HAZRETİ ALİ  (Radiyallahu anhu) İLE İLGİLİ MENKIBELERİN DEVAMI

 

41. Menkıbe: Hazreti Ali'nin fazileti hakkında bildirilen ve kıymetli kitâblarda olmadığı söylenen menkıbedir. Kırkiki, kırküç, ve kırkdördüncü menkıbelerde böyledir.

Gazâların birinde ele geçen ganîmeti Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem), Ashâb-ı Güzîn (Radiyallahu aleyhim ecmâin) arasında paylaşdırıyordu. Her gaziye bir pay verdikleri hâlde Hazreti Ali'ye iki pay verdiler. Asker arasında, kendi dâmadına ve amcanın oğluna kalbi meyledip hissesini fazla verdi, diye konuşmalar oldu. Bu sözler Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'in mübarek kulağına kadar geldi. Minbere çıktı. Allah'u Teâlâ'ya hamdettikten ve salavattan sonra buyurdular ki:

- Ey islâm askeri! bu kâfir ordusunu kimin susturduğunu, düşman bahadırlarının yüreklerini titreten nârâları kimin attığını biliyor musunuz? Ashâb-ı Güzin:

- Evet yâ Resûlullah! biliyoruz. Ablak ata binmiş, yüzü sarılı, başında yeşil sarık olan birisini gördük. Bağırınca dağ  titrerdi. Hamle yapınca yer sallanırdı. Kılınç çekmesi, şimşek çakması gibiydi. Kılıncı vurunca etrafı bulut kaplar, vuranı göremezdik. Fakat düşmüş baş, el ve ayak görürdük dediler. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):

- O cengi eden Cebrail (Aleyhis-selâm) idi. Muhârebe edip kâfirleri yerle bir ettikten sonra geriye döndü.

- “Yâ Resûlullah! Benim payımı da Ali bin Ebî Tâlib'e ver,” dedi. Bu sebebten Ali bin Ebî Tâlib'e iki pay verdim. Hiç kimseye iltimâs ile  iki pay vermem, sû-i zan etmeyiniz, buyurdu.

 

42. Menkıbe:

Bir gün Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Yâ Ali! Sana müjde olsun. Kıyâmet günü Allah'u Teâlâ cennet meleklerinin reisi Rıdvan'a emreder ki, Ali bin Ebî Tâlib'den senedi olmayanları cennete alma. Sen de râzı olduklarına sened verirsin. Cennete girerler. Sevmediklerine sened vermezsin, cennete girmezler, buyurdu. Bir gün yolda Hazreti Ali, Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) ile karşılaştılar. Hazreti Ebû Bekir:

- (Lâtife olarak) Yâ Ali! Senden sened almadıkça cennete girilmez. Bana da o zaman sened verir misin? dedi. Hazreti Ali de:

- Doğru söylüyorsun, fakat Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'dan işittim. Yâ Sıddîk size danışmadan hiç kimseye sened veremiyeceğim buyurulmuştu. O zaman siz bizim üzerimize âmir gibi oluyorsunuz.  Bizim senedimize ne ihtiyâcınız olur. Belki bizim size mürâcaatımız olacaktır diyerek, karşılıklı lâtifeler ile birbirlerine muhabbetlerini bildirip yollarına devam ettiler.

 

43. Menkıbe:

Gazâların birinde kâfirlerden birisi meydana çıkıp, islâm askerinden karşısına bahadır istedi.  Karşısına çıkan bir kaç müslümanı şehid etti. Artık mü'minlerden o kâfirin karşısına çıkan olmadı. Kâfir iyice gururlanıp islâm askerine karşı yüksek sesle bağırdı:

- Yâ Muhammed! Bana er gönder döğüşelim? Ne duruyorsun. Yanında o kadar meşhûr pehlivanlar var. Niçin göndermiyorsun? Tabiî benden korkuyorlar. Bâri amcanın oğlu Ali bin Ebî Tâlib'i gönder. Gelsin, bahadırlık nasıl olur, görsün, dedi.

- Şâh-ı Merdân, Şir-i Yezdân (Radiyallahu anhu) kâfirin sesini duyunca arslanlar gibi kükredi. Ashâbdan birini Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'ın huzuruna gönderip, kâfire karşı meydana çıkmağa izin istedi. Resûl-i Ekrem, Hazreti Ali'nin yanına gelmesini emir buyurdu. O Sahâbi geri dönüp Hazreti Ali'yi huzurâ getirdi. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Yâ Ali! Bu kâfir ile cenk etmek ister misin? buyurdu. Hazreti Ali (Kerremallahu Veche):

- Yâ Resûlullah! Senin dînin uğruna cânım feda olsun. Himmet buyurup, izin verin. Ümid ediyorum ki, Allah'u Teâlâ'nın yardımıyla, o kâfirin şerrini, müslümanlar üzerinden gideririm dedi. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Yâ Ali! Seni yerleri, gökleri yaratan Allah'u Teâlâ'ya ısmarladım, buyurdu. Hazreti Ali, sert yaydan fırlayan ok gibi atını o kâfirin üzerine sürdü. Yüksek sesle öyle bağırdı ki, kâfirler kıyâmet koptu sandılar. Kâfirler sonbahar yaprağı gibi titreyip yere düştüler. Bir kısmının da ödü patlayıp cânı cehenneme gitti. O kâfir meydânda gurûrla duruyordu. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) yaklaşınca, İslâma da'vet etti. Kâfir kabul etmeyince birbirlerine giriştiler. Bir kaç hamleden sonra Hazreti Ali, o kâfiri bir daha islâma çağırdı. Kâfirin hiç aldırmadığını görünce bir vuruşta atından düşürüp, göğsüne çıkarak kılıncı boğazına dayadı. Yine İslâma davet etti. Kâfir, hiç bir şekilde kurtulamayacağını anladı. Fakat elinden de bir şey gelmiyordu. Pis tükrüğünü aşağıdan yukarıya doğru Hazreti Ali'nin mübarek yüzüne fırlattı. Tükürük Hazreti Ali'nin mübarek yüzüne değince hemen kalkıp kılıncını kınına koydu.

Kâfir de kalktı:

- Yâ Ali! Önce hiç aman vermeden beni öldürmek isterken, canımın acısından böyle bir iş yapınca daha fazla kızıp beni öldürmen lâzım iken, kılıncını kınına koymanın sebebi nedir? Bana bildir, dedi. Aliyyü'l-Mürtezâ (Radiyallahu anhu):

- Önce sana hiç mühlet vermeden seni öldürmeğe  çalışmam, İslâm dîninin şerefli ve Allah aşkı içindi. Sen bana böyle yapınca nefsime  zor geldi. Seni nefsimin arzusu ile öldürmüş olurum korkusu ile, senden el çektim, dedi. Kâfir, Hazreti Ali'nin bu sözü üzerine:

- Yâ Ali! Siz de bu hâlis niyyet ve fütüvvet olduğuna göre dîniniz haktır. Bana imânı telkîn eyle. İman edeceğim dedi. Hazreti Ali (Kerremallahu Veche) ona kelime-i şehâdeti telkin etti. Müslüman oldu. Bu bahadırın müslüman olmasıyla o gün yetmiş meşhur bahadır pehlivan daha Allah'u Teâlâ'nın inayet ve hidayeti ile müslüman oldu. Hazreti Ali'nin mübarek ayaklarına baş koyup, hizmetinden ayrılmadı.

 

44. Menkıbe:

Bir gün Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) sabah namazı için mescide giderken bir ihtiyara rastladı. İhtiyarın ak sakalına hürmet edip, önüne geçmedi. İhtiyarın arkasından ağır ağır yürüyordu. Mescid kapısına geldiler. İhtiyar içeri girmeyip gitti. Hazreti Ali, bu ihtiyarın hıristiyan olduğunu anladı. Mescide girince Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'i Ashâb-ı Kiram ile cemâat halinde rükûa eğilmiş buldu. Güneşin doğmasına da çok az kalmıştı. Hemen cemaate uydu. Namazdan sonra Ashâb-ı Kiram (Aleyhimür-Rıdvan) Habîb-i Ekrem'den, birinci rükû'da çok beklemelerinin sebebini sordular. Resûl-i Ekrem:

- Adet olan tesbihi yapıp, rükû'dan kalkacak iken Cebrail (Aleyhis-selâm) Sidretül Münteha'dan sür'atle geldi. Kanadiyle arkama bastı? Başı ile de başımı tutup rükû'dan kalkmama engel oldu. Bunun hikmetinin ne olduğunu bilmiyorum, buyurdu. Allah'u Teâlâ Cebrail (Aleyhis-selâm)'ı gönderdi.

