NADİRİLER - Zuhuratiyeyi Geylaniye

ZUHURATİYEY’İ   GEYLANİYE 

 

 

Yedi nefis mertebesi vardır. Emmare, levvame, mülhime, mutmainne, raziye, marziye ve safiyye  yedidir. Mutmainne sıfatı dikkat et. Kemâl ne ile olur imiş bak. Yukarıda kapıları açan dediğim yedi anahtar mutmainnedir.

Birinci derece Nefs-i Emmaredir:

Sahibinin havasına tabi eden budur.

 

(Sure-i Casiye, Ayet 23)

«Kendi havasını ilah edenler» demektir.

İkinci Levvamedir:

 

(Sure-i Kıyame, Ayet 2)

«Kendi kendine levm eder. Ey nefis beni azdırdın der.» Tövbe eder, geri bozar. Gene tövbe eder, imanı kurtarırsa ne alâ.

Üçüncü Mülhimedir: Haktan ilham kapısı açılan nefistir. İbadet bunda oturaklaşır. Aşk, muhabbet bundadır. Buraya kadar dünyalık ziyan etmez, sonra eder.

Dördüncü Mutmainnedir: Hakk'ın sırları ve tecellileri bundadır. Kalp  Hakk'a mutmain olur. Nişanı hakk'a tevekküldür. Dünyadan elini çekmektir ve hiç bir vazifesi olmaz.

 

(Sure-i Fecir, Ayet 27-30)

“Ey Mutmain olan nefs!

Rabb'ine dönüver, sen razı. O da senden razı olarak.

Artık kullarımın arasına gir.

Ve cennetime giriver.”

 

Dünyadan elini çekmek:

a- Kendinin çalışan evladı iş yeri var. Kendi tamamen dünyadan elini çeker. Kendini Allah tarafına ibadete verir.

b- Kendi çalışmaya mecbur kalır, çalışır, daima kendini dünyada garib sayar. Nefis, zalim beni azdırıyor der. Ne kadar dünya işine çalışsa dünyanın sevgisi kalbine girmez. Allah sevgisi, dîn, diyanet sevgisi, ahireti düşünme, ölümü düşünme, bir an olsun kalbinden çıkmaz. Kendini dünyada daima garib sayar. dünyanın hepsi kendinin olsa, dünyada hiç bir şeyi olmasa, kendi için fark etmez. Sevinirse ahiret için sevinir. Sıkılırsa ahiret için sıkılır.

 

Beşinci, Altıncı, Yedinci derece: Raziye, Marziye, Safiye:

Böyle üç daha var demişler. Bize ziyade bilinmesi lâzım olan bu dörde kadar olandır. Sonra bu üçü belâ makamıdır. Belâ çekmeden bunlar geçilmezler. Embiyalar, evliyalar makamıdır. İşte bu dünyaya gelmekten murad bu makamlara varmaktır.

Hoca Efendi bunların hangisinde olduğundan haberin yoktur. Tarikatı ne bilirsin ve neden inkâr edersin?

İnsan tarikata girmeden bu menzilleri bu makamları bulmanın imkanı yoktur. Emmare ehlide müslümandır.  Fakat aradaki farka bak. Nefsi Emmare'nin sıfatları yedidir. Her kimde var ise cehenneme götürür.

 

KÖTÜ AHLAKLAR YEDİDİR:

 

1- Kibir: Allah düşmanıdır.

2- Ucub: Ameli yakar, mahfeder.

3- Riya: Allah düşmanıdır.

4- Bahil

5- Hased

6- Gadab: Hepsinin başı dünyayı sevmek.

7- Mala, mülke meyletmek.

 

Hadîs-i Şerif:

«Dünya sevgisi bütün hataların başıdır.» (Kütüb-i Sitte, Cild 15, Hadis No: 5373)

 

(Sure-i Yusuf, Ayet 53)

«Şüphe yok ki nefis fenalıkla pek ziyade emredicidir.»

 

Her kimde bu saydığımız yedi sıfatın birisi bulunsa o sıfat onu cehenneme çeker, vesselam. Velhasıl bu yedi sıfat hakkında kati surette kesin ayetler, Hadîs-i şerifer vardır. Her kim bu yedi sıfatın birinde bulunsa, o sıfatı terk etmeden ölse cennete girmez. Allahu Teala'nın düşmanıdır. Bunların hepsinin başı ve belâsı dünya sevmek yüzünden gelir. Her ne kadar iyilik varsa, dünya malını terk etmektir. Her ne kadar kötülük gelir ise, dünya ya tamah etmekten gelir. Bir kimsenin malı olsa da, yanında hiç bir kıymeti olmaz ise, malı olmayan gibidir. Mal sevgisine aldanmaktır. Nice fakirler var ki kalbi gece-gündüz dünya malına sevgisine yer olmuştur. Nice zenginler var ki kalbinde dünya sevgisi zerre kadar yoktur. Dünyayı sevenin kim olduğu anlaşıldı. Her kim bu yedi sıfatları tutar ise dünyada iken cehenneme girer, cehennem kendisi olur, yüzü kararır, gölgelenir. Yedi cehnnemi bulur. “Hatem Allahu” sırrını alır.

İşte buraya kadar yazılanlar şunu bildirdi ki insan cenneti, cehennemi ne ile bulur imiş, cennetlik isem cennetliğim, cehennemlik isem cehennemliğim deyip kulak asmamak şeytan mezhebidir. Şeytanın öyle dediğini Kur'an haber veriyor. Bizim içimizde müslümanların bir çoğunu bu itikat, yoldan çıkarmıştır. Kur'an öyle sıkı sıkı, tekrar tekrar, bağıra bağıra, diyor ki; her kim  bu dünyada çalışır nur kazanır ise, o nur kendini cennete götürür. Her kim çalışmaz, nur kazanmaz ise, onu kendi fiili nursuzluğa cehenneme götürür. Şimdi burada bu meseleyi biraz uzatmak faydalı olacağı muhakkak bellidir. Çünkü müslümanların bir çoğunda bilmezlik yüzünden, çok yanlışlıklar görülmektedir. Bizim amelde mezhebimiz İmam-ı Azam Ebu Hanife (Rahmetullahi aleyhi rahmeten vasiaten)'dir. İtikatta mezhebimiz ehl-i sünnet mezhebidir. Ehl-i sünnet mezhebinin imamı üçtür. Bizim amelde mezhebimiz İmam-ı Azam Ebû Hanife'dir. İtikatta imamımız İmam Ebu Mansur Maturididir. Diğeri de İmam-ı Mus'el Eş'ari'dir.  İmam-ı Ebu Mansur Maturidi'den:

 

(En'amili Şerif'te Sayfa: 86)

Ehli sünnet itikat ve hüküm ettiler ki kulun yaptıklarını hayır, şer, küfür cümlesini halk ve icad eden Allahu Teala'dır. Kul ancak kazanır, kesbeder yapar. İstediğini kuvvetini o işi tarafına tutup ve sarf eylediğinde Allahu Teala'nın halk ettiği, takdir eylediği işi yapar. O halk etmese kul yapamaz.

 

(Sure-i Zümer, Ayet 62)

«Allah her şeyin yaratıcısıdır.»

 

(Sure-i Nahl, Ayet 17)

“Şimdi yaratır olan zat, yaratamaz kimse gibimidir?»

 

(Sure-i Saffat, Ayet 96)

“Halbuki Allah sizi ve yaptığınız şeyi yaratmıştır.”

 

Bu ayetler ve bir çokları vardır ki kulların yaptığını halk eden Allahu Teala'dır. Buraya kadar Mutezile mezheblerinin kavli, fiilini, işini kendi yapar dediklerine cevabtır. Böyle demeleri batıldır. Akla ve nakle muhaliftir. Mütezile dediler ki:

 

Eğer kulun yaptığını halk eden Allahu Teala olsaydı, kafiri küfründen dolayı zemmetmek ve ona iman teklif etmek kaidesi olmaz idi. Çünkü kafirin küfrünü evvel halk edip sonra iman et deyip teklif etmekte ne mana var. Azab etmek azaba müstehak olmaklığın bir manası yoktur. Öyleyse ey ehl-i sünnet sizin Allahu Teala halk eder, dediğiniz batıldır, dediler.

