Babam
Hacı Muhammed Hilmi Kutlubay Hazretlerinin, Babası Hacı Muhammed Bilâl-i Nâdir
Hazretlerinin yazdığı ve kendisine de çok sorulan aşağıdaki konuyu sağlığında
yazmıştı. Neşretme imkanı bulamadan dünyasını değişti. Bizde bu konunun aslı
Bilâl-i Nâdir Hazretlerine ait olduğu için kendi kitabına koymayı uygun bulduk.
PARA FAİZSİZ, TARLA İCARSIZ CAİZ MİDİR?
Bu
mevzû âlimler ile millet arasında çok tartışıldığından tam açıklamak istiyorum. Bunun açıklanması için bana çok
müracaatta bulundular. Bende video kasetlerimde, teyb kasetlerimde, yazmış
olduğum kitaplarda bunu açıkladım. Şimdi de açıklıyorum.
-
Parayı tarla sahibine verip onun tarlasını senin ekip, biçip, kaldırman ve
yemen senin paranı da o tarla sahibinin çalıştırıp, kazanıp, yeyip içmesi caiz
midir?
-
Caizdir. Sonunda onun parasını vadesi bitince verir, tarlanı alırsın. Çünkü
para ile ne zaman istesen tarla alırsın, tarlayı da ne zaman satsan para olur.
Para tarladır, tarla paradır. İkisi karşılıklı birbirinin işini gördüğü için
indallahta (Allah yanında) her ikisi içinde büyük sevap vardır.
Bir insan:
-
Benim tarlamı ek, biç mahsülünü kaldır ye helâl olsun, hiç bir şey istemiyorum
dese bu caiz midir?
-
O biri de benim param senin yanında kalsın, çalıştır. Sonunda paramı bana ver
derse bu da caizmidir?
-
Her ikiside caizdir. Ortada para yok, tarla var, caiz. Yine ortada para
var, tarla yok. karşılıklı anlaşma ile
bunun her ikiside caiz olur; ben sana şu kadar para vereceğim, şu kadar sene sende dursun. Karşılığında
senin tarlanı ben ekip, biçip yiyeceğim
sende parayı çalıştır derse niçin caiz olmasın? Çünkü ayrı ayrı caiz oluyor,
hele iki tarafın da menfaatine olursa niçin caiz olmasın? Olur.
Bir
fakirin çok sıkıldığını anlayıp, kendini kandırıp, fiyatından çok düşük para
verip, tarlasını ekip, ödünç verdiği paranın değerinden daha çok para kazanmak
olmaz.
Hadîs-i Şerif:
«Toprağı olan eksin, ekemezse onu müslüman
kardeşine versin. İcara vermesin şayet müslüman kardeşine vermezse yerini
tutsun, korusun.» (Ramuzu'l-Ehadis, Hadis No: 5484)
Yani
toprağı olan eksin, ekemezse müslüman kardeşine icarsız bir sene ek, biç
tarlamı geri ver, desin. Veya tarlayı ona ekip-biçme karşılığında ödünç para
alsın. Biri tarlayı, biri parayı çalıştırsın, icara vermesin. Bir
insanın kendi tarlası varsa, onu ekip biçmek için başka bir adamı sokmasın.
Eğer döğüş, kavga çıkar tarlasının başında ölürse cephede ölen şehid gibidir.
Ölürse şehid olunca kalırsa gazi gibidir, yani gazi gibi olması lâzımdır.
Hadîs-i Şerîf:
- “Malının üstünde ölen şehittir.” [Kütüb-i
Sitte, Cild 17, Hadis No: 6794; Sahih-i Müslim, Cild 1, Hadîs No: 226 (141), Sayfa: 188.]
Bu konuda Bilâl Babam buyurdu:
- Toprak Allahu Teâlâ'nındır, kimsenin
değildir. Şer'an tapulu tarlası da olsa, yedi sene hiç nizahsız ekip biçenin
zilliyeti tapuyu öldürür. İşte yukarda yazdığımız hadîse göre tarla icara
verilmez. Çünkü mülk Allahu Teâlâ'nındır. İcara verirse toprak kendinin olmuş
oluyor. Toprağa ağaç ekme, (dikme) ev yapma, su çıkarma duvar çevirme gibi,
kendinin öz emeği geçti ise o yüzden zilliyeti olmasa da sahibi sayılır. O
zilliyettir icara verebilir, aksi takdirde veremezsin.
