Bu kitabın yazarı Hacı Muhammed
Bilâl-i Nâdir Hazretlerinin yazdığı bu kısmın geri kalanını bütün aramalarımıza
rağmen bulamadık. Yalnız kendisinin ayrıca yazdığı «Haza Kitabü Dürr-il maani
fî adab-ul Hakikat» isimli kitapçığı bu son konumuzla ilişkisi olduğu için bu
kısmın altına aldık. İnşaallah okuyucularımız bu bölümden gerekli şekilde
istifade ederler. Bu kısımda yazılan italik yazılar daha önce Hacı Muhammed
Hilmi Kutlubay Hazretleri tarafından incelenerek yazılmıştı.
HAZA KİTABÜ DÜRR-İL MEANİ Fİ ADAB-UL HAKİKAT
İş bu nüsha dürr-il maani fi âdâb-ul hakikat tesmiye olunmuştur. (İsimlendirilmiştir.)
İhvanlara kolay olmak için gayet muhtasar tertip olunmuştur. Her bir
harfinde nice bir mana vardır. Herkes ilmine göre mana çıkarabilir. Eski
kitaplardaki cevher bundan hal ile bu zamana göre verilmiştir. Habt (Yanılma) ve hatadan salimdir. Yoksa
kitabı uzatmaktaki maksat anlatmakdır. Bunun her bir kelimesi nice âyet ve
hadîs meâlindendir (manasındadır).
Yazan ihvan kelimelerin arasına başka meseleleri yazarlarsa hatayı azimdir (büyük hataya düşer). Her kim itikat
üzere bu kitabı okuyup devam ederse ve amel ederse nice bin lütuf ve ihsanlara
nâil olur. İnşaallah. Bu kitabı teberrük (hediye)
olarak tahrir olunmuştur (yazılmıştır).
(Sure-i Yusuf,
Ayet 64)
(Fallâhu hayrun
hâfizan ve hüve erhamür-râhimîyn.)
“Allahu Teâlâ en hayırlı saklayıcı, koruyucu ve merhamet edenlerin en merhametlisidir.”
Bismillâhirrahmânirrahîm
"Hazâ
kitabü dürr-il maani fi âdâb-ul hakikat"
Elhamdülillahi Rabb'il âlemîn essalâtü ves-selâmü seyyidil en'am
Muhammedin ve alâ âlihi ve eshâbihi ecmaîn. Ve alâ cemîil Enbiyâ-i vel
mürselîn.
Ammâ ba'dü (bundan sonra) şunu
bilmelidir ki; Allah'u Zül Celâl Hazretleri cemî-i mahlukatı insan için
yaratmıştır. Ve insanları da ilim için yani kendini bilmek için yaratmıştır.
Hadîs-i
Kudsi'de:
(Küntü kenzen mahfiyyen fe ahbaptü en arefe fe halaktül halk...)
Yani "Ben bir gizli hazineyim. Bu halkı yarattım ki beni bileler." (Marifetnâme, s. 1, 417; Müzekkî'n-Nüfus, s. 16; Mir'ât-ı Kâinât, Cild 1, s. 19; Keşfül Hafa, II, 178.)
İlm-i Zahiri ile İlm-i Bâtın hakkında bilgiler
Allah'ı bilmekde ilim iledir.
İlim ikidir; biri ilm-i zahiri, biri ilm-i bâtını. (Marifetnâme, Sayfa: 869)
Hazreti Resûlu Ekrem
(Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu:
Hadîs-i Şerif:
(Ya Ali kün âlimen ev
müteallimen ev müstemian velâ tekün râbi an) dediği buna işarettir. Yani:
"Ya Ali, sen âlim ol,
veyahut ilim öğrenmiş ol, veyahut dinleyenlerden ol, dördüncüden olma. Helâklık
dördüncü içindir." (Dördüncü hiç
birinden olmamaktır.)
İlim üçtür: Biri İlm-i kesbî,
biri İlm-i vehbî, biri İlm-i semî'dir.
İlm-i Kesbî:
Hocadan okumakladır.
İlm-i Vehbî: Bir Kâmil Şeyh bulup onun emri üzere çalışıp kalbinde ilm-i
Hikmet kapısı zikir ve tesbihle ve nafile ibadetle çalışmakladır.
İlm-i Semî: Alimlerden işitmekledir. İlm-i Kesbî ile İlm-i Vehbî ikisi
bu hadîsi şeriften anlaşıldı. Şeriata dahil olan iman ve İslâm sahibi olur.
Lâkin tarikata girip şeriat ve tarikat ikisini bir edip çalışırsa ilm-i batın (Kalpten doğan ilim) zuhur eder. O vakit
Cenâb-ı Allah'ı daha iyi bilir.
Hadîs-i
Şerif'te:
Ene Mediynet-ül
ilmi ve Aliyyün babuha
“Ben ilmin şehriyim ve Ali de
kapısıdır.” (Mir'ât-ı Kâinât, Cild 1, Sayfa: 701; Dört Büyük Halife Kitabı
(Şemsüddin Ahmed Efendi), 24/17. Menkıbe, Sayfa: 275, 18. Menkıbe, Sayfa: 259
(Benzeri); Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 128; Sünen-i Tirmizî, Cild 6, Hadîs No:
3969)
Ali; İlmin kapısı demekte ki
maksad, İlm-i Batın kapısıdır. Bir kimse şeriat-ı Muhammediye'ye iman ve amel
ettikten sonra tarikata ve Ali (Kerremallahu Veche) ve Resûlullah (Sallallahu
aleyhi vesellem) hazretlerine intisap, tarikata zahiren ve batınan usullerine
dikkat ve vekili bâtin-î olan Mürşidlere (şeyhlere)
tâbi olarak gece, gündüz mücahede etmedikçe, batın ilmi zuhur etmez. Velev ki
bin cilt Kur'an tefsir etse ve bin kerre Hacc etse ve cümle malını (malının hepsini) Allah'u Teâlâ yoluna
sarfetse bile. Çünkü bunların sevapları vücuda aittir. Ve vücûd ile kesb (çalışma ile olur) olunur. Bu ibadetler
ahirette, Cennet-i A'lâ içinde yüce makamlara nâil etmeye vesiledir. Bu dünyada
eseri bulunmaz. Bu hakikat ilmi ise ahirette başına geleceklerin cümlesini, bu
dünyada ruhaniyette, Resûlullah'ın nûr'u ile müşerref olup ve Resulullah cümlesine
gösterecektir. Kur'an-ı Azimüşşanın manâsı bir türlü değildir. Nice manâları
vardır ki, Hakk'tan başka kimse bilmez. Kimi hâl (başından geçen manevi hal) ile ve dil ile (zahir okumayla) ve kimi gal ve gıl ile (konuşma, misalle) anlaşılır. Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor.
(Sure-i A'li İmran, Ayet 7)
“(Sana kitabı indiren O'dur.
O'nun (Kur'an'ın bazı ayetleri muhkemdir ki, bunlar kitabın esasıdır. Diğerleri
de müteşabihdir. İşte kalblerinde eğrilik olanlar fitne çıkarmak ve onun
teviline yeltenmek için müteşabih ayetlere yapışıp, onlarla uğraşır dururlar.
Halbuki onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde yüksek payeye erişenler ise:
“Ona inandık. Hepsi Rabb'ımız tarafındandır” derler. Bu inceliği ancak akl-ı
selim sahipleri düşünüp anlar.)”
Şeriatte olup amel edenler
gâl ve gıl ilmini tahsil ederler. Yani İlm-i Kesbî'dir. Şeriat ve tarikat
yüklerinin her ikisini de yüklenip hem gal, hem gıl ve hem hal ve dil
ilimlerini tahsil ederler. (hal ilmi
kendinde olur, dil ile anlatılmaz.) İşte o ilim, İlm-i Vehbîdir. Hocalar
bunca ilim ve amel ile çalışırlar. Aşkullahi Teâlâ'dan ve cezbe-i Rahman'dan
bir zerre anlamazlar. Amma bir geda (fakir)
derviş, okumak bilmez, lâkin gönlü aşk-ı ilâhi ile ve Cezbe-i Rahman ile
doludur. Ve itikad cihetlerinde otuz sene okumuş bir âlimi cevap vermeğe maruz
kılar. (Sorusuna cevap veremez).
Nitekim Yûnus Emre buyuruyor ki:
Bir
sinek bir kartalı kaldırdı vurdu yere,
Yalan
değil gerçektir bende gördüm tozunu.
Bu zat ümmi iken nice Müderrisler gelip imtihan
edince hiç biri cevabına kâdir olamadı. Uzun sözün kısası:
Cezbe-i Rahman gibi afsal hiç bir ibadet olamaz.
Hadîs-i Şerif:
(Cezbeti min cezebâtür rahman
tuvazî min amelis sakaleyn)
"Allah Teâlâ'nın
cezbelerinden bir cezbe-i Rahman bütün insanların ve cinnilerin ibadetine
bedeldir.”
Bu Cezbe ise Allah Teâlâ'nın
ismini çok zikir ede ede hasıl olur. Cezbe bir kaç türlüdür.