- Habîbime bunun hikmetini bildir. Ashabına da bu sırrı açıklasın, buyurdu. Derhal Cebrail (Aleyhis-selâm) Resûlullah'ın huzuruna geldi:

- Yâ Resûlullah! Sen rükûdan kalkacağın zaman Allah'u Teâlâ:

- Var Habîbimin arkasını tut, rükû'dan kalkmasın. Zirâ kulum Ali yolda bir ihtiyarın ak sakalına hürmet edip yavaş yürüyor, cemaat sevabından mahrûm kalmasın. Hâbibime erişsin. İftitâh tekbîri sevâbını alsın, buyurdu. Ben de hemen gelip, siz sultânımı Hazreti Ali gelinceye kadar rükû'da tuttum. Hakk Teâlâ beni, sizi rükû'da tutmak için gönderdiği zaman kardeşim İsrafili de Hazreti Ali'nin yetişebilmesi için güneşi tutmağa gönderdi. Hikmeti budur, dedi. Resûl-i Ekrem Hazretleri Cebrail (Aleyhis-selâm)'in getirdiği haberi ashâbına anlattı. Hazreti Ali'nin Hakk Teâlâ'nın indindeki derecesi anlaşıldı. Ayrıca ihtiyarlara hürmet etmenin fazileti için bu hâdiseden hisse alındı.

 

45. Menkıbe:

Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) gazaya gitmişti. Hakk Teâlâ fethi müyesser edip, sağ sâlim ve gânimetlerle döndü. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) ile buluşunca, gazâ malından getirdiği bir kese altını, Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'a teslîm etti. Resûl-i Ekrem Hazretleri kesedeki altınları taksim etti. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'ye üç tane altın düştü. Hazreti Ali Sultân-ı Kâinat Hazretlerinin başkalarına nazaran daha az vermesinin sebebini, hikmetini merak etti. Evine geldi, gece rüyasında şöyle gördü: Kıyâmet kopmuş, herkesin mahşer meydanında hesabı görülüyor. O sırada kendisine:

- Yâ Ali! Sen de şu üç altının hesabını ver, diyorlardı. Beyni kaynayacak derecede hararete kapıldı. O kadar sıkıldı ki, yatağından çıkıp bir kaç adım ileri fırladı. Bu rüya üzerine tövbe ve istiğfar etti. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'ın huzûrlarına varınca Resûl-i ekrem tebessüm edip:

- Yâ Ali! Üç altının hesabını vermekte bu kadar zahmet çektin. Daha fazla olsaydı halin ne olurdu? buyurdular. Hazreti Ali (Kerremallahu Veche) Sultân-ı Kâinat Hazretlerinin mübarek ayaklarının tozuna yüzünü sürüp özür diledi.

 

46. Menkıbe:

Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) zamanından önce Arablarda Anter adında çok kuvvetli bir pehlivan vardı. O zamana kadar eşine rastlanmamıştı. Hazreti İbrahim (Aleyhis-selâm)'ın dîninde idi. O zamanda Kâsım ve Alemşah gibi oğulları vardı. Server-i Alem:

- «Medhedecekseniz, amcam Hamza'yı medhedin!» buyurmuştur. Kıssa kitablarını yazanlar, bu Hadîs-i Şerîfi sened alarak Anter'e Hazreti Hamza (Radiyallahu anhu) dediler.

Hazreti Hamza çok kuvvetli pehlivan idi. Zamânında onun karşısında bir pehlivan yoktu. Hakk Teâlâ Hazretleri ona bir al at vermişti. Adı Aşkar idi. O zâmanda ondan daha güzel at yoktu. Hazreti Hamza önce Hazreti İbrahim'in dininde idi. Amcası olduğu için Fahr-i Alem (Sallallahu aleyhi vesellem)'i çok sever, hakkına riâyet ederdi. Server-i Alem de amcası Hazreti Hamza'yı çok severdi.  Vahiy nâzil olunca İslâm dini ile şereflendi. Daima Aşkar adındaki atına biner avlanırdı. Sırtını hiç kimse yere getirememişti. Peygamber Efendimizin emriyle önce kan döken Hazreti Hamza olmuştur. Uhud gazâsında şehid olmuştur. Sultan-ı Kâinat (Aleyhi efdalü's-Salavat ve ekmelü't-tahiyyat) Hazretleri, Hazreti Hamza'ya Reîsü'ş-Şühedâ buyurmuştur. Menâkıbı çoktur.

Sözümüze dönelim. Bir gün Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Anter adındaki pehlivanın erliğini, dilâverliğini, boyunu, bosunu ve yaptığı harbleri anlatıyordu. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'de sohbette bulunuyordu. Vasıflarını duyduğu Anter'e aşık oldu. Anter'i atı ve silahı ile görüp konuşsaydım diye kalbinden geçirdi. Sultânü'l-Kevneyn ve Resûlü's-Sakaleyn (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazreti Ali'nin kalbinden geçeni Nübüvvet nûru ile görerek:

- Yâ Ali! Anter'i görmek istiyorsan falan dereye var. Yâ Anter bana gel diye çağır, buyurdular.

Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) o dereye gitti.

- Yâ Anter, yanıma gel! diye çağırdı. Dereden ve etrâfındaki dağlardan, düzlüklerden bir çok:

- Buyurun Efendim, hangimizi istiyorsun diye sesler geldi. Hazreti Ali hayretler içinde kaldı. O sırada:

- «Ya Ali! Nice Anterler dünyaya gelip toprak altına girmişlerdir. Anası ve babasının ismi ile çağır!» diye bir ses işitti. Hazreti Ali tekrar falan oğlu Anter diye çağırdı. Anter bütün silâhları ile ve atına binmiş olarak Allah'u Teâlâ'nın emri ile Hazreti Ali'nin huzuruna gelip selâm verdi. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) Allah'ın arslanı ve bahadırlıkta eşi olmadığı hâlde Anter'in uzun boyunu, iri yapısını ve heybetini görünce mübarek kalbinde bir dehşet meydana geldi. Kaadir-i Mutlak olan Hakk Teâlâyı tenzih, takdis, tekbir ve tesbîh etti.

Tenzih: Allah'ın her türlü noksandan uzak olduğuna, ve insan vasfında olmadığına inanma.

Takdis: Kutsallaştırma, Allah'a şükretme.

Tekbir: “Allahu Ekber, Allahu Ekber, Lâ ilahe illallahu vallahu ekber, Allahu ekber velillahil hamd” deme.

 

47. Menkıbe:

Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem): Ben ilmin şehriyim, Ali bunun kapısıdır. (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 701) buyurunca hâriciler Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'yi kıskandılar. Hâricilerin ileri gelenlerinden on kimse biz Hazreti Ali'ye hepimiz aynı soruyu soracağız. Eğer hepimize ayrı ayrı cevap verirse onun âlim ve fâdıl olduğunu anlarız dediler. On kişi Hazreti Ali'nin huzuruna gittiler.

Birincisi:

- Yâ Ali! İlim mi efdaldır, mal mı efdaldır? diye sordu. Hazreti Ali (Kerremallahu Veche):

- İlim efdaldır, dedi. Bu on kişiden biri:

- Delîlin nedir? dedi. Hazreti Ali:

- İlim. Peygamberlerden mirastır. Mal, Kârun, Fir'avn ve Hâmân'dan mirâstır, buyurdu.

İkincisi:

- Yâ Ali! İlim mi, yoksa mal mı efdaldır? diye sordu. Hazreti Ali:

- İlim efdaldır. Çünkü ilim sahibini saklar. Malı, sahibi saklar buyurdu.

Üçüncüsü de aynı soruyu sordu. Ona da:

- İlim efdaldır. Çünkü mal sâhibinin düşmanı çoktur, ilim sâhibinin ise dostu çoktur, buyurdu.

Dördüncüsünün aynı suâline:

- İlim efdaldır. Çünkü mal sarf edilince eksilir, ilim sarf edilince artar buyurdu.

Beşinciye cevap olarak:

- Mal sahibini cimri diye, ilim sahibini ise büyük isimlerle çağırırlar.