Zilliyet; şer'an kanundan daha keskindir.
Toprak; niçin icara verilmesi caiz olmuyor? diye soranlara Bilâl Babam hem bu
hadîsi okudu, hem de caiz olacak olsa bir zengin köy ağası, derebeyi,
yüzbinlerce dönüm araziyi çevirir, sahiplenir. Topraksız fakirlere icara verir.
Ağanın arazisi çok, fakir icara aldığından kâr da etse zarar da etse, ağa
alacağını alıyor. Fakir de arada eziliyor. Hele mahsul batarsa hiç altından
kalkamıyor. Onun için ortak olabilmesi lâzımsa muhakkak sûrette toprağa yapılan
masrafa her ikisi de ortak olması lhazımdır. Tohum, gübre gibi para gerektiren şeyler ağadan, ekme, biçme, ilaçlama,
işçilikle ve emekle olacaklar, fakirden olup ortak olurlarsa caizdir. Ancak
ortağa verecek doğru, dürüst bir adam bulamaz veya tarla bölüşülmez nizah,
fesat çıkar veya işlerinde yarıya verip ortak olmayı becerecek bir adam
olmazsa, yetim, fakir, aklı yetmeyen deli vs.. gibi olur. Yahutta sahibi çok uzak yerde olur, yapmasına
imkân yoksa, böyle zaruret karşısında verilir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem):
«Zaruret zamanında yapılması mahzurlu olan
şeyler yapılır.» (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 525) Yani imkansız kaldığın
zamanlarda yapılması caiz olmayan, yasak olan bazı şeyler yapılır.
Şerîat akılla ölçülmez. Şerîat vicdandan
şaşmaz. Tarla paradır. Para tarladır. Parayı ödünç verir, tarlayı eker, biçer,
mahsulünü kaldırır, tarlasını teslim eder. Verdiği parasını alır. Bir tarla sahibi, bir adama “hiç para
vermeden bu tarlayı hayrıma ek, biç ve
tarlamı bana teslim et” derse caizdir. Para sahibinin hiç tarla işi olmazsa, bu
para sende bir sene ödünç kalsın, paramı sonra ver derse, o da caizdir. Çok
büyük sevaptır. Ayrı ayrı olunca caiz oluyor. Sevap oluyor da ikisi karşılıklı
birbirine verince neden caiz olmasın? Para sahibi tarladan, tarla sahibi
paradan yararlanıyor. Arada zarar eden yok. Böyle olursa caizdir.
Açığa Para Verme Ve Avans Caiz midir?
Vaktiyle
Babamın verdiği fetvalara itiraz eden bir hoca Babamla tarla avansı ve açığa
para alma hakkında başka bir köyde bir ev tayin edip o evde uzun boylu
tartışıyorlar. Babam, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in at alıp
satmasını, İmam-ı Azam'ın, İmam-ı Yusuf ve İmam-ı Muhammed'in kavillerini
sözlerini ve kitaplarını delilleri ile söylüyor. Hoca hiç bir delile dayanmadan
hepsine itiraz ediyor. Daha sonra:
-
Bilâl Hoca şu şu sözleri söylüyor. Bu sözleri söyleyen Kızılbaştan kötü değil
mi? diye Gaziantep müftüsüne mektup yazıyor. Mektubu babama kadar getirdiler.
Babam sinirlendi. Hocaya, ikaz yollu sert bir dille aşağıdaki mektubu yazdı. Bu
sûretle Bilâl Babam aynı görüşte olan diğer hocalara da cevap veriyor. Mektup
aynen şöyledir:
(El cildis-sani minel Mevkufat Hazâ Kitabül Fetva)
Bu Mevkufat Kitabının 2. cildidir ve fetva
kitabıdır. Dinimizin temelidir. İnanmayanlar Yahudidir.
