HAZRETİ
EBU BEKİR (Radiyallahu anhu)'in MENKIBELERİNİN DEVAMIDIR
48. Menkıbe:
Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) ölüm hastalığında
çocuklarını, Hazreti Aişe'ye iki kız, iki oğlan olarak ısmarladı. Hazreti Aişe
(Radiyallahu anhu):
- Benim! Bir kız kardeşim vardı. İkincisi hangisidir?
diye sordu.
- Hanımım hâmiledir. Kızı olacağını zannediyorum,
buyurdu. Hakikaten hanımının bir kızı oldu.
49. Menkıbe:
Hazret-i Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in halifeliği
sırasında Yemâme vilâyetinde Müseyleme adında bir yalancı, Peygamberlik
dâvasında bulundu. Hazreti Ebû Bekir Ashâb-ı Kirâmı Yemâme'ye onunla harb
etmeleri için gönderdi. Müseyleme-tül Kezzâb-ı öldürdüler. Bu harbde Ashâb-ı
Kirâmın «Kur'ân-ı Kerim'i bilenler vefat ederse Kur'ân-ı Azim yeryüzünden
kalkar» diye kalblerine korku gelmişti. Allah'u Teâlâ, Hazreti Ömer'in mübarek
kalbine, Kur'ân-ı Kerim'in toplanıp mushaf şeklinde yazılmasını ilhâm etti.
Derhâl Hazreti Ebû Bekir'in huzuruna varıp, Kur'ân-ı
Kerim'in toplanması hususunu arzetti. Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu):
- Düşünmem lazım, çünkü Resûl-i Ekrem toplamadılar ve
toplayın diye de emir buyurmadılar, dedi.
Bir zaman sonra Hakk Teâlâ, Hazreti Ebû Bekir
(Radiyallahu anhu)'in mübarek kalbine de Kur'ân-ı Kerim'in toplanmasının
hayırlı olacağını ilham etti.
Zeyd
bin Sabit (Radiyallahu anhu) diyor ki:
- Bir gün Hazreti Ebû Bekir beni çağırttı. Huzuruna vardım. Hazret-i Ömer de orada idi. Bana Kur'ân-ı Kerim'in
toplanma işini teklif ettiler. Bu iş bana dağlardan ağır geldi. Birkaç gün
sonra Allah'u Teâlâ benim kalbime de Kur'an-ı Kerim'in toplanmasının hayırlı
bir iş olacağını ilhâm etti. Ben, Resûlullah'ın vahy kâtibliği şerefine
kavuşmuştum. Cebrail (Aleyhis-selam)'in Resûl-i Ekrem'e Kur'ân-ı Kerim'in
tamamını son olarak okuduğu zaman ben de huzurunda idim. Kurân-ı Kerim-i o
tertibe göre toplamaya karar verdim. Tahtalarda kâğıtlarda, taşlarda,
ağaçlarda, yapraklarda yazılı olanları Ashab-ı Kirâm'ın hatırlarında olanları
toplayıp, Resûl-i Ekrem Hazretlerine son okunan sıraya göre yazdım. Bu arada
Berâe (Tevbe) sûresinin 129. âyeti kerimesinden sûrenin sonuna kadar olan
âyet-i kerimeler hatırımdan çıkmıştı. Herkese sordum sonunda Huzeyme Bin Sâbit
Ensâri (Radiyallahu anhu)'nin yanında buldum. Yerine yazdım. Birde Ahzâb
sûresinde Resûl-i Ekrem'den duyduğum yirmiüçüncü âyet-i kerimeyi bulamadım.
Araştırdım. Yine onu da Huzeyme Bin Sâbit Ensâr (Radiyallahu anhu)'de buldum.
Sırasına göre yazdım. Tamamlayınca Halîfeye götürdüm. Buna Ana mushaf adını
koydular. Hazret-i Ali (Radiyallahu anhu) Kur'ân-ı Kerim'in toplandığını
duyunca:
- Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu), insanlar arasında
en büyük ecre, sevaba kavuşmuştur. Çünkü Kur'ân-ı Kerim'i en önce levhalardan
toplu hâle getiren odur, buyurdu. Hazreti Ebû Bekir, halifeliği esnasında ana
mushafı yanından ayırmadı. Sonra Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)'e intikal
etti. O da yanından ayırmadı. Vefatından sonra kızı ve aynı zamanda Resûlullah
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in zevcesi olan Hafsa (Radiyallahu anhu)'nın
yanında kaldı. Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in halifeliği iki yıl idi.
63 yaşında hicretin 13. senesi Cemâziyel Evvelin yirmi ikisinde akşam ile yatsı
arasında ahirete göç buyurdular.