 

Ehl-i sünnet cevab verdi:

 

Ey mutezile! dediğiniz o zaman sahih olur ki kul kendi iradesini kudretini bezel ile işe başlamadan evvel Allahu Teala halk etmiş olsaydı. Kul o işe iradesini istediğini kudretini sarf-ı bezel eyleyip işe başlar. Tamamen meyil ederse ondan sonra Allahu Teala o işi halk eder. Kul o işi işlemez ise, işlemesine cebir yoktur. Allahu Teala feyyazı mutlaktır ve cevâdü lâyeb haldir. Kul ne ister ise onu verir, kulun iradesine bakar, ne istiyor, onu verir ve halk eder.

 

(Sure-i Secde, Ayet 14)

“İşte yapar olduğunuz şeyler yüzünden ebedi azabı tadın denir.” Mü'minlere de cenneti gösterirler. Şimdi biz Cenab-ı Hakk'ın bildiğini Hakka bırakıp, Kur'an bize gece-gündüz Hakk'ı zikir, tesbih, tehlil ile secde, ibadet, taat ederseniz felah bulursunuz. Her şeylerden kurtulursunuz. Zerre kadar ameliniz kayıb olmaz, Hayır, şer ne işledi iseniz onu bulursunuz. Bana sevilmek ibadet, taatla, cennete iman, ibadet ve taatla girilir. Cehenneme girmek küfür ve asilikledir. Siz bana güveniniz, inanınız, ben sizi yargılayıcıyım, siz hemen benden korkunuz, bana sığınınız diyor. Çok vaatlar ediyor. Bizde buna tabi olmalıyız vesselam.

 

Ebu Cehil eline bir salkım üzüm alıp Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e dedi ki:

- Bu benim nasibim mi? değil mi? Her şeyi Allah nasib ederse olur diyorsunuz. Maksadı nasibin dese ayağının altına alıp çiğneyip ezecek, nasibin değil dese yiyecek. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

- Bunu Allah rızık olarak yaratmış, nasib olarak senin avucunun içine kadar getirmiş, sana bir irade-i cüziye vermiş. Onu neye sarf edersen, öyle yaparsın. O irade-i yemeye sarf edersen nasibindir. Tepelemeye sarf edersen nasibin değildir. Her şeyi Allah halk eder. Allah kulun niyetine göre yapar. İdam eder, icad eder. Yoku var eder, varı yok eder. Allah'ın yapacağı kulun niyetine göredir. Misal: Bir daktilo makinası tuşlarına sen basarsan benim hakkımda makine böyle yazdı demeye hakkın yok. Çünkü tuşa basıp yazdıran sensin. Bir doktora gidersin doktor hastalığına göre ilaç yazar. Doktor bana bunu yazdı demeye hakkın yok. Senin hastalığın o. İrade-i cüziyye daktilo gibidir. O daktilonun harflerine, tuşlarına vurmak irade-i cüziyyeyi kullanmaktır. İşte «Ma yef'alullahi mualleletün» dediği budur. Allah'ın yapacağı takdir, kulun illetine bağlıdır. Kulun niyetine bağlıdır.

 

Şu halde malum oldu ki Cenab-ı Hak Teala kulun isteğine göre halk eder fakat kader ikidir:

 

1- İlmi Ezeli: İlmi ezeli, ilahiden bahis olunmaz. Bu kader ilmi ezelidir. Hakkın bildiğidir. Bundan bahsetmek insanın hem dinine, hem aklına, hem dünyasına hem ahiretine büyük ziyandır. Resulullah (Sallallahu Teala aleyhi vesellem) Efendimiz bunun bahsinden bizi men ve nehy eylemiştir. Aşağıda gelir inşallahu Teala.

 

2- Levhi Mahfuz'da bir adam her ne amelde bulunacak ise ana rahminde iken kayıt olunmuştur. Fakat bunu Cenab-ı Hak geri bozarda, yazarda.

 

Her şey Levhi Mahfuzda kayd olunmuş, kulun irade-i cüz'iyyesi niyetinin düzgünlüğü, bozukluğu, sâi gayreti bu Levh-i Mahfuzdaki yazıyı her an için tebdil eder. Kul sıdkı hulus ile tevbe ederse o tevbesinin üzerinde durursa günahlarını bile sevaba çevireceğini vaad ediyor. Bu kulun niyeti ve çalışması ile oluyor.

 

(Sure-i Furkan, Ayet 70)

«Ancak tevbe ve iman eden ve salih amelde bulunanlar müstesna. Allah onların günahlarını sevablara tebdil eder. Allah çok affedicidir.»

 

(Sure-i Raad, Ayet 39)

Kur'an-ı Kerim'de  yani Ümmül Kitab olan Levhi Mahfuz Cenab-ı Hakk'ın yanındadır. Ondan dilediğini bozar, dilediğini yerinde olduğu gibi bırakır demektir. Enamili Şerif'te Mütezileye böylece çok cevablar vardır.

 

Berat Duasında:

Ya Rabbi! Beni şâki defterinde isem oradan sil Said defterine kayıd eyle, eğer said defterinde isem orada sabit olarak bırak demektir. Cenab-ı Hak kul kendini sevdirdiği gibi kulun isteğini yapar, hemen yalnız  yeter ki kul kendini sevdirsin. Bu bahiste Kur'an-ı Kerim'de çok sıkı sıkı tembih vardır ki, siz hemen isteyin, vereceğim demiştir. Biz her ne ister isek Hakkın rızasına muvafık yani şeriata muvafık olan isteklerimizin hepsini vereceğine inanmalıyız. Kaderimde var ise zaten istesemde istemesemde olur demek büyük günahtır. Hatta belki de küfürdür. Çünkü Cenab-ı Hak bu kadar vaadler ediyor ki siz çalışınız isteyiniz. Cenneti, cemali, rızai hep vaad ediyor.

 

(Sure-i Yunus, Ayet 4)

“Allah vaad ediyor demektir.”

 

(Sure-i Fetih, Ayet 29)

Allah vaad ediyor ki, Allah'a iman eyleyip güzel, salih işler edenlere büyük mağfiret ve af vardır. Büyük ücretler vardır. Bu vaadlere inanmayan kafirdir, (Allah'ın vadi haktır)  Anlayana bunlar kafidir. Kuran-ı Kerim hep bu vaadi eder. Birde asilere azabı vaad eder. Her kim inanmazda canım sende olacak zaten olur derse küfürdür. Kur'an'ın hülasası her manası Fatiha-i şerifededir. Fatiha-ı şerif'ede ne diyor bak. Ayet:

 

1- Hamd ederim, alemleri yoktan var eyleyip besleyip, büyüten Allah ki,

2- O rahmandır, alemlere zahir, batın sebebler altında gelen in'am ihsan sahibidir.

3- Hemde rahimdir, alemlere merhametle şefkatle her ne kadar darda kalanların her birini bir sebeble altından kurtaran odur.

4- Hem zahir ve batın, hem dünyanın, hem ahiretin bir tek sahibi odur.

5- Ey Allah'ım! Sen bu söylediğimiz evsaftasın. Senden medet, inayet biz dünyada, ahirette büyük vakıalar karşısında iken aciz, sefil,

    hor, hakir olarak ancak sana ibadet eder, sana sığınırız. Senden medet, inayet olmazsa  biz kurtulamayız.

6- İnayet olmazsa kurtulamayız. senin doğru yolun olan bizi şaşırmaz yola gönder.