(Kitab'ül Büyu); Burası alışveriş yani alım
satım'ı söyler. Ayet-i Kerime:
(Ve
Ehallallahül bey'a ve harramer-ribâ)
“Allahu Tealâ
alış verişi helâl eyledi, faizi haram eyledi.” (Sûre-i Bakara, Ayet 275;
Dürret'ül-Vaizin, Cild 1, Sayfa: 138) diye buyurdu. Yahudiler alış verişde
faizdir deyince bu ayet geldi. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi vesellem):
(Ya ma'şet
tüccar innel bey'a yehderahullahi vel halef ve şub'uhu bis sadakati)
"Ey
tüccarlar! Alış-verişe devam ediniz. (Şeytan
alışverişinizde) Oyun ve yeminleri size söylemeye mecbur gibi görünür,
sakınınız ve sadakaya devam ediniz. Alım satım (bahşire) helâldir diye buyurmuştur. (Kitabü'l-Murabihatü
vet-Tevliyeti 2. Cild sayfa 28'de)
Alış-veriş üç
türlüdür:
Biri: Murabaha:
kâr ile satmaktır.
İkincisi: Vet tevliye; aldığın pahaya satmaktır.
Üçünçüsü: Noksanına satmaktır. Üçü de caizdir, helâldır.
Açığa para
vermeyi ve almayı inkâr eden hoca, ben sana İmam-ı Azam'la Peygamberimiz
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in Hadîs-i ile ve Ayetle yazıyorum. Sen buna
inanmadığın için Yahudiden daha kötüsün. Bak şimdi Musannif Rahmetullahi aleyhi
İmam-ı Azam, İmam-ı Yusuf ve İmam-ı Muhammed'in sözleri (Sayfa 29'da):
(Ve men işterâ
şey'en bi aşreti febahu bi hamseti aşer sümme şirahu sâniyen bi aşereti
yurâbihu alâ hamsetin)
“Bir kimse ki
bir şeyi on dirheme alsa, onbeşe satarım dese,
on beşe satsa, tekrar onbeşe sattığını geriye on dirheme alsa, yine geri
satacak olsa bana onbeş dirheme mal oldu desin, amma daha ziyadeye satmasın,
ona aldığını onbeşe satsın, daha ziyadeye satmasın.”
(Ve inşirahu
sâniyen bi hamseti aşer lâ yurabihu)
“Ona alıp onbeşe
sattığını tekrar on beşe aldıysa yine onbeşe satsın.” Bu İmam-ı Azam Ebû Hanife
(Rahmetullahi)'nin sözüdür. Bak dikkat ediniz. On liralık malı onbeş liraya
sattırıyor, geri onbeş liraya satılanı on liraya aldırıyor. Senin açık dediğin
de bundan ileri gitmiyor.
Açık dediği bir malı ilerde fazla fiyata
satın almak, satmak şimdi buna vade deniyor. Bu faiz değildir. Buna kâr haddi
denir. Faiz olabilmesi için cinsi cinsine olması ve ondan kâr alması lâzımdır.
Belirli bir para verdi, fazla para aldı. On ton pamuk verdi, onüç, onbeş ton
pamuk aldı. On ton buğday verdi, onüç, onbeş ton buğday aldı. İşte bu ve bu
gibiler vadeli de, vadesiz de olsa haramdır. Aldığı ayrı, sattığı ayrı para
verdi, vadeli buğday aldı. Üstüne fark koydu, buğday verdi. Yerine pamuk aldı,
vade koydu, Bu gibiler helâldır. Çünkü bir adam pazara gidiyor, iki tane koyun
alıyor. Diyelim ki koyunun birini yirmi beş milyona aldı yirmi milyona sattı. O
birini de yirmibeş milyona aldı otuzbeş milyona sattı. Aynı gün aynı saatte bu
alıp sattığı caiz oluyor. Üç ay, beş ay vade ile sattığı niçin caiz olmasın?
Kesinlikle faiz ayrı, alışveriş ayrıdır. Bu iddiada olanlar faizi, alışverişi
duymuşlar. Fakat hangisinin faiz, hangisinin alışveriş olduğunu bilemiyorlar.
