EBU
BEKİR (Radiyallahu anhu) VE ÖMER (Radiyallahu anhu)
HAKKINDA MENKIBELER
(Dört
Büyük Halife Kitabı, (Şemsüddin Ahmed Efendi) s. 167-178)
1. Menkıbe:
Mesâbih-i
Şerîf'te Şeyheyn [Hazreti Ebû Bekir ve Ömer (Radiyallahu anhu)] Hazretlerinin
menâkıbı babında sahîh hadîsleri bildirirken Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu)
rivâyeti ile Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):
Bir
adam öküzünü sürüp gidiyordu. Adam yoruldu, öküze bindi. Hakk Teâlâ öküze nutk
verip fasîh lisan ile
-
Biz binilmek için yaratılmadık. Çift
sürmek için yaratılmışız dedi. Bu sözü işitenler:
-
Sübhânallah öküz de konuşur mu? diye hayrette kaldılar. Ben:
-
Öküzün konuşmasına inanıyorum, Ebû Bekir ve Ömer'de imân ederler Buhari,
Müslim, Neseî rivayet etmiştir. buyurdu. Halbuki Hazreti Ebû Bekir ve Ömer
(Radiyallahu anhu) orada yoklardı.
2. Menkıbe:
Yine
Mesâbih kitabının aynı bâbında hasen
Hadîs anlatılırken Ebû Sa'îdi'l-Hudri (Radiyallahu anhu)'den rivâyet ediliyor:
Resûlullah
(Sallallahu aleyhi vesellem) bir Hadîs-i Şerîfte:
-
Sizin gökyüzündeki ışıklı yıldızlara baktığınız gibi cennet halkı da İlliyyîn
ehline bakar.
(İlliyyîn: Cennetlerin en
şerefli mertebeleridir. Siccin de cehennemin en kötü, en aşağı yerine denir.
Mütercim)
Ebû Bekir ve Ömer onlardandır. Fakat onlar bu mertebeden
de yükseğe çıkarlar, buyurmuştur.
Yine Mesâbîh'de
hasen Hadîs olarak Enes (Radiyallahu anhu) rivâyet etmiştir: Resûl-i Ekrem
(Sallallahu aleyhi vesellem) bir Hadîsi Şerîfte:
- Ebû Bekir ve Ömer
cennetteki erkeklerin Peygamberlerden sonra seyyididir, buyurmuştur.
Yine Mesâbih'de
hasen hadîs olarak Huzeyfe (Radiyallahu anhu) rivâyetiyle bir Hadîsi Şerîfte:
- Benden sonra iki kimseye uyun! (Onlar) Ebû Bekir ve
Ömer'dir buyurulmuştur.
Enes (Radiyallahu anhu) rivâyet etmiştir.
Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) mescide girdiği
zaman Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer'den başka hiç kimse başını yukarı
kaldırmazdı. İkisi sanki Resûl-i Ekrem'e bakıp, tebessüm ederlerdi. Resûlullah
(Sallallahu aleyhi vesellem)'da onlara bakıp tebessüm ederdi.
Yine hasen Hadîs olarak İbn Ömer (Radiyallahu anhu)
rivâyet ediyor: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) bir gün mescide
girdiler. Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) ve Hazreti Ömer (Radiyallahu
anhu) biri sağında, biri solunda idi. Server-i Alem (Sallallahu aleyhi
vesellem) onların ellerinden tutmuştu.
- Biz kıyamet gününde bu şekilde kalkarız, buyurdular.
3. Menkıbe:
Yine Mesâbih-i
Şerif kitabında Şeyheyn Hazretlerinin menâkıbı bâbında hasen hadîsler
arasında tâbi'înden olan Abdullah bin Hatıyye'den rivâyet ediliyor:
Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazreti Ebû Bekir
(Radiyallahu anhu) ve Ömer (Radiyallahu anhu)'i görünce:
«Bunlar göz ve kulaktır” (Tirmizi ve Hakim rivayet etti.)
buyurdular. Yâni, bu ikisi dînde göz ve kulak gibidir, demektir.
Bilâl babam; Bu Hadîsi Şerif
olsa gerektir. Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer iki gözüm, iki kulağım
gibidir. (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 656) Böylece Cihar-ı Yar'ın her
birini bir azasına benzetiyor. Gören gözüm, işiten kulağım gibidir. Hazreti Ali
(Kerremallahu Veche) için söyleyen dilim gibidir. Hazreti Osman (Radiyallahu
anhu) için yürüyen ayağım gibidir, hadîslerini okudu ve manasını verdi. Bu
hadîste de ikisi var. Diğer ikisi yok.
