ALLAH (cc)'NÜN

EN EVVEL NEYİ HALKETTİĞİ

 

 

            Peygamberimiz (sav)'e sordular:

            – Allah en evvel neyi yarattı? Buyurdular ki:

            – Allah (cc), sizin Nebi'nizin nûr'unu yarattı.

 

            (Sûre-i Nur, âyet 35)

            Meâl'i: Allah yerlerin ve göklerin nurudur.

 

            Allah (cc) en evvela kendi nûr'undan, Peygamberimiz (sav)'in nûr'unu yarattı. (Buna Bakabillâh da denir.)

 

            Mülkü Bakadan gelmişem

            Fani cihan neylerem

            Ben Hakk Cemalin görmüşem,

            Huri Cenanı neylerem.

 

                        İbrahimem Cebrâile,

                        Hiç ihtiyacım kalmadı,

                        Muhammed dosta giderim,

                        Ben tercümanı neylerem.

 

            İsmailem Hakk yolunda,

            Canımı kurban eylerem.

            Çünkü bu can kurban sana,

            Ben koç kurbanı neylerem.

 

                        İsâ gibi dünya koyup,

                        Gökleri seyran eylerem,

                        Musa'ya didar olmuşam,

                        Ben len terânî neylerem.

 

            Aşık Yûnus Maşukuna,

            Vuslat edince mest olur,

            Ben şişeyi taşa çaldım,

            Arı namusu neylerem.

                                               Yûnus EMRE

 

            Hepimizin ilk geldiği yer bakabillah, gideceğimiz yer de orasıdır. Bir insan burdan çalışa çalışa, yüksele yüksele, Fenâ FİLLA-HA varır, Hakkk'a vasıl olur. Oradan yukarısı Bakabillâh makamıdır. Şeriatla, tarikatla, hakikatla, marifetle tam tamına çalışan herkes o makama varır. Az çalışan mahşer, mizan, sıkıntı görerek cehennemden zor kendini kurtarır, cennete girer. Yüksek makamlara gidemez. Ama kitabımızda açıkladığımız gibi sünnet-i Resulullah'la tam çalışan muhakkak oraya varır. Sen adam ol, çalış, orayı kazan, orayı bul, o geldiğin makama eriş demektir. Yine bir insan günâh, küfür ve ma'siyet işleye işleye Esfel-i Sâfilîne varır. Birisi çalıştı Fenâ FİLLAH nuruna erişti, birisi de nehyini yapa yapa Esfel-i Sâfilîne kavuştu. Bu şuna benzer:

            Allah (cc)'ın doksan dokuz ismi var. Allah (cc)'ın, Nur isimleri nurludur. Kahhâr, Cebbâr isimleri zulûmattır. Herkes gördüğünü söyler. Peygamberimiz (sav)'in yanına Hz. Ebû Bekir Sıddık (ra) geldi.

            – Ne kadar güzelsin, dedi. Biraz sonra Ebû Cehil geldi. O da Peygamberimiz (sav)'e bakıp;

            – Ne kadar çirkinsin, dedi. Peygamberimiz (sav) her ikisine de "haklısın" dedi. Ashab sordular:

            – Ya Rasulallah her ikisine de "haklısın" dedin. Peygamberimiz (sav):

            – Ben bir aynayım, aynada herkes kendini görür. Ebû Bekir çok güzeldi, gördüğünü söyledi. Ebû Cehil çok çirkindi, o da gördüğünü söyledi. Yine herkes gördüğünü söylüyor. Birisi Nûr, birisi zulümât. İkisi de Allah (cc)'ın tecellisidir.

            Allah (cc) kendi nûr'undan, ilk önce Peygamberimiz (sav)'in nûr'unu yarattı.

 

            Hadîs-i Şerîf:

 

            (Küntü kenzen mahfiyyen fegad arafa ke felaktül halk.)

 

            Manâ'sı: Ben bir gizli hazine idim, istedim ki bilineyim. Benden bir sevgi zuhur etti. O sevgiden, kendi nûr'umdan Muhammed (sav) in nûr'unu yarattım.

 

            (Sünen-i Tirmizi, Cild 6, Hadis No: 3850)

            Manâsı: Ebû Hüreyre (ra)'den rivâyet edilmiştir; dedi ki:

            – Yâ Resûlallah (sav)! Peygamberliğin ne zaman vâcib (sâbit) oldu? dediler. Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu:

            – Adem, ruh ile cesed arasında iken!..

 

            İlk defa Peygamberimiz (sav)'in nuru, Allah (cc)'ın nurundan; Peygamberimiz (sav)'in nurundan, Peygamberimiz (sav)'in ruhu yaratıldı. Onun içinden Peygamberlerin ruhlarını seçti. Bu da Peygamberimiz (sav), Adem (as) ruh ile cesed arasında iken yani ruhlar yaratıldığından Adem (as)'ın cesedi arasında Allahu Teâlâ ruhların içinden, Peygamberimiz (sav)'in ve bütün Peygamberlerin ruhlarını seçti.

 

            Cebrâilem selam söyle dostuma,

            Benim Muhammedim nûr'dan Ahmedim.

            Gelsin seyrân etsin, Ârşım üstüne,

            Benim Muhammedim nûr'dan Ahmedim.

 

                        Kendi nûr'umdan yarattım ben onu,

                        Aşık oldum ona hem dünü günü,

                        Neylerem ben onsuz iki cihanı,

                        Benim Muhammedim nûr'dan Ahmedim.

 

            Onculayın hiç bir kul yaratmadım,

            Onun bir sözünü iki yapmadım,

            Ümmetini cehenneme yakmadım,

            Benim Muhammedim nûr'dan Ahmedim.

 

                        Ahmedimdir Enbiyâların başı,

                        Göklerimin nûr'u, arş'ın nakkaşı,

                        Yerde gökte iki cihan güneşi,

                        Benim Muhammedim nûr'dan Ahmedim.

 

            Donattım arşımı gelsin göreyim,

            Kulların halinden haber sorayım,

            O gelsin ben ona cevap vereyim,

            Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.

 

                        Yûnus neder iki cihanı sensiz

                        Sen Hakk Peygambersin şeksiz gümânsız,

                        Sana uymayanlar gider îmânsız,

                        Benim Muhammedim nûr'dan Ahmedim.

                                                                       Yûnus EMRE

 

            Hakk'ın nurundan ayrıldı.

            Muhammed'den güzeli yok.

            Kur'an'da böyle buyruldu.

            Muhammed'den güzeli yok.

 

                        Melekler ismini duydu.

                        Anın için hükmüne uydu.

                        Levlake hil'âtın giydi.

                        Muhammed'den güzeli yok.

 

                                   Haber vereyim sırrından.

                                   Dünya ahiret varından.

                                   Kaftanları cümle nurdan.

                                   Muhammed'den güzeli yok.

 

            Âyet, Hadis idi sözü.

            Ümmet olan eder nazı.

            Enbiyalar serfirazı.

            Muhammed'den güzeli yok.

 

                        Bir gece göklere uçtu.

                        Peygamberlerle buluştu.

                        Cemalullah'a kavuştu.

                        Muhammed'den güzeli yok.

 

                                   Ebu Bekir, Ömer, Osman,

                                   Ali'yi çok sevin sultan.

                                   Ehli beyte canlar kurban.

                                   Muhammed'den güzeli yok.

 

                                               Takî'nin kaygılı başı,

                                               Akar gözlerinin yaşı,

                                               Gerçek bilin din kardaşı,

                                               Muhammed'den güzeli yok.

 levhi mahfuz

            Bu yazdıklarımız dünyanın yaratılışı, Levh-i Mahfûz, Allah'ın nûr'undan bütün mükevvenâtın yaratıldığı, akla gelen herşeyin yaratılması ve bundan daha evvelkine İlm-i Ezelî'ye denir. Yani evvelkilerin daha evvelidir.

            Peygamberler ve büyük Evliyalar; Levh-i Mahfuz'a bakar, gelmişi, geleceği, olanı, olacağı herşeyi bilirler. Yalnız Levh-i Mahfuzda, iptal olma, ileri, geri alma, kesinleşme olur. Allahu Teâlâ; olmasını murad etmiş, onu da kesinleştirmişse o muhakkak olur. Bir de kesinleşmemiş olursa; o duayla, yapılan iş, hareketle, zulüm, işkence, dua ve beddua ile, ileri, geri alınır. Zamanı değişir. Onun için Peygamberler, olacak şeyi bilmişler, kesin söylememişlerdir. Kesin söyledikleri de çoğu zaman aynı, bazen de değiştiği olmuştur. Nedenini kitabımızda açıkladık. Musa (as), Allahu Teâlâ' ya:

            – Kış nasıl olacak? dedi. Allahu Teâlâ:

            – Kış çok soğuk, şiddetli olacak, dedi. Kış hafif geçti. Duayla değişti. Musa (as):

            – Felan adamın zürriyeti olacak mı? Allahu Teâlâ:

            – Olmayacak dedi. Sonunda, duayla zürriyeti oldu.