Altıncıya cevap olarak da:

- Mal, eşkıyâdan saklanır, ilim eşkıyadan saklanmaz buyurdu.

Yedinciye cevap olarak:

- Mal durmakla zâyi olur. İlim durmakla zâyi olmaz, Cevabını verdi.

Sekizinciye:

- Mal kalbi karartır, ilim ise nurlandırır, buyurdu.

Dokuzuncuya:

- Mal sahibi, çok malı sebebiyle ilâhlık davasında bulunur, ilim sahibi böyle bir davada bulunmaz.

Onuncuya:

- Mal kalbin katılaşmasına sebeb olur. İlim rahmete sebeb olur, buyurdu. Bundan sonra Hazreti Ali (Kerremallahu Veche) buyurdu ki:

- Hayatta olduğum müddetçe, devamlı olarak bunları bana sorsalardı hepsine başka başka cevablar verirdim. On harici bu cevablardan sonra Hazreti Ali'ye itâat ettiler. «Mişkâtü'l-Envâr» kitabından alındı.

 

48. Menkıbe:

Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) buyuruyor ki:

- Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) beni Yemen'e kadı olmak, dînimizin emirlerine göre hükmetmek için gönderdi.

- Ya Resûlullah! Ben âlim değilim. Kadılık ahkâmını bilmem, dedim. Mübarek elini göğsüme vurup:

- Ya Rabbi! Kalbine hidâyet, diline doğruluk ver, diye dua buyurdu. Bundan sonra ben asla iki kimse arasında hüküm vermekten şübheye düşmedim. Hattâ Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Yâ Ali! Benim deveme binip Yemen'e git. Falan dağdaki tepeye geldiğin zaman üzerine çık. Halkın seni karşıladıklarını göreceksin. O zaman:

- Ey taşlar, ey ağaçlar! Allah'ın Resûlü size selâm ediyor, diye söyle, buyurdu.

Hazreti Ali oraya gidip selâmı tebliğ edince, yeryüzünde bir gürültü, uğultu koptu. Taşlar ve ağaçlar Resûl-i Ekremin selâmına:

- Salat ve selâm Allah'ın ve Resûlünün üzerine olsun, diye cevab verdiler. O tepede bulunanlar, bu hâli görünce hepsi birden imân ettiler.

 

49. Menkıbe:

Zemahşerî, Rebîü'l-Ebrâr adlı kitâbında Ümmi Ma'bed'in kız kardeşi oğlu Henûd'un teyzesi Ümmi Ma'bed'den rivâyetini bildiriyor.

Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) bir gece benim çadırımda uyuyordu. Uyanıp su istedi? Mübarek ellerini ve ağzını yıkayıp suyu çadırın yanındaki bir dikenin dibine döktü.

 Sabahleyin dikenin olduğu yerde bir ağaç yeşermişti. Anber gibi güzel kokulu, şeker gibi tatlı iri meyveleri vardı. Aç kimse yese doyar, susuz yese kanardı. Hasta yese şifa bulur, üzüntülü yese sevinçli olurdu. Yaprağını yiyen deve veyâ koyun, bol miktarda süt verirdi. Biz o ağacın adını «Mübarek ağaç» koymuştuk.

Bir seher vakti, meyvelerinin döküldüğünü, yapraklarının küçüldüğünü gördüm. Çok üzüldüm, feryad ettim. O sırada Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'ın irtihal haberi geldi.

Otuz yıl sonra bir sabah dışarı çıktığımda, kökünden dallarına kadar diken olduğunu, yemişlerinin de döküldüğünü gördüm. Hazreti Ali'nin irtihal haberi geldi. Artık yemiş vermedi. Yapraklarının solduğunu gördüm. Derin üzüntüye dalmış dururken Hazreti Hüseyin (Radiyallahu anhu)'in şehadet haberi geldi. Sonra o ağaç kökünden kurudu, belirsiz oldu. (Şevâhîdü'n-Nübüvve Sayfa: 89-90'dan alınmıştır.)

 

50. Menkıbe:

İbn-i Abbas (Radiyallahu anhu) rivâyet buyuruyor:

Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Hudeybiye günü, Mekke-i Mükerremeye doğru yola çıkmışlardı. Yolda müslümanlar susadılar. Hiç bir yerde su bulunmadı. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) Cuhfe'de konakladı.

- Müslümanlardan bir kaç kişi falan kuyuya gidip, su tulumlarını doldurarak bize getiren var mı? Hakk Teâlâ'nın onu cennetine koyacağına kefil oluyorum, buyurdu. Bir kişi kalktı.

- Ya Resûlullah! Ben giderim dedi. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) onu bir kaç sucu ile berâber gönderdi. Seleme bin Ekvâ (Radiyallahu anhu) diyor ki: «Ben de onlarla beraber gittim. Kuyuya yaklaşınca bir ağaçlık yere geldik. Ağaçlardan sesler işittik. Hareketler gördük. Ateşsiz alevler meydana çıktı. Çok korktuk. O ağaçlık yerden ileri geçemeden geri döndük. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) huzûruna varıp vaziyeti anlattık:

- Onlar cinnilerden bir cemâat idi. Sizi korkuttular. Eğer korkmadan gitseydiniz, size hiç bir zarar yapamazlardı, buyurdu. Bir kişi daha kalkıp gitmek istediğini bildirdi. Bu sefer Resûl-i Ekrem Hazretleri onu bir kaç sucu ile kuyuya gönderdi. Onlarda gidip ağaçlık yerde aynı korkunç manzarayla karşılaşarak geri döndüler. Resûl-i Ekrem'in huzuruna geldiler. Bunlara da aynı şekilde:

- Eğer korkmadan gitseydiniz önce dediğim gibi, size hiç bir zarar gelmezdi, buyurdu. O sırada gece oldu. Ashâb-ı Kirâmın susuzluğu arttı. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazreti Ali'yi çağırdı.

- Yâ Ali! Bu sucularla sen git, bize kuyudan su getir, buyurdular. Seleme bin Ekvâ (Radiyallahu anhu) diyor ki:

- Beraber dışarı çıktık. Su tulumları arkamızda kılınçlar elimizde, Hazreti Ali önümüzde idi. Korkulu, korkulu ağaçlık yere geldik. Yine sesler, hareketler vardı. Biz korktuk. Kendi kendimize:

«Herhalde Hazreti Ali'de, diğer iki kişi gibi geri döner» diyorduk. Hazreti Ali bize dönerek:

- Benim arkamdan gelin gördüklerinizden korkmayın. Onlardan size zarar gelmez buyurdu. Ağaçlıkların arasına girmiştik. Hiç ateş yok iken alevler meydana çıktı. Kesilmiş başlar ortaya çıkıp korkunç sesler çıkardılar. Akılları durduran bu hâdiseler karşısında Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Beni takip ediniz. Sağa, sola bakmayınız. Korkacak bir şey yok» buyurarak kesik başların arasından geçti. Biz de onu takip ettik. Nihâyet kuyuya vardık. Su çekmek için bir kovamız vardı. Berâ bin Mâlik bir iki kova su çekti. İp inceldi, sonra ip kopup, kova kuyuya düştü. Kuyunun dibinden gülme ve kahkaha sesleri geldi. Hazreti Ali, içinizde geriye dönüp ordunun bulunduğu yerden bir kova getirecek var mıdır? buyurdu. Ağaçlık yerden geçmeye hiç kimse cesaret edemedi. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) beline bir ip bağlayıp kuyuya indi. Gülme ve kahkaha sesleri daha da fazlalaştı. Kuyunun ortasına kadar inmişti. Mübarek ayağı kayıp düştü. Kuyunun içinden gulgule sesleri geldi. Bir kimseyi boğarken çıkan sesler hâlini aldı. Bir ara Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin sesini duyduk.

- Allahu Ekber, Allahu Ekber. Ben Allah'ın kulu, Resûlullah'ın kardeşiyim. Tulumları aşağı salıverin, diyordu. Su tulumlarının hepsini doldurup ağızlarını bağladı. Birer birer yukarı çıkardı. Kendisi iki, biz birer su tulumu alarak geri döndük. Ağaçlık yere geldiğimizde, önceki korkunç şeyleri göremedik. Ağaçlardan geçmeğe az kalmıştı. Bir heybetli ses işittik. Resûlullah'ın ve Hazreti Ali'nin menâkıbından söylüyor, onları medhediyordu. Resûl-i Kâinatın huzuruna vardık. Hazreti Ali kıssayı baştan sona kadar anlattı. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Gelirken ağaçlık içinde duyduğunuz ses, putların şeytanı olan Müs'ırı öldüren Abdullah adındaki cinninin sesi idi, buyurdular. (Şevâhidü'n-Nübüvve, Sayfa: 249-250'den alınmıştır.)

