HAZRETİ EBU BEKİR, (Radiyallahu anhu) ÖMER (Radiyallahu anhu) VE

OSMAN (Radiyallahu anhu) İLE İLGİLİ MENKIBELER

 

(Dört büyük Halife kitabı, (Şemsüddin Ahmed Efendi), Sayfa: 223-237)

 

1. Menkıbe:

İmâm-ı Begavi'nin (Rahmetullahi Aleyh) Mesâbih isimli Hadîs-i Şerîf kitâbında Enes bin Mâlik (Radiyallahu anhu)'den rivâyet edilmiştir. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Hazreti Ebû Bekir, Ömer ve Osman (Radiyallahu anhu) ile Uhud dağına çıkmışlardı. Dağ sallandı. Server-i Alem Hazretleri mübarek ayağı ile dağa vurup:

- Yâ Uhud! Sâkin ol. Üzerinde bir Nebi, bir Sıddîk ve iki şehid vardır, buyurdular.

 

2. Menkıbe:

Mesâbih kitâbında Ebû Mûse'l-Eş'arî (Radiyallahu anhu)'den bildiriyor. Medîne-i Münevvere'de bir bağda Resûlullah'ın huzurunda idim. Bir kişi gelip kapıyı çaldı. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Kalk, kapıyı aç ve geleni cennetle müjdele, buyurdular. Kalkıp kapıyı açtım. Hazreti  Ebû Bekir idi. Cennetle müjdeledim. Allahu Teâlâ'ya hamd etti. Sonra bir kişi daha gelip kapının açılmasını istedi. Resûl (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Kalk kapıyı aç ve cennetle müjdele, buyurdular. Kalkıp kapıyı açtım. Baktım, Hazreti Ömer idi. Cennetle müjdeledim. Allahu Teâlâ'ya hamd etti. Bir daha kapı çalındı. Resûlullah Efendimiz:

- Kalk, kapıyı aç, cennetle ve üzerine gelecek belâlarla onu müjdele, buyurdular. Kapıyı açtım. Hazreti Osman karşıma çıktı. Resûlullah'ın buyurduklarını haber verdim. Allahu Teâlâ'ya hamd etti ve Allahü'l-müste'ân (Yani yardım ancak Allahu Teâlâ'dan istenir) buyurdu.

 

3. Menkıbe:

Mesâbih-i Şerîf'te hasen hadîs olarak İbn-i Ömer (Radiyallahu anhu)'den rivâyet edilmiştir. Biz Resûlullah zamânında Hazreti Ebû Bekir, Ömer ve Osman (Radiyallahu anhu)'dan bahsettiğimiz zaman “terdiye“ ederdik. Yani (Radiyallahu anhu) derdik.

 

4. Menkıbe:

Lübâbü'l-Elbâb kitabında Ömer Dehlekiî (Rahimehullah) rivâyet etmiştir: Semr b. Havşeb dîn büyüklerindendi. Ahiret yolunun yolcusu, ârif, basîret ve derece sâhibi idi. Bir gün öğle namazını kılıp evine gidiyordu. İki kişiyi, münakaşa ederken, birbirlerine yakışmayan sözler söylerken gördü. Yanlarına gitti.

- Siz görünüşte mü'minsiniz, elbiseleriniz müslüman elbisesi, fakat sözleriniz size pek yakışmıyor, cahil sözlerine benziyor, dedi.

Şemr b. Havşeb diyor ki: İki kişiden biri,

- Siz bunun bid'at sahibi olduğunu, itikadının bozukluğu sebebiyle söylediği çirkin sözleri duydunuz mu? dedi.

- Hayır duymadım ne söylüyor? dedim. Bu şahıs:

- Resûlullah'dan sonra hilâfet Hazret-i Ali'nin hakkı idi. Hazreti Ebû Bekir, Ömer, Osman zor ile hilâfeti elinden aldılar, diyor dedi. O sapık fikirliye döndüm:

- Böyle söyleme! Resûlullah'dan sonra mü'minlerin en üstünü Hazreti Ebû Bekir, sonra sırasıyla Ömer, Osman, Ali (Radiyallahu anhu)'dir, dedim. Sünni olana da:

- Bu sapık kimse ile münâkaşayı bırak. Allahu Teâlâ cezasını versin, dedim. Sünnî olan:

- İkimizin arasında bir hüküm vermeyince ben bunun yakasını bırakmam, dedi.

- Sübhanallah! Hazreti Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem) âhirete göç etti. Vahy de kesildi. Sizin aranızda ben nasıl hüküm edebilirim? dedim. Sünnî etrafına baktı. Bir hamâm külhanı [Hamâmın suyunu ısıtması için yakılan ateşin bulunuğu yer] gördü. Ateş yanmış, külhan tam sıcaklığını bulmuştu. Sünnî, Râfızî'ye:

- İnsâf et. Söylediğin sözlere pişman ol, rücû et. Yoksa gel, ikimiz bu ateşe girelim. Haklı olan Allahu Teâlâ'nın emriyle kurtulur, dedi. Râfızî:

- İnsâf etmem. Ben hak üzerineyim. Gel ateşe girelim, dedi.