            Yunus (as)'ın kavmine, belâ gelecekti. Allahu Teâlâ, Yunus(as)'a söyledi. Kavminin duasıyla değişti. Belâ gelmedi. Bu ve bunun gibi misalleri çoktur.

            Levh-i Mahfuzdan daha ilerisi, ilmi ezeliyedir. İlmi ezeliyeden; ne Peygamberler, ne de Evliyalar haber vermemişlerdir. Haber vereyim dese; bilemez. Bununiçin "İlmi ezeliyeye karışmayın, söylemeyin, aklınız yetmez, bilemezsiniz." diye hadis-i şerif vardır. Oraya karışmak, sormak, cevap vermek, onu Allahu Teâlâ bilir mi, bilmez mi? gibi sorular, cevaplar insanı küfre götürür, kafir eder!

            Misal; bir evin kapı anahtarı var. Evin sahibi, anahtarı itimat ettiği bir adama verir. Evin içinde kasa vardır. İçi evrak, mücevher, altın, gizli dosyalar doludur. Kasanın anahtarını; ne ev ailesine, ne de çocuklarına itimat etmez, kimseye vermez. Levh-i Mahfuz; evin anahtarını verme gibidir. İlmi ezeliyye; kasanın anahtarı gibidir. Allahu Teâlâ yanında aynıdır. Peygamberler, büyük Evliyaullahlar; itimâd edilen adam, Levh-i Mahfuz'da evin anahtarı gibidir. O kasanın içinde şu evrak var, şu yazı var, şöyledir, böyledir demek; kasa sahibini nasıl kızdırırsa, ilmi ezeliyye'yi karıştırmak, söylemek de Allahu Teâlâ'yı öyle gadaplandırır.

 

            Hadis-i Kudsi:

            Manâ'sı: Halkın hepsi Allah'ın ayalı gibidir. Allah yanında en iyisi, o halka, müslümanlara dünyaca, ahiretçe en faydalı olandır.

 

            Ona da anahtar verilir. Kasanın içindeki çok gizli olanları; aşikareye çıkarmaya çalışanlarda "orayı gördüm, söylüyorum" diyen yalandır. Orayı göremeyenlerde herkese hepsi kapalıdır. Gerçekten görse, bilse, söylese Allah (cc) yanında yine büyük mes'uliyettedir. Allahu Teâlâ kapattığı için, kesinlikle bilinmez. "Bildim" diyen muhakkak ve kesin, doğru söylüyorsa Levh-i Mahfuzu söylüyor. Yahutta Levhi Mahfuzda gördüğünü, ilmi ezeliyye zannediyor. Allahu Teâlâ, İlm-i Ezeliyeyi biliyordu demek; Kur'an'ı inkâr etmektir. Bilmiyordu demek; Allah'a cehalet ispat etmektir. Her ikisi de küfürdür. Kitabımızda açıklaması var. İsteyen okuyabilir. Kitabımızda; Azrail (as)'ın beş parmağını işaret ettiğini, bunu bilemediklerini, en son rüya tabircisinin bildiğini, ona da zaman tayin edilmediğini yazmıştık. Böyle bazı şeyler var ki, Allahu Teâlâ'dan başkası bilemez. Bir insan ne zaman ölecek? Levh-i Mahfuzda ömrü yazılı ama o uzar da, kısalır da. Dünyanın ömrü ne kadardır? Ana karnındaki doğacak çocuk kız mı, erkek mi? Bu ve bazı bu gibi soruları, Allah'tan başka kimse bilemez. Ana karnındaki doğacak çocuk dedik, bu çocuk doğuncaya kadar değişebilir! Doğacağı dakikaya kadar kız, doğunca erkek, erkek doğarsa kız olabilir. Çünkü Hz. Pir; "oğlu olsun" diye dua etti, kız doğdu. Onu doğuncaya kadar değiştirmedi. Duası geçmedi. Doğan çocuğu Hz. Pir kucağına aldı. Erkek ismi koydu. Doğduktan sonra kızken, erkek oldu. Doğacak değişmiyor. O, Allah'a ait, doğunca dua ile değişebiliyor. Yani ana karnında bir çocuk var, onu Allahu Teâlâ kesinleştirmiş, o kız doğacaksa kız, oğlan doğacaksa oğlan doğacaktır. Onun doğumunu kimse değiştiremez. Eğer Hz. Pir'in duasıyla; kız, oğlan olsa ana karnında iken değişmesi lazımdı. Bu da Peygamberimiz (sav)'in Hadîsine terstir. Doğunca duayla değişmesi hadîsine uygundur. Onun için; doğunca kızdı, duayla oğlan oldu. Ama hiç kız evladı, oğlan evladı yok, "bana şu evladı ver" diye dua ederse onu da Allahu Teâlâ kabul eder. O kesinleşir, değişmez, o ayrı meseledir. Hiç yokken verme, duayla olur. Salih (as) dua etti. Dağ, deve doğurdu, yavruladı. Duayı Allah(cc) kabul etti. Allahu Teâlâ'dan murad etti, oldu. Bu ana karnındaki çocuk; kız oğlana, oğlan kıza tebdil olur, manasına gelmez. Dağın deve doğurmasını, Allahu Teâlâ murad etti. O anda Levhi Mahfuza yazıldı. Takdir oldu, o takdir derhal gerçekleşti. Dağ, deve doğurdu. Bu İlm-i Ezeliye'de var mıydı, yok muydu? Allahu Teâlâ bunu bilmiyor muydu? Biliyor muydu? İlmi Ezeliyyede yazılı mıydı, değil miydi? Bunları sormak, cevap vermek, Peygamberimiz (sav)'in Hadis-i Şerifine muhalefet ve Allahu Teâlâ'ya asi gelmektir. Kul, Levhi Mahfuzdan ilerisine karışamaz. Karışırsa kafir olur. Kaderiyye Mezhebinde olanlar; Levhi Mahfuzdan ileriye, İlmi Ezeliyye'ye karıştıkları için kâfir oluyorlar.

            Allah (cc)'ın işine hiç kimsenin aklı yetmez, işine karışılmaz. "Karışmayın, kafir olursunuz" sözü odur. Levhi mahfuzdan öncesine karışmak; Levhi mahfuzda yazılı olanı söylemek hata değildir. O da mekteplerdeki siyah levha, yaz-boz tahtası gibi değişir. İleri geri alınır. Onun için zaman tayin etmek hatalıdır. Mesela; Peygamberimiz (sav): "ahir zamanda şu harp olacak, şu âlâmetler olacak" deyip, zaman, gün tayin etmemiştir. Levhi mahfuzda gerçekten okusa, şu zaman olacak dese, Allahu Teâlâ'ya yapılan duayla, Yunus (as)'ın kavminin ömrünü uzattığı gibi uzatır. Olacak değişmez, zamanı, vakti, günü değişir. Peygamberimiz (sav)'inde şu harp, şunlar olacak, demesi kesinleşenleri söylüyordu. Peygamberimiz(sav)'in "o muhakkak yüzde yüz olacak" dediği bu zamana kadar söylediklerinin hepsi çıkmış, bundan sonrakiler de zamanı geldikçe çıkacaktır.

            Peygamberimiz (sav) "Sizi üç şeyden nehyederim:

            1.  İlm-i Ezelî'yeden sormak ve cevap vermek,

            2.  Yıldızlar ilminden soru sormak, onda da yanılırsınız.

            3.  Ashâb'ım arasında çıkacak ihtilâfa karışmayın. Bunlardan ne söylerseniz yanılırsınız."ar:

            Ayriyeten sorulması ve cevap verilmesi mahzurlu olan sorular:

            Allah'ın zâtından: "Allah'ın yaşı kaç, erkek mi? Dişi mi? gibi sorular mahzurludur. Yine "Allah (cc) cennet ehlinin, nefesinin sayısını bilir mi?" Bilir dese Kur'an'da cennet ebedîdir. Ebedîliğini inkâr var. Bilinmesi için son verilmesi lazım. Bilmez dese Allah'a cehil ispat etmiş olur.