 

52. Menkıbe:

Şevâhidü'n-Nübüvve kitâbında bildiriliyor: Ebû Abdullah rivâyetiyle: İbrahim bin Hişâm Mahsûmî Medîne-i Münevvere'de vâli iken her cum'a halkı minberin etrafına toplardı. Kendisi minbere çıkıp Hazreti Ali'ye dil uzatır, kötülerdi. Bir cum'a günü yine minbere çıkmıştı. Ben de minberin dibinde oturmuştum. Bir ara uyku bastırdı, uyumuşum. Rüyâmda Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'ın kabri şerîflerinin yarıldığını gördüm. İçinden beyaz elbise giymiş olarak Resûlullah Efendimiz çıktı. Bana dönerek:

- Ey Ebû Abdullah bu şahsın sözleri seni üzmüyor mu? buyurdu.

- Evet, üzüyor. Fakat vâlinin sözlerine itâat lazımdır, dedim.

- Gözlerini aç, bak Hakk Teâlâ ona ne yapacak? buyurdu. Gözlerimi açtım? Minberde yine Hazreti Ali hakkında yakışmayan sözler söylüyordu. O sırada minberden düşüp hemen öldü.

 

53. Menkıbe:

Molla Câmi (Kuddise sırrıhüs-sâni) Şevâhidü'n-Nübüvve (Sayfa: 257) kitabında bildiriyor: Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) bir mübarek günde sabah namazını cemâatle kılıp, âdet-i şerîfesi olan vird, hamd, salevat ve dualardan sonra arkasını mihrâba vererek Ashâb-ı Kirâma döndüler:

- Bir kısım sözler gençlere söylenmez, buyurdular. Mesciddeki gençler hüsn-i rızaları ile dışarı çıktılar. Sonra Hazreti Ali, (Ashâbından) birisine:

- Kûfe'nin falan mahallesinin, falan sokağında falan mescidin yanında bir kapı vardır. O kapıyı çal. İçeriden bir erkek ile bir kadın çıkacaktır. Onların ikisini de al getir. Onlara söyleyeceklerim var, buyurdular. O şahıs emre itaat ederek gitti. Hazreti Ali'nin tarif buyurduğu evi bulup kapıyı çaldı. İçeriden bir erkek ile bir kadın çıktı.

- Emîrü'l-Mü'minîn sizi çağırıyor dedi. İkisi de:

- Baş üstüne diyerek hemen o kimse ile berâber Hazreti Ali'nin huzuruna geldiler. Hazreti Ali kadına:

- Sana bir suâlim var, inkâr etmiyeceksin buyurdu. Kadın:

- Başıma gelen hâdiseleri senden saklayamam, dedi. Hazreti Ali (Kerremallahu Veche) kadına buyurdu ki:

- Sen küçük iken bir amucan ölmüştü. Onun bir küçük çocuğu arkaya kaldı. Baban o çocuğu «Kimsesi yoktur, öksüzdür evimizde oğlumuz gibi olur ve işlerimizi görür» ümidiyle alıp eve getirdi, besleyip büyüttü. Çocuk büyüyünce, bir gün seni babandan istedi. Baban buna kızdı: «Sen benim evimde büyüyesin, kızımla süt kardeş olasın, bu yaptığına Allah razı değildir» dedi ve çocuğu evden uzaklaştırdı. Bir yerde gezerken seni yakaladı ve zor kullanarak sana tecâvüz etti. Ve sen bu birleşmeden gebe kaldın, onu düşürmeye çok çare aradınsa da bulamadın? Bu sırra bir Allah bir de ebeveynin vâkıf idi. Hâmileliğin müddeti dolunca bir gece, gizlice bir oğlan dünyaya getirdin. Öldürmeye kıyamadığın için, annenle berâber bir beze sararak yüksek bir yere bırakıp dönerken bir köpeğin onu kokladığını gördünüz. O köpeği uzaklaştırmak için annen eline bir taş alarak o köpeğe atdı, Fakat taş çocuğun alnına geldi. Eyvâh! Çocuğu elimizle  öldürdük! diye yanına vardığınızda, bir bezle başını sardınız ve yalnız başına bırakarak evinize döndünüz. Bunu Allah'dan başka kimse bilmez. Siz oradan ayrıldıktan sonra bir kervan gelerek, terk edilmiş çocuğun ağlamasını işittiler. Terk edilmiş, ağlayan bu çocuğu ve kervânın sahibi manifatura tüccarı, büyür de hizmet eder düşüncesiyle aldı, götürdü, besleyip büyüttü. Çocuk büyüyünce, tüccâr bir gün hacca gitti. Eceli gelmiş olacak ki, o kimse Mekke-i Mükerreme'de vefat etti. Sonra bu çocuk efendisinin ölümünden duyduğu üzüntü ve kederi dağıtmak için seyahate çıktı. Nihayet yolu Kûfe'ye uğradı. Vilâyet halkının ileri gelenleriyle düşüp kalkarken onlara son derece alıştı ve gönlü bu şehre yerleşmeyi arzuladı. Sonunda seni bu delikanlıya nikâhlamayı düşündüler ve bir gece gerdeğe koydular.

- Ey Kadın! Sakın aksi bir cevab verme. Dediğimiz gibi vuku bulmadı mı? Kadın:

- Doğru söylediniz yâ Ali! Bu anlattıklarınız benim başımdan geçen hâllerdir. Bu vakte kadar Cenâb-ı Hakk ve annemden başka kimse bilmezdi, siz de vak'ayı bilmekdesiniz. Hazreti Ali:

- Ey Kadın! Bu senin yola bıraktığın oğlundur, buyurdu. Delikanlıya dönerek:

- Alnını aç! dedi. Delikanlı alnını açtı, taşın yeri halâ belli idi. Açıkça belli oldu. Bunun üzerine kadın:

- Yâ Ali! Sözlerinin hepsi doğrudur, dedi. Hazreti Ali o gence sordu:

- Bu gece münâkaşa ve mücâdelenizin sebebi Allah'ın yardımı ile bize mâlûm oldu. Fakat burada mevcûd olanların bilmeleri için şöyle dedi. Delikanlı:

- Yâ Ali! Ne zaman bu kadına el uzatsam, üzerime bir domuz saldırır ve aklım başımdan uzaklaşırdı. Ben de elimi çeker ve kendisine yaklaşmaktan vazgeçerdim. Elimi çektiğimde gözden kaybolurdu. Kadın bundan rahatsız oldu ve bana:

- «Benimle eğleniyor musun? Alay mı ediyorsun?» dedi. Sabaha kadar ki münâkaşamız bu idi, cevabını verdi. Hazreti Ali her ikisine hitâben:

- Allah'u Teâlâ Hazretleri lûtfunun sonsuzluğundan ve ilâhi gayretinden dolayı ana ve oğlun birleşmesini hoş görmediği için böyle oldu, buyurdu.

Buna benzer hâller, Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'den çok zuhur etmiştir. Onun kerâmetleri çoktur. (Şevahidü'n-Nübüvve, Sayfa: 243-244)

 

54. Menkıbe:

Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) Fırat nehri kenarını seyrederken boğulmuş bir kimse gördü. Yanına vardığında serçe parmağında Yemen taşından bir yüzük gördü. Hayret ederek, parmağında Yemen taşından yüzüğü olan kimsenin boğulmaması gerektiğini oradakilere söyledi. Oradakiler:

- Suda boğuldu dediler. Hazreti Ali hayret deryâsına dalıp düşünürken Hakk Teâlâ lûtfedip, Hazreti Ali'nin de üzüntüsünü gidermek için ölünün parmağında olan yüzüğe dil verdi. Yüzük:

- Yâ Ali, buyurduğunuz gibi parmağında Yemen taşı bulunan kimse boğulmaktan kurtulur. Yalnız ben Yemen değil Hind diyarının taşıyım. Ben de o hassa yoktur, dedi. Hazreti Ali bunu duyunca hayretten kurtuldu. Oradakilere:

- Suda boğulmaktan kurtulmak, Allah'u Teâlâ'nın yardımı ile Yemen taşına mahsustur. Başka taşlarda bu husûsiyet yoktur, buyurdu. O zamandan beri Yemenî taş kıymetlidir. Bu hikâye bir arabî menâkıbdan naklolundu.

