İblîs, Melâikelere hoca idi, yetmiş bin sene hocalık yaptı. İblis "saadeti ezeliyeme kavuştum" dedi. Yani "Benim için artık burdan düşmek yok" dedi. İblîsin kalbinden geçeni, Allahu Teâlâ çok iyi biliyordu. İblîs kendi kendine "Allah bana, benden başkasına boyun eğ, itaat et dese etmem" diye kibirlilik getirdi. Allah (cc)'da, kibirli kullarını sevmez. O zaman; Allah (cc)'u, Adem (as)'ı yaratmayı murad etti. Cebrâil (as)'a dünyanın her yerinden, her renkte topraktan ve Kâ'be'nin yerinden toprak aldırdı.
(Sûre-i Âli İmran, âyet 59)
Meâl'i: Şüphe yok ki, Allahu Teâlâ'nın nezdinde
İsa'nın hali, Adem'in hali gibidir ki, onu topraktan yarattı, sonra ona ol
dedi, o da oluverdi.
(Sûre-i Secde, âyet 7)
Meâl'i: O ki yarattığı her şeyi güzel kıldı ve
insanın yaradılışına çamurdan başladı.
(Sûre-i Rum, âyet 20)
Meâl'i: Ve O'nun ayetlerindendir ki, sizi topraktan yaratmıştır, sonra siz şimdi insansınız (yeryüzüne) yayılmaktasınız.
İnsanların renklerinin sayısınca toprakların renkleri vardır. Adem (as)'ın vücudunu, kalıbını insan suretinde düzdürdü, Melâikelere gösterdi. Melâikeler:
(Sûre-i Bakara, âyet: 30)
Meâl'i:
(Sen o vakti) hatırla ki Rabb'ın
meleklere 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' dedi. Onlar 'Biz sana hamd ve
tesbih ve seni tasdik ederken, yeryüzünde fesat çıkaracak, kan dökecek birisini
mi halife kılıyorsun?' dediler. Allah (cc)'de onlara: "Sizin
bilmeyeceğinizi herhalde ben bilirim" dedi.
Melâikeler, Allahu Teâlâ'ya:
– Biz seni hamd ve tesbih ederiz.
Sen, kan dökücü can-cin kavmi gibi, fesat çıkarıcı bir kavim mi yaratacaksın?
Allahu Teâlâ:
– Siz, bilemiyorsunuz, ben
biliyorum. Demek istiyor ki:
Ben yaratayım da bakın, sizden daha
iyi tesbih çekip, hamd edenler, içlerinde olacaktır. Bu mübarek âyette: Allah
(cc)'ın kullarının içinde hamd ve tesbih etmeyenler olacağı gibi, seher
vaktinde eline tesbihini alıp, "Sübhanallahi vel hamdülillahi", ila
ahir; "Lâ ilâhe illallahu vahdehu la şerikeleh" ila ahir;
"Sübanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber; Sübhane rabbiyel azim, Sübhane
rabbiyel âlâ". Allah (cc)'ı tesbih ederler. Allahu Teâlâ, Kur'an-ı
Kerim'de: "Allah'ın güzel isimleri var, onlarla tesbih edin." diye
buyuruyor. Yani bu melâikeler: "Biz bilmiyorduk, Allahu Teâlâ'yı ne güzel
tesbih edenler var. Biz tesbih ediyoruz zannediyorduk. Bizden daha iyi tesbih
ediyorlar." dedirttirecek, hakiki dervişler, hakiki zakirlerdir. İşte,
Allahu Teâlâ'nın en sevgili kulları onlardır. Melâikelere: "Siz
bilemezsiniz, ben bilirim" demesi, Allahu Teâlâ tesbih, zikir, istiğfar
ede ede çok çalışanları kasdediyor.
Çünkü (insanoğlundan) daha evvel yeryüzüne Can Cin kavmi gelmişti. Onlar çok kan dökmüşlerdi, çok fitne yapıp, Allah (cc)'ne asi gelen bir kavim idiler. Allah (cc) onları helâk etti.
Can Cin
kavmi ile insanoğlunun dünyaya gelmeleri yetmiş bin sene olmuş, altmış bin
senesi Can Cin kavmi ile geçmiş, yedi yahut dokuz bin senesi de Adem (as)'dan
bu yana geçmiş. Bunun, insanoğlunun on bin sene dünyada kalıp yetmiş bin sene
tamam olunca, kıyamet kopacağını söyleyenler var. Ama kesin bir delil yok. (Yine de Allah (cc) bilir.)
Melâikeler Allah (cc)'ne:
– Fitne yapıcı bir kavim mi
yaratacaksın? diye sormuşlardı. Allah (cc):
– Siz bilmezsiniz, ben bilirim dedi.
Herkes Adem (as)'a baktı. İblîs de geldi baktı. O zaman Melâikelere
hocalık yapardı. Adı Ezazil'di. Kendinden daha yüksek bir ilme sahip olacağını
ve kendisine düşman olacağını anladı, tükürdü. Cebrâil (as), Allah (cc)' nun
emri ile tükürdüğü yeri koparıp attı. Atılan çukur (göbek), atılan parça köpek
oldu. Köpekte, İblîs'in huyu ile Adem (as)'ın huyu karışıktır. Şöyle ki: Bir
köpek sahibine çok itaatli olur. Ömür boyu evini, mallarını ve canını korur. Onun
yemeğini, ekmeğini yediği için, bu adet Adem (as)'dan gelir. Yine bir köpek dünyada iken sahibini korur. Sahibi
ölürse esas düşmanlığı meydana çıkar. Sahibinin etini yer. Bu
da İblîs'in adetidir. İblîs, insana dünyada iken dostmuş gibi görünür. Ölürken imânsız
göndermeye, öldükten sonra kabirde, Münkir ve Nekir meleklerinin sorularına
yanlış cevap verdirtmeye çalışır. Allah'a asi etmek ister, düşmanlığı meydana
çıkar.
(Kütüb-i Sitte, Cild 6, Hadis No: 1699, s. 393)
Hz.
Ebu Hureyre (ra)'den:
"Allahu
Teâlâ, Hz. Adem (as)'i yarattığı ve ruh üflediği zaman, Adem hapşırdı ve
Elhamdülillah diyerek, izni ile Teâlâ'ya hamdetti. Rabb'i de ona:
–
Ey Adem, Yerhamukallah (Allah sana rahmet etsin), (mukarreb) meleklerden şu
oturan gruba git ve "Esselamü aleyküm" de, dedi. Hz. Adem öyle yaptı. Hitabettiği melekler:
–
Ve aleyke's-selamu ve rahmetullahi ve berekatuhu, diye karşılık verdiler. Sonra
Adem (as) Rabb'ine döndü. Rabb'i ona:
–
Bu cümle senin ve evlatlarının aralarındaki selamlaşmadır, dedi. Allahu Teâlâ
Hz. leri, elleri kapalı olduğu halde Adem'e:
–
Dilediğini seç, dedi. Hz. Adem:
–
Rabb'imin sağ elini seçtim! Rabb'imin iki eli de sağdır, mübarektir, dedi.
Sonra Allahu Teâlâ Hz.leri sağ elini açtı. İçinde Hz. Adem ve onun zürriyeti
(nin emsalleri) vardı. Hz. Adem (as):
– Ey Rabbim, bunlar nedir? dedi.
Rabb'i Teâlâ:
– Bunlar senin zürriyetindir, dedi.
Her insanın, iki gözünün arasında ömrü yazılıydı. Aralarında biri hepsinden
daha parlak, daha nurlu idi. Hz. Adem:
–
Ey Rabbim bu kimdir? dedi. Rabb'i Teâlâ Hz.leri:
–
Bu senin oğlun Davud'dur. Ben ona kırk yıllık ömür takdir ettim, dedi. Adem
(as):
–
Ey Rabbim onun ömrünü uzat, talebinde bulundu. Rabb'i Teâlâ:
– Bu ona takdir edilmiş olandır,
deyince Adem:
– Ey Rabbim, ben ona kendi ömrümden altmış
senesini verdim, diye ısrar etti. Bunun üzerine Rabb'i Teâlâ:
–
Sen ve bu (talebin berabersiniz). Sonra Adem cennete yerleştirildi. Allah'ın
dilediği kadar orada kaldı. Sonra cennetten(arza) indirildi. Adem
burada kendi ecelini yıl be yıl sayıp hesaplıyordu. Derken ölüm meleği geldi. Hz. Adem (as) ona:
–
Acele ettin, erken geldin. Bana bin yıl ömür takdir edilmişti, dedi. Melek:
–
İyi ama sen oğlun Davud'a altmış senesini verdin, dedi. Ne var ki o bunu inkâr
etti, zürriyeti de inkâr etti; o unuttu, zürriyeti de unuttu." Resûlullah
(sav) ilâve etti:
–
O günden itibaren yazma ve şahidlik emredildi. (Tirmizî Tefsir Muavvizateyn, Cild 5, (3589, 3271).
Kur'an-ı Kerim'de; "Ey habibim! Senin elinden tutup biat ettiklerinde, onların elinin üstünde, Allah'ın eli vardı" âyetini, Cevahir-ül İslâm kitabımızın içinde yazıldığını gören hocalar, bana toplu olarak; "Allah mekândan münezzehtir. Allah'ın eli olmaz. Bunu da nereden çıkardınız?" diye mektup yazdılar. Onlara cevaben: "Bu onların elinin üstünde Allah'ın eli vardı" sözü bizzat doğrudan doğruya âyet meâlidir.
Derler ki;
"felan adam öldürülmüş, öldüren adam onu öldürecek adam değil. Bunun öldürülmesinde; felan yerde, felan
adamın eli var." Halbuki onun eli kendi yanında. Bu adam çok uzakta.
"Öldürmüş, eli var" demek onun yaptırmasıdır. O yaptırdı
anlamındadır. İtiraz edenler iyi baksınlar, bu hadiste de daha açık söylüyor.
"Allahu Teâlâ'nın sağ elini seçti. Rabbımın iki eli de sağdır."
dediğinden de anlaşılıyor ki; onların görüşleri yanlış, bizim yazdığımız âyet
ve verdiğimiz misaller doğrudur.
(Sahih-i Müslim, Cild 8, Hadis No: 2841)
Hemmam
ibn Münebbih Ebu Hureyre (ra)'den:
"Aziz
ve celil olan Allah Adem'i kendi sureti üzere yarattı. Onun boyu altmış
zira'dır. Adem'in hilkatını tamamladığı zaman O'na:
–
Haydi git de şu oturmakta olan melekler topluluğuna selam ver ve onların senin
selamını nasıl karşılayacaklarını iyi dinle. Çünkü bu hem senin, hem de (senden
sonra) senin zürriyetinin selamlaşma (numune)sidir, buyurdu. Bunun üzerine Adem
gitti ve melekler topluluğuna:
–
Esselamu Aleykum (Allah'ın selâmı üzerinize olsun) dedi. Onlar da:
–
Esselamu Aleyke ve Rahmetullahi (Allah'ın selamı ve rahmeti senin üzerine
olsun) diye karşıladılar ve selamlarına Ve Rahmetullahi, cümlesini ziyade
ettiler. (Adem beşerin atası olduğu için) cennete her giren kişi Adem'in (bu
güzel) suretinde girecektir. Onun boyu altmış zira'dır. Adem'in kendisinden
sonra gelen torunları şimdiye kadar onun vücûd güzelliğinden birer parçasını
kaybetmeye devam ettiler." (Sünen-i
Tirmizî, Cild 5, Hadis No: 3589.