Yâ Rabbî bizi gözlerimiz ve kulaklarımız ile fâidelendir,
Hadîs-i Şerîf'inde gözler ve kulaklardan maksat Hazreti Ebû Bekir ve Ömer'dir,
demişlerdir.
Yine hasen-hadîs olarak Ebû Sâ'îd (Radiyallahu anhu)'in
rivâyeti bildiriliyor. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) bir Hadîsi
Şerîf'te:
- Her peygamberin gökte ve yerde ikişer veziri vardır.
Benim gök ehlinden olan vezirlerim Cebrâil ve Mikâil'dir. Yer halkından olan
vezirlerim Ebû Bekir ve Ömer'dir» buyurmuştur.
4. Menkıbe:
Ravdatü'l-Ulemâ kitabının yazarı diyor ki: Fakîh Ebü'n-Nasr Farsî dil ile Hazreti Ali
(Radiyallahu anhu)'den rivâyet etmiştir. Bir kişi Resûlullah (Sallallahu aleyhi
vesellem) huzûruna geldi:
- Ya Resûlullah! Falan yahudinin bir ısırıcı köpeği
vardır. Her ne zaman cemâate gelmek için oradan geçsem, beni ısırır ve elbisemi
yırtar. O Yahudiye söyleyin, köpeğini habs etsin, dedi. Server-i âlem, kalktı.
Yahudinin evine vardılar. Yahudi karşıladı, Habîbullah (Sallallahu aleyhi
vesellem):
- Yâ Ehal Yehûd! Senin köpeğin bu şahsı ısırmış,
elbisesini yırtmış, buyurdu. Yahudi:
- Benim köpeğim, kendisine eziyyet edenden başkasına
saldırmaz. Sen Allah'ın Resûlü olduğunu söylüyorsun. Gel köpekten, bu adamı
niçin ısırdığını sor, dedi.
Rivâyet eden diyor ki: «Yahudinin evine geldik. Köpek,
Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'ı görünce koştu. Kuyruğunu sallayarak
dolaşmaya başladı. Kendisinden şikâyet eden şahsı görür görmez, öldürürcesine
üzerine atladı. Resûlullah (köpeğe hitaben):
- Bu adama niçin saldırıyorsun, sebebi nedir? diye sordu.
(Hakk Teâlâ, köpeğe nutk verdi. Fasih lisan ile):
- Yâ Resûlullah! Benim yanımdan her gün bin kadar adam
geçer. Hiç birine saldırmam. Bu şahsa, Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) ve
Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)'e buğz ettiği için saldırırım. Bu evinin
kapısının üzerine Hazreti Ebû Bekir ve Ömer'in güzel resimlerini koymuştur. O
sûret-i şerîflere (Allah korusun) tükürmeyince evine girmez ve evinden çıkmaz.
Ya Resûlullah! Buyurun beraber gidelim. Bu şahsın evini görelim. Eğer yalan
söylüyorsam, nefsim sana feda olsun, dedi. Server-i Alem (Sallallahu
aleyhi vesellem) o şahsın evine vardılar. Köpeğin anlattığı gibi buldular.
Resimlerin üzerinde tükürük izleri de vardı. Resûlullah (Sallallahu aleyhi
vesellem) o şahsa:
-
Tövbe et! Müslüman ol. Allah'u Teâlâ tövbeni kabûl eylesin, buyurdu. Bunun
üzerine o şahıs tövbe edip müslüman oldu. Sonra köpeğin sahibi de imana geldi. Köpek:
-
Yâ Resûlullah! Kıyâmete kadar
Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) ve Hazreti Ömer
(Radiyallahu anhu)'in fotoğraflarına tüküren benimsemeyen adam münâfık oluyor. Ona
köpek saldırıyor. Köpek kendiliğinden değil, Allah'u Teâlâ'nın emri ile
saldırıyor. Sende «suret bizim dînimizde haramdır» diye büyük zatların
fotoğrafını, onlardan ibret almak, rüyada huzurda görürse o mu, değil mi
bilmek, tanımak evinde hatıra için ona sevgisinden, muhabbetinden saklıyana,
caiz görmezsin. Markın, Doların kâfir paralarını kazanabilmek için İslâm
memleketlerini terk eder. Kâfirin emrinin altında çalışırsın, o paraların üzerinde kâfir resmi olduğunu bile bile cebinin
en derin yerinde, koynunda, evinde paranın hatırı için saklarsın.