 

55. Menkıbe:

Hazret-i Ali'nin üstünlükleri bildirilecektir: Hazret-i Ali'nin ilminin çok fazla olması, üstünlüklerinden biridir. Bir gün minber basamaklarını mübarek ayağı ile şereflendirdiğinde:

- Ruhum, kabza-i kudretinde olan Allah'u Teâlâya yemin ederim ki, Tevrat, İncil ve Zeburda olan bütün sırları size söyleyebilirim. Onlarda beni tastik ederler, buyurdu.

İbadeti de çok fazla idi. Farz ve sünnet tekbirlerinden ayrı olarak her gece yalnızlığında bin tekbir işitilirdi. Hilm'i de son derece idi. Bir gün kölesini yedi def'a yüksek sesle çağırdı. Köle cevap vermedi. Sebebini anlamak için çıktı. Evin kapısında duruyordu.

- Niçin bana cevap vermedin? diye sordu.

- Efendim, sizi kızdırmak istedim, dedi. Hazret-i Ali:

- Ben Hakk Teâlâ'nın izniyle gadablanmam, fakat seni imtihâna teşvik edeni kızdırayım buyurarak o köleyi azad etti.

Yaşadığı müddetçe maişet için çalıştı. Tevâzu'u son derece idi. Çok zaman yaya yürür, ata binmezdi. Bir gün bazı ihtiyaçlarını götürüyordu. Hizmetçilerden biri:

- Yâ Emîre'l-Mü'minin! Bu hizmet bizimdir, biz yapalım dedi. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Babanın çocuklarına ihtiyaçlarını kendisinin götürmesi daha uygundur, buyurdu. Hizmetçi:

- Siz zamânın halîfesisiniz, cihânın sultânısınız. Bu hizmet Cenâbınıza hafiflik verir, dedi. Hazreti Ali:

- Çoluk, çocuğunun ihtiyacını taşımakla insân kemâlinden bir şey kaybetmez, buyurdu.

Cömertliği de çok fazla idi. Bir zaman dört dirheme mâlik idi. Bir dirhemini gizlice, bir dirhemini âşikâre, birini gündüz ve birini de gece sadaka verdi. Bunun üzerine Bakara sûresinin ikiyüz yetmişdördüncü âyet-i kerîmesi indi. Bütün İslâm âleminde bu cömertliği yayıldı. Fakirleri çok düşünürdü. Üç akşam üst üste iftâr yemeklerini hiç yemeden miskîne, yetime ve esîre verdiler. Hel etâ sûresinin sekizinci âyet-i kerîmesi geldi. Namazda, rükâ'da iken sadaka verdiği için Maide sûresinin ellibeşinci âyet-i kerîmesi ile medh olundu.

Halifelik zamanlarında Beyt'ül-mâl, devlet hazînesine girdi. Çok miktarda altın ve gümüşleri bir arada görünce:

- Ey kırmızılar ve beyazlar! Benden başkasına cilve yapın. Ben sizi dönüşü mümkün olmayacak şekilde boşadım, buyurdu. Şiir:

 

Altın, güneş olsa da, gerdanlık diye takmam.

Gümüş, ay olsa yine, güneş gibi hiç bakmam.

Yanımda müsâvidir, kara toprak, güneş, ay;

Altın gümüşe başka, toprağa başka, bakmam.

 

Şevahidü'n-Nübüvve kitabında bildiriliyor: Mübarek ayağını atının bir üzengisine basarken, Kur'ân-ı Kerim'e başlar, ata binip diğer ayağını öteki üzengiye basınca hatmederdi. (Şevahidü'n-Nübüvve, Sayfa: 242, Altı Parmak Kitabı, Sayfa: 385)

Esma binti Gamis Fatımatü'z-Zehra (Radiyallahu anha)'dan bildiriyor:

Zifaf gecesinde Hazreti Ali'nin, yer ile konuştuğunu gördüm. Sabahleyin Fahr-i âlem (Sallallahu aleyhi vesellem)'e bu hali arzettim. Şükür secdesi edip:

- Ey Fatıma! Sana müjdeler olsun, Hakk Teâlâ zevcine saâdet ve üstünlük verip, yeryüzündeki mahlûkların seçilmişlerinden eyledi, buyurdu. (Şevahidü'n-Nübüvve, Sayfa: 242)

 

56. Menkıbe:

Yine Şevahidü'n-Nübüvve'de yazılıdır. Sıffîn harbine giderken askerler çok susadılar. Sağda, solda su ararken bir kiliseye rastladılar. Kilisedeki râhib bir tarafı işâret ederek, o tarafta bir çeşme olduğunu söyledi. Askerler o tarafa giderken Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Başka yere gitmeyin, (bir taşı işaret ederek) bunu kaldırın! buyurdu. Askerler taşın etrafına toplanıp kaldırmaya çalıştılar, Fakat muvaffak olamadılar.

Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) tek başına o taşı kaldırdı. Altından çok güzel su çıktı. Bütün ordu suya kandı. Tekrâr o taşı mübârek eliyle yerine koydu. Râhib bunu görünce Hazreti Ali'ye:

- Sen Peygamber misin? dedi. Hazreti Ali:

- Peygamber değilim, fakat peygamberin vasîsiyim, buyurdu.

Rahib ihlas ile Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'a imân getirip müslüman oldu. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) rahibe, İslâma gelmesinin sebebini sordu. Rahib:

- Ey Ebe'l-Hasan bizden önceki atalarımızdan duyduk. Kitablarımızda da vardır. Bu mevki'de bir çeşme olduğunu, bu çeşmenin meydana çıkması bir peygamber veya Peygamber vasisi tarafından olacağı bildirilmiştir. Bu çeşmeyi siz meydana çıkarınca işittiğim ve okuduğum tahakkuk etmiş oldu. Böylece muradıma erdim, dedi. Müslüman olan râhib dünyadan el çekti. Hazreti Ali'nin hizmetinden ayrılmadı. Berâber harbe de gidip şehîd oldu. Hazreti Ali'nin üstünlüklerini güzel ahlakını yazmak ve anlatmak insân kuvvetinin dışındadır. (Şevahidü'n-Nübüvve, Sayfa: 247-248)

 

Vasfı «Hel Etâ» ile, methi «İnnemâ» olan,

Bir şöhretli büyüğü, anmak kolay değildir.

Onun güneş zâtını, eteğine bulaşan,

Sühâ yıldızı ile, vasf etmek boş değildir.

 

Not: Sühâ Yıldızı: Küçük Ayı takım yıldızından çok küçük bir yıldızdır. Halk gözlerini onunla tecrübe ederler. (Mütercim)

 

57. Menkıbe:

Şevâhidü'n-Nübüvve kitâbından alınmıştır: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) mübârek vücudunu gasl etmesi için Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'yi tayin buyurdu. Resûl-i Ekrem'in mübarek vücuduna bakan kimsenin anlayışı ve hâfızası kuvvetli olur. Hazreti Ali'ye fehm ve hıfzının çokluğundan sordular.

- Server-i Alem hazretlerini gasl ettiğim zaman mübârek gözünün çukurunda bir miktar su kalmıştı. O suyu dilim ile alıp içtim. Hafızamın kuvveti o serçeşmenin bereketindendir cevabını verdi. (Şevahidü'n-Nübüvve, Sayfa: 151)

 

58. Menkıbe:

Ebü'l-Esved diyor ki: Emîrü'l-Mü'mînîn Hazreti Ali'den duydum. Buyurdu ki:

- Dışarı çıkacaktım. Ayağımı atımın üzengisine koyarken Abdullah bin Selâm çıkageldi.

- Yâ Ali! Nereye gidiyorsun? dedi.

- Irak'a gidiyorum, dedim.

- Dikkatli ol! Irak'a gidince başına bir kılınç dokunacaktır. Hazreti Ali:

- Ben bunu Resûl-i Ekrem'den işittim, dedi. (Şevâhidü'n-Nübüvve, Sayfa: 208'den alınmıştır.)