İki tarafda kâr ediyor. Ortada zarar eden yok. Bunun hepsi caizdir, helâldır.
Ancak cinsi cinsine olmasın. Para veriyor buğday, arpa vs.. alıyor kâr ediyor.
O biri de vade farkından kâr ediyor. Ortada zarar eden yok. Niçin caiz olmasın,
ama kâr zararın ötesindedir derler. Bu sefer aldı zarar etti. O birinde aldı,
kâr etti. Her ikisi de caizdir. Cinsi cinsine olursa üstüne
ondan kâr verirse faizdir. On ton buğday verdi, onbeş ton buğday aldı, satan
karlı, alan zararlı. Bunun kârı belli değişmez. Onun zararı belli yine
değişmez. İşte bunlar haramdır. Parayla. buğday, arpa vs.. alırsa o vade
zamanına kadar daha mı fazla yükselecek, yoksa aşağıya mı düşecek, belli değil.
İşte buna bahşire (alış veriş) derler.
Allahu Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de faizi haram etti. Bahşire yani alış
verişi helâl etti. (Sure-i Bakara, Ayet 275)
İmam-ı
Azam'ın yukarda yazdığımız (kavli) açıklamasına göre;
Biri bir buçuğa satmak geri bir buçukluğu bire
almak, yirmi liralık malı otuza satmak ve otuz liralık malı yirmiye almak caiz
ve helâl olduğu meydana çıktı. Hoca senin; “yüzde on (% 10)'dan fazla kâr helâl
değildir” dediğin nerede kaldı. Aklen şeriat kesmek Yahudiliktir. Sen, kitaba
inanmıyorsun, kanunu tanımıyorsun. Kitapta: Başağında (yani sapında) buğday
aynı yukarıdaki paha ile satmayı emrediyor.
(Ve ye'cüzü biül berri fî sünbülühi in yüsîü bi
gayri cinsihi)
“Buğdayı sünbülünde, başağında satmak caizdir.”
(Fetavâyı Hindiyye, Cild 5, Sayfa: 368; Kitabü'l Asl'da zikretmiştir.) “Cinsi cinsine değilse caizdir, helâldir.”
Hoca sen diyorsun ki, avans helâl değildir
diyorsun. Bir kimseye gardullah (Allahu Teâlâ için) borç veren kimse, o (borç
verdiği) kimse ile ortaklık yapmasın, diyorsun. Faiz neresi? O adam gardullah (hiç bir karşılık gözetmeksizin) borca para veriyor. İndallah sevap kazanıyor.
Faiz almıyor. Ayet-i Kerime şöyle:
(İn tügridüllahe garden hasenen yudâifhü Leküm....)
“Eğer sıkılmış olanlara gardullah borç verirseniz,
malınızı arttırırım ve yardımınızdan dolayı sizi af ederim.” (Sûre-i Teğabün,
Ayet 17) buyuruyor.
Zaten ortaklık tohum verip masrafı da ortak olunca
helâldir. Para verince neden haram olsun. Hoca senin maksadın fukaraları
veya bunalmış zenginleri boğmaktır. Asayişi âlemi bozmaktır. Sen açığa para
vermeyin, bankadan para almayın dersin, sen de bir fakir acından ölse, kapına
gelse, canı çıksa, Allah için «Gardullah» borç vermezsin. Fukaralar ölsün mü?
Bir asker cephede aç kalsa, ölüm tehlikesi
ile başbaşa kalsa, insan ve domuz eti hariç, her hayvanın etini yiyebilir. O
fakir evinde, cephede aç kalan asker gibiyse sene boyu evine etli, tatlı bir
şey girmez, zorla geçinir. Onun bankadan para alma, yeme imkânı varken
yasaklarsın, sana gelince cephede aç kaldın mecburen yedin. Ona gelince ölse de
yiyemez dersin.
İnsafsız,
merhametsiz, yahudi yürekli herif, Allah'tan kork. Senin gibi komünist bir müftü derlerdi. Bir müftü
vardı. Aynı senin söylediklerini söylerdi.