7- O yol ki senden istediğimiz, senin yolundan çıkmayıp doğruluktan ayrılmayanlara verdin. O yolu bize de ver ki, onlar şaşmadılar.

 

Eğer Allahu Teala kulun dilediğini vermeyip zaten mukadder ne ise olur deyip o halde kalmak sahih olsa idi namazda bize fatihada bu kadar; Ya Rabbi! şunu ver bunu ver demek,  ne lazım idi. İyi güvenirsen Allah'a güven, sığınır isen Allah'a sığın, verir. Bazıları bundan mana çıkarırda şeyhlere teveccüh, rabıta etmeyi nehyeder. Halbuki bilmezler ki. Aşağıdaki ayetin manasını düşünmezler.

 

(Sure-i Tövbe, Ayet 119)

«Ey mü'minler! Siz sadıklarla beraber bulununuz.”

Bu emir hem zahir, hem batınadır. Yani sadıklar ile beraber olunuz demek; sırrı aşikare muhakkak ehli olanlara açıktır. Zahiren vaazlarında, nasihatlarında bulununuz. Batında onların batını Hakk'a ve Resulullah'a vasıl olmuştur. Onun için onlar her  vakitlerde kalplerini huzuru ilahiyeden ve huzuru Resulullah'tan ayırmazlar. Sadıklar demek budur. Hakk'ın sadık kullarıdır. Bizde teveccüh ve Rabıta ile onlardan batında huzuru Hakk'a ve Resulullah'ta beraber olup ayrılmayız. Ne yapayım anlayana bu sözler yeter. Anlamayana kurşundan beter. Anlayana bir söylesem yüz olur, anlamayana bin söylesem az olur. İşte böylece Hakkın emrini yerine getirmelidir.

Bu kadar uzatmaktan maksadım; çok gördüm yanlış itikatlar üzerine neler söylüyorlar. Şimdi ya sen ezel ki, ilm-i ezeli olan kaderi inkâr mı edersin der isen cevab şudur:

Ondan bahsetmek caiz olmadığı şudur ki: Cenab-ı Hakk'ın ilm-i ezelisinde cennetlik, cehennemlik kim olduğunu bilmez mi, ilm-i ezelisinde yok mudur? mukadder değil midir? dersen, biz eğer desek ki:

Allahu Teala her ne olacak ise onu bilir  ve  olacakta ne etsek olur dersek, bu söz Kur'an'da olan vaade muhaliftir. Eğer desek ki; böyle şeyler Cenab-ı Hakk'ın ilmi ezelisinde yoktur desek, Allahu Teala'ya cehil isbat etmiş oluruz. Haşa Allahu Teala kendi bilir.

İki gözüm din kardeşim! İnsaf ile sözlerimi iyi dinle, bu mesele mühimdir. Bunun için Resulullah kader bahsinden nehiy eyledi.

Bir kimse dese ki:

- Allahu Teala cennet ehlinin nefesinin hesabını bilir mi? dese

- Bilir dese küfürdür,

- Bilmez dese de küfürdür. Çünkü bilir dese Kur'an'ı inkâr gelir, Kur'an'da cennet ehl-i cennette ebedidir diyor. Bu söz ebedi olmadığını isbat eder.

- Allahu Teala bilmez dese Allah'u Teala'ya cehil isbat etmiştir.

 

Bilinmesi için bir son verilmesi lâzım. Allah bütün denizlerin suyunun damlasının sayısını bilir mi? denilse bilir. Çünkü denizlerin suyu bitmeye mahkumdur. Allah'da bilir ama cennet ebedidir. Nihayeti yoktur diye kestirip atıyor. Ebedi demek nihayeti yok demektir. Bilinmesi için muhakkak bir nihayet verilmesi lazımdır.

Bir kimse dese ki:

- Allahu Teala  kendi gibi bir Allah yaratır mı?

- Yaratır dese de kafir olur, yaratamaz dese de kâfir olur. Çünkü birinde Cenab-ı Hakk'ın yaratmak kudretini inkâr vardır. Allahu Teala dilediğini derhal yoktan var eder. Yaratamaz demek kudreti inkardır. Yaratır dese Allahu Teala'nın yaradılmasına imkan vermiş olur. Kaderde aynen böyledir. Zaten her ne olacaksa olmuş. Cennetlik, Cehennemlik her ne ise zaten olacak olmuş der de kaygısız olursa Kur'an'ın bütün vaadlerini hiçe saydı. Eğer ne olacak, ne bitecek onu Allahu Teala bilmez dese o da ilmi ezeliyeyi inkar olur.

-Konuşulmaması gereken hususlar hakkında bilgiler

 

Bunun için Resulullah ( Sallallahu aleyhi vesellem) buyuruyor ki:

 

Üç şeyden bahsetmeyiniz:

1- Yıldızların ilminden. Çünkü her ne söyler iseniz yalan söylersiniz, ona karışmak doğru değildir.

2- Kaderden bahsetmeyiniz. Onada aklınız yetmez. Karışmak doğru değildir. Alimler, kitaplar bize ne emir ve nehiy eyledi ona devam.

 3- Ashabım hakkında aralarında olan ihtilafları kötü görerek onların aleyhlerinde söz söylemeyiniz. (Ramuzu'l-Ehadis, Haîis No: 599)

Bunlardan bahsetmek hem dine ziyandır, hem akla ziyandır. Hem insanın muhabbetini söndürür, hem dünyasına, hem de ahiretine ziyandır.

Yukardaki bahislere karışma İmam-ı Azam'dan alim değilsin. İmam-ı Azam onsekiz meselede sükût etmiş, hiç cevab vermemiştir. Sen hepsine cevab verirsin.

Hadîs-i Şerif

 

«Cahil cesaret eder» Amma alim korkar. [Envarü'l-Aşıkîn, Say-fa: 435 (benzeri)] O meseleyi Hakk'a bırakır. Hazreti Ali ve Muaviye (Radiyallahu Teala anhuma)'ların ihtilaflarından çok kimseler kendini kurtaramıyorlar. İki müslüman bir birleri ile dövüşüp muharebe etmekle her ikisininde kemâlına ziyan gelmez. Rafazıların ve cahil sofuların cahil dervişlerin söyledikleri gibi değildir. Pirimiz Hazreti Sultan Şeyh Abdulkadir Geylani Efendimiz buyuruyor ki:

- Allah'ın laneti Rafazılar, onlara benzer eshab-ı Resulullah hakkında söz söyleyip, onların aralarındaki ihtilafı kötülüğe hamledip söyleyenlere ve Resulünün lâneti ve cemi nasın lâneti onlara olsun dedikten sonra diyor ki:

Hazreti Muaviye (Radiyallahu Teala anhü) kan davası ediyordu. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)'ı şehid edenler İmam-ı Ali (Radiyallahu anhu)'nin askerinde idi. Hazreti Muaviye halife olan ve şehid  olan Hazreti Osman (Radiyallahu anhü)'nın amcazadeleri idi. Kan davası etmekte bir hakkı var idi. Hazreti Aişe (Radiyallahu anha) Hazretleri de aynı davada idi. İmam-ı Ali (Radiyallahu anhu)'yi Emir'ül-Mü'minin eylediler. Muaviye'nin tasdik etmediği, kan davası için idi. Cümle sahabenin ittifakı ile Ali (Radiyallahu anhu) halife oldu. Hz. Ali (Radiyallahu anhu) haklı idi. Bunların hakkında şöyle böyle demek münafıklara bir fırsat kapısı açmış olur. Her kim bunlar hakkında ya İmam-ı Ali (Radiyallahu anhu)'yi kabul etmez, Hz. Muaviye (Radiyallahu anhu)'yi kabul eder veyahut Muaviye (Radiyallahu anhu)'yi kabul etmezde Ali (Radiyallahu anhu)'yi kabul ederse münafıktır. Müslüman ikisini de kabul eder. Yalnız şu var ki Muaviye (Radiyallahu anhu)'nin derecesinden Ali (Radiyallahu anhu)'nin derecesi yüksektir. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) Aşere-i Mübeşşere'dendir. Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu)'de kendi haline göre eshab-ı Resulullah'tandır. (Rıdvanullahi teala aleyhim ecmain.)