Bu ikisine:

- Yapmayınız! Allahu Teâlâ bizi böyle şeylerden men'etmiştir, dedim ise de faide vermedi. İkisi de külhanın önüne gittiler. Sünnî:

- Yâ Rabbî! Hamd ve şükür, fadl ve minnet senin içindir. Seni ve meleklerini şahid tutuyorum. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'dan sonra bu ümmetin en üstünü yâr-ı gâr [mağara arkadaşı] ve mûnis-i Resûl olan Ebû Bekir'dir, dedi. Daha bir çok faziletlerini de saydı. Ondan sonra, Ömerü'l-Fâruk sonra Osman-ı Zinnûreyn, sonra Aliyyü'l-Mürtezâ (Radiyallahu anhu)'dır. Benim itikâdım, böyledir. Eğer doğru yolda isem bu ateş ile İbrahim Halîlullah'ı (Aleyhis-selâm)  yakmadığın gibi beni de yakmazsın, dedi. Ateşin içine girdi. Sonra Râfızî:

- Yâ Rabbi! Bütün hamd ve şükürler senin içindir. Benim i'tikâdım Resûlullah'dan sonra bu ümmetin en yükseği Hazreti Ali idi. Ebû Bekir, Ömer, Osman zulm edip hilafeti aldılar. Ben bu üçünden bizarım. Yâ Rabbi! Eğer, benim sözüm doğru ise, bu ateşi üzerime soğuk eyle, dedi. Ateşin içine girdi. Külhancı kapıyı kapadı. Şemr b. Havşeb (Rahmetullahi Aleyh) diyor ki: İkisinin ateşe girmesinden sonra kendimi tutamıyordum. İkindi vakti oldu. Külhanın kapısı kendiliğinden açıldı. Merakla, ağlayarak kapıdan kimin çıkacağını bekliyordum. Baktım, Sünnî biraz terlemiş olduğu halde dışarı çıktı. Hemen Sünnîye sarıldım. İki gözünün arasını öptüm. Hakk Teâlâ sana ne yaptı? diye sordum.

- Beni bir bahçeye götürdüler. Bir döşek serilmişti. Burada yat, dediler. Şimdiye kadar yatıyordum. Biraz evvel uyandırdılar. ikindi oldu, cemâatle namaza yetiş, dediler. Ben de dışarı çıktım, dedi. Sünnînin elinden tuttum. Külhancıyı çağırdım. Kürek ile ateşi çektiler, ateşin arasında Râfızînin kömür gibi olmuş vücudu göründü. Ancak alnı yanmamıştı. Alnı üzerinde üç satır yazı yazılmıştı.

Birinci satırda: Bu, tuğyan ve isyan eden bir kuldur, yazılıydı.

İkinci satırda: Ebû Bekir, Ömer ve Osman'a hürmet etmedi yazılıydı.

Üçüncü satırda: Allahu Teâlâ'nın rahmetinden ümidsizdir, yazılmıştı.

O gün dörtbin Râfızî tevbe edip Ehl-i Sünnet i'tikadı ile şereflendiler. Üç gün boyunca etraftan insanlar gelip, yanmış Râfızîye baktılar. Allahu Teâlâ Hazretlerinin kahrını görüp, ibret aldılar. Uzak memleketlere mektûblar yazılarak Hazreti Ebû Bekir, Ömer, Osman (Radiyallahu anhu) Hazretlerine zinhâr kimsenin dil uzatmaması sıkıca tenbih edildi. Ateşe girme hadîsesi akıl sahiblerine iyi bir ibret oldu.

 

5. Menkıbe:

İstanbul'da Koca Mustafa Paşa câmiinde vâiz ve Sünbül Efendi seccâdesinde halife olan Şeyh Hasan (Rahmetullahi Aleyh) anlatıyor: Arabistan'da seyâhat ederken Şeyh Hasan-ı Basrî'nin mübarek kabrini ziyaret etmek niyyetiyle Basra'ya vardım. Hacı Ahmed adında bir müslümanın evinde bir kaç gün misâfir kaldım. Berâber konuşurken şunu anlattı:

- Şehrimizde Yahyâ adında bir imâm vardı. İlim ve söz sahibi fakat Râfızî itikadında idi. Sık sık Hazreti Ebû Bekir, Ömer, Osman (Radiyallahu anhu) hakkında yakışmayan sözlerde bulunurdu. Yalnız, gelen vâlilerle iyi geçindiği için, hiç kimse de ona bir şey yapamazdı. Hatta bir gün beni valiye, arkamda namaz kılmadığı için başkalarının kılmasına da mani oluyor, diye şikâyet etmiş. Vâli beni çağırdı:

- Niçin imâma uymuyorsun? diye sordu.

- Onun hâlini bildiğim için uymuyorum, dememi istiyordu. Beni azarlayarak:

- O imâma muhakkak uyacaksın. Yoksa sen bilirsin, hâlin perişan olur, dedi. Ben de:

- Efendim! Göz göre göre insan kendini ateşe atar mı? Onun hâlini bildikten sonra, siz bilirsiniz başımı kesseniz, yine ona uymam dedim. Dışarı çıktım. Bir kaç gün sonra İmâm Yahyâ'yı çarşıda gördüm:

- Müslümanlar! Yanıma gelin, diye bağırıyordu. Acele ile yanına gittik. Avucu diş ile doluydu.

- Ne oldu? diye sorduk.

