ZUHURATİYEY’İ GEYLANİYE
Yedi nefis mertebesi vardır. Emmare, levvame, mülhime, mutmainne, raziye,
marziye ve safiyye yedidir. Mutmainne
sıfatı dikkat et. Kemâl ne ile olur imiş bak. Yukarıda kapıları açan dediğim
yedi anahtar mutmainnedir.
Birinci derece Nefs-i Emmaredir:
Sahibinin
havasına tabi
(Sure-i
Casiye, Ayet 23)
«Kendi
havasını ilah edenler» demektir.
İkinci
Levvamedir:
(Sure-i
Kıyame, Ayet 2)
«Kendi kendine levm eder. Ey nefis beni azdırdın der.» Tövbe
eder, geri bozar. Gene tövbe eder, imanı kurtarırsa ne alâ.
Üçüncü Mülhimedir: Haktan ilham kapısı açılan nefistir.
İbadet bunda oturaklaşır. Aşk, muhabbet bundadır. Buraya kadar dünyalık ziyan
etmez, sonra eder.
Dördüncü Mutmainnedir: Hakk'ın sırları ve tecellileri
bundadır. Kalp Hakk'a mutmain olur.
Nişanı hakk'a tevekküldür. Dünyadan elini çekmektir ve hiç bir vazifesi olmaz.
(Sure-i
Fecir, Ayet 27-30)
“Ey
Mutmain olan nefs!
Rabb'ine
dönüver, sen razı. O da senden razı olarak.
Artık kullarımın arasına gir.
Ve cennetime giriver.”
Dünyadan
elini çekmek:
a-
Kendinin çalışan evladı iş yeri var. Kendi tamamen dünyadan elini çeker.
Kendini Allah tarafına ibadete verir.
b-
Kendi çalışmaya mecbur kalır, çalışır, daima kendini dünyada garib sayar.
Nefis, zalim beni azdırıyor der. Ne kadar dünya işine çalışsa dünyanın sevgisi
kalbine girmez. Allah sevgisi, dîn, diyanet sevgisi, ahireti düşünme, ölümü
düşünme, bir an olsun kalbinden çıkmaz. Kendini dünyada daima garib sayar.
dünyanın hepsi kendinin olsa, dünyada hiç bir şeyi olmasa, kendi için fark
etmez. Sevinirse ahiret için sevinir. Sıkılırsa ahiret için sıkılır.
Beşinci, Altıncı, Yedinci derece: Raziye, Marziye, Safiye:
Böyle üç daha var demişler. Bize ziyade
bilinmesi lâzım olan bu dörde kadar olandır. Sonra bu üçü belâ makamıdır. Belâ
çekmeden bunlar geçilmezler. Embiyalar, evliyalar makamıdır. İşte bu dünyaya
gelmekten murad bu makamlara varmaktır.
Hoca Efendi bunların hangisinde olduğundan
haberin yoktur. Tarikatı ne bilirsin ve neden inkâr edersin?
İnsan tarikata girmeden bu menzilleri
bu makamları bulmanın imkanı yoktur. Emmare ehlide müslümandır. Fakat aradaki farka bak. Nefsi Emmare'nin
sıfatları yedidir. Her kimde var ise cehenneme götürür.
1- Kibir: Allah düşmanıdır.
2- Ucub: Ameli yakar, mahfeder.
3- Riya: Allah düşmanıdır.
4- Bahil
5- Hased
6- Gadab: Hepsinin başı dünyayı sevmek.
7-
Mala, mülke meyletmek.
Hadîs-i
Şerif:
«Dünya
sevgisi bütün hataların başıdır.» (Kütüb-i Sitte, Cild 15, Hadis No: 5373)
(Sure-i
Yusuf, Ayet 53)
«Şüphe
yok ki nefis fenalıkla pek ziyade emredicidir.»
Her kimde bu saydığımız yedi sıfatın birisi bulunsa o sıfat
onu cehenneme çeker, vesselam. Velhasıl bu yedi sıfat hakkında kati surette
kesin ayetler, Hadîs-i şerifer vardır. Her kim bu yedi sıfatın birinde bulunsa,
o sıfatı terk etmeden ölse cennete girmez. Allahu Teala'nın düşmanıdır.
Bunların hepsinin başı ve belâsı dünya sevmek yüzünden gelir. Her ne kadar
iyilik varsa, dünya malını terk etmektir. Her ne kadar kötülük gelir ise, dünya
ya tamah etmekten gelir. Bir kimsenin
İşte buraya kadar yazılanlar şunu bildirdi ki insan cenneti,
cehennemi ne ile bulur imiş, cennetlik isem cennetliğim, cehennemlik isem
cehennemliğim deyip kulak asmamak şeytan mezhebidir. Şeytanın öyle dediğini
Kur'an haber veriyor. Bizim içimizde müslümanların bir çoğunu bu itikat, yoldan
çıkarmıştır. Kur'an öyle sıkı sıkı, tekrar tekrar, bağıra bağıra, diyor ki; her
kim bu dünyada çalışır nur kazanır ise,
o nur kendini cennete götürür. Her kim çalışmaz, nur kazanmaz ise, onu kendi
fiili nursuzluğa cehenneme götürür. Şimdi burada bu meseleyi biraz uzatmak
faydalı olacağı muhakkak bellidir. Çünkü müslümanların bir çoğunda bilmezlik
yüzünden, çok yanlışlıklar görülmektedir. Bizim amelde mezhebimiz İmam-ı Azam
Ebu Hanife (Rahmetullahi aleyhi rahmeten vasiaten)'dir. İtikatta mezhebimiz
ehl-i sünnet mezhebidir. Ehl-i sünnet mezhebinin imamı üçtür. Bizim amelde
mezhebimiz İmam-ı Azam Ebû Hanife'dir. İtikatta imamımız İmam Ebu Mansur
Maturididir. Diğeri de İmam-ı Mus'el Eş'ari'dir. İmam-ı Ebu Mansur Maturidi'den:
(En'amili
Şerif'te Sayfa: 86)
Ehli sünnet itikat ve hüküm ettiler ki kulun yaptıklarını
hayır, şer, küfür cümlesini halk ve icad
(Sure-i
Zümer, Ayet 62)
«Allah
her şeyin yaratıcısıdır.»
(Sure-i
Nahl, Ayet 17)
“Şimdi
yaratır olan zat, yaratamaz kimse gibimidir?»
(Sure-i
Saffat, Ayet 96)
“Halbuki
Allah sizi ve yaptığınız şeyi yaratmıştır.”
Bu ayetler ve bir çokları vardır ki kulların yaptığını halk
Ehl-i sünnet cevab verdi:
Ey mutezile! dediğiniz o zaman sahih
olur ki kul kendi iradesini kudretini bezel ile işe başlamadan evvel Allahu
Teala halk etmiş olsaydı. Kul o işe iradesini istediğini kudretini sarf-ı bezel
eyleyip işe başlar. Tamamen meyil ederse ondan sonra Allahu Teala o işi halk
eder. Kul o işi işlemez ise, işlemesine cebir yoktur. Allahu Teala feyyazı
mutlaktır ve cevâdü lâyeb haldir. Kul ne ister ise onu verir, kulun iradesine
bakar, ne istiyor, onu verir ve halk eder.