Hazreti Ebû Bekir Sıddık
(Radiyallahu anhu) zamanında Kur'ân-ı Kerim toplandı. Sıra halinde
yazılmamıştı. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) onu şimdiki yazılışı olarak sıra
halinde yazdı ve bazı yerlere dağıttı. (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa:
666-667)
50. Menkıbe:
İmâm-ı Begavi (Rahmetullahi aleyh) Meâlimü't Tenzil adlı tefsirinde lokman suresinin 15. âyeti
kerimesinin «Bana dönen kimsenin yoluna tabi ol.» tefsirinde Ata'dan o da ibn-i
Abbas (Radıyallahu anhu)'dan rivâyet ederek âyet-i kerimede ki kimseden maksat
Hazreti Ebû Bekir olduğunu açıklarken buyuruyor ki: «Hazreti Ebû Bekir
(Radiyallahu anhu) müslüman olunca, Hazreti Osman, Talha, Zübeyr, Sa'd bin Ebi
Vakkâs, Abdurrahman bin Avf (Radiyallahu anhu), Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu
anhu)'in yanına geldiler:
- Sen Peygambere inandın, tasdik ettin mi? diye sordular.
Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'de:
- Evet, tasdik ettim. O, doğru sözlü bir peygamberdir.
Siz de O'na imân edin, (diyerek hepsini alıp Resûlullah'ın huzuruna götürdü,
müslüman oldular).
Bu sûretle bunların imanları Hazreti Ebû Bekir
(Radiyallahu anhu) sayesinde oldu. Hakk Teâlâ onu metheden «Bana dönen kimsenin
yoluna tabi ol» (Sure-i Lokman, Ayet 15) yani Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu
anhu)'in yolundan yürü! Ayet-i Kerimesini gönderdi.
51. Menkıbe:
«Ravdatü'ş-Şekâyık» kitabında Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)'den rivâyet ediliyor:
Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'ın vefatından
sonra, Hazret-i Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in evinin önünden geçerken,
şiddetli bir ağlama sesi duydum. Merak edip kapıyı çaldım. Hazret-i Ebû
Bekir (Radiyallahu anhu) kapıyı açtı.
Yanaklarının üzerinden göz yaşları akıyordu. Ağlamasının sebebini sordum:
- Ashâb-ı topla gördüğüm rüyayı anlatayım, buyurdu.
Ashâb-ı Kirâmı huzûruna topladım, anlatmaya başladılar:
- Rüyamda kıyâmet kopmuş, herkesin hesab yerine doğru
gittiğini gördüm. Yüzleri yıldızlar gibi parlayan bazı kimselerin bir minber
üzerinde oturduklarını gördüm. Bunların kim olduklarını bir melekten sordum.
Bunlar, peygamberlerdir, şefaat dizginini elinde tutan Muhammed (Sallallahu aleyhi
vesellem)'i bekliyorlar, dedi. Hazreti Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem)'in
nerede olduğunu sordum. Arş'ın kenarındadır, dedi. Beni onun huzûruna götür.
Ben onun hizmetçisi ve arkadaşı olan Ebû Bekir Sıddık'ım, dedim. Melek beni
götürdü. Mübarek başı açıktı. Sarığını arşın önüne koymuş, ridâsıyla belini
bağlamış, sağ eli Arşın kenarında sol eli cehennemin kapısının halkasında dua
ediyordu. Duâsında:
«- Ya Rabbi! Ümmetime merhamet buyur. Onların âlimleri
var, velileri var, sâlihleri, mücâhidleri, hacıları var» diyordu. Hakk
Teâlâ'dan:
- Ey Resulüm! Sen hep itaat edenleri söylüyorsun. İsyan
edenleri hiç söylemiyorsun. Onların içinde içki içenler, zâlimler, faiz
yiyenler, zina edenler, adam öldürenler de var, diye nidâ geldi. Resûl-i Ekrem
(Sallallahu aleyhi vesellem):
- Ya Rabbi! Onlar buyurduğun gibidir. Fakat sana ortak
koşmadılar, oğlun olduğunu söylemediler, puta tapmadılar. Onların itikadları
tevhid üzeredir, buyurdu. Devam ederek:
- Ümmetim, Ümmetim diyerek; Ya Rabb! Gözümden akan
yaşlara acı. Ümmetim üzerine şefaatimi kabul et, diye yalvarmaya başladı.