İslâmiyet, dîn-i Mübîn hatırı için, Allah'u Teâlâ'nın
ilim sıfatını yüzünde taşıyan kimselerin resimlerini evinde bulundurmazsın. Halbuki;
Allahu Tealâ Hadîs-i Kudsi'sinde:
“Ben bir kulumu seversem onun gören gözü...İlâ âhir”
(Sahih-i Buhari Tecrîd-i Sarih, Cild 12, Hadîs No: 2042) dediği;
“Onların sözü Peygamber sözüdür” (Ramuzu'l-Ehâdîs,
Hadîs No: 6385, Müzekki'n-Nüfus, Sayfa: 416)
“Onların hürmetine belâlar kalkar” (Müzekki'n-Nüfus, Sayfa:
416)
“Onların mekanlarına Peygamberler, şehidler,
sıddıklar imrenirler,” buyurmaktadır. (Sünen-i
Tirmizî, Cild 4, Hadîs No: 2499; Ramuzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 4067)
Bizce bunun kıymeti hepsinden
üstündür.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in zamanında fotoğraf yok diyenlere:
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem);
Benim fotoğrafımda olsa yırtın,
atın buyurdu diyenler bu Hadîs-i Şerife baksınlar. Değil Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem), Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer (Radiyallahu
anhu)'in fotoğrafına hakaret edene Allah'u Teâlâ o köpeği musallat ediyor. Sen
de aynı iddiada olursan cehennem zebanilerini
sana musallat etmez mi?
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in zamanında resim yoktu. Olanları da Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem) yasakladı, diyenler buna baksınlar. O tevbe etti, müslüman
oldu. Bu iddiada olanlarda aynısını yapsınlar.
“Bir âlimin bir saat ilim
yazması ilim babında tefekkürü bir abidin (ibadetçinin) bir senelik ibadetine
bedeldir.”
Bir âlimin kendi ne ki,
fotoğrafı ne olacak. Neden bu kadar kıymet veriyorsunuz diyenler insafla
buradaki yazdığımız Hadîs-i Şeriflere baksın,. Okusun, düşünsünler. Bunlara bu
kıymet verilir. Daha da fazlası verilir.
14. Menkıbe:
Süfyân-ı Sevrî (Rahmetullahi Aleyh) anlatıyor:
Kûfe'de bizim yakınımızda bir ısırıcı köpek vardı. Bir
gün bir iş için köpeğin olduğu yerden geçiyordum. Köpeği görünce korkup,
olduğum yerde kaldım. Hakk Teâlâ'nın kudretiyle köpek:
- (Fasih lisan ile bana) Niçin durdun? diye sordu.
-
Senden korktum, dedim. Köpek:
- Benden korkma! Ben seni ısırmam. Ben senin üzerine
değil, Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)'e yakışmayan söz
söyleyen münâfıklar ve dînsizlerin üzerine musallat edildim, dedi.
5. Menkıbe:
Ravdatü'l- Ulemâ kitabının yazarı anlatıyor: Salih bin Muhammed bin Sâlih Sehâvî'den
duydum. O da isnâd ile Ebü'l-Cerrâh'dan, o da Ebû Alkame'den duymuş. Alkame
diyor ki:
- Bir zaman büyük bir kafile içinde bulundum. Bir
emîrimiz vardı. Onun emriyle konar, onun emriyle kalkardık. Bir yerde
konaklamıştık. Emîrimiz «Şeyheyn» [Hazreti Ebû Bekir ve Ömer (Radiyallahu
anhu)] Hazretleri hakkında yakışmayan
sözler söylemeye başladı. Her ne kadar «Böyle sözler söylemeyin» dediysek de
vaz geçiremedik. O gece rüyamda şöyle gördüm. Sabah olmuş, yüklerimizi
hayvanlara yüklemişiz. Emîrimizin hareket emrini bekliyoruz. Emîr tarafından
bir haber gelmeyince yanına gittik. Bağdaş kurmuş oturuyordu. Ayaklarını bir
örtü ile örtmüş, örtüyü açtık. Ayakları domuz ayağı şekline girmiş. Hayvanını
eğerledik, hayvanına bindirdik. Etrafında domuzların otladığı bir kiliseye
vardık. Hayvanından aşağı atlayıp iki ayağı üzerinde durdu. Üç kere domuz gibi
bağırdı ve domuzlara karıştı. Tam domuz şekline girdi. Diğerlerinden
ayıramadık. Kötü işlerimizden ve nefslerimizin şerrinden Allah'u Teâlâ'ya
sığınırız.