Bilal
Hoca müftülere kominist diyor diyeceklere o müftüye neden kominist müftü
denildiğini, bunun millette aksi tesir uyandırıp yanlış anlaşılmaması için
aşağıdaki açıklamayı yapıyorum.
O
müftünün bir vaazını duyan kişi şöyle anlattı:
-
Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) harpten geldi. Harpten geldiğimizi
millet duysun. Hanımlarınızın yanındaki olan yabancı erkekler kaçsın, eve öyle
varalım dedi, der.
Yine
bir vaazında Peygamberimiz kadınlarını yanına alır, parka gider, onlarla
beraber parkta eğlenirlerdi der ve daha caiz olmayan bazı şeyleri sayar.
Bunları Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) parkta aileleri ile beraber
otururlarken yapardı deyince cemaat müftüyü öldürmek için üzerine hücum
ederler. Müftü caminin penceresinden kaçar. Ondan sonra halk o müftüye kominist
müftü dediler. Bu mektubun yazıldığı zamanlarda bunu herkes bildiğinden babam
sadece kominist müftü derler, bir müftü vardı. O da senin gibiydi diye
söylüyor. Yoksa Bilâl Babam hakiki alimler, müftüler, vaazlar, hocalar hakkında
Ayetlerle hadîslerle çok güzel yönlerini anlatıyor. Bilâl Babam buyurdu, Ben
kötü âlimlerin cehennemlik olduğuna dair hadîsleri topladım, yazıyorum. Bana
hoca, dîn ve müftü düşmanı? sadece tarikatı söylüyor diyenlere karşı şu
yazıyı yazıp dağıttı.
-
Halkımız her türlü dîn-i bilgilerini hakîki zahir âlimler, müftüler, hocalar ve
vaazlar'dan öğreniyor. Ölünce cenazesini onlar kaldırıyor. Onların iyilerine
can feda. Allah'ım onların iyilerini çoğaltsın, artırsın. Sözlerine kendilerine
nusret versin. Bizim söylemek istediğimiz sapkın vaazlaradır. Bu tür müftü ve
hocalara değildir, derdi.
Maraş müftüsüne bir zamanlar gitmişler:
- Komünist müftü, açığa, avansa haram diyor. Sen
ne dersin? demişler. Maraş müftüsü:
- Fukaralar acından ölsünler mi? demiş. Allah'tan
korkanlar böyle derler. Çünkü alış-veriş sultan pazarıdır ki, bir kadının
nikahı gibi sağlamdır. Tarafların rızası ile olan bahşire bozulmaz. Sana dedim
ki:
Mevahib-i Ledünniyye Kitabında:
Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) bir at
satın almış. Eve geldikten sonra at sahibi gelmiş:
- Benim atım daha ziyade edermiş, benden ucuza
almışsın. Atımı ver, paranı al, demiştir. Efendimiz:
- Ben senden sultan pazarında pazarlık ettim,
aldım. Geri vermem, deyince adam mahkemeye gitmiş. Hakim, Efendimize:
- Nasıl aldın?
- Pazarlık ile aldım, dedi.
- Şahidin var mı? deyince:
- Evet. Sahabiden bir zat için Hakim:
- Bunu iki şahit yerine kabul ederim, diye
buyurdu. Şahit dinlendi. Efendimiz kazandı. Atı da vermedi.
Anlışılıyor
ki, İslâmdan uzak olan kimsenin şer'an şahitliği caiz olmadığı gibi, tam takva
ehl-i olup itimad edilen bir kimsenin iki şahit yerine şahitliğinin kabul
olabileceğine de delildir.
Hoca sen ne Resûlullah'ın işlerine, ne de kitaba inanıyorsun.
Allah'ın kitabına inanmayanın yeri cehennemdir.
Sen diyorsun:
- Kadınlar elini öpüyor ve kendini methediyorsun.