 

59. Menkıbe:

Bir gün Ruhbe'li bir şahsa bir şey sordu. O şahıs yalan söyledi. Hazreti Ali:

- Doğru söylemedin, buyurdu. O şahıs:

- Doğru söylüyorum, dedi. Hazreti Ali:

- Hakk Teâlâ'ya duâ ederim. Eğer yalan söyledin ise gözlerin kör olsun, buyurdu. Ruhbe'ye varmadan gözleri kör oldu.

Bir gün Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) mescidde bulunanlara:

Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'dan:

« Ben kimin efendisi isem, Ali de onun efendisidir, (Hayatü's-Sahabe, Cild 2, Sayfa: 476; Tirmizi ve Nevâi, Zeyd b. Erkam'dan rivayet etti)

Hadîs-i Şerifini duyanlar şehadet etsin, buyurdu. Ensârdan on kişi bu Hadîs-i Şerîfe şahid oldular. Mescidde bulunanlardan bir kişi, bu Hadîs-i Şerîfi işittiği halde şehadet etmedi. Hazreti Ali, o şahsa:

- Sen de bu Hadîs-i Şerîfi işitmiştin. Niçin şehadet etmiyorsun? buyurdu. O şahıs:

- Ben ihtiyarladım, unuttum dedi. Hazreti Ali:

- Ya Rabbi! Eğer bu şahıs yalan söylüyorsa derisinde, sarığının örtemeyeceği bir beyazlık meydana çıkar diye dua buyurdu. Rivâyet eden diyor ki: O şahsın iki gözü arasında bir aklık oldu. Zeyd bin Erkam (Radiyallahu anhu) diyor ki:

- Ben de o mecliste veya onun gibi bir toplantıda bulunmuştum. Bu Hadîs-i Şerîfi işittiğim halde şehadet etmedim. Hakk Teâlâ gözlerimin nurunu giderdi. Zeyd Hazretleri daima bu işine pişman olduğunu söyler. Hakk Teâlâ'dan afv ve mağfiret isterdi. (Şevahidü'n-Nübüvve, Sayfa: 252)

 

60. Menkıbe:

Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) bir gün minbere çıktı:

- Ben Allah'ın kulu, Resûlünün kardeşi ve cennet kadınlarının seyyidesinin nikâhlısıyım. Benden başkası bu dâvada bulunursa Hakk Teâlâ ona bir belâ verir, buyurdu. Mescid'de birisi ayağa kalktı:

- Ben Allah'ın kulu, Resûlünün kardeşiyim sözü kimseye hoş gelmez. Bu söze kim inanır, dedi. Derhal o şahıs deli oldu. Ayağından sürüyerek mescidden dışarı çıkardılar. Komşularından:

- Bu kimsede daha önce böyle bir hâl var mı idi? diye sordular. Komşuları:

- Hayır, şimdiye kadar böyle bir şey görmedik, dediler. Böylece o kimsenin aklının gitmesinin Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'ye olan edebsizliğinden olduğu anlaşıldı. (Şevahidü'n-Nübüvve, Sayfa: 252'den alındı).

 

61. Menkıbe:

Sıffın harbinde bir gün Emîrü'l-Mü'minin Ali (Radıyallahu anhu):

- Yâ Eba Müslim neredesin? diye nidâ etti. Oğlu Muhammed bin hanefiyye:

- Ebû Müslim safların arkasındadır, dedi. Hazret-i Ali:

- Ebû Müslim Havlânî'ye demiyorum. Benim kasdettiğim Eba Müslim, Horasanlıdır. Bu askerin sahibi olacaktır. Şarktan siyah bayraklarla meydana çıkar. Muhalifler ile çok harp eder. Hakk Teâlâ onun vasıtasıyla olacak şeyleri merkezinde karar ettirir. Onunla beraber dîni yaymak için çalışan, düşmanlarının başının aşağıda olmasına gayret sarf edenlere ne mutlu! (Şevahidün Nübüvve, Sayfa: 253'den alınmıştır.)

 

62. Menkıbe:

Bir gün Muâviye (Radıyallahu anhu):

- Ne olurdu, ne zaman öleceğimizi bilseydik, dedi. Yanında bulunanlar:

- Bu nasıl olur? dediler. Hazret-i Muâviye (Radıyallahu anhu):

- Ben bunu Hazret-i Ali'den öğrenirim. Onun sözleri batıl değildir. Dilinden çıkan sözler hep haktır, doğrudur, dedi. Emniyet ettiği üç kimseyi yanına çağırdı. Üçünüz beraber küfeye doğru yola çıkınız. Küfe'ye bir iki konak kalınca birbirinizin arkasından ayrı ayrı şehre giriniz. Her biriniz benim öldüğümü haber veriniz. Yalnız benim Ölüm hastalığım, ölüm günüm ve saatim, nerede öldüğüm, namazımı kıldıran kimse hakkındaki sözleriniz birbirinizin aynı olsun, dedi. Üç kişi beraberce yola çıktılar Küfe'ye bir konak kalınca birisi şehre girdi. Buna Küfe'liler :

- Nereden geliyorsun? diye sordular.

- Şam'dan geliyorum, dedi.

- Ne haberler var dediler?

- Muâviye (Radıyallahu anhu) vefat etti, dedi. Emirü'l- Mü'minin Hazret-i Ali (Radıyallahu anhu)'ye bu haberi götürdüler. Hazret-i Ali  hiç aldırış etmedi. İkinci gün biri daha şehre girip Hazret-i Muâviye'nin vefat haberini verdi. Hazret- i Ali'ye bunu da bildirdiler. Yine de hiç bir cevapta bulunmadı. Üçüncü gün de biri gelip aynı haberi verdi. Hazret-i Ali'ye:

- Artık haber mütevatir oldu. Doğruluğunda şüphe kalmadı, dedi. Hazret-i Ali (Radıyallahu anhu) (Mübarek  başı ile yüzünü göstererek) :

- Bundan akan kan ile bu bulaşmayınca Muâviye  vefat eder mi? buyurdu.

 Üç kimse  Hazret- i Ali'nin bu sözünü Hazret-i Muâviye'ye götürdüler. Hazret-i Muâviye  kendisinin Hazret-i Ali'den sonra vefat edeceğini anladı. Nitekim kazâ-i ilahi ile öyle oldu. (Şevahidü'n-Nübüvve, Sayfa: 253-254'den alınmıştır.)

 

63. Menkıbe:

Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) veda  haccından dönerken "Gadır-Hum" denilen yerde namaz kıldıktan sonra Ashâb-ı Kirâm (Aleyhimür-rıdvan)'a dönerek:

- Ben mü'minlere nefslerinden daha sevgili, yakın değil miyim? buyurdular. Ashâb-ı Kirâm tasdik ederek:

- Evet yâ Resûlullah! Öylesin dediler. (Sonra Hazreti Ali'nin elinden tutup):

- Ben kimin efendisi isem, Ali de onun efendisidir, buyurdular. (Hayatü's-Sahabe, Cild 2, Sayfa: 476.) 

Mübarek sözlerine devamla:

- Ya Rabbi! Ona düşmanlık edene düşmanlık et. Onu seveni sev. Onu aşağı tutanı zelîl et. Ona yardım edene yardımcı ol. Nerede olursa olsun hakkı, doğruyu, ona bildir, buyurdular.

 

Kıt'a:

Resulûn rızasını kazanmak istiyorsan,

Onu seveni sev, duasını  rehber et.

Sana ilahi kılıç, çekilmesin diyorsan,

Allah'ın arslanına, buğz değil, muhabbet et.

 

64. Menkıbe:

Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) henüz topraktan ayrılmamış bir miktar altını Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'e gönderdi. Server-i Alem bunu Necd halkına taksim buyurdu. Kureyş ve Ensâr (Radiyallahu anhu):

- Bunların müslümanlar ile iyi geçinmeleri, ülfet etmeleri için dağıttım, buyurdular. O sırada gözleri çukurda, sakalı yüzünü bürümüş, vücudunu kıllar kaplamış bir şahıs geldi:

- Ya Muhammed! Allah'ın emirlerini yerine getir, dedi. Resûl-i Kâinat (Aleyhi efdalü's-Salâvat ve ekmelü't-tahıyyat):

- Ben Hakk Teâlâ'nın emirlerini dinlemezsem, kim dinler, buyurdu. Halid bin Velid (Radiyallahu anhu) orada idi.