- Bunlar ağzımdaki dişlerimdir. Gece rüyamda şöyle gördüm. Kıyâmet kopmuş, ölecek derecede susamıştım. Mahşer yerine giderken bir havuz gördüm. Havuzun kenarında nûr yüzlü bir ihtiyar duruyor. Gelip geçene su veriyor. Yanına vardım. Sen kimsin? diye sordum. Ben Ebû Bekir Sıddîkım, dedi. Seni dünyâda iken sevmezdim, suyunu içmem dedim. Havuzun bir tarafından dolaştım. Uzun boylu heybetli birini gördüm. O da gelenlere su veriyordu. Sen kimsin? diye sordum. Ben Ömerü'l-Fâruk'um, dedi. Seni dünyada sevmezdim. Şimdi de suyunu içmem, dedim. Havuzun öbür tarafına gittim. Halîm, selîm bir ihtiyar gördüm. Mübarek yüzünden etrafa nur saçıyordu. Gelene, gidene su veriyordu. Kim olduğunu sordum. Ben Osman-ı Zinnûreyn'im, dedi. Seni dünyâda sevmezdim, suyundan da içmiyeceğim, dedim. Havuzun öbür köşesine gittim. İri yapılı, orta boylu, uzun sakallı, cesaretli ve heybetli bir zât gördüm. O da su dağıtıyordu. Kim olduğunu sordum. Ben Aliyyü'l-Mürtezâ'yım, dedi. Hemen mübarek ayaklarına kapandım. Çok susamıştım, bana bir bardak su ihsan et, dedim. Yukarda benim kardeşlerime rastlamadın mı? buyurdu. Rastladım, fakat onları sevmediğim için sularını da içmedim. Seni çok seviyorum, suyundan içmek istiyorum deyince, Hazreti Ali yüzüme bir tokat vurdu. O acı ile uyandım. Dişlerim avucuma döküldü.

Ey Müslümanlar! Şimdiye kadar bozuk yolda idim. Allahu Teâlâ'ya hamd olsun ki, bana doğru yolu gösterdi. Dört büyük  halîfenin sevgisini kalbime yerleştirdi, dedi.

Rübâ'i:

Her ne kadar rüyada, bütün dişleri düştü,

O dişler sebebiyle, saâdete kavuştu,

Zebâniler ateşi, ona hazırlar iken,

İhsânı bol Allah'ın rahmetine kavuştu.

 

6. Menkıbe:

Bir Râfızi, Hazreti Ebû Bekir, Ömer ve Osman (Radiyallahu anhu)'ın mübarek isimlerini pis ayakkabısının ökçesine kazdırmıştı. Bastığı yerde bu büyüklerin mubarek isimleri okunurdu. Bir mü'min bunun arkasından giderken mübarek isimleri yerde görünce, ayak izlerini takip etmeğe başladı. Şiî yoldan sapıp bir ormana girmiş, bir ağaç gölgesinde uyumuştu. İzleri takip eden Ehl-i Sünnet itikâdındaki bu müslüman kimse de ormana girip şiî'yi yatar vaziyette gördü. Üç mubarek ismi, ayakkabının ökçesine kazılmış gördü. Hemen öldürmek istedi. Fakat, belki bu isimlerin yazıldığından haberi yoktur, bir sorayım diye düşündü. O sırada şiî uyandı. Karşısında, bu müslümanı gördü. Müslüman kimse şiî'ye:

- Ayağının altındaki yazılardan haberin var mı? diye sordu. Şiî saçmalamaya başladı. Ehl-i Sünnet olan kimse gizlediği kılıcını çıkarıp besmele çekerek şiî'yi öldürdü. Sonra kılıcını kınına koyup, şiî'nin pis leşini bir çukura atarak, üzerini çer çöp ile kapattı. Oradan ayrılıp biraz gitmişti ki, karşısından çok heybetli dört atlının kendisine doğru geldiğini gördü. Atlılar yaklaşınca:

- Sen adam öldürmüşsün, kaatilsin, bize öldürdüğün kimsenin leşini göster, dediler. Ehl-i Sünnet olan kimse:

- Ben fakîr kaatil değilim deyip birtakım özür ve bahaneler gösterdim ise de ellerinden kurtulamadım.

Dört atlıdan birisi harbesini o müslümanın göğsüne dayadı.

- Geri dön, yoksa sen bilirsin, dedi.

Çaresiz geriye döndü. Şiî'nin leşini attığı çukura geldiler. Üzerindeki çöpleri kaldırınca ne görsün, insan yerine bir büyük domuz leşi yatıyordu. Ehl-i sünnet olan kimse bu hâli görüp hayretler içinde kalmıştı. Dört atlı, bu müslümana:

- Allahu Teâlâ senin günahlarını afv etti. Cehennem ateşinden azâd etti ve cennetini nasib etti, diye müjde verdiler. Ehl-i Sünnet olan kimse sevinip, bu dört atlının kimler olduğunu sordu.

- Biz Ebû Bekir, Ömer, Osman ve harbeyi göğsüne dayayan Ali'yiz dediler. Ehl-i Sünnet olan kimse Hakk Teâlâ'ya şükür edip, yoluna gitti.

 

7. Menkıbe:

Bir zamanlar Eyyub bin Hasan isminde bir tüccar vardı. Bir padişaha kumaş ve mal satmak için huzûruna varmıştı. Tesâdüf o sırada padişah, Hazreti Ebû Bekir, Ömer, Osman (Radiyallahu anhu) hakkında yakışmayan sözlerde bulunuyordu. Bu sözler tüccara ağır gelip akla ve dîne uygun olmayınca padişaha nasihat etmek istedi. Fakat üç büyük halifeye yakışmayan sözler söyleyen zalimlerden hayır gelmez, nasihata kalkarsam belki beni öldürtebilir diye düşündü. İşlerini görüp gitti. O gece Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'ı rüyasında gördü. Padişah da huzurlarında idi. Resûl-i Ekrem tüccâra iltifat buyurup:

- Benim ashabıma yakışmayan sözlerde bulunan bu mudur? diye padişahı gösterdi. Tüccâr:

- Evet budur Yâ Resûlullah, dedi. Sultan-ı Kâinât:

- Bunu öldür! diye emir buyurdu. Tüccâr:

- Yanımda onu öldürecek bir şey yok, dedi. Server-i Alem (Tüccarın eline bir bıçak verip) bununla öldür! buyurdu. Tüccâr:

- (Emre uyarak bıçağı padişahın boğazına sürüp öldürdü. Sonra uykudan uyandı. Rüyasını padişaha anlatmağa gitti. Sarayın kapısına varınca ağlama ve feryad sesleri işitti) Ne oldu? diye sordu.