6. Menkıbe:
Ravdatü'l-Ulemâ kitabının yazarı diyor ki: Ebül-leys Nasr Ahmed bin Muhammedi'l-Hayr bana
şöyle anlattı: Buhârâ pazarından Tus pazarına giderken yolda Fergâne'nin (Türkistan'da bir şehirdir.) İskenderi'ye
köyünden birisiyle arkadaş oldum.
- Nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun? diye sordum.
Fergâne (şehrin)''den geldiğini, bir
kadın için üç yüz dirhem karşılığında bedel hacca gittiğini söyledi.
- Şimdi hac zamânı değildir. Hacılar çoktan yola çıktılar.
Sen onlara yetişemezsin. Sonra, Fergâne'den Mekke-i Mükerreme'ye üç yüz dirhem
ile nasıl hac ediyorsun? dedim. O şahıs:
- Bizim için Tus'ta bir yer vardır. Oraya meşhed derler.
Biz orasını ziyâret ederiz. Orada Hazreti Ali'nin sülalesinden İmâm-ı Ali
Rızâ'nın kabri vardır.
İmam-ı Ali Rıza: On iki imamın sekizincisidir.
Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin oğlu Hazreti Hüseyin'in evladlarından Mûsa
Kazım Hazretlerinin oğludur. Mütercim.
O
kabir bizim hac yerimizdir, dedi.
Onunla
biraz daha konuşunca Râfızi i'tikadında olduğunu anladım. Onun sözlerine cevap
vermeye, deliller getirmeğe başladım. Konuşmamız münakaşa şeklini alınca onu
Meşhedde bırakıp Tus'a gittim. Mes'eleyi o zâmanın hakimi olan Ebü'l-Fadl'a
anlattım. Hâkim, onunla arkadaşlığını kesmeseydin. Onların küfrünü açığa
çıkarsaydın, biz de onları bu şehirden dışarı çıkarırdık, dedi. Hâkimden izin
isteyib, tekrar Meşhed'e gittim. Bir çok geceleri o Râfızî ile beraber geçirdim. Onunla çok düşüp kalkınca beni de
kendilerinden zannetti. Bana:
-
Artık bizden oldun. Seyyidimizi, imamımızı ziyaret etmiyor musun? dedi.
-
Olur, dedim. İmâmları bize bir namaz kıldırdı. Kur'ân-ı Kerim'i, aslına uymayan
bir kırâatle okudu. Hattâ Kıyâmet sûresinin onyedinci âyeti kerimesinde Hakk
Teâlâ «Ey Resûlüm! Kur'ân-ı Kerimi (kalbinde) toplayıp (dilinde) okutmak bizim
üzerimizedir» buyuruyorken, değiştirip okudu. Kalbimden imâma: «Yalan
söylüyorsun» dedim. Sonra o namazı tekrar kıldım. O şahıs beni kendi
büyüklerinden birinin yanına gizlice götürdü. (Allah korusun) iki ayağı ve ağzı
köpek ayağı gibi, sesi de köpek sesi gibi olan birisini gördüm. Hakk Teâlâ'yı
zikr ediyor, dediler. Sonra Fergâneli şahıs bana:
-
Bu seyyidimiz her gün Şeyheyn'e bin kere lânet eder. Hakk emri ile bu mertebeye
erişti, dedi. Ben oradan çıkıp hâkime hepsini anlattım. Hâkim, Meşhed'e geldi.
Bu Râfızileri çıkarmak istedi. Fakat muvaffak olamadı.
7. Menkıbe:
Ravdatü'l-Ulemâ kitabının
yazarı (Rahmetullahu Aleyh) diyor ki: Edib, zâhid, Ebû Yusuf, Ya'kûb bin Yusuf
(Rahmetullahi Aleyh)'dan işittim. Şöyle anlatmıştı:
-
Mekke-i Mükerreme yolunda Dâmiğân'a varmıştım. Dâmiğanlı birisi ile Nîsâburlu
biri, Hazreti Ebû Bekir'in ve Ömer'in üstünlükleri hakkında münâkaşa
ediyorlardı. Dâmiğanlı Ehl-i Sünnet, Nisâburlu Şii idi. Dâmiğanlıya yardım
etmek için yanlarına gittim. Münâkaşa uzadı. Sonunda Dâmiğanlı, Nisâburluya:
-
- Nasıl olacak?
dedi. Dâmiğânlı:
-
Dâmiğân'daki hamamların en büyüğü olan Emîr hamamının külhanına gidelim.