- Ya Resulullah! İzin verin öldüreyim dedi.

Resûlu Ekrem Hazretleri izin vermedi. O şahıs yüzünü döndürüp gitti. Habîbullah (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Bunun neslinden bir kavm meydana gelecektir. Kur'ân-ı Kerim okurlar, fakat boğazlarından aşağı geçmez. Müslümanları öldürürler. Okun yaydan çıktığı gibi İslâm dîninden çıkar, buyurdular. (Ramuzu'l-Ehadis, Hadis No: 6294) Hâricîler bu kavimdendir. Bu sebebten hâricîlere okun yaydan çıkması gibi dînden çıkanlar mânâsına gelen Marikûn denilmiştir.

 

65. Menkıbe:

Fahr-i Alem (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazreti Ali'ye:

- Sen, dînden çıkanlar [Yani Hâricîler] ile harb edeceksin. Onların içinde eli bir parça et, omuzu başında kadın göğsüne benzer bir et ve üzerinde yaban faresi kuyruğu gibi kıllar olan bir kişi olacaktır, buyurmuştu.

Emîrü'l-Mü'minîn Ali (Radiyallahu anhu) haricilere karşı zafer kazanınca ölüler arasında Resûl-i Ekrem'in tarif buyurduğu kimseyi arattı, bulunamadı. Hazreti Ali:

- Ben yalan söylemem. Bana söyleyende yalan söylememiştir, buyurdu. Bir defa daha aradılar. Kırk ölünün altında târif edilen şekilde birisini buldular.

 

66. Menkıbe:

Emîrü'l-Müminîn Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) hâriciler ile harb etmeğe, İslâm askeri ile giderken Nehrivân yolundaki bir kiliseden bir râhib:

- Ey İslâm askeri! Emîrinize söyleyin, bu tarafa teveccüh buyursun, dedi.

Hazreti Ali'ye, Rahibin çağırdığını söylediler. Hazreti Ali kiliseye doğru yöneldi. Kiliseye vardılar. Rahib:

- Ey İslâm ordusunun başkumandanı! Bugün İslâmın tâli' yıldızı mağlûbiyyeti gösteriyor. Sabredin, yıldız saâdet tarafına meyletsin. İslâm tâli'i kuvvetli olsun.

Hazreti Ali:

- Ey Râhib! Yıldızlara bakıp hüküm verdiğini iddia ediyorsun. Falan yıldızdan bana haber ver. Râhib:

- Ben o yıldıza vâkıf değilim. Hazreti Ali:

- Gök ilmini bilmediğin anlaşıldı. Yere âid bir şey sorayım. Şimdi ayağını bastığın yerin altında ne vardır? Rahib:

- Bilmiyorum. Hazreti Ali:

- Ben sana söyliyeyim. Şu şekilde bir kab; içinde şu kadar sayıda ve şu sikke ile akçalar vardır. Rahib:

- Ey azîz! Sana bu ilimler nereden geldi? Hazreti Ali:

- Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'dan geliyor. Bana:

- Bir ordu ile harbin olacaktır. Onlardan on kişiden azı kurtulacak. Senin askerinden ondan az kimse şehid olacaktır, diye bir haber de vermişti.

Râhib imtihan niyyeti ile ayağının bulunduğu yeri kazdı. Târif edilen şekilde bir kab içinde akçaları bulunca imana geldi. Rivâyet edilir ki, hârîcîlerle yapılan harbde dörtbin haricinin üçbin dokuzyüzdoksan biri ölmüş, dokuzu kaçmıştır. Müslüman ordusundan dokuz saadetli kimse şehadet şerbetini içmiştir.

 

67. Menkıbe:

Şevâhidü'n-Nübüvve kitâbından alınmıştır.

İmâm-i Müstagfirî (Rahmetullahi Aleyh) (Delâilü'n-Nübüvve adlı kitabında Firâs bin Amr'den nakletmiştir. Asr-ı Saâdette Firâs'ın başı ağrıyordu. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Firas'ın iki gözünün arasını tuttu. Mübarek parmaklarının değdiği yerde kirpi kılı gibi bir kıl çıktı. Baş ağrısı geçti.

Haricîler, Emîrü'l-Mü'minîn Hazreti Ali üzerine yürüyünce Firâs (Radiyallahu anhu) da haricîlerle berâber oldu. O zaman alnındaki kıl düştü. Baş ağrısı yine başladı. Feryad ediyordu. Ona:

- Bu iş haricîlere uyduğun için başına geldi, dediler. Tövbe ve istiğfar etti. O kıl yine çıktı ve ağrısı geçti. (Şevahidü'n-Nübüvve, Sayfa: 255)

 

68. Menkıbe:

Yine Şevâhidü'n-Nübüvve'de yazılıdır. Ali bin Zeyd (Radiyallahu anhu) anlatmıştır. Sa'îd bin Müseyyeb (Radiyallahu anhu) bana bir şahıs gösterdi.

- Var, onu gör dedi.

- Görmeğe ne lüzum var, hâlini anlat, dedim.

- Şu şahıs Ashâb-ı Kirâmdan Hazreti Osman ve Ali'ye yakışmayan sözler söyler, dedi. Allah'u Teâlâ'ya:

- Yâ Rabbî! Eğer Ali ve Osman'ın senin dergâhında itibârları ve sâbıka-i inâyetin varsa, bana bir nişan göster, diye münacatta bulundum. O bedbahtın yüzü siyah oldu. (Şevahidü'n-Nübüvve, Sayfa: 256)

 

69. Menkıbe:

Yine Şevâhidü'n-Nübüvve'de yazılıdır. İmâm-ı Ebû Abdullah Muhammed bin Kayyımi'l-Cevzî Kitâbü'r-Rûh'da bir Kureyş'li kimseden naklediyor: Şam'da bir iki kişi gördüm. Yüzünün bir tarafı kapkara idi. Onu bir şey ile örtüyordu. Yüzünün böyle olmasının sebebini sordum:

- Her sorana hâlimi anlatacağıma Allah'u Teâlâ'ya söz verdim, dedi ve anlatmağa başladı. Hazreti Ali'ye buğz eder, hakkında yakışmayan sözler söyler, dil uzatırdım. Bir gece rüyamda bir zat gördüm. Yanıma geldi:

- Sen benim hakkımda kötü sözler söylüyor muşsun? dedi. Yüzümün bir tarafına bir şey ile vurdu. Sabahleyin kalktığımda yüzümün o tarafı simsiyah olmuştu.

Hazreti Ali'den sordular ki:

- Hazreti Ebû Bekir ve Ömer (Radiyallahu anhu) zamanlarında fitne-fesad anlaşmazlık yoktu. Hazreti Osman ve sizin zamanlarınızda bir takım sıkıntılar, değişiklikler, fitneler oldu. Sebebi nedir? Cevâbında buyurdu ki:

- Hazreti Ebû Bekir ve Ömer'in yardımcıları ben ve Osman (Radiyallahu anhu) idik. Hazreti Osman'ın ve benim yardımcılarımız ise siz ve sizin gibiler olduğu için böyle oldu.

 

70. Menkıbe:

Müslümanların halîfesi Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) Yenbû' köyünde hastalandı.

Burada niçin duruyorsun? Vefat edersen burada senin hizmetini görmezler. Medîne-i Münevvere'ye varırsan kardeşlerin hizmetinde bulunur dediler. Hazreti Ali:

- Ben şimdi vefat etmem, Resûl-i Ekrem Hazretleri bana haber vermiştir. Mübarek başını göstererek: Buranın kanı, (mübarek yüzünü göstererek) burasını boyamadıkça vefat etmem, buyurdu.

 

71. Menkıbe:

Ammâr bin Yâsir (Radiyallahu anhu) bir gün Hazreti Ali'ye:

- Yâ Ali! Sana insanların bedbahtlarından haber vereyim mi? Bunlar Sâlih (Aleyhis-selâm)'ın devesini kılıçla öldürenler ile senin başına kılıç vurup da yüzünü kana boyayan kimselerdir, buyurmuştur.

 

72. Menkıbe:

Emîrü'l-Mü'minin Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) Bir gün kendisini şehid eden İbn Mülcem'i Kûfe mescidinde gördü.