(Sûre-i Nisa, âyet 86)
Meâl'i: Ve bir selam ile selam verildiğiniz vakit hemen ondan daha güzeli ile
selamda bulununuz veya onu (aynı ile)
iade ediniz. Şüphe yoktur ki, Allahu Teâlâ her şey üzerine muhasibdir.
Allah (cc), Adem (as)'ı yarattı, can verdi. Adem (as)'a Safiyye İlmini verdi. Bu ilim çok yüksektir. Bütün ilimlerden üstündür. Adem (as)'a:
(Sûre-i Bakara, âyet: 33)
Meâl'i: Benim Esmâ'larımı say.
dedi. O zamana kadar İblîs'in de, başkalarının da, Melâikelerin de hiç kimsenin duymadığı ve bilmediği Esmâ'ların ilmini bütün mazharları ile saymaya başladı.
Adem (as) Allah (cc)'ın emriyle, Allah (cc)'ın esmalarını, isimlerini, mazharlarını sayınca, bütün melâikeler hayran kaldı. Demek ki, Allahu Teâlâ'nın esmalarının mazharlarını yani esmaların esas hakiki manalarını, geniş kapsamlı sayabilmek, melâikelerden de çok üstünmüş. Melâikeler deyince, içinde Cebrail (as), Mikail (as), İsrafil (as) onlarda dahildir. İnsanoğlu o ilme sahip olursa bu meleklerin hepsinden üstün olacağına delildir. Nitekim Cebrail (as)'ın gidemediği Arş-ı Âlâ'ya, "Bismillahirrahmanirrahim" in çıkış yerine, Peygamberimiz (sav) gitti.
Taif'te; Cebrail (as) geldi. Peygamberimiz (sav)'e "Taif'i batırayım mı?" diye sordu. İbrahim (as) mancılıkla ateşe atılırken, yine Cebrail (as) "seni kurtarayım mı?" diye sordu. Hepsinde de onların verdikleri cevaba melekler hayran kaldı. Onun için, dervişlerin hakkı ile çalışanlarına melâikeler akıl yetiremezler, hayran kalırlar.
Hızır'a yoldaş olmaz,
Musa'ya sırrın vermez,
Süleyman neden bilmez,
Lisanı dervişlerin.
Adem (as)'ın vücud endamı, yapısı
çok güzel, sesi Davudi, çok güzel anlatış tarzı vardı. Ma'neviyat ilminin başı bu ilimdir. Bu ilim Adem(as)'da mevcud idi. Buna
Melâikeler ve İblîs hayran kaldı. Melâikeler:
– Ya Rabb'i, yanılmışız,
bilememişiz, diye af dilediler.
(Bu Safiyye İlmi Peygamberimiz
(sav)'de, Adem (as)'da ve bir de Peygamberimiz (sav)'in oğlu İbrahim'de oldu.
Peygamberimizin oğlu çocukken hocaya gitti. Hocası kendisine Esmâ'-ül husnâ'yı
ezberletmek istedi. İbrahim her Esmâ'nın mazharlarını ayrı ayrı saymaya
başlayınca, hocası olan Osman bin Affan (ra):
– Ben sana ancak harf öğretebilirim,
ilim öğretemem. Bunları ben
de bilemem, kimse de bilemez. Ancak sen ve bir de baban Hz. Resûlullah bilir,
dedi.)
İblîs'in içindeki gizli kini biraz daha arttı. Kendi kendine sinirlendi, öfkelendi. Kendi karşısında kimseyi rakip olarak tanımıyordu. Melâikeler; Adem (as)'a çok hürmet edince, kendi kendine "Eğer Allah bana Adem'e secde et diye emretse secde etmem" dedi. Bu kalbinden geçeni Allahu Teâlâ çok iyi biliyordu. Allah (cc):
(Sûre-i Bakara, âyet: 34)
Meâl'i: Bir zamanlar biz, meleklere (ve
cinlere) 'Adem'e secde ediniz.' dedik. İblîs hariç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece
kâfirlerden oldu.
Allahu Teâlâ:
– Hepiniz Adem'e secde ediniz diye
emretti. Hepsi secde etti. İblîs secde etmedi. Çünkü o inat, o hırs, o kin, o kibir
içinde duruyordu. Allah (cc)
tekrar Melâikelere:
– Secde edin. (İkinci emri verdi.)
İçinizde secde etmeyen var. İzzim Celâlim hakkı için ona lanet tokunu
giydiririm. Melâikelerin
hepsi secde etti. Yalnız İblîs etmedi. İblîs'in kendisinin secde etmesi için.
Allahu Teâlâ'dan daha fazla ihtar geldi.
Sanki kendisi o emrin içinde değilmiş gibi inanıyordu. Üçüncü defa
emirden sonra meleklerin hepsi secde etti, yalnız İblîs etmedi. Lâ'net toku
İblîs'in boğazına geçti. İblîs hiç ummuyordu.
(Sûre-i Araf, âyet 13)
Meâl'i: Buyurdu ki; artık oradan aşağı in, çünkü
orada senin için böbürlenmek selahiyyeti yoktur. Artık çık. Şüphe yok ki, sen
alçaklardansın.
Tarikat ve Şeyh'e ehemmiyet verilmesi
Bazı
kimseler, "tarîkatta, Şeyh'te, insanda ne var? Niçin ona o kadar ehemmiyet
veriliyor? Kendisi bir insandır, çok fazla hürmete, iltifata lâyık değil"
gibi sözler söylerler. Halbuki Allahu Teâlâ, İblîs'e "Bana secde et"
diye binlerce kere söylese, İblîs secde ederdi. Yeryüzündeki bütün müslüman
toplumu da Allah (cc)'ya secde etmekten en ufak bir duraklama göstermeyip
memnuniyetle kabul ediyorlar. Allahu Teâlâ onun için İblis'in nefsine, kendine
ağır geldiği ve ilimde herkesten yüksek olduğu için "Adem'e secde et"
diyor. Bunda bizim için alacaklar
var. İyice düşünürsen İnsan-ı Kâmil'de ne kadar büyük meziyetler varmış ve
Allahu Teâlâ'ya ne kadar çok sevgili imişler. Peygamberlerin en büyüğü,
Peygamberimiz (sav)'dir. Ümmeti, Peygamberler gibi olan Şeyhler, Mürşid-i
Kâmil'ler ve büyük zatlar. Allah (cc) "Adem'e secde edin" diye
emretsin, benim hocam da "siz o Şeyhte ne gördünüz? O Âlimin elini niçin öpüyorsunuz? O bu kadar
hürmet edilmeye lâyık mıdır?" gibi yanlış, ters iddialar yapıyor. Demek
ki, Allah (cc)'ya herkes boyun eğer, herkes itirazsız her sözünü, her işini
kabul eder. Allahu Teâlâ'nın "Adem'e secde edin" demesinden maksadı;
insana ne kadar büyük meziyetler vermiş, Allah (cc)'ya ne kadar çok sevilmiş
olmasıdır. O zata boyun eğmemek, Allah (cc)'ya asi gelmek olurmuş. İnsana
hürmet etmek, boyun eğmek, sözlerini tam kabul etmek, insanlara ne kadar
zormuş.
(Sûre-i Araf, âyet: 12)
Meâl'i: Allah-u Teâlâ buyurdu ki:
–
Sana secde emrettiğim zaman seni secde etmekten ne men etti?' İblîs dedi
ki:
–
Ben ondan hayırlıyım. Ben ateşten yaratıldım, O'nu ise çamurdan yarattın. Senin
kullarını azdıracağım, kıyamete kadar bana mühlet ver, ömür ver.
(Sûre-i Nisa, âyet 1)
Meâl'i: Ey insanlar; ol Rabbinizden korkunuz ki,
sizi bir nefsten yaratmıştır ve ondan da zevcesini yaratmıştır. Ve o ikisinden
de bir çok erkekler ve kadınlar türetmiştir. Ve Allahü Azimüşandan korkunuz ki,
onunla birbirinizden dilekte bulunursunuz, rahimlerden de korkunuz ki, şüphe
yok ki, Allahu Teâlâ üzerinize nazir bulunmaktadır.
Allah (cc); bir çok dileklerini kabul etti. Tek tek saysak uzun sürecek.
Adem (as) cennette iken, Adem (as)'ın sağ eğesinden, Allah(cc) Havva Anamızı yarattı. İblîs cennetten kovuldu. Cennetin kapısına kadar gelir, içeri giremezdi. Tavus Kuşu, yılan; bunun ikisi cennetten dışarı çıktı. İblîs onlara çok ağladı ve yalvardı:
– Sizde cennetten çıkacaksınız, kovulacaksınız, Adem'le, Havva'da çıkacak. İblîs sihirle bir boncuk oldu. Yılanla, Tavus kuşu onu ağzına alıp Cennet'e götürdü. İnsan gibi oldu. Bu sefer yemin etmeğe başladı. (İlk yalan yere yemin etmek böylece başladı.)
(Sûre-i Araf, âyet: 21)
Meâl'i: Siz de cennetten çıkacaksınız, şu ağaçtan yemezseniz (dedi).
İblîs, Havva anamıza; "siz şu ağaçtan yemezseniz Cennet' ten çıkacaksınız", diye yemin etti ve Havva anamızı inandırdı. Havva anamız ondan yedi.
Havva anamız; Adem (as)'e, İblîs'in yemin ettiğini ve kendini inandırdığını, kendinin o ağaçtan yediğini söyledi. Adem (as) yese Allah (cc)'nün emrine karşı gelecek, yemese Havva'dan ebedîyyen ayrılacak. (Halbuki yemese bir şey olmayacaktı) O da yedi. İkisinin üzerindeki elbiseler soyuldu, düştü.
(Sûre-i Araf, âyet: 22)
Meâl'i: Böylece onları hile ile aldattı. Ağacın
meyvesini taddıklarında çirkin yerleri avret mahalleri kendilerine göründü. Ve
cennet yapraklarından üst üste yamayıp üzerlerine örtmeye başladılar. Rabb'leri
onlara:
– Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi?
ve Şeytan size apaçık bir düşmandır demedim mi? diye nida etti.
Mahrem yerlerini örtünmek için ağaçlardan yaprak istediler, yalnızca İncir (Yemiş) ağacı yaprağından verdi. Öylece lânet toku Adem (as)'a da geldi, boynuna takıldı.