Kapısını açtırıp, ikimiz içine girelim, öğleye kadar duralım. Sen haklı isen
ben yanarım, ben haklı isem sen yanarsın dedi. Kalkıp hamama gittik. Ocakcı
kapıyı açmaktan çekindi. Bir kaç şahid tuttuktan sonra kapıyı açtı. Dâmiğanlı,
Nisaburlu'nun sağ elinin küçük parmağından tutup önce kendisi ocağın içine
girdi, sonra Nîsâburlu'yu da çekti. Hamam yakınındaki câmi'nin müezzini öğle
ezanını okuyunca ocakcıyı çağırdım. O da bu ikisini çağırdı. Damiğanlı çıktı.
Elbisesi bile yanmamıştı. Nisâburlu yanıp, kömür gibi olmuştu.
Ey
Mü'min kardeşlerim! Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)'in
üstünlükleri hakkında hiç bir şey olmasaydı bu hâdise yetişmez miydi?
8. Menkıbe:
Herkesten
önce mescide gitmek Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)'in âdet-i şerîfesi idi. Bir
gün mescide giderken önünden bir çocuğun acele ile mescide gittiğini gördü.
-
Çocuğum ne oldu, acele ile mescide gidiyorsun, henüz
-
Efendim nasıl acele etmiyeyim, dün benden küçük bir çocuk vefat etti, dedi.
Hazreti
Ömer çocuğun bu sözünü duyunca çok ağladı. Gözlerinden
yaş yerine kan geldi.
9. Menkıbe:
Bostân
kitâbının sâhibi selefden birinden nakl etmiştir:
Benim bir komşum vardı. Hazreti Ebû Bekir ve Ömer
(Radiyallahu anhu) hakkında yakışmayan sözler söylerdi. Bir gece çok aşırı
gitti. Tahammül edemeyip, onunla döğüştüm. Üzülerek eve geldim. Yatsı namazını
geciktirip uyudum. Rüyamda Resûlullah'ı (Sallallahu aleyhi vesellem) gördüm.
- Yâ Habîballah! Falan komşum senin Ashâbını kötülüyor,
dedim.
- Kimleri kötülüyor, buyurdu.
- Hazreti Ebû Bekir ve Ömer (Radiyallahu anhu)'i dedim.
- Bu bıçağı al, git onu boğazla! buyurdular. Bıçağı
aldım, o şahsı yatırıp boğazladım. Sanki elime kan bulaşmıştı. Elimi yere
sürdüm, o sırada uyandım. Sonra o şahsın evinden feryâd, figan seslerini
duydum. Sebebini sordum. Bu gece falan şahıs birdenbire öldü, dediler.
Sabâhleyin gidip baktım. Boğazında bir bıçak çizgisi vardı. Bu kıssa Şevâhidü-n-Nübüvve
kitâbından alınmıştır.
10. Menkıbe:
Yine
Şevâhidü-n-Nübüvve kitâbında yazılıdır:
Sefine (Radiyallahu anhu) rivâyet etmiştir. Resûlullah
(Sallallahu aleyhi vesellem) mescîd-i şerîfi binâ ederken ilk taşı kendi
mübarek eliyle koydu. Sonra:
- Ya Ebû Bekir! Taşını, benim taşımın yanına koy,
buyurdu. Daha sonra Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)'e:
- Taşını Ebû Bekir'in taşının yanına koy, buyurdu. Bundan
sonra Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):
- Benden sonra halife bunlardır, buyurdu.
11. Menkıbe:
Ashâb-ı Güzin (Radiyallahu anhu)'in çocukları oynarken
Hazreti Ebû Bekir'in oğlu, Hazreti Ömer'in oğluna:
- Ey uzun fikirlinin oğlu! diye hitab etti.
Ömer'in oğlu ağlayarak babasına geldi.
