PEYGAMBERİMİZİN NÛR'UNUN YARATILMASI
Allah (cc) kendi nûr'undan Peygamberimiz (sav)'nin nûr'unu yarattı. Allah (cc) her şeyi çift yaratmıştır. Bu nûr'da çifttir. Bir nûr Peygamberimize özel (gizli) olarak geldi. Bu en fazla mahşerde belli olur. Hz. Hatice Validemizin Peygamberimizi deve üzerinde gelirken gördüğü ve görür görmez aşık olduğu nûr, o nûr'dur. Diğeri ise Adem (as)'dan, silsile yolu ile Şit (as)'a, İbrahim (as)'a geçti. Peygamber peygamber sayarsak söz uzar. Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (sav)'e geldi ve onda karar kıldı.
Kâ'be, Arş-ı Â'lâ, Melekler, Dünya, on sekiz bin alem ve bütün yaratılanların hepsi Peygamberimizin yüzü hürmetine yaratılıyor.
Bu delillere dayanarak hakiki mü'min elini; Hacer-ül Esved'e, kalbi; Kâ'be'ye misal verilmektedir. Esmâ-ül husnâ'nın zuhuratı insandadır. İnsan-ı Kâmil; Hâkk'ın hamilidir, yani Allah'ı taşıyandır.
Esmâ'sını bil cümle Hakk,
İnsan'a teslim etti bak,
İnsan imiş mukarreb,
Ben bildim ism-i Â'zam.
Kâ'be yerinden aldı,
Hakk, Ademin toprağın,
Budur kadirli Kâ'be,
Gel secde et hey Adem.
Açıklaması: Esmâ'sını Allah (cc)
insana teslim etti. Onun için Allah (cc)'a kurbiyyet, yakınlık insandadır.
İsm-i Â'zam da insandadır. Çünkü her insanın okuması şifa olmuyor. İsm-i Â'zam
Kur' an da derler. Ama
Mü'mini Kâmilin kalbindedir. Kur'an'ın nûr'u kalbe yerleşirse onun okuduğu her
âyet İsm-i Â'zam olur. Biz Kur' an'ı, mü'minlere şifa ve rahmet olarak
indirdik.
(Sûre-i Enfal, âyet: 2)
Meâl'i: Onlar Allah'ı zikrettikleri zaman kalpleri cila bulur.
(Sûre-i Zümer, âyet: 23)
Meâl'i: Onların kendileri titrer, derileri titrer
Allah korkusundan.
Demektir. Bu âyetler delildir.
Kâ'be'nin yerinden Adem (as)'ın
toprağını aldı, İnsan'a da gel Kâ'be'ye secde et diye emretti. Bunda büyük
hikmet vardır. Esmâ'ül Husnâ insanda tecelli edince, senin çamurun her renk
topraktan alındı, ayrıca Kâ'be'nin yerinden de alındı. Ey insanoğlu düşün,
senin çamurun da Kâ'be'den alındı. Sen çalışabilirsen, senin kalbinde Kâ'be
demektir.
Hadîs-i Kudsî:
Manâ'sı: Bana yerlerim, göklerim geniş gelmedi. Mü'min kulumun kalbi geniş geldi.
Cenab-ı Hakk; Melâikeleri, Adem'e
secde ettiriyor. Bunda da hikmet vardır. Neden başka kimseye secde ettirmiyor.
Bundan da anlaşılıyor ki, İnsan-ı Kâmil her şeyden üstündür.
(Hadis-i Şerif, REH No: 5747)
Manâ'sı: Kimseye, herhangi bir kimse için secde
etmesini emretmem. Eğer bir kimsenin herhangi bir kimseye secde etmesini
emretseydim, kadının kocasına secde etmesini emrederdim.