- Yâ Resûllullah! Bu ne kadar yalvarmak ve ağlamaktır. Kendini
çok yoruyorsun, dedim. Onu çok sevdiğim için acımıştım. Mübarek başını
kaldırdı. Sol eliyle cehennemin kapısını bağlayıp:
- Ya Ebû Bekir! Rabb'imden çok tazarru ederek ümmetimin
afvını istedim. Yalvarmamın, yanmamın çokluğundan Hakk Teâlâ ümmetimi bana
bağışladı. Böylece benim, ümmetim için olan üzüntümü kaldırdı, buyurdu.
- Yâ Ömer, Hakk Teâlâ ümmetinin hepsini mi, yoksa bir
kısmını mı bağışladığını soracakken sen kapıyı çaldın, uyandım.
Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) bu sözü söyleyince
evin içinden gelen bir ses duyduk. Ya Ebû Bekir! Hepsini, hepsini bağışladı.
Yalnız bir mü'mini kasden öldürenler bağışlanmadı. Onlar cehennemde sonsuz
kalacaklardır, diyordu. Bu sesi duyunca bizi, şefaati kabul olan bir
Peygamberin ümmetinden yaratan Hakk Teâlâ'ya hamd ettik.
Hadîs-i Şerif:
«Benim şefaatim ümmetimden
günah-ı kebair işleyenleredir.» (Kütüb-i Sitte,
Cild 14, Hadîs No: 5090, Sayfa: 404; Sünen-i Tirmizî, Cild 4, Hadîs No: 2552;
Ramuzu'l-Ehadîs, Hadîs No: 3791)
57. Menkıbe:
Hazret-i
Aişe (Radiyallahu anhu) anlatıyor:
Resûllullah
(Sallallahu aleyhi vesellem) bir gece mübarek başını yanıma koymuş, yıldızlara
bakıyordu. Ben de aya bakıyordum. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'in
mübarek yüzü, aydan güzeldi. Kendimi tutamadım, ağladım. Gözümden bir damla göz
yaşım, mübarek yüzü üzerine düştü. Bana bakıp:
-
Ya Aişe! Ne oldu ki ağlıyorsun? buyurdular.
-
Yâ Resûlullah! Aya baktım, senin yüzünü aydan nurlu gördüm. Kıyamet gününde
senin yüzünü görmeyen, şefaatine kavuşamıyan zavallı kimselerin haline
acıyorum, dedim.
Resûl-i
Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):
-
Bunda hayret edecek ne var? Allah'u Teâlâ güneşin ve ayın nurunu benim nurumdan
yarattı. Hatta bütün mahlukatı benim nurumdan yarattı, buyurdu.
- Ya Resûlullah!
Yıldızlara niçin bakıyordun? dedim.
-
Ya Aişe, ashâbım arasında birisi vardır. Her gün onun taatını yıldızlar
sayısınca göğe çıkarırlar. Yıldızlara bakıyorum, bunların sayısını Hakk
Teâlâ'dan başka kimse bilemez diyordum, buyurdular. Ben bu kimsenin babam
olacağını zannettim. O kimsenin kim olduğunu sordum:
-
Ömer b. Hattâb'dır buyurdular. Devâm ederek: «Ömer b. Hattab'ın tâatı, babanın
tâatı yanında denize nazaran bir damla gibidir?» buyurdular.
Resûl-i
Ekrem, Cebrail (Aleyhis-selâm)'den, Hazreti Ömer'in üstünlüğünü sordu. Cebrail
(Aleyhis-selâm):
-
Seninle, Nûh (Aleyhis-selâm)'un ömrü kadar, yâni dokuz yüz elli sene otursak,
Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)'in faziletlerini anlatsam bir kısmını beyân
etmiş olamam. Hazreti Ömer (Radiyallahu
anhu)'in üstünlükleri Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in üstünlükleri
yanında, yıldızlar arasında bir yıldız gibidir, dedi.
Alimlerin
bir kısmı, Hazret-i Bilâl'in üstünlüklerini anlatırım diyen hiç kimse, bu
üstünlükleri anlatamaz demişlerdir. Bilâl-i Habeşi (Radiyallahu anhu) Hazret-i
Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in azad ettiği
köle idi. Bendenin üstünlüğü bu kadar olursa, efendisinin üstünlüğünü
düşünmelidir. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):
-
Mi'raç gecesi Cebrail (Aleyhis-selâm) ile Arşın altında bir nalın sesi işittik.
Cebrail (Aleyhis-selâm) bu ses Bilâl-i Habeşi'nin seher vakti evden mescide
giderken nalınının çıkardığı sestir, dedi buyurmuştur.