(Sure-i Secde, Ayet 14)
“İşte yapar olduğunuz şeyler yüzünden
ebedi azabı tadın denir.” Mü'minlere de cenneti gösterirler. Şimdi biz Cenab-ı
Hakk'ın bildiğini Hakka bırakıp, Kur'an bize gece-gündüz Hakk'ı zikir, tesbih,
tehlil ile secde, ibadet, taat ederseniz felah bulursunuz. Her şeylerden
kurtulursunuz. Zerre kadar ameliniz kayıb olmaz, Hayır, şer ne işledi iseniz
onu bulursunuz. Bana sevilmek ibadet, taatla, cennete iman, ibadet ve taatla
girilir. Cehenneme girmek küfür ve asilikledir. Siz bana güveniniz, inanınız,
ben sizi yargılayıcıyım, siz hemen benden korkunuz, bana sığınınız diyor. Çok
vaatlar ediyor. Bizde buna tabi olmalıyız vesselam.
Ebu
Cehil eline bir salkım üzüm alıp Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e
dedi ki:
- Bu
benim nasibim mi? değil mi? Her
şeyi Allah nasib ederse olur diyorsunuz. Maksadı nasibin dese ayağının altına
alıp çiğneyip ezecek, nasibin değil dese yiyecek. Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem) buyurdu ki:
- Bunu Allah rızık olarak
yaratmış, nasib olarak senin avucunun içine kadar getirmiş,
Şu halde malum oldu ki Cenab-ı Hak Teala kulun isteğine göre
halk eder fakat kader ikidir:
1- İlmi Ezeli: İlmi ezeli, ilahiden bahis olunmaz. Bu kader ilmi ezelidir. Hakkın bildiğidir. Bundan
bahsetmek insanın hem dinine, hem aklına, hem dünyasına hem ahiretine büyük
ziyandır. Resulullah (Sallallahu Teala aleyhi vesellem) Efendimiz bunun
bahsinden bizi men ve nehy eylemiştir. Aşağıda gelir inşallahu Teala.
2- Levhi Mahfuz'da bir adam her ne
amelde bulunacak ise ana rahminde iken kayıt olunmuştur. Fakat bunu Cenab-ı Hak
geri bozarda, yazarda.
Her
şey Levhi Mahfuzda kayd olunmuş, kulun irade-i cüz'iyyesi niyetinin düzgünlüğü,
bozukluğu, sâi gayreti bu Levh-i Mahfuzdaki yazıyı her an için tebdil eder. Kul
sıdkı hulus ile tevbe ederse o tevbesinin üzerinde durursa günahlarını bile
sevaba çevireceğini vaad ediyor. Bu kulun niyeti ve çalışması ile oluyor.
(Sure-i
Furkan, Ayet 70)
«Ancak
tevbe ve iman eden ve salih amelde bulunanlar müstesna. Allah onların
günahlarını sevablara tebdil eder. Allah çok affedicidir.»
(Sure-i Raad, Ayet 39)
Kur'an-ı Kerim'de yani Ümmül Kitab olan Levhi Mahfuz Cenab-ı
Hakk'ın yanındadır. Ondan dilediğini bozar, dilediğini yerinde olduğu gibi
bırakır demektir. Enamili Şerif'te Mütezileye böylece çok cevablar vardır.
Berat Duasında:
Ya Rabbi! Beni şâki defterinde isem
oradan sil Said defterine kayıd eyle, eğer said defterinde isem orada sabit
olarak bırak demektir. Cenab-ı Hak kul kendini sevdirdiği gibi kulun isteğini
yapar, hemen yalnız yeter ki kul kendini
sevdirsin. Bu bahiste Kur'an-ı Kerim'de çok sıkı sıkı tembih vardır ki, siz
hemen isteyin, vereceğim demiştir. Biz her ne ister isek Hakkın rızasına
muvafık yani şeriata muvafık olan isteklerimizin hepsini vereceğine
inanmalıyız. Kaderimde var ise zaten istesemde istemesemde olur demek büyük
günahtır. Hatta belki de küfürdür. Çünkü Cenab-ı Hak bu kadar vaadler ediyor ki
siz çalışınız isteyiniz. Cenneti, cemali, rızai hep vaad
ediyor.
(Sure-i
Yunus, Ayet 4)
“Allah
vaad ediyor demektir.”
(Sure-i
Fetih, Ayet 29)
Allah vaad ediyor ki, Allah'a iman eyleyip güzel, salih
işler edenlere büyük mağfiret ve af vardır. Büyük ücretler vardır. Bu vaadlere
inanmayan kafirdir, (Allah'ın vadi haktır)
Anlayana bunlar kafidir. Kuran-ı Kerim hep bu vaadi eder. Birde asilere
azabı vaad eder. Her kim inanmazda canım sende olacak zaten olur derse
küfürdür. Kur'an'ın hülasası her manası Fatiha-i şerifededir. Fatiha-ı şerif'
1- Hamd ederim, alemleri yoktan var eyleyip besleyip,
büyüten Allah ki,
2- O rahmandır, alemlere zahir, batın sebebler altında gelen
in'am ihsan sahibidir.
3- Hemde rahimdir, alemlere merhametle şefkatle her ne kadar
darda kalanların her birini bir sebeble altından kurtaran odur.
4- Hem zahir ve batın, hem dünyanın, hem ahiretin bir tek
sahibi odur.
5- Ey
Allah'ım! Sen bu söylediğimiz evsaftasın. Senden medet, inayet biz dünyada,
ahirette büyük vakıalar karşısında iken aciz, sefil,
hor, hakir olarak
ancak
6- İnayet olmazsa kurtulamayız. senin doğru yolun olan bizi
şaşırmaz yola gönder.
7- O yol ki senden istediğimiz, senin yolundan çıkmayıp
doğruluktan ayrılmayanlara verdin. O yolu bize de ver ki, onlar şaşmadılar.
Eğer Allahu Teala kulun dilediğini vermeyip zaten mukadder
ne ise olur deyip o halde kalmak sahih olsa idi namazda bize fatihada bu kadar;
Ya Rabbi! şunu ver bunu ver demek, ne
lazım idi. İyi güvenirsen Allah'a güven, sığınır isen Allah'a sığın, verir.
Bazıları bundan mana çıkarırda şeyhlere teveccüh, rabıta etmeyi nehyeder.
Halbuki bilmezler ki. Aşağıdaki ayetin manasını düşünmezler.
(Sure-i
Tövbe, Ayet 119)
«Ey mü'minler! Siz sadıklarla beraber
bulununuz.”
Bu emir hem zahir, hem batınadır. Yani sadıklar
ile beraber olunuz demek; sırrı aşikare muhakkak ehli olanlara açıktır. Zahiren
vaazlarında, nasihatlarında bulununuz. Batında onların batını Hakk'a ve
Resulullah'a vasıl olmuştur. Onun için onlar her vakitlerde kalplerini huzuru ilahiyeden ve huzuru
Resulullah'tan ayırmazlar. Sadıklar demek budur. Hakk'ın sadık kullarıdır.
Bizde teveccüh ve Rabıta ile onlardan batında huzuru Hakk'a ve Resulullah'ta
beraber olup ayrılmayız. Ne yapayım anlayana bu sözler yeter. Anlamayana
kurşundan beter. Anlayana bir söylesem yüz olur, anlamayana bin söylesem az
olur. İşte böylece Hakkın emrini yerine getirmelidir.
Bu kadar uzatmaktan maksadım; çok
gördüm yanlış itikatlar üzerine neler söylüyorlar. Şimdi ya sen ezel ki, ilm-i
ezeli olan kaderi inkâr mı edersin der isen cevab şudur:
Ondan bahsetmek caiz olmadığı şudur ki:
Cenab-ı Hakk'ın ilm-i ezelisinde cennetlik, cehennemlik kim olduğunu bilmez mi,
ilm-i ezelisinde yok mudur? mukadder değil midir? dersen, biz eğer desek ki:
Allahu Teala her ne olacak ise onu
bilir ve
olacakta ne etsek olur dersek, bu söz Kur'an'da olan vaade muhaliftir.