Evvela kalpte tevhid ile
biter. Sonra vücudunu titretir yere çalar. Sonra bütün azalara geçer ve kendini
Allah'u Teâlâ Hazretleri tarafına bilâ ihtiyar çeker. Vara vara vâsılı illallah
eder.
Dikkatle nafile ibadetini noksana düşürecek helaldan sakınır. Hazreti Ömer
(Radiyallahu anhu)'in Allah korkusundan yetmiş Helali terk ettim dediği
meşhurdur.
O zaman dünyalıktan fani olur
(dünyayı terk eder). Kimi mecnûn, kimi
deli ve kimi miskin diye t'ân ederler (ayıblarlar).
Zira:
Hadîs-i Nebevi'de buyurur:
(Fezkurullaha zikren
kesiyren, hatta yegulul münafiguna lekum turaûne)
Manâsı: "Siz o kadar
zikir edin ki hatta münafıklar size mürâi deyinceye kadar Allah'ı çok zikredip
aşkullahi kazanmalı. (El-Uhudül Kübra,
(İmam-ı Şa'rani), Sayfa: 317.)
Aşksız amel cümle heba olur. Yani
bir işitmekle amel edilir. Fakat çar adu (düşman)
olan nefis, şeytan, dünya ve heva herhalde o adamı yoldan şaşırabilirler.
Amma o Kur'an-ı Kerîm'in emir buyurduklarını kendi gözü ile görüp
tamamen kanaat ve itikat ederse yani hakikate vasıl olup her şeyin aslını
görünce hiç bir düşmanın sözüne itibar etmez. (İblis, nefis ve ahlak-ı zemimeyi ya tamamen görür, ya da hilelerini en
açık bir şekilde bilir.) Sair dîn arkadaşlarına da marifetullahı, cezbe ve
aşk-ı ilahiyi tesir ettirmeye sebep olur. (Aynısını
bilmelerine, yaşamalarına sebeb olur.) Bu aşk kimde yok ise o adam ilim
bilir deseler yalandır. Şeriatten,
tarikattan maksad aşk-ı İlahi kazanmaktır. Nitekim askerin tâlim terbiyesi harp
için olduğu gibi, Resûlullah'ın “Ben
ilmin şehriyim ve Ali kapısıdır” dediği şehri hakikattır. Eğer hakikat erenleri
olmasaydı. Zahir şeriat bir kanun hükmüne geçip günün birinde sair padişahların
kanunları gibi lağv olmak (yok olmak) ihtimali
olurdu. Niçin olmuyor. Elbette onu hali hazırda her vakit idare eden bir kuvvet
vardır. O kuvvet Peygamberimiz'in Nûr'udur
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in nuru Allah'tan gelmedir.
“Mü'minin firasetinden sakının. Çünkü onlar
Allah'ın nuru ile bakarlar” (Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 136-2863; 250 Hadîs-i
Şerîf, Hadîs No: 10; 500 Hadîs-i Şerîf Kitabı (Ömer Nasuhi Bilmen), Hadîs No:
45; Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 180; Muhtarü'l-Ehâdîsin Nebeviyye, Hadîs No: 19,
Sayfa: 40; Müzekkî'n-Nüfus, Sayfa: 39; Sûre-i Araf, Ayet 201; Sûre-i En'am,
Ayet 104; Şevâhidü'n-Nübüvve, Sayfa: 236; Dört Büyük Halife (Şemsüddin Ahmed
Efendi), 47. Menkıbe, Sayfa: 217; Abdulkadir Geylâni'nin Sohbetleri, Sayfa: 35)
Evliyalar, her biri bir rütbeye hizmet edip dîni idare ediyorlar.
Peygamberimiz zahirde bir adamdır. Amma hakikatta iki cihanı kaplamış bir
nurdur. O nuru bulan o şehri bulur. O şehrin dört kapısı vardır.
Biri Ebû Bekir, biri Ömer, biri Osman, biri Ali (Radiyallahu anhu)
hazretleridir. Bir adam da İlm-i Ledün ve takva yoluna çalışıp bir Mürşidi
Kâmilin himmeti ile Cihâr Yârlara ulaşır. Eğer onları ve herkesi kendi ahlakı
ile onda bulursa imza ederler. Ali (Radiyallahu anhu) de o şehri bırakır.
Dünyada, ahirette Kur'an'da her ne vasıf olunmuş ise cümlesi orada mevcuttur.
Cümlesini görüp mutmain olur. Ve Hazreti Peygamberimizin maneviyatını bulup ona
bir vazife tayin ederler. Hizbullah sınıfına geçer. İşte o adam dîn ve dinâyet
nedir, anlar. O şehri bulmak için pirler bir erkân kurmuşlar. Kendileri
bulmuşlar ve o şehre girmişler. Vazifelerini ikmâl etmişlerdir. Her kim
bunların erkânını tutar, o kapıları bulur. O Pirleri bulmak için erkânından
tutan Şeyhlerden öğrenip ve âdâplarına dikkat ederek çalışırsa muradına ermesi
muhakkaktır. Amma Mürşid-i Kâmil olmak şarttır. Kâmil demek Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in her ahlakları (her evsafı kendinde) mevcut bulunmak ve sünneti seniyesine tamamen
temessük etmektir (sarılmaktır). Eğer
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in huylarından sünnet ve
emirlerinden noksan olursa, bilki ona şeytan rehber olmuştur. Varacağı
cehennemdir. Dikkat etmek gerektir. Bir kimse Şeyh'i bulmadan o şehri bulamaz.
Delilsiz Kâ'be bile ziyaret olunmaz. İmâm-ı Azam Hazretleri
“Bana Kâ'be'de delilin ne lüzûmu vardı” deyince Bâb-u Selâm kapısında
yolunu şaşırıp yedi yaşında bir çocuğu delil edip tavaf eylediği malumdur. Ve
içtihadından cümle ilim tertip ederek amele tergip (isteklendirme, rağbet) buyurup itikada gelince şeytan (imam-ı Azam'a) yol bulup İmam-ı
Muhammed (kendinin) talebesi olarak
onu gördükte:
- Ya İmam ne
benziniz müteessir olmuş, deyince:
- Şeytan âyetler ile itikadıma yol bulacaktı. Zira ben bir delil bulsam
o bin delil âyetlerden bulup cevap veriyor. İmam-ı Muhammed dedi ki:
- Senin Şeyhin yok mu? (İmam-ı
Azam yok) deyince, iki sene benim sülüküm var dedi. Hele ona (o şeyhıma) huzur et, dedi. Huzur edince
şeytan firar etmiş idi. Zira şeytan Resûlullah'ın şekline giremez ve o geldikçe
kaçar. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i ise bu gözle görmenin
imkânı yoktur. Güneş gibidir. Ancak Ayine-i manâsına gelen bir Mürşidi Kamil'in
sadrına (göğsüne) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in nûr'u akseder
(ziya verir). Zahirde ondan istifade
edilir. Şeytan o adamdan kaçar. İşte İmam-ı Azam Hazretleri bile delilsiz
kalmayınca bizim gibi biçareler nice olur.
İmam-ı Azam Hazretleri kelime-i
kübrasından buyuruyor ki:
(Lev kane
seneteyni le helekel Nu'man)
İki sene
hizmetim olmasa idi. Helâk olacaktım.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in maneviyatını gören adamı
görmedikçe Adu (düşman)ların
şerrinden kurtulmak kolay değildir. Onu görene mahsustur. Nitekim Kur'an-ı
Kerim'de buyuruyor.
(Sûre-i Sad,
Ayet 82, 83)
Meâli: İblîs:
- Senin kudretine yemin olsun ki; onlardan ihlas'a erdirilmiş sana içten
bağlı olan kulların bir yana, hepsini mutlaka azdıracağım.
Ben Tarikata girdim. Nasıl ilerleyeceğim? İlerleyemediğimiz noksanımız
nerde diyenler! Burayı iyi okuyup noksanlarını öğrensinler, düzeltsinler,
okusunlar da anlamayanlar kitapta bana gösterir.
Muhlis (hakiki) kullar etleri derileri ve cümle azalarına imanları geçip
Hazreti Peygamber'in nuruna mazhar olanlardır. Onu bilen demez, diyen bilmez.
İşte Hazreti Peygamber'in
“Ene Mediynet'ül İlm-i ve Aliyyün babuha” dediği
yani
“Ben ilmin şehriyim Ali
kapısıdır.” O şehir hakikattır. Ehline göre aşikardır. Bu dünyada bir padişahı
bulup hanesine (evine) girmek için (padişahın) nice sevdiklerine başını indirip (eğip) yalvarmadan bulunmaz. Nerde kaldı
ki Cenab-ı Hakk'ı Hazreti Peygambere takat getirmek. İmdi bu şehri bulmak için
altı şart lâzımdır. Bu şartlar tamam olmadıkça o kapılar açılmaz. Cemî-i ilmi
irfan o şehirdedir.
Şartlar:
1- Muhabbet, (sevgi)
2- İtikat, (İnanç)
3- Tezekkür, (zikretmek)
4- Tefekkür, (Düşünmek)
5- Havf, (korku)
6- Reca. (yalvarmak)
Bu
altı şart, altı şeye lazımdır:
1- Cenab-ı Allah'a,
2- Hz. Resûlullah'a,
3- Pirlere,
4- Şeyh'e,
5- Tarikata,
6- İhvanlara.