Cennetteki üzüm asmasının, dallarının çok uzaklara gittiğini yazmıştık. Hoca bunu itiraz edip, gülerek, hem de alaylı bir şekilde:
– O kadar
uzaktaki (salkımı), üzümü kim yiyecek, kim gidip de kopartabilecek? Ona cevaben demiştik ki:
– Cennette her şey emirle olur. Yemek yediğin tabağı havaya bırakırsan, havada durur. Suyu havaya bırakırsan havada durur. Duvara koyarsan, duvarda durur, dökülmez. Herhangi bir ağaçtan, meyvadan yemek için elin ile koparmazsın, "ben şu meyveden yiyeceğim" dediğin zaman meyve tabakla önünde hazır olur. Havada bir kuş uçarken, "şu kuşun etini yesem" dediğin an, kuşun eti pişmiş olarak tabak üzerinde hazır bulursun. Bu hocanın dediği; insanoğlu bu dünyada koparıp, kendiliğinden kopup eline gelmezse yemez. Bu, bu dünya içindir. Buna karşı atalarımız demişler ki:
"Armut piş, ağzıma düş."
"Armut
ağzıma girsin, sapı, çöpü, kabuğu dışarda kalsın" bu dünyada, bu da olmaz.
Ancak bu cennette olur, derler. İşte
bu âyette de; Adem (as) bütün ağaçlardan, avret (haram) yerlerini örtmek için
yaprak istedi. Hiç birisi vermedi. (Demek ki ağaç, yaprak vermezse, insanoğlu
alamıyor.) Yalnız incir ağacı Allah'tan emirsiz verdiği için, incir ağacını da
Cenab-ı Hakteâlâ Hz. cennetten kovdu. İncir ağacı dünyaya geldi. Ağaçlardan da;
o mahlûklardan da hangisi Allah'ın kovduğuna yardım ederse, o da cennetten
kovuluyor. Onun için, o da cennetten kovuldu. Yarın mahşerde, Cenneti Âlâ'da
her isteyeceğin, istediğin sana hediyye olarak gelecek. Cennette de kullar;
"incirden yiyeydim" derse, o incir ağacı da, kendisi de cennette
olacak. Aksi takdirde, incir ağacı ebediyyen cennete giremeyecek!
Giremezse ne olur? diyeceksiniz. Canlı, cansız dediğimiz her ne varsa, taş,
toprak, hava, su, güneş, ağaçlar herşey Allahu Teâlâ'yı zikreder. Hepsi de cennete girmek isterler.
(Sûre-i Araf, âyet: 24)
Meâl'i: Allah buyurdu: Birbirinize düşman olarak
inin, sizin için yeryüzünde bir süreye kadar yerleşip kalma ve yaşayıp faydalanma
vardır.
ADEM (as) VE HAVVA ANAMIZIN CENNETTEN ÇIKARILMASI:
Adem (as)
ile Havva Anamız cennetten sürüldü. Adem (as) Hindistan'da; Serendip dağına,
Havva Anamız Cidde'ye indi. Adem (as) bir rivâyette otuz sene, bir rivâyette
yüz sene ağladı. Hindistan'da Serendip dağına çıktı. O kadar büyük vücutla
ağladı. Gözünün yaşı sel gibi aktı.
Serendip ovasını suladı. Dünyanın en şifalı bitkileri, otları Serendip ovasında
bitmeye başladı. Çay da, o ot ve bitkilerden biridir.
Yine Adem (as) dünyaya gelince Havva
Ana'mızı bulamadığını, ayrı kaldıklarını, otuz veya yüz sene birbirlerini
aradıklarını yazmıştık. Adem (as)'ın vücudunu dünyanın hiç bir denizi
boylamazdı. Başı en yüksek bulutlardan da daha yüksekteydi.
Adem (as) dünyaya ilk defa gelmiş,
dünya yuvarlak, bir yol gösterici, kılavuz, tarif eden yok. Dünyayı dolanıp
Havva'yı bulması lazım. Bu vücutla dünya küçücük kalır, niçin bulamasın?
Sorusuna cevap: Bu şekilleri, açıklamaları mektep talebelerinin itirazları
üzerine yazıyorum.
Şu 20. asırda bu kadar onbinlerce
uçak gezip dururken Güney Kutbunda, Kuzey Kutbunda, Ekvatorda, bazı Okyanus
adalarında insan ayağı değmeyen, keşfedilmeyen, görülmeyen yerler çıkıyor.
Mesela: En basiti günümüzde şeytan üçgenine (Bermuda üçgeni) ne gidiliyor, ne
de keşfediliyor. Bir uçak bir yere düşüyor. İçinde yüzlerce adam var. Kalktığı yer belli,
konacağı yer belli. Üç beş saat uçmuş, arıyorlar arıyorlar tayyarelerle,
helikopterlerle bulamıyorlar. Bu kadar keskin dürbünlerle aletlerle
hesaplıyorlar. Bazısı acından ölmüş, arkadaşının etini yiyor. Bazısı aylarca
sonra ölmüş. Uçağın da, kendinin de iskeletini buluyorlar.
Adem (as) yeryüzüne gelince hiç bir konuşacak, yol tarif edecek kimse yok. Kör adamın, diğer bir adamı araması gibi. Yol, iz bilmiyor. Bir kör adam, diğer bir kör adamı hiç tarif etmeseler, seslerini de duymasalar sadece onu aramayla dört katlı bir binanın içinde olsa ikisi de birbirlerini bulmalarına imkân var mı?
Adem (as) ve Havva Anamızda ufuklara kadar görüyor, birbirlerini görmüyor, bilmiyorlar. Ordan ilerisine, ilk defa gözleri kapalı gidecek. Bir kıtada birbirlerinin yanından beş yüz kilometre mesafeden gitseler birbirlerini görmelerine yine ufuk mani olur. Adem (as) boyu altmış ziradır, arşındır dediği: Adem (as) dünyaya geldi, boyu öyle uzundu.
Melekler Adem (as)'ın ağlamasına dayanamadılar. Melekler Allahu Teâlâ'ya:
– Biz O'nun
ağlamasına dayanamıyoruz, diye yalvardılar. Çünkü o kadar büyük vücutla
ağlayıp, bağırınca sesi çok uzaklara gidiyordu. Melâikeler bu ağlamaya, bu sese
dayanamıyordu. Allahu Teâlâ dualarını kabul etti. Boyunu altmış arşına indirdi.
Her zir'a(uzunluk ölçüsü) bir arşındır. O da şimdiki bizim arşınla değil.
Kur'an-ı Kerim'de bu âyetin indiği zamanın en az bir arşını (seksen santimi)
şimdiki bizim arşının en az iki katıdır. Çünkü o zamanın insanları, bu zamanın
insanlarından büyüktü. Şimdiki
insanların en az iki boyu kadardı. (Arşın herhangi bir santim değildir. Bir normal insanın sağ elini, tam
gergin uzatırsa, başını sola doğru tam çevirirse, sağ elinin ortasındaki en
uzun parmağından ağzı hizasına kadar bir arşındır. Adam büyük olursa, arşın
büyür. Adam küçülürse arşın küçük olur.) Şimdiki arşını; yetmiş beş santim,
seksen santim diyenler de var. Adem (as)'ın boyu altmış tane yüz altmış
santimden, altmış arşına indi. Ağlaması uzaktaki meleklere duyulmaz oldu.
Adem (as)'ın dünyaya inişi, duasının kabul oluşu, yazılınca o boyu yazılmamış. Bilal Babam; bir kitapta okuduğunu geniş tafsilatıyla anlattı. Bunu bilip, inanma mühim değildir. Bilmeyip inanmama da mühim değildir. Yalnız bilgi edinmelidir.
Mekke'nin
fethinde Ebu Süfyan'ın fetihten evvel müslüman olduğunu, harpsiz Mekke'nin
alındığını yazıyor. Diğeri de Mekke' nin harple alındığını, Ebu Süfyan'ın zorla
müslüman olduğunu yazıyor. Bizce Ebu Süfyan Mekke fethinden sonra zorla
müslüman oldu. Bunlar da mühim
değil. Bunların esas doğrusu Bilal Babamın yazdığı gibi olanıdır. Çünkü Bilal
Babam diğer bir vaazında, cennette bindiğimiz burakın yalısının (yelesinin)
bitimiyle, kuyruğu arası bir mil (1800 metre) bunun boyu üç katı kadar olunca,
altı bin metre kadar olur. Diğer bir deyimle, bindiğimiz burakın kulağı ile
kuyruğu arası bir mil (1800 metre). Ona göre atın ve adamın boyu iki bin metre
kadar olması lazım. Bunları okumayıp sadece altmış arşın uzunluğunda olduğunu
okuyan da cennette boyumuz altmış arşın olacak, kırk metre diye iddia ediyor.
Ben, biz, Bilal Babam; Adem (as)'ın boyunu ve bizim cennetteki boyumuzun, hiç
bir denizin insanı boylayamayacağı, denizlerin en derin yerinden yüksek
olduğunu söylüyor ve onu yazıyoruz. Altı bin metre boyu boylamaz. Bu
yazdıklarımızda mühim değil, üzerinde durup tartışmaya dağmez. Cennette insanın
boyu altı bin metre olsa da, iki bin metre olsa da, altmış arşında olsa hiçbir
mana değişmez. Mekke'nin fethi ve Ebu Süfyan'ın müslüman olması bunlarda
tartışmaya değmez. Esas doğrusu bizim yazdığımız, Babamın söylediği gibidir.
Ancak uzun bir arama, uzun bir
yorulma, çok zaman geçmeyle olabilir. Dünya yüzünde beş kıta her birisi
dünyanın bir tarafında, dünya yuvarlak, düz olsa görür. Birisi yukarı çıkarsa,
öbürü aşağıya, öbürü yukarı çıkarsa bu aşağıya iniyor. En yüksek Himalaya
dağları, Ağrı Dağı, en çok 100 km. ayrılınca görülmez oluyor. Peki bu kadar
büyüktü, niye kayboldu? Birkaç yüz km gidince dünya yuvarlağının öbür tarafında
kaldı. İnsan küçüldükçe ufuk kısalır. Çünkü dünya yuvarlak, dünya büyüklüğünde
bir adam da olsa, dünyanın öbür tarafını görmesine imkan yok. Kaldı ki Adem
(as) o kadar büyük vücutla, bu dünyamızın milyonda biri kadar küçük kalıyor.
Misalde:
Bir karpuzun üzerinde iki karınca,
ikisi de geziyor, birbirlerine rastlayamıyorlar. Aynı onun gibi. Şimdi düşen
uçak, helikopterlerle aranıyor, bulunmuyor. Sağ kalanlar, ölenlerin etlerini yiyorlar. Bunu
televizyonda, radyoda söylüyor. Peki bu kadar fen üstün olup helikopterlerle,
dürbünlerle yukardan aşağıya kuşbakışı bakıp niye göremiyorlar?
İşte bu basit bir şey değil.
Adem (as) ile Havva Anamızın buluşması da basit bir şey değil. Sen diyeceksin ki, bir insan elli bin adım atar.
Adem (as)'da elli bin adımda, dünyayı bir çok defa tur yapar. Neden bulamasın?