Muaviye (Radiyallahu anhu) bir gün Resulullah'ın terkisine yani bindiği atın arkasına binmiş. Resulullah:

- Ya Muaviye şimdi bana en yakın olan nerendir demiş? Muaviye:

- Ya Resulullah! Şimdi sana en yakın olan karnımdır demiş. Cenab-ı Allah o karnını ilim ile doldursun demiş. (Mir'at-ı Kainat, Cild 2, Sayfa:6)

Bir gün gene  Hazreti Resulullah (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Allah'ım sen Muaviye'yi affet demiştir. Bu Hadîs-i şerifler Ramuzu'l-Ehadîs kitabındandır.

Hadîs-i Şerif:

İmam-ı Ali (Radiyallahu anhu) hakkında:

«Ben ilmin şehriyim Ali kapısıdır» demiştir.

 

Şimdi bunların ikisi de alimdir. Resulullah'ın duası boşa gitmez. Öyle ise bizim noksan ilmimiz ile karışmamız doğru değildir, vesselam. Bu meseleler çok tehlikelidir, çok sakınmak lâzım. Amma oğlu Yezid zalim, kafir, mel'un idi. Yezid ashab değildir. Yezid Resulullah dünyadan gittikten sonra doğmuştur. Mervan hakkında fena olduğuna dair Hadîs-i şerifler vardır. Çocukluğunda Resulullah'a babası hakem getirince yüzüne bakmayıp red ettiği Mervan'dır. Babası hakem Resulullah tarafından sürülen odur. Bunları böyle bilip itikat etmelidir.

 

 

Halife Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)'ın şehid edilmesi:

 

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in yanında Mervan ibn-i Hakem vahiy katibliği yapıyordu. Ali imran suresi nazil oldu. İmran evlatları demektir. İmran evlatları diye Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i kast ediyordu. Bunu katib bilerek kasıtlı olarak Ali Mervan suresi diye yazdı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) kendisine:

- Niçin böyle yazdın dedi. Kendinin dedelerine Mervan dendiğinden Ali Mervan suresi diye yazmıştı. Peygamberimize:

- Sen söyledin, ben yazdım deyince Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Yalan söylüyorsun dedi Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) onun bu yaptığının cezası olarak kendini bir günlük yola,  sürgün etti ve dedi ki:

- Bunlar ne zaman olsa bir fesat çıkarırlar dedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in vefatından sonra Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu) halife oldu. Bir günlük yola da o sürdü. Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) halife oldu. Bir günlük yola da o sürdü. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) halife olunca bunlara akraba gelirdi. Hazreti Osman'a geldiler, yalvardılar.

- Sen akrabamızsın, sen bizi affetmezsen, kim affedecek. Sen sürersen, her gelen sürer. İlerisi deniz, denizin öbür tarafına geçmemiz lazım dediler, yalvardılar. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) bunları affedip yanına aldı. Medine halkı toplu olarak bu karara karşı çıktılar.

- Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem): «Bunlar ne zaman olsa fesat çıkarırlar» demişti. Bu fesatçıları niçin affettin? Hazreti Osman (Radiyallahu anhu):

- Ben saraya alırım, kontrolüm altında olur, fesat çıkarttırmam. Benden sonra ne yaparsanız yapın dedi. Millet teskin oldu, dağıldı.

Hazreti Ebu Bekir'in oğlu Muhammed işsiz kalmış Hazreti Osman'dan iş istedi. Hazreti Osman kendisini Kufe'ye vali tayin etti. Tayin mektubunu yazan katip Mervan ibn-i Hakem'in oğlu idi. Arapçada « Feyak biluhu» diye yazarsa başkan edin, vali edin manasına gelir. «Feyak tiluhu» diye yazarsan öldürün manasına gelir. Eski yazıda «Feyakbiluhu» ile «Feyaktiluhu» arasında harf yok nokta var. Aynı yazının altına bir nokta korsan, başkan edin. Üstüne iki nokta korsan, öldürün manasında olur. Katip: «Feyak biluhu» diye yazdı. Hazreti Osman'a gösterdi. Hazreti Osman mühürledikten sonra üstüne iki nokta koydu. Mektub öldürün oldu. O mektub özel olduğu için meşinden yapılma kılıf içinde giderdi. Kimse okuyamazdı. Hazreti Ebu Bekir'in oğlu Hazreti Ali'nin evine geldi. Kendisine Kufe Valiliği verildiğini söyledi. Hazreti Ali'nin keşfi açıktı, dedi ki:

- Beni dinlersen Kufe'ye gitme, o yol senin hakkında uğursuzdur. Hazreti Ebu Bekir'in oğlu:

- Hazreti Osman benim için kötülük düşünür mü? Hazreti Ali:

- Düşünmez. Hazreti Ebu Bekir'in oğlu düşündü, o zamanda Kufe yolu üzerinde vahşi aslanlar vardı. Olsa olsa bizim yolumuzun üzerine arslan çıkacak diye yanına silahlı adamlar alıp çok tedbirli olarak yola çıktı. Yol da gittiği yerde önden, yandan, arkadan gözcüler koymuştu. Çünkü Hazreti Ali'nin keşfi açık olup sözünde yanlış çıkmayacağını biliyorlardı. Gözcülerden bir tanesi Hecin yani koşu devesine bir adam binmiş çölde süratle yol aldığını gördü. Hazreti Ebu Bekir'in oğluna haber verdi. Adamı yakaladılar.

- Birinden mi kaçıyorsun?

- Ses yok.

- Birini mi kovalıyorsun? Yine kem küm ediyor, suçlu olduğu belli. Hazreti Ebu Bekir'in oğlu:

- Üstünü arayın dedi, aradılar. Bir şey bulamadılar.

- Devesini arayın. Devesinde de bir şey bulamadılar.

- Devesinin avudunu (semerini) kırın, kırdılar içinden bir matra çıktı açtılar. İçinde bir mektub:

- «Ey Kufe Valisi! Ebu Bekir'in oğlu Muhammed elinden valiliği almaya geliyor. Elindeki mektub ve üzerindeki mühür halifeye ait. Mektubta öldürün yazılı. Mektubu alır almaz tereddüt etmeden öldür. Mühür halifeye ait olduğu için ne sen, ne ben suçlu değiliz. Ben burayı idare ederim diyordu. Adamı öldürdüler, mektubu alıp döndüler. Medine'nin yakınına geldikleri vakit yolda bir kâfile gördüler. Kâfile'de başka bir sahabenin oğlu Hazreti Ebu Bekir'in oğluna:

- Hazreti Osman Beni Şam'a vali tayin etti, oraya gidiyorum dedi. Hazreti Ebu Bekir'in oğlu'da:

- Beni de Kufe'ye vali tayin etti idi, ama mektubta öldürün yazmış. O mektubu açtılar onda da aynı yazı. (Öldürün) Onlarda geri döndü. Bu mektubları Medine'de herkese gösterdiler. Medine halkı ayaklandı.

- Mervan ibn-i Hakem'in bütün çocuklarını bize teslim et hepsini öldüreceğiz dediler. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) buyurdu:

- Ortada ölen yok, suçu işleyen bir kişi, o da Kur'an-ı Kerim hükmünce hakim kararı ile cezalanır. Teslim edersem öldürürsünüz. Onunda sorumlusu ben olurum dedi. Millet gittikçe çoğalıyordu. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) zor durumda kaldı, Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'den yardım istedi.

- Bana Hasan ile Hüseyin'i gönder. Onları bekçi koyayım. Onlara kimse kılıç çekmez. Ancak bu iş böyle yatışır dedi. Hazreti Ali gönderdi. Bunlar bekçi olunca kimse onlara kılıç çekmedi. Ortalık biraz yatışır gibi oldu.