Kızılbaştan kötü değil mi? diyorsun. Bunlara cevap vereceğim İnşallahu Teâlâ:
- Dinimizde doktora gitmek caiz değil mi? Doktorlar kadınların her yerine el
vuruyor. Doktorlar müslüman değil mi? Bir müslüman doktorun o kadının hayatını
kurtarması senin ibadetinin hepsine bedeldir. Onun gibi benim yanıma her gün
yüzlerce hasta geliyor. Kimisi felç olmuş, eli ayağı tutmuyor. Kiminin çocuklarının
kuşaktan aşağısı tutmuyor. Bunlar iyi olup gidiyor. Kimisi deli olmuş,
saralılar geliyor. Artık deli deyince bellidir ki neler yapıyor. Üç gün, beş
gün burada bizim evimizde kalıyor. Bizim evde para isteme yok, beleş (bedava)
kalabildiği kadar kalıyor. Yüzlerce kadın, erkek iyi oluyor. Doktorların ümit
kestikleri bizim evde iyi olup gidiyor. Bunu senin gibi körler göremiyorlar.
Kadınlar elini öpüyor dersin, sadece onu görürsün. Allahu Teâlâ'ya yüz binlerce
şükürler olsun ki, ümmet-i Muhammed faydalanıyor. Allahu Teâlâ'ya hamd'ü
senâlar olsun. Ben de bir büyük doktorum. Senin gözün kör de göremiyorsun. Bu
sözü sana karşı söylüyorum. Çünkü bana karşı çok burnunu kaldırıyor,
“Kızılbaştan” kötü değil mi diyorsun. Kızılbaştan kötüsün ki, Hakk sözü, Kitab'ı,
Ayeti, Hadîsi kabul etmeyip kendini büyük görüyorsun.
Allahu
Teâlâ bizim okumamızdan bizden razı olmasa, bu okumamıza şifayı vermez.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in okuyup iyi ettiği hastalar
sayılamayacak kadar çoktur. Bunlardan bazılarının yazıldığı kitab ve hadîs
numaraları:
[Râmûz'ul-Ehâdis,
Hadîs No: 82; Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 9, Hadîs No: 3501; 3512-3514; 3521,
3527, 3529, 3549; Muhtar'ül-Ehâdisin Nebeviyye, Hadîs No: 157, Sayfa: 143;
Sahih-i Müslîm, Cild 7, Hadîs No: 54 (2194), Sayfa: 48; Sünen-i Tirmizi, Cild
3, Hadîs No: 2142, 2165; Şevahidü'n-Nübüvve. Sayfa: 114-115]
Kitabımızda
fazla yer alacağı için yazamadığımız daha pek çok hadîs-i şerifler vardır.
Allahu
Teâlâ kesin olarak bir şeyi bilerek mi yapar? bilmeyerek mi yapar? Allahu Teâlâ
bilip yaptığına göre bizim okumamıza bu şifayı veren Allahu Teâlâ'dır. Kur'an-ı
Kerim'de:
«Biz
Kur'an-ı Kerim'i mü'minlere şifa ve rahmet olarak indirdik» buyuruyor. (Sure-i
İsra, Ayet 82) Siz gerçek âlimseniz, sizin okumanızda bu şifa niçin yok? Bizi
yanlış görüyorsanız Allahu Teâlâ sizin okumanıza değil, bizim okumamıza bu
şifayı niçin veriyor.
İşte ben de Peygamber Efendimiz'in şu Hadîs-i
Şerîfi mucibince sana söyledim.
Hadîs-i Şerif:
Kebbirû alâ men
kebbere aleyküm.
Yani; “Size
kibirlilik edenlere karşı siz de kibirlilik ediniz.” (Mârifetnâme, s. 1090)
Eşşeğe eşşek
demeyince eşşekliğini bilmez. Ben kitaptan yazdım. Kitapta olmayanlar halkın
kabul edip güzel, münasip gördüğü şeylerdir. Halkın hoş gördüğünü Allahu Teâlâ
da hoş görür.
Hadîs-i Şerif:
(Mâre ahul
mü'minûne hasen fe hüve indallahi hasen)
“Mü'minler
tarafından güzel görülen şey Allah yanında da güzeldir.» (500 Hadîsi Şerif,
Hadîs No: 357.)