Eğer desek ki; böyle şeyler Cenab-ı Hakk'ın ilmi ezelisinde yoktur desek,
Allahu Teala'ya cehil isbat etmiş oluruz. Haşa Allahu Teala kendi bilir.
İki gözüm din kardeşim! İnsaf ile
sözlerimi iyi dinle, bu mesele mühimdir. Bunun için Resulullah kader bahsinden
nehiy eyledi.
Bir kimse dese ki:
- Allahu Teala cennet ehlinin nefesinin
hesabını bilir mi? dese
- Bilir dese küfürdür,
- Bilmez dese de küfürdür. Çünkü bilir
dese Kur'an'ı inkâr gelir, Kur'an'da cennet ehl-i cennette ebedidir diyor. Bu
söz ebedi olmadığını isbat eder.
- Allahu Teala bilmez dese Allah'u
Teala'ya cehil isbat etmiştir.
Bilinmesi
için bir son verilmesi lâzım. Allah bütün denizlerin suyunun damlasının
sayısını bilir mi? denilse bilir. Çünkü denizlerin suyu bitmeye mahkumdur.
Allah'da bilir ama cennet ebedidir. Nihayeti yoktur diye kestirip atıyor. Ebedi
demek nihayeti yok demektir. Bilinmesi için muhakkak bir nihayet verilmesi
lazımdır.
Bir kimse dese ki:
- Allahu Teala kendi gibi bir Allah
yaratır mı?
- Yaratır dese de kafir olur, yaratamaz dese de kâfir olur. Çünkü birinde Cenab-ı Hakk'ın yaratmak kudretini inkâr vardır. Allahu Teala dilediğini derhal yoktan var eder. Yaratamaz demek kudreti inkardır. Yaratır dese Allahu Teala'nın yaradılmasına imkan vermiş olur. Kaderde aynen böyledir. Zaten her ne olacaksa olmuş. Cennetlik, Cehennemlik her ne ise zaten olacak olmuş der de kaygısız olursa Kur'an'ın bütün vaadlerini hiçe saydı. Eğer ne olacak, ne bitecek onu Allahu Teala bilmez dese o da ilmi ezeliyeyi inkar olur.
-Konuşulmaması gereken hususlar hakkında bilgiler
Bunun için Resulullah ( Sallallahu
aleyhi vesellem) buyuruyor ki:
Üç şeyden bahsetmeyiniz:
1- Yıldızların ilminden. Çünkü her ne
söyler iseniz yalan söylersiniz, ona karışmak doğru değildir.
2- Kaderden bahsetmeyiniz. Onada
aklınız yetmez. Karışmak doğru değildir. Alimler, kitaplar bize ne emir ve
nehiy eyledi ona devam.
3- Ashabım hakkında aralarında olan
ihtilafları kötü görerek onların aleyhlerinde söz söylemeyiniz.
(Ramuzu'l-Ehadis, Haîis No: 599)
Bunlardan bahsetmek hem dine ziyandır,
hem akla ziyandır. Hem insanın muhabbetini söndürür, hem dünyasına, hem de
ahiretine ziyandır.
Yukardaki bahislere karışma İmam-ı Azam'dan alim değilsin. İmam-ı Azam
onsekiz meselede sükût etmiş, hiç cevab vermemiştir. Sen hepsine cevab
verirsin.
Hadîs-i Şerif
«Cahil cesaret eder» Amma alim korkar.
[Envarü'l-Aşıkîn, Say-fa: 435 (benzeri)] O meseleyi Hakk'a bırakır. Hazreti Ali
ve Muaviye (Radiyallahu Teala anhuma)'ların ihtilaflarından çok kimseler
kendini kurtaramıyorlar. İki müslüman bir birleri ile dövüşüp muharebe etmekle
her ikisininde kemâlına ziyan gelmez. Rafazıların ve cahil sofuların cahil
dervişlerin söyledikleri gibi değildir. Pirimiz Hazreti Sultan Şeyh Abdulkadir
Geylani Efendimiz buyuruyor ki:
- Allah'ın laneti Rafazılar, onlara
benzer eshab-ı Resulullah hakkında söz söyleyip, onların aralarındaki ihtilafı
kötülüğe hamledip söyleyenlere ve Resulünün lâneti ve cemi nasın lâneti onlara
olsun dedikten sonra diyor ki:
Hazreti Muaviye (Radiyallahu Teala anhü)
kan davası ediyordu. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)'ı şehid edenler İmam-ı
Ali (Radiyallahu anhu)'nin askerinde idi. Hazreti Muaviye halife olan ve
şehid olan Hazreti Osman (Radiyallahu
anhü)'nın amcazadeleri idi. Kan davası etmekte bir hakkı var idi. Hazreti Aişe
(Radiyallahu anha) Hazretleri de aynı davada idi. İmam-ı Ali (Radiyallahu
anhu)'yi Emir'ül-Mü'minin eylediler. Muaviye'nin tasdik etmediği, kan davası
için idi. Cümle sahabenin ittifakı ile Ali (Radiyallahu anhu) halife oldu. Hz.
Ali (Radiyallahu anhu) haklı idi. Bunların hakkında şöyle böyle demek
münafıklara bir fırsat kapısı açmış olur. Her kim bunlar hakkında ya İmam-ı Ali
(Radiyallahu anhu)'yi kabul etmez, Hz. Muaviye (Radiyallahu anhu)'yi kabul eder
veyahut Muaviye (Radiyallahu anhu)'yi kabul etmezde Ali (Radiyallahu anhu)'yi
kabul ederse münafıktır. Müslüman ikisini de kabul eder. Yalnız şu var ki
Muaviye (Radiyallahu anhu)'nin derecesinden Ali (Radiyallahu anhu)'nin derecesi
yüksektir. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) Aşere-i Mübeşşere'dendir. Hazreti
Muaviye (Radiyallahu anhu)'de kendi haline göre eshab-ı Resulullah'tandır.
(Rıdvanullahi teala aleyhim ecmain.)
Muaviye (Radiyallahu anhu) bir gün
Resulullah'ın terkisine yani bindiği atın arkasına binmiş. Resulullah:
- Ya Muaviye şimdi bana en yakın olan
nerendir demiş? Muaviye:
- Ya Resulullah! Şimdi sana en yakın
olan karnımdır demiş. Cenab-ı Allah o karnını ilim ile doldursun demiş.
(Mir'at-ı Kainat, Cild 2, Sayfa:6)
Bir gün gene Hazreti Resulullah (Sallallahu aleyhi
vesellem):
- Allah'ım sen Muaviye'yi affet
demiştir. Bu Hadîs-i şerifler Ramuzu'l-Ehadîs kitabındandır.
Hadîs-i Şerif:
İmam-ı Ali (Radiyallahu anhu) hakkında:
«Ben ilmin şehriyim Ali kapısıdır» demiştir.
Şimdi bunların ikisi de alimdir.
Resulullah'ın duası boşa gitmez. Öyle ise bizim noksan ilmimiz ile karışmamız
doğru değildir, vesselam. Bu meseleler çok tehlikelidir, çok sakınmak lâzım.
Amma oğlu Yezid zalim, kafir, mel'un idi. Yezid ashab değildir. Yezid
Resulullah dünyadan gittikten sonra doğmuştur. Mervan hakkında fena olduğuna
dair Hadîs-i şerifler vardır. Çocukluğunda Resulullah'a babası hakem getirince
yüzüne bakmayıp red ettiği Mervan'dır. Babası hakem Resulullah tarafından
sürülen odur. Bunları böyle bilip itikat etmelidir.