Halbuki bu görüşte yanlıştır. Bir kuş, (keklik) saniyede en azından elli adım
atar, çünkü her adımı on santim gelmez. Saniyede üç beş adım koşan bir insan,
kekliği koşarak tutmasına imkan var mı? Küçüldükçe çevikleşir. Adımı sık, çabuk
olur. İnsan da küçük, çevik, adımı sıktır. Bir keklik saniyede elli adım atar
dedik, halbuki bir deve, bir fil, bir zürafa saniyede iki adımı atamaz.
Büyüdükçe çeviklik gidiyor. Adem (as)'ın boyu on bin metre olunca ancak yarım
saatte bir adım atabilmesi lazım. Bu adımla da dünyayı dolaşmak yine basit
değildir. Bir fil ile bir kekliği koşarak dünyayı dolaştırsan, aralarında çok
bir fark olmaz. Birisi boyunun beş bin
katını, diğeri de boyunun beş yüz bin katını koşar. İkisinin de mesafe alması,
birbirinden çok fazla fark etmez. Adem (as)'ın dünyayı dolaşması da
aynıdır.
Adem (as) ile Havva Anamızın duaları kabul oldu. Arafat dağında birleştiler. Lânet toku çıktı, yüzleri beyazlaştı. Adem (as) duasında:
(Sûre-i Araf, âyet: 23)
Meâl'i: Ya Rabb'i biz kendi nefsimize zulmettik.
Sen bize acımazsan zarar ziyan çekenlerden oluruz. Bize acı Ya Rabb'i (dedi).
Duası kabul oldu. İblîs'in duası kabul olmadı. Adem (as) suçu kendi nefsine ve kendisine buldu. İblîs suçu Allah'a buldu. İblîs'in duası:
– İlmi Ezeli
de benim nasıl olacağım sana malûmdu. Sen her şeyi bilen yapansın. Bize bile bile lânet tokunu giydirdin. Adem'i de bile bile affettin, benim
hiç bir kabahatim yok, hepsi senin ilminin içinde, dedi. Kabahati kendine
bulmadığı için affolunmadı. Suç, haşa Allah (cc)'da değil İblîs'tedir.
Musa (as) ile İblisin karşılaşması
Musa (as) bir gün İblîs ile karşılaştı. İblîs'e:
– Sen Allah'ın azabını bilmiyor musun? dedi. İblîs:
– Biliyorum. Musa (as):
– Sen bu gidişle cehenneme girmeyecek misin? İblîs:
– Gireceğim.
– Neden Tevbe etmiyorsun?
– Allah Adem'in tevbesini kabul etti, benim tevbemi kabul etmedi.
Musa (as):
– Ben Tûr-ı Sinâ'ya gider tevbeni kabul ettiririm. İblîs:
– Olur dedi. Musa (as) Tûr-ı Sinâ'ya geldi, dedi ki:
– Sen Adem'in tevbesini kabul etmişsin, İblîs'in tevbesini kabul etmemişsin. Allahu Teâlâ buyurdu:
– Yalan söylüyor. Musa (as):
– Ya Rabb'i olan oldu, geçen geçti, sen bundan sonraki tevbesini kabul et, bu insanlarda bunun şerrinden kurtulsun. Allahu Teâlâ buyurdu:
– Kendisine Adem'e secde et dedim etmedi. Adem'in kabri nerde ise kendi biliyor, Adem'in kabrine secde etsin, Adem'e secde etmiş gibi kabul ederim. Musa (as) çok sevinmişti. İblîs'in yanına geldi.
– İşler çok kolaylaştı, senin için sadece Adem'in kabrine secde etsin, tevbesini kabul ederim, buyurdu. İblîs:
– Bana, ne kadar zor ibadet dese yapardım. Önce topraktan yaratılana secde et dedi: Şimdi de kabrine secde et diyor. Cehennemde yanmak benim için secde etmekten hayırlı, dedi ve kabul etmedi.
Allahu Teâlâ o kadar merhametli ki, Firavun suya düşünce üç sefer:
– Ya Musa, Ben-i İsrail'in iman ettiği yere iman edeceğim beni kurtar, dedi. Musa (as):
– Evvelce Allah'lık dava ediyordun, ölümü görünce imân edeceğim dedin, deyip merhamete gelmedi ve Firavun öldü. Allahu Teâlâ buyurdu ki:
– Senin karşına çıkıp Peygamberlik dava etmedi. Benim karşıma çıkıp Allah'lık dava etti. İzzim Celâlim hakkı için, o sana yalvardığı gibi, bir sefer de bana yalvarsa kendisini kurtarırdım, dedi. (İşte Allahu Teâlâ o kadar merhametlidir.) Bazı kimseler:
– İlm-i Ezelî de yazgı bozulmaz, kalem böyle yazmış, tevbe etsen de, etmesen de boş derler. Bu gibi sözler Şeytan itikadıdır ve Şeytan mezhebidir. Adem (as):
– Ya Rabb'i
suç bende, kendi nefsime zulmettim. Sen bana acımazsan, zarar ziyan çekenlerden
olurum. Haşâ, sen haksız bir iş görmezsin. Suçun ve kabahatin hepsi bende, beni
affet. (Bu da Adem (as)'ın
mezhebidir.) Böylelikle dünyaya geldiler.
Adem (as) yer yüzüne gelince; başı en yüksek bulutlardan yukarıda idi. Yürürken hiç bir deniz kendini boylamazdı. Havva Anamızı arayarak, dünya yüzünde bütün kıtaları yürüdü, gezdi. Her kıt'ada her yerde ağladı. Yeryüzünde vahşi mahlûk çoktu. Bunların içinde bir karabaşlısı itaat etti. Karabaş köpek dediği oradan kalmıştır. Dünya üzerinde her oturup yemek yediği, ibadet ettiği yer şimdi en büyük şehir oldu.
(Hadis-i Şerif, REH No: 4439)
Manâsı: Eğer Adem (as)'ın göz yaşları, çocuklarının gözyaşları ile tartılsaydı, O'nun göz yaşları hepsinden ağır basardı.
Bu hadîs'e göre hesap edilirse; bütün Peygamberler, bütün evliyalar Adem (as)'ın çocuklarıdır. Diğer insanların hepsinin göz yaşlarından, Adem (as)'ın göz yaşı çok fazladır. Bundan da anlaşılıyor ki, bunlar zaman olarak, Adem (as)'ın ömründen çok daha fazla (defalarca kat kat) ağlamışlardır. Yüz yirmi dört bin Peygamber, birkaç misli Evliya ağlamış, ümmet-i Muhammed'te de ağlayıp, göz yaşı dökenler çoktur. Hepsi yüz milyonları bulur. Adem(as)'ın boyu altmış arşın olsa, dünya kurulduktan kıyamete kadar ağlasa, bunların göz yaşı, Adem (as)'ınkinden fazladır. Ama Adem(as)'ın boyu; on bin metre olursa, o vücutla ağlarsa, göz yaşı sel gibi akıp, Serendip ovasını sular. Bu da yüz sene devam ederse, bunun göz yaşı, diğerlerinin göz yaşının hepsinin birikiminden(toplamından) fazla olur. Sadece Adem (as)'ın evlatlarının ağladığı hesap edilse, Adem (as)'ın boyu onlar gibi ise, (onların hepsi mü' min, pek azı kâfir) binlerce insanın ömründe pek az ağlamasının toplamı yine Adem (as)'ın ağlamasını geçmesi lazım. Hepsi Peygamber evladı, hepsi affı mağfiret için ağlıyor. Bunların her birinin ömrü, Adem (as)'ın ömrü gibi bin sene olursa, niçin bunların göz yaşı Adem (as)'ın göz yaşını geçmesin? Çünkü her birisi bin senelik ömründe bir sene ağlasa yine Adem (as)' ınkinden yüz kat daha fazla olur.
Bir kalenin yapımında; adam sırtıyla kale yapımı için taş getiriyordu. Kaleyi yapacak, oğlu ile oturacaktı. O anda oğlu öldü. Taşı yere atıp, (o zamanın yazısı ve sözüyle) şöyle yazdı. Tefsiri:
Ben yaşadım bin beş yüz yaş,
Oğlum beş yüz yaşında hamtraş,
Evvelce ölüm olduğunu bilseydim
Koymazdım taş üstünde bir taş.
Ben bin beş yüz yaşındayım, oğlum beş yüz yaşında, benden daha genç. Ölüm yok diyordum. Ölüm olduğunu bilseydim, bu kaleyi yapmaz, taş üstüne bir taş koymazdım. Yine Ben-i İsrail zamanında; bir Peygamber mucize ile çok evvelki adamlardan birisini Allah (cc)'ın emriyle diriltti. O adamın sakalı bembeyazdı. O Peygamber, o adama soruyor:
– Sen bin yaşında öldün. Halbuki bin yaşındaki adamların o zamanda sakalları beyazlaşmazdı (ağarmazdı). Senin sakalın beyazlaşmış, ağarmış, deyince o dirilen adam:
– Kabirde bana çok şiddetli sorgu sual sordular. Dünyada iken sakalımın bir teli bile beyaz değildi. O sorgunun dehşeti ile korkumdan sakalım bir anda beyazlaştı, dedi.
Adem (as)'ın çocukları; kendi sağlığında oğlu, torunu, torununun torunu binlercesi ve kıyamete kadar gelen çocuklarının hepsini hesap edersen Adem (as)'ın göz yaşı, hepsininkinden fazla olduğundan, Serendip Ovasını suladı. Adem (as)'dan kıyamete kadar ağlayanların, hepsinin göz yaşı, bir ovayı sulamaz. Bundan da anlaşılıyor ki, Adem (as)'ın göz yaşı bütün evlatlarının hepsinin göz yaşından daha fazladır. Bundan da vücudunun çok büyük olduğu o büyük vücutla ağladığı anlaşılıyor. Melâikeler:
– Biz Adem'in ağlamasına dayanamıyoruz dediler. Adem (as)' ın boyu altmış arşına indi. Yani kırk metre kadar oldu. Cennette her insanın boyu Adem (as)'ın cennetten yeryüzüne indiği boyda olacaktır. Biz bu vücutla gitsek cennetin hiç tadını alamayız. Şöyle ki: Normal bir eve karınca kadar küçük bir adam girse o evin ne tadını alabilir. Herkes bu dünyada büyük olmayı, zengin olmayı, dünyaya hükmetmeyi ister. En büyük Adem (as) olduğu için o boyda dünyanın her yerine hükmettiğinden Allah (cc) cennette en az verdiğine bu dünya kadar yer verecektir.
Cebrâil (as); Adem (as)'a ekmesini, biçmesini, un etmesini ve tuvalete oturmasını bunların hepsini öğretti. Adem (as), Esmâ-ül husnâ'nın mazharlarını bütün meleklerle beraber Cebrâil (as)'a da öğretti.
Hızır (as)'da, Musa (as)'ya İlm-i Ledün'ü öğretti.