- Ebû Bekir'in oğlu bana böyle böyle söyledi, dedi. Hazreti
Ömer (Radiyallahu anhu)'de üzüldü. Çocuk bu sözü kendisi düşünemez, muhakkak
büyüklerinden duymuştur, diyerek Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)
huzûruna vardı. Mes'eleyi anlattı. Resûlullah, Hazreti Ebû Bekir'i çağırttı.
Hazreti Ebû Bekir, huzura geldi. Server-i Alem (Sallallahu aleyhi vesellem):
- Ya Ebû Bekir! Gece yatarken ne düşünürsün? diye
sordular.
- Yâ Resûlullah! Bir nefes verdiğim zaman acaba onu
alacak mıyım? Yoksa alamıyacak mıyım? veya nefes almışsam o nefesi verebilecek
miyim? diye düşünürüm, dedi. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):
- (Hazreti Ömer'e) Sen ne düşünürsün? diye sordular.
Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu):
- Sabaha çıkacak mıyım? diye düşünürüm, cevabını verdi.
Server-i Alem (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)'e:
- Ya Ömer! Sen söyle! Ebû Bekir'in mi fikri, düşüncesi
uzundur, yoksa senin fikrin mi? buyurdular. Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu),
Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'e nazaran uzun düşünceli olduğunu kabul
etti.
Her ne kadar Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) sabaha çıkma
fikri, nefes alıp verme fikrine göre uzun ise de, bizim gibilerin fikrine göre
çok kısa düşünüştür. Bizim yaşımız büyüdükçe amelimiz kısalır, azalır. Tûl-i
emelden [uzağı düşünmekten] ve amel-i kasîrden [iyi işlerimizin az olmasından]
Allah'u Teâlâ'ya sığınırız.
12. Menkıbe:
İmâm-ı Begavi (Rahmetullahi Aleyh) Meâli'mü't-Tenzil adlı tefsir kitabında, İsrâ sûresinin yüzonuncu
âyet-i kerîmesinde: Namazda kırâatini cehr ve ihfâ etme! Bu ikisi arasında bir
yol tut, tefsirinde buyuruyor ki: Ebû Katâde'den gelen rivâyeti bize Ebû Osman
Sa'id bin İsmâil haber verdi. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazreti
Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'e:
- Senin yanından geçiyordum. Kur'ân-ı Kerim okuyordun.
Sesini çok azaltmıştın, buyurdu. Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu):
- Ben, Rabbime münacaat ediyorum, sesimi o işitir, dedi.
Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):
- Sesini biraz daha yükselt, buyurdular. Hazreti Ömer'e:
- Senin yanından geçiyordum. Kur'ân-ı Kerim okuyordun.
Sesini çok yükseltmiştin, buyurdu. Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu):
- Yüksek sesle okumakla uyuyanları uyandırır, şeytânı
kovarım, dedi. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):
-
Sesini biraz alçalt! buyurdular.
13. Menkıbe:
İmâm-ı Begavi (Rahmetullahi Aleyh) Şeyheynin (Radiyallahu
anhu) menâkıbı bâbında sahîh olarak İbn Abbâs (Radiyallahu anhu)'dan rivâyet
ediyor: Hazreti Ömer'in mübarek cismi, vefatından sonra teneşir üzerine
konmuştu. Halk toplanmış dua ediyordu. Birisi arkamda dirseklerini omuzuma
dayamış:
- Allah sana rahmet eylesin yâ Ömer! Ümid ediyorum ki,
Hakk Teâlâ seni iki Sâhibin ile beraber kılar. Çünkü çok kere Resûlullah
(Sallallahu aleyhi vesellem)'dan işittim:
- Ben Ebû Bekir ve Ömer ile geldim. Ben Ebû Bekir ve Ömer
ile girdim. Ben Ebû Bekir ve Ömer ile çıktım, buyururdu. Arkama döndüm. Hazreti
Ali bin Ebû Tâlib (Radiyallahu anhu) idi.
15. Menkıbe:
Server-i Alem (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazreti Ali
(Kerremallahu Veche) ile gidiyorlardı. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)
Efendimiz buyuruyor ki:
- Ya Ali! Hiç bir kavm sonu üzüntülü olmıyan, devamlı
sevinç içinde olmaz. Bütün dünya ni'metleri bir gün olur, kesilir. Fakat cennet
ni'metleri devamlıdır, hiç kesilmez. Yâ Ali! İlk anda zarar görünse bile,
devamlı istikamette, doğrulukta ol! Sonu sürur sevinme olur.