Halife
Hazreti Osman
(Radiyallahu anhu)'ın şehid edilmesi:
Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in yanında Mervan ibn-i Hakem vahiy katibliği
yapıyordu. Ali imran suresi nazil oldu. İmran evlatları demektir. İmran
evlatları diye Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i kast ediyordu. Bunu
katib bilerek kasıtlı olarak Ali Mervan suresi diye yazdı. Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) kendisine:
-
Niçin böyle yazdın dedi. Kendinin dedelerine Mervan dendiğinden Ali Mervan
suresi diye yazmıştı. Peygamberimize:
- Sen
söyledin, ben yazdım deyince Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):
-
Yalan söylüyorsun dedi Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) onun bu
yaptığının cezası olarak kendini bir günlük yola, sürgün etti ve dedi ki:
-
Bunlar ne zaman olsa bir fesat çıkarırlar dedi. Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem)'in vefatından sonra Hazreti Ebu Bekir (Radiyallahu anhu)
halife oldu. Bir günlük yola da o sürdü. Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) halife
oldu. Bir günlük yola da o sürdü. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) halife
olunca bunlara akraba gelirdi. Hazreti Osman'a geldiler, yalvardılar.
- Sen
akrabamızsın, sen bizi affetmezsen, kim affedecek. Sen sürersen, her gelen
sürer. İlerisi deniz, denizin öbür tarafına geçmemiz lazım dediler,
yalvardılar. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) bunları affedip yanına aldı.
Medine halkı toplu olarak bu karara karşı çıktılar.
-
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem): «Bunlar ne zaman olsa fesat
çıkarırlar» demişti. Bu fesatçıları niçin affettin? Hazreti Osman (Radiyallahu
anhu):
- Ben
saraya alırım, kontrolüm altında olur, fesat çıkarttırmam. Benden sonra ne
yaparsanız yapın dedi. Millet teskin oldu, dağıldı.
Hazreti
Ebu Bekir'in oğlu Muhammed işsiz kalmış Hazreti Osman'dan iş istedi. Hazreti
Osman kendisini Kufe'ye vali tayin etti. Tayin mektubunu yazan katip Mervan
ibn-i Hakem'in oğlu idi. Arapçada « Feyak biluhu» diye yazarsa başkan edin,
vali edin manasına gelir. «Feyak tiluhu» diye yazarsan öldürün manasına gelir.
Eski yazıda «Feyakbiluhu» ile «Feyaktiluhu» arasında harf yok nokta var. Aynı
yazının altına bir nokta korsan, başkan edin. Üstüne iki nokta korsan, öldürün
manasında olur. Katip: «Feyak biluhu» diye yazdı. Hazreti Osman'a gösterdi.
Hazreti Osman mühürledikten sonra üstüne iki nokta koydu. Mektub öldürün oldu.
O mektub özel olduğu için meşinden yapılma kılıf içinde giderdi. Kimse
okuyamazdı. Hazreti Ebu Bekir'in oğlu Hazreti Ali'nin evine geldi. Kendisine
Kufe Valiliği verildiğini söyledi. Hazreti Ali'nin keşfi açıktı, dedi ki:
- Beni
dinlersen Kufe'ye gitme, o yol senin hakkında uğursuzdur. Hazreti Ebu Bekir'in
oğlu:
-
Hazreti Osman benim için kötülük düşünür mü? Hazreti Ali:
-
Düşünmez. Hazreti Ebu Bekir'in oğlu düşündü, o zamanda Kufe yolu üzerinde vahşi
aslanlar vardı. Olsa olsa bizim yolumuzun üzerine arslan çıkacak diye yanına
silahlı adamlar alıp çok tedbirli olarak yola çıktı. Yol da gittiği yerde
önden, yandan, arkadan gözcüler koymuştu. Çünkü Hazreti Ali'nin keşfi açık olup
sözünde yanlış çıkmayacağını biliyorlardı. Gözcülerden bir tanesi Hecin yani
koşu devesine bir adam binmiş çölde süratle yol aldığını gördü. Hazreti Ebu
Bekir'in oğluna haber verdi. Adamı yakaladılar.
-
Birinden mi kaçıyorsun?
- Ses
yok.
-
Birini mi kovalıyorsun? Yine kem küm ediyor, suçlu olduğu belli. Hazreti Ebu
Bekir'in oğlu:
-
Üstünü arayın dedi, aradılar. Bir şey bulamadılar.
-
Devesini arayın. Devesinde de bir şey bulamadılar.
-
Devesinin avudunu (semerini) kırın, kırdılar içinden bir matra çıktı açtılar.
İçinde bir mektub:
- «Ey
Kufe Valisi! Ebu Bekir'in oğlu Muhammed elinden valiliği almaya geliyor.
Elindeki mektub ve üzerindeki mühür halifeye ait. Mektubta öldürün yazılı.
Mektubu alır almaz tereddüt etmeden öldür. Mühür halifeye ait olduğu için ne
sen, ne ben suçlu değiliz. Ben burayı idare ederim diyordu. Adamı öldürdüler,
mektubu alıp döndüler. Medine'nin yakınına geldikleri vakit yolda bir kâfile
gördüler. Kâfile'de başka bir sahabenin oğlu Hazreti Ebu Bekir'in oğluna:
-
Hazreti Osman Beni Şam'a vali tayin etti, oraya gidiyorum dedi. Hazreti Ebu
Bekir'in oğlu'da:
- Beni
de Kufe'ye vali tayin etti idi, ama mektubta öldürün yazmış. O mektubu açtılar
onda da aynı yazı. (Öldürün) Onlarda geri döndü. Bu mektubları Medine'de
herkese gösterdiler. Medine halkı ayaklandı.
-
Mervan ibn-i Hakem'in bütün çocuklarını bize teslim et hepsini öldüreceğiz
dediler. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) buyurdu:
-
Ortada ölen yok, suçu işleyen bir kişi, o da Kur'an-ı Kerim hükmünce hakim
kararı ile cezalanır. Teslim edersem öldürürsünüz. Onunda sorumlusu ben olurum
dedi. Millet gittikçe çoğalıyordu. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) zor durumda
kaldı, Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'den yardım istedi.
- Bana
Hasan ile Hüseyin'i gönder. Onları bekçi koyayım. Onlara kimse kılıç çekmez.
Ancak bu iş böyle yatışır dedi. Hazreti Ali gönderdi. Bunlar bekçi olunca kimse
onlara kılıç çekmedi. Ortalık biraz yatışır gibi oldu.
Hazreti
Ebu Bekir'in oğlu isyancılarla gizli bir konuşma yaptı. Siz kapıda çok bağırın,
çağırın, bütün muhafızları ve herkesi kapıdan tarafa çekin. Benim kazma
seslerim içerden duyulmasın. Kerpiç olan duvarı deler, içeri girer. Mervan
ibn-i Hakem'in çocuklarının hepsini öldürür, dışarı çıkarım. Bu işte bitmiş
olur. Bu fikri çok beğendiler, aynısını yaptılar. Gece Hazreti Ebu Bekir'in
oğlu yanında dört-beş kişi ile duvarı delip içeri girdi. Önde Hazreti Ebu
Bekir'in oğlu elinde hançer, girdiği oda Halife Hazreti Osman (Radiyallahu
anhu)'ın yatak odası idi. Hazreti Osman Kur'an okuyordu. Mektubtaki mühür
kendine ait olduğu için, kendini öldürmeye geldi zannetti.