- Bu gece padişahı yatağında öldürmüşler, diye cevab verdi.

 

8. Menkıbe:

Tebriz'de bir Râfızi vardı. İşi, gücü üç büyük halifeyi kötülemek, onlara buğz ve düşmanlık etmekti. Bir gece rüyasında şöyle gördü. Kıyamet kopmuş, bütün mahlûklar ayakta, hayret içinde dolaşırken, kendisi de çok susamış vaziyettedir. Mahşerde gezip su ararken bir kalabalık görür. Aralarında mübarek birisi elindeki bardakla herkese su dağıtır. Râfızî, o mübarek nûr yüzlü kimsenin yanına gidip su ister. İhtiyar kimse Râfızîye su verir. Râfızî, su dağıtan kimsenin kim olduğunu sorar.

- Bu zâtın adı Ebû Bekir Sıddîk (Radiyallahu anhu)'tır derler.

Bu ismi duyunca suyu içmeden geri verir. Sonra bir topluluk daha oradan geçer. Aralarında nûr yüzlü ve vekar sahibi bir zat, herkese su dağıtmaktadır. Râfızî bu zattan da su ister. O zât buna su verir. İçeceği sırada su dağıtan kimsenin kim olduğunu sorar. Bu zâtın adı Ömerü'l-Fâruk'tur derler. Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)'in ismi şerîfini duyunca suyu içmeden geri verir. Sonra bir topluluk daha gelir. Aralarında bir nûr yüzlü kimse su dağıtmaktadır. Bu zâttan da su ister. Suyu alıp içeceği sırada su dağıtanın kim olduğunu sorar. Osman-ı Zinnûreyn'dir derler. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)'ın ismi şerifini duyunca suyu içmeden geri verir.

Daha sonra bir miktar insân topluluğu daha oradan geçer. Aralarında heybetli sâadetli bir zât su dağıtmaktadır. Râfızi onların yanına varıp su ister. Bu zâtın adı nedir? diye etrafındakilere sorar. Aliyyü'l-Mürtezâ'dır derler. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin ismini duyunca mübarek ayaklarına kapanır:

- Medet yâ Ali! Bana da su ver, der. Hazreti Ali (Kerremallahu Veche) benden evvel geçen büyüklerden niçin su istemedin? diye sorar. Râfızî:

- Ben dünyada iken onları sevmezdim. Onlara buğz ve düşmanlık ederdim. Onun için onların sularını içmedim. Fakat seni dünyada çok severdim, sana aşık olmuştum. Burada da senin elinden su içmek istiyorum, der.  Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) mübarek iki parmağını Râfızînin iki gözüne sokup ikisini de çıkarır. O acıyla uykudan uyanan Râfızî kendini kör bulur.

Hatta bir kısım kimselerden rivâyet edilmiştir ki, merhûm Kanûni Sultan Süleyman (Aleyhir-rahmetü Rabbihi vel gufrân) İran seferinde Tebriz sokaklarında o köre dilencilik yaparken rastlamıştır. O körden gördüğü rüyasını dinlemiştir. Kör olan Râfızî bozuk i'tikâdından vazgeçip devamlı tövbe ve istiğfar eder, halka nasîhatlerde bulunurdu.

 

9. Menkıbe:

Ehl-i Sünnet i'tikadında bir mü'min ile bir Râfızî Mekke-i Mükerreme'ye giderken yol arkadaşı oldular. Mü'min Râfızî'ye devamlı nasîhat ederdi.

- Gel bu Râfızi itikadından vazgeç. Bunun sonu pişmanlıktır. Dünyada yüz karalığı, ahirette hüsrândır. Göz göre göre niçin kendine kıyıyorsun, niçin canını cehennem ateşine atıyorsun? Molla Câmi'nin (Kuddise Sırruh) Râfıziler hakkındaki kıt'asını duymadın mı? derdi. Bu kötü işten vazgeç, son pişmanlık faide vermez. Dört büyük halîfeyi (Radiyallahu anhüm) sevmeyenin Allah korusun, sonu felakettir diye ne kadar tenbihte bulundu ise de, yine insafa gelmedi. Zaten şu beyt meşhûrdur:

 

Cehûd îmana gelmez,

Mülhid tövbekâr olmaz.

 

Cehud: Bildiği halde inad edip bir işin tersini yapana veya bu manaya isim yapan Yahudilere denir. Burada cehud, yahudi manasınadır.

Mülhid: Müslüman olmadığı, kafir olduğu halde müslüman olduğunu söyleyen kimsedir. Şeriattan ayrılmıştır, itikadı bozuktur.

 

Mü'mine nisbet olsun diye Râfızî i'tikadından vazgeçmedi. Nasihatleri istihzâya aldı. Hikmet-i Rabbânî, Mekke-i Mükerreme'ye yaklaşınca bir domuz sürüsü göründü. Râfızî deve üzerinde domuz şekline girerek, yere atladı. Domuzlar arasına karıştı. Bütün hacılar bu hâli görüp ibret aldılar. Aklı olan kimse bu kıssadan hisse alıp, dört büyük halifeye zerre kadar buğz ve düşmanlıktan sakınıp, kalbini onların sevgisi ile doldurur.