58. Menkıbe:
Furkan
sûresinin altmışüçüncü: «O çok esirgeyenin (has) kulları ki, onlar yeryüzünde
vakâr ve tevazû ile yürürler» meâlindeki âyeti kerimesi indikten sonra Hazreti
Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) hiç bir küçük canlıyı ezmemek için önüne bakarak
yürürdü. Bir gün yolda giderken bir karınca gördü. Onu ezmemek isterken bir
kişi ile söze daldı ve unutarak üstüne bastı. Karıncanın öldüğünü görünce
üzülüp ne yapayım diye düşünceye daldı. O anda Allah'u Teâlâ karıncayı
diriltti. Karınca selâm verip konuşmaya başladı:
-
Ey Allah'ın Resûlünün halifesi! Beni ezib üzüldüğün zaman Cenâb-ı Hakk bu
üzüntün sebebiyle beni diriltip konuşturdu, dedi.
59. Menkıbe:
Cebrail
(Aleyhis-selâm), Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in kalbinde Resûl-i Ekrem
(Sallallahu aleyhi vesellem)'e olan sevgisinin ne kadar olduğunu Hakk Teâlâ'dan
sordu. Bir bayram günü Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) kıymetli elbiseler
giymiş gidiyordu. Cebrail (Aleyhis-selâm) bir âmâ şekline girip yolun kenarına
oturdu. Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) önünden geçerken:
-
Hazret-i Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem)'in sevgisi için bana bir şey
vereni Hakk Teâlâ af etsin, dedi. Hazreti Ebû Bekir, bunu duyunca, cübbesini
çıkarıp verdi ve aynı sözü bir daha söyle dedi. Cebrail (Aleyhis-selâm) aynı
sözü tekrâr edince, elbisesini çıkarıp verdi. Sonunda ayakkabısını vererek,
üzerinde ancak örtünecek kadar giyim eşyası ile kaldı.
Bilâl-i
Habeşî (Radiyallahu anhu)'yi görüp evinden giyecek istedi. Hazreti Bilâl eve
giderken yolda Resûl-i Ekrem'e rastladı. Resûlullah (Sallallahu aleyhi
vesellem) Hazreti Bilâl'in nereye gittiğini anlayıp:
-
Ya Bilâl! Ebû Bekir'in yanında ki âmâ, Cebrail (Aleyhis-selâm)'dır. Ebû
Bekir'in bana olan sevgisini ölçmek için o şekle girmiştir, buyurdular. Bilâl
(Radiyallahu anhu) elbiseyi Hazreti Ebû Bekir'e götürdü. Cebrail
(Aleyhis-selâm) Resûlullah'ın huzuruna varıp:
-
Ben, Ebû Bekir'i denemiştim. Bu elbiseler benim işime yaramaz, dedi. Server-i
Alem, Cebrail (Aleyhis-selâm)'ın bu sözünü Hazreti Ebû Bekir'e haber verip
elbiselerini vermek istedi. Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu):
-
Ben o elbiseleri senin sevgin uğruna vermiştim. Onları istediğiniz yere verin,
dedi.
61. Menkıbe:
Enes
bin Malik (Radiyallahu anhu) anlatıyor: Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi
vesellem): anlatıyor. Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in üstünlüklerini
işitir, hayrette kalırdım. Server-i âlem ahirete teşrif ettikten sonra
kendisini bir gece ruyamda gördüm. Önünde bir tabak vardı, Ya Resûlullah! Hakk
Teâlâ'nın sana verdiği ni'metten bana da bağışla! dedim.
Bana bir hurma verdi. Yine istedim. Bir tane daha
verdiler. Böylece dokuz hurma olmuştu, uyandım. Dokuz hurma elimde idi.
Hazret-i Bilâl-i Habeşi (Radiyallahu anhu) ezan okuyordu. Mescide gidip, sabah
namazını Hazret-i Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in arkasında kıldım. Başımı
kaldırınca Hazreti Ebû Bekir'in, arkasını mihraba vermiş bir halde oturuyor,
gördüm. Rüyamda, Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'in önünde gördüğüm
hurma tabağı Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in önünde duruyordu. Ey
Allah'ın Resülünün Halifesi! Allah'u Teâlâ'nın sana ihsân ettiği ni'metlerden
bana da ver! dedim. Bir tane verdi. Yine istedim. Bir daha verdi, dokuz hurma
oldu. Yine istedim.
- Ey Enes! Gece Resûl-i Ekrem, sana bundan fazla verdiyse
ben de vereyim, buyurdu.
62. Menkıbe:
Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) rivâyet ediyor: Hazreti
Ebû Bekir'i dilini eliyle tutmuş ovarken gördüm. Sebebini sordum:
- (Dilini göstererek), bu beni çok zararlara uğratmıştır,
buyurdu.