-
Baban şurda olsa, senin şu gelişine ne derdi deyince Hazreti Ebu Bekir'in oğlu
yanındakilere:
- Biz
zorla içeri girsek, saygısızlık olacak vaz geçelim dedi. Hazreti Osman
(Radiyallahu anhu)'dan özür dileyip çıktılar. İçerdeki Mervan ibn-i Hakem'in
taraftarları bir kaç kişi bunlardan korktukları için bunları çok gizli olarak
takib ediyorlardı. Bunlar:
- Biz
Osman'ı öldürürsek suç Hazreti Ebu Bekir'in oğlunun üzerine kalır, dedi. İçeri
girip hançerle Halife Hazreti Osman'a vurdular. Hazreti Osman'ın genç karısı
üzerine atıldı, Hançeri tuttu. Onunda üç parmağı kesildi. Kan Kur'an'ın üzerine
aktı. O Kur'an halen İstanbul'da müzededir. Bu haber duyulunca millet kimseyi
dinlemedi, hücum ettiler. Mervan ibn-i Hakem'in çocuklarının hepsi kadın elbisesi
giyip kadınlarla beraber dışarı çıktı. İsyancılar kimseyi bulamadılar. Duvarı
kim deldi, Hazreti Ebu Bekir'in oğlu. Kim girdi şehid etti. Felan felan bunlar
konuşuklu pazarlık. Hazreti Ebu Bekir'in oğlu:
- «Ben
duvarı yararım ama öldüremem. Siz girin öldürün dedi» diye inandılar.
İsyancılar Hazreti Ebu Bekir'in oğlu ve yanındaki duvarı deleni hem de sonradan
girip Hazreti Halife Osman'ı şehid edenleri arıyor. Bunların hepsinin sayısı 19
kişi. Bunların hepsi Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'ye sığındılar. Hepsi
birbirine düşman. İsyancılar Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin evini muhasara
ettiler.
- Ya
Ali! Bu 19 kişiyi bize teslim et.
Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):
-
Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) size teslim etmedi. Ben teslim
edersem hepsini öldürürsünüz. Allah yanında ben mes'ul olurum dedi. Şimdi ise
onların sayısı kaç kat arttı. İsyancılar bu haberi dışarılara:
- Ali;
Halifenin katillerini saklıyor diye»
milleti kışkırtıcı haberler götürdüler. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem):
-
Benden sonra üç ordu birbiri ile harb eder. İkisi haklı birisi haksızdır.
Haksız olan hangisidir diye sordular? Buyurdu ki:
- Av
af'ın köpekleri hangi orduya ürerse, o ordu haksız, diğer ikisi haklıdır.
Yine Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)':
- Ya
Ali! Benim ailelerimden birisi senin ile harb eder. Sen harbi kazanırsın, onu yerine
sen gönder demişti. Hazreti Aişe:
- O hangi ailendir ya
Resulullah? deyince Hazreti Aişe (Radiyallahu anha)'nin yüzüne bakarak:
- Ey Kırmızı! O da sen
olmayasın? demişti. Hazreti Aişe'ye iftira edildiğinde Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in çok canı sıkılmıştı. O zaman Hazreti Ali:
- Ya Resulullah! Niçin bu
kadar üzülüyorsun? Üzülme bir kadın değil mi? Boşa kurtul demişti. Bunu kalbinde
kin tutan Hazreti Aişe o günden itibaren Hazreti Ali ile konuşmazdı.
Hazreti Aişe
bir ordu ile harbe gelirken Av af'ın köpekleri gece ürdü.
- Burası neresi?
- Av af dediler. Derhal
kumandanları çağırdı. (Şevahidü'n-Nübüvve, Sayfa: 209)
- Biz haksızız Ali
haklıdır. Resulullah Av Af'ın köpeklerinin ürdüğü ordu haksızdır diye buyurdu.
Harb etmeyelim, geri dönelim. Kumandanlar hiç de dönme tarafı değildi. Döndük
diye yol değiştirdiler. Nihayet iki ordu karşılaştı. Hazreti Ebu Bekir'in oğlu
Muhammed (Radiyallahu anhu) çok sinirlenmiş, Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin
ikazlarına da bakmayıp üzerine zırhlar giyip atına bindi. Hazreti Aişe
(Radiyallahu anha)'nin bindiği devenin üzerine doğru hücuma kalktı. İlerleye
ilerleye yetişti. Devenin arka ayaklarını kılıçla vurup kesti. Deve arkası üstü
yıkıldı. Devenin üzerinde mahfenin içinde bulunan Hazreti Aişe (Radiyallahu
anha)'yi çekip havaya kaldırdı. Hazreti Aişe (Radiyallahu anha):
- Bana Resulullah'tan
başkasının eli değmedi. Kim bu küstah dedi. Baktı ki kardeşi. Hem de kılıç
havada hemen vuracak, şakası yok. Hazreti Aişe, Hazreti Ali'ye çağırarak:
- Hasan'ın babası iyilik et
beni kurtar dedi. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):
- Ya Muhammed! Elindekini
yere at, onu bırakmazsan seninle ebedi konuşmam. Muhammed bıraktı ve geri
döndü.
Hazreti Ali (Radiyallahu
anhu) kendi askerine karşıdaki müslümandır, öldürmeye değil esir almaya,
yaralamaya vurun. Müslüman olduğu için ben harbe girmeyeceğim dedi. Hazreti
Aişe'yi kardeşi yere atınca Hazreti Aişe yüksek bir yere çıkıp nutuk verir gibi
yüksek bir sesle ordusuna seslendi. Harbi durdurdu. Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem)'in Av af'ın köpeklerinin ürdüğü ordu haksızdır dediğini
söyledi. Biz haksızız Ali haklıdır. Ben sizi Ali'nin tarafına onun askeri olmaya
davet ediyorum dedi. İki ordu birleşti. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu), Hazreti
Aişe'yi yanına
Hazreti Muaviye
(Radiyallahu anhu), Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)'ın amcası oğlu idi, Şam'da
vali idi. Hazreti Muaviye (Radiyallahu
anhu)'ye Hazreti Osman'ın şehid düştüğünü ve Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin
katilleri sakladığını söylediler. İsyancılar Hazreti Muaviye (Radiyallahu
anhu)'nin yanında toplanıp Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) ile harbe
hazırlandılar, Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu) Hazreti Ali (Radiyallahu
anhu) ile konuştular. Sulh olmak için ikisi de çok gayret gösterdi. Amma
sözleri birbirine ters geldiği için anlaşamadılar. Müşavereleri dört ay sürdü.
Cum'a günü Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) imam olur, Hazreti Muaviye
(Radiyallahu anhu) ve her ikisinin askeri Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin
arkasında cuma namazı kılar, yine münakaşa devam ederdi, uzlaşamazlardı.
Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):
- Bu 19 kişi şer'i mahkeme
ile mahkeme olsun. Bunu kabul et, halife sen ol diyor. Hazreti Muaviye
(Radiyallahu anhu):
- Bu 19 kişiyi bana teslim
et, bunları öldüreyim. Sen halife ol. Her ikisinde de halifelik mühim değil. Bu
19 kişi mühimdi. Kur'an'da: (Sure-i Bakara, Ayet 178-179; Sure-i Maide, Ayet
45) ve Hadîs-i şerifte (Kütüb-i Sitte, Cild 14, Hadîs No: 4952; Sünen-i
Tirmizi, Cild 3, Hadîs No: 1406; Sünen-i Ebu Davud, Diyet-17, 4539-4541)
Birisi haksız yere
öldürülürde onun kanını dava etmezsem mahşerde bana davacı olur. Onun için bunun kanını dava etmeye mecburum.
Bunun ölümüne bu 19 kişi sebeb oldu. Muhakkak bunları öldürmem lazım, hem
halife, hem de amcamın oğlu dedi. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) ise şöyle
diyordu:
- Kur'an-ı Kerim hükmünce
mahkeme edip suçlular şeriatın emrince cezalanmaz, hepsi öldürülür ise bundan
Allah yanında ben mes'ulüm. Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) Allah yanında
mes'ul olmayayım diye öldü. Nihayet dört ay sonra Hazreti Ali (Radiyallahu
anhu)'ye:
- Bu böyle bitmeyecek seni evden dışarı
çıkarmayacağız, ya 19 kişiyi bize teslim
et, ya harb edeceğiz dediler. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) Hazreti Muaviye
(Radiyallahu anhu)'ye:
- Sen seni bilmiyor musun?