Hızır (as)'ın Cebrail (as)'dan ilmi azdır. Musa (as)'da Hızır(as)'dan öğreniyor. Demek ki Allah yanında derece ayrı ilimde yüseklik ayrıdır. Derecede Musa (as) yüksek, ilimde Hızır (as) yüksek derecede. Musa (as) yüksekliği, Adem (as)'dan da yüksek. Bilal Babam buyurdu:
– Musa (as)
kelimullah olup, Allahu Teâlâ ile görmeden yüz-beyüz konuşması, Peygamberimiz
(sav) hariç onun derecesine kimse yetişemez. Peygamberimiz (sav) Miraç'ta;
doksan bin kelam, doksan bin soru, doksan bin cevap konuşması var. Musa (as)'
ın ömür boyu konuşması Peygamberimiz (sav)'in Miraç'ta bir gecede beş dakikanın
içinde konuştuğu Musa (as)'ın ömür boyu konuştuğundan kat kat defalarca
fazladır. Peygamberimiz (sav) bu dünya saatiyle değil zamanın mekana, mekanın
zamana tebdil olmasıyla yani Allahu Teâlâ'nın beş dakikayı Peygamberimiz
(sav)'e senelerce uzattı, onunla konuştu. Musa (as) bu dünya saatiyle konuştu.
Allahu Teâlâ "bir saati bin
saat eder, bin saati de bir saat eder" derler. Bu söz eksiktir, yanlıştır.
Herkese kabul ettirebilmek için söylenilen sözdür. Allahu Teâlâ bir saati bin
saat eder de, bir saati yüzbin saat, milyon, milyar, trilyon, saat edemez mi?
Eder. Buna; "zamanın mekana, mekanın zamana tebdil olması", zamanın
uzayacağı yerde uzaması, kısalacağı yerde kısalması derler. Dünyada beş dakika
geçti, Arş-ı Âlâ'da senelerce kaldı (kitabımızda geniş tafsilatıyla yazdık).
Adem (as)'ın her sene bir çift çocuğu dünyaya gelirdi. Birisi kız, birisi erkek olurdu. Allahu Teâlâ Adem (as)'a:
– Bu seneki
doğan kızı gelecek seneki doğacak erkekle, gelecek sene doğacak kızı bu seneki
erkekle evlendir, buyurdu. O da öyle
yaptı.
Çünkü başka nesil yok. Böyle olmazsa
insanlar evlenemezdi. Adem (as)'ın evlatlarına mahsus olmak üzere, Allahu Teâlâ
bunu emretti. Böyle yaptılar. Sonraki Peygamberlere bacı ile kardeşin
evlenmeleri yasaklandı.
Adem (as) oğulları Habil ile Kâbil'e
gelince, Kâbil:
– Benim bacım güzel ona vermem dedi.
(Sûre-i Maide, âyet: 27)
Meâl'i: Onlara. Adem'in iki oğlunun haberini gerçek olarak oku: Hani birer
kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul
edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen kardeş) and olsun seni öldüreceğim dedi. Diğeri de: "Allah ancak
sakınanlardan kabul eder." dedi.
(Sahih-i Buharî Tecrid-i Sarih, Cild 9, Hadis No: 1371)
Manâsı: Abdullah İbn-i Mes'ûd (ra)'den rivâyete
göre:
– Resûlullah (sav) şöyle
buyurmuştur:
Hiç bir Adem oğlu zulm ile öldürülmez, ancak onun kanı (nın günâhı)ndan birinci Adem (atanın) oğlu (Kâbil hesâbı) na bir pay ayrılır. Çünkü bu cinayeti âdet edenlerin önderi odur. (Kardeşi Hâbil'i öldürmüştür)
Kâbil,
Habil'i öldürmek için çare arıyordu. İblîs bir kuş tuttu. Başını taşla ezdi. Kâbil'e de gösterdi. Çünkü dünya yüzünde ölüm
yoktu.
(Sûre-i Maide, âyet: 30)
Meâl'i: Nihâyet nefsi onu, kardeşini öldürmeye itti de öldürdü. Bu yüzden de kaybedenlerden oldu.
(Sûre-i Maide, âyet: 31)
Meâl'i: Derken Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için
yeri eşeleyen bir karga gönderdi. (Katil kardeş) Yazık bana şu karga gibi olup da kardeşimin cesedini gömmekten aciz mi
oldum, dedi ve ettiğine yananlardan oldu.
Kâbil'de kardeşinin başını taşla
ezdi, yere gömmeyi bilmiyordu. Aylarca sırtında gezdirdi. Yeri eşeleyen karga
şeytandı. Şeytan; karga sûretinde ona, öldürmesini, ölüsünü yere gömmesini
göstererek öğretti. Kâbil'de karganın yaptığı gibi yaptı, kardeşini yere gömdü.
Kâbil, Adem (as)'a kardeşini öldürdüğünü, yere gömdüğünü anlattı. Adem (as) beddua etti, huzurundan kovdu.
Kâbil'in yüzü simsiyah oldu.
Üzüm suyundan ilk defa şarabı yapan,
at kuyruğu telinden ilk defa saz yapan yine Kâbil'dir.
(Sûre-i Bakara, âyet 57)
Meâl'i: Ve üzerinize bulutları gölgelik kıldık. Ve
üzerinize kudret helvası ile (selva denilen) yelve (bıldırcın) kuşunu
indirdik. Size rızk olarak verdiğimiz şeylerin pâk (helâl) olanlarını yiyiniz dedik. Bize zulmetmiş
olmadılar, ancak kendi nefislerine zulmeder oldular.
(Sûre-i Bakara, âyet 58)
Meâl'i: Ve hani demiştik ki: Şu kasabaya girin,
ondan dilediğiniz yerde bol bol yiyiniz, kapısından secde ederek giriniz ve
"hitte" deyiniz, sizin için hatalarınızı setredelim. Ve iyilik
edenlere (mükâfatı) daha
arttıracağız.
(Sûre-i Bakara, âyet 59)
Meâl'i: Fakat nefislerine zulmedenler, sözü kendilerine
söylenilenden başkasına tebdil ettiler. Biz de zulmeden kimseler üzerine
yaptıkları fısıklar sebebiyle gökten korkunç bir azap indirdik.
(Sûre-i Bakara, âyet 60)
Meâl'i: Ve hani bir vakitte Musa, kavmi için istiskada
bulunmuştu. Biz de asan ile taşa vur, demiştik (o da vurunca) taştan on iki çeşme fışkırdı. Her zümre
kendisinin su alacağı çeşmeyi bildi. (Biz de onlara dedik ki) Allahu Teâlâ'nın rızkından yiyiniz ve
içiniz ve yer yüzünde müfsitlerden olarak haddi tecavüz etmeyiniz.
Kur'an-ı Kerim'de, Musa (as) kendine inanmayan ümmetine beddua etti:
– Allah sizin yolunuzu şaşırtsın, dedi. Ve kırk bin kişi Tıh Çölünde yollarını şaşırdılar. Aç, susuz, çölde bir kısmı öldü, bir kısmı da acından iskelet vaziyetine gelmişti. Kırk sene sonra Musa (as) o çölü geçmek için giderken bunlarla karşılaştı. Bunlar:
– Acımızdan ölüyoruz ya Musa. Bize yiyecek, içecek ver. Açlık ve zayıflıktan nerdeyse tanınmayacak şekle gelmişlerdi. Musa(as):
– Şimdi Allah'a ve bana inanacak mısınız?
– Ya Musa!
İlk defa karnımız doysun, sonra inanalım. Musa(as):
– Ne istiyorsunuz? Onlar:
– Etli, tatlı birşeyler olsun. Musa
(as) dua etti, havadan kırk gün bıldırcın yağdı. (Bu bıldırcın yağması halen
günümüzde takvimde bıldırcın fırtınası yazdığı günün gecesi, havadan Giresun'a
bıldırcın yağar. Buna ben
şahidim. Çünkü on sene Giresun'da kaldık.) Bunlara da kırk gün bıldırcın yağdı.
– Etten usandık dediler. Yine Musa
(as) dua etti. Kırk günde
helva yağdı. Bu helva her sene bir gün
Cudi Dağı'na yağar. (Özel olarak
getirttiren bir doktor kardeşimiz, bana da hediye etti. Un şeklinde olan, ilk
bakışta insan eliyle yapılmayıp, Allahu Teâlâ tarafından gönderildiği belli.
Ondan bizzat bende yedim.) Kırk gün helva yeme işi tamam olunca Musa (as) bunlara:
– Nasıl inandınız mı? Bunlar:
– Neye?
– Allah'ın olduğuna, her şeyi
yarattığına, benim hak peygamber olduğuma, deyince onlar:
– Ya Musa! Sen büyük bir
sihirbazsın, havadan ne bıldırcın yağar, ne de helva. Sen bizi sihirle
kandırdın, gösterdin demişlerdi. Düşün bir kere, kırk sene Tıh Çölünde kırk bin
kişi geziyor. Allahu Teâlâ, kum fırtınasından kendilerinin gidecekleri,
bulacakları yeri bildirmiyor. Köylere, kasabalara uğradıkça bir şey yiyorlar.
Diğer zamanlarda aç, çıplak, vahşi bir şekilde yaşıyorlar. Kırk bin kişinin,
Tıh Çölünde kırk sene kaybolmasını, Kur'an tefsirisinde yazıyor. İki kişinin
dünyada kaybolması mı zor? Kırk bin kişinin bir çölde kaybolması mı zor?
Yine Kur'an tefsirinde, evvelden
beri söylenilen meşhur "Cebil Hönnük" Kur'an'da ismi, "uc"
diye geçiyor. Nuh (as)'dan evvel olan bu adamın boyunu hiç bir deniz
boylamazdı. Suyu buluttan
içerdi. Mısır çölüne yatar, uyurdu. Kendini uyandırmak için uğraşırlar,
uyandıramazlardı. En güçlü pehlivan tırmana tırmana göğsüne, ordan kafasına,
ordan da yürüyerek iki kaşı arasına çıkar, gürzünü var gücüyle iki kaşı
arasındaki bir noktaya vurur. Defalarca vura vura orası kendisine sinek ısırmış
gibi acıyınca; üç, beş km'lik
uzaklıktaki elini kafasının orasını kaşımak için kaldırır. Elinin havada
geldiğini gören pehlivan gözünün çukuruna atılır. "Uc" yüzünü eliyle
kaşır, kaşır yine uyurdu. Yine o pehlivan çıkar, vura vura uyandırır.
Uyanınca:
– Mısır'da odun kalmadı, bize odun
getir, derler.
– Adamın gözü uykuya varmadan kaldırıyorsunuz, derdi. Halbuki aradan kırk gün uyuyarak geçmişti. Kalkar, dünya yüzünün en sık ormanı olan bölümüne gider. Oraya ayaklarını uzatır, oturur. En büyük çam ağaçlarını, en ufak bir otu koparır gibi koparırdı. Üst üste yığar, kucağının dolusunca getirirdi. Her fırının önüne(şimdiki deyimle) birkaç kamyon yükü bırakırdı. Şehir halkına da bırakırdı. Odun dağlar gibi yığılır. Getirdiği odunun karşılığında her fırıncı birkaç çuval ekmek, ayrıyeten Mısır şehrinden topladıkları unlarla ekmeği getirirlerdi. "Uc", hepsini avucuna koyar, oradan okyanus denizine gider. Okyanusun en derin yerinden balinaları tutar, kumun üstüne atar. O iş de tamam olunca kenara gelir. Balıkları uzatır, güneşte pişirir. (Yani balinaları atmosferde pişirir.) O ekmekle o balıkları yer, karnı doymazdı. Biraz yemiş gibi olur. Yine gelir, kendini uyandırıp oduna göndermeleri, karşılığında ekmek alması için Mısır çölündeki yerine yatar, uyurdu.