(Bu sırada Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer (Radiyallahu
anhu) karşıdan göründüler. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz
onları görünce:
- Bu ikisi ümmetimin müjdecileridir. Bunları sevmek
imândandır. Onlara buğz etmek nifaktandır, buyurdu. Hazreti Ali (Radiyallahu
anhu):
- Yâ Resûlullah! Ben onları severim. Onların sevgisi,
sizin bu kelâmınız ile kalbimde daha da çoğaldı, dedi.
16. Menkıbe:
Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdular ki:
«Gökte iki melek vardır. Birisi devamlı şiddet ve gadab
ile buyurur. Diğeri hilm ve sühûletle buyurur. Her ikisi de hak üzerinedir.
Bunlar Cebrail ve Mikâil'dir. Peygamberlerden de iki kimse vardır. Birisi lutf
ile ve iyilikle buyurur. Diğeri şiddet ve sertlikle buyurur. Her ikisi de hak
üzerinedir. Bunlar Hazreti İbrahim ve Nuh (Aleyhis-selâm)'dur. Ashâbımdan da
iki kimse vardır. Birisi rıfk ve merhametle emreder. Diğeri şiddetle ve
sertlikle emreder. İkisi de hak üzerinedir. Birisi Ebû Bekir'i Sıddîk, diğeri Ömerü'l-Faruk'dur.
(Radiyallahu anhüma)
18. Menkıbe:
Şuayb bin Harb diyor ki: Mâlik bin Mu'avvel'den bir
vasiyyet istedim. Şeyheyn Hazretlerini sevmemi tavsiye etti.
- Allah'u Teâlâ sana rahmet etsin, yine bana vasiyyet et,
dedim. Maksadım, yaptığı vasiyyetin isnâdını öğrenmekti. Mâlik: Bize Rukâşî
haber verdi. O da Enes bin Malik'den duymuş. Enes bin Malik (Radiyallahu anhu)
Resûlullah'dan:
- İnsanlardan kelime-i tevhidi istediğim gibi, ümmetimden
Ebû Bekir ve Ömer'e muhabbet etmelerini rica ederim, buyurduğunu işitmiş dedi.
19. Menkıbe:
Abdullah İbn Abbâs (Radiyallahu anhu) bildiriyor:
Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
Bana Hamza ile Câfer gösterildi. Önlerinde Zeberced'den
bir tabak içinde incir yiyorlardı. Sonra üzüm oldu. Üzümden yediler. Sonra taze
hurma oldu. Hurmadan yediler. Hangi amel ile bu mertebeye eriştiniz? diye
sordum. “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” mübarek sözü ile dediler.
Ondan sonra hangi iş ile? diye sordum. Sana salevat okumakla dediler. Ondan
sonra hangi iş ile eriştiniz? dedim. Hazreti Ebû Bekir ve Ömer (Radiyallahu
anhu)'i sevmekle dediler.
20. Menkıbe:
Abdullah bin Ömer (Radiyallahu anhu) rivâyet ediyor:
Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) bir gün:
- Benden sonra, en önce cennete girecek olanlar bunlardır,
buyurdular.
21. Menkıbe:
Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin rivâyetiyle Resûl-i
Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):
- Önce Ebû Bekir Sıddîk'a, sonra Ömerü'l-Fâruk'a itâat
ediniz. Böylece doğru yolu bulursunuz. Onların izinde giderseniz olgun olursunuz,
buyurmuşlardır.
22. Menkıbe:
Lübâbü'l-Elbâb kitâbında Enes bin Mâlik (Radiyallahu anhu)'den rivâyet edildiğine göre:
Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Ensâr'dan Sefîne (Radiyallahu anhu)
adında bir sahâbîye bir mektub vererek Yemen'e, Muâz bin Cebel (Radiyallahu
anhu)'e gönderdi. Yolda bir Arslan Sefîne (Radiyallahu anhu)'nin karşısına
çıktı. Bir şeyler söylemek ister gibi sesler çıkardı. Sefîne Hazretleri:
- Yanımda Allah'ın Peygamberinin mektûbu vardır. Bu
sözden sonra Arslan oradan uzaklaştı. Sefine Hazretleri Yemen'e gitti. Muâz bin
Cebel'den cevap mektubunu aldı. Geriye dönüp gelirken eski yerde yine o Arslan
karşısına çıktı. Yine konuşur gibi sesler çıkardı. Sefîne (Radiyallahu anhu):
- Yanımda Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'ın
mektûbunun cevabı vardır, dedi. Bu söz üzerine Arslan yine dönüp gitti. Sefîne
Hazretleri Medîne'ye geldi. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)'in
huzuruna vardı. Henüz bir şey söylemeden Server-i Alem (Sallallahu aleyhi
vesellem):
- Yâ Sefîne! Hâdiseyi sen mi anlatacaksın, yoksa ben mi
anlatayım? buyurdu. Sefîne Hazretleri:
- Hâdiseyi sizden dinlemek daha güzel olur, dedi.