- Ben
seni de biliyorum, beni de biliyorum. Sen benden Allah yanında sevgilisin,
büyüksün. Şahsına hürmetim var. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):
- Bu
müslümanlar boş yere kırılmasın. İkimiz muharebe meydanında harb edelim dedi.
Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu):
-
Şimdiye kadar senin karşına çıkanın hiç biri sağ dönmedi. Belli ki beni de
öldürürsün. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):
-
Allah'a dua edelim. Davud (Aleyhis-selam) kılıcı haksızı keser, haklıyı
kesmezdi. Bizim kılıçlarımızda haksızı kessin, haklıyı kesmesin dedi. Hazreti
Muaviye (Radiyallahu anhu) yine cesaret edemedi. Hazreti Muaviye (Radiyallahu
anhu)'nin ordu kumandanı Amr İbn-il As (Radiyallahu anhu) çok kurnazdı. Hazreti
Muaviye (Radiyallahu anhu)'ye:
- Biz
Ali ile harb edip kazanmamıza imkân yok. Ancak harb ortasında hile ile Ali'nin
askerini kendine düşman eder. Harbi kazanırız dedi. Hazreti Muaviye
(Radiyallahu anhu):
- Ali
(Radiyallahu anhu)'nin askeri kendine düşman olur mu? Amr ibn-il As
(Radiyallahu anhu):
-
Olur. Ali'nin askeri kendini tutmaz. Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu):
- Bizim asker
bizi tutar mı? Amr ibn-il As (Radiyallahu anhu):
- Tutar.
- Ne
biliyorsun?
- Sınayalım
der. Biz cuma günü harbte olacağız. Cuma namazını kılamayız. İki gün evvel cum'a
namazını kılmamız lazım dedi. İki gün evvel cuma namazını kıldılar. Askerden
itiraz eden olmadı. Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu)'ye:
- İşte bizim
asker, bizi tutuyor dedi. Bu arada Konstantin kralı Hazreti Muaviye
(Radiyallahu anhu)'ye bir mektub yazdı.
-
Sizinle harbim var. Maksadı Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) ile harb edeceğini
bildiği için ya bana taviz verir, ya benimle olup Ali ile harb etmeye razı
olur. Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu):
- Ey
Konstantin Kralı! Benimle Ali arasında olan hilafet davası değil, Amcam oğlu
Halife Osman'ın kan davasıdır. Din meselesi araya girerse ben kan davasından
vaz geçer. Ali (Radiyallahu anhu) ile
birleşir, sisli dumanlı Konstantin şehrini başına yıkar, seni bahçeden
turp söküp atar gibi Konstantin'den söküp atmadanda geri dönmem. Konstantin
Kralı özür diledi. Nitekim Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu) sonraları iki
sefer İstanbul'a sefer düzenledi.
- Hazreti Ali
(Radiyallahu anhu) yine askerine:
- «
Öldürmeye değil esir almaya, yaralamaya vurun. Karşınızdakinin müslüman
olduğunu unutmayın. Ben harbe girmeyeceğim. Çünkü karşımızdakiler müslümandır»
dedi. Harbe başladılar. Hazreti Muaviye' (Radiyallahu anhu)'nin askeri
dayanamadı. Hazreti Muaviye (Radiyallahu anhu) Amr ibn-il As (Radiyallahu
anhu)'a:
- Hani
bir harb hilesi yapacaktın, Ali (Radiyallahu anhu)'nin askerini kendine düşman
edecektin. Amr ibn-il As (Radiyallahu anhu):
-
Bizim asker sıkılmadan bizim sözümüzü dinlemez dedi ve zamanını bekledi. Tam
asker yılgınlık gösterince kendi askerlerine mızrakların başına Kur'an
bağlattırıp:
- Ey
Ali!nin askeri! Harbi durdurun, biz işimizi Kur'an ile halledelim diyordu.
Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin askeri durdu. Hazreti Ali (Radiyallahu
anhu):
- Bu
harb hilesidir. Harbte bozulacağını aklı sezince bizi birbirimize düşürmek için
bunu yaptı. Asker:
-
Kur'an ayaklar altında tepeleniyor. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) kendini
göstererek:
- «Ene
Kur'an» Kur'an benim, bana bakın. Kur'an'ın yaprakları, her şehid düşen asker
ile ayaklar altında kalıyor. Mühim olan Kur'an'ın hükmü ayak altında kalmasın.
Kur'an'ın hükmü ayak altında kalırsa, telafisi imkansız sonuçlar çıkar.
Yaprakları harb sonrasında toplamak mümkündür. Siz harb edin yine asker vurdu.
Amr ibn-il As (Radiyallahu anhu) yine ortaya çıktı.
-
Kur'an ayak altında çiğneniyor, biz sizin dediğinizi kabul ediyoruz, siz
Allah'tan korkmuyor musunuz. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin askerinden 19
kumandan ayrıldı. Harbi durdurdu. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'yi sulh olmaya
davet ettiler.
Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)':
- Ya
Ali! bir zaman gelir öfkelenirsin, öfke kalbinden gırtlağına ordan ağzına,
ordan da dilinin ucuna gelir. Bir şeyler söyleyecek olursun söyleyemezsin,
sabredersin yutarsın. İşte o bu harbte oldu. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):
- Biz
harbi durdurursak bir daha bu fırsat elimize geçmez. Bizi bölerler. Sizi
kandırırlar. Amr ibn-il As'ın oyununa geliyorsunuz. Bu harb hilesidir. Bizim
dediğimizi kabul ediyorlarsa kılıçlarını atsın, teslim olsunlar. Kılıçlarını
atmıyorlarsa teslim olmuyorlar demektir dedi ise de söz dinletemedi. Bu arada
Malik-i Ejder'in oğlu İbrahim Ejder, (Radiyallahu anhu) harbe devam ediyordu.
Hazreti Muaviye (Rediyallahu anhu)'nin askeri ona da dayanamadı. Amr ibn-il As
(Radiyallahu anhu) yine ortaya at sürdü.
-
Allah'tan korkun, harbi durdurun. Bizi boşuna kırmayın. Biz müslüman değil
miyiz? diye bağırınca Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin 19 kumandanını yine
harekete geçirdi.
- Ya
Ali! İbrahim'i çağır, harbi durdur. Yoksa bizde sana vuracağız. Hazreti Ali
(Radiyallahu anhu) İbrahim (Radiyallahu anhu)'i çağırdı.
- Ya
İbrahim! Harbi durdur. İbrahim Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'ye
yalvarırcasına:
- Bana dur
deme, bir saatlık bir harbimiz kaldı, bir saat sonra zaferi kazanırım dedi.
Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):
- Ben
durdurmak istemiyorum, şu gördüğün kumandanların hepsi bize isyan ettiler.
İbrahim Ejder (Radiyallahu anhu):
- Bana
müsade et, Hem Muaviye (Radiyallahu anhu)'nin askeri ile hem de bunlarla harb
eder, yine zaferi kazanırım. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):
-
Bizden günah gitti, sorumluluk bunlara ait. Harbi durdur dedi. Harb durdu. Hazreti
Ali (Radiyallahu anhu) bütün ısrarlara rağmen kendi askerine küsüp Medine'ye
dönmedi. Kufe'ye yerleşti. Hazreti Ali kendine sığınan 19 kişiye şöyle söyledi:
- Biz
harbi kaybettik, çoğa varmaz sizi öldürürler. Ben sizi koruyamam, başınızın
çaresine bakın dedi. Kufe'ye gitti. Amr ibn-il As (Radiyallahu anhu) meydana at
sürdü.