Halkın asayişini, yaşayışını, menfaatini
düşünmek Allahu Teâlâ'ya sevilmektir. Halka zorluk gösteren âlim zalimdir. Alim
değildir.
Sen sözlerinle, fetvanla hem caiz olarak iş
yapıp, zenginleri çevirecek, hem de zengin olup şer'an caiz olarak işini
gördürecekleri fakirleri men ediyorsun. Dînimizde asayişi âlem denilen bir şey
var. Halkın asayişini, yaşantısını geçimini zorlaştırmak bu iyi değildir.
Peygamber
Efendimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Hadîs-i Şerîfte buyuruyor:
(El halgu
küllühüm ayalullahi teâlâ efdaluhüm fema yenfauhum li ayalihi)
Yani; “Halkın
hepsi Allah'ın ayalidir. Onların Allah yanında en sevgili olanları en hayırlı
ve o halka en menfaatli olanlarıdır.” (Berîka, Cild 2, Sayfa: 294)
Elhamdülillah bizde de hem dîn-i bakımdan,
hem de sıhhat bakımından, zor durumda olanlar kurtuluyor. Halka da menfeatli
oluyoruz.
Onlara güçlük
gösteren hocalara; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) diyor ki:
(Yessiru vela
tuassiru ve beşşirû velâ tüneffirû ve tetâvea vela tahtelifâ....)
Yani; “Kolaylık
gösteriniz. Allah'ın kullarına zorluk göstermeyiniz. Müjdeleyici olun,
korkutucu olmayın, heveslendirici olun nefret ettirici olmayınız. Birbirinizle
iyi geçinin ihtilafa düşmeyin.” (Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 6318-6319; 500
Hadîs-i Şerif, Hadîs No: 271, Muhtar'ül-Ehadîsin Nebeviyye, Hadîs No: 1391,
Sayfa: 641)
Sadega
Resûlullah ve sadega Habîbullah.
Ves-selâmü alâ
menittebeal Hüdâ. (Sure-i Taha, ayet 47)
(Bilâl Babamın hocaya yazdığı mektup burada sona erdi.)
Mektubtaki at alıp satma mevzusu:
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) o
ata, o paraya kıyamayıp veremediğinden veya dönmediğinden değil, ben atın
bahşiresinden dönersem, bu ümmetime sünnet kalır der, yapılan pazarlıktan ve
bahşireden herkes döner diye düşündü. Onun için dönmedi. Kesinlikle pazarlıktan
dönülmesin. Ata sözü:
Öl söz verme, öl sözünden dönme derler.
İkinci: Tam güvenilir zat olursa, iki şahit
yerine kabul edilirmiş. Bu hususta Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) hiç şahitsiz
yaptığı mahkemede şahid gösterenleri ve şahitleri cezalandırdı. Sanığı serbest
bıraktı. Mesele şöyle:
Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) zina
suçundan bir kadını mahkeme yaptı. Zina yaptı diye şahitler dinlendi, kadına
recm cezası verildi. Gırtlağına kadar toprağa gömülüp taşla vurulup
öldürülecekti. Bunu götürürlerken Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) evinin
penceresinden baktı; mahkemeyi yanlış yaptınız. Kadın şuçsuz, şahitler suçlu,
ben yeniden mahkeme yapacağım dedi.
Tekrar mahkeme kuruldu. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) bu kadının
çocukluğunu, hayatını çok iyi bilenlerden üç kişiyi mahkemeye aldı. Bu kadın
Hindistanda filan aşirette, filan kabileden, anasının adı şu, babasının adı şu,
felan yaylalıkta, filan gün dünyaya geldi. Onlar:
- Evet aynen öyle. Yirmibeş yaşındaki
kadının her sene başından geçen olayları saymaya başladı. Bunlar evet çok doğru
dediler.
- Buraya kadar söylediklerimin hepsi doğru mu?
Onlar:
- Evet dediler. Öyle ise zina meselesine
gelince zinayı felan adam felan kadınla yaptı. Onların bir kaç şahidi var,
benim yirmibeş şahidim var, dedi. Onları çağırdılar, inceledi. Onların zina
suçunu şahidleri ile beraber meydana çıkardı.