Ayrıca bir sahabiden duydum: Hazreti Ebû Bekir
(Radiyallahu anhu) yedi dirhem ağırlığındaki taşı, yedi yıl ağzında tutmuştu.
Bir söz söyleyeceği zaman düşünür, o söz Hakk Teâlâ Hazretlerinin rızasına
uygun olmazsa sol eliyle dilini tutar, sağ eliyle taşı dilinin üzerine sürerdi.
Ey dil, Hakk Teâlâ'nın rızasına uymayan sözü söyleme! buyurdu.
Bilâl babam buyurdu:
Hazreti Ebû Bekir kötü bir şey
söylemeyeyim diye ya ondört ya da onaltı taş yuttu. Dilinin altında daima taş
taşırdı.
Huccetü'l-İslâm İmâm-ı
Gazâli (Rahmetullahi aleyh) Kimyâ-yı
Saâdet adlı kitabında, Hazreti Ebû Bekir'in yedi lokma yediğini, fazla
yemek istediğinde dokuz lokma yediğini yazmıştır.
O halde Allah'u Teâlâ'nın sonsuz rahmeti Hazret-i Ebû
Bekir'in üzerine olsun. Dînine bağlı ve itikadı doğru müslümanlar, Hazreti Ebû
Bekir (Radiyallahu anhu) ve diğer üç büyük halîfeyi sever, onları üstün
bilirler. Allah'u Teâlâ'nın gadabı, bu büyüklere yakışmayan iftiralarda bulunan
ve onları kötüleyen Râfızilerin, Şiilerin üzerine olsun.
63. Menkıbe:
Kûfe'de Abdülgaffar oğlu Abdülmecid adında bir Râfızi
vardı. Cafer-i Sâdık Hazretlerinin huzurûna vardı. Selâm verip Resûl-i Ekrem
(Sallallahu aleyhi vesellem)'den sonra en üstün kulun kim olduğunu sordu.
Câfer-i Sâdık (Radiyallahu anhu):
-
Hazreti Ebû Bekir'dir buyurdu. Râfızi:
-
Böyle olduğunu nereden biliyorsun? Câfer-i Sâdık (Radiyallahu anhu):
-
Allah'u Teâlâ, onun için Resûlden sonra, ikinci buyurdu. Üçüncüleri Allah'u
Teâlâ olan iki kişinin ikincisi olmak kadar büyük şeref var mıdır? Râfızi:
-
Hazreti Ali, Resûl-i Ekrem'in yatağında kâfirlerden korkmadan yatmadı mı? Câfer-i
Sâdık (Radiyallahu anhu):
-
Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) bir şeyden korkmadan, Resûllulah'dan önce
mağaraya girdi. Râfızi:
-
Kâfirlerden korkmasaydı, girmezdi. Halbuki Allah'u Teâlâ, Resûlüne haber verip,
Ebû Bekir'e korkma dedi. Demek ki korktu. Cafer-i Sâdık (Radiyallahu anhu):
-
Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu), kâfirlerin haber alıp mağaraya gelerek
Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'i inciteceklerinden korktu. Yoksa
kendi ayağını yılanın deliğine koyup, yılanın sokmasına tahammül eder miydi?
Kendini Resûl-i Ekrem'e fedâ eder miydi? Râfızi:
-
Mâide sûresinin ellibeşinci âyetinde «Rükûda iken sadaka verirler» diye
metholunan, Ali'dir. Câfer-i Sâdık (Radiyallahu anhu):
-
Bu âyetten önceki «Allah'u Teâlâ, mürtedlerle cihad eden bir kavim getirir.
Allah'u Teâlâ bunları sever» âyet-i kerimesi, Ebû Bekir'i Sıddîk (Radiyallahu
anhu) içindir ve daha çok yükseltmektedir.
Resûl-i
Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) vefat edince Arablar, biz namaz kılarız,
fakat zekat vermeyiz, dediler. Hazret-i Ebû Bekir (Radiyallahu anhu), Resûl-i
Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) zamanında verdikleri zekat malından bir
devenin dizinin bağını esirgeyenlerle (çok sayıda kimse ölse dahi) muharebe
ederim, buyurdu. Râfızi:
-
Bakara suresinin ikiyüz yetmişdördüncü âyetinde:
«Mallarını,
gece, gündüz, gizli, göz önünde verenler» diye medh olunan Ali değil midir?