- Ey Mülcem oğlu! Senin câhiliyye zamânında, çocukluk günlerinde, hiç lâkabın var mıydı? diye sordu. İbn-i Mülcem:

- Bilmiyorum, dedi. Hazreti Ali:

- Sana Ey Şâkî ve Ey Sâlih'in devesini kısırlaştıran diyen bir yahudi hizmetçiniz var mıydı? buyurdu. İbn Mülcem:

- Evet, dedi. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) bir şey söylemedi.

 

73. Menkıbe:

Yine Şevâhidü'n-Nübüvve'de yazılıdır. Bir gün Emîrü'l-Mü'minîn Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) Zübeyr Hazretleri ile gizli konuşuyorlardı. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Yâ Ali! Zübeyre sırrını söylüyorsun. Halbuki, o seninle muharebe edecektir, buyurdu.

Cemel Vak'ası olunca Hazreti Ali, bu Hadîs-i Şerîfi Zübeyr (Radiyallahu anhu)'e hatırlattı. Hazreti Zübeyr muhârebeden vaz geçerek dönüp gitti. Arkasından bir şahıs gitti. Zübeyr (Radiyallahu anhu)'i şehîd edip, kılıcını Hazreti Ali'ye getirdi. Hazreti Ali, Zübeyr'i şehid edene cehennem azâbını müjdele.

 

74. Menkıbe:

Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Hendek kazıldığı gün Ammâr bin Yâsir'in mübarek eliyle sırtını sığadı.

- Seni isyan edenlerden bir cemâat şehid edecektir, buyurdu.

Sıffîn harbi'nin şiddetli zamânında Ammâr bin Yâsir, Hazreti Ali'ye:

- Bu gün Resûl-i Ekrem'in müjdelediği şehid olacağım gündür, dedi. Hazreti Ali cevab vermedi. Ammâr Hazretleri bu sözünü yemin ederek üç defa söyledi. Üçüncüde Hazreti Ali:

- Evet, o gündür, buyurdu. Ammâr bin Yâsir (Radiyallahu anhu) Hazreti Muâviye'nin bulunduğu tarafa doğru tekbir getirerek yürüdü. Karşı tarafın bir kısım bahadırlarını düşürdü. O sırada susadı. Su istedi. Süt ile karışık bir bardak su getirdiler. Ammâr (Radiyallahu anhu) bunu görünce tekbîr getirdi. Biraz içti, buyurdu ki:

- Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) bana haber vermişti.

- Seni isyân edenlerden bir cemâat şehid edecektir. Cebrâil  ve Mikâil (Aleyhis-selâm) arasında şehid olursun. O zamân su istersin sana süt ile karışık su verirler.

Resûl-i Ekrem, Amr İbn As Hazretlerinin oğlu Abdullah'a:

- Ammâr'ı şehid edene cehennem ateşini müjdelemesini emir buyurmuştu.

Ammâr bin Yasir şehid edilince iki bedbaht, Ammar Hazretlerini ben katlettim, diyerek mübarek başını Hazreti Muâviye'nin huzuruna getirdiler. Her biri ben şehîd ettim diyordu. Hazreti Muâviye:

- Ammâr'ı şehid edene bir kese gümüş vereceğim, buyurdu. Hangisinin şehîd ettiğini anlamak için Abdullah bin Amr İbn As'ı tayin buyurdu. Abdullah bin amr birisine nasıl şehid ettiğini sordu. Üzerine hamle yaparak şehid ettiğini söyledi. Diğerine sordu:

- Birbirimize hamle ettik. Benim hamlem daha kuvvetli olup atından düştü.

- Cebrail ve Mikâil (Aleyhis-selâm) arasında bu işi yapan dînde felâh bulmasın, pişman olacaktır dedi. Etrâfına bakarken yanına gidip başını kestim şeklinde anlattı. Abdullah Hazretleri:

- Şu keseyi al, cehenneme gideceğini de bil, dedi. O şahıs:

- Ölsek vay halimize, öldürsek yine vay halimize dedi. Gümüş dolu keseyi attı. İnnâ lillâh ve....(Sure-i Bakara, Ayet 156) dedi. Hazreti Muâviye:

- Ey Abdullah! Bu gibi sözlerin yeri midir? dedi. Abdullah Hazretleri:

- Mescid  bina edilirken herkes bir taş getirdi. Ammâr bin Yâsir (Radiyallahu anhu) iki taş getirdi. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Ey Ammâr! Seni isyân eden bir cemâat şehid edecektir. Ey Abdullah! Ammâr'ı şehid edene  cehennem ateşini müjdele, buyurduğunu haber verdi.

 

75. Menkıbe:

Resûlulah (Sallallahu aleyhi vesellem) bir gün  Hazreti Ali'ye:

- Yâ Ali! Yakın zamanda seninle Aişe arasında bir hâdise olacaktır, buyurdular. Bu, Cemel vak'asına işaretti. Hazreti Ali:

- Yâ Resûlullah! Bu iş Ashâb-ı Kirâm (Aleyhimür-Rıdvan) arasında yalnız bana mı mahsustur? dedi. Habîb-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Evet, buyurdu. Hazreti Ali:

- O zaman ben Ashâb-ı Kirâmın en bedbahtı olurum, dedi. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Hayır öyle olmazsın, Ancak böyle bir hâdise olunca galib geldiğin zaman onu tekrâr yerine makamına gönder, buyurdu. Hazreti Ali, Cemel vak'asında Hazreti Aişe (Radiyallahu anha) üzerine galib geldi. Hazreti Aişe'yi ikrâm ve ihtirâm ile Medîne-i Münevvere'ye gönderdi.

 

76. Menkıbe:

İmâm-ı Müstağfiri (Rahmetullahi Aleyh) Delâilü'n-Nübüvve adlı kitabında yazmıştır: Rum Kayseri, Emîrü'l-Mü'minîn Ömer (Radiyallahu anhu) zamânında bir takım zor suâlleri yazıp gönderdi. Suâller «Delâilü'n-Nübüvve» de yazılıdır. Hazreti Ömer sualleri okuyup, Hazreti Ali'ye verdi. Hazreti Ali suâlleri okuyup kağıt kalem istedi. Cevâbları yazıp Kayser'in elçisine verdi. Elçi bu cevabları kim yazdı? dedi. Hazreti Ömer, Resûlullah'ın dâmâdı, dostu ve amcasının oğlu yazdı, cevabını verdi. Bir kısım Yahudilerin gelip:

- Ey Müslümanlar! Size ne oldu. Böyle kısa zamanda birbirinizle muharebeye başladınız? diye sordukları söylenir. Hazreti Ali:

- Ey Yahudiler! Size ne oldu ki, henüz ayaklarınız denizin ıslaklığından kurumadan, «Ya Musa! Başkalarının ilah'ları olduğu gibi bize de ilâh göster» dediniz diye cevab verince yahudilerin bir şey diyecek halleri kalmayıp gittiler.

Abdullah İbn Abbâs (Radiyallahu anhu):

- Ali'ye ilmin onda dokuzu verildi. Allah'a yemin ederim ki, onda birinde de ortaktır, buyurdu.

İmâm-ı Ahmed bin Hanbel (Rahmetullahi Aleyh):

- Ashâb-ı Kirâm'dan bize en çok Hazreti Ali'nin üstünlüğü hakkında haberler gelmiştir, buyurmuştur.

Seyyidü't-Tâife Cüneyd-i Bağdâdî (Kuddise sırruh):

- Eğer Hazreti Ali muharebelerden biraz fırsat bulsaydı, bize gönüllerin dayanamayacağı tasavvuf ilimlerini bildirirdi. O âriflerin reisidir. O hiç kimsenin söylemediği ve benzerini dahi kimsenin söyleyemeyeceği sözler söylemiştir, buyurdu. Bir gün minberde:

- Bana Arş'ın altındakilerden sorunuz. İçim ilimle doludur. Ağzımda Resûlullah'ın bana yavaş yavaş verdiği mübarek tükrüğü vardır. Nefsim kudretinde olan Allah'u Teâlâ'ya yemin ederim ki, izin olsa Tevrat'ta ve İncil'de olanları haber verirdim. Tevrat ve İncil beni tasdik ederlerdi, buyurdu.

O toplantıda Da'leb Yemânî (adındaki birisi Hazreti Ali için):