            İmam-ı Âzam Hz. ne sorulan soruların içinden on yedi soruyu cevapsız bırakmıştır. Bu on yedi sorudan bir tanesi "Haccac-ı Zâlim iyi mi idi? Kötü mü idi?" İyi dese kötülüğü çok, kötü dese iyiliği çok. Sormakta, cevap vermekte mahzurlu oluyor. Sende İmam-ı Âzam'dan daha âlim değilsin.

            Allahu Teâlâ kendi nûr'undan Peygamberimiz (sav)'in nûr'unu yarattı demiştik. Bunu dörde böldü, üç parçasından Ay, Güneş, Yıldızlar, bu Dünya ve Melâikeler hasılı her şeyi yarattı. Bir parçasından da Peygamberimiz (sav)'in ruhunu yarattı. Bu dünyadan çok büyük olan o ruha "Beni zikret" diye emretti. O ruh doksan dokuz Esmâ'-ül husnâ ile zikretmeye başladı. Rahmân ismine gelince, Rahmâniyetinden utandı, terledi, damlalar düştü. Her düşen damla bizim ruhlarımız oldu. Onların içinden Peygamberlerin ruhlarını seçti. Anadan doğma evliyâların da ruhlarını seçti. Cenneti, cehennemi, Levh-i Mahfûz'u ve Kalemi yarattı. Kaleme ilk defa "Muhammed ismini yaz" dedi. Kaleme çok fazla aşk ve sevgi geldi. Dayanamadı kalem çatladı.

 

                        Senin için yaratıldı bu alem,

                        İsmini yazarken çatladı kalem,

 

dediği odur. O Muhammed ismini melekler dillerinde söylediler, çağırdılar. Peygamberimizin Mi'râc'ından kırk bin sene evvel bir burak o Muhammed ismini duydu. O isme aşık oldu. Yemedi, içmedi, Peygamberimizin mi'râc'ına kadar kırk bin sene ağladı. Peygamberimiz (sav)'in miracından 40 bin sene evvel duydu. Halbuki Adem (as) dünyaya geldikten kıyamet koyuncaya kadar dokuz bin sene ile on bin sene arasındadır. Adem (as) daha yaratılmazdan otuz bin kusur sene evvel Burak duyuyor. Bu, Adem (as)' dan da, dünya yaratılmazdan da, Burak'ın duymasından da daha evvel olunca, Peygamber (sav)'in nurunun Allahu Teâlâ'nın nurundan yaratıldığına, ondan da Peygamber (sav)'in ruhunun yaratıldığına yüz binlerce sene olmuştur. Bundan Allahu Teâlâ'nın yanında Peygamber (sav)'in ne kadar mühim, büyük olduğu ve o kadar çok önem verdiği anlaşılıyor.
Ruhların Yaratılışı hakkında bilgiler

            Gelelim ruhlara:

            Ruhlar arı peteği gibi her birisi kendi peteğinin içinde ana ve baba vasıtası ile bu dünyaya çocuk canlanır gelir.

            İlk defa bütün mükevvenât yaratıldı. Dil ile sayabileceğimiz her şey yaratıldı. Ay, Güneş, Yıldızlar hepsi duruyordu. Asırlar öncesi belki milyonlarca sene evvel Allah (cc) ruhlara ve yaratılanlara:

 

            (Sûre-i A'raf, âyet 172)

            Meâl'i: Ben sizin rabb'ınız değil miyim?

 

deyince hepsi aşka gelip, o aşk ile dönmeye ve harekete başladılar. Bu Allah (cc)'ın aşkından dönmeye aşka, şevke gelip o zamandan bu zamana kadar ve mahşere kadar dönmeye devam edecekler. Ruhların hepsi (Galû Belâ) "beli, doğru Rabb'ımızsın ya Rabb'i" dediler. Ay, Güneş, Yıldızlar ve Dünyamız o zamandan beri aynı hızla hızı ne artar, ne azalır, kıyamete kadar aynı hızla döner.

 

            (Sûre-i Nebe, âyet 7)

            Meâl'i: Dağları da birer kazık (yapmadık mı?).

 

            Dünyayı ilk defa dolaşan, keşfeden Kristof Colomb derler. Aslında Kristof Colomb'dan asırlarca evvel, ismini hatırlayamadığım "Çelebi" lakabıyla anılan bir Türk Beyi veya deniz kumandanı (Evliya Çelebi değil, Hazerifen Ahmet Çelebi de değil). Bu zat, dünyayı ilk defa denizden dolaşmak ister. Birkaç vapurla yola çıkar, Okyanus denizinde çok ilerlerler. Buna denizin sonunun olmadığını ve bu gidişle karanın bulunmayacağını söylerler. Bu zat:

            – Muhakkak kara vardır ve bu dünya yuvarlaktır, der. Bunları ikna edemez. İkna etmesi için delil göstermesi lazım. İşte yukardaki âyete dayanarak:

            – Bu kadar geniş su, ortada büyük bir ada olmazsa durmaz. Ada da kazık vazifesi görüyor, –martı kuşları görülünce– bu kuşlar da, bir sahil olmazsa barınamaz, diyor ve ilk defa Amerika'yı buluyor. Bu, dinine çok bağlı bir zat olduğu için, bununkini keşfetme(bulma) saymadılar. Gavur bulunca alladılar, pulladılar hepsini ona mal ettiler. İşte Sûre-i Nebe âyet 7'de "Biz, dağları da birer kazık (yapmadık mı?)" dediği budur.

            Dikkat edilirse Okyanus denizinin, en fazla dalgasını kıran Amerika kıtasıdır. Daha sonra Okyanus'un içinde bulunan binlerce, onbinlerce ada. Her birisi birer kazık ve hepsi Okyanus'un dalgasını durduruyor. Meselâ; bir gölün her tarafı dağ, mesafesi kısa, hiç dalga yok. Marmara denizi biraz büyük, nisbeten onda dalga çok. Karadeniz, Akdeniz dalgası daha büyük. Okyanus denizinin içinde hiç bir ada olmasa, Amerika kıtası da olmasa, bunlar kazık olup, dalga kırmasa, önlemese; Okyanus'un dalga yüksekliği en az yüzlerce metre olması lazım. Şimdi denizin önüne duvar gibi rıhtım çekilirse, en dalgalı zamanda orada deniz sakin oluyor. Vapur rahatlıkla indirme, bindirme yapıyor. İşte rıhtım dalgayı kırdı. Okyanus'ta da on binlerce ufaklı, irili adalar, suyun üstüne çıkmaya yarım metresi var. 1 metreden 10-15 metreye kadar olan dev, büyük dalgaları önler. Ona çarpınca, dalga kırılır. Bunların herbirisi âyette belirtildiği gibi birer kazık, hepsi dalgayı kırıyor. Bu zat "Bu büyük denizin ortasında, çok büyük bir kazık, dalga kıran kıta olması lazım" dedi. Nihayet arkadaşlarını ikna etti. Gide gide Amerika kıtasını buldu. Daha sonra dünyayı dolandı. İşte her âyetin manâ'sında bilinmeyen, bilemediğimiz şeyler çoktur. Âyetler ancak açıklanınca, aklımızın yettiği kadarıyla bilinir. Daha ilerisi bilinmez, ancak Allah bildirirse bilinir.
Luzumsuz hiçbir şeyin yaratılmadığı hakkında
Allahu Teâlâ buyuruyor:
 

            "Ben lüzumsuz hiç bir şey yaratmadım".

            Bunlara ne lüzum var? diyenlere:

            Suyun yarım, bir metre altına kadar dağlara vapurlar çarpıp batıyor. Kırk metrelik bir dalga gelse, on metre suyun altındaki bir taş, tepe o dalgayı kırar. Çünkü dalga suyun ne kadar üstünde ise en az onun yarısı kadar da aşağıdadır. Bu adaların hiç birisi olmayıp; Okyanus denizinin dalgası, yüzlerce metre yükselse, hiç bir vapur bu denizde yüzemez. Dalgalar kırılıp, vapurlar yüzecek şekle gelmesi daha iyi olmaz mı? Elbetteki dalganın kırılması, önlenmesi daha mühimdir. Bunu Kur'an'da bir tek "Biz", "dağları", "kazık", "yaptık" diye belirterek dört kelimeyle bitiriyor. Bir tek zahir, görünüş faydası saymakla bitmez. Meselâ; Okyanus'un üzerinde bir vapur batsa, bir insan, tahta parçasına tutunsa, bir oda büyüklüğünde çakılmış bir tahta parçası, onun üstüne binse haliyle dalga bunu sürükler. Dalga sürükledikçe, kenara gelir. Kenara geldikçe bir kara parçası görünür, kara parçası da bir adadır. Hiç bir ada olmazsa o adam açlıktan, susuzluktan ölür. İşte Okyanusta batan gemilerden; birçok insan böyle ağaç, tahta parçasına tutunup adaya, kara parçasına çıkmaya muvaffak olmuşlardır.