Nuh (as) gemi yapacak, odun yoktu. Uc'a:
– Senin
ömründe karnın doymadı. Sen bana bir gemi yapacak kadar odun getir. Ben, senin karnını doyurayım. Bu gitti,
bir dağın odununu omuzuna alıp gelirken, şeytan bunun önüne çıktı:
– Nuh, seni kandırıyor, onun sana vereceği bir kazan sulu yemek, bir kazan da pilav. Bunlar senin dişinin kovuğuna yetmez, deyince, "Uc", hayal kırıklığına uğrayıp ellerini bırakmıştı. Odunlar yere döküldü, boş geldi. Nuh (as)'ı buldu:
– Ben odunu getirmedim. Sen, bir
kazan sulu yemek, bir kazan da pilav yapmışsın. O da benim dişimin kovuğuna
yetmez, dedi. Nuh (as) omuzundan beri dökülen odunları, göğsünün ve karnının
kıllarına takıldığını, "Uc"un, haberinin olmadığını, bazı odunların
da önüne ve arkasına deri koyup, beline bağladığı ipine dolaştığını gördü:
– Şu göğsündeki, belindeki odunları
sıyır. "Uc", sıyırdı, yere koydu. Bunlar, fazlasıyla bir gemiyi
yapacak kadar odundu. Nuh(as):
– Bismillah de, şu pilavla, şu suluyu ye, dedi. O:
– Demem, dedi. Nuh (as):
– Neyi demezsin?
– Bismillah'ı deyince Besmele'yi çekmiş oldu. Bu Nuh (as)'ın mucizatıdır. Uc yemek yedikçe çoğaldı. Yedi, yedi, yedi. En sonunda ilk defa karnı doydu. Onunla gemiyi tamamladılar. Uc'un yaşı dört bindi. Nuh (as) tufanı kendini boylamadı. O tufanda yine yürüdü. Balıkları tuttu, yine atmosferde pişirdi ve yedi. Yalnız altı ay uyumadı. Her yer su idi. Ancak uyusa uyusa yüksek bir dağın üzerine oturur, oturduğu yerde uyurdu.
Musa
(as)'ın zamanında; Uc, Musa (as) ile düşman oldu. Musa (as)'ın askerini
öldürmek için, bir dağı omuzuna aldı. Üzerlerine bastırıp, hepsini dağın
altında bırakıp öldürecekti. Bunu bilen Musa (as) geçeceği yolun üzerindeki
yüksek bir kayanın üzerine çıktı. (Allahu Teâlâ adımını koyacağı yeri, kendine
bildirmişti). "Uc", omuzunda dağ ile geliyordu. Çok büyük olduğundan,
Musa(as)'ı görmüyor, ilerlere bakıyordu. Adımını, Musa (as)'ın üstüne çıktığı
sivri tepenin yanına atmıştı. Musa (as)'ın bir rivayete kırk, bir rivayette
yirmi arşın, onbeş ile otuz metre arasında boyu vardı. Elindeki âsânın uzunluğu
yirmi arşın idi. Havaya sıçrayıp, elindeki âsâyı da var gücüyle havaya attı. Âsâ, bir zamanda havada gitti.
"Uc"un (aşşığının üst tarafına), bacağına âsâ değdi. Değer değmez,
mucizeyle ayağında patladı. Bir ev büyüklüğünde ayağında yara açtı.
"Uc" sallandı, sallandı. Yaranın şiddeti ile yere düştü. Ayağa kalkamıyor,
yerde yatıyordu. Gelen kervancılar kendinin altından geçemedikleri için kendini
dolanmak mecburiyetinde kalıyorlardı. Onlara soruyordu:
– Ayağımdaki yarayı gördünüz mü? Onlar:
– Felan saatte görmüştük.
– Öyleyse, beni öldürecek gibi büyük
mü? diye onlardan soruyordu. Öylece öldü. Onun bel, eğe kemiğinin birisini,
Mısır'daki Nil nehrinin üzerine köprü yaptılar. Bir çok seneler atlar,
arabalar, insan ve hayvanlar o kemiğin üzerinden, kemik çürüyüp bölününceye
kadar köprü olarak geçtiler.
Adem (as)'ın bu kadar büyük vücudu
olduğuna inanmayan, bu "Uc"ün, büyüklüğüne nasıl inanacak? Şimdi bir
çocuğu avutmak için ona "öcü geldi, öcü geldi" dedikleri odur. Bazı
kimseler "öcü gibi olmuşsun" derler, yani öcün vahşiliği gibi
olmuşsun sözü ordan kalmıştır.
Halk arasında "Cebil hönnük" derler. Bazısı da en sonuncusunu "hönnük, annik" derler. "Cebil hönnük" "Uc"un babasına denirdi. Kendinin ismi "Uc" idi. Babası, annesi çok küçüktü. "Bunları birbirleri ile evlendirelim, ne kadar küçük çocukları olacak" diye gülüştüler. Evlendirdiler. Küçücük bir oğlu oldu. Adını "Uc" koydular. Allahu Teâlâ; bu çocuğa büyüme hastalığı verdi. Çok sür'atle büyüyordu. Büyümesini önleyemediler. Çünkü küçüklüğüne güleceklerdi. Bir zaman karşısında kimse duramadı. Padişah oldu. Daha sonra ihtiyarladı. Padişahlığı bırakıp, karnını doyurabilmek imkanını araştırdı. Bunu, kıymetli Kur'an tefsirlerinde uzun uzadıya yazar. Yaşlı hocalar, yaşlı alimler bunu çok iyi bilirler. Bundan yüzlerce sene evvel tefsir edilen Kur'an tefsirlerine bak, var mı, yok mu? Şimdiki müfessirler, bu konunun üzerinde durmamışlar, başka çeşit genişletmeler yapmışlar. En büyük tefsirlerde; en büyük zatların tefsirleridir. Asılsız şeyleri yazmazlar, yazmalarına da imkan yoktur.
Nuh (as), çölün ortasında, gemi yapmak için, odunu nasıl, ne şekilde tedarik etti? Gemiye başlaması ile tufan olması, kırk sene sürdü. Kendisi ve tabiası gemiyi yapmaya kırk sene uğraştılar. Kırk senelik sarf edilecek odunu hangi arabayla, neyle, nasıl, ne şekilde tedarik etmişlerdir. Başka şekilde tedarik edilmesine imkân var mı? İşte gemi yapımı yukarıda anlattığımız şekilde olmuştur.
Gelelim ikinci delile; insan büyüdükçe ufuk azalır demiştik. Onu ispat edeceğim.
Adem (as)'ın boyu bu (okla
gösterilen) olsa dört, beş cm, dünya da bu (daire olsa), kendi boyunun iki
misli ufuk oluyor. Halbuki bizim boyumuzun en az dört bin misli ufuk vardır.
Adem (as)' ın dünyaya göre boyu olsa olsa ok işareti kadardır. Şu görülen
karaltılar da kıta olsa Adem (as) ufuktan ilerisini göremez. Ufukta en çok
kendi boyunun beş on katı kadardır. Adem (as)'la, Havva anamız ayrı, ayrı
kıtalarda, ikisi de birbirlerini arıyor. İkisi de aynı kıtada olsa araları
ikiyüz kilometre olsa yine ikisi de ufuğun arkasında kalır, birbirinin
yakınından geçer, birbirlerini göremezler.
Şekilde gösterdiğimiz ok işareti;
dünyanın yüksekliğinin kırkta biri kadardır. Adem (as) ise o kadar yüksek boyu
ile yine dünyadan yüzlerce, binlerce kere daha küçüktür. Adem (as)'ın boyu
sekizbin metre olsa, Himalaya dağı kadardır. Dünya, Himalaya dağının onbinlerce
misli daha büyüktür. Adem (as)'ın boyu bu oka nazaran daha küçük olunca, Havva
anamızı bulamama şansı o kadar artıyor. Dünyanın dolanımı yirmi dört bin
kilometredir. Adem (as) dolanımı, yirmi dört kilometre olmalı ki; binde biri
kadar olsun.
İskenderunlu iki aşığın
karşılaşması:
Aşık Karaman:
Ey! Ahiri nedirde
dünyasını sevenin?
Hikmeti neydi de o anasız devenin?
Aslı nedir yavrum, Adem
ile Havva'nın?
Oğlum sualime cevap verebilin mi?
Aşık Duran:
Ey! Emmim bir cahilede sual sorarsın,
Cahil sarpa giderde işi zor olur,
Yoksa benim zayıf yanım mı ararsın?
Aşıklarda ilim, erkân yol olur.
İlime dayanmışsa cümle heceler,
Sanki bestelemiş, yazmış hocalar.
Bu sözlerinde biraz kafa kurcalar,
Amma bilmezsem de bana âr olur.
Âhiri ölüm, emmim dünyasını sevenin,
Müşrike mucizeydi taştan doğan devenin,
Aslı şu toprak, çamur Adem ile Havva'nın,
Cümle mahlûkta Yaradan'a kul olur.
Aşık Karaman:
Ey! O kimdi, neydi
köleydi ezeli?
O birin elinde derman yazılı?
Daha biri vardı dünya
güzeli,
Meyil vermediydi yâre
bilin mi?
Aşık Duran:
Ey!
Evvel köle idi, Bilâl Habeşi,
Lokman, derde deva idi
her işi,
Yusuf çok güzeldi,
Zeliha'da eşi,
Gülde güzel açar, sonu sol olur.
Aşık Karaman:
Ey! Yavrum, alemlere rahmet geldi, o biri,
O birinin de yoktur
yeryüzünde kabri,
Yavrum o birinin de
çoktu ol sabırı,
Azdı mübarek teninde
yara bilin mi?
Aşık Duran:
Ey! Ahir zaman Peygamberidir o biri,
İsa Peygamberinde yoktur kabiri,
O belli Eyyûb'tü gayet çoktu
sabrı,
Bu Allah'tan derdi, ne ise o olur.
Aşık Karaman:
Ey! Yavrum, o kimdi
mührünü yitiren,
Şah benim deyipte tahta
oturan,
Sebe elinden Belkis'in tahtın getiren,
O nice yoldur da
bilebilin mi?
Aşık Duran:
Ey! Süleyman'dı, emmim mührün yitiren,
Cinlilerdi, şahım deyip oturan,
Asaf idi Belkıs'ın tahtın getiren,
Sebe elleri de bir rüzgâra yol olur.
Aşık Karaman:
Ey! Yavrum ömrü uzundu o
bir kişinin,
Kimsede bilmez idi kaçtı
yaşının,
Beyt-ül Haram'da
Hacer-ül Esved taşının,
Hikmeti ne idi de bilebilin mi?
Aşık Duran:
Ey!
Emmim Annik'in dört bin idi yaşı,
Annik derler de o da
uzun bir kişi,
Habibi'ne delil geldi, cennetin taşı
Onu gidipte görüp,
inananlar bol olur.