O altı şart bu altı şeye
tamamı ile olmadıkça hakikat kapıları açılmaz. Evvela Allah'u Teâlâ'ya bu altı
şart, ikinci Resulullah'a, üçüncü Pirlere, dördüncü Şeyh'e, beşinci Tarikata,
altıncı İhvânlara bu altı şart tamam olmalı, bu altı şartın birisi birisine
noksan olursa katiyyen o adam muradını alamaz. Bir adam bunları öğrenip
tutmadıkça, gece namaz kılsa, gündüzleri oruç tutsa, bu tarikattan bir kapı
açılmaz. Açılır deseler şeytanidir. Rahmani değildir. Ehl-i Tarik olanlar bunu
öğrenip tutmak farzdır. Altı şart ne imiş deseler:
Birinci Kısım (Bab)
Allah'u
Teâlâ'ya:
1) Allah Teâlâ'ya muhabbet:
Allah'u Teâlâ hazretlerine
öyle muhabbet gerektir ki, gece gündüz aşk ile ateşlere yanıp dilinden ve
kalbinden Allah'ın zikri ve fikri ve Hakk'tan başka kalbinde bir şey kalmadığı
gibi kendi kendini unutmalı ve nefsinden haberi olmamalı. Kur'an'da buyuruyor:
(Sûre-i Kehf Ayet 24)
Allah'ın muhabbeti kendini
her şeyden geçirmeli. Hakk'ın muhabbetinde fani olup:
- İlahi ente maksudu ve
rızâike matlûbi, demeli. Bu da zikri müdam devâm ile olur.
2) Allah'u Teâlâ'ya itikat gerektir:
Cenab-ı Hakk'ı kendi sevdiği
gibi Allah'u Teâlâ'da kendini seviyor. Bilip sevdiği dostundan asla ve katiyyen
ziyan gelmeyeceğine itikad ederek, bütün cihan düşman olsa bana bir ziyan
edemez diye itikad etmelidir. Çünkü izin Allah'tan olmazsa hiç bir şey zuhur
etmez. Zerrelere varıncaya kadar cümlesi anın ilmi ve kudreti iledir. Her ne
havadis zuhur ederse ve her ne türlü kahrı ve lütfü olursa cümlesini Allah'tan
bilmelidir. Sıtk ile itikad etmelidir.
3) Allah'ı zikretmek:
Gece, gündüz Lâ ilâhe
illallah, deyip kalbinde Allah'tan gayri ma'budum ve maksûdum ve muradım yok deyip zikir etmektir.
Vücudun zikri, namaz, oruç ve
sair ibadet bedenidir. Onun zikri Hakk yoluna malından zekat, sadaka vermek ona
göre her azanın ayrı bir zikri ve şükrünün edası vardır. Velhasıl cümle azaları
ile tamamen emr bil-ma'ruf ve nehy anil-münker bilip icra etmektir. (Allah'ın emirlerini emir, yasaklarını yasak
bilip onları hem yapmak hem başkalarına söylemektir).
4) Allah'u Teâlâ'yı tefekkür:
Fikir etmek yani düşünmektir:
Cenab-ı Hakk'ın azameti ve
kudretini ve Enbiyaları ve Evliyaları nice yakınlık bulduklarını ve dünyadaki
tükenmez dağ, taş, deniz, nebat, haşerat, hayvanları ve gökte Şemsü (Güneş), Kamer (Ay), nücum (yıldız) ve
sair felek (dünyalar) ve melekleri
iyice ibretle bakıp bir olduğuna delil etmektir. Ölümü ahireti, mahşeri,
mizanı, sıratı, cenneti, cehennemi bunların cümlesini Allah'ın emrinde ve
varacakları Allah'ın huzuru olduğunu kendi rabıtasından ve murakabasından bunu
anıp (hatırlayıp) düşünmektir.
5) Allah'tan korkmaktır.
Gadabına uğrarım, azabına
mustahak olurum ve belâlarına giriftar olurum (uğrarım) diye Cemalinden (yüzünden)
ve Rızasından mahrum olurum diye korkmaktır.
Hâdis-i Şerif:
(Ra'sul hikmeti
mehafetullah)
Manâsı: “Hikmetin başı Allah korkusudur.” (Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 613,
İrşad, Cild 1, Sayfa: 227)
İnsan rica ile
korku arasında olmalıdır.
6) Allah'u
Teâlâ'ya Recâ:
Allahu Teâlâ Hazretlerine yalvarmaktır. Allah'tan korkarak, ve rahmetini
umarak, derecesinin yüksekliğini (istemek)
ve azaptan kurtulmak ve rahmetine
nail olmak için yalvarmaktır. Can yüreği yanmalıdır.
İkinci bu altı şart Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi vesellem)'e
gerektir:
İkinci
Kısım (Bab)
Peygamberimiz'e:
1) Resûlullah'a
muhabbettir:
Yani sevmektir. Öyle sevmek gerektir ki, Peygamber'in ismi şerifleri
anıldıkça yürek yanmalı ve cânı dilden salavât ve selâm vermeli, malından,
oğlundan, kızından ve cümle sevdiklerinden ve kendi canından bile ileri sevip
şefaatını talep etmeli, ve ehline, evladına muhabbet edip havâdis etmeli, yani
boyuna anmalı.
Hadîs-i Şerîf:
“Ya ömer! Beni canından ileri
sevmedikçe imanın kemal bulmaz.” (Sahih-i Buhari Tecrîd-i Sarih Cild 12, Hadîs
No: 2069)
Kur'an'da:
(Sure-i Şura,
Ayet 23)
“Allah'ın, iman eden salih amelde bulunan kullarına müjdelediği
nimettir. De ki:
- Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret
istemiyorum. Kim bir iyilik işlerse onun sevabını artırırız. Şüphesiz Allah
bağışlayan (iyiliğe) karşılık
verendir.”
İş bu emre imtisalen Hz.
Hasan ve Hüseyin Hazretlerinden gelen evlatlarına hürmet ve muhabbet edip çok
recâda bulunmalıdır. Evlad-ı Maneviyatı olan Mürşid'lere teslim olmalıdır.
Senin evladın kimdir ya Resûlullah?
- Takva olanın hepsi benim evladımdır. (Ramuzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 17;
Mülteka, Cild 1, Sayfa: 14; Abdulkâdir Geylani'nin Sohbetleri, Sayfa: 543)
2) Resûlullah'a itikad:
Resulullah'ı her ne zaman
çağırıp yalvarsam medet edeceğini ve Güneş gibi belki daha ziyade yardımı hazır
bulunduğunu bilmelidir. Ve bütün yer gök “ve ma fiyha” anın nurundan istifade
ettiği ve kıyamette ondan başka ve (onun)
emir ettiğinden başka şefaatçı olmadığına (en büyük şefaatçi, en büyük kurtarıcı olduğuna, onun gibi kimsenin
olamayacağına) itikat etmelidir. Çünkü kıyamette Evliyâların her birine
emir edip ümmetlerini kendi ile girmeğe şefaat edeceklerdir. (Her evliyaya ümmetime şefaat edin diye
emredecektir.) Yine Hazreti Resulun şefaatıdır. Evliyâlar memurlarıdır.
3) Resûlallah'a tezekkür:
(Sure-i Ahzab, Ayet 56)
«Allah ve melekleri,
peygambere çok salât ederler. Ey mü'minler! Sizde ona salât edin ve tam
bir teslimiyetle selâm verin.»
Hazreti Peygamber'in ismini anıp yukardaki Ayeti celilesine imtisalen
dilinden salavât-ı şerifeye ve selamla gece, gündüz aled devam ismini zikretmek
ve sünnetine ittiba (tâbi olma) ile
yolundan ayrılmamaktır.
Hadis-i Şerif:
“Men tereke
sünnetiy leyse minniy”
Sünnetimi terk eden benden
değildir. (Kütüb-i Sitte, Cild 1, Sayfa: 322; Hayatü's-Sahabe, Cild 1,
Sayfa: 21)
Yani ümmetim değildir, demektir. Bunu bilerek yolundan ve şer-i
şerifinden bir zerre ayrılmamaktır.
4) Resûlullah'a
tefekkür:
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in büyük olduğunu düşünüp
Cenab-ı Hakk'ın Cemaline takat getirilmeyip onun nurunu bulaydım (bulsaydım) ve ol ayine de (Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in Allah'u Teâlâ'ya vasıl olmaya sebeb olan aynasında) Cenab-ı
Hakk'a vasıl olaydım. Nice (nasıl) vasıl
olurum deyip tefekkür (düşünüp) ve
kendisine çok yakın bilerek, fakat bende görecek göz yok, kalp ve can gözlerim
açılıp ol nûr'ı paki görmekliği tefekkür etmelidir.
5)
Resûlullah'dan Havf:
Peygamber'den korkmalıdır ki, itabına (kahrına) uğrama ve şefaatından mahrum olmaklık ve dereceden düşüp
ve izinden şaşıp Cemalinden mahrum kalırım diye gece, gündüz havf etmektir. (Korkmaktır) Acaba benim yaptığım
ameller sünneti seniyesine dahil midir? Yoksa bid'at midir? İşlerime razı
mıdır? diye korkmaktır.