            Gelelim kıtalar arası uçan kuşlara; bu denizleri geçerken yoruluyor, acıkıyor, susuyorlar. Bu kara parçasına, adaya konup; istirahat edip, suyunu içip, karnını doyuruyorlar. Birkaç gün dinleniyor, yine uçuyor ve Okyanus'u geçiyorlar. Yorulursa yine aynı adaların birinde istirahatlerini yapıyorlar. Allahu Teâlâ'nın bu gibi hikmetleri çoktur.

            Karadaki dağlar; erozyonu, rüzgârı önleyen birer kazıktır. Fırtına, rüzgâr, soğuk çok olduğu zamanlarda, çukur bir yere, hiç rüzgâr değmez. Dağlar rüzgârı kırar. Erozyonu önlemesi; dağlar hiç olmasa rüzgâr toprağı sürükler, toprak kalmaz. Ahsen-i Takvimi yazmıştık. Ahsen-i Takvim bozulur. Sürü sahipleri kışın dağların çukur yerlerinde, rüzgâr değmeyecek kısmına çadırlarını kurarlar. Hayvanlarını o çadırlarda kışlatırlar. İşte dağlar kazık vazifesi görüyor. Daha bilemediğimiz aklımızın yetmediği nice nice kazıklık yaptığı faydaları vardır.

            Şimdi kulların yaptıklarının içinde en uzun süre dönen, çalışan, Hama şehrinde su çeken, Habib Neccar Hz. nin kerâmetleri ile dönen dolaptır. (Bu dolap iki bin seneden beri dönmektedir.) Eğer Habib Neccar ve arkadaşlarının Kur'an da hâdiseleri geçmese, Allah (cc)'e sevilmese ve Allah (cc)'nün yardımı olmasa, o da çabuk bozulurdu. Diğer kulların yaptıkları ilk defa iyi, sonra arızalanır. Daha sonra eskir, dönmez hale gelir veya dönmesi azalır. Allah (cc)'nün yaptığı ise Ervâh-ı Ezel'de Allah (cc) Dünya, Ay, Güneş, Yıldızlar her şeye (Elestü birabbiküm) "Ben sizin Rabb'ınız değil miyim?" deyince hepsi aşka gelip dönmeye başladılar. Sene de bir milim veya bir saniye eksilmemek ve artmamak şartıyla dönüyor. İşte Allah yapısı, insanların aklı böylesi şeyleri bulup, düşünüp Allah (cc)'ın büyüklüğünü anlayabilmeğe yarar. Allah (cc)' ın işine akıl yetirmeye değildir.

 

            (Sûre-i İsra, âyet 44)

            Meâl'i: O'na yedi gök ve yer ve onlarda olanlar tesbihte bulunurlar. Ve hiç bir şey yoktur ki, illa ona hamd ile tesbihte bulunur. Fakat siz onların tesbihlerini anlayamazsınız. Şüphe yok ki, O Halim'dir, Gafur'dur.

 

            (Sûre-i Hac, âyet 18)

            Meâl'i: Görmedinmi ki, muhakkak Allah'a göklerde olanlarda ve yerde olanlarda ve güneş, ay, yıldızlar da ve dağlar, ağaçlar ve bütün hayvanat da ve insanlardan bir çoğu da secde ederler ve birçokları da vardır ki, onun üzerine de azap hak olmuştur. Ve kimi ki, Allah şekavete düşürürse, artık onu saadete erdirecek bir kimse yoktur. Şüphesiz ki, Allah dilediğini işler.

 

            Güneş secde yapmaya gider sözü; güneşin zahiren gitmesi değil, manen gider. Misâl; insan rüyasında Amerika'yı geziyor. Amerika'ya gitmiş, gelmiş değildir. Çünkü Amerika'ya zahiren gidince; gözü ile gördüğü yerleri daha evvel rüyada görmüş. Manen gitme, gelme, görmede bunun bir çeşididir. Sûre-i İsra, âyet 44' de "yedi gök, yer, onda bulunanlar tesbihte bulunur." Bunlar da manendir, zahiren değildir.

            Sûre-i Hac, âyet 18'de "Göklerde, yerde canlı, cansız her ne varsa Allah'a secde ederler. Siz onların tesbihlerini anlayamazsınız." diyor. Biz de güneş yirmi dört saat devamlı dönüyor, izin istemeye gitse bu aksamaz mı? diyeceğiz. Allahu Teâlâ; tesbihte bulunur, siz anlayamazsınız, diyor. Evinde televizyon yoksa televizyondaki olan görüntüyü, sesi anlayamazsın. Aynı onun gibi güneş gider, izin ister, gelir, buradaki dönmesi de aksamaz. Bu bizim bildiğimiz gibi gitme değildir. Onu biz anlayamayız. Şimdi televizyon, teleks, radyo, telefon gibi fenni olarak açığa çıkanlardan daha yüzlerce kat fazlası vardır. Fen ilerledikçe bulunacak. İşte aslında var, anlıyamıyoruz. Fen meydana çıkartınca o zaman anlaşılıyor. Allahu Teâlâ "siz anlayamazsınız" dediği bunun bir benzeri ve insan oğluda hiç anlayamaz. Fen ile olmaz.

            Bir gün Bilâl Babam'ın yanına yüksek tahsilde okuyan bir talebe geldi. İmâm-ı Gazalî Hz.'nin bir şiirini sordu. Dört beyt'ti. Öğretmenleri bunları öğrenin diye ders vermiş, bir beyti'ni ben de yazdım. Babam hepsini cevaplandırdı.

            Beyt şöyle:

 

                        Pedid Arendeyi horda talepkâr,

                        Deron derdiş ne mestendo ne hoş yar,

                        Ne derhadent ne bihadent ne bikâr.

 

            Manâ'sı: "Hepsi de kendilerini yaratanı arayarak, kendi mihvilleri etrafında dönerler. Bu dönüşlerinde ne sarhoşturlar, ne ayık, ne uykudadırlar, ne de uyanık. Sarhoşla ayık arasında, uykuda ile uyanık arasında, kendilerini yaratanı arayarak dönerler". Talebe sordu:

            – Kimlere söylüyor? Bilâl Babam buyurdu:

            – Yıldızlara söylüyor. Biz sorduk:

            – Niçin söylüyor? Esas Manâ'sı nedir?

            Bilâl Babam şöyle açıkladı:

            – Allahu Teâlâ Ay, Güneş, Yıldızlar ve bu Dünya hepsini yarattı, hepsine birden ruhlarımıza da "Ben sizin Rabb'ınız değil miyim?" (Elestü birabbiküm) cevaben (Galû belâ) "Doğrudur Rabb''ımızsın dediler." Ay, Güneş, Yıldızlar ve bu Dünya hepsi duruyordu. Hepsi aşka gelip, o sesin sahibini arayarak, aşkla mest olup, dönmeye başladılar. İmam-ı Gazalî Hz. de kasidesinde aynısını söylüyor. Babam devam etti: Bundan yüz binler, belki milyonlarca sene evvel bir (Elestü birabbiküm) sözü ile Ay, Güneş, Yıldızlar ve Dünyamız o zamandan kıyamete kadar dönecekler.

            Peygamberimiz (sav) buyuruyor:

            – Siz Cennet-i Â'lâ da on beş günlük Ay'ı açık, berrak havada gece nasıl görürseniz, Allah (cc)'nün de Cemâlini aynı göreceksiniz. Üstelik kendi sesi ile Yasin-i Şerîfi okuyacak (Selamün Kavlen Mirrabbirrahiym) diyecek Rabbilerinden kendilerine selam verecek. Bir (Elestü birabbiküm) sözü ile; hiç Cemalullahı görmeden, sadece sesin verdiği aşkla yüzbinlerce, milyonlarca sene aşka gelip dönüyor. O aşk gitmiyor, bitmiyor. Kıyamete kadar aynen dönmeye devam eder. Cennet-i Â'lâ da hem görür, hem konuşur, hem de selam verir, selam gönderirse bunun aşkı daha ne kadar fazla olur! İşte Cemalullâhı görenler ile görmeyenler arasındaki fark budur.