Hazreti Ebu Bekir'in oğlu isyancılarla gizli bir konuşma yaptı. Siz kapıda çok bağırın, çağırın, bütün muhafızları ve herkesi kapıdan tarafa çekin. Benim kazma seslerim içerden duyulmasın. Kerpiç olan duvarı deler, içeri girer. Mervan ibn-i Hakem'in çocuklarının hepsini öldürür, dışarı çıkarım. Bu işte bitmiş olur. Bu fikri çok beğendiler, aynısını yaptılar. Gece Hazreti Ebu Bekir'in oğlu yanında dört-beş kişi ile duvarı delip içeri girdi. Önde Hazreti Ebu Bekir'in oğlu elinde hançer, girdiği oda Halife Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)'ın yatak odası idi. Hazreti Osman Kur'an okuyordu. Mektubtaki mühür kendine ait olduğu için, kendini öldürmeye geldi zannetti.

- Baban şurda olsa, senin şu gelişine ne derdi deyince Hazreti Ebu Bekir'in oğlu yanındakilere:

- Biz zorla içeri girsek, saygısızlık olacak vaz geçelim dedi. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)'dan özür dileyip çıktılar. İçerdeki Mervan ibn-i Hakem'in taraftarları bir kaç kişi bunlardan korktukları için bunları çok gizli olarak takib ediyorlardı. Bunlar:

- Biz Osman'ı öldürürsek suç Hazreti Ebu Bekir'in oğlunun üzerine kalır, dedi. İçeri girip hançerle Halife Hazreti Osman'a vurdular. Hazreti Osman'ın genç karısı üzerine atıldı, Hançeri tuttu. Onunda üç parmağı kesildi. Kan Kur'an'ın üzerine aktı. O Kur'an halen İstanbul'da müzededir. Bu haber duyulunca millet kimseyi dinlemedi, hücum ettiler. Mervan ibn-i Hakem'in çocuklarının hepsi kadın elbisesi giyip kadınlarla beraber dışarı çıktı. İsyancılar kimseyi bulamadılar. Duvarı kim deldi, Hazreti Ebu Bekir'in oğlu. Kim girdi şehid etti. Felan felan bunlar konuşuklu pazarlık. Hazreti Ebu Bekir'in oğlu:

- «Ben duvarı yararım ama öldüremem. Siz girin öldürün dedi» diye inandılar. İsyancılar Hazreti Ebu Bekir'in oğlu ve yanındaki duvarı deleni hem de sonradan girip Hazreti Halife Osman'ı şehid edenleri arıyor. Bunların hepsinin sayısı 19 kişi. Bunların hepsi Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'ye sığındılar. Hepsi birbirine düşman. İsyancılar Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin evini muhasara ettiler.

- Ya Ali! Bu 19  kişiyi bize teslim et. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) size teslim etmedi. Ben teslim edersem hepsini öldürürsünüz. Allah yanında ben mes'ul olurum dedi. Şimdi ise onların sayısı kaç kat arttı. İsyancılar bu haberi dışarılara:

- Ali; Halifenin  katillerini saklıyor diye» milleti kışkırtıcı haberler götürdüler. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):

- Benden sonra üç ordu birbiri ile harb eder. İkisi haklı birisi haksızdır. Haksız olan hangisidir diye sordular? Buyurdu ki:

- Av af'ın köpekleri hangi orduya ürerse, o ordu haksız, diğer ikisi haklıdır.

Yine Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)':

- Ya Ali! Benim ailelerimden birisi senin ile harb eder. Sen harbi kazanırsın, onu yerine sen gönder demişti. Hazreti Aişe:

- O hangi ailendir ya Resulullah? deyince Hazreti Aişe (Radiyallahu anha)'nin yüzüne bakarak:

- Ey Kırmızı! O da sen olmayasın? demişti. Hazreti Aişe'ye iftira edildiğinde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in çok canı sıkılmıştı. O zaman Hazreti Ali:

- Ya Resulullah! Niçin bu kadar üzülüyorsun? Üzülme bir kadın değil mi? Boşa kurtul demişti. Bunu kalbinde kin tutan Hazreti Aişe o günden itibaren Hazreti Ali ile konuşmazdı.

Hazreti Aişe bir ordu ile harbe gelirken Av af'ın köpekleri gece ürdü.

- Burası neresi?

- Av af dediler. Derhal kumandanları çağırdı. (Şevahidü'n-Nübüvve, Sayfa: 209)

- Biz haksızız Ali haklıdır. Resulullah Av Af'ın köpeklerinin ürdüğü ordu haksızdır diye buyurdu. Harb etmeyelim, geri dönelim. Kumandanlar hiç de dönme tarafı değildi. Döndük diye yol değiştirdiler. Nihayet iki ordu karşılaştı. Hazreti Ebu Bekir'in oğlu Muhammed (Radiyallahu anhu) çok sinirlenmiş, Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin ikazlarına da bakmayıp üzerine zırhlar giyip atına bindi. Hazreti Aişe (Radiyallahu anha)'nin bindiği devenin üzerine doğru hücuma kalktı. İlerleye ilerleye yetişti. Devenin arka ayaklarını kılıçla vurup kesti. Deve arkası üstü yıkıldı. Devenin üzerinde mahfenin içinde bulunan Hazreti Aişe (Radiyallahu anha)'yi çekip havaya kaldırdı. Hazreti Aişe (Radiyallahu anha):

- Bana Resulullah'tan başkasının eli değmedi. Kim bu küstah dedi. Baktı ki kardeşi. Hem de kılıç havada hemen vuracak, şakası yok. Hazreti Aişe, Hazreti Ali'ye çağırarak:

- Hasan'ın babası iyilik et beni kurtar dedi. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Ya Muhammed! Elindekini yere at, onu bırakmazsan seninle ebedi konuşmam. Muhammed bıraktı ve geri döndü.

Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) kendi askerine karşıdaki müslümandır, öldürmeye değil esir almaya, yaralamaya vurun. Müslüman olduğu için ben harbe girmeyeceğim dedi. Hazreti Aişe'yi kardeşi yere atınca Hazreti Aişe yüksek bir yere çıkıp nutuk verir gibi yüksek bir sesle ordusuna seslendi. Harbi durdurdu. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Av af'ın köpeklerinin ürdüğü ordu haksızdır dediğini söyledi. Biz haksızız Ali haklıdır. Ben sizi Ali'nin tarafına onun askeri olmaya davet ediyorum dedi. İki ordu birleşti. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu), Hazreti Aişe'yi yanına kabul etmedi. Münafıklar evvelce yapıldığı gibi bize de iftira ederler diye çekindi. Akrabaları ile birlikte evine gönderdi. Şimdi Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) ile Hazreti Aişe (Radiyallahu anha) yüz sene bir odada kalsa kimsenin iftira etmek hatırına bile gelmez. Söyleyeni de tekdir eder, kovarlar. İşte o zamanda insanlar iftira ediyorlardı.