 

10. Menkıbe:

Bir zamanlar bir Râfızi ile bir Yahudi münâkaşa edip dövüşmüşlerdi. Allahu Teâlâ, köpeği domuz üzerine musallat eder. Yahudi, Râfızîye bir tane vurup gözünü çıkarınca, Râfızî, Yahudiyi tutup kadıya götürmüştü. Kadı:

- (Yahudiyi azarlayıp) bu adamın gözünü niçin çıkardın? dedi. Yahudi şöyle cevap verdi:

- Efendim, mahşer günü Râfızîler, Yahudilerin bineği olup, her Yahudi, bir Râfızî'nin üzerine binerek cehennem ateşine gideceklerini duydum. O günde benim bineğim bu olsun diye gözünün birini çıkardım. Çünkü, hafızam zaif, görüşüm azdır. O gün belki binecek bir Rafızî bulamam. Yaya olarak cehenneme gitmem icab eder. Bir gözü çıktığı için bulmam kolay olur. Cehenneme yaya gitmektense, tek gözlü merkebe binmek daha iyidir, dedi. Kadı efendi ve orada bulunanlar Yahudinin bu sözünden hoşlandılar, Rafızîyi azarladılar.

Gerçekten Rafızîlerin, Allahu Teâlâ katında ve insanların yanında bütün milletlerden kötü olduklarında şüphe yoktur. Çünkü kâfirlerin, inadlarına, batılda olsa birer cevapları vardır. Şiilerin hiçbir delilleri yoktur. Bu sebeble Molla Cami (kuddise sirruh) Hazretleri Rafızîler hakkında aşağıdaki şiiri söylemiştir:

 

Rafızî kıyamette Yahudi merkebidir,

Yularından tutanlar, hem cahil hem mülhiddir.

 

Hiristiyan, elinde demirden sopasıyle,

Merkebi cehenneme kadar hep sürecektir.

 

Allah ve Resûlünün, yüzbinlerce lâ'neti,

Merkebe ve binene, çekene, sürenedir.

 

Şiîler kıyamette başka bir topluluk olup suâlsiz ve azabsız cennete gireriz ümidi ile cennete doğru yol alıp, bir cennet kapısına gelirler. Kapıda Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu)'in kevser şarabını müslümanlara içirdiğini görürler.

- Biz dünyada bunu sevmezdik. Şimdi de onun elinden Kevser şarabını içmeyiz, onun bulunduğu kapıdan cennete girmeyiz, derler. Cennetin başka bir kapısına varırlar. Orada da Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)'in kapıda durup, mü'minlere Kevser şarabını dağıttığını görürler. Yine inadları üzere:

- Biz bunu dünyada sevmiyorduk, şimdi de bunun bulunduğu kapıdan girmeyiz ve onun elinden Kevser şarabını içmeyiz, derler. Oradan ayrılıp cennetin başka bir kapısına giderler. Orada Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) mü'minlere kevser şarabını dağıtmaktadır. Onu görünce yine:

- Biz bunu dünyâda sevmezdik, onun bulunduğu kapıdan içeri girmeyiz, onun elinden Kevser şarabını da içmeyiz derler. Buradan da ayrılıp cennetin bir başka kapısına giderler. Orada Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'yi görürler. Bunlara:

- Hazreti Ebû Bekir, Ömer, Osman (Radiyallahu anhu)'ın bulundukları kapılara uğramadınız mı? onlardan Kevser şarabını içmediniz mi? diye sual buyurur. Şiîler:

- Biz onları dünyada sevmezdik, bu sebeble onlardan Kevser şarabını içmedik, bulundukları kapılardan içeri girmedik. Biz dünyada iken seni severdik. Senin elinden Kevser şarabını içmek ve senin kapından cennete girmek isteriz, derler. Hazreti Ali:

- O üç büyük halîfeden izin almayınca cennete girilmiyeceğini bilmiyor musunuz? Kevser şarabından da içirmiyorum. Yıkılın buradan! buyurur.

Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'den de yüz bulamayan Şiîlerin artık kanları başlarına çıkmıştır. Yanlış yolda olduklarını, belâya uğradıklarını anlarlar. Bin kere pişman olmuşlardır. Fakat bu son pişmanlıklarının faidesini göremezler. Şiîler bu felâkette iken her Râfızîye bir Yahudi gönderilir. Yahudiler:

- Şimdiye kadar sizleri arıyorduk, nerelerde geziyordunuz? derler. O sırada her Râfızîyi, birer Hıristiyan gelip, sakalından tutarak çeke çeke  mahşer yerinde gezdirirler. Bütün mahşer halkı arasında rüsvay olurlar. Allahu Teâlâ bizleri korusun, zebâniler gelip, hepsini bu hâl ile cehenneme sürerler. Mahşerdekiler bunlardan nefret edip, yüz çevirirler.

 

12. Menkıbe:

Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) bildiriyor:

 Bir kimse Hazreti Ebû Bekir, Ömer ve Osman (Radiyallahu anhu) Hazretlerine yakışmayan sözler söylerdi. Bir gün yüzünde bir yara çıktı. Büyüyerek yüzünü kapladı. Yüzü simsiyah oldu. Ne kadar ilâç yapıldı ise de faydası olmadı. Herkesin yanında rüsvay oldu ve bu yara ile öldü. Böylece dünyada ve âhirette yüzü kara olmak bedbahtlığına kavuştu. Şevâhidü-n-Nübüvve'den alınmıştır.