 

            – Kur'an-ı Kerim'de dünyanın döndüğüne dair bir âyet var mı?

            Bilâl Babam:

            – Var, Sûre-i Nemil'dedir.

 

            (Sûre-i Nemil, âyet: 88)

            Meâl'i: Dağları görürsün onları yerlerinde sabit sanırsın. Halbuki onlar bulutların geçişi gibi geçer gider. Her şeyi muhkem kılmış olan Allah'ın sun'udur. Şüphe yok ki o yapar olduğunuz her şeyden haberdardır.

 

            Sizin o duruyor zannettiğiniz dağlar, taşlar dönmektedir. Dünya dönünce haliyle, duruyor sandığımız dağlar da dönüyor.

            Allahu Teâlâ bu âyette, dağların döndüğünü söylüyor. Onlar bulutların geçtiği gibi döner, geçer, giderler. Şimdi atmosferden daha ötesine, dönmeyen tabakaya vardığın zaman, dünya yirmi dört saatte bir defa dönmesini tamamlıyor. Dünyanın dolanımı yirmi dört bin km. kadardır. Saatte bin kilometre kadar sür'atle dönüyor. Yukarıdan bakıldığı zaman dağlar, bin km. sür'atle bulutların geçip gittiği gibi dönmektedir. Dünya dönünce haliyle dağlar da dönüyor.

 

 

 

         GÖKLERİN VE YERİN YARATILMASI

 

 

            (Sûre-i İbrahim, âyet 19)

            Meâl'i: Görmedin mi ki, muhakkak Allah Teâlâ gökleri ve yeri bihakkın yaratmıştır. Eğer dilerse sizleri giderir ve yeni bir halk getirir.

 

            Kur'an-ı Kerim'de birçok kavimler batmış, yerine bir çok kavimler gelmiştir. Bir çiftçi tarlasına buğday eker. Her ekişinde zıvan (yabani tohum) karışır, çoğalır. Tekrar tekrar ekerse, buğdaydan daha çok yabani tohum olur. O zaman o buğday, o tarlaya ekilmez. Elindeki buğdayı iyi bir sellektörden geçirir, yabani tohumları temizler ekersin. Ya da o buğdayı satarsın, yerine yeni, taze tohum alırsın. Allah'ın kulları da uzun müddet harpsiz yaşar, para bol, dünya sevgisi çok, ibadet ve dua ile Allah'a yalvarma azalırsa, o tarlanın ekilecek tohumunun bozulduğu gibi kullar bozulur. Allah(cc) ya harple, yahutta bütün kullarını imha etmekle gadap eder. O kullar yok olmaya lâyık olur ve yerine yenisini getirir. Bu âyet onu söylüyor.

 

            (Sûre-i Ahzab, âyet 72)

            Meâl'i: Biz emaneti göklere ve yere ve dağlara teklif ettik, onlar onu yüklenmeden hemen çekindiler ve ondan korkuya düştüler ve onu insan yüklendi. Şüphe yok ki, o çok zalim, çok bilgisiz oldu.

 

            (Sûre-i Fatır, âyet 38)

            Meâl'i: Şüphe yok ki, Allah, göklerin ve yerin gaybına alimdir. Muhakkak ki O, sinelerde gizli olanları tamamıyla bilendir.

 

            Bunun gibi birçok âyetler Allah'ın; kalbinin içindekini bildiğini, ona hükmedeceğini söylüyor. Yani Allah (cc), insanın dış görünüşüne değil, kalbinin içine bakar. Senin dışın iyi, kalbinin içi yahudi mahallesi gibi olursa, o amelinin hiçbirisini kabul etmez. "Eğer sen bildiğin kadarıyla cidden çalışırsan, Allah (cc) sana bilmediklerini bildirir." diye Hadis-i Şerifte buyurulmuştur. İşte insan buna göre tedbirli, ihtiyâtlı olmalıdır. Allahu Teâlâ'nın kendini her zaman gördüğünü, O'nun görmediği bir yer olmadığını düşünüp; Allah'tan gizlide, aşikârede, gecede, gündüzde her zaman korkup, çalışmak lâzımdır.

 

            Hâdis-i Şerif:

            Manâsı: Hikmetin başı Allah korkusudur.

 

            Hâdis-i Şerif:

            Manâsı: Allah kime dilerse ilmi hikmet verir, kime ilmi hikmet verdi ise ona çok büyük hayrı kesir verdi.

 

            (Sûre-i Fatır, âyet 41)

            Meâl'i: Şüphe yok ki, Allah gökleri ve yeri zeval bulmalarından tutup koruyor. Ve yemin ederim ki, eğer onlar zeval bulacak olsalar, ondan sonra onları hiç bir kimse tutamaz. Muhakkak ki, O halim, gafûr bulunmaktadır.

 

            Allahu Teâlâ gökleri ve yerleri devamlı tutup duran, O'dur. Eğer o tutmazsa yerler ve gökler çabuk yıkılır. Bu hususta Musa(as), Cenab-ı Hakteâlâ Hz. ne dedi ki:

            – Ya Rabbi! Sende uyur musun? Cenab-ı Hakteâlâ Hz:

            – Ya Musa! Eline bir şişe al, bir taşın üzerine (dinel) dikil. Musa (as) aynısını yaptı. Allah (cc), Musa (as)'a bir uyku verdi. Musa (as)'ın eli gevşedi, elindeki şişe taşın üzerine düştü, kırıldı ve parçalandı. Allah (cc) Hz.:

            – Ya Musa! Eğer bende senin gibi bir saniye uyusam, işte o şişenin kırıldığı gibi yer, gök, güneş, ay, yıldızlar hepsi bir anda parçalanır, buyurdu. Bu âyette de aynısını söylüyor. Allah (cc) yerleri ve gökleri zeval bulmalarından tutup koruyor. "Eğer onlar zeval bulacak olsalar onları hiç kimse tutamaz." Yani, Allah (cc)'dan başka onu tutup durduracak yoktur, demektir.

 

            (Sûre-i Saffat, âyet 10)

            Meâl'i: Ancak bir çalıp çarpan müstesnâ. Ona da hemen bir parlak ateş parçası ulaşıverir.

 

            Peygamberimiz (sav) doğuncaya kadar; şeytan göklere çıkar, melâikelerin levhi mahfuzda gördüklerini, onların ağzından birbirleriyle konuşurlarken, duyduklarını kendi tabialarına istidracen bildirirlerdi. Âyette "kulak hırsızı" dediği şeytanın dinlemesidir. Melekler ona yıldırım atar. Yıldırım onları parçalardı. Peygamberimiz (sav) doğunca; şeytana gökler yasaklandı. Göklere çıkamayan şeytan ancak yerdeki melekleri dinliyordu. Onun için şeytanî ilim, istidrac ilmi, şeytanın bildirmesi, bilgisi yarıya düşmüştü.

 

            (Sûre-i Fussilet, âyet 12)

            Meâl'i: Artık onları yedi gök olmak üzere iki günde tamamladık ve her gökte O'na ait emri vahy eyledi ve dünya göğünü de kandiller ile süsledik ve muhafaza kıldık. İşte o, aziz, alim (olan Allah)'ın takdiridir.

 

            (Sûre-i Kaf, âyet 38)

            Meâl'i: Yemin ederim ki, gökleri ve yeri ve bunların aralarındakilerini altı günde yarattık ve bize yorgunluktan bir şey dokunmadı.

 

            Cenab-ı Hakteâlâ Hz. Hâdis-i Kudsi'de:

            "Ben altı günde yarattım, istesem bir anda yaratırdım. Kullar yapacakları işi düşüne düşüne yapsınlar diye ben altı günde yarattım. "

            Yoksa Allah (cc)'ın çabuk yaratmadığından ve acizliğinden değildir.

 

            (Sûre-i Zariyat, âyet 48)

            Meâl'i: Yeri de döşedik, ne güzel döşeyicilerdir.

 

            Şeyh Abdülkadir Geylani Hz.'nin, Allahu Teâlâ ile yüz doksan küsûr konuşması (kelâmı) vardır. Bir tanesi de şöyle:

            Abdülkadir Geylani Efendimiz Hz.:

            – Ey Gavs'un Rabb'ısı! Senin, bu dünyayı, insanları yarattığının esas (hakiki) manâsı nedir? Allahu Teâlâ İzzi ve Celâliyle buyurdu ki:

            – Dünya ne güzel bir binektir, insanlar ne güzel binicidir. İnsanlar ne güzel bir binektir, bende ne güzel biniciyim.