Câfer-i Sâdık:
-
Leyl sûresi Hazret-i Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) hakkında inmiştir. Hazreti
Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in Allah yolunda mal dağıtması daha çoktur. Bir
defasında kırk bin altın dağıtıp, bir kilim ile örtünmüştü. Cebrail
(Aleyhis-selâm) gelip Hakk Teâlâ'nın: «Ben ondan râzıyım. O da benden râzı
mıdır? buyurduğunu haber verdi. Hazret-i Ebû Bekir (Radiyallahu anhu):
-
Ben, Hakk Teâlâ'dan razıyım, razıyım, buyurdu. Râfızi:
-
Tevbe sûresinin yirminci âyet-i kerimesinde; Hacılara su vermeği ve Mescid-i
Haramı bina etmeği, iman etmekle ve Allah yolunda cihad etmekle bir mi
tutuyorsunuz? Hayır, böyle değildir buyurularak Ali öğülmektedir. Cafer-i Sâdık
(Radiyallahu anhu):
-
Hadid sûresinin onuncu âyetinde: «Mekke'nin fethinden önce, sadaka verip cihad
-
Ali, hiç kâfir olmadı. Câfer-i Sadık (Radiyallahu anhu):
-
Evet öyledir. Fakat Allah'u Teâlâ tevbe sûresinin yüzüncü âyetinde: «Muhacir ve
ensarın önce gelenlerinden Allah'u Teâlâ râzıdır. Onlara cennette sonsuz
ni'metler vardır» ve Zümer sûresinin otuzüçüncü âyetinde: «Sıdk (-u hakıykat)'ı
getiren ve onu tasdik
-
A'lî İmran sûresinin yüzellibeşinci âyetinde Allah'u Teâlâ:
Uhud
gazasında, şeytana uyup dağılanlar diye şikâyet etmiyor mu? Câfer-i Sâdık
(Radiyallahu anhu):
-
Ayeti kerîmenin sonunu da oku! Bak. Onların bu kusurlarını afv ettim,
buyuruyor. Râfızî:
-
Ali'yi sevmek farzdır. Şûrâ sûresinin yirmiüçüncü âyetinde:
Size
İslâmiyeti bildirdiğim ve cenneti müjdelediğim için, bir karşılık beklemiyorum.
Yalnız yakınım olanları seviniz, buyuruldu ki, Ali, Fatıma, Hasan ve
Hüseyin'dir. Câfer-i Sâdık (Radiyallahu anhu):
-
Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'e dua etmek ve onu sevmek farzdır. Allah'u
Teâlâ, Haşr sûresinin onuncu âyetinde: «Muhacirlerden ve ensârdan sonra,
kıyamete kadar gelen mü'minler, Ya Rabbi! Bizi afv et ve bizden önce gelen din
kardeşlerimizi, yâni Ashâb-ı Kirâmı afv et derler, buyuruyor. Hüseyni
tefsirinde, âlimlerin Ashâb-ı Kirâm'dan birini sevmiyen kimse, bu âyet-i
kerîmede bildirilen mü'minlerden olamaz. Bu duadan mahrûm olur, buyurdukları
bildirilmiştir. Râfızi:
-
Resûl (Sallallahu aleyhi vesellem) Hasan ve Hüseyin, cennet gençlerinin
üstünüdür. Babaları ise daha üstündür, buyurdu. Câfer-i Sâdık (Radiyallahu
anhu):
-
Ebû Bekir Sıddık için bundan daha iyisini buyurdu. Babam Muhammed Bâkır'dan
işittim. Ceddim İmâm-ı Ali buyurdu ki, Resûlullah (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in huzurunda idim. Başka kimse yoktu. Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)
ile Ömer (Radiyallahu anhu) geldiler. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)
buyurdu ki:
-
Ya Ali! Bu ikisi Peygamberlerden başka geçmiş ve gelecek devirlerin halkından
orta yaşlı cennet ehlinin efendileridir. Ya Ali! Onlara bunu haber verme.
Râfızi:
-
Ya Cafer! Aişe mi üstündür? Fâtıma mı? Câfer-i Sâdık (Radiyallahu anhu):
-
Aişe (Radiyallahu anha) , Resulullah'ın zevcesi idi. Cennette, onun yanında
olur. Fâtıma (Radiyallahu anha) Hazreti Ali'nin zevcesi idi. Onun yanında olur.