 

13. Menkıbe:

Yine Şevâhidü-n-Nübüvve kitabında büyüklerden biri anlatıyor:

Çocukluğum zamanında bir Râfızi hocam vardı. Beni de Râfızî yapmıştı. Bir gece rüyamda kıyamet kopmuş, bütün mahlukat Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'ın etrafına toplanmış, şefaat istiyorlar gördüm. Ben de huzurlarına vardım. Şefaat isteyecektim. Sağ tarafında halîm, selîm bir nur yüzlü ihtiyar, sol taraflarında şecaatli, bahadır bir nûr yüzlü kimse vardı. Bu iki zat beni görünce:

- Ya Resûlullah! Bu adam bizden ne istiyor, her gün bize dil uzatıyor, biz buna ne yaptık? dediler. Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) beni tutmak istedi. Bu ızdırab ve korku ile uyandım. Saçım, sakalım, kaşım ve kirpiğim döküldü. Dört ay dışarı çıkmadım. Çeşitli ilaçlar yaptım, faydası olmadı. Bir gün bir dostum beni görmeğe geldi. Halimi sordu. Olduğu gibi anlattım.

- Sen Resûllulah'a salavatı şerife getir. Ashâb-ı Güzin (Radiyallahu anhu)'e bütün kalbinle muhabbet eyle, yaptığın günahlarına tövbe ve istiğfar et, pek yakında hastalıktan kurtulursun, dedi. Hemen abdest alıp iki rek'ât namaz kıldım. Hâlis niyyetle yaptıklarıma tövbe ve istiğfar ettim. Bir hafta geçmeden saçım, sakalım, kaşım ve kirpiğim eskisinden gür geldi.

O halde bu büyük halifelere dil uzatanlar dünyada ve ahirette sıkıntılardan kurtulamazlar.

 

14. Menkıbe:

İmâm-ı Müstağfirî (Rahmetullahi aleyh) Delâilü'n-Nübüvve adlı kitâbında büyüklerden birinden bildiriyor:

Üç kişi Yemen'e gidiyorlardı. Bu müslümanlara bir de Râfızî katıldı. Ashâb-ı Kirâmın büyüklerine dil uzatıyordu. Ehl-i Sünnet i'tikadında olanlar Râfızîye çok nasihat ettiler. Faide vermediği gibi, inâdı daha da arttı. Bir konak yerinde istirahat etmişler, abdest almaya kalkmışlardı. Rafızîyi de uyandırdılar. Uyanınca:

- Ah ah, yazıklar olsun, ben her hâlde burada kalacağım, dedi. Yol arkadaşları sebebini sordular.

- Rüyamda Resûl-i Ekrem'i gördüm. Başucuma geldi. «Burada senin şeklin değişecektir» buyurdu. Arkadaşları:

- Ne duruyorsun! Hemen abdest al, tövbe ve istiğfar et, dediler. Râfızi ayaklarını toplayıp kalkmak istedi. Allahu Teâlâ'nın emriyle ayak parmaklarını maymun parmakları şekline girdi. Sonra topuklarına, sonra dizine kadar maymun şeklinde oldu. Sonra karnına kadar, daha sonra göğsüne kadar ve tamâmen maymun şekline girdi. Müslümanlar bunu devenin üzerine oturttular. Akşama yakın maymunların çok olduğu meşelik bir yerden geçerken, maymunları gördü. Deve üzerinden zorlayıp bağlarını çözdü, deveden atlayıp maymunların arasına girdi. Hayret ve korku içinde iken maymunlar bize yaklaştılar. Bizden ayrılan maymun daha ileri çıkıp gözlerinden çok yaş akıttı. Sonra diğerlerine karışıp gitti. Aklı olan kimselere yalnız bu hadîse yeter. Nerede kaldı ki, o büyüklerin haklarında nice âyeti kerime ve hadîsi şerifler vardır.

 

Ya Râb lûtfunla dâim, bize doğru yol göster,

Sapık yollara değil, sana varan yol göster.

 

15. Menkıbe:

Büyüklerden biri anlatıyor:

- Bir yolculuk sırasında yolum Şam'a düşmüştü. Bir mescidde bir sabah namazı kıldım. İmâm namazdan sonra arkasını mihraba verip üç büyük halîfeye yakışmayan sözler söyledi. Çok üzüldüm. Yoluma devâm ettim. Bir yıl sonra yine Şam'a uğramam icab etmişti. Aynı mescidde yine bir sabah namazı kıldım. Namazdan sonra imâm, arkasını mihraba vererek üç büyük halîfenin üstünlüklerini anlatmaya başladı. Cemaatten birine sordum:

- Bu imâm geçen sene üç büyük halifeye dil uzatmıştı. Bu sene medh ve senâ ediyor, sebebi nedir? Cemaatten olan o müslüman:

- Geçen seneki imâmı görmek ister misin? dedi.

- İsterim, dedim. Önüme düşüp bir odaya götürdü. Odada, boynunda zincir takılı bir köpek bağlanmış yatıyordu.

- Bu köpek nedir? dedim. Müslüman kimse:

- Geçen seneki imâmdır. Bir gün âdeti üzere sabah namazından sonra arkasını mihraba verip o büyük halifelere dil uzatırken bu hâle girdi, dedi. Köpeğin yanına yaklaştım.

- Sen geçen seneki imâm mısın? diye sordum. Evet, der gibi başını salladı. Gözyaşını akıttı. İşte cezanı buldun deyip Allahu Teâlâ'ya hamd ettim. «Şevahidü-n-Nübüvve» kitabından alınmıştır.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in zamanına kadar ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in zamanında da şekil değişme işleri çok oluyordu. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ümmeti üzerine yaptığı on duasından birisi de:

- Ya Rabbi! Benim ümmetimin şeklini değiştirme, diye dua etti. Çünkü ümmetimin müslüman olduktan sonra şekli değişirse müslümanların şekli değişiyor diye herkes  müslüman olmaktan çekinecekti. Onun için Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in duası ile ümmetinin şekli değişmedi.