            Manaları çok derin, Allahu Teâlâ'nın sözü olduğu için manâlarını düşündükçe derinlere varır.
Ahsen-i Takvim hakkında bilgiler

            Allahu Teâlâ; ben dünyayı eksiksiz, ahsen-i takvim üzere, güzel bir hesaplamayla ne güzel yarattım. İnsanoğluna onu kullanma kabiliyeti, akıl verdim. Dünyayı yaratırken hiç eksiksiz, herşeyi hesaplı yarattım. "Ne güzel bir binektir."  buyuruyor. Senin ata binmen, silah kuşanman, gezmen, ava, sahralara ve pikniklere gitmen; bütün mahlûkatın insanoğluna hizmet için yaratılmasıdır. Yerlerin içinde birçok çeşitli madenler, havanın yüzünde elektromanyetik dalgalar; her hayvanın yaratılışı, ahsen-i takvim, güzel bir hesaplamayla olur. Mesela; aslan, kaplan, yırtıcı hayvanlar kanatlı olsaydı ne kadar zararlı olurdu. Zürafa, fil kanatlı olsaydı; hangi evin damına konsa orayı çöktürür, insanları etkisiz hale getirirdi. "Bunları ne güzel hesaplayıp onları binek olarak ne güzel yarattım." buyuruyor. Ahsen-i takvimi saymakla bitmez. Dünya eksiksiz, ne güzel yaratılmıştır. İnsanlar, onları kullanma, yönetme bakımından ne kadar güzel idare edici, yapıcıdır (binicidir).

            "İnsanlar ne güzel bir binektir, ben de ne güzel biniciyim."

            İnsanların ibadeti, taati, gece kalkıp namaz kılması, riyazet, mücahede, zikrullaha çok çalışmakla, çalışa çalışa Hakk'a vasıl olur. Allah'a gurbiyyeti, manevi hal kazanıp yüzlerce sene sonra geleceği, evveli, ahiri düşünmesi, kendini Allahu Teâlâ'ya sevdirmesi için, Peygamberimiz (sav) ve Ashab-ı Süffa gibi çalışması gerekir. (Kitabımızda açıklamıştık) Bununla Allah'a gurbiyyet, yakınlık hasıl etmesi lazımdır.

            İnsanoğlu eksiksiz, ne güzel ahsen-i takvim üzere yaratılmış bir binektir. Bende bunların çalıştığı ecri ve mükafatı değerlendirip, ebedi olan ahiret hayatında, ebedi cennetlere girmek ve ordan çıkmamak üzere bunların en ufak amellerini de zayi etmem, buyuruyor. Âyette: "O günde zerre kadar hayırda, zerre kadar şerde araya gitmez" (Sûre-i Zilzal, âyet 8-9) buyurduğu; bunları milimi milimine ölçüp mükafatlandırmada, aksini yapanı cezalandırmada ne güzel idare edici, mükafatlandırıcı "biniciyim" demektir. "İnsanoğlu bunları yapmakla ne güzel binektir."

            Bunlar tam teferruatıyla yazılsa bir cild kitap olur. Çünkü Allahu Teâlâ'nın sözü yazmakla, söylemekle bitmez. Düşündükçe manaları derinlere varır.

 

            (Sûre-i Bakara, âyet 29)

            Meâl'i: O öyle bir Hâlik-i Kerim'dir ki, yer yüzünde her ne var ise hepsini sizin için yarattı, sonra da semaya teveccüh edip onları yedi sema olarak tesviye buyurdu, O her şeyi bihakkın bilicidir.

 

            (Sûre-i Talâk, âyet 12)

            Meâl'i: Allah o (zât-ı kibriya)dır ki; yedi göğü ve yerden de onların mislini yaratmıştır. Onların aralarında emri ceryan eder. Tâ ki; bilesiniz ki, şüphe yok Allah, her şey üzerine tamamen kaadirdir ve muhakkak ki; Allah, her bir şeyi ilmen ihata buyurmuştur.

 

            (Sûre-i Naziat, âyet 27, 28, 29, 30, 31, 32)

            Meâl'i: Sizler mi yaradılış itibarîle daha çetinsiniz, yoksa gök mü ki, onu bina etti.

            Onun yükseklik miktarını yükseltti, sonra onu tesviye kıldı.

            Ve gecesini karanlık etti, gündüzünü de çıkardı (aydınlattı).

            Ve ondan sonra da yeri yaydı.

            Ondan suyunu ve otlağını çıkarıverdi.

            Dağları da tesbit etti.

 

            (Sahih-i Bûharî Tecrid-i Sarih, Cild 9, No: 1317)

            Manâsı: İmrân İbn-i Husayn (ra)'den; Resûlullah (sav)'in şöyle buyurduğu rivâyet olunmuştur:

            (Ezelde) Allah vardı ve Allah'dan başka bir şey yoktu. Ve Allah'ın arşı su üzerinde bulunuyordu. Sonra Allah (levhde) kâinâtın tamamını takdir ve tesbit etti. Ve göklerle, yeri yarattı. Resûlullah böyle buyurduğu sırada bir sözcü:

            – Ey Husayn oğlu, deven kaçtı! diye seslendi. (Hemen çıktım baktım). Halbuki devemin berisindeki serab (aramızı) kesiyordu (onu görmeme hâil oluyordu). Vallahi ben pek arzu ederdim ki, keşke deveyi bıraksaydım (da Resûlullah'ın kelâmını dinlemek fırsatını kaçırmasaydım).

 

            (Kütüb-i sitte, Cild 6, No: 1692)

            Manâsı: Hz. Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor: Resûlullah (sav) bir gün elimden tuttu ve şu açıklamayı yaptı:

            – Allah toprağı cumartesi günü yarattı. Ondaki dağları pazar günü yarattı; ağaçları pazartesi günü yarattı. Mekrûhları salı günü yarattı. Nûr'u çarşamba günü yarattı ve onda hayvanları perşembe günü yaydı. Hz. Adem (as)'ı cuma günü ikindi vaktinden sonra, ikindi ile gece arasındaki gündüz vaktinin en son saatinde en son mahlûk olarak yarattı. (Müslim, Sıfatu’l-Kıyâme 27, (2789).

 

 

 

 

         GÜNEŞ, AY VE YILDIZLAR

 

 

            (Sûre-i İbrahim, âyet 33)

            Meâl'i: Ve sizin için aleddevam devran (dönen) güneşi ve kamer (ay)'ı musahhar kıldı ve sizin için geceyi ve gündüzü de musahhar kılmıştır.

 

            Yani bunları, sizlerin faydalanabilmesi için ne güzel yarattı, demektir. Bunlar hiç olmasa veya birisi olmasa veya bunlar bazen olup, bazen olmasa ne kadar zorluk çekerdiniz, demektir.

 

            (Sûre-i Hicr, âyet 16)

            Meâl'i: Yemin ederim ki, biz gökte burçlar yaptık ve onu nazar edenler (ona ibretle bakanlar) için tezyin ettik (süsledik).

 

            (Sûre-i Saffat, âyet 6)

            Meâl'i: Muhakkak ki, biz yakın olan göğü ziynet ile, yıldızlar ile bezettik (süsledik).

 

            Bilâl Babama:

            – Amerikalılar aya çıktı, ay dördüncü kat semada değil mi? Bu dünyadan başka içinde insan yaşayan dünyalar olduğunu ve Peygamberimiz (sav)'in miraçtan dönüşünde bu alemlere uğrayıp, kendisine ümmet edindiğini söylüyorsunuz. Halbuki fen çok ilerlediği halde, böyle içinde insan yaşayan bir aleme rastlanmadı. Şimdi havaya atılan uzay mekikleri uydular, teleskoplar ile keşfediliyor, bakılıyor. Böyle içinde insan yaşayan aleme rastlanmıyor? sorularına, Bilal Babam şu cevabı verdi:

            – Ay, güneş, yıldızlar hepsi bu dünyanın malıdır. Ayı, güneşi, yıldızları hepsini geçerlerse ondan sonra ikinci aleme varırlar. Bunların "gittik, keşfettik, baktık, bildik" diye söyledikleri; dünyanın kabuğundan çıkamıyorlar. Âyette: "Biz dünya semasını ziynetlendirdik" buyuruyor. Ay, güneş, yıldızlar ziyneti onlardır. Bu âyette "Biz yakın olan göğü yıldızlarla süsledik." Yani yıldızlar, ay, güneş hepsi dünya semasının süsü, bu da diğerlerine göre en yakını sayılıyor. Çünkü âyette: "yakın olan" diye söylüyor.