Aşık Karaman:
Karaman'ım der ki, aşık ünvanı
takın,
Doğrudur sözlerin, hem
ilime yakın,
Karşımda şaşırıp yanılma
sakın,
Bilmediğini utanmadan sorabilin mi?
Aşık Duran:
Ben Duran'ım duyduğumu
bilirim,
Aşıklarında meclisine gelirim,
Bilmediğimi dersen
memnun olurum,
Duyupta öğrenmek bana
kâr olur.
Büyüğüme de selâm, hürmet bol olur.
Bizim yazdığımız; iki cildlik
Zuhûrât'ı Bilâl-i Nâdirî kitabımızın bin iki yüz sayfasının içinde yalnız iki
mevzuya; âyet, hadis ve edille-i şer'iye ile kaynak gösteremedim. Biri Adem
(as)'ın boyunun bulutlardan yukarıda olması. İkincisi, Uc'un da Adem (as)' dan
çok büyük boyda olması. Bilal Babam; eski bir Kur'an tefsirinde; Adem (as)'ın
boyunun bulutlardan yukarıda olup, ağladığı zamanlarda melâikeler sesine
dayanamayıp:
– Ya Rabbi! Bunun boyunu küçült,
demesini; Adem (as)'ın o boyla dünyanın kıtalarını, her yerini gezdiğini, bütün
denizleri yürüyerek geçtiğini tam tafsilatıyla, uzun uzadıya yazıyor. Bunu
inkâr edenlere delil olarak; Peygamberimiz (sav) buyuruyor:
(Hadis-i Şerif, REH No: 4439)
Manâsı: Eğer Adem (as)'ın göz yaşları çocuklarının göz yaşları ile tartılsaydı, O'nun göz yaşları hepsinden ağır basardı.
Adem
ve Havva anamızdaninsanların çoğalması
Adem (as)'ın kendi sağlığında; bin senelik ömrünün her senesinde, Havva anamız
bir çift çocuk dünyaya getirirdi. Birisi
kız, diğeri erkekti. Adem (as) ile Havva anamız birbirlerinden sadece yüz sene
ayrı kaldılar. Binden yüz çıkarsa, dokuz yüz kalır. Bunu da katlarsak bin sekiz yüz eder. Adem (as)'ın
sadece kendi çocukları bin sekiz yüzdür. Senede bir oğullarını evlendirince;
onların torunları, torunlarının torunları, torunlarının da tekrar torunları,
her yüz senede, bir oğlunun torunu olsa, ikinci yüz senede de o oğlunun torunu
olsa; dokuz yüz senede dokuz defa torunu, torununun torunu, torununun torunu.
Bunlarda en az kendi evlatlarının iki katı hesap edilse, Adem (as)'ın
sağlığında, en az kendi evlatları ve torunları dört bin civarında olur.
Şöyleki: Adem (as) otuz seneye kadar her sene bir çift çocukları olsa, altmış
tane eder. Otuz çocuğun yaşı küçük, o birleri akıl baliğ olsa, otuz çocuğun on
beşi evli. Bunların da yirmi senede bir çift çocuğu olursa (çocuğun yarısını
hiç saymıyoruz. Bununla ölen, çocuk yapmayan, düşük olanları çıkıyoruz.)
Kalanlar altı yüz çocuk eder. İki otuz altmış sene eder. Bir bunların
çocukları, bir de evvelkilerin çocuklarının toplamı altmış senede bin iki yüz
çocuk eder. Yine bunun ölüsü, düşük veya doğum olmaması bir evvelki bin iki yüz
eder. Ondan sonraki iki
misli: iki bin dört yüz. Artı bin iki yüzün toplamı üç bin altıyüz eder. Adem
(as) iki yüz yirmi yaşında olunca bunun iki misli yedi bin iki yüz eder. Yüz senede yedi yüz yirmi bin eder.
Çocuklarının, torunlarının, torunları da bin senelik torunu bunların hepsi en
az on mislini geçer. Onun için hiç fire vermediği düşünülerek hesap edilirse,
Adem (as)'ın zürriyeti kendi sağlığında; en az yüz binleri geçer. Ama bundan
fire çıkarsa en asgarisi dört bin olur, diye kabul edersek (bundan da daha
aşağı düşmez.) bu çocukların o zamanda ömürleri normal bin sene idi. Bin
senenin içinde bir sene ağlarsa, dört bin çocuğun dört bin senelik göz yaşı
olur. Adem (as) ise sadece topu topu ağladığı otuz sene veya yüz senedir. (Her ikisi de söyleniyor.) Dört bin çocuk bin senelik ömürlerinde
birer sene ağlasalar, dört bin sene göz yaşı eder. Bu da Adem (as)'ın bütün
ömrünün dört mislidir.
Adem (as) yüz sene ağladığının da en
az kırk misli eder. Adem (as)'ın göz yaşı hepsininkinden fazla olunca o vücutla
ağlamayıp çok büyük vücutla ağladığı meydana çıkar.
Adem (as)'ın evlatları denilince
kıyamete kadar gelen insanlar, yüz yirmi dört bin peygamber ve onun kaç misli
evliyalar ve diğer insanların göz yaşından Adem (as)'ın göz yaşı fazladır.
Büyük vücutla ağladığına delildir.
Hadis-i Şerif:
Adem
(as)'ın göz yaşı bütün evlatlarının göz yaşının hepsinden fazla idi. Kıyamete
kadar gelen insanların hepsi Adem (as)'ın evlatları olunca Adem (as)'ın göz
yaşı bütün insanların göz yaşından fazla idi, buyuruyor.
Anlaşılıyor ki, Adem (as)'ın kendi çocuklarının boyu olan normal vücutta ağlamıştır. Başı bulutlardan yukarıda idi. Meleklerin duası kabul olunca, boyu küçüldü. Çocuklarının ve kendinin boyu, evvelki boyundan çok çok küçüldü. Bunları hesap edersen Adem(as) cennetten çıkma vücudu dediğimiz gibi çok büyük olduğu anlaşılır. (Bu açıklamayı, bazı aksini iddia edenlere karşı yazıyorum.)
Adem
(as)'ın duası kabul olmadan önce dünyayı gezip, ağladığı zamanlarda, başı
bulutlardan yukarıda olup, göz yaşı sel gibi akıp, Serendip Ovasını sulayacak
kadar çoktu. O muazzam vücutla göz yaşı bir ovayı sularsa, evlatlarının da
duası kabul olup, kendinin vücudu altmış arşına indiği zaman, evvelki vücudunun
ağırlığının on binde biri olur. Misal, iki yaşındaki çocuk elli santim gelir.
En uzun adam iki metre gelir. İki metre gelen adam normal yüz kilodur. İki
yaşındaki elli santim olan çocuk, beş altı kilo ağırlığındadır. Çocuğun boyunun
dört katı olan en uzun adam kadar ağırlığı onunkinin yüz kilo, bununkinin beş
kilo olunca ağırlığı onun ağırlığının yirmide biridir. Bu hesapla boy
bulutlardan yukarı olursa onun kilosu sadece uzunluk ile ölçülmeyip, onun
uzunluğunun binlerce katı daha fazla ağırlığı vardır. Ona göre de göz yaşı çoktur. İşte o kadar büyük
vücutla ağlayınca da gözünün yaşı sel gibi akıp bir ovayı sulaması normaldir.
Bunun da yüz sene ağlaması, bütün evlatlarının kıyamete kadar gelecek
evlatlarının ve kendinin çocuklarının hepsinin göz yaşından daha fazladır. Bu
hadîse göre anlaşılıyor ki, Adem (as)'in boyu evvelce çok büyüktü. Büyük
vücutla ağlaması, göz yaşı çok fazla, boy küçülünce, evvelki büyük vücuda göre
kendinin sonraki vücudu bir zerre kalıyor. Onların altmış arşınlık boyunun
yanında bizim vücudumuz zerre kalıyor. Bu zerrelerin hepsinin göz yaşı, Adem
(as)'ın göz yaşının dengi olmasına imkân yoktur.
İkincisi, Uc'e gelince; bunu eski
"müfessir-i İzâm" efendilerimizin Kur'an tefsirlerinde çok güzel izah
edilmiştir. Şu yüz seneden beri çıkan Kur'an tefsirlerini bir tarafa bıraksak;
yüz seneden evvel tefsir edilen Kur'an kitaplarında "Uc" tam
tafsilatıyla yazılıdır. Sen diyeceksin ki: "Ben Kur'an-ı kerim'de buna
dair âyet göremiyorum. Onun için inanmıyorum!"
Peygamberlerin sayısı yüz yirmi dört
bindir. Bunların sadece isimleri yazılsa, Kur'an-ı Kerim'in kalınlığında bir
kitap olur. Yani babası, annesi, doğumu, ölümü, yaşı, başından geçen haller
sadece bunlar yazılsa Kur'an-ı Kerim kadar bir kitap daha olur. Bunlar Kur'an-ı
Kerim'de yoktur diye inanmayacak mısın?
Yine Kur'an-ı Kerim'de namazın farz
olduğuna dair âyet var ama, kılma şeklini söylemiyor. Kılma şekli yazılı değil
diye namaz yok mu diyeceksin? Kur'an bir özettir, yirmi sekiz Peygamberin
hayatı, emirler, nehiyler tam yazılsa yüz cilt kitap olur. Peygamberimiz (sav)
Miraç'a çıktığında; Allahu Teâlâ ile doksan bin soru, doksan bin cevap (doksan
bin kelâm) konuşmuştur. Her bir soru, her bir cevap bir kelamdır.
Kur'an-ı Kerim altı bin küsur âyettir. İşte Peygamberimiz (sav) Miraç'ta
konuştuklarını değerlendirip, birçok sözler, hadis-i şerifler, hadis-i kudsiler
söylemiştir. Bunların hepsini müfessir-i İzam Efendilerimiz değerlendirmiş,
tefsirlerde yazmıştır. Hepsi de
doğrudur. Hepsine de inanırız.
Yirminci asırdaki aksini iddia
edenler yanlıştır. Onlara
soruyorum:
Allahu Teâlâ ile doksan bin kelam
konuştuğunun binde birini yazsınlar! Bir kitap yapsınlar. Bin soru bin cevabın
on binde birini yazsınlar. Yazabilirler mi? Yüz cevabın yirmi binde birini
yazsınlar. Yazabilirler mi?