- Bana
kalırsa Ali'yi de Muaviye'yi de hilafetten azledelim, en alim kimseyi de halife
yapalım. O zamanda en Alimi diye en fazla Hadîs ezberleyene denirdi. En fazla
Hadîs ezberinde olan Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin askerinden Ebû
Muse'l-Eş'âri idi. En alim seçilecek diye Ebû Mus'el-Eş'âriyi, karşı taraftanda
Amr ibn-il As'ı hakem tayin ettiler.
Hazreti Ali'ye söyleyince Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) acı acı güldü.
Allah sizi şaşırmış. Hakemleri Amr İbn-il As karşısında en fazla kanacak adamı
seçmişsiniz. Ebû Mus'el Eş'ari:
- Ben
Kufe'ye geleceğim zaman valiliği elimden alır diye beni Kufeye koymak istemedi.
Zorla girdim. O benim için değil, kendi için konuşur. Kendi içinde konuşamaz.
Onu Amr ibn-il As kandırır. Yine söz
dinlemediler. Nihayet Amr ibn-il As (Radiyallahu anhu) ile Ebu Mus'el Eş'ari
(Radiyallahu anhu) hakem olarak iki ordu arasındaki boşluğa at sürdüler. Amr
ibn-il As (Radiyallahu anhu):
- Ya
Ebû Mus'el Eş'ari (Radiyallahu anhu) Allah bu ümmeti Muhammed'in mukadderatını
benim gibi bir acizle, senin gibi muhterem alim bir zata teslim etti. Şimdi her
şeyi bırakalım Ali'yi de Muaviye'yi de hilafetten azledip, en alim birisini
tayin edelim dedi. Ebû Mus'el-Eş'ari (Radiyallahu anhu) baktı ki, söz dönüp
dolaşıp kendine geliyor. Ebû Mus'el Eş'ari (Radiyallahu anhu):
- Olur dedi.
Amr İbn-il As (Radiyallahu anhu):
- Sen
belinden kılıcı çek havaya kaldır de ki: «Vekili olduğum Ali'yi şu kılıcı
kınından çektiğim gibi hilafet makamından çektim, azl ettim de.» Ben de aynı
şekilde Muaviye'yi azl ederim. Düşünür düşünür, en alim bir adam seçeriz. Ebu
Mus'el Eş'ari (Radiyallahu anhu) kılıcı kınından çekip havaya kaldırdı.
-
Vekili olduğum Ali'yi hilafet makamından şu kılıcı kınından çıkardığım gibi
çıkardım azl ettim. Sıra Amr ibn-il As'a gelmişti. O da:
- Şu
kılıcı kınından çekip çıkardığım gibi vekili olduğum Muaviye'yi hilafet
makamından çıkardım, azl ettim. Şu kılıcı kınına koyduğum gibi hilafet makamına
koydum diye kılıcı kınına koydu ve atını sürdü. Ebû Mus'el-Eş'âri (Radiyallahu
anhu) çağırdı:
- Hani bir Âlim
adam seçecektik. Amr ibn-il As (Radiyallahu anhu):
-
Allah için ne duydunuz ise onu söyleyin. Bu Ali'yi azl etti. reyini bana verdi.
Bende düşündüm, Muaviye'den daha iyisi yok, onu tayin ettim. Bizim de sözümüz
anlaşmamız böyle idi, dedi. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'nin kumandanları
kızdılar. Kufe'ye Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'ye geldiler.
- Ya Ali!
Kalk yeniden harb edelim. Hazreti Ali:
- Ben harb
etmem. Onlar:
- Daha evvel
niçin harb ettin. Hazreti Ali:
- Bu
19 kişi haksız yere öldürülmesin diye harb ettim dedi. Bunların hepsi tek tek
tutulup işkence ile öldürülmüştü. Harbte sulh olunca bunları takib ettiler.
Hazreti Ebu Bekir'in oğlu ilk defa İran'a ordan Yemen'e, oradanda Hindistan'a
giderken yolda yakaladılar. Güneşe karşı çarmıha gerip güneşte gevredip
öldürdüler. Hazreti Aişe ölünceye kadar benim kardeşim kebab oldu diye kebab yemedi.
Hazreti
Ali (Radiyallahu anhu):
- Ben
19 kişi haksız yere öldürülmesin diye harb ettim, Şimdi niye harb edeyim.
Onlar:
- 19
kişi öldürülmemesi için harb ettin. Bizden ölen 19 bin kişi oldu. Onlar için
harb et. Senin 19 kişi bizim 19 bin kişiden kıymetli mi? Hazreti Ali
(Radiyallahu anhu):
-
Haksız yere öldürülecek adam öldürülmesin diye harb edilir. Ölen adam için harb
edilmez. Çünkü karşı taraftan kat kat fazla adam öldü. O zaman onların ölmemesi
için harb ettik. Şimdi halifelik için nefsim için harb etmem. Münakaşa büyüdü
Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'ye:
-
Senin gittiğin yol da, sen de müslüman değilsin dediler ve dinden çıktılar.
Hazreti Ali:
- Bana
İbrahim'i çağırın. İbrahim (Radiyallahu anhu) geldi. Ya İbrahim harb hazırlığı
yap. Hazreti Aişe (Radiyallahu anha)'nin ordusuna kılıç çekmedim. Müslümandı,
Muaviye'nin ordusuna kılıç çekmedim, müslümandı. Bunlar bana harbin ortasında
karşı geldiler, kılıç çekmedim, müslümandı. Şimdi dinden çıktılar, serbest
kılıç sallayabilirim dedi. Kendi askeri ile harb etti. 17 bin kişiyi kılıçtan
geçirdi. Bu harbin adına Nehrevan cengi
derler.(Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 708) Hazreti Aişe (Radiyallahu anha)
ile olan harbe devenin iki arka ayağı kesildiği için Vak'ayı Cemel derler (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 708) Deve
harbi demektir.
Nehrevan
Cengi artıkları toplanıp üç düşmanımız var. Üçü de ölmeli diye karar aldılar.
Felan ayın felan günü cum'a namazında Ali Kufe'de, Muaviye Şam'da, Amr ibn-il
As Mısır'da cum'a namazı kıldırırken
öldürelim dediler. Fedâiler seçtiler. O günde fedailer arkalarına dursun
zehirli hançerle vurup öldürsünler. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'yi
hizmetçisi ibn-i Mülcem vurup şehid etti.
Muaviye' (Radiyallahu anhu)'ye bıçağı önden attıkları için, bıçak kayıp
kasığına gitti, iki torbasını kesti, ameliyat olup kurtuldu, Sakat kaldı. Amr
ibn-il As (Radiyallahu anhu) o gün hasta olduğu için yerine birisini vekil
tayin etmişti, kendi namaza gelememişti. Amr ibn-il As (Radiyallahu anhu) diye
onun yerine vekilini öldürdüler.
* * *
Hadibiye
mevkiinde altında biat yapılan (Sure-i Fetih, Ayet 18) ağaca Hazreti Ömer zamanında
bazıları secde ettiler. Hazreti Ömer bir gece ağacı söktürüp kaybettirdi. Şimdi
bir müslümanın ağaca tapmasına imkan yok. Yine müslüman olanlar koltuklarının
altına, parmaklarının arasına put gizleyip namaz kıldılar. Tekbirde ellerini
kulağıyın yumuşağına değdirmek koltuğunda put varsa düşsün diyedir. Namazda
parmaklarını çok sık tutmamak, put varsa görünsün diyedir. Şimdi bunları kimse
yapmaz. Bu görüşler tamamen silinmiştir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) işte bunları göz önüne alarak bir çok şeyleri söylemiş, yapmıştır.