            Demek ki; ay da, güneş de, yıldızlar da hepsi de bu dünyanın malı, hem de dünyaya çok yakınmış. Öbür alemlere göre, dünyaya onlar en yakın kalıyor. Bizim mesafemize göre uzaktır. Allahu Teâlâ'nın dediğine göre, en yakınıdır. Halbuki güneşin uzak yıldızların mesafesini ölçmek veya gitmek imkansızdır. En yakın güneş olunca, diğer alemlere kesinlikle gidilemez, varılamaz. Havadaki yüz milyonlarca yıldızlardan en yakını olan bir tek aya gidebildiler. Diğerlerine gitmek, binlerce defa aya gitmekten daha zordur.

            Allahu Teâlâ'nın yarattıklarının en yakını güneş, ay, yıldızlar olunca, diğerlerinin uzaklığı bilinmez. Yıldızlar da bilinmez. Bir mandanın üzerinde, bir pire olur. O pireye "mandanın büyüklüğü ne kadar" diye sorulursa; pire, mandanın kılının kaç tanesinin dibini görebiliyorsa o kadardır, der. İnsanoğlu da aynı onun gibidir. Uzay mekikleri, uydularla, teleskopla bakıp gördükleri ve keşfettik zannettikleri; yıldızların en yakınları ile ölçülürse bunu da keşfedebilirlerse, ancak birkaç kılın dibini görebilirler.

 

            (Sûre-i Mülk, âyet 5)

            Meâl'i: Yemin ederim ki; en yakın olan göğü kandiller ile bezedik (süsledik) ve onları şeytanlar için atılacak şeyler kıldık. Ve bunlar için alevli ateş azabı hazırladık.

 

            Allah (cc), dünya semasını süsledik, ışıklandırdık, buyuruyor. Dünya semasının ışığı ay, güneş, yıldızlar olunca, ay da, güneşte, yıldızlar da dünya semasındadır. Birinci kat göğün altındadır. Ay, güneş, yıldızların hepsini geçerse, ondan sonra dünya semasına çıkar. İkinci kat göğe varır. Allah (cc)'ın büyüklüğü, yarattıklarının büyüklüğünden meydana çıkar.

            Bilâl Babam buyurdu:

            – Küçüğü yapmak, insanlarca daha zordur. Çok büyüğü yapmakta, çok zordur.

            Bir insanın vücudundaki mikroplardan bir tanesi, bir karıncadan yüzlerce, binlerce defa daha küçüktür. Bir mikrop büyüklüğünde, otomobil yapmalarına imkan yoktur. Çünkü göze görünmeyecek kadar, ufak parça yapsalar o mikroptan çok büyüktür. Halbuki mikrop büyüklüğünde bir taksi yapsalar, yüzlerce parçadan yapılıp takılması lazım. Kul bundan acizdir. Dünyadan büyük melekler var, dedik. Kulun elindeki dünyanın hepsi maden olsa hepsini eritse, hiç zayi etmeden bir taksi yapsa, dünyadan yüz defa daha büyük bir yaratık, bir melâike gibi yapmalarına imkân yoktur. Çünkü dünyayı hiçbir zaman için dünyadan daha fazla büyütemezler. Başka dünyalardan; bu dünya büyüklüğünden daha büyük madenler getirip, eritip, dünyayı da tüm işleyip yaparlarsa, ancak bu dünyadan büyük bir alet yaparlar. Ne mikrop küçüklüğünde bir alet, ne de dünyadan daha büyük bir alet yapamazlar. Kul acz içinde kalır. Allahu Teâlâ dünyadan; milyonlarca defa daha büyük melâike, insanın kan damarlarının içinde en ufak sarı karıncadan daha çok küçük mikroplar yaratmıştır. Kulun; madenleri, eritipte yapacağı alet ne haddinden ziyade büyük, ne de haddinden ziyade küçük olamaz. Allah'a göre bu çok kolaydır. Dünyadan çok büyük melâikeler, alemler, yıldızlar, güneş, cennet vesaire sayılamayacak kadar çoktur. İnsan vücudundaki mikroplarda sayılamayacak kadar çoktur. İşte bunları düşünmede; Allahu Teâlâ'nın büyüklüğü meydana çıkıyor.

 

            (Kütüb-i Sitte, Cild 6, No: 1693)

            Manâsı: Hz. Ebû Zerr (ra) anlatıyor:

            Güneş batarken, Resûlullah (sav) ile birlikte mescidde idim. Bana:

            – Ey Ebû Zerr! Biliyor musun bu güneş nereye gidiyor? diyesordu. Ben:

            – Allah ve Resûlü daha iyi bilirler! dedim.

            – Arş'ın altında secde yapmaya gider, bu maksatla izin ister, kendisine izin verilir. Secde edip kabul edilmeyeceği, izin isteyip, izin verilmeyeceği zamanın (kıyametin) gelmesi yakındır. O vakit kendisine: "Geldiğin yere dön!" denir. Böylece battığı yerden doğar. Bu durumu Cenab-ı Hakk'ın şu sözü haber vermektedir. (Meâlen): "Güneş, duracağı zamana doğru yürüyüp gitmektedir. Bu aziz ve alim olan Allah'ın takdiridir. (Sûre-i Yasin, âyet 38; Buhar-î tefsîr, Yasîn 1, bed’ü’l-Halk 4, Tevhid 22, 23; Müslim, İmân 250, (159); Tirmizî, Tefsir Yasin (4225)).

 

            (Kütüb-i Sitte, Cild 6, No: 1697)

            Manâsı: Katâde (rahimehumullah) anlatıyor:

            – Bu yıldızlar üç maksatla yaratıldı:

            1.  Allah onları semâya zîynet (ve süs) kıldı.

            2.  Şeytanlara atılacak taş kıldı.

            3.  Geceleri istikâmet tâyin etmede işâretler kıldı. Kim yıldızlar hakkında bunlar dışında bir te'vil ileri sürerse (kendi ilave ettiği) hissesinde hataya düşer, nasibini kaybeder, manasız bir yükün altına girer ve hakkında bilgisi olmayan, Peygamberler ve meleklerin bile bilmekte aciz kaldıkları bir şeye burnunu sokmuş olur. Allah'a yeminle söylüyorum: Allah hiç kimsenin ne hayatını, ne rızkını, ne de ölümünü herhangi bir yıldızla irtibatlı kılmamıştır. (Aksini iddia edenler) Allah hakkında yalan söyleyerek iftira ediyorlar.

 

            Yıldızname kitabına bakıp; ölümü, doğumu söyleyenler, bu hadis-i şerif'e göre çok hataya varıyorlar. Onlara gitmek, sormak, inanmakta hatalıdır.

 

 

 

 

            RÜZGARLAR

 

 

            (Sûre-i Rum, âyet 51)

            Meâl'i: Yemin ederim, eğer, bir rüzgâr göndersek de onu o rüzgâr ile ekinleri sararmış (solmuş) görseler, elbette ki, onun ardından nankörlüğe başlarlar.

 

            Allah (cc), sınamak (denemek) için mal, ekin noksanlığı verir. Evvelki verdiklerimi unutup, nankörlük edecekler mi? diye sınar. Demek ki bu, Allah (cc)'ın sınaması oluyor.

 

            (Sûre-i Mürselât, âyet 2)

            Meâl'i: Ve pek sür'atli esmekle esenlere.

 

            Bu âyet rüzgâra söylüyor. Bilal Babam:

            Hadis-i Kudsi'de Allah (cc) Hz.:

            "Siz rüzgâra kötü söylemeyin. Belki ben, rüzgârla beraberim." Yine bulutları harekete getiren melâikelerdir. Bulutu görünüşte süren rüzgârdır, diye buyurdu.