6)
Resûlullah'tan Recâ:
Resûlullah'a yalvarmaktır. Eşiğinde gece-gündüz yüzünü yerlere sürüp,
sünnetine riâyet ve zerre kadar ayrılmayıp “eşik demek: Şeriatın eşiğidir.”
Resûlullah'a Allah'a yüzüm kara bana şefaat eyle ve benim için Cenab-ı Hakk'a
recâ edip, gazabından ve hışmından esirgemek için gece-gündüz Allah'a ve
Resûlullah'a yalvarmaktır.
Üçüncü Kısım
(Bab) Pirlere:
1) Pirlere
muhabbet:
Herbirini kendi merkezinden
ve derecesinden sevmektir. Birinci Hazreti Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali
(Radiyallahu anhu)'yi hadîs-i şeriflere tebean ehl-i sünnet vel cemaat mezhebi
üzere birbirinden tercih etmeyerek ve canu gönülden cümlesine muhabbet ederek
ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in âl'i ve ezvac ve amucelerine
ve tâ bu zamandaki nesillerini canı gönülden sevmektir. Sair Piran Hazreti
hakikatları yani Abdulkâdir-i Geylâni, Şah-ı Nakşıbendi ve sair cümle pirleri
yerli yerince sevmektir. Ve onlar Allah'ın sevgilileridir. Resûlullah'ın
hayırlı evlatlarıdır. Ayet-i Kerime:
(Sure-i Ahzab, Ayet 40)
“Muhammed sizin
erkeklerinizden hiç birinin babası değildir. Fakat O, Allah'ın Resûlü ve
peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkı ile bilir.”
Ayeti celilesi buna münâfi (zıddı) değildir. Zira o
zahirdekileredir. Çünkü Resûlulah'ın zahirden ricale yetişen evlatları
kalmamıştı.
(Sure-i Kevser,
Ayet 1-3)
“(Ya Muhammed!) Biz sana kevseri verdik. Onun için Rabb'ına kulluk et,
namaz kıl ve kurban kes. Asıl sonu kesik olan, şüphesiz seni kötüleyen, sana
buğz edendir.”
Fakat (İnna atayna kelkevser)
âyeti celile-i cemilesine isbat olunur ki, Ehl-i tarik olanlar maneviyattan
Hazreti Resûlun evlatlarıdır. Çünkü birinin ahlâkını sürer isen Şeyhinden Şeyhe
intikal ederek ta Resûlullah'a varır. Öyle ise, bunlardaki maneviyat; o
pınardan geldiği için o pınarın evladıdır. O pınar Hazreti Peygamber'in kevseri
gibi sadrından (göğsünden) zuhur
ederek müşriklerin evlatsız ebter dediklerine öyle bir evlat tohumudur ki,
kıyamete kadar her kim bir Şeyh'den intisap ederse ona evlat olur. Gele gele
Hazreti Peygamber'in maneviyatıdır.
(Hadîs-i Şerif)
“Her kim evlatlarımı sevmezse, ümmetimden değildir.”
İşte evlatları iki türlüdür. Biri neseb, biri de manevi evlatlarıdır.
2) Pirlere
itikat:
Şöyle gerektir ki; her nerede çağırırsam orada hazırdır.
Sual: Ne demektir? Ruh hazır olur mu?
Ancak Allah bâkidir. Onlarda Allah'ın askerleridir.
(Sûre-i Ali
İmran, Ayet 169)
“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilâkis onlar
diridirler. Allah'ın lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli
bir halde Rabb'ileri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar.”
Hadîs-i Şerif:
(Ve iza tahayyertüm fil umur
festaiynu min ehlil gubur) (Ziynetü'l-Gulub, Sayfa: 73) hadîs-i buna kafidir.
Allah yolunda ölenler ve öldüklerini ve cümlesini söylersem bin cilde
sığmaz.
Ancak Hazreti
Abdulkadir Geylâni buyuruyor ki:
(İzzeti Rabb'iy la tezâlü yediy alâ bi re'siy müridiy ene fil maşrık ve
hüve fil mağribi le medettü mürîdi)
Yani" Rabb'imin izzeti Hakk'ı için müridimin başı ucundan bir vakit
elim eksik olmaz. O maşrıkta ben mağrıpta olsam bile avret yeri açılsa
örterim." (Müzekki'n-Nüfus, Sayfa: 436)
Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) hilafeti zamanında hutbe okuduğu halde
kaç günlük yoldaki adama çağırıp işittirdiği malumdur. Onlar öldü deseler,
ölmezler ve hem de ıraklık (uzaklık)
ve yakınlık onlarda yoktur. Irak ve yakınlık bu vücuttadır. Bunu bilmeyen
biçareler nerden gelir diye şaşarlar. Bilmezler ki; Ruh her yerde mevcuttur.
Onlar ruha tebdil olmuşlardır. Vay bir şey bilmeyen biçare ruh ne şeydir. Akıl;
idrak edebilir mi? Haşa. O Hakk'ın bir sırrıdır. Ancak kendi bilir. Melekleri
ve melek sınıfına geçenler, veliler ve şehitleri kendisine kavuşturup
hizbullah'a tesmiye (Allah'ın askeri)
olmuşlardır. Bu sırları kalbinden çıkar. Öyle bilmelidir ki; bu pirler Allah'ın
sevgilileridir. Bunlar, Ya Rabb'i bunun gibi bir dünya bizim hürmetimize yarat
dese, (Allah'u Teâlâ) yaratırdı.
3) Pirine tezekkür:
Her beş vakit namazın sonunda Kur'an ile yâd edip ve her zaman hatırdan
çıkarmayıp ve methiyelerini okuyup kasidelerini aşk ile söylemektir. Sıkıldığı
bir zamanda ya Hazreti Pir bana ulaş (yetiş)
deyip ulaştığını (yetiştiğini) yakînen bilmektir.
4) Pirine
tefekkür:
Rabıta ve murakaba edip pirlerin indallah (Allah yanında) makbul ve mahbub olduklarını tasdik ederek ve
Resûlullah'ın yanında sözleri makbuldur. Bizi Resûlullah Hazretlerine onlar
sevdirir ve ulaştıracak Pirlerdir. Müridlerine himmetleri hazırdır. Müridin
yoluna can verirler. Yardımları muhakkaktır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) buyuruyor ki:
Hadîs-i Şerif:
(Ashabi ken nücûmu fissemâi yemşûne fil ardı igtedeytüm ihtedeytüm)
“Ashabım tıpkı yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidayete
erişirsiniz.” (Berîka, Cild 2, Sayfa: 270; İbn-i Abidin, Cild 1, Sayfa: 84;
Müzekkî'n-Nüfus, s. 417; Mir'ât-ı Kâinât, Cild 1, Sayfa: 592; Râmûz-ul Ehâdîs-
Hadîs No: 3665; Kütüb-i Sitte, Cild 12, Hadîs No: 4368; Dört Büyük Halife
Kitabı (Şemsüddîn Ahmed Efendi), 8. Menkıbe, Sayfa: 379)
Bu hadîsi şerifin dediği Pirlerdir ve zahirde imamlardır. Zahirde İmam-i
Azam, İmam Şâfi, İmam-ı Maliki, İmam-ı Hanbeli Hazretlerine iktida ve batında
Hazreti Abdulkadir ve sair Pirlere iktida edenler hem şeriat, hem hakikat sahibi olurlar.
İmdi (şimdi) kendini, tarikatın pirini, sair (başka) Pir'lerden dünyada fazla sevmek meşrudur. (normaldir) Tuttuğu mezhebin imamı dahi öyledir. Yine cümlesini de (hepsini de) sevmelidir.
5) Pirlerden Havf (korkmak):
Pirlerden korkmaktır.
Sillesine (tokatına) uğrarım diye
daima âdâp Hakk'ı ve Adâb'ı Pir'e ve Adâb'ı Şeyhi gözleyip ve onlardan
korkmaktır. Feyz-i ilahi Pir yüzünden olduğunu bilip ve Pir'in himmeti çok
yüksek olduğunu bilip ve canı gönülden severek himmetinden, feyzinden düşmekden
korkmaktır.
6) Pirlerden Recâ:
Pirlere yalvarmaktır. Gece ve
gündüz meyli muhabbetine bağlayıp, aşk ile ciğerini dağlayıp günâhım çok, yüzüm
kara, elim boş, diye eşiğine baş koyup ve Resûlullah'a yüzüm karadır. Medet ya
Hazreti Pir! Himmet senden ya Pir! sen sevgilisin benim tükenmez derdime çare
senden diyerek yüzünü yerlere sürüp
yalvarmaktır. Bu zahirde malum birşeydir. Büyük beyler bile kendi kapısına
bekçi koyup herkesi bırakma diye tenbih ederler. Onlarda gelenleri kovarlar. Tâ
kim o beyin bir ahbabını bularak ve arkasından yürüyüp hallerini arzettirip
onun hatırı için ihsan (o beyden yakınlık
hediye) bulur. Cenab-ı Hakk daha büyük Padişahtır, anlayınız.