 

 

Sıffin Harbi:

 

Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu), Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)'ın amcası oğlu idi, Şam'da vali idi. Hazreti Muaviye  (Radiyallahu anhu)'ye Hazreti Osman'ın şehid düştüğünü ve Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin katilleri sakladığını söylediler. İsyancılar Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu)'nin yanında toplanıp Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) ile harbe hazırlandılar, Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu) Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) ile konuştular. Sulh olmak için ikisi de çok gayret gösterdi. Amma sözleri birbirine ters geldiği için anlaşamadılar. Müşavereleri dört ay sürdü. Cum'a günü Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) imam olur, Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu) ve her ikisinin askeri Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin arkasında cuma namazı kılar, yine münakaşa devam ederdi, uzlaşamazlardı. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Bu 19 kişi şer'i mahkeme ile mahkeme olsun. Bunu kabul et, halife sen ol diyor. Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu):

- Bu 19 kişiyi bana teslim et, bunları öldüreyim. Sen halife ol. Her ikisinde de halifelik mühim değil. Bu 19 kişi mühimdi. Kur'an'da: (Sure-i Bakara, Ayet 178-179; Sure-i Maide, Ayet 45) ve Hadîs-i şerifte (Kütüb-i Sitte, Cild 14, Hadîs No: 4952; Sünen-i Tirmizi, Cild 3, Hadîs No: 1406; Sünen-i Ebu Davud, Diyet-17, 4539-4541)

Birisi haksız yere öldürülürde onun kanını dava etmezsem mahşerde bana davacı olur.  Onun için bunun kanını dava etmeye mecburum. Bunun ölümüne bu 19 kişi sebeb oldu. Muhakkak bunları öldürmem lazım, hem halife, hem de amcamın oğlu dedi. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) ise şöyle diyordu:

- Kur'an-ı Kerim hükmünce mahkeme edip suçlular şeriatın emrince cezalanmaz, hepsi öldürülür ise bundan Allah yanında ben mes'ulüm. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) Allah yanında mes'ul olmayayım diye öldü. Nihayet dört ay sonra Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'ye:

- Bu böyle  bitmeyecek seni evden dışarı çıkarmayacağız,  ya 19 kişiyi bize teslim et, ya harb edeceğiz dediler. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu)'ye:

- Sen seni bilmiyor musun? Beni bilmiyor musun?  dedi. Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu):

- Ben seni de biliyorum, beni de biliyorum. Sen benden Allah yanında sevgilisin, büyüksün. Şahsına hürmetim var. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Bu müslümanlar boş yere kırılmasın. İkimiz muharebe meydanında harb edelim dedi. Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu):

- Şimdiye kadar senin karşına çıkanın hiç biri sağ dönmedi. Belli ki beni de öldürürsün. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Allah'a dua edelim. Davud (Aleyhis-selam) kılıcı haksızı keser, haklıyı kesmezdi. Bizim kılıçlarımızda haksızı kessin, haklıyı kesmesin dedi. Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu) yine cesaret edemedi. Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu)'nin ordu kumandanı Amr İbn-il As (Radiyallahu anhu) çok kurnazdı. Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu)'ye:

- Biz Ali ile harb edip kazanmamıza imkân yok. Ancak harb ortasında hile ile Ali'nin askerini kendine düşman eder. Harbi kazanırız dedi. Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu):

- Ali (Radiyallahu anhu)'nin askeri kendine düşman olur mu? Amr ibn-il As (Radiyallahu anhu):

- Olur. Ali'nin askeri kendini tutmaz. Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu):

- Bizim asker bizi tutar mı? Amr ibn-il As (Radiyallahu anhu):

- Tutar.

- Ne biliyorsun?

- Sınayalım der. Biz cuma günü harbte olacağız. Cuma namazını kılamayız. İki gün evvel cum'a namazını kılmamız lazım dedi. İki gün evvel cuma namazını kıldılar. Askerden itiraz eden olmadı. Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu)'ye:

- İşte bizim asker, bizi tutuyor dedi. Bu arada Konstantin kralı Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu)'ye bir mektub yazdı.

- Sizinle harbim var. Maksadı Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) ile harb edeceğini bildiği için ya bana taviz verir, ya benimle olup Ali ile harb etmeye razı olur. Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu):

- Ey Konstantin Kralı! Benimle Ali arasında olan hilafet davası değil, Amcam oğlu Halife Osman'ın kan davasıdır. Din meselesi araya girerse ben kan davasından vaz geçer. Ali (Radiyallahu anhu) ile  birleşir, sisli dumanlı Konstantin şehrini başına yıkar, seni bahçeden turp söküp atar gibi Konstantin'den söküp atmadanda geri dönmem. Konstantin Kralı özür diledi. Nitekim Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu) sonraları iki sefer İstanbul'a sefer düzenledi.                                   

- Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) yine askerine:

- « Öldürmeye değil esir almaya, yaralamaya vurun. Karşınızdakinin müslüman olduğunu unutmayın. Ben harbe girmeyeceğim. Çünkü karşımızdakiler müslümandır» dedi. Harbe başladılar. Hazreti Muaviye' (Radiyallahu anhu)'nin askeri dayanamadı. Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu) Amr ibn-il As (Radiyallahu anhu)'a:

- Hani bir harb hilesi yapacaktın, Ali (Radiyallahu anhu)'nin askerini kendine düşman edecektin. Amr ibn-il As (Radiyallahu anhu):

- Bizim asker sıkılmadan bizim sözümüzü dinlemez dedi ve zamanını bekledi. Tam asker yılgınlık gösterince kendi askerlerine mızrakların başına Kur'an bağlattırıp:

- Ey Ali!nin askeri! Harbi durdurun, biz işimizi Kur'an ile halledelim diyordu. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin askeri durdu. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Bu harb hilesidir. Harbte bozulacağını aklı sezince bizi birbirimize düşürmek için bunu yaptı. Asker:

- Kur'an ayaklar altında tepeleniyor. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) kendini göstererek:

- «Ene Kur'an» Kur'an benim, bana bakın. Kur'an'ın yaprakları, her şehid düşen asker ile ayaklar altında kalıyor. Mühim olan Kur'an'ın hükmü ayak altında kalmasın. Kur'an'ın hükmü ayak altında kalırsa, telafisi imkansız sonuçlar çıkar. Yaprakları harb sonrasında toplamak mümkündür. Siz harb edin yine asker vurdu. Amr ibn-il As (Radiyallahu anhu) yine ortaya çıktı.

- Kur'an ayak altında çiğneniyor, biz sizin dediğinizi kabul ediyoruz, siz Allah'tan korkmuyor musunuz. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin askerinden 19 kumandan ayrıldı. Harbi durdurdu. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'yi sulh olmaya davet ettiler.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)':

- Ya Ali! bir zaman gelir öfkelenirsin, öfke kalbinden gırtlağına ordan ağzına, ordan da dilinin ucuna gelir. Bir şeyler söyleyecek olursun söyleyemezsin, sabredersin yutarsın. İşte o bu harbte oldu. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Biz harbi durdurursak bir daha bu fırsat elimize geçmez. Bizi bölerler. Sizi kandırırlar. Amr ibn-il As'ın oyununa geliyorsunuz. Bu harb hilesidir. Bizim dediğimizi kabul ediyorlarsa kılıçlarını atsın, teslim olsunlar. Kılıçlarını atmıyorlarsa teslim olmuyorlar demektir dedi ise de söz dinletemedi. Bu arada Malik-i Ejder'in oğlu İbrahim Ejder, (Radiyallahu anhu) harbe devam ediyordu. Hazreti Muaviye (Rediyallahu anhu)'nin askeri ona da dayanamadı. Amr ibn-il As (Radiyallahu anhu) yine ortaya at sürdü.

- Allah'tan korkun, harbi durdurun. Bizi boşuna kırmayın. Biz müslüman değil miyiz? diye bağırınca Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin 19 kumandanını yine harekete geçirdi.

- Ya Ali! İbrahim'i çağır, harbi durdur. Yoksa bizde sana vuracağız. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) İbrahim (Radiyallahu anhu)'i çağırdı.

- Ya İbrahim! Harbi durdur. İbrahim Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'ye yalvarırcasına:

- Bana dur deme, bir saatlık bir harbimiz kaldı, bir saat sonra zaferi kazanırım dedi. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Ben durdurmak istemiyorum, şu gördüğün kumandanların hepsi bize isyan ettiler. İbrahim Ejder (Radiyallahu anhu):

- Bana müsade et, Hem Muaviye (Radiyallahu anhu)'nin askeri ile hem de bunlarla harb eder, yine zaferi kazanırım. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Bizden günah gitti, sorumluluk bunlara ait. Harbi durdur dedi. Harb durdu. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) bütün ısrarlara rağmen kendi askerine küsüp Medine'ye dönmedi. Kufe'ye yerleşti. Hazreti Ali kendine sığınan 19 kişiye şöyle söyledi:

- Biz harbi kaybettik, çoğa varmaz sizi öldürürler. Ben sizi koruyamam, başınızın çaresine bakın dedi. Kufe'ye gitti. Amr ibn-il As (Radiyallahu anhu) meydana at sürdü.