Yağmurun oluşumu ve nasıl yağdığı hakkında bilgiler           
Bilal Babam yanındakilere şu soruyu sordu:

            – Havada bin tonu taşıyan nedir?" Yanındakiler:

            – Bilmiyoruz, dediler. Bilal Babam:

            – Melâikedir. Her bir melek bin ton yağmur yüklenir, taşır. İstenilen yere, emrolunan yere yağdırır. Görünüşte, zahirde bulutları rüzgâr itiyor. Rüzgâr veya rüzgârı harekete getiren melektir. Rahmet melekleridir, buyurdu ve havada giden bulutları göstererek şöyle devam etti:

            – İşte götürüyorlar, dedi. Bütün yeryüzünü sulayan ırmakları, nehirleri meydana getiren bu suları havada tutup duran, gezdiren, götüren, yağdıran hep rahmet melekleridir. Allah (cc)'ın dilemesiyle ve emriyledir. Kışın yağmur yağar, yerleri doyurur. Doymuş topraktan daha fazla mahsul alabilmek için, ekilen bir çeltiği (pirinci), veya pamuğu sulamak için motor koşulur, motor en azından saatte seksen, yüz ton su çeker. Bu sulama yaz boyu hesap edilirse aylarca sürer, aylarca saatte yüz ton su çekilir, sulanır. Ancak yüz veya yüz elli dönüm bir arazi sulanır. Bu yüz elli dönüme akıtılan su saatte yüz ton olup, iki ay devam ederse, gece-gündüz yirmi saat sulasa günde iki bin ton eder. Ortalama iki ayda yüz yirmi bin ton eder. Dünyanın her yerini yağa, yağa yağmura doyurup, taşırıp; bu kadar selleri, gölleri, ırmakları, nehirleri meydana getiren sudur. Hava yüzünde bunları çok muazzam, çok teşkilatlı; bir tutup duran olmazsa, zamanı, vakti gelince istenilen yere kâfi miktarda yağması; bu güneşin sıcağının yazın çekmesi (suyun buharlaşması), istenilen yere yağması kendi kendiliğinden hiç olacak şey mi?

            Meteoroloji kış günü; Türkiye'de her yeri yağışlı söylüyor. Bir gün çok miktarda yağmur yağdığını farzetsek, o bir günkü yağan yağmur, nice trilyonlarca ton su eder. Bu hiç güneşin vurup, ısıtıp, yukarı çekip, onunda yere yağmasına benziyor mu? Bu görünüşte bir sebep, ama yapan Allah (cc)'ın rahmet melekleridir. Okyanuslardan gelen rüzgâr; ağaçları söküp, evleri yıkıp, hortum olarak havaya çeken rüzgârdır. Onu yapanda melâikedir. Okyanus denizinden; yüz milyonlarca ton suyu bir dakikada havaya çeker, o tuzlu suyun, tuzunu Allahu Teâlâ kudretiyle giderir. Böyle okyanusta olan milyonlarca rüzgâr hortumu havaya su çeker. Bunu da Allahu Teâlâ melâikeler vasıtasıyla yapar. O suyu melâikeler havada gezdirir. İstenilen yere, zamanı gelince, istenilen kadar yağdırır. Yağmuru, bundan başka düşünmek, söylemek; güneşin vurmasıyla, rüzgârın esmesiyle, havanın nemlenmesiyle yukarı çekilir demeleri, bütün bütüne hepsi yanlıştır. Esası budur. Belki onun yüz milyonda bir katkısı olabilir. O da görünüşte bir sebeptir. O da Allahu Teâlâ'dandır.

            Bir sene yağmur çok yağarsa mahsuller batar, kıtlık olur. Bir sene yağmur az yağarsa mahsuller tam gıdasını alamaz, verim az olur. Yine kıtlık olur. Dünya kurulduğundan bu yana böyle vakti vaktiyle hava, güneş, rüzgâr ve yağmurun olması doğrudan Allah(cc)'ın varlığına, birliğine, büyüklüğüne, kuvvetine, kudretine şahittir.

            Dünya yüzüne yağan kar, yağmur ve dolunun her birisini bir melâike atar. Dünyanın kuruluşundan kıyamete kadar, havadan düşen su, yağmur damlasının her birisini bir melek atar. Kıyamete kadar melekler sırada beklerler. Kıyamet koptuğu zaman, yine melâikelerin bir kısmına sıra gelmemiştir. Buna göre; her melâike bin ton su yüklenip gidiyor. Götürdüğünün içinde de ufak melekler, o suyu damla damla ayırıyor ve atıyor. Bir vapurun yükü taşıması, kara vasıtalarının istenilen yere götürmesi gibidir. Bunlara "rahmet melekleri" denir. Yüz milyonlarca ton su bulutlarla geliyor, yağmur damlaları olup, bütün dünyayı suluyor. Bu suyun damla damla oluşunu, birbirine karışmamasını, mevsimi mevsimine yağmasını, o melekler sağlıyor. Yoksa bütün dünyayı sulayan, her yeri suya doyuran, havadan yağan yağmur, milyarlarca ton su damlası niçin birbirine karışmasın? Niçin havada deniz olmasın? Neden damla damla düşsün? İşte bütün bunları rahmet melekleri sağlıyor.

            Havada deniz var. "Arş, denizin üstünde" diyor. Havada deniz durur mu? sorusuna, gördüğümüz okyanuslar, dünyayı sulayan yağmurlar, hepsi havanın yüzünde hesap edilirse, onlar deniz değil mi? Bu deniz havada nasıl duruyor? Bu denizi tutan Allah (cc), Arş'ı Âlâ'nın altındaki denizi tutup durmaz mı? O maneviyatı göze görünmeyenidir; burdaki zahiri göze görüneni, havadaki denizin içinde, yağmur bulutlarını, uçak rahatlıkla delip geçiyor. Anlaşılıyor ki, o deniz, bu deniz değil. İşte Arş-ı Âlâ'nın altındaki denizde, bizim bildiğimiz gibi değildir.

 

 

 

 

         DENİZLER VE DALGALAR

 

 

            (Sûre-i Lokman, âyet 32)

            Meâl'i: Ve onları kara bulutlar gibi dalgalar sardığı zaman, onlar Allah'a dini ona tahsis ediciler olarak yalvarmaya başlamış olurlar. Sonra onları karaya selâmetle çıkardığı zaman onlardan mutedil olan vardır ve bizim âyetlerimizi ise pek çok gaddar ve pek nankör olandan başkası inkâr etmez.

 

            Denizde; vapur dalgaya tutulup batacak diye hepsi ümidini kesince; Allah'a iman eden de, etmeyen de, zikreden de, zikretmeyen de; "sesle zikir caiz değildir, Allah duymuyor mu?" diyenler de, can korkusundan, vapur batacak diye bağıra bağıra Allah'a yalvarırlar. Başı selamete çıkınca, Allah'a kulluk yapmazlar. Çok korktuğunuz zaman niçin bağırıyorsunuz? (Zelzele), deprem de aynıdır. Herkes bağırarak Allah'a yalvarır. "Allah, Allah" diye yüksek sesle zikir eder. Bunu unutanlar, bundan sonra Allahu Teâlâ' nın emirlerine riayet etmeyip, aksini yapanlar çok nankördürler.

 

            (Sûre-i Furkan, âyet 53)

            Meâl'i: Ve O, o (Hâlik-i Azim)dir ki: İki denizi kendi mecralarına salıvermiştir, şu lezzetlidir, fazlaca tatlıdır. Şu da tuzludur, acı bir sudur. Ve ikisinin arasında da bir hail (sınır, hudut) görülemeyecek bir perde vücuda getirmiştir.

 

            Kaptan Custo bu âyetin mucibini görünce müslüman oldu.

 

            (Sûre-i Rahman, âyet 19, 20, 21)

            Meâl'i: (O) iki denizi salıvermiştir, birbirine kavuşurlar.

            Aralarında bir engel vardır, birbirine tecavüz etmezler.

            Artık Rabb'inizin hangi nimetlerini tekzib (yalanlarsınız) edersiniz?

 

            (Sûre-i Neml, âyet 61)

            Meâl'i: Yoksa yeri bir karargâh kılan ve aralarında ırmaklar akıtan ve o yer için sabit dağlar yaratan ve iki deniz arasında bir hail (sınır, hudut) vücuda getirmiş olan mı (hayırlıdır)? Allah ile beraber (başka) ilâh mı vardır? Hayır... Onların çokları bilmezler.

 

 

 

 

            GECE VE GÜNDÜZ

 

 

            (Sûre-i Enbiya, âyet 33)

            Meâl'i: Ve O (Hâlik-i Azım)dir ki: Geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı yaratmıştır. Her biri bir felekte yüzmektedir.

 

            (Sûre-i Furkan, âyet 47)

            Meâl'i: Sizin için geceyi bir örtü ve uykuyu bir istirahat, ve gündüzü de bir çalışma zamanı kılan O'dur.

 

 

 

ÖNCEKİ KONU                   KONULAR                SONRAKİ KONU