Bu kadın berat etti. Bu kadının yerine onları recm ettiler. O zaman Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) şöyle
buyurdu:
«Levlâ Ali fehelekel numan»
(Hazreti
Ömer'in bir adı da Numandır.) Eğer Ali olmasa Numan helâke gittiydi, katil
olduydu dedi. (Berika, Cild 2, Sayfa: 91)
Yani
Ali olmasa ben helâke gitti idim. Sözümüz Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in mahkemesinde Hakim; doğru büyük zattan bir şahidi, iki şahid
yerine kabul ediyor. Ama Hazreti Ali hiç şahidsiz mahkeme yapıyor. Suçlu
görünen suçsuzu berat, suçsuz görünen suçluyu cezalandırıyor. Buna
ne Hazreti Ömer ne de ashabtan hiç birisi itiraz edemiyor. Eğer bu Hazreti
Ali'nin yaptığı gibi olursa şahitsizde mahkeme olurmuş.
Hazreti
Ömer'e felan Kadı (Hakim) şahidsiz mahkeme yapıyor dediler.
Hazreti
Ömer (Radiyallahu anhu) tebdil kıyafet olup halktan normal bir adammış gibi o Kadı'nın (Hakim'in)
bulunduğu şehre giderken yolda bir kör:
-
Nereye gidiyorsun ? diye sordu.
-
Kûfeye.
-
Nerelisin?
-
Medine'liyim.
-
İsmin ne?
-
Abdullah. Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) körü ata bindiriyor. Kendi iniyor.
Şehre gelince attan in deyince kör bağırıyor.
-
Atı benim elimden zorla alıyor . Halk yanına koşuyor, kör ata binince Hazreti
Ömer'den atın rengini, yaşını, cinsini sormuş. Şimdi de kör halka:
-
At benim yaşı şu, rengi şu, cinsi şu ben
körüm dedi. At benim olmasaydı kör olduğum halde bunları nerden bilirim dedi.
Mahkemeye gittiler. Şahitsiz mahkeme yapan hakim Hazreti Ömer ile körü içeri
aldı. Köre sordu:
-
Sen nereden geliyorsun? Kör, uzak bir yer söyledi.
-
Oradan beri bu ata binip mi geliyorsun?
Kör:
-
Evet, Hazreti Ömer'e sordu:
-
Sözü doğru mudur? Hazreti Ömer:
-
Bu şehrin yakınında bindi dedi. Hazreti Ömer'e sordu:
-
Sen nereden geliyorsun?
-
Medine'den geliyorum.
-
Öyle ise uzun boylu ata binen kimsenin bacaklarının arası kızarır, tüyleride
yatar. İkinizde kilotlarınızı çıkarın, çıkarttılar. Hazreti Ömer'in
bacaklarının arası kızarmış, tüyleri yatkın. Körün ki kızarmamış dimdik
duruyor. Hakim körü hapse attı, atı Hazreti Ömer'e verdi ve Hazreti Ömer'i serbest
bıraktı. Hazreti Ömer kimliğini açıkladı.
-
Ben seni mahkeme yapmaya geliyordum. Şahitsiz mahkemeni kabul ediyorum. Çok
güzel, eğer mahkemen ters çıksaydı, seni cezalandıracaktım dedi.
Başka
bir hakim Osmanlı devleti zamanında bir ata iki kişi sahib çıkıyor. Biri köylü,
diğeri şehirli ikisininde şahidi var. Hakim şahidleri hiç dinlemiyor. Atı hakim
alıyor. Hakim ata akşam sabah yemini vermiyor, suda vermiyor. Atı bir yere
bağlıyor adamın birisini bir tarafa o birini de başka bir tarafa aksi istikamete
durduruyor. Çünkü at her zaman yemini, suyunu verdiği adama bakacak. At
birisine bakıyor, o birine bakmıyor. Atın baktığı adama atı veriyor, o birini
de cezalandırıyor. Şahidlerin hangisi yanlış, hangisi doğru bunları bilmek için
zaman harcayacak hiç şahid dinlemeden en kısa yoldan atın kimin olduğunu bilip
veriyor.