1-2 Dahili
dergâhı Pir'im, Esiri Gavsu Geylâni,
3-4 Fakiri
Hazreti Şeyhim, Gedayı Şahı Geylâni,
5-6 Cenabı
Şahı Abdul Kadirin, Bir kıtmir'iyem ben,
7-8 Şeref
vermişti Şir-âne, Sen dergâhı Geylâni,
9-10 Ne
adû'den görür mihnet, Ne sultana eder minnet,
11-12 Müridim
derse bir zata, Ki ol mahı Geylâni,
13-14 Duhûl
et aziyzim, Gavs-i A'zâm dergâhıdır bu,
15-16 Açıktır
tâ kıyâmet, Herkese dergâhı Geylâni,
17-18 Kıyas
etme Cenab-ı Gavs-ı, Sair Pirlere Ya Hû,
19-20 Anın
makbulu da makbuldur, İndallahi Geylâni,
21-22 Zemini asumanı bir nefeste, Her cümerc
eyler
23-24 Dese ez dili can, Dervişi bir kerre ahı
Geylâni,
25-26 Gulamıyın gulâmıyam, Beni fazlınla irşad
et,
27-28 Medet ya sakinel Bağdat, Medet ya Şahi
Geylâni.
Kasidenin
açıklaması:
1-2 Abdulkâdirin
dergahına girdim. Geylâni'nin esiriyim.
3-4 Şeyhin
en fakiriyim. Geylani'nin zavallısıyım.
5-6 Ben
Abdulkadir'in bir köpeğiyim
7-8 Bu
dergahta olmak bana en büyük şerefi verdi.
9-10 Ne
düşmandan sıkıntı görür, Ne padişaha minnet eder.
11-12 O yeter ki müridim derse bir kişiye, Mahi
Geylani derse
13-14 Aziz kardeşim onun dergahına gir. Çünkü
Gavsul Azam, dergahıdır bu.
15-16 Kıyamete kadar Geylâni'nin dergahı herkese açıktır.
17-18 Gavsul Azami Sair pirlerle karşılaştır
düşün.
19-20 O Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem)'in iki başlı öz oğludur. Onun manevi oğulları da dergahına
girenler de Allah'u Teâlâ yanında öz oğludur. Allah yanında Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in öz öz oğludur, bunu düşün.
21-22 O Allah'a dua etse onun
hatırı için Allah'u Teâlâ yedi kat yerlerin dibinden en yüksek semaya kadar bir
nefeste yok eder.
23-24 Böyle olması için hakiki bir dervişi bir
defa ah deyip Geylani'ye çağırsın kâfi.
25-26 Evladıyın evladıyım. O senin
zahir, batın evladın bende ona mürid oldum. Onun manevi beni fadlı keremi ile
irşad et.
27-28 Ey Bağdad'da duran bana yardım et. Yine
bana yardım et. Bağdad'da olan büyük padişah Geylâni.
Dördüncü Kısım (Bab)
Şeyhine
Lazım Olan Şartlar:
1) Şeyhine Muhabbettir:
Yani sevmektir.
"Hubbullah fil mevalatı fillah" (Râmûz-ul Ehâdis, Hadîs No: 4070)
budur. Yani Allah için sevişmek ve Allah için birbirine bağlanmaktır. Şeyhine
öyle muhabbet lazımdır ki; oğlundan, malından hatta canından ileri sevmek
lâzımdır. Zira Şeyhini noksan gören yolundan mahrum kalır. Hazreti Musa ile
Hazreti Hızır'ın kıssası Sûre-i Kehf'te mezkurdur.(Sure-i Kehf, Ayet 65) Bizim
maksadımız işarettir. Uzatmak aslını anlatmak büyük bir kitaba mahsustur. Bir
Hadîs-i Şerif dahi bile vardır ki:
Hadîs-i Şerif:
(Men lem yekun Şeyha fe Şeyhahüm şeytan)
Yani, Şeyhi olmayanın şeyhi
şeytandır. (Müzekki'n-Nüfus, s.419; El Uhudül Kübra (İmam Şarani) s.994) Bu
hakikat ehlinedir. Bu söz tarikatta uzun müddet, çalışan sonra hakikata geçene
mahsustur. Sadece şeriatte çalışan kimseye Şeyh'ı olmasına lüzum yoktur. Fakat
tarikattan bir şeyde anlayamazlar. O anlarız demeleri boşunadır.
2) Şeyhine itikat:
Şeyhine öyle itikat gerektir
ki, her ne yerde olursa Şeyhi kendine yardım edeceğine inanmak ve itikat
etmektir. Allah'u Teâlâ'dan ne ihsan gelecekse Resûlullaha ve ondan Pir'e ve
ondan Şeyhe gelip Şeyh vasıtası ile kendisine geleceğine itikat ve ondan mahrum
olursa başka taraftan kimse yardım etmeyeceğine imân ve itikat etmelidir.
3) Şeyhine tezekkür:
Şeyhini zikir etmektir. Çok
anmaktır, ondan konuşmaktır. Daima dilinde onun evsafını söyleyip ve dua ederek
nolaydı şeyhimi bir daha göreydim. Ya Rabb'i sen onu yaramaz (istemezlerin) şerrinden emin eyle, koru
deyip Cenab-ı Hakk'a yalvarıp ecdatlarına dedesine babasına vs. dua ederek
zikir etmektir.
4) Şeyhine tefekkür:
Yani Rabıta ve murakabasından
huzurla düşünmesinde kendisini gâyet günahkâr bilerek Şeyh'ini Allah ve
Resûlullah ve Hazreti Pir'e karşı çok sevgili bilerek ve kendinin onlara karşı
yüzü olmadığını fikir edip, Şeyhini vasıta tutarak feyz-i ilahiyi anmak ve
derece-i kemâl kazanmak onun ile olduğunu ve hiç bir taraftan kendine
menfaattar olmadığını fikir etmektir. Ve edeplerine gerek yanında ve gerek sair
yerlerde dikkat edip, Şeyhini Resûlullahın kucağında bilmek gerektir. Ona
hürmet ve Şeyh'ine riâyet lâzımdır. Şeyh'e yapılacak edebler gâyet çoktur.
Fakat Mecmaul Adâb ve sair edeb kitaplarına müracaat ediniz. Her zamana göre
ayrı edebler vardır. Her tarikata göre bir edeb vardır. Artık onu Şeyhinden
öğrenmeli ve fikir etmeli.
5) Şeyhinden Havf:
Yani korkmak. Şeyh'inin
gönlünden düşüp emeği boşa ve kendi hecil (rezil)
ve ihvan arasında rusvay olmaktan korkmaktır. Şeyhin eşiğinden yüzlerini
yere sürüp, her emrine teslim olup, daima terakki derecesi için zahiren ve
batınan emrinde olup, alış-veriş ve konuşmasından hazar ederek, dünyalık için
yakin olmayıp, sırf Allah için yanına varmak, gitmek ve gâyet haya ederek (utanarak) edep ile (terbiyeli) davranmaktır. Cümle kendi iradelerini, terk ederek
Şeyh'e Ölü yıkayıcıya teslim olduğu gibi teslim olarak Şeyhinin hüsnü zannını
kazanmak, gözüne girmek ve nefretinden havf etmektir. Gözünden düşerim diye
korkmaktır.
6) Şeyhine Recâ:
Yalvarmaktır. Yüzünden çok
laf söylemeyerek, zahirde överek, gizlice batınından umarak, çok yalvararak,
istimdâdı Ruhani eylemektir. Ruhaniyetinden yardım istemektir. Zira Şeyh'lerin
zahirleri sair adamlar gibi beşerdir (yanılandır).
Mürîde lâzım olan batınıdır (iç yüzüdür).
Zira bu Şeyh'ler yeryüzünde Allah'ın (çerisi)
zabıtalarıdır ve Resûlullahın vekilleridir. Müridler Şeyhine sadık olursa
onlarda askerdir. Dîn yoluna yardım etmek için herkesi hizbullaha (Allah tarafına) davet edip, tâlim ve
terbiye ederek bir hizmete liyakat kesbettirerek oraya tayin ederler.
Beşinci Kısım (Bab):
Tarikata lazım olan şartlar:
1) Tarikata Muhabbet:
Öyle gerektir ki, tarikatı
için canını vermelidir. Tarikat demek; hakikata giden bir yoldur. Her şeyin
zahiri var, bir de iç yüzü hakikatı var. Hakikatta olanlar, hakikat ilmi ile
herşeyin hakikatini bilir. Onu kendine büyük himmet bilerek, onu isteyerek
çalışır, sıratı müstakim budur, (en doğru
yol budur.) Yani doğru yol hakikata ve marifete ulaştırmak onunla olur deyu
ve himmet Pir'ler ve Evliyâ'lar bundan olur. (Evliyalardan pirlerden yardım istenir.) Böylece bilip canı
gönülden muhabbet etmektir, sevmektir.
2) Tarikata İtikat etmektir.
Şeriatı Muhammediye'deki
farz, vacip, sünnet bunları tutmayan kâfir, münafık, zındıklardır. Şeriattan
her kim çıkarsa (aksini iddia eder veya
aksini yaparsa) o haricidir. (İslamiyetten
ayrılmıştır.)
“Ver
Selâvat Muhammede tâk-i âlem nur ola”
Ehl-i iman bula izzet, hariciler
hor ola.
Muhammede selavat ver, bütün âlemler nur olsun.