Hadîs-i Şerîf:

 “Ümmetimin içinde korkunç olaylar olur da insanlar sığınmak için âlimlerinin yanına dönüp gelirler ve birden bire onların maymun ve domuz olduklarını görürler. (İmam-ı Şa'rani «Ölüm-Kıyamet-Ahiret», Hadîs No: 869, Sayfa: 470)

Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem):

Onlar bir takım çalgı aletleri şarkıcı kızlar ve defler edinirler. İçkilerin her çeşidini içerler. İşte onlar içki içmeleri ve oyun oynamaları hallerinde iken birdenbire maymun ve domuz suretlerine çevrilmiş olarak sabaha çıkarlar.” (İmam-ı Şa'rani «Ölüm-Kıyamet-Ahiret» Hadîs No: 868, Sayfa: 468; Mişkat'ül-Mesabih, 2/467; Ramuzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 4565; Sahih-i Buhari Tecrîd-i Sarih, Cild 12, Hadîs No: 1892)

Yine çalgı çalıp, içki içip şarkıcı kızlarla sabahlayanlar, maymun ve domuz suretine girerlerdi. Bu kitaptaki şekillerin değiştiğini söylediği yine ahir zamanda olacak, diye Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in söylediğidir.  

      

  16. Menkıbe:

Yine Şevâhidü-n-Nübüvve'den alınmıştır. Gâzilerden biri rivâyet ediyor:

Bir harbe giderken aramızda Benî Temîm kabîlesinden Ebû Hayyân isminde bir Şiî, Ashâbı Kirâmın büyükleri olan halifelere dil uzatır, hiç yakışmayan sözler söylerdi. Çok nasihatlerde bulunduk ise de fâide vermedi. Yolda bir hakime rastladık. Şiî'nin inad ettiğini anlattık. Hâkim:

- Onu, siz yanımda bırakın. Ben onu yola getiririm, dedi. Bir zaman sonra yola koyulup giderken, o bedbaht şii arkamızdan yetişti. Hakim buna bir elbise ve bir de at vermiş, bize eziyyet etmek maksadıyla yine o  büyük halifelere dil uzattı. Bize karşı:

- Ey Allah'ın düşmanları! Beni nasıl buldunuz? dedi. Biz de ona:

- Bizden uzak ol, yanımıza gelme, senin uğursuzluğun bize bulaşmasın diyerek kovduk. Bizden uzak durarak giderdi. Kazâ-i hâcet için yoldan sapıp bir yere oturunca kızıl arılar başına üşüşmüşler, bizden yardım istedi. Bu arılardan kurtulunca belki yola gelir diye acıyıp, yardım etmeğe gittik. Arılara yaklaşınca bize de hücûm ettiler. Arıların sokmasına dayanamıyacağımızdan çaresiz, geriye kaçtık. Arılar bizi bırakıp tekrâr Şi'înin üzerine toplandılar. Pis vücudunun etlerini delik deşik ettiler. Şiî bağıra bağıra ölüp, canı cehenneme gitti. Biz de Şiî'nin bu hâlini seyrederken, birbirimizle bu acı vaziyeti söyleşirken gâibden:

- Üç büyük halifeyi sevmeyen kimsenin dünyadaki cezası budur. Ahirette ise sonsuz ve şiddetli azabdır, diye ses geldi.

 

17. Menkıbe:

Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabi (Kuddise Sırruh) Fütuhât-ı Mekkiyye kitabında yazmıştır.

Allahu Teâlâ'nın sevgili kullarından bir taife vardır. Onlara Recebî derler. Bunlar kırk kişidir. Eksik ve fazla olmazlar. Receb ayının ilk günlerinde, gökleri üzerine koymuşlar gibi hiç hareket edemezler. Ayakta duramadıkları gibi oturamazlar da. Ellerini ayaklarını değil, gözlerini bile kıpırdatacak kuvveti kendilerinde bulamazlar. Gün geçtikçe bu ağırlık onlarda azalır. Şaban ayına girince bağlardan çözülmüş gibi iyice hafif olurlar. Recebliler bu ay içinde Allahu Teâlâ'nın izniyle çeşitli keşifler ve sonsuz tecellîlere kavuşurlar. Şaban ayı girince bu hâller kaybolur, o ağırlık, hareketsizlik kendilerinden kalkar. Bâzılarında bu hâllerin bir kısmı kalıp, bütün yıl devam eder. Muhyiddîn-i Arabî (Kuddise sırruh) diyor ki:

- Receblilerin birini gördüm. Ondan Râfızîlerin keşfi bâki kalmıştı. O Recebli kimse Râfızileri domuz şeklinde görürdü. Tanımadığı bir kimseye bakıp domuz şeklinde görünce:

- Sen Râfızîsin, tövbe et dedi.

O şahıs tövbe ederse, onu insan şeklinde görür:

- Tövbende sadıksın, dedi. Eğer yine domuz sûretinde görürse:

- Yalan söylüyorsun, tövbe etmedin, derdi.

Bir gün Şafiî mezhebinde bulunan, herkesin iyi tanıdığı iki kimse o zâtın huzuruna geldiler. Meğer ki bu iki kimse Râfızî i'tikadında imişler. Bütün şiiler gibi üç büyük halifeye dil uzatıp, Hazreti Ali'yi çok seviyoruz zannındalarmış. O Recebli zât, bu iki kişinin dışarı çıkarılmasını istedi. Sebebi soruldu:

- Ben sizi domuz şeklinde görüyorum. Hakk Teâlâ bana Râfızileri domuz şeklinde gösterir, dedi. O  iki kişi Râfızî i'tikadının kötülüğünü anlayıp hâlisâne tövbe ettiler. Recebli zât:

- Şimdi tövbe ettiniz. Çünkü artık sizi insân sûretinde görüyorum, dedi. O iki kişi, Recebli kimseye çok hayret edip, bozuk Râfızî i'tikadından tamamen vazgeçtiler.