Şimdi olsa bu insanlara göre söylerdi. Yani Peygamberimizin ailesine para,
menfaat mukabilinde zina etti diye iftira etdiler. Yukarda saydıklarımız şimdi
olmaz.
* *
*
Bir
kadın ne şartlar altında olursa olsun, evinden dışarı çıkmamalı, sesini kimse
duymamalı derler. Yeri ve zamanı gelirse olur. Uhud cenginde Esma bin-i
Zem'a'nın gelip harb edip şehid düşmesi vardır. Mekke'nin fethinde
Peygamberimize vekaleten müslüman olacaklar, Hazreti Ömer'in elinden tutup biat
ettiler. Şöyle oldu: Erkeklerin biatı sona erdi. Kadınlar Hazreti Ömer
(Radiyallahu anhu)'in elinden tutup biat etti. Hadibiyede bizzat
Peygamberimizin elinden tutup biat edenlerin içinde altı tane kadın vardı.
Peygamberimizin elinden tutup biat ettiler. Hazreti Aişe'ye iftira
ettiklerinden, münafıklar bizimde elimizden tutun biat edin diyecekleri için
kadınların elinden tutup biat etmeleri yasaklandı. (Sure-i Mümtehin, Ayet 12)
Ayette kadınlar senden biat edecekse sen elini suya sok karıştır. Sonra onlar ellerini
suya sokup karıştırsınlar diye emir geldi. Kesinlikle biatta kadınların elinden
tutulmaz. Bu ayete göre kadın'a elden tutup ders verilmez.
(Sure-i Buruc
Ayet 16)
“Cenab-ı Hak istediğini yapar,”
demektir.
Şunu yapar, şunu yapamaz deme. İşte
verir, gadabından çok sakın feyline göre sana işler halk eder. Sonra onu tebdil
edemezsin, tebdil olmayan budur. Cenab-ı Hak insanın kalbine göre işler, halk
eder, kulun kalbine nazar eder. Onun kalbindeki niyeti ne ise görür, bozuk ise
belâ takdir eder, belâ takdir eder ise o belâ'yı Hak'tan başka kimse
dönderemez. Niyeti düzgün ise ona göre yardım eder. Fakat diler ise yine kendi
dönderir. Cenab-ı Hakk'ın takdiri bozulmaz demek budur. İyi anlamalı. O belâ'yı Allahu Teala'dan başka
kimse dönderemez demektir. Yoksa bir adama Allahu Teala belâ takdir eder ise
onu kimse bozamaz demek Allahu Teala'da bozamaz demekte değildir, diler ise
bozar.
Hadîs-i Şerif
“Sadaka vermek belayı def eder, ömrüde
artırır.” (Kenzü'l-İrfan, Hadis No: 355, Sayfa: 94)
Allahu Teala'yı öyle bilmeliyiz ki bir hükümet reisi
kendinin hükümetinin altında kendine tamamen teslim olan kimselere ne yapmak
ister ise yapar. Allahu Teala'da yer gök onsekizbin alem onun elindedir. Her ne
isterse onu yapar. Muhakkak ve muhakkak rahmeti mutiylere, abidlere, ve
kendinin emrine itaat edenleredir. Azabı, gadabı, şiddeti asilere,
kafirleredir. Aç gözünü asi olma. Şunu da anla ki ecel ile rızk seni arar,
bulur. Hadîs ve Ayetlerle sabittir, takdir olunmuştur. Fakat günah seni arar
denilmemiştir. Kulun işine, niyetine ve fiiline göredir. Kadere takdire havale
etme, şeytanın tövbesi
Şeytan kader böyledir dedi.
(Sure-i
Hicr, Ayet 39)
«Ya Rabbi!
(Sure-i
Araf, Ayet 23)
“Ey Rabb'imiz! Biz kendi nefislerimize zulmettik.
Adem (Aleyhis-selam)
nefsim zalimdir beni şaşırdı dedi. (Surei Araf, Ayet 23) Kul bir şeyi
niyetine alıp ona temamen teşebbüs eder, kararı verip başlar ise, o zaman Hak
onu halk eder. O zamana kadar halk olunmamıştır. Bir gadabına uğrarım diye her
zaman Allah'tan kork, her zaman Allah'a güven, çünkü ben Allah'a asi değilim
de. Namaz insana borç değildir. Namazı kılan azabından kurtulur, rahmete
kavuşur, Hakk'a bir faidesi yoktur. Faidesi kılanadır. Her yemek yemek lâzım
olduğu gibi lâzımdır. Rahmetinden mahrum etmez diye güven ki Allah seni sevsin,
beni kulum nasıl zannederse öyle bulur, diyor. Aldanmazsın korkma!
Cenab-ı Hakk'a iman etmenin altı şartı vardır. Altıdır
Amentübillah ila Ahir..
Her kim bu altı maddeden hepsine inandım; yalnız birine inanmadım dese kafir olur.
Bunların hepsine inanmak farzdır. Farzı inkâr küfürdür. İnsan şöyle iman
etmelidir ki:
1- Allahu Teala birdir ve ondan gayri ibadete lâyık kimse
yoktur.
2-
Melâikeler vardır, her biri bir vazife ve ibadettedirler.
3- Cenab-ı Hakk'ın kitapları vardır, kendinin sözüdür. Her
ne emir ile nehiy söyler ise doğrudur. Onunla amel etmekte bize imanın
şartıdır, inanmakta olduğu gibi.
4- Resuller gönderdi. Onların kimi Resul, kimi Nebiydir,
büyükleri Adem, Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed (Aleyhis-selam)'dırlar. Her
bir peygamber bir esmanın mazharıdırlar. Esmaül Hüsnalar ne kadar ise o kadar
peygamber meşrebi vardır. Her bir Peygamber meşrebinde bir evliya vardır.
Kıyamete kadar böyledirler.
5- Ahiret gününe inanmaktır. Muhakkak bu dünyanın sonu
gelecek, yıkılacak, harab olacak. Gökler, yıldızlar, ay, gün onların hepsi
hercü merç olacaktır. Sonra başka bir alem, dünya kurulacaktır. İnsanlar ölür
amma ruhları ölmez. Bülbülün kafesten çıkıp o bir kafese girmesi gibidir. Başka
vücut ile mahşere gelecektir. Mahşer bu dünyada değildir. Fakat bu dünya harap
olup, hiç evvelki gibi yok olduktan sonra, yeniden gelen gayet büyük bir
alemdir. Orada hesab görülüp zerre kadar hayrı işleyen, orada hazırlanmış
bulur. Şer işleyende onu hiç kayıp olmamış olarak bulur. Kurtulanlar cennete kurtulmayanlar
cehenneme giderler.
6- Cenab-ı Hak bir kimseye kendinin kötü niyetine göre halk
eylediği hayırşer hepsi onun takdir etmesiyle Allah tarafından gelir. Çünkü o
kul hayra layık olur ise hayır, şerre layık olur ise şer, verir. Onun için
daima Allah'tan hayır iste, hayırı gör. Ölmek, dirilmek hep onun elindedir,
layıkını verir vesselam.
Cenab-ı
Vacibül vücut Hazretleri bak Resuluna ne söylüyor:
Hadîsi
Kudsisinde:
1- İlmi açlıkta koydum, halk toklukta ararlar dedi.
(Marifetname, Sayfa: 597; Envarü'l-Aşıkîn, Sayfa: 130)
Yine Hadîs-i Şerif:
«Açlık hikmetin bulutudur.»
(İhya'u Ulumi'd-Dîn, Cild 3, Hadîs No: 144, Sayfa: 195)