- Bana kalırsa Ali'yi de Muaviye'yi de hilafetten azledelim, en alim kimseyi de halife yapalım. O zamanda en Alimi diye en fazla Hadîs ezberleyene denirdi. En fazla Hadîs ezberinde olan Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin askerinden Ebû Muse'l-Eş'âri idi. En alim seçilecek diye Ebû Mus'el-Eş'âriyi, karşı taraftanda Amr ibn-il As'ı hakem tayin ettiler.  Hazreti Ali'ye söyleyince Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) acı acı güldü. Allah sizi şaşırmış. Hakemleri Amr İbn-il As karşısında en fazla kanacak adamı seçmişsiniz. Ebû Mus'el Eş'ari:

- Ben Kufe'ye geleceğim zaman valiliği elimden alır diye beni Kufeye koymak istemedi. Zorla girdim. O benim için değil, kendi için konuşur. Kendi içinde konuşamaz. Onu Amr ibn-il As  kandırır. Yine söz dinlemediler. Nihayet Amr ibn-il As (Radiyallahu anhu) ile Ebu Mus'el Eş'ari (Radiyallahu anhu) hakem olarak iki ordu arasındaki boşluğa at sürdüler. Amr ibn-il As (Radiyallahu anhu):

- Ya Ebû Mus'el Eş'ari (Radiyallahu anhu) Allah bu ümmeti Muhammed'in mukadderatını benim gibi bir acizle, senin gibi muhterem alim bir zata teslim etti. Şimdi her şeyi bırakalım Ali'yi de Muaviye'yi de hilafetten azledip, en alim birisini tayin edelim dedi. Ebû Mus'el-Eş'ari (Radiyallahu anhu) baktı ki, söz dönüp dolaşıp kendine geliyor. Ebû Mus'el Eş'ari (Radiyallahu anhu):

- Olur dedi. Amr İbn-il As (Radiyallahu anhu):

- Sen belinden kılıcı çek havaya kaldır de ki: «Vekili olduğum Ali'yi şu kılıcı kınından çektiğim gibi hilafet makamından çektim, azl ettim de.» Ben de aynı şekilde Muaviye'yi azl ederim. Düşünür düşünür, en alim bir adam seçeriz. Ebu Mus'el Eş'ari (Radiyallahu anhu) kılıcı kınından çekip havaya kaldırdı.

- Vekili olduğum Ali'yi hilafet makamından şu kılıcı kınından çıkardığım gibi çıkardım azl ettim. Sıra Amr ibn-il As'a gelmişti. O da:

- Şu kılıcı kınından çekip çıkardığım gibi vekili olduğum Muaviye'yi hilafet makamından çıkardım, azl ettim. Şu kılıcı kınına koyduğum gibi hilafet makamına koydum diye kılıcı kınına koydu ve atını sürdü. Ebû Mus'el-Eş'âri (Radiyallahu anhu) çağırdı:

- Hani bir Âlim adam seçecektik. Amr ibn-il As (Radiyallahu anhu):

- Allah için ne duydunuz ise onu söyleyin. Bu Ali'yi azl etti. reyini bana verdi. Bende düşündüm, Muaviye'den daha iyisi yok, onu tayin ettim. Bizim de sözümüz anlaşmamız böyle idi, dedi. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin kumandanları kızdılar. Kufe'ye Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'ye geldiler.

- Ya Ali! Kalk yeniden harb edelim. Hazreti Ali:

- Ben harb etmem. Onlar:

- Daha evvel niçin harb ettin. Hazreti Ali:

- Bu 19 kişi haksız yere öldürülmesin diye harb ettim dedi. Bunların hepsi tek tek tutulup işkence ile öldürülmüştü. Harbte sulh olunca bunları takib ettiler. Hazreti Ebu Bekir'in oğlu ilk defa İran'a ordan Yemen'e, oradanda Hindistan'a giderken yolda yakaladılar. Güneşe karşı çarmıha gerip güneşte gevredip öldürdüler. Hazreti Aişe ölünceye kadar benim kardeşim kebab oldu diye  kebab yemedi. 

 

 

Nehrevan Harbi:

Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Ben 19 kişi haksız yere öldürülmesin diye harb ettim, Şimdi niye harb edeyim. Onlar:

- 19 kişi öldürülmemesi için harb ettin. Bizden ölen 19 bin kişi oldu. Onlar için harb et. Senin 19 kişi bizim 19 bin kişiden kıymetli mi? Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):

- Haksız yere öldürülecek adam öldürülmesin diye harb edilir. Ölen adam için harb edilmez. Çünkü karşı taraftan kat kat fazla adam öldü. O zaman onların ölmemesi için harb ettik. Şimdi halifelik için nefsim için harb etmem. Münakaşa büyüdü Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'ye:

- Senin gittiğin yol da, sen de müslüman değilsin dediler ve dinden çıktılar. Hazreti Ali:

- Bana İbrahim'i çağırın. İbrahim (Radiyallahu anhu) geldi. Ya İbrahim harb hazırlığı yap. Hazreti Aişe (Radiyallahu anha)'nin ordusuna kılıç çekmedim. Müslümandı, Muaviye'nin ordusuna kılıç çekmedim, müslümandı. Bunlar bana harbin ortasında karşı geldiler, kılıç çekmedim, müslümandı. Şimdi dinden çıktılar, serbest kılıç sallayabilirim dedi. Kendi askeri ile harb etti. 17 bin kişiyi kılıçtan geçirdi. Bu harbin adına Nehrevan cengi derler.(Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 708) Hazreti Aişe (Radiyallahu anha) ile olan harbe devenin iki arka ayağı kesildiği için Vak'ayı Cemel derler (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 708) Deve harbi demektir.

Nehrevan Cengi artıkları toplanıp üç düşmanımız var. Üçü de ölmeli diye karar aldılar. Felan ayın felan günü cum'a namazında Ali Kufe'de, Muaviye Şam'da, Amr ibn-il As  Mısır'da cum'a namazı kıldırırken öldürelim dediler. Fedâiler seçtiler. O günde fedailer arkalarına dursun zehirli hançerle vurup öldürsünler. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'yi hizmetçisi ibn-i Mülcem vurup şehid etti.  Muaviye' (Radiyallahu anhu)'ye bıçağı önden attıkları için, bıçak kayıp kasığına gitti, iki torbasını kesti, ameliyat olup kurtuldu, Sakat kaldı. Amr ibn-il As (Radiyallahu anhu) o gün hasta olduğu için yerine birisini vekil tayin etmişti, kendi namaza gelememişti. Amr ibn-il As (Radiyallahu anhu) diye onun yerine vekilini öldürdüler.

 

*  *  *

 

Hadibiye mevkiinde altında biat yapılan (Sure-i Fetih, Ayet 18) ağaca Hazreti Ömer zamanında bazıları secde ettiler. Hazreti Ömer bir gece ağacı söktürüp kaybettirdi. Şimdi bir müslümanın ağaca tapmasına imkan yok. Yine müslüman olanlar koltuklarının altına, parmaklarının arasına put gizleyip namaz kıldılar. Tekbirde ellerini kulağıyın yumuşağına değdirmek koltuğunda put varsa düşsün diyedir. Namazda parmaklarını çok sık tutmamak, put varsa görünsün diyedir. Şimdi bunları kimse yapmaz. Bu görüşler tamamen silinmiştir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) işte bunları göz önüne alarak bir çok şeyleri söylemiş, yapmıştır. Şimdi olsa bu insanlara göre söylerdi. Yani Peygamberimizin ailesine para, menfaat mukabilinde zina etti diye iftira etdiler. Yukarda saydıklarımız şimdi olmaz.