İman ehli şeref bulsun. Hariciler hor, rezil rüsvay olsun. Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in salavatını yasaklıyanlar da harici oluyor. Velev ki, gökte uçsa bile (isterse
gökte uçsun) ve her kim emrini tutarsa dahili dîndir. (Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in emrini tutan dînli,
tutmayan dînsizdir.)
Beyit:
Şeriattır
cümle işlerin başı,
Şeriatsız
tarikat şeytan işi,
Tarikat
ehlinde yoksa şeriat
Onun Şeyhi
şeytandır mutlak.
(Anlamını
düşünürsen bu yeter.)
Şeriattan kıl kadar ayrılan,
tarikattan dağlar kadar ayrı olur.
Hâdis-i Şerif:
(Hasenetül ebrar seyyiatül mukarrebiyn)
“Ebrarların: Normal insanların iyi diye yaptıkları mukarreb olanlara
günahtır”. (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 252, Sünen-i Ebu Davud, Cild 5,
Sayfa: 89)
Buna kafidir. Şimdi
zamanımızda bazı kimseler tarikattayım diyerek şeriattan çıkıp:
- Niçin öyle yapıyorsun? deseler;
- Siyaset der. Halbuki bu Allah kapısıdır.
(Halbuki çalıştığı Allah kapısıdır. Yaptığı siyaseti Allah'u Teâlâ'ya
yapıyor. Cephede, harpte bir kâfire karşı olsa normaldir. Niçin sakal
bırakmadın? Niçin dar, kısa, ince giydin? ve benzeri hepsi siyasettir der. Sen
bu siyaseti mü'minlere ve Allah'a karşı yapıyorsun.)
Bundan olan (Hakiki mü'min olan) Allah'dan başka
kimseden korkmaz. Meğer ki, Kâmil (olgun)
olmayan korkar. Alim demek:
Cenab-ı Hakk'a sıtk ile tam
inanıp yolunda can ve mal feda eden demektir. Allah'ı kendisine veli bilip (Allah'u Teâlâ'nın) "Hasbünallahü
ve ni'mel vekiyl" sırrına mazhar olanlardır. Hiç bir Peygamber korkusundan
şeklini, giyimini v.s. suretini değiştirmemiştir.
Hâdis-i Şerif:
(Men teşebbehe
gavmi fe hüve minhüm).
“Yani, sen seni hangi kavme benzetirsen onlardansın.” (Marifetnâme, s.
934; 500 Hadîs Kitabı (Ömer Nasuhi Bilmen), Hadîs No: 399, Sayfa: 323;
Müzekkî'n-Nüfus, s. 284)
Amma cebren (zornan) ve kazâen (kaza
olarak) büyük düşman tarafından zulmen olursa yinede kendisine
noksanlıktır. (Evliyalar peygamberler baş
vermişler, fire vermemişler.) Amma yol yoktur. (Bunun için hakiki mü'mine yapması için mazeret kabul edilmez.) Yol bulunursa katiyyen olamaz. Gelelim
sözümüze şeriatı tutan dahili dîn ve ondan (şeriatın
emrine, yasağına inanmada bahane ile itikatta ayrılan haricidir) çıkan
haricidir. (Şeriatın diğer emirlerini
yapsa bile kendine sorulunca doğruyu söylemezse ben yapamıyorum. Noksanlık
bende der, halkın mes'uliyetinden kurtulur, kendi yapmadığından mes'ul olur.
Doğrusunu demeyip şu, sebebten caiz, bu sebebten caizdir diye Allah'ın ve
Resûlullah'ın sözünü kısıtlayacak, değiştirecek şekilde, söz, iş, davranışta
bulunursa, isterse şeriatın emirlerini tutsun, yasaklarından sakınsın,
(Sûre-i Cum'a Ayet-5)
"İlmi ile amel etmeyen âlim
kitap yüklü eşşek gibidir” buyuruyor.
Doğruyu söylemeyen âlimin ağzına ateşten gem
vurulur.
Fakat muhakkak derece kazanıp, hakikatı bulup, Hakk'a yakın olmak için
Tarikat lâzımdır. Tarikatsız olamaz. İmkân yoktur.
Hakk Teâlâ
buyurmuştur ;
İslâm'ın beş şartını zaten herkes yapmaya mecburdur. Fakat kullar bana
nafile ibadet ile yakın olurlar. (Gunyet'üt-Tâlibin, s. 1048,1057; Sahîh-i
Buhari Tecrîd-i Sarîh, Cild 12, Hadîs No: 2042; Riyazü's-Salîhin (Aslı ve
Tercemesi), Hadîs No: 385, Sayfa: 293)
Onu bilmek ve tamamen itikat
etmek (inanmak) gerektir.
Amma Pir'ler her biri ayrı
bir iman ile tarikat icra edip kimi Cehri, kimi Hafi, kimi Sema, kimi Devran,
Mansar ve Kudüm, nay, hamdiye gibi saliklere aşkullah ziyade gelmek için Zikri
Cehri ettirirler.
Aşıklar bazısı gizli, bazısı dönme, mansar gudüm nay haliliye gibilerle müridlere
Allah'ın aşkı zikir, aşikare gizli zikri ettirirler.
Bunlar ise meşru ve
makbuldur. (Bu yapmalarında haklı ve
doğrudur) Camii şeriflerde bu erkânı
(bu vaziyette) ile zikir etmek
efdaldır. (Makbuldür) Men eden (yasaklayan) cehalet ve hızlanda kalıp
zâlim olduğuna iş bu âyet kafidir.
(Sûre-i Bakara, Ayet 114)
(Ve men azlemü mimmen menea
mesacidallahu en yüzkere fiy hasmühü İlâ âhır...)
“Allah'ın camilerinde Allah'u
Teâlâ'nın isminin zikredilmesine Allah izin verdi.”
Allah rızası için hiç bir ibadet men olunur mu?
(yasaklanır mı?) Yine Kur'an'da Allah «zikren» buyuruyor.
(Ey
Allah'a iman edenler Allah'u Teâlâ'yı çok zikredin, (Sure-i Ahzab, Ayet 40)
buyuruyor.)
Ne demek olsun Allah zikri ve
muhabbeti için aşkından durmak, oturmak, gezmek ve bağırmak Allah demek (gelir içinden, Allah diye bağırmak) niçin
günâhtır. (olsun) Günah;
Allah Teâlâ'nın nehyettiğini (yasakladığını) yapmaktır. Bu ise(zikrullah ise) emridir. (Niçin yasak olsun?) Amma bu erkanlar
ile şeytana galip olmak müyesserdir. (Pirlerin
erkanı ile çalışırsan şeytana galip olursun). Onun için şeytan zor
gösterir, nefislerine zor gelir. Halbuki
Hazreti Peygamber bir gün dört yüz sahabe ile oturur idi. Cümlesi sükut edip
biraz melûl idiler.
- Biriniz bir kaside
söyleyiniz diye buyurdu: Kaab bin Cabir (Radiyallahu anhu) kaside okuyup cümle
ashab Resûlullah ile beraber zikir ederek ve ayakta cezbeye gelip (kendi kendilerinden geçip) mübarek
rıdası düşüp Kaab'a hediye eylediği Sahih-i Ahbar'da ravidir.
Altıncı Kısım (Bab):
İhvanlara olan şartlar:
1) İhvanlara muhabbet:
İhvanları sevmektir. Allah'ı
seven, Allah'ın kullarını sever. Resûlullah'ı seven, ümmetlerini sever.
Şeyh'ini seven, ihvanını sever. Hakk Teâlâ Hadîs-i Kudsi'de buyuruyor:
(Evliyâyı tahte kubâbi la
ya'rifunehüm ğayri) (Envarü'l-Aşıkîn, s. 271; Müzzekkî'n-Nüfus, s.309;
Marifetnâme, s. 881)
Yani, kubab (kubbe) altında Evliyâlarım var. (Ben onları kubbeler altında saklarım).
Benden başkası bilmez. (Onların evliya
olduğunu bilmez. Çünkü Allah'ın sakladığını kulu bilmez). Bilirim diyen
Şeyhler de yalandır. Yani kullarımın her birisini bir ismi altından halkın
gözlerine örtülü görünürler. Lakin her bir şeyin mizanı (ölçüsü) vardır. Evliyâları da seçmenin mizanı (ölçüsü) şeriattır. Şeriatına bakmalı. Şeriatı doğru ise onu sevip
Allah için muhabbet etmeli, Ehl-i Sünnet vel cemaat olanın cümlesini Evliya
zannedip ve muhabbet etmeli. Mü'minleri sevmemek, Mü'minlik işaretini sevmemek,
münafıklık işaretidir. Allah'ı sevip, şeriat üzere amel edenlerin aleyhine
söylemek, İslâm kârı değildir. Allah diyenlerin cümlesini Allah için sevmek
gerekir.
2) İhvana itikad:
Yani mü'min kardeşlerine ve
bahusus tarikat ihvanlarına öyle itikad etmeli ki, cümle keramet
mü'minlerdendir.
Hadîs-i Şerif:
(Fezkurullaha zikren kesiran
hatta yegulu mecnun) (Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 257; 40 Mevzuda 40 Hadîs Kitabı,
Sayfa: 268.)