Râfızî:
-
Aişe, Ali ile harb etti. Cennete girer mi? Câfer-i Sâdık (Radiyallahu anhu):
-
Ahzâb süresinin elli üçüncü âyetinde: "Sizin, Allah'ın Peygamberine ezâ
vermeniz (doğru) olmadı (ğı gibi) kendinden sonra zevcelerini nikâhla almanız da ebedî (caiz)
değildir," buyuruldu. Beyzâvî ve Hüseynî tefsîrlerinde bu âyet-i
kerîmenin, Resûlullah vefât ettikten sonra da, ona aynı saygı göstermek için,
zevcelerine saygı göstermenin lâzım geldiğini bildirmektedir. Rafızî:
-
Ebû Bekir'in halîfe olacağını, Kurân-ı Kerîm'de gösterebilirmisin? Câfer-i
Sâdık:
-
Hem Kur'ân-ı Kerîm'de, hem Tevrât'ta ve hem İncil'de gösterebilirim. En'am
sûresinin, yüzaltmışbeşinci âyetinde: «Allah'u Teâlâ, sizi yeryüzünün halîfesi
yaptı;» birbirinizin yerini tutarsınız! Nûr sûresinin, ellibeşinci âyetinde:
«İmân
Beyzâvi ve Hüseynî (tefsirinde) diyor ki: Bu
âyet-i kerime gaybdan haber verip Kur'ân-ı Kerim'in, Allah kelamı olduğunu ve
dört halifesinin meşru haklı olduğunu göstermektedir. Tevrât'ta ve İncil'de,
Feth sûresinin son âyetinde: Resûllullah ve onunla birlikte olanlar,
birbirlerini her zaman ve çok severler ve her zaman kâfirlere düşman olurlar. Bütün
ashâba bildirilmekte ve Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in şerefine işaret
edilmektedir. Bu âyetin sonunda ashâbının misâlleri Tevrâtta ve İncilde
bildirildi, buyuruyor. Ceddim Ali'nin haber verdiği hadîs-i şerîfte Allah'u
Teâlâ, hiç bir Peygamberine vermediği kerâmetleri bana verir. Kıyâmette
mezârdan, önce kalkarım. Allah'u Teâlâ, dört halîfeni çağır buyurur. Onlar
kimdir? Yâ Rabbi! derim. Ebû Bekir'dir buyurur. Yer yarılıp Ebû Bekir, herkesten
önce mezârdan çıkar. Sonra Ömer, sonra Osman, sonra Ali kalkar... Râfızî:
-
Bunlar Kur'ân-ı Kerim'de var mı? der. Câfer-i Sâdık:
-
Zümer sûresinin, altmış dokuzuncu âyetinde: «Peygamberler ve bunların şâhidleri
hesab için getirilir» buyuruldu. Yahud, «şehidleri getirilir» denildi. Râfızî:
-
Şimdiye kadar ben üç halîfeyi sevmiyordum. Şimdi pişman oldum. Tövbe edersem
kabûl olur mu? Câfer-i Sâdık (Radiyallahu anhu):
-
Çabuk tövbe et, saâdete kavuş. Bu itikad ile âhirete gitseydin, Allah korusun
dinin boşa giderdi, buyurdu.
64. Menkıbe:
Tenbîhü'l-Gâfilîn kitâbında
Ebülleys (Rahmetullahi aleyh) Zeyd bin Erkam (Radiyallahu anhu)'dan rivâyet
ediyor:
Hazreti
Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in bir kölesi vardı. Hayatının son zamanlarında
her akşam iftar yemeğini bu köle getirirdi. Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu
anhu) her yemek geldiğinde, bu yemeğin nereden alındığını, nasıl kazanıldığını,
kimlerin hazırladığını iyice sorar, sonra yerdi. Bir akşam sual sormadan bir
lokma yedi. Kölesi, efendim bu akşam âdetiniz üzere yemek hakkındaki
sorularınızı sormadınız, dedi. Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu):
-
Çok acıkmıştım, öyleyse şimdi söyle buyurdu. Kölesi anlatmaya başladı:
-
Efendim! Cahiliye zamanında raks yapar, oyun oynardım. Bir gün bir bölük
kimselere oyun oynadım. Hoşlarına gitti. Şimdi bir şeyimiz yok, sonra veririz
demişlerdi. Bugün onların elini bol gördüm. Verdikleri
sözü hatırlattım. Bu yemeği verdiler, dedi.
Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) çok üzüldü, ağladı.
O yemekten hiç yemediği gibi parmağını boğazına sokarak kay'etti. Yediği bir
lokmayı çok zahmet çekerek çıkardı. Mübarek yüzünün rengi değişti. Sıcak su
içmesini tavsiye ettiler. Sıcak suyu içince bir daha kay'etti (kustu).
- Yâ Sıddîk! Bir lokma için mi, bu kadar eziyyet
çekiyorsun? dediler.