Elli soru elli cevap yazsınlar. Bunu da yazamazlar. Öbürlerini bilemediler diye yok mudur? Vardır. İşte
tasavvuf kitaplarında bu hadis-i kudsiler vardır. Kur'an'da bulamadım, diye
inanmayacak mısın? Yusuf (as)'ın babasının, Yusuf (as)'ı ayıktırmak için Yusuf
(as)'ın bulunduğu odanın penceresine parmakları ile vurup, orada görünüp: "Dışarı
çık ya Yusuf" diye çağırması Hadis-i Kudsidir. Kur'an-ı Kerim'e, Hadis-i
Şeriflere ters gelen sözlere inanılmaz. Kur'an-ı Kerim'e, Hadis-i Şeriflere
ters gelmeyip, onları tasdikleyip yazılmışsa, inanılır. Peygamberimiz (sav)'in
o hadis-i kudsileri mucibince söylediklerini, müfessiri İzam efendilerimiz,
Peygamberimiz (sav)'in açıklamaları, büyük zatların açıklamaları hepsi birleşse
bin cilt kitaptan fazla olur. Sadece İmam-ı Azam'ın yazdığı kitapta bin ciltten
fazladır. Sen her ne kadar âlim olsan, bunların zerresinin zerresinin zerresini
bilmene imkân yoktur. Şu zamanede ben bunu Kur'an'da görmedim, demeleri
yanlıştır. Onun için bir insanın duymaması, bilmemesi normaldir. Bizim
kitabımızda bunun gibi yüzlerce mevzuya âyetle, hadisle cevap veriyorum. Bu ikisine
yine delilimiz var ama tam tatmin olamıyorsunuz. İtiraz etmek isteyenlerin
sözlerini ağızdan ağıza duyuyorum. Bunun için bu yok, böyle değil mi?
diyeceksiniz.
Sultan Süleyman (as)'a Peygamberlik
vermek isteyince diğer çocuklar razı olmadı. Ne dese, "onu kayırıyorsun" dediler.
Onun için on çocuğun her birisine birer hurma fidanlarının köklerini ateşte
yaktı verdi.
– Bunları dikin! dedi. Diktiler.
Dokuzunun hurma fidanı kurudu. Sultan Süleyman (as)'ın diktiği hurma fidanı
yeşillendi, ağaç oldu.
– İşte bakın, Allahu Teâlâ'da böyle
istiyor, dedi. Onları mutmain
etti. Peygamberimiz (sav)'e Peygamberlik gelince Mekke'de Sefa Tepesinde bir
çan çaldı. O çan yangın ve düşman baskınları zamanında çalınırdı. Hepsi koşarak geldiler. Peygamberimiz
(sav) onlara:
– Bana inanır mısınız? Onlar:
– İnanırız. Çünkü sen
"Muhammed'ül-eminsin", emniyet edilecek en doğru adamsın, dediler.
Peygamberimiz (sav):
– Yine şu dağın arkasından düşman
geliyor, Mekke'yi basacak desem hiç itirazsız hepiniz inanır mısınız? Onlar:
– Hiç itirazsız hepimiz inanırız.
Çünkü en doğru, en emniyet edilir Muhammed'ül eminsin, dediler.
Peygamberimiz(sav):
– Öyleyse sözüme inanın, beni Allah,
size Peygamber gönderdi. Sözüme itiraz etmeyin, ederseniz kâfir olursunuz,
buyurdu. Önce Peygamberimiz (sav)'in amcası Ebu Leheb:
– Ya Muhammed, bizi böyle saçma,
sapan şeyler için mi istirahatimizi, rahatımızı bozdun? Bunu da nereden
çıkardın? dedi. Diğerleri de arkasından aynı sözü söylediler. Ve dağılıp
gittiler.
Hz. Ali (ra)'in, Hz. Ömer (ra)'in mahkeme edip recm etmek istediği kadını geri çevirip, kendinin haklı çıkmasını kitabımızda tam tafsilatıyla yazdık. Hz. Ali (ra)'e hepsi birden; "şahidin yok" demişlerdi. Hz. Ali (ra), kadının doğumundan o güne kadar her seneki başından geçen mühim hadiseleri saydı. Kadının doğumundan, o yaşına kadar delil gösterdi. Bunların her birisine birer şahid gösterdi. Yanındakilere:
– Bunların hepsi doğru mu? Onlar:
– Hepsi
doğrudur, çünkü kadın Hindistanlı, başından geçen hadiseler Hindistan'da
geçmiş. Bunlar Medine'de, onları gidip, öğrenip sorup bilmesine imkân yoktur,
diyerek tasdik ettiler. Hz. Ali
(ra):
– Onların iki şahidi var, benim
yirmi şahidim var. Her sene başından geçen gizli hâdiseler, mühim hadiseler
birer şahittir. Bunlar haksız, kadın haklıdır, buyurdu. Kadına iftira edilip,
başkasının zina ettiği anlaşıldı ve onu recm ettiler. Şimdi bende bu iki
sözümün haklı olduğuna, iki cild kitabımızdaki iki bin beş yüz civarındaki
âyet, hadis-i kudsi ve hadis-i şerifleri milletin anlayabileceği şekilde
yazdım. Zamanımızda itiraz edilen, birçok konuları, işleri açıklayıp, anlattım.
Aksini iddia edenlerin hepsi yanlış, benim bu söylediklerim doğru değil mi?
Bunların hepsi âyet, hadis olduğuna göre; işte benim doğru olduğuma dair iki
bin beş yüz âyet, hadis şahittir. Aksini iddia edenlerin hepsinin, bir çok
yanlış taraflarını bu hadislerle, âyetlerle açıklıyorum. Bunlar doğrudur. Bunun
ikisine de yanlış diye iddia ediyorlarsa, onların hiçbir şahidi yoktur. Ben,
durup dururken, hiçbir âlâkam ve bilgim olmadan, kendiliğimden birşeyi yazmanın
bana ne faydası olacak? Yazmamamın
bana ne zararı olacak? Buna inanacak adam, buna inanmazsa ne zararı olacak?
İnansa ne faydası olacak? Öyle de olsa bir bilgi, böyle de olsa bir bilgidir.
Şimdi aksini iddia edenlere ve araştıranlara diyorum ki:
Bu yeni yazıyla kısaltılıp; aklın,
mantığın kabul edebileceği şekilde darlaştırıp, küçültüp onu akla, mantığa
sığdırmaya çalışanların sözlerine, şu zamandaki olan kitaplara, Kur'an
tefsirlerine bakmayıp, bundan en az iki yüz sene evvel basılan Kur'an
tefsirlerine bakın. Onda bizim "Uc" tarif ettiğimiz gibi yazmıyorsa;
denizde balığı tutup, havaya kaldırıp, o zamanın deyimiyle güneşte (atmosferde)
pişirip yediğini tam dediğimiz şekilde yazmıyorsa biz haksızız. O Kur'an
tefsirlerini yaşlı, ihtiyar hocalarımız okumuşlardır. Bunlar bu dediğimiz gibi,
Kur'an'ın yazdığını tam söylemezlerse yine biz haksısız. Ama bir, iki hoca
yaşlı olma ile Kur'an tefsirini okumamış olabilir. Araştırın, bulunmazsa ben
araştırır, bulur, kitabın ismini açıklar, söylerim.
Bahse girmek hakkında
Çok fazla aksini iddia edenler
varsa, kesin olarak söylüyorum. Kendisi ile yirmi otuz milyon liraya bahse
girerim. Ben öyle tam anlamadan, tam bilmeden tahminen veya aralıkta konuşulan,
asılsız bir sözü asıllı imiş (gerçekmiş) gibi yazmam.
Peygamberimiz(sav)'in ashabından Hz. Ebu Bekir (ra)'in Hadibiye mevkiinden
evvel müşriklerle on seneye bahse girmesi, muahede etmesi bahsi ve Hz. Ebu
Bekir (ra)'in kazanması; bahiste kazanılan yüz deveyi, Peygamberimiz (sav)'in
emri ile ashabla beraber kesip, helâl olarak yemeleri meşhurdur. Helaldır,
mübâhtır, çekinmeyin. Sorun öğrenin. İmanınız, itikatınız yirminci asra, aklın
mantığın kabul edeceği şekilde değil, Peygamberimiz (sav)'in Kur'an-ı Kerim'in
dediği şekilde olsun. Çünkü bu "Uc" işi akla, mantığa sığdırmaya zor
gelir. Ama imân kabul eder.
Peygamberimiz (sav) ve Peygamberler
sözlerinin doğru olduğuna dair mucize gösterirlerdi. İnanmayanlar kâfir olurdu.
Evliyalar; sözlerinin doğru olduğuna
dair deliller gösterir. Çünkü mucize göstermek yasaktır. Gösterilen bir mucize
ile iddia ettiğinin arasında dağlar var. Ama mucizeyi Allahu Teâlâ inansınlar,
şüphe etmesinler diye gösteriyor. Bu gösterildiğine göre demek ki; sözleri de
doğru imiş. Evliyalarda; ümmette kendi aralarında karşılıklı olarak o söyler, o
biri söyler hakikat ne ise meydana çıkar. Adem (as)'ın göz yaşını,
hadis-i şerifle misal getirip, söyledim. Aksini iddia edenler, onlarda misaller getirsinler. Ben, Kur'an-ı Kerim'in
tefsirinde "Uc'un" boyu Adem (as)'ın boyundan daha uzun, yazıyor diye
yazdım. Kur'an tefsirlerini
de delil olarak gösterdim. Sizde bizi iknâ edecek delillerle cevap verin.
Sağlam bir delile dayanıp: "Şu âyet ve şu hâdise göre o öyle değil, bu
böyledir. Şu Kur'an tefsirine göre o öyle olmaz, bu böyle olur." diye
cevap vermeniz lazım. Yoksa sözünüze itibar edilmez.
Öğretmen bir çocuğa:
– Üç kere beş kaç eder? Çocuk:
– On eder, dedi. Öğretmen:
– Üç kere beş on beş eder. Çocuk:
– Hayır efendim, on eder, dedi. Öğretmen:
(Çarpım cetvelini gösterir.) İşte üç kere beş, karşısında onbeş yazıyor. On beş eder değil mi? Çocuk:
– Hayır
efendim! O çarpım cetveli yanlış yazılmış. Yazarken yanılmışlar. Esas üç kere
beş on eder. Çarpım cetveline de, öğretmenin sözüne de itiraz ediyordu.
Öğretmen üç kere beşin on beş ettiğini ne ile anlatacak? Aynı onun gibi; ben üç
kere beş on beş eder, diyorum. Çarpım cetveli dediğimiz Kur'an-ı Kerim'in
tefsirini misal veriyorum. Karşıdaki, hayır efendim, üç kere beş on eder,
diyor. Aynı onun gibidir.
Allahu Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de: "Biz herşeyi çift yarattık." (Sûre-i Zariyat, âyet 49) diye buyuruyor. "Uc", Kur'an tefsirinde
yazıldığına göre şeksiz, şüphesiz doğrudur. Bunun çift olabilmesi için
karşılığında Adem(as)'ın boyu, "Uc'un" boyu ile çifttir. Yine dünyada
ne varsa, ahirette de aynısı vardır. Ahirette ne varsa dünyada da aynısı
vardır.
Papaz ile Halid (ra)'in karşılıklı
konuşmaları, Halid (ra)'in papazı ve papazın adamlarını müslüman etmelerini tam
tafsilatıyla kitabımızda yazdım. İşte dünyadaki ile ahiretteki ve cennetteki
aynı o da çifttir. Dünyadaki Adem (as)'ın ve "Uc'un" boyu;
ahiretteki, cennetteki insanların boyu bunlarda çifttir. Kur'an-ı Kerim' deki
"çift yarattık" âyetine bak.