- Yolda senin karşına çıkan yırtıcı hayvanın ne demek
istediğini anlıyabildin mi? diye sordular. Sefine Hazretleri:
- Allah'u Teâlâ ve O'nun Resûlü bilir, cevabını verdi.
Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):
- O Arslan sana, Resûlullah'ı, Ebû Bekir'i ve Ömer'i ne
hâl üzere bırakıp geldin? diye sormuştu, buyurdular. Abdullah ibn Mes'ud
(Radiyallahu anhu):
- (Kalkıp) Yâ Resûlullah! Yırtıcı hayvanlar Hazreti Ebû
Bekir'in ve Ömer (Radiyallahu anhu)'in üstünlüklerini bilirler mi? Server-i
Alem (Sallallahu aleyhi vesellem):
- Evet, beni Hak Peygamber gönderen Allah'u Teâlâ'ya
yemin ederim ki, Ebû Bekir'in ve Ömer'in üstünlüğünü bilmeden hiçbir mahlûkunu,
gökleri, yedi kat yeri, cenneti, cehennemi, Arşı Kürsiyi, Melekleri, Cinnîleri,
dağları, denizleri, hayvanları, yırtıcı hayvanları, ağaçları ve bunun gibi hiç
bir eşyâyı yaratmamıştır, buyurdular.
23. Menkıbe:
Lübâbü'l-Elbâb kitâbında Enes bin Malik (Radiyallahu anhu) rivâyetiyle Resûl-i Ekrem
(Sallallahu aleyhi vesellem) bir Hadîs-i Şerîfte:
“Elbette Allahu Teâlâ beni kendi nûrundan yarattı. Benim
nurumdan Ebû Bekir'i, Ebû Bekir'in nurundan Ömer'i ve Aişe'yi, Ömer'in nurundan
ümmetimin mü'min erkeklerini, Aişe'nin nûrundan da mü'min kadınları yarattı»
buyurdu. Sonra Nûr sûresinin kırkıncı âyet-i kerîmesini okudu.
Bu âyet-i kerîme de «Allahü Teâlâ bir kimseye nûr (yani,
dîn imân veya hidâyet) vermezse, onda nûr olmaz (yâni onun dîni, imânı olmaz
veya onu hiç kimse hidayete getiremez) buyuruluyordu. Yukarıdaki Resûlullah'ın
mübarek sözleri aslında, hakîkatte doğrudur. Herkes işlerindeki dürüstlüğü
ondan almıştır. Mübarek vücutları devamlı ibadet ile meşgûliyette geçmiştir,
dâimâ temiz kalmıştır. Mübarek kalbleri günâhsızlık ve hidâyet üzere
yaratılmıştır. Delîlleri açıklamaları kuvvetli, mucizeleri müstakimdir. Hakk
Teâlâ ona hitaben Şûrâ sûresinin elliikinci âyetinde: «Elbette sen doğru yolu
göstericisin» buyurmuştur.
Yaratılan her şeyi Allah'u Teâlâ
yaratır. Diğerleri vesiledir. Bir toprağı sürüp, ekip biçmek, toprağın
yaratması değildir. Toprak vesile, yaratan Allah'u Teâlâ'dır. Hiç yoktan var
etmek, bir tek Allah'u Teâlâ'ya mahsustur. Var'dan var etmek çalışanlara
mahsustur. Binlerce sene evvel bir ağacı kesip saban yapmak, onunla çift
sürmek, buğday, arpa kazanmak hep aslı vardır. Vardan var ediyor. Şimdiki en
ince elektronik sanatlarda aynıdır. Burada da Allah'u Teâlâ ilk defa yoktan var
ediyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in nurunu yaratıyor. Ondan
ruhunu yaratıyor. O ruh var, var'dan var ediyor. O aslında yaratmak değildir.
Hiç yoktan bir tek buğday tanesini yaratmak Allah'u Teâlâ'ya mahsustur.