Kerameti evliya haktır. (Evliya kerameti doğrudur) Hangisi
Allah'ı çok zikredip ibadetleri ziyade ederse çok yaparsa tabii ki, Allah da
onu çok sever. İnkârı caiz değildir.
Hadîs-i Şerif:
(İttekû firâsetel Mü'mini fe
innehu yenzurû bi nûrillahi teâlâ azze ve celle) (Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No:
136, 2863; 250 Hadîs kitabı, Hadîs No:10; 500 Hadîs kitabı (Ömer Nasuhi
Bilmen), Hadîs No: 45; Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 180; Muhtarü'l-Ehadisin Nebeviyye,
Hadîs No: 19, Sayfa: 40; Müzekki'n-Nüfus, Sayfa: 39; Sûre-i A'raf, Ayet 201;
Sûre-i En'am, Ayet 104; Şevâhidü'n-Nübüvve, Hadîs No: 236; Dört Büyük Halife,
(Şemsüddîn Ahmed Efendi), Sayfa: 217; Abdülkadir Geylânî'nin sohbetleri, Sayfa:
35)
“Yani mü'minlerin
firasetinden hazer edin ki (sakının ki) onlar
Allah'ın nuru ile nazar ederler.” (Bakarlar)
Öyle olunca evliyaların kerâmeti hak'tır. Lâkin (yalnız) bunlar kerâmeti izhar etmezler. Amma Hakk dileği ile
kendileri istemez iken (keramet
göstertmek istemez) ve kendi bende bir şey yok derken, lüzumu (gerekli)
olduğu vakitte Hakk dileği ile (Allah'u
Teâlâ'nın isteği ile) zuhur ederse o
yine peygamberinedir. Onun büyüklüğüdür. (Yine
o Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in büyüklüğündendir.) Kerâmet, mucizat ondan tamam olmuştur.
Evliyalara, şan için (kendi kendini ilân
etmek için) keramet göstermek caiz değildir. (Ahlak-ı zemime ve nefis arzusu olur.)
Hadîs-i Şerîfte buyuruluyor.
(Mühlikül Enbiyâ Ketmül
mucizat ve mühlikül Evliyâ izharul kerâmet) (Müzekki'n-Nüfus, Sayfa: 559)
Yani, Enbiyaların helâkı (Allah'ın kendine verdiği) mucizatını
saklamak ve Evliyaların helâkı (Allah'u
Teâlâ'nın kendisine verdiği) kerametini göstermektir. Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) böyle buyurunca Evliyalara keramet göstermek
haramdır ve helâklıktır. ( şiş vurma,
ateş tutma, herkesin kalbinden geçeni söyleme olursa, kendisi helâk olur.)
Böylece bilip kendi itikadında kendinden başka cümlesini Evliyâ itikad etmek (öyle inanmak) gerektir.
3) İhvanlara Tezekkür:
Yani ihvanları daima duasında
anmaktır. İmdatları ve himmetlerini (Allah'u
Teâlâ'dan; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in, pirlerin, şeyhinin,
yardımlarını,) çok yüksek bilip istemelidir. Bu mü‘minlerde bellisizdir.
Lakin (yalnız) her halde Allah'ın
zikrini çok edenlerin içindedir. Her kim dervişlerin hâl'larına güler ve
istihza (alay) ederse münafıktır,
münkirdir (inkarcıdır).
Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem) buyuruyor:
(Fezkurullahe zikren kesiyren
hattâ yegûlul munafikûne leküm turaûne) [Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 257; 40
Mevzuda 40 Hadîs Kitabı, Hadîs No: 10,
Sayfa: 268; El-Uhudü'l-Kübra, (İmamı Şa'rani) Sayfa: 317.]
“Yani Allah'ı çok zikredin
hatta münafıklar (size) murai (riya yapıyorsunuz) deyinceye kadar” (Allah'ı çok zikredin.) Bunların bu
hâllarına (zikrullahlarına) gülmek ve
söylenmek (Bu hadîs-i şerîfe göre)
münafıklık imiş. Bu Hadîs-i Şeriften anlaşıldı. Yine münafıkların ahlâkı budur.
Çok yalan söyler ve yemin eyler ve halkı Hakk (Allah'u Teâlâ'nın) yolundan men eyleyenlerdir (yasaklayanlardır).
Cenab-ı Hakk Kur'an'da
buyuruyor:
"Her kimde bunlar
bulunursa şüphesiz münafıktır." (Sure-i Nisa, Ayet 143) Buna göre kimsenin
haline gülmeyerek cümlesine muhabbet edip zan
gıybet, (arkasından hoşlanmadığı
sözü söylemek) buğz ve kin bu gibi
Ahlak-ı Zemimelerden içtinap (sakınmak)
etmek ve ihvanlardan birbirine (bunları)
yapan bulunursa sulh edip birbirine muhabbet ettirmeye gayret etmek
gerekir.
Kur'an-ı Kerimde:
(Sure-i Hucurat, Ayet 10)
(İnnemel Mü'minûne ihvetun fe eslihû beyne ahaveykum. İla ahir....”
"Mü'minler birbirine
kardeştir, kardeşlerinizin arasını düzeltin” buyuruyor.
Öyle onları sevip ve birbirlerine sevdirmeğe gayret etmektir.
4) İhvanları
Tefekkür:
Yani ihvanları tefekkür etmek, ihvanların her hal'larına ibret ile bakıp
düşünmektir.
Hadîs-i Şerif:
(Men nazara ibretehu ve nudihu zikru ve sumtuhu ve fikruhu)
Yani, "Bir kimsenin nazarı ibret, sözü zikrullah ve sukutu fikir
olursa o kimse cümle korktuğundan emin olup umduğuna nail olur."
Niceleri bu tarikatta derece-i kemâl bulmuşlardır (Böyle çalışıp Allah yanında büyük derece almışlardır) diye zikre
devam ile kendinin halinin ilerlemesi için ihvanların ve kendinin derecesinin
nasıl ilerleyeceğini düşünerek ihvanlara muhabbet, itikad ve duaları talep
etmektir. Gerek dünyevi, gerek uhrevi ihtiyaçlarının def'i için elinden geldiği
kadar say (gayret) ederek fikir
etmektir.
5) İhvanlardan
Havf:
Yani ben ihvanlar arasında itibardan ve nazarlarından düşüp nefretlerini
kazanırım diye daima korkmaktır."
Onların hâllarından (Halaka-i
zikirden, sohbetlerinden) mahrum kalırım
ve acaba sözlerimden incinip gönülleri kırılır mı diye havf etmektir. (Korkmaktır) Zira minareden düşenin
parçası bulunmuş, gönülden, (gözden)
düşenin parçası bulunmamıştır. Ehl-i zikir olanı Allah sever, sonra Melekler
sever, sonra yeryüzündeki kullar sever ve sevildikten sonra şeytan ve nefis,
hevâ, (Mesela onun burnu havalı, o
havasına düşmüş derler. Onun gibi) dünya, (dünyayı çok sevip, Allah sevgisinden geri kalma), yol bulup o
hâldan düşerse (Aşk, feyiz, sevgi kesilip
buz gibi olur. Soğur, gide gide ileri) murtâd olur. (dînden çıkar, maneviyattan kovulur, öylesiller sözde dinlemez). Evliyalıktan
(Tarikatta uzun müddet çalışıp, evliya
olduktan sonra Allah'u Teâlâ'nın nazarından) düşenin nişanı budur ki;
Kendinde bir hâl olur ki hiç bir hâla benzemez. Gönül kapısı açılır. (Kalbi açılır, şeytan kendisine şeytan-i ilimle bildirir. O kimsenin
amellerini şeytan ziynetlendirir, ves-selâm)
Lakin bu gönül (odası) dört
kapılıdır.
Birinden: İlhâm-ı Rahmâni,
Birinden: İlham-i Şeytani,
Birinden: Meleki,
Birinden: Nefsâni İlhamları gelir.
Bunların cümlesi bir biri
arkasından gelirler. Bilmeyen bunların cümlesini Allah'tan bilirler. Halbuki
Hakk'tan olan gayet seyrek, kendi az (hem
seyrek, hem kısa zamanda görünür) ve çok manalı olur. [Düşündükçe hem kendi, hem müslümanlar için manaları derinlere gider.) Şeriata
dahil olur. İman kabul eder. (Rahmanisi
şeriatın dahilinde olur, rahmanisini, şeytanisini iman seçer.) Şeytandan
gelenler sık sık gelir. Şeriatsız olur ve iman kabul etmez. Bazı Rahmâni,
Şeytâni ikisi karışık olur. Bunları her adam seçemediğinden kerâmet zannedip
korkusuz söyler, cümlesini Hakk'tan bilir. Ahlâkı değişir. Tez darılıp ve kendi
kendine güvenir. Hakk'ın rızasından çıkar. Kendini halka bildirmek için gizli
halini aşikâre çıkarır. Yani batınında olanı zâhire çıkarır. (kendi kendinin gizli hallerini överek
övünerek anlatır) Böylesine aldanmamalı. Bu da şeriat ile belli olur. (ölçüsü şeriattır) Buna göre düşmesinden
ve kendi hevâsına tâbi olup ihvânların muhabbetinden ayrılacak ve nefretlerini
kazanmaktan hazer ederek (kaçınarak) daima
Allah'a yalvarıp şer-i şeriften ayrılmaktan havf etmektir. (şeriattan ayrılmaktan korkmaktır.)