Peygamberimiz (sav) buyuruyor:
"Allah
(cc)'tan başkasına secde edilmez, harâmdır. Allah(cc)' tan başka birisine secde
edilse idi, kadınlar kocalarına secde ederlerdi." diye buyuruyor. Bundan da anlaşılıyor ki insan her şeyden
üstündür. İblîs, Adem (as)'a secde etmediği için lânet tokunu giydi. Yani insana verdiği selahiyet, insana
itaatsizlik etmek ne kadar mühimmiş. Şimdi bir âlime fazla hürmet olursa onu
çok ayıplıyorlar. İblîs'in daha evvel yetmiş bin senelik ibadeti vardı. Hepsi
boşa gidip, cehennemlik oldu. Ey insanoğlu iyi düşün "Benim de bu kadar
okumuşluğum, bilgim, ilmim var" diye sakın, Allah (cc)' tan korkuyu atma.
Allah (cc)'ın gadâbına uğramamayı düşün, tevbe istiğfara devam et. Her insanın
havf ile reca arasında olması lâzım. Havf: Allah (cc)'den korkmaktır. Reca, Allah (cc)'ye yalvarmaktır.
(Hâdîs-i Şerîf, REH No: 4558)
Manâ'sı: Bir mü'min kalbinde reca (umut) ve havf-u (korkuyu) bir arada
bulundurursa, mutlaka Allah (cc) ona umduğunu verir. Korktuğundan da emin kılar.
Günümüzde elektronik aletler; insanın doğru söyleyip, doğru söylemediğini haber veriyor. Bu zahiren; Davud (as)'a inen kılıç gibi, doğru söyleyenin kılıcı kesiyor, doğru söylemeyenin kılıcı kesmiyor. Zincir doğru söyleyen uzandığı zaman eline geliyor. Doğru söylemeyen uzandığında ne kadar da uzun olsa zincir yukarı çekiliyor, yetişemiyor. Bu da manevi bir kuvvetle oluyor. Bilal Babam buyuruyor ki:
(Sûre-i Zariyat, âyet 49)
Meâl'i: Ve her şeyden iki çift yarattık. Tâ ki, tefekkür edesiniz.
Zahir batınla gece gündüzle, kış
yazla, soğuk sıcakla, bunun gibi her şeyi Allahu Teâlâ çift yaratmıştır. Ayrıyeten de dünya ahiret çifttir. Dünyada ne varsa, ahirette aynı, ahirette
ne varsa dünyada aynısı vardır. Toprakla gök çift. Ne toprak, ne gök yalnız bir
bitkiyi yetiştiremez ve hiç bir şey yapamaz. İnsanların, hayvanların rızkını,
Allahu Teâlâ bu ikisiyle yaratıyor. Sebeb bu ikisi, yapan Allahu Teâlâ'dır.
Gökten yağmur yağmasa, güneş doğmasa, rüzgâr esmese, toprak hiç bir mahsulü
(bitirmez) yetiştirmez. Bunları inceleyip, düşündükçe Allahu Teâlâ'nın
büyüklüğü, yarattıklarının çiftliği meydana çıkıyor. "Yalnızlık Allah'a
mahsustur." dedikleri budur. İşte arifler dediği, aklı maadi dediği,
Kur'an-ı Kerim'de selim bir kalb dediği budur. Bunları düşünen; bulan, bilendir. Allahu Teâlâ:
– Ben kuluma kalbinin ortasındaki
şah damarından daha yakınım.
Hadis-i Kudsi:
Ben insanın sırrıyım, sırrım onun
sırrındadır.
Hadis-i Şerif:
Mü'minin
firasetinden sakınınız. Onlar Allah'ın nuruyla bakarlar.
Buna benzer birçok âyet, hâdis,
hadis-i kudsilerle Allahu Teâlâ bildiriyor. Bizim anlayacağımız lisanla
şöyledir:
Hadis-i Kudsi:
– Onun
gören gözü, işiten kulağı, yürüyen ayağı, tutan eli, söyleyen dili ben olurum. Benden ne isterse onu veririm, der. Allahu
Teâlâ'nın yaradılışta her şeyi çift yaratıp, bir çok çiftleri de yine çift
yaratıp, çift çift yaratılanları da tekrar çift çift yaratıp bunların ilm-i
hikmeti, yaratılışı, sebepleri, olmasa ne zararı olur, olursa neleri önler. Bunların
hem zahirini, hem batınını Allahu Teâlâ'nın kuluna bildirmesiyle en ince
noktasına kadar bilinmesine "Arif-i Billah" denir. Allahu Teâlâ'nın
bildirmesi ayrı bir ilim, ilim içinde ilimdir. Her ne kadar bunları bilsen,
anlasan, bildim, anladım dediğinden daima bilemediğin çoktur. Kur'an'da:
(Sûre-i Lokman, âyet 27)
Meâl'i: Muhakkak ki, eğer yerde olan her bir ağaçtan kalemler olsa, denizde (mürekkep
olsa da) ona arkasından yedi deniz de
yardım eylese yine Allah'ın kelimeleri (yazılmakla) tükenmez. Şüphe yok
ki, Allah Azîzdir, hakîmdir.
"Rabbı'nın
kelamını denizler mürekkeb, ağaçlar kalem olsa, yedi deniz de arkasından
yardımlasa yazmakla bitmez" dediği buna büyük bir delildir. Peygamberimiz
(sav)'in meşhur bal tefsiri yine bunun bir örneğidir. Kebin dağına
Peygamberimiz (sav)'in adam göndermesini kitabımıza yazmıştık. O da büyük bir delildir.
Meselâ; gece ile gündüz çift dedik.
Bunun içinde gece ibadeti ile gündüz ibadeti çifttir. Çiftin içinde çift;
hakikat var hakikattan içeri dediği budur.
Gereksiz hiçbir
şeyin yaratılmadığına ait örnekler;
Bir Bektaşî ceviz ağacının dibinde
yatarken yanlarına bakıyor, karbuz ve kavun ekilmiş. Ceviz ağacına bakıyor,
ceviz ağacının başında çok ufak cevizler var. Kavun karpuzu yetiştiren kökü
kendisi bir ot, bu ottaki kocaman kavun, karpuz. Yere bakıyor, pislik böceği
bir pisliği yuvarlayıp, götürüp yemek için gömdüğünü görüyor. O böceği
göstererek: "Allah'ım, şu pisliği götürüp, gömen şu böceği niçin yarattın?
(ceviz ağacına bakıyor) şu kocaman ceviz ağacının başında şu küçük cevizi niye
yarattın? Şurda kocaman kocaman, kavun ve kapruzu bir otun üzerinde
yaratmışsın, aslında bu ceviz ağacının layığı şu kavun, karpuz değil mi? Ceviz
ağacı kocaman, kavun, karpuz da kocaman ot küçük, ceviz de küçük" diyor.
(Halbuki devlet, belediyeler yüz
milyonlar, milyarlar verip şehirleri temizletmek için belediye çöpçüleri
tutuyor. Allahu Teâlâ o böcekleri, pislikleri yuvarlayıp toprağın içine gömmek
için yaratmış; ona belediye, çöpçülük vazifesi yaptırıyor.)
Yine Bektaşînin canı çok sıkıntılı,
bir kavuna, bir karpuza, bir pislik böceğine, bir de ceviz ağacının meyvesine
bakıyor. Kocaman kavuna, karpuza bakıp "bunları neden yerde
yarattın?" diye düşünüyor. Sırt üstü yatmış dikkatle cevize baktığı
sırada, cevizin en yüksek dalından bir ceviz, Bektaşinin gözüne düşüp bir
gözünü kör ediyor. Kendi kendine diyor ki: "Eğer bu kavun, karpuz ağaçtan
başıma düşseydi, başımı daha fazla kötü ederdi, yaralardı veya öldürürdü. İyi
ki ceviz varmış, ceviz düşmüş" diyor. Gözünün yarası iyi olmuş, bir gözü
kör. Daha sonra Bektaşiye bir hastalık gelmiş. Doktor doktor, hekim hekim çok
dolanmış, en son bir hekim:
– Şu pislik böceğinden her gün
(meselâ) on tane yemelisin yoksa bu hastalık geçmez, diyor. Bektaşî o böceği
yiye yiye hastalığı geçiyor. Anladı ki, Allahu Teâlâ, o böceği boşa yaratmamış.
Bilâhare gelip bir gemiye biniyor. Gemi denize açılınca, büyük dalgalar
geliyor, vapurdaki bütün yolcular "ha battı, ha batacak" diye
bağırıyorlar. Bektaşî ise geminin direğine sırtını dayamış piposundaki tütünü
içiyordu. En ufak bir kaygı duymuyor. Herkes Bektaşîye:
– Allah şu dalgaları durdursun,
yoksa batacağız diye hepimiz yalvarıyoruz, sen niye yalvarmıyorsun? deyince
Bektaşî:
– Onun bir sefer işine karıştım, çok
pislik böceği yedirdi. Gözümün birini de kör etti. Bırakın ne yaparsa yapsın. Bana dokunmayın,
gözümün o birini de kör ettiremem, diyor. Hem de tütün içiyor. Bektaşî'nin gözü
kör olup, çokta pislik böceği yiyince, ancak hikmetini anlayabildi. Görünüşte
anlayamıyordu. Biz de anlayamıyoruz, ancak hikmeti açığa çıkarsa anlarız.
Buna dair; Kur'an-ı Kerim'de Kehf
Sûresinin atmış ile seksen âyetleri arasında Hızır (as) ile Musa (as)'ın
kıssasını Allahu Teâlâ âyetlerle bildiriyor. O da buna başka yönden bir delildir.
Yazın; yılan, fareyi kovalar, fare deliğine girer, yılan da girer ve onu yutar. Kışın ise yılan donar kımıldayamaz. Fare gelir, onu deliğinde yer. Fare olmasaydı yılan çoğalır, yılan olmasaydı fare çoğalır baş edilmezdi.
En çirkin ve eti haram olan hayvan
domuzdur. Bir hastalık var ki çok tehlikeli, o hastalığın mikrobunu domuzun
nefesi kırar. Yine bir hastalık var ki çok kötüdür, çok bulaşıcı ve çok
tehlikelidir. O hastalığı bit önler. Bit olanda o hastalık olmaz. Osmanlı Devleti zamanında asker o hastalığa
yakalanmış kırılıyordu (ölüyordu). Hekimler bunu uzun müddet araştırdılar. En
sonunda bitsizlik yüzünden o hastalığın olduğunu anladılar. Padişah bir bit
bulana yüzlerce altun bahşiş vereceğini söyledi. Biti buldular,
getirdiler. Padişah bunu başına bıraktı. Yağlı yemekleri yiyip, ellerini
yıkamayıp başına çaldı. Padişahda bit türedi. Padişahtan vezirlere, kumandanlara geçti. Onlarda elleri yağlı yağlı
başlarını kaşıdılar. Onlarda
da bit türedi. Bunlardan da askerlere geçti ve hastalık önlendi. Günümüzde
yahudilerin içinde bit çoğalması ve sonradan da ilaçla kökünü kesmeleri o da
ondandır. Bu haberi radyolarda da dinlemişsinizdir.
Bir başka olayda da cüzzam hastalığı
olanda bit olmaz. Cüzzam hastalığı varsa, bit yoktur, diye Padişah kızını
isteyende biti arattırdı. Bit bulununca kızını verdi. Bu, bu yazdığımız değil
başka bir olaydır.
Hindistanlılarla Moğollar çok evvel harp ettiler. Moğollar, Hindistanlıları bir kaleye kıstırdılar. Muhasara çok uzun sürdü. Hindistanlılarda bir hastalık başladı. Bunu önlemek için yine hekimler araştırdılar. Her şeyleri tamam, acı yiyecek (biber, soğan) leri hiç yok. Herkesin acı yemesi lazım. "Acı yenmezse bu hastalık gitmez" dediler. Etraf düşmanla çevrili olduğundan biber, soğan vb. alamazlardı. Ancak kale geniş olduğundan, acı otlardan hekimler gösterdiler. Onlar toplandı, harman yapıldı. Herkes o acı otlardan yedi, hastalık geçti.
Yine binlerce sene evvel Hindistan'da, çalıştırdıkları işçilere her gün zorla bir soğan yedirirlerdi. Bunun hastalıklara karşı insan vücudunun korunmasında çok büyük etkisi vardı. Bunun görünüşte zararı bir ise faydası en az ondur. Her gün sarımsak yiyen dört ay buna devam ederse başındaki beyaz kıllar siyahlaşır (Bu hadis-i şeriftir).
Yine çiğ sarımsak yemek, tansiyon hastalığını önler. İşte Allahu Teâlâ her yarattığında bunun gibi çok büyük faydaları olduğu tecrübe ile anlaşılmıştır. Allahu Teâlâ'nın:
"Ben abes yere, yerli yerinde olmayan bir şey yaratmadım." dediği budur.
İLK
İNSANLAR KONUŞMA BİLMEZDİ DİYENLERE:
Şimdi bile
iki çocuğu veya beş, on çocuğu bir yerde besle, büyüt, hiç kimse onlarla bir
şey konuşmasın, insan ağzından hiç bir şey duymasın, bunlar kendi kendilerine
konuşabilecekler mi? Konuşamayacaklar mı? İşte bunlar denenmiş, yapılmış aynen
konuşmuşlardır. Kendilerine göre
lisan icat etmişlerdir. Meselâ: Birisi diğerine eliyle işaret etti, bir de
diliyle ses çıkardı. Onu, çocukların hepsi gel anlamında kullanıldığını bilir.
O ses nasıl olursa olsun gel diye kullanılır. Diğer seslerde aynıdır. Aradaki
fark çocuklar iki yaşında anlaşamaz, konuşamaz da belki on, on iki yaşında konuşurlar,
yalnız biraz zorluk çekerler. Şimdi zamanımızda; Türkçemizde olmayan
kelimelerin yeniden icat edildiği gibi mesela: Örneğin, olasılık, kanıt, yanıt
bunlar evvelce olmayan kelimelerdi. İnsanların kendi dillerine söz ilave
etmeleri, konuşma lisanına kelime ilave etmeleri gibidir.
Taş devri, tunç devri gibi hayali
devirlerin hiç birinin aslı yoktur. Bazı imansızlar, bir karıncayı bile
yaratmaktan aciz olduğu halde, bütün kainatı yoktan yaratan Allah'ı inkar
maksadıyla ilk insanın medeni olmadığı yalanını çıkarmışlardır. Her şeye gücü
yeten Cenab-ı Hakk, ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Adem'i medeni olarak
yarattığını Kur'an-ı Kerim'de haber vermektedir.
"(Allahu Teâlâ) Adem'e bütün
esmaları öğretti." (Sûre-i Bakara, âyet 31)
Hadis-i Şerifte de buyuruldu ki:
"Adem (as) cennetten dünyaya inince,
Allahu Teâlâ, ona her şeyin san'atını, ilmini öğretti." (Taberânî İbn-i Abdilber)
Hadis-i Şerifte:
"Allahu Teâlâ, Adem (as)'a bin çeşit
sanat öğreterek buyurdu ki: Evlatların, zürriyetin, bu san'atlardan biri ile
rızkını talep etsin! Dini geçim vasıtası yapmasın! Din ile dünyayı talep
edenlere yazıklar olsun." (Hâkim)
Dini alet edip, para toplayanlara yazıklar olsun, demektir.
Hadis-i Şerif:
"Adem (as), Allahu Teâlâ ile konuşan
bir peygamberdir." (Beyhâkî; Hâkim)
İNSANLAR
MAYMUNDAN TÜREMEDİR DİYENLERE:
Zamanımızda fen adamları maymunların iç organlarının bazıları insanın iç organlarına benzeyince:
"İnsanlar maymundan türemedir"
derler. Bunlar daha şimdi farkındadırlar. Tâ İsa (as), Musa (as) zamanında
Peygamberlerin bedduası, Allah (cc)'ın gadâbıyla, bazı kavimler şekillerini
değişip ayı ve maymun suretine girmişlerdi. Yani insanların Allah'a ve
Peygamber'e itaat etmeyenlerini Allah (cc) bu dünyada cezalandırıyor.
Şekilleri, insanoğlundan ayrılıp; maymun, ayı ve domuz oluyordu. Ondan evvel
ayı, maymun ve domuz yoktu demek değildir. Bu hayvanların hepsi daha evvel
vardı, ama insanların azgınları onlara karışıyordu.
Peygamberimiz (sav)'in:
(Hâdîs-i Şerîf, REH No: 5711)
Manâ'sı: Nefsim yedi kudretinde olana yemin olsun
ki, ümmetimden bir kısım insanlar aşırı sevinçli bir oyun ve eğlence üzerinde
geceleyecekler, sabah olunca, haramları helal saydıkları, çengi edindikleri (oyun
oynadıkları), içki içtikleri, faiz
yedikleri ve ipek giydikleri için birer maymun ve hınzır (domuz) haline dönecekler.
Bu hadise göre ipek giymek erkeğe haramdır.
(Sûre-i Araf, âyet: 179)
Meâl'i: Yemin ederim ki biz cin ve insandan bir
çoğunu cehennem için yaratmışız. Zira onların kalpleri vardır ama onlarla gerçeği
kavramazlar. Gözleri vardır, lakin onlarla görmezler. Kulakları
vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar
gibidir. Hatta daha da sapıktırlar. Onlar gaflete düşenlerin ta kendileridir.
Kur'an-ı Kerim'de "Belhüm
Adal", onlar hayvan gibidir. Belki de daha fazladır, demektir. Bu âyetin
manâ'sı hem insanların azgınlarının yarın mahşerde hayvan suretinde
kalkacaklarına delil, hem bu dünyada da olabileceklerine delildir. Şimdi
zamanımızda bunları misal göstererek insanın aslı maymun derler. Halbuki
evvelce Peygamber'lere ve Allah (cc)'a asi olan, asi gelen kavimler
Peygamberlerin bedduasına, Allah (cc)'ın gadâbına uğrayıp, Allah(cc)
şekillerini değiştirip ayı, maymun, domuz, köstebek (kösnü) ve daha bir çok
hayvan şekline döndüler. İsa (as)'ın bedduasına uğrayan bir kavim domuz olup
dağa çıktı, onlar yaşamayıp hepsi öldüler.
Sahih-i Müslim, Cild 8, Hadis No: (2663) 32
Abdullah İbn-i Mes'ud (ra) şöyle dedi:
Peygamber'in zevcesi Ummu Habibe:
– Ya Allah; beni zevcim Resulullah
ile, babam Ebû Sufyân ile ve kardeşim Muaviye ile faidelendirip metâ'landır;
diye dua etti. Bunun üzerine Peygamberi (sav) şöyle buyurdu:
– Sen Allah'tan damga vurulup
kat'ileştirilmiş eceller, sayılmış günler, taksim edilmiş rızıklar için istekte
bulundun. Allah onlardan hiç bir şeyi ta'yin edilen zamanından öne geçirmez.
Yahut ta'yin edilmiş vaktindan sonraya bırakmaz. Eğer sen Allah' tan seni
ateşteki azabdan, yahut kabirdeki azabdan sığındırıp kurtarmasını isteseydin bu
daha hayırlı ve daha faziletli olurdu. Ravi dedi ki:
–
Yanında maymun zikredildi. Ravi Mis'ar: Zannederim ki o meshden (yani sureti
çirkin surete tahvil eylemekten) olan domuzları da söylemişdi, dedi. Bunun üzerine Resulallah:
–
Şüphesiz ki, Allah sureti tahvil edilen için bir nesil ve çocuk yapmamıştır.
Maymunlar ve domuzlar İsrail oğullarının kötü surete tahvil edilmelerinden önce
de mevcutturlar, buyurdu.
(Sûre-i Maide, âyet 60)
Meâl'i: De ki; Allah Teâlâ'nın indinde (yanında) cezaca ondan daha şerlisini size haber vereyim mi? O kimse ki, Allah
Teâlâ ona lânet etti ve üzerine gazabta bulundu ve onlardan maymunlar ve
hınzırlar ve Cenabı Hakk'tan başkasına tapanlar yaptı. İşte bunlar mevkice daha
şerli, düz yoldan daha sapık kimselerdir.
(Sûre-i Arâf, âyet 165)
Meâl'i: Vakta ki onlar hatırlaşdırıldıklarını
unuttular, kötülükten nehy edenleri necata nail ettik ve zûlmedenleri de yapar
oldukları fısklar sebebiyle şiddetli bir azap ile yakaladık.
(Sûre-i Arâf, âyet 166)
Meâl'i: Vakta ki, nehy olundukları şeylerden dolayı
serkeşlikte bulundular, onlara: "Zelil maymunlar olunuz" deyiverdik.
(Hâdîs-i Şerîf, REH No. 2434)
Manâ'sı: Yılanların aslı cindendir, tıpkı maymun ve
hınzırların Ben-i İsrail'den dönme oldukları gibi.
(Sahih-i Buhari Tecridi Sarih, Cilt 12, No: 1892)
Manâ'sı: ... Bunlara bir fakir bir hacet için
gelecekte bu duygusuz insanlar fakire haydi bu gün git yarın gel diyecekler.
Bunun üzerine Allah sevip eğlendikleri dağı üzerlerine indirecek. Bir kısmını
helâk edecek sağ kalan öbürlerini de kıyamet gününe kadar maymun ve domuz suretlerine
tebdil edecek.
Ben-i
İsrail ümmetleri ümmet olduktan sonra azarlardı. Bu azanların, muhakkak yüz
şekilleri değişir, hayvan şekline dönerdi. Bir tanesi kendisi ümmet olup, ümmet
olarak çalıştıktan sonra tavuk çalmıştı. "Tavuk çalmadım" diye yemin etti. Aynı anda tavuğun tüyleri
yüzünde çıktı. Yüzü tavuk yüzüne benzedi.
Ben-i İsrail zamanında,
Peygamberlerin beddualarına ve Allah (cc)'ın gadâbına uğrayan kavimlerin
bazıları maymun ve ayı şekline çevirilmişti. Yine o tür ayı ve maymunların iç
organları tıpta incelenirse, insan iç organlarına benzemektedir.
(Sûre-i Bakara, âyet: 65)
Meâl'i: And olsun ki sizler içinizden cumartesi
gününde haddi tecavüz edenleri elbette bilmişsinizdir. Biz de onlara sefil,
hakir maymunlar olunuz demiştik.
(Sûre-i Bakara, âyet: 66)
Meâl'i: Artık onu o zamandakilere ve sonrakilere
bir ibret, inananlar için de bir nasihat kıldık.
Peygamberimizin
ümmeti üzerine on duası vardır. Bunun altısı veya yedisi
– Ya Rabb'i
benim ümmetimin yarın mahşerde sevap, günâh yazan defterini benim elime ver. Ben hesabını yapayım. Allah (cc) Hz. leri
kabul etmedi:
"Ya Muhammed, şaşarım senin
aklına, senin maksatın şu; sevap, günâh defteri benim elimde olursa, ümmetin
sevabını çok gösterir, günâhını silerim ve çok kimseyi cennete gönderirim
diyorsun. Bu fikrin yanlıştır. Eğer o ümmetinin hesap defterini senin eline
versem, onların yaptıklarını gözünle görsen, bir çoklarına ümmettir diye sahip
çıkmazsın. Böylesi ümmetin bana gereği yok dersin. Ama ben, hiç bir zaman öyle
kulun bana gereği yok demem. Yani benim kullarıma acıdığım kadar, sen ümmetine
acıyamazsın. Senin ümmetinin
defterini senin eline verirsem, sen zararlı çıkarsın. Çünkü sen hiç bir zaman
için benden daha merhametli olamazsın." buyurdu.
Kabul olan dua:
Ben-i İsrail zamanının ümmetleri,
ümmet olduktan sonra azdılar, dünyada iken şekilleri değişti. Bu da millet
arasında çok büyük yankı yaptı. Ümmet olabilmek için engel sayılırdı.
Peygamberimiz (sav), peygamber olunca yine aynı şekilleri değişiyordu.
Peygamberimizin Sahlebe isminde bir ashabı vardı, çok fakirdi. Peygamberimize
zengin olabilmesi için kendisine dua etmesini söyledi. Peygamberimiz (sav) dua etti. Sahlebe'nin
koyunları arttı. İlk defa vakit namazlarına gelemez oldu. Peygamberimiz; namaza
niçin gelmediğini sordu. Sahlebe:
– Koyunlara bakıyorum ya Rasulallah,
onun için gelemiyorum, dedi.
Koyunlar daha da
çoğalınca, Medine'den uzak bir yere gidip, otlatmaya başladı, Cuma namazına
gelemez oldu. Zekat emrolununca Sahlebe zekâtını da vermedi. Peygamberimiz
(sav) zekât verdirmek için Sahlebe'nin evine geldi. Sahlebe,
Peygamberimiz(sav)'in geldiğini görünce zekât için geldiğini bildi. Bir yere
koyunların yününü yığmışlardı. İşçilerine:
– Ben yünün altına gireyim, siz
benim burada olduğumu söylemeyin. Onlar gidince çıkarım, dedi. Maksatı zekât vermemekti. Peygamberimiz (sav) geldi:
– Sahlebe nerede?, diye sordu.
İşçileri:
– Bilmiyoruz ya Rasulallah, dediler.
Peygamberimiz (sav) işçilere:
– Bu yünleri kaldırın, dedi. Yünleri
kaldırdılar Sahlebe'yi çıkardılar. Sahlebe'ye:
– Niçin saklandın? dedi. Sahlebe:
– Zekat veremeyeceğini, zekâtın çok
ağır olduğunu söyledi. Peygamberimiz (sav) Sahlebe'ye:
– Öyleyse saklan, dedi. Sahlebe
herkesin önünde küçüldü küçüldü, köstebek (kösnü) oldu. Evvela yünün içine,
sonra toprağın içine girdi, saklandı. İşte Peygamberimiz (sav) ümmetinde bu
halleri görünce dayanamadı ellerini kaldırdı:
– Ya Rabb'i, benim ümmetimin yüzünün
karasını bu dünyada yüzüne vurma, şekillerini değiştirme, diye dua etti.
Peygamberimiz (sav)'in duası kabul oldu. Ondan sonra insanların şekli değişmez
oldu. Yine ahir zamanda, insanların şekillerinin değişeceğini söylüyor.
(Hadis-i Şerif, REH No: 4535)
Manâ'sı: Bu ümmette yerle bir olmak, kazef (yerle bir olma) ve (hayvan şekline) dönme hâdiseleri olacaktır. Bu, içki içtikleri, şarkıcı kadınlar edindikleri, bir de çalgılar çaldıkları zaman (olacaktır.)
(Hâdîs-i Şerîf, REH No: 4531)
Manâ'sı: Ümmetimden bir takım insanlar şