir ve Ömer'e dil uzatırlar, buyurdu.

Ali bin Ebi Tâlib (Radıyallahu anhu)'in bildirdiği hadîs-i şerifte Resûl-i Ekrem:

- Ya Ali! Önce senin halife olmanı Allah'u Teâlâ'dan üç kere diledim. Kabul buyurmayıp Ebû Bekir'i öne aldı, buyurmuştur.

Abdullah İbn Abbas (Radıyallahu anhu)'ın bildirdiği bir hadîs-i şerifte Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Yâ Ali! Allahu Teâlâ sana Fâtıma'yı zevce yaptı. Yeryüzünü ona mehr kıldı. Sana buğz ederek yeryüzünde yürüyen kimsenin bu yürümesi haramdır, buyurmuştur.

Ammar bin Yâser (Radıyallahu anhu)'in bildirdiği bir hadîs-i şerifte Resûl-i Ekrem:

- Ya Ali! Allah'u Teâlâ seni, yarattıklarından hiç kimseyi süslemediği ve kendisine en sevgili gelen Zühd ile süsledi. Dünya senden hiç bir şeye kavuşamaz, buyurmuştur.

Dünya sevgisinden tamamen ayrılıp, aklında-işinde sözünde, yaptığında her şeyinde dünyalık hiç olmayan kimseye zühd yapıyor, zühd yaptı derler.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bu zühdün tam manası ile, dört dörtlük Hazreti Ali'de olduğunu, diğerlerinin çok az da olsa mal biriktirdiğini söylüyor. Diğer sahabelerde de zühd vardır. Fakat Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin ki kadar değildir. Hazreti Ali'nin tek ve toplu olarak yaptığı harbler sayılmayacak kadar çoktur ve bu harblerde aldığı ganimetlerin nihayeti yoktur.  Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) hiç birisini de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) gibi evinden içeri girdirmemiş, hepsini Allah yoluna dağıtmış, yine de kendisi fakir olmuştur. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu), harbte aldığı ganimet mallarını biriktirse, en zengin sahabe'nin yüz misli, bin misli zengin olurdu. Ama o hem bütün malını, servetini evinin içine girdirmeyip, zühd yaptı. Hem de çok defalar islamiyet uğrunda canıyla cömertlik yaptı. Canıyla cömertlik hepsinden üstündür, malı ile cömertlik, ikinci sıraya gelir. Malıyla cömertliğide zaten ne kadar çok mal eline geçerse geçsin, hiç birini  evinden içeri girdirmeden dağıtırdı.

 

Tutar iblisin iğvasın

Bıraktı zühdü takvasın

Siliver gönlümün pasın

Medet kıl ya Resulullah.

              Seyid NİZAMOĞLU.

 

İsa (Aleyhis-selam) zühd ehli idi, dünyadan kaçardı. Şeytan karşısına çıktı:

- Sende dünya ehlisin, zühd ehli değilsin dedi. Hazreti İsa (Aleyhis-selam):

- Dünyada neyim var? Şeytan:

- Yanında gezdirdiğin şu yassı taş var. Akşam olunca ona başını koyup yatıyorsun. Hani sen zühd ehli idin? Dünyada hiç bir şeyin yoktu. İsa (Aleyhis-selam):

- Al bu da senin olsun dedi ve taşı şeytanın kafasına vurdu. (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 321)

Hazreti Pir'e bir derviş gelip:

- Şeyh-Derviş zühd ehli olmalı, Bağdad'ın yarısı Abdulkadirin dedi. Hazreti Pir ona:

- Bağdad'ı terk ediyorum, dönmeyeceğim seninle beraber gidelim ikimizde zühd ehli olalım dedi. Bir müddet gittiler, su içeceklerdi, dervişin bir su keşkülü vardı. O keşkülden su içiyordu, suyu doldurdu geldi. Hazreti Pir:

- Dervişe Bağdad'ın yarısı benim hepsini bıraktım. Senin zaten bir keşkülün var, zühd ehli isen niçin bırakmıyorsun? deyince derviş ikaz oldu, ayıktı. Hazreti Pir'e mürid oldu,

İşte bütün malını halife olduğu halde Allah yoluna harcayıp, dağıtıp, seksenbin dirhemde borç edip, onu da yine Allah yoluna dağıttı. Ölünce bu borcu ashab tarafından ödenen Hazreti Ömer'e Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) zühd ehli demiyor, Hazreti Ali'ye zühd ehli diyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'de aynıdır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in zühdü sadece dört dörtlük Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'dedir.

Bilal babama zühd hakkında sordular:

- Hakiki zühd nasıl olmalıdır? Buyurdu ki:

- Ahlaksız bir kadınla yola giden hakiki bir derviş, sofi ne kadar  o kadından sakınıyorsa, dünya malından, servetinden, şöhretinden, gösterişten ondan daha fazla sakınmalıdır. Her tarafı pislik olan bir tuvalete giren bir kimse, üzerime bulaşmasın diye ne kadar titizlik gösterip sakınıyorsa, zühdü hakkıyla yapıyorum diyen dervişde dünya malından, servet ve şöhretinden o derece sakınmalıdır. İşte hakiki zühd budur. Bu da ashabın içinde sadece Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'de vardı. Malının hepsini dağıtmak Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'ye göre zühd değildir.  Çünkü malından fazla canıyla cömertlik yapması lazımdır. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin menkıbelerinde ve hayatında bu çok görülmüştür. İşte hakiki zühd budur. Çünkü onlar gelen malı toplar, ancak hayır yeri düşerse, dağıtır. Diğer ashablara göre bu zühddür. Bizcede malı, serveti olur, gözü gönlü, niyeti devamlı ahirette o bir dünyada olur. Malı olursa malına hor bakmaz. Allah yoluna dağıtmak icab ederse biriktirdiği malın hepsini Allah yoluna sarf eder. Evvelini gören zühd sanmaz sonunu gören zühd der. Bize de bu zühd sayılır. İşte zühdde adamına göredir. Şeyhin birisi: «İlkimizi gören sıddık, sonumuzu gören zındık oldu» dediği budur. Evelisi ibadetle Allahu Teala çile, inziva, zühd sonu zenginliktir.

Hazret-i Ali (Radıyallahu anhu)'nin rivayet ettiği bir hadîs-i şerifte Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Ya Ali! Yalnız Rabbin'den ümid edici ol. Günahından başka bir şeyden korkma. Sana bilmediğin bir şeyi sorduklarında, Allah'u Teâlâ bilir demekten utanma, buyurmuştur.

İmam-ı Malik Hazretleri de bilmediğini bilmiyorum diyebilmek ilmin yarısıdır, buyuruyor. (İhya'u Ulumi'd-Dîn, Cild 1, Sayfa: 72, benzeri.)

Bunun öbür tarafını düşünürsen, bilmediğini biliyorum diyen kimse de, ilmin yarısı yok. Yani bilmediğini bilmiyorum derse, o kimsede bütün ilmin yarısı var, bilmediğini biliyorum derse, ne kadar büyük alim olursa olsun, o kimsede bütün ilmin hepsinin yarısı yok. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Ene noktatin tahtel Ba. Ben B'nin altındaki noktayım dedi.

- Nasıl dediler.

- Kur'an-ı Kerim'in tümü Sure-i Bakara'da Sure-i Bakara'nın tümü başındaki Elham süresinde, Elham suresinin tümü başındaki Bismillahirrahmanirrahiym'de Bismillahirrahmanirrahiym'in tümü başındaki B harfinde, B harfinde ne varsa altındaki noktasındadır. İşte ben o noktayım diye buyurdu.

Yine Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) buyuruyor:

İlim bir noktadır çoğu cahilleredir. (Hacı Muhammed Bilal-i Nadir Hazretlerinin vaaz bandından alınmıştır.)

Yine Hazret-i Ali (Radıyallahu anhu)  bildiriyor: Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazretleri bir gün bana :

- Ya Ali! Hiç kimseyi ayıplama. Cimri olma. Güler yüzlü ol. Herkese ikram et, cömerd ol. Mü'min yumşak yüzlü ve cömerd olur. Münâfık kaba ve herkesi kötüleyici olur. Ümmetimin cömertlerinin günahları, güneşin buzu eritmesi gibi eriyecektir, buyurdu.

Ebû Musâ (Radıyallahu anhu) rivayet ediyor: Resûl-i Ekrem bir hadîs-i şerifte:

- Ya Ali! Kendim için razı olduğum şeylere, senin için de razı olurum. Kendim için beğenmediğim bir şeyi senin için de beğenmem, hoşgörmem. Saçlarını örüp başının üzerinde topladığın halde namaz kılma, buyurmuştur.

Hazreti Hasan (Radiyallahu anhu) namaz kılıyordu. Saçlarını toplamış topuz yapıp öyle namaz kıldığını gören,  Ebu Rafi isminde bir sahabe Hazreti Hasan (Radiyallahu anhu)'ın namazda iken topuzunu hemen çözmeye başladı. Hazreti Hasan (Radiyallahu anhu) namazı bitirince:

- Senin başımda işin ne diye çıkıştı. O zat Hazreti Hasan'a:

- Kızma, ben Resulullah'ın saçlarını başına topuz eden kimse şeytanın oturağıdır, oturduğu yerdir, dediğini duydum, buyurdu. (Kütüb-i Sitte, Cild 9, Hadis No: 2751; Sünen-i Tirmizi, Cild 1, Hadis No: 381)

Hazret-i Ali'ye Resûl-i Ekrem :

- Ya Ali! Gayretli, kayırıcı ol. Allahu Teâla gayretli olanları sever. Cömerd ol, Allah'u Teâlâ cömertleri sever. Cesâretli ol, Allah'u Teâlâ cesâretli olanları sever. Senden bir iş isteyen kimsenin işini yap, buyurduğunu rivayet etmiştir. Yine kendisinin rivayetiyle Hazret-i Ali'ye, Resûl-i Ekrem:

- Ya Ali! İnsanlar Rabbimize yaklaşıyoruz diye çalışıp kazandıkları zaman, sen de dünya da ve ahirette Allah'u Teâlâ'ya yaklaşmak, derece ve kıymette onlardan önce olmak için iktisâb et, kazan, buyurmuştur. Hazret-i Ali'ye Resûl-i Ekrem'in :

- Ya Ali! Eğer başın seni rahatsız edecek kadar çok ağrırsa, iki elini başının üzerine koyup Haşr sûresinin sonundaki " Lev enzelnâ âyet-i kerimesinden sonuna kadar oku, buyurduğunu kendisi haber vermiştir.

Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Ya Resulullah! Ben yalnız savaşa gidiyorum savaşta başım çok ağrıyor ne yapayım? dedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Elini başına koy sen sana oku buyurdu. (Hacı Muhammed Bilal-i Nadir Hazretlerinin vaaz bandından alınmıştır.) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazreti Ali'den başka tek kişinin savaşa gitmesini, adet etmesini uygun bulmadı. Sadece Hazreti Ali ben tek savaşa gidiyorum kafir içlerinde akşamlıyorum canımı emniyet edemiyorum deyince Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Sen müslüman kabristanlıklarına selâm ver kabir yarılır, atını da seni de içine alır, orada istirahat edersin. Sabahtan gelirsin buyurdu. (3. Bölümde Hazreti Ali'nin kabir ehline misafir olması ve onun bir benzeri olan Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ashabını Kebin dağına göndermesi mevzusu, geniş olarak anlatılmıştır oradan okuyunuz.)

Enes bin Malik (Radıyallahu anhu)'in rivayet ettiği bir hadîs- i şerifte Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Ya Ali! Yalan söylemekten çok sakın. Yalan söyleyince kurtulacağını zannetsen bile yalan söyleme. Doğru söylemekle büyük zarara gireceğini bilsen bile, yine doğruyu söyle, buyurmuştur.

Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazret-i Ali'ye:

- Ya Ali! Cebrail (Aleyhis-selâm)'ın bana öğrettiği beş kelimeyi mi seversin, yoksa emredeyim, sana beş keçi versinler, onu mu seversin, buyurdu. Hazret-i Ali!

- Beş kelimeyi bana öğretmeni severim, dedi. Habib-i Ekrem Hazretleri, Hazret-i Ali'ye

- Ey  yaratılmışlara rızk veren, ey yoksullara acıyan, ey zorda kalan (ın imdadın)'a yetişen, ey mü'minlerin velisi, ey esirgeyenlerin en merhametlisi olan (Allah) bana acı!.. duasını talim buyurdular. Bunu Hazret-i Ali (Radiyallahu anhu) bildirmiştir.

Yine Hazret-i Ali (Radıyallahu anhu) diyor ki: Resûl-i Ekrem Hazretleri bir zaman bana:

- Ya Ali! Perşembe günü bıyığını kırp, tırnağını kes, koltuk ve kasıklarını traş et. Cuma günü temiz elbise giy ve güzel koku kullan, buyurmuştur.

Şimdi Ali'yi seviyoruz diyen bazı kimseler bıyıklarını kırpmıyor, bıyıkları ağzının içine gidiyor. Niçin böyle yapıyorsunuz? diye sorarsan Hazreti Ali'den kalan bir sünnettir diyorlar. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) Allah'ın aslanı olduğu için bıyığını makas kesmezmiş, onun için bıyığı ağzının içine uzarmış. Bu söz tamamen yanlıştır.

Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)'in oğlu küçük çocuktu. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in önünde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e bakarak ağzını, gözünü eğiyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Bu çocuk piçtir dedi. Bu söz Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)'e duyuldu. Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) karısını sıkıştırdı. Karısı Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e şikayete geldi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazreti Ömer'i çağırttırıp:

- Kadında bir kabahat yok, sen cehalet devrinde iken bıyıkların ağzına giriyordu. Oğluna ondan aldığın kuvvetle, nutfe ile, bu çocuk dünyaya geldi. Mekruh olduğu için çocuk böyle bana karşı çıkıyor bende bunun için ona piç dedim buyurdu.

Resulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz Hazretleri bir hadîs-i şerifte buyuruyorlar ki:

- Bir kimse bıyığını uzatsa, Allah o kimseye üç türlü ceza verir:

Evvela; Benim şefaatım ona yetişmez,

İkincisi: Benim havuzumun şarabı ona nasib olmaz.

Üçüncüsü: Münker ve Nekir melekleri ona hışımla gelirler. Aynı zamanda yemek yerken yemeğe bir kılı dokunsa her kıl başına yüz lokma domuz eti yemiş gibidir. (İmadiye'l-İslam, Sayfa: 79)

Nizâmettin Abdül-Vâhid  b. Fadl Fârimedi, dedesi Ebül'l-Kaasım Gürgâni'den isnâd ile Mûsa ile Kâzım Hazretlerinden, o da mübarek dedeleri Câfer-i Sâdık, Muhammed Bâkır, Zeyne'l-Abidîn, Hüseyin, Ali bin Ebi Tâlib (Radıyallahu anhu)'ten rivayet edilen bir hadîs-i şerifte Resûl-i Ekrem:

- Ya Ali! Mercimek yemeğine devam et. Mercimeğe, en sonları İsâ bin Meryem olmak üzere yetmiş Peygamber (aleyhis-selâm) bereketle duâ etmiştir, buyurmuşlardır.

 

28. Menkıbe :

2- Selmân-ı Farisî (Radıyallahu anhu)'nin  rivayet ettiği bir hadîs-i şerifte Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz buyuruyor ki:

- Kıyamet günü gelince Arşın sağında benim için kırmızı yakuttan bir kubbe kurulur. Arşın solunda İbrahim (Aleyhis-selâm) için yeşil yakuttan bir kubbe kurulur. Bir kubbe de benim ile İbrahim (Aleyhis-selâm) arasında beyaz inciden kurulur. Bu, Ali içindir. Siz iki Halîlîn arasında  olan Habibi ne zannediyorsunuz?

İki Halil'in birisi İbrahim Halil (Aleyhis-selam) birisi Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'dir ikisinin arasında Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) olacak.

3- Bilâl-ı Habeşî (Radıyallahu anhu) anlatıyor. Bir gün Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) mübarek yüzü ayın on dördünden daha parlak olduğu halde yanımıza geliyordu. Abdurrahman bin Avf (Radıyallahu anhu) Server-i âlemi karşıladı.

- Babam, anam sana feda olsun ya Resûlullah! Bu ne nurdur? dedi. Server-i âlem:

- Bu, kardeşim, amcam oğlu ve damadım hakkında Rabbimden gelen müjdedir. Allah'u Teâlâ, Fâtıma'yı  Ali'ye tezvic ettiği zaman, Cennetin sahibi olan Rıdvân adındaki meleğe, Tûbâ ağacını sallamasını emir buyurdu. Rıdvân salladı. Bizim dostlarımız sayısınca senetler saçıldı. Allah'u Teâlâ nûrdan melekler yarattı. Her meleğe o senetlerden birer tane verdi. O senetlerde "Resûlümü ve Ehl-i Beytini halis sevenler, Cehennemden azat olmuştur" diye yazılmıştır, buyurdu.

6- Enes bin Mâlik (Radıyallahu anhu) bildiriyor. Resûl-i Kâinâtın huzurunda oturuyorduk. Ensârdan  Ebû Ukâl diye tanınan birisi kalktı:

- Yâ Resûlullah! Senden sonra insanların en üstünü kimdir? dedi.

- Ebû Bekir Sıddîk'tır, buyurdular.

- Ondan sonra kimdir? dedi.

- Ömerü'l-Faruk'tur, buyurdular.

- Ondan sonra kimdir? diye sordu.

- Osman bin Affân'dır, buyurdular.

- Ondan sonra kimdir? dedi.

- Ali bin Ebi Tâlib'dir, buyurdular.

- Yâ Resûlullah! Amcanın oğlunu sonraya bırakarak dördüncü yaptın. Halbuki o senin kardeşindir, dedi. Resûl-i Kâinât Efendimiz:

- Vay sana, Ebâ Ukâl! Hakk Teâlâ'nın bütün Peygamberleri (Aleyhi-müsselâm) yaratıp insanlara gönderdiğini ve benim de onların sonuncusu olduğumu bilmiyor musun? buyurdular. Ebû Ukâl:

- Biliyorum, efendim, dedi. Sultân-ı Kâinât (Aleyhi efdalü's-selavat vattehiyyat) Efendimiz:

- Benim Peygamberlerin sonuncusu olmamın ne zararı oldu ki, Ali'nin de ümmetimin halifelerinin dördüncüsü olmasının zararı olsun.

Ben nasıl peygamberlerin sonuncusu isem ve en büyüğü isem Ali'de cihar-ı yar'ların sonuncusu ve en büyüğüdür demektir.

Allah'u Teâlâ bana Adem (Aleyhis-selâm)'in yaratıldığı zamandan kıyamete kadar imân eden bütün kullarının sevabını bağışladı. Ebû Bekir'e de onu sevip halife bilenlerin, benim bi'setim zamanından kıyamete kadar gelen mü'minlerin sevabını bağışladı. Ali bin Ebû Tâlib'e de yeryüzünde Şark'tan Garb'a kadar Hakk Teâlâ'ya ibadet edenlerin sevabını bağışladı, buyurdu.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ben peygamberlerin sonuncusuyum en büyüğüyüm. Sevabım hepsinden çok çok büyüktür. Ali bin Ebi Talib cihar-ı yar'ların sonuncusudur ve en büyüğüdür ibadeti hepsinin ibadetinden kat kat çoktur diye açıklıyor.

Ali bin Ebi Talib'e insanların, cinlerin yeryüzünde Adem (Aleyhis-selam)'dan kıyamete kadar ibadet yapanların hepsinin karşılığında sevab bağışladı verdi. Evvelki peygamberlerin ümmetleri içinde onların hepsinin sevabı kadar sevabı vardır.

7- Enes bin Malik (Radıyallahu anhu) rivayet etmiştir. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) bir hadîs-i şerifte buyurdular ki:

- Kıyâmet günü halk aç, susuz ve çıplak iken biz dört kişi binek üzerinde oluruz. Ben kendi bineğim olan Burak üzerine binerim. Sâlih (Aleyhis-selâm) devesi üzerine biner. Fâtıma benim Asbâ adındaki deveme biner. Ali bin Ebi Tâlib de Cennet develerinden birine biner. Bâtını Allah'u Teâlâ Hazretlerinin havfinden, zahiri de rahmetindendir. Başı üzerine konan tâcın sekiz rüknû, [köşe veya kenarı] vardır. Nûrunu sekiz Cennetten alır. Benim önümde giderek, Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah diye nidâ eder. Meleklerin önünden geçerken, Ali bin Ebî Tâlib için, bu da mukarreb meleklerdendir, derler. O sırada Allahü Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri tarafından : “Ey mahşer halkı! Bu mukarreb melek veya Peygamber değil, Ali bin Ebî Tâlib'tir“ şeklinde  ses işitilir.

8- Hazret-i Hasan bin Ali (Radıyallahu anhu) anlatıyor: Babam bir gün mescidden çıkınca Hazret-i Ebû Bekir (Radıyallahu anhu)'in yüzüne baktı. Hazret-i Ebû Bekir de babamın yüzüne baktı:

- Yâ Ebû Bekir! Neden yüzüme öyle çok bakıyorsun? dedi. Hazret-i Ebû Bekir:

- Şunun için bakıyorum ki, Resûli Kâinât Hazretlerinden işitmiştim: Kıyamet günü sırat Köprüsünden, elinde Ali bin Ebî Tâlib'ten ruhsatı olmayan geçemez, buyurmuştu dedi. Babam da:

- Yâ Ebû Bekir! Sen bana müjde verdin. Bende sana müjde vereyim mi? dedi. Hazret-i Ebû Bekir:

- Ver, dedi. Babam:

- Resûl-i Ekrem Hazretleri bana tenha bir yerde :

- Yâ Ali! Kıyamet günü Sırat Köprüsünden geçmeğe, Ebû Bekir, Ömer ve Osman'ı sâdıkane sevmiyenlerin eline ruhsat verme, buyurmuştu dedi. (Radıyallahu anhü).

- Yâ Rabbi! Bizi bu dört büyük halifeyi sevenlerle beraber haşr et! (Amin.)

9- Câbir (Radıyallahu anhu) diyor ki: Hâbib-i Hudâ, Şefi-i Rûz-ı Ceza (Aleyhisselatü vesselam) Arafat'ta bulunuyordu. Hazret-i Ali de karşılarında duruyordu. Buyurdular ki: 

-  Ya Ali! Bana yaklaş. Vücudunu benim vücuduma birleştir. Beni ve seni bir ağaçtan yarattılar. O ağacın aslı benim, fer'i sensin. Hasan ve Hüseyin o ağacın dallarıdır. Bu dallardan birine tutunabilen kimseyi Allah'u Teâlâ cennetine koyar. Yâ Ali! Eğer benim ümmetimden sana buğz eden olursa, Hakk Teâlâ azab meleklerine bunları burunlarının üzerine çeke çeke cehenneme götürmelerini emir buyurur.

Bilal Babam o ağacı genişleterek vaazında şöyle anlattı:

- O ağacın kökü Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem), kökten dallara kadar bedeni Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) ve ashablar, bedenden yukarı dalları alimler, ulemalar, yaprakları ve çiçekleri ümmetleri yaprakları ve çiçekleri en sonraya gelir. Ümmetide kıyamete kadar en sonraya gelir buyurdu.

10- Berâ bin Azib (Radiyallahu anhu) anlatıyor:

- Sultân-ı Kâinât (Aleyhi Efdal-üs-Salevat ve ekmelü't-Tahiyyat) Hazretleri ile Vedâ' haccında berâberdik. Mekke-Medine yolu arasında Cuhfe yakınında Gadirhum vâdisinde konaklamıştık. Resûl-i Ekrem  Hazretleri bana:

- Esselâh, esselâh diye nida et! buyurdular. Emirlerini yerine getirdim. Bütün Ashâb-ı Kiram (Aleyhimür-Rıdvan) toplandılar. Resül-ü Ekrem:

- Ben her mü'mine kendi nefsinden yakın sevgili değil miyim, buyurdular. Ashab-ı Kiram:

- Evet öylesin ya Resûlullah! dediler. Resûl-i Ekrem:

- Benim hanımlarım, mü'minlerin annesi değil midir? buyurdular. Ashâb-ı Kiram:

- Evet, öyledir yâ Resûlullah! dediler.

- [Sonra Hazreti Ali'nin elini tutup] Beni seven bunu da sever. Yâ Rabbi! Bunu sevenleri sen de sev, buna düşman olanlara sen de düşman ol, buyurdular.

11- Bir hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuşlardır:

- Kıyâmet günü ben gelirim. Ali de benimle berâberdir. Elinde Livâi'l-Hamd'i tutar. Livâi'l-Hamd adındaki sancağın, biri sündüsten ve biri istebraktan olmak üzere iki parçalıdır. Bir kimse kalktı:

- Yâ Resûlullah! Babam, anam sana fedâ olsun, Hazreti Ali Livâ'il-Hamd'i [Hamd sancağını] taşıyabilir mi? dedi. Server-i âlem:

- Nasıl taşıyamasın ki, ona üstün hasletler verilmiştir. Onun sabrı benim gibidir. Güzelliği Yusuf (Aleyhis-selâm) gibidir. Kuvveti Cebrail (Aleyhis-selâm) gibidir. Ali bin Ebi Tâlib, Livâi'l-Hamd'i elinde tutar. Kıyamet günü bütün mü'minler sancağın altında bulunur, buyurdu.

Şimdi bazı taraf tutan alimlerimiz Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) Kadiri tarikatının ilk piri olduğundan, onun büyüklüğünü yasaklamak için küçültüp, nerde ise yok denecek kadar küçültüp, hatta hutbelerde bile ismini söylemiyorlar. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin  hutbede ismi Emeviler, Yezidler zamanında yasaklanmıştır, Onların Hazreti Ali'ye büyük kinleri vardır. Çünkü Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) Bedir, Uhud ve Mekke'nin Fethi savaşlarında Yezid'in dedelerinden çok adam öldürmüştü. Onun için onu öven Ayet-Hadîs-Hadîs-i kudsileri yasakladılar, söylemediler. Yerine bir takım tekerlemeler getirdiler. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu:

- Ya Ali! Benden sonra senin yüzünden iki kavim cehennemlik olur. Biri seni ifratla seviyoruz derler, Allah'tır, peygamberdir, derler. Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu), Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu), Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)'ı sevmezler. O biri de sana karşı  kin tutar, seni son derece sevmez ve yasaklar.

Bu tür alimlerimiz şimdi piyasada çoktur. Allah'ım ayıktırsın (Amin.) Biz cihar-ı yar'ın dördünü de tam tutar haklarında söylenen ayet ve hadîslerin hepsini yazar ve menkıbelerini de söyleriz. Hepsini de Allahu Teala'nın rahmetinde biliriz.

12- Hayber gazâsından dönülmüştü. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'ye buyurdular ki:

- Yâ Ali! Eğer halkın yanlış anlayarak İsa (Aleyhis-selâm)'ya söyledikleri gibi söylemeyeceklerini bilseydim, senin hakkında çok sözler söylerdim. O zaman bütün insanlar, bereketlenmek için ayağının tozunu alırlar, abdest aldığın suyu şifa için hastalarına verirlerdi.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Hazreti Ali'yi övmek için çok sözler söyleyeceğini, ancak bunun halk tarafından yanlış anlaşılıp, seni ilahlaştıracaklarından korkarım buyuruyor.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazreti Ali'yi az övdüğü halde bir kavim çıktı, yine ilahlaştırdılar.

Ebu Hüreyre (Radiyallahu anhu):

“Ben Resullulah'tan duyduğum hadîslerin tümünü söylemiyorum. Hadîsleri söylesem, halk boynumu vururdu.” (Sünen-i ibn-i Mace, Cild 1, Sayfa: 8; İrşad, Cild 1, sayfa: 82) buyurmuştur.

Fakat senin bana Harun ile Musa (Aleyhis-selâm) gibi olman yetişir. Ancak benden sonra peygamber gelmeyecektir. Seni, benim sünnetim üzerine şehid ederler. Ahirette sen bendensin. Benim havzum üzerine halifem olursun. Ümmetimden cennete en önce giren ve en önce cennet elbiselerini giyen sen olursun. Seni sevenler nûrdan minber üzerinde olurlar.

Hadis-i Şerif:

«Bu dünyada Allah için sevişenler yarın mahşerde nurdan minberler üzerinde olurlar. Onların makamlarına, Peygamberler, şehidler, sıddıklar imrenirler.« (Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2499; Ramuzu'l-Ehadis, Hadis no: 1861, 2869)

Yüzleri beyaz ve nûrlu olur. Onlara şefaat ederim. Orada benim komşum olursun. Senin cemâatin, benim cemâatimdir. Senin sulhun, benim sulhumdur. Senin sırrın, benim sırrımdır.

Halk arasında sır, Ali sırrı derler. Bu aramızda sır kalsın, kimseye bahsetme derler. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'inde Hazreti Ali'ye bu aramızda sır kalsın, kimseye bahsetme gibi sözleri gayet çoktur.

Senin âşikârın benim âşikârımdır. Senin çocukların benim evlâtlarımdır.

Hazreti Ali (Kerremallahu Veche): (Bu sözleri duyunca şükür secdesi etti). Allah'u Teâlâ'ya hamd olsun ki, beni İslâm ile ni'metlendirdi. Kur'ân-ı Kerim'i öğretti. Mahlukların en üstününe, peygamberlerin sonuncusu ve efendisine fadli, ihsanı ve keremiyle beni sevdirdi, dedi.

 

29. Menkıbe: Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) anlatıyor:

Ben, Ömer b. Hattab ve Osman-ı Zinnûreyn, Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazretlerine bir kaç sual sormak için Hazreti Aişe (Radiyallahu anha)'nin evine gittik. Saâdethanelerinin kapısına vardık. O zamana kadar benzerini görmediğimiz bir ejderha kapının önünde duruyordu. Korkup geriye döndük. Bu ejderhaya Ali bin Ebû Tâlib'den başka kimse karşı koyamaz. Çünkü, o çok heybetlidir, dedim. Hazreti Ömer geriye baktı:

- İşte Ali geliyor, dedi. Yanımıza gelince:

-Yâ Ali! Şu karşıdaki ejderhayı görüyor musun? Bizi hışmından geri gönderdi, dedim. Hazreti Ali gelince, ejderha oradan uzaklaştı. Hepsi birden Resûlullah'ın huzuruna girdiler.

 

30. Menkıbe : Hazreti Ali (Kerremallahu Veche) buyuruyor ki: Bir gün Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'ın yüksek huzurlarına varmıştım. Mübarek yüzünü neş'eli buldum. Selâm verdim, oturdum.

- Yâ Resûlullah! Sizi neş'eli gördüm. Hakk Teâlâ Hazretlerinden sevindirici bir vahy mi geldi? Haber veriniz, biz de sevinelim, dedim. Buyurdular ki:

- Ya Ali! Cebrail (Aleyhis-selâm) Hakk Teâlâ'dan şu haberi getirdi. Allah'u Teâlâ Adn cennetini yarattı. Cennete kendi kudretiyle kırmızı yâkuttan bir ağaç dikti. Kökünü yere geçirmesini, dallarını dışarı çıkarmasını emir buyurdu. Ağaçda köklerini yere geçirdi. Dışarıya yediyüz bin dal çıkardı. Her dal üzerinde kırmızı yâkuttan yediyüz bin köşk, her köşkte yediyüz bin oda, her oda da bir kapı, içinde bir divanda kalınlığı biner arşın olan bir döşek, her divanda bir huri karşısında kırkarbin erkek ve kadın hizmetçi yaratıldı. Her odada gözlerin görmediği, kulakların işitmediği akıllara hiç gelmemiş olan yiyecek, içecek ve renkler yaratıldı. Yâ Ali! Bunlar sana, seni ve evladını sevenlere ikramdır. Sana buğz eden, bana buğz etmiş demektir. Bana buğz edenler şefâatime kavuşamazlar.

 

31. Menkıbe: Abdullah İbn Abbâs (Radiyallahu anhu) bildirmiştir:

Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Fâtımatü'z-Zehrâ'yı Hazreti Ali'ye nikâh ettiği zaman Hazreti Fâtıma Resûl-i Ekrem'e:

- Babacığım! Beni fakir bir kimseye nikâh ettin, hiç bir şeyi yok dedi. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Yâ Fatıma! Sen râzı olmaz mısın? Hakk Teâlâ yeryüzündekilerden iki kimseyi seçip ayırdı. Biri baban, diğeri zevcindir, buyurdu.

 

32. Menkıbe: Yine Abdullah ibn Abbâs (Radiyallahu anhu) bildiriyor: Bir gün Server-i âlem Hazretleri ile ikindi namazını kılmıştık. Namazdan sonra arkalarını mihraba vererek:

- Ey mü'minler, muhacirin ve ensâr! Size Ali bin Ebû Tâlib'in üstünlüğünden haber vereyim mi? buyurdular. Biz:

- Babalarımız analarımız sana feda olsun, anlatın dedik.

- Cebrâil (Aleyhis-selâm)'in beni mi'râca götürdüğü gece, dördüncü gökte Ali bin Ebî Tâlib'e benzeyen bir kimsenin bir divanda oturduğunu gördüm. Ona baktım. Cebrail (Aleyhis-selâm) durup bakmamın sebebini sordu. Ali bin Ebi Tâlib benden önce gelip burada oturmuş dedim. Cebrail (Aleyhis-selâm) «Bu zât Ali değildir. Fakat göklerdeki melekler Hazreti Ali'nin yüzünü görmeği, ziyaret etmeği çok arzu ettikleri için Allah'u Teâlâ, Hazreti Ali'nin sûretinde bir melek yarattı. Göklerdeki melekler bu meleğin önüne gelip ziyâret ederler, selâm verirler, isterseniz yaklaşıp selâm verin dedi. Yanına varıp onu kucakladım.  O da beni kucakladı. Onda Ali bin Ebi Tâlib'in kokusunu duydum.

 

33. Menkıbe:  Cabir bin Abdullah (Radiyallahu anhu) diyor ki: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'dan Hazreti Ali'nin doğumu soruldu. Resûl-i Ekrem Hazretleri cevâb olarak:

- Allah'u Teâlâ, Ali bin Ebî Tâlib'i, gökyüzünü yükseltip, yeryüzünü açmadan çok evvel ikimizi de aynı nûrdan yarattı. Hakk Teâlâ'nın huzûrunda tesbih ederdik. Hiç yok olmadan bir sulbden bir rahme intikal ederek Abdul-muttalib'e eriştik. Ben, Abdullah'ın sulbüne intikal ederek Âmine Hatun'a vedi'a olundum. Ali bin Ebi Tâlib ise Ebû Tâlib'in sulbüne intikal ederek, Fâtıma binti Esed hatuna vedi'a olundu. Melekler müjde verdiler.  O zaman bin kişi rü'yâsında gördü:

- Bu doğan kimdir? dedi.

- Ali bin Ebû Tâlib'tir, denildi. Mekke-i Mükerreme'de zelzele oldu. Putların hepsi yüzüstü düştüler.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) doğunca, putların hepsi yüz üstü düştü, kırıldı, Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'de doğunca, aynı oluyor.

 

Dehşetinden putlar yere döküldü,

Mat oldu müşrikin beli büküldü,

Taşlar dile geldi dağlar söküldü,

Müşrikine kılıç çaldığı gece.

 

Mekke halkı, korkup bu gece yeni bir hadîse oldu, dediler. Onlar bu sözde iken, kendisini görmedikleri birinin «Bu gece müşrikleri kahr edici, münâfıklara gayz, gadab edici, abidlerin süsü, Resûl-i Rabbil-âlemînin mührü, imâmül'-Hüdâ, göklerin yıldızı, karanlıkların lambası Ali, Fâtıma binti Esed'den doğdu» diye bir ses işitildi, buyurdu.

 

34. Menkıbe: Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) anlatıyor: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'ın huzurlarında oturmuştum. Elimden tuttu. Berâber Medine sokaklarında dolaşarak bir bostana geldik:

- Ya Resûlullah! Bu ne iyi bostandır, dedim.

- Yâ Ali! Senin için cennette bundan iyi bostan vardır, buyurdu.

Böylece yedi bostandan geçtik. Hepsinde ben, bu ne iyi bostandır diyordum. Resûl-i Ekrem Hazretleri, senin için cennette bundan daha iyi bostan vardır, buyururdu. Yol tenhalaşınca bana sarılıp ağlamaya başladı. Beni de ağlattı. Yâ Resûlullah! Seni ağlatan nedir? dedim.

- Bir tâifenin kalblerinde bulunan, sana âşikâr etmedikleri düşmanlıkları beni ağlatır, buyurdu.

- Yâ Resûlullah! Ben dinimde selâmette olur muyum? dedim.

- Evet, dininde selâmette olursun, buyurdu.

O sebebten onlar cehennemliktir. Onların sana düşman olup, cenneti kazanamayacaklarına cehennemlik olacaklarına üzüldüm, ağladım. Yani ne olurdu, onlar seni sevselerdi, seni sevme sebebi ile cennete girebilselerdi demektir.

 

35. Menkıbe: Abdullah bin Ebû Leylâ diyor ki: Hazreti Ali (Kerremallahu Veche) yaz elbisesini kışın, kış elbisesini yazın giyerdi. Babama, bunun sebebini sormasını söyledim. Babam da Hazreti Ali'den suâl etti. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu), Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Hayber gazâsında beni çağırmıştı. Benim de o sırada gözlerim ağrıyordu.

- Ya Resûlullah! Gözlerim ağrıyor, dedim.

Server-i Alem mübarek tükrüğünü benim gözlerime sürüp: « Yâ Rabbî! Soğuk ve sıcağın te'sirini bundan gider» buyurdu. O günden beri ne göz ağrısı gördüm, ne de soğuk ve sıcaktan müteessir oldum, dedi.

 

37. Menkıbe: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Mekke'yi fethedince Mekke'de bulunan yüzkırk putu ve Beyt-i Şerîfin etrafındaki yüzaltmış putun hepsini altüst ettiler. Beyt-i Şerifin içinde taştan, büyük ve Hayber kapısından daha ağır bir put kaldı. Bu putu zincir ve çiviler ile tavana ve duvarlara bağlamışlardı.

Resûl-i Ekrem Hazretleri Kâ'be-i Şerîfe girip, Hazreti Ali'yi çağırdı:

- Ya Ali! Omuzuma çık, bu putun bağlarını kopar, buyurdu. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Yâ Resûlullah! Ben kim oluyorum ki, mübarek omuzunuza ayağımı koyayım. İşte benim vücudum, başım ve gözüm sizin emrinizdedir. Siz benim üzerime basın, bu işi nasıl arzu ederseniz, öyle yapın dedi. Resûl-i Ekrem Hazretleri:

- Yâ Ali! Sen benim gayret, hamiyyet, nübüvvet ve risâlet yükümü çekecek kuvvette değilsin. Eğer ben gayret ve hamiyyet ile ayağımı yedinci kat göğe koysam, gökler ve yerler ayağımın altında mahvolur, buyurdu.

Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in omuzuna basmaya mecbur kaldı. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in omuzuna basınca başımı arşı Alada buldum. Resulullah'ın ayakları tahtessera'dan aşağıda idi o hal geçti putun seviyesinde olunca putu kırdım» buyurdu. (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 474-475; Şevahidü'n-Nübüvve, Sayfa: 131)                                                                                                

 

38. Menkıbe: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) mi'râç gecesi, Arş makaamında bir zaman oturup na'linini çıkarmak istediğinde Allah'u Teâlâ:

- Ey Habîbim! Madem ki, Arş üzerinde na'lin ile durmuşsun, öylece dur ki Arş-ı mesned senin na'lininin şerefiyle müşerref olsun. Pâdişah-ı lem yezel ve lâ yezâl (yâni Allah'u Teâlâ) Arş-ı azîmini Muhammed Mustafa'nın mübarek na'lini ile süslesin, buyurmuştur.

Allahu Teala Musa (Aleyhis-selam)'ya Turu Sina'da: «Ayağını çıkart, öyle gel» dedi. Allahu Teala Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e de nalinini çıkarma diyor.

 

39. Menkıbe: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazreti Ali'ye, Hazreti Fâtıma (Radiyallahu anha ) ile evlendiklerinde şu tavsiyelerde bulunmuşlardır:

- Yâ Ali! Gelini kendi evine götürdüğün zaman ayağından çorablarını çıkarıp yıka, suyunu evin köşelerine saç. Böyle yapınca Allah'u Teâlâ senin evinden yetmiş türlü fakirliği dışarı çıkarır ve yetmiş türlü bereketi evine sokar. Sana yetmiş rahmet indirir. Gelinin bereketi evin köşelerine kadar girer. Gelin cüzzâmdan, delilikten ve diğer hastalıklardan emin olur.  Yâ Ali! Gelini ilk hafta yoğurt, ayran, sirke ve ekşi yemeklerden men et, buyurdular.

Hazreti Ali bu yemeklerden yasaklamanın sebebini sordu. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Yâ Ali! Turşu, yoğurt rahimde çocuk olmasına engel olur. Evde bir hasırın bulunması, çocuğu olmayan kadının bulunmasından iyidir, buyurdu. Hazreti Ali:

- Sirke neden yasaktır? dedi. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Sirke yiyen kadının hayzı görmesi zahmetli olur ve temizliği uzar. Ekşi elma yemek hayz kanını keser. Bu da başka bir hastalık meydana getirir, buyurdu. Resûl-i Ekrem mübarek sözlerine devamla:

- Yâ Ali! Ehline ayın başında, ortasında ve sonunda yakın olma. Çocuk ve kadında cüzzâm, delilik ve pislik olmasından korkulur. Hanımına ikindi namazından sonra yaklaşma. Allah'u Teâlâ bir çocuk nasib ederse şaşı olur. Şeytan şaşı olanlara sevinir. Yâ Ali! Ehline yaklaştığın zaman çok konuşma. Eğer çocuk olursa yiyici olur, avret yerine bakma. Sohbet esnasında gözünü yumma, çocuğun kör olur.

- Ya Ali! Başka bir kadının şehvetiyle ehline yaklaşma. Böyle olan çocuk muhannes olur. (Yani kadınlığa özenen, kendisine livâta ettiren erkek olur).

- Yâ Ali! Ayakta ehlinle berâber buluşma. Bu, merkeblerin yaptığı iştir. Çocuk olursa altına bevl eder. Bayram gecelerinde de ehlinle buluşma. Çocuk olursa altı parmaklı veya dört parmaklı olur. Meyve ağacı altındada ehlinle buluşma adam öldürücü zalim olur. Hanımınla, üzeriniz örtülü olmadan buluşma. Çocuk olursa, ölünceye kadar fakirlikten kurtulamaz.

- Yâ Ali! Ezan ile kâmet arasında ehline yaklaşma. Çocuğunuz olursa kan dökmeye hevesli olur. Hanımın hamile olduğu zamân abdestli olmadan ona yaklaşma. Çocuğunuz olursa gönlü kör, eli cimri, olur. Şaban ayının on beşinci Berat gecesinde ehline yaklaşırsan çocuğun derisinde, yüzünde ve tüyünde benekler olur. Hanımına, baldızının şehveti ile yaklaşma. Eğer bir çocuk olursa, hırsız olup halkın felâketi onun eliyle olur.

- Yâ Ali! Etrafında duvar olmayan damda ehline yanaşırsan, çocuğunuz münâfık, mürai, bid'at sahibi ve kumarbaz olur. Sefere çıkacağın gecede hanımına yaklaşma. Çocuk olursa malını günâha sarfedenlerden olur. Sonra, «Malını saçıp dağıtanlar, şeytanların kardeşleridir» âyet-i kerimesini okudular. Üç günlük seferden dönünce de ehline yaklaşma, çocuk zalim olur.

- Yâ Ali!  Ehline pazartesi gecesi yaklaşırsan, hâsıl olan çocuk hâfız olur ve Allah'u Teâlâ'nın taksimine râzı olur. Salı gecesi yaklaşırsan, doğan çocuk mü'min iyi huylu, yumuşak kalbli, eli cömerd ve yalan, bühtan, iftiradan temizlenmiş dilli olur. Perşembe gecesi ehline yanaş. Çocuk olursa hikmeti çok hakîm, ilmi çok ve o ilmiyle amel eden âlim olur.

- Yâ Ali! Perşembe günü öğleden evvel hanımına yanaşırsan, hasıl olan çocuğa şeytan ölünceye kadar yanaşamaz. Dünyada ve ahirette selâmette olur. Cuma gecesi hanımına yaklaşırsan meydana gelecek çocuk, hâfız-ı Kur'ân veya hatîb vâiz olur. Cum'a günü hanımına yaklaşan kimsenin çocuğu alim olup, dindarlığı ile tanınıp meşhûr olur. Cum'a gecesi yatsı namazından bir saat sonra ehli ile buluşanın çocuğu büyük veli olur. Ehline gecenin ilk saatinde yaklaşma. Cadı, kâhin, dünyayı ahirete tercih eden bir çocuk meydâna gelir.

- Yâ Ali! Benim vasıyyetlerimi aklına iyice yerleştir, ezberle. Allah'u Teâlâ'nın izniyle sana fâidesi olacaktır, buyurdu.

 

40. Menkıbe: Hazreti Ali (Kerremallahu Veche) bildiriyor: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) bir gün beni huzuruna çağırdı:

- Yâ Ali! Benden sonra peygamber gelmiyecektir. Sana vasıyyetler edeceğim. Dinlersen şükür edenlerden olur ve şehid olursun. Allah'u Teâlâ seni kıyâmet günü âlim ve fakîh olarak diriltir, buyurdu ve devâm etti:

- Yâ Ali! Mü'minin üç alameti vardır:

1- Namaz kılmak,

2- Oruç tutmak,

3- Sadaka vermektir.

Münâfıkta da üç âlamet olur:

1- Herkesin yanında namâz kılarken rükû, secde ve diğer rükunleri tam olarak  yapar; yalnız kılarken bunların hiç birine dikkat etmez.

2- Kendisini medhettikleri zamân işlerini seve seve, zevkle yapar.

3- Allah'u Teâlâ Hazretlerini başkalarının yanında zikredip, yalnız kalınca unutur. Münâfıkta üç âlamet daha bulunur.

1- Söylediği söz yalandır,

2- Verdiği sözde durmaz,

3- Emânete hıyânet eder.

- Yâ Ali! Zâlimde de üç âlamet bulunur:

1- Kendisinden aşağı olanlara baskı yapar.

2- Gücü yeterse başkalarının malını zorla alır.

3- Nereden yiyip nereden giyeceğini hiç incelemez, üzülmez.

Kıskançlarda da üç husûsiyet vardır:

1- Herkesin yanında, o kimseye yaltaklanır,

2- Herkesin arkasından gıybet eder,

3- Musîbete düşen kimselere sevinir.

- Yâ Ali! Tenbellerde de üç alâmet vardır:

1- Allah'u Teâlâ'ya yaptığı tâatinde tenbellik eder.

2- Kusûrlu amel eder. Yaptığı da boşa gider.

3- Namazı geciktirir, hattâ vaktini de geçirir.

- Tövbe eden kimsenin de üç âlameti vardır:

1- Harâmlardan sakınır,

2- İlim öğrenmeye hırslı olur.

3- Göğüsten çıkan sütün tekrâr girme ihtimâli olmadığı gibi, tövbe ettiği günâha bir daha dönmez.

- Yâ Ali! Akıllı kimsede de üç âlamet bulunur:

1- Dünyâyı aşağı görür,