 

18. Menkıbe:

Râfızîlerin dünyada gördükleri cezâlar  bildirilecektir. Hâce Muhammed Pârisa (Kuddise Sırruh) Faslü'l-Hitab adlı kitâbında Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin:

- Bir çok kimseler beni Ebû Bekir, Ömer ve Osman (Radiyallahu anhu)'dan üstün tutuyorlar. Bunların kalblerinde bozukluk vardır. Müslümanlar arasına fitne sokarlar. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) bana bunları haber verip öldürmemi emir buyurdu. Bunlar zâhiren müslümanlarla kardeş gibi görünürler. Kalblerinde din düşmanlığı vardır. Yalanı güzel, kötülükleri temiz görürler. Kur'ân-ı Kerim'in hükümlerini değiştirirler. Kötü işleri yapmakta birbirleriyle yarış ederler. Hâşâ Resûl-i Ekrem'e ve Ashâbının büyüklerine dil uzatırlar. Ashâb-ı Kiram (Aleyhimür-rıdvan) arasındaki ihtilafların çıkmasına sebeb olurlar. Hakk Teâlâ onları afv etmez. Küçükleri, büyüklerinden bozuk düşünceleri öğrenirler. İslâm âdetlerini yıkıp, bozuk bid'atleri yayarlar. O zamanda Resûl-i Ekrem'in sünnetine uyan saâdete kavuşur, abidler ve şehidlerden efdal olur. Yeryüzünde Şiîlerden, Râfızîlerden çok, istenmeyen kimse yoktur. Yer onlara gadab eder. Gök istemeyerek onların üzerine gölge verir. Şiîlerin âlimleri, yeryüzündeki insanlardan, zararı en çok olanlarıdır. Fitne onlardan çıkar. Gökteki melekler onlara pis derler. Ashâb-ı Kirâma dil uzattıkları anda kalblerinden hikmet gider. Hakk Teâlâ, Râfızîlerin ve bid'ât çıkaran bozuk yoldaki kimselerin şekillerini değiştirir, buyurdu.

Bu sözleri Hazreti Ali'den işitenler:

- Yâ Emîrü'l-Mü'minîn! Biz o zamana yetişirsek ne yapalım? diye sordular. Cevabında:

- İsa (Aleyhis-selâm)'nın havârileri gibi olunuz. Allahu Teâlâ'nın emirlerine, Resûlünün sünnetine yapışınız. Ashâbını sevip o tâifeden uzak durunuz. Benim size sözüm Hakk Teâlâ ve Resûlü-nün yolunda gitmeyi bid'at ve delâlet üzere olmaktan hayırlı bilmenizdir, buyurdu.

Abdullah b. Sebe, Hazreti Ebû Bekir, Ömer ve Osman (Radiyallahu anhu) Hazretlerine dil uzatıp, Hazreti Ali'yi üstün tutarak Râfızî i'tikadını ilk önce çıkaran bir yahudi dönmesidir. Bunun sözünü Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) duyunca:

- (Yemin ederek) Muhakkak onu öldürürüm, buyurdu.

- Yâ Emîrü'l-Mü'minîn! Seni seveni niçin öldürüyorsun? dediler.

- Üç büyük halifeye dil uzatanı elbette öldürürüm, benim bulunduğum şehirde durmasın buyurdu. Hemen şehirden sürdü. Şevâhidü-n-Nübüvve'den alınmıştır.

 

19. Menkıbe:

Ebüd-Derdâ (Radiyallahu anhu) Süveyde bin Akale'den rivâyet ediyor. Süveyde diyor ki:

- Bir gün Şiîlerden bir tâifeye uğramıştım. Hazreti Ebû Bekir ve Ömer (Radiyallahu anhu)'i kötülüyorlardı. Bunu Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'ye anlattım.

- Eğer senin kalbinde olanı bilselerdi o büyük halifelere dil uzatmağa cesaret edemezlerdi, dedim. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Hazreti Ebû Bekir ve Ömer (Radiyallahu anhu) hakkında kalbimde iyilik ve güzellikten başka bir şey gizlemekten Allahu Teâlâ'ya sığınırım. Onlar Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'ın kardeşleri ve vezirleri idi. Bu iki büyük halife hakkında kalbinde iyi ve güzel düşünmekten başka bir şey olana Hakk Teâlâ lânet etsin, buyurdu. (Sonra mübarek gözleri yaş ile doldu. Kalkıp elimden tuttu.  Hattâ minbere çıktı. Beliğ ve muhtasar bir hutbe okudu.)

- Kureyş'in iki büyüğüne yakışmayan iftiralarda bulunan kimselerin olduğunu duyuyorum. Benim hakkımda söyledikleri de bende yoktur. Bu iki büyük halîfeyi mü'minler sever. Onlara buğz eden, bana buğz etmiş olur. Biliniz ki, mahlûkların en üstünü Peygamberlerden sonra Ebû Bekir Sıddîktır. En önce müslüman olan ve Resûl-i Ekrem'in en çok sevdiği odur. Hakk Teâlâ'nın yanında da bu ümmetin en mükerremi odur. Dünyada ve ahirette peygamberlerden (Aleyhimüs-selâm) sonra en üstün odur. Ondan sonra Ömerü'l-Fâruk, ondan sonra Osman-ı Zinnûreyn (Radiyallahu anhu)'dir. Allahu Teâlâ'ya benim için ve bütün müslüman kardeşlerim için istiğfar ederim.

 

 

 

 

ÖNCEKİ KONU                               KONULAR                            SONRAKİ KONU