- Evet! Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'den
işittim. Allah'u Teâlâ, yediği haram olan kimselere cenneti haram etmiştir,
buyurdu. Sonra, Ya Rabbi!, yediğim lokma için elimden geleni yaptım. O lokmadan
vücûdumda bir şey kaldıysa onu afv et, bu zayıf kulun cehennem azabına
dayanamaz, diye dua buyurdu.
Resûllullah: Ebû Bekir benim gözüm ve kulağım gibidir,
buyurduğu halde Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'e kötü söz söyleyenlerin,
Allah'u Teâlâ gözlerini kör etsin.
Suâl: Hazreti
Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) bütün malını Allah yolunda sarfetti. Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) malının yarısını
verdi. Bunun sebebi nedir?
Cevab:
Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) adaleti temsil ediyordu. Adâlet eşitliği
muhafaza etmektir. Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) sıdkı temsil ediyordu.
Sıdk, elinde olanı vermeği icab ettirir. Hazreti Ömer bütün malını verip, çoluk
çocuğuna hiç bir şey bırakmasaydı, âdil olamazdı. Hazreti Ebû Bekir
(Radiyallahu anhu)'de malının yarısını verip yarısını alıkoysaydı, sâdık olamazdı.
Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) için sıdk aslidir. Hazreti Ömer
(Radiyallahu anhu)'in hâli adldır. İyi bir sıfat bir kişinin aslında varsa,
hâlinde de vardır. Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in sıdkı,
- «Bütün malını dağıt. Eğer malın helâl ise hesabından
kurtulursun. Haram ise azabından kurtulursun»
dedi. Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)'in adli:
- «Malının yarısını dağıt, yarısını evine bırak» dedi.
Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) bütün malını verdiği için Hazreti Ömer ne
kadar mal dağıtsa, yine Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'e uymuş denilir.
65. Menkıbe:
Ashâb-ı Kirâm'dan Cabir bin Abdullah (Radiyallahu anhu)
anlatıyor: Bir bedevi Arab deveye binmiş, Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin
huzuruna gelmişti. Deveden inip selâm verdi.
- Yâ Emîre'l-mü'minîn! Hazreti Ebû Bekir! Cennette midir? Bana haber ver, dedi. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):
- (Çok üzüldü). Keşke annen seni doğurmasaydı, Resûl-i
Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'in hayatında veya sonra hiç kimse Hazreti
Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in cennette olup olmadığını sormağa cesaret
edememiştir, buyurdu. Muhâcirin ve Ensâr (Radiyallahu anhu) arasında Hazreti
Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in, Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'ın
hayatında veziri, vefatından sonra da halifesi olduğunda şübhe eden yoktur.
İ'tikadı böyle olmayan kimse dalâlettedir.
Ey Bedevî Arab! Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem),
Hazreti Ebû Bekir Sıddîkı babası yerinde tutardı. Hazreti Ebû Bekir cennet
halkını, gökyüzündeki bir parlak yıldızın yeryüzünü aydınlattığı gibi
aydınlatır. Cennette Hazreti Ebû Bekir'in nurundan aydınlanmayan köşk, saray,
oda, bahçe yoktur. Cennet halkı köşklerden başlarını çıkarıp: Yâ Rıdvan! Bu nûr
nedir? diye sorarlar. Rıdvan: Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in nurudur.
Her köşke her odaya girer, diye cevap verir. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)
devam ederek:
- Ey Bedevi Arab! Hazreti Ebû Bekir vefatına yakın beni
çağırdı, bana:
- Gözümün nuru, dostum, azizim diye (hitab ederek)
vefatım yaklaştı, vefat edince Resûl-i Ekrem'i yıkadığın mübarek ellerinle beni
de yıka, teçhiz ve tekvininden sonra tabuta koyup Resûl-i Ekrem'in Ravza-i
Mutahharası kapısının önüne götür. Ya Resûlullah! Hazreti Ebû Bekir kapıdadır,
izin istiyor diye söyle. Eğer kapının kilidi anahtarsız açılırsa, beni Seyyid-i
âlemin arka tarafına defnedin. Yoksa Baki' kabristanına götürün, dedi.
Vasiyyeti üzere techiz ettim. Ravzâ-i Mutahharanın kapısına götürdüm.
- Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'i getirdiğimizi
söyledim. Kapının kilidi kendiliğinden açıldı.
- «Habîbi, Habîbe kavuşturun! Sevdiğini çok özlemişti,
diye ses duydum, buyurdu.
(Dört Büyük Halife Kitabından alınan Hazreti Ebu Bekir
(Radiyallahu anhu) ile ilgili menkıbelerin tamamı burada sona ermiştir.)