6) İhvân'a Recâ:
Yani yalvarmaktır. Kendi
cümle mü'minleri sevip, tevâzu (gönül
enginliği) gösterip, iyilik eyleyip (ihvanların)
dualarını almak için recâ edip (yalvarıp)
Cenab-ı Hakk'a beni kulların salihler (iyiler)
zümresine dahil et ve onlara beni sevdir diye yalvarıp ve onlara dua ederek
ve geçmişlerin ruhlarına Kur'an vesaire ile hediye, dualarını ve himmetlerini (manevi yardımlarını) almada gayret
eyler. Bilakis nefretlerinden havf edip (korkup)
recâ etmektir. (Allah'a
yalvarmaktır). Cenabı Hakk'a ve Resûlullah'a, Pirlere ve Şeyhine kalbini
rapt edip (bağlayıp) feyzi ve himmet
talebinden (isteğinden) hiç bir vakit
münfekk (ayrılmamak) olmamak ve
yalvarmaktır. İnsan beynel havf ve recâ da olmalıdır. (Yani havf ile reca arasında olmalıdır.)
Hadîs-i Şerîfte:
“Hikmetin başı Allah'tan
korkmak ve ilmin başı sabır ve kanaattır.”
Hadîs-i Şerif:
“Kanaat tükenmez bir
hazinedir.” (Berika, Cild 3, Sayfa: 131) Muhtar'ül-Ehadisin Nebeviyye, Hadîs
No: 779)
Hadîs-i Şerif:
“Şefkat: Cenab-ı Hakk'ın
esmalarındandır.” Bunlar hep hadîs ve âyettir. Allah'a yalvarmak
ibadetin nâfi'dir Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor:
(Sure-i Mü'min,
Ayet 60)
“Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua ediniz, sizin için icabet edeyim.... İla
Ahir.”
Yani"Siz
bana yalvarın, bende icabet edeyim."
Hadîs-i Kudsi:
Bir adam abdesti bozulsa abdest almazsa ve iki rekat şükür vudû (namazı) kılmasa ve kılıp dua etmese o
adam bana eziyet veriyor diye Hakk Teâlâ Hadîs-i Kudsîde buyuruyor. (Bana) Dua edip ben de kabul etmezsem
ben de onu incitmiş olurum.
“Bir insan gece kalkarsa abdest alıp namaz kılmazsa, beni incitmiş
olur.” Yani muhakkak muradını veririm. Fakat bazılarının muradını zahirde
vermez. Öyle bilmelidir ki (dünyada
vermediği) onun hakkında o hayırlıdır. Yine muradını bir başka türlü ve
ahirette ecrini (sevabını) muhakkak
verecektir. Öyle ise her namazların
sonunda ve her zamanda ellerini cihet-i rahmet olan semaya kaldırıp ve kime
tuttuğunu bilerek, canı gönülden huzur ile Cenab-ı Hakk'ın rahmet deryasının bî nihayet (nihayetsiz) olduğunu ve kendinin çok
günahkâr olduğunu bilip ve cümle ihtiyaçlarını Allah'u Teâlâ'ya arzetmektir.
Çok kimseler namaz kılarlar vesair ibadette bulunur, duaya gelince ihmâl eder. (yapmaz) Halbuki yalvarmak ibadetin mührüdür,
imzasıdır. Bir kimse mektup yazıp, altına imzasını vaz etmese nice olur, onun
gibidir. Bir adam bir padişaha az nesne (bir
şey) hediye etse, çok yalvarsa ve biri de çok hediye etse az yalvarsa
veyahut hiç yalvarmasa bunun hangisi makbuldür. Az verip çok yalvaran
makbüldür. Halbuki o padişah bunların hediyelerine muhtaç değildir. Hangisi çok
recâ ederse ve ihtiyacını çok gösterirse ona göre çok ihsan eder. Cenab-ı
Hakk'ta kulun ibadetine muhtac değildir. Kul ona muhtactır. Kulun çok ihtiyaç
gösterip husulü ile yalvarmasını ister. İbadetine güvenip Reca'yı noksan yapar.
İblîs vesair âbidlerin hâlları malumdur. İblis ve bazı ibadet edenler Allah'u
Teâlâ'ya çok ibadet yaptı, yalvarmadı. Helâk oldu.
Kendini hakir, (hor, kabahatli)
nefsini zâlim gören Adem (Aleyhis-selâm) ve sair taliplerde çoktur. İşte bunu
böylece bilip Hakk'ın dergâhına yüzlerini sürüp her vakit yalvarıp günâhını
anmaktır.
Hadîs-i
Şerîf'te:
(Et tâibü minez zenbi kemen la zenbeleh) (Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No:
2306-2308; Müzekkî'n-Nüfus, Sayfa: 12; Muhtarü'l-Ehâdisin Nebeviyye, Hadîs No:
480.)
Yani Günahlarından sıdk ile tevbe eden, hiç günâh yapmamış gibidir.
Yukardan beri 36 şartlar her kimde tamam olmazsa süluk'u ilerleyemez ve
hem de tam itikâd etmiş olmaz. (Himmet ve saireden) Mahrum olmaya sebep
olur. Kitabın evvelinde denilmişti ki ilim üçtür. Biri kesbî, biri semî, biri
vehbîdir. Bunlara tamam meyli muhabbet bağlayıp çalışan her halde bunları
bulacaktır. Bu tarîkata en evvel lâzım olan devam, sebat (yılmamak) ve sabırdır.
Hadîs-i
Şerif'te buyuruyor:
(El iymânü
nisfani fe nisfü fis sabrı ve nisfü fiş şükrü)
Yani, “İman iki
parça olsa biri sabır biri şükürdür. ”
Yani kendi sülûkünde (çalışmasına)
devam eder. Nefsine her ne kadar zorluk gelirse şükür edip geri kalmamalı
sonunu hayır bilip gözlemeli (beklemeli).
Bu yolda her şey olur. Lakin (yalnız) Allah'a
itikad ederek.
(Sûre-i Talak, Ayet 3)
(...Ve men
yetevekkel Alallahi fe hüve hasbühu...)
Her hesabım Allah'a aittir diye ve hiç sakınmayarak devamından kalmamalı
ve (Rüyada, huzurda, Rabıtada, ilhamda)
hiç bir şeyi görüp anlayamazsa yine hakkımda bu hayırlıdır diye (Tarikata devamından) ayrılmamalıdır.
Sülûku her ne kadar uzarsa da ayağını
berk basıp sonunu gözlemeli (sağlam
basıp umutsuzluğa düşmemeli) ve kendisine vesvese geldikte onun def'ine (o vesvesenin gitmesine) çare arayıp
yine devamından geri kalmamalıdır. Sabır ise kendi halına ve başına gelen
felaket ve imtihanlara ve kalbin dolaşığına ve sülûkun (çalışmasının) uzamasına ve bir şey göremediğine asla (hiç) müteessir olmamalı, sabır edip
sonunu (beklemelidir) gözlemelidir.
Hâdis-i Şerif:
(Es Sabru miftahül fereç) (Muhtar'ül-Ehâdîsin Nebeviyye, Hadîs No: 839)
Yani
"Cümle kapanışların açılıp, selâmetleri sabırdır."
Cümle Enbiyâlar ve Evliyâlar bu yolda sabır ederek buldukları
anlaşılıyor. Cenab-ı Hakk'ın lütfu kahrı (nın
iptilasının, sıkıntısının) altındadır. Yani bir ikram edeceği vakit bir
zorluk (sıkıntı) gösterir, (verir) bunu da ancak sabır kilidi açar.
Bazı kimseler Cenab-ı Hakk'tan gelen belâya sabır eder ve katlanır. Sonunda
selâmet bulur.
Allah'u Teâlâ sevdiklerine
lütfundan, sevmediklerine gadabından belâ verir. Sevdiklerine derecesini
artırmak için kendini imtihan etmek
için, sevmediklerine kötü amelinin cezası öbür dünyada çekeceğini Allah'u Teâlâ
bu dünyada belâ çektirir. Günahını eritir, günahsız cennete gider. Sevdiğinden
verdiği belâ gelir, geçer. Sonunda müslümanlar, yanında kıymeti artar. Her iyi
belânın sonunda böyle olur. Müslümanlar başından büsbütün dağılır, gözden
düşer. Belâ kabir arkadaşı olsa onunla günahı eriyip cehennemden kurtulursa o
da iyidir. Ama belâ gelir, ölünceye kadar çeker, imansız gidip, ebedi cehennemden
çıkmazsa, işte o belâ Allah'u Teâlâ'nın tam kahrından verdiği belâdır. Allah
muhafaza etsin.
Bazıları da sabır edemez. Kendi aklı ile iş görür. Halbuki Allah'u Teâlâ kulundan (ibadetine) devam, sebat, sabır ister. Kâmil olanlara aklı ile iş görmek sezâ (iyi) değildir ve nedamettir. (pişmanlıktır) Şerîatı koyup halkın (milletin) korkusundan Hakk'ın korkusunu unutup halkın hâl ve gidişine kendini uydurmak pek (çok) büyük bir itikatsızlıktır.