 

*  *  *

 

Bir kadın ne şartlar altında olursa olsun, evinden dışarı çıkmamalı, sesini kimse duymamalı derler. Yeri ve zamanı gelirse olur. Uhud cenginde Esma bin-i Zem'a'nın gelip harb edip şehid düşmesi vardır. Mekke'nin fethinde Peygamberimize vekaleten müslüman olacaklar, Hazreti Ömer'in elinden tutup biat ettiler. Şöyle oldu: Erkeklerin biatı sona erdi. Kadınlar Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)'in elinden tutup biat etti. Hadibiyede bizzat Peygamberimizin elinden tutup biat edenlerin içinde altı tane kadın vardı. Peygamberimizin elinden tutup biat ettiler. Hazreti Aişe'ye iftira ettiklerinden, münafıklar bizimde elimizden tutun biat edin diyecekleri için kadınların elinden tutup biat etmeleri yasaklandı. (Sure-i Mümtehin, Ayet 12) Ayette kadınlar senden biat edecekse sen elini suya sok karıştır. Sonra onlar ellerini suya sokup karıştırsınlar diye emir geldi. Kesinlikle biatta kadınların elinden tutulmaz. Bu ayete göre kadın'a elden tutup ders verilmez.

 

(Sure-i Buruc Ayet 16)

“Cenab-ı Hak istediğini yapar,” demektir.

 

Şunu yapar, şunu yapamaz deme. İşte verir, gadabından çok sakın feyline göre sana işler halk eder. Sonra onu tebdil edemezsin, tebdil olmayan budur. Cenab-ı Hak insanın kalbine göre işler, halk eder, kulun kalbine nazar eder. Onun kalbindeki niyeti ne ise görür, bozuk ise belâ takdir eder, belâ takdir eder ise o belâ'yı Hak'tan başka kimse dönderemez. Niyeti düzgün ise ona göre yardım eder. Fakat diler ise yine kendi dönderir. Cenab-ı Hakk'ın takdiri bozulmaz demek budur. İyi  anlamalı. O belâ'yı Allahu Teala'dan başka kimse dönderemez demektir. Yoksa bir adama Allahu Teala belâ takdir eder ise onu kimse bozamaz demek Allahu Teala'da bozamaz demekte değildir, diler ise bozar.

 

 

Hadîs-i Şerif

“Sadaka vermek belayı def eder, ömrüde artırır.” (Kenzü'l-İrfan, Hadis No: 355, Sayfa: 94)

 

Allahu Teala'yı öyle bilmeliyiz ki bir hükümet reisi kendinin hükümetinin altında kendine tamamen teslim olan kimselere ne yapmak ister ise yapar. Allahu Teala'da yer gök onsekizbin alem onun elindedir. Her ne isterse onu yapar. Muhakkak ve muhakkak rahmeti mutiylere, abidlere, ve kendinin emrine itaat edenleredir. Azabı, gadabı, şiddeti asilere, kafirleredir. Aç gözünü asi olma. Şunu da anla ki ecel ile rızk seni arar, bulur. Hadîs ve Ayetlerle sabittir, takdir olunmuştur. Fakat günah seni arar denilmemiştir. Kulun işine, niyetine ve fiiline göredir. Kadere takdire havale etme, şeytanın tövbesi kabul olmadı, Adem (Aleyhis-selam)'in tövbesi kabul oldu. Sebebleri:

 

Şeytan kader böyledir dedi.

 

(Sure-i Hicr, Ayet 39)

«Ya Rabbi! Beni azdırdığından dolayı bende onlar için yeryüzünü bezeyeceğim, onları azdıracağım» dedi.

 

(Sure-i Araf, Ayet 23)

“Ey Rabb'imiz! Biz kendi nefislerimize zulmettik. Eğer bizi affetmez bize merhamet buyurmazsan elbette biz hüsran'a uğramışlardan oluruz.”

Adem (Aleyhis-selam)  nefsim zalimdir beni şaşırdı dedi. (Surei Araf, Ayet 23) Kul bir şeyi niyetine alıp ona temamen teşebbüs eder, kararı verip başlar ise, o zaman Hak onu halk eder. O zamana kadar halk olunmamıştır. Bir gadabına uğrarım diye her zaman Allah'tan kork, her zaman Allah'a güven, çünkü ben Allah'a asi değilim de. Namaz insana borç değildir. Namazı kılan azabından kurtulur, rahmete kavuşur, Hakk'a bir faidesi yoktur. Faidesi kılanadır. Her yemek yemek lâzım olduğu gibi lâzımdır. Rahmetinden mahrum etmez diye güven ki Allah seni sevsin, beni kulum nasıl zannederse öyle bulur, diyor. Aldanmazsın korkma!

Cenab-ı Hakk'a iman etmenin altı şartı vardır. Altıdır Amentübillah ila Ahir..

Her kim bu altı maddeden hepsine inandım;  yalnız birine inanmadım dese kafir olur. Bunların hepsine inanmak farzdır. Farzı inkâr küfürdür. İnsan şöyle iman etmelidir ki:

1- Allahu Teala birdir ve ondan gayri ibadete lâyık kimse yoktur.

2- Melâikeler vardır, her biri bir vazife ve ibadettedirler.

3- Cenab-ı Hakk'ın kitapları vardır, kendinin sözüdür. Her ne emir ile nehiy söyler ise doğrudur. Onunla amel etmekte bize imanın şartıdır, inanmakta olduğu gibi.

4- Resuller gönderdi. Onların kimi Resul, kimi Nebiydir, büyükleri Adem, Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed (Aleyhis-selam)'dırlar. Her bir peygamber bir esmanın mazharıdırlar. Esmaül Hüsnalar ne kadar ise o kadar peygamber meşrebi vardır. Her bir Peygamber meşrebinde bir evliya vardır. Kıyamete kadar böyledirler.

5- Ahiret gününe inanmaktır. Muhakkak bu dünyanın sonu gelecek, yıkılacak, harab olacak. Gökler, yıldızlar, ay, gün onların hepsi hercü merç olacaktır. Sonra başka bir alem, dünya kurulacaktır. İnsanlar ölür amma ruhları ölmez. Bülbülün kafesten çıkıp o bir kafese girmesi gibidir. Başka vücut ile mahşere gelecektir. Mahşer bu dünyada değildir. Fakat bu dünya harap olup, hiç evvelki gibi yok olduktan sonra, yeniden gelen gayet büyük bir alemdir. Orada hesab görülüp zerre kadar hayrı işleyen, orada hazırlanmış bulur. Şer işleyende onu hiç kayıp olmamış olarak bulur. Kurtulanlar cennete kurtulmayanlar cehenneme giderler.

6- Cenab-ı Hak bir kimseye kendinin kötü niyetine göre halk eylediği hayırşer hepsi onun takdir etmesiyle Allah tarafından gelir. Çünkü o kul hayra layık olur ise hayır, şerre layık olur ise şer, verir. Onun için daima Allah'tan hayır iste, hayırı gör. Ölmek, dirilmek hep onun elindedir, layıkını verir vesselam.

 

 İnsanların Cenab-ı Hak'kın ilmini, rızasını, izzetini, zenginliğini ve rahatını yanlış yerlerde aradıkları hakkında bilgiler
         Cenab-ı Vacibül vücut Hazretleri bak Resuluna ne söylüyor:

Hadîsi Kudsisinde:

1- İlmi açlıkta koydum, halk toklukta ararlar dedi. (Marifetname, Sayfa: 597; Envarü'l-Aşıkîn, Sayfa: 130)

Yine Hadîs-i Şerif:

«Açlık hikmetin bulutudur.» (İhya'u Ulumi'd-Dîn, Cild 3, Hadîs No: 144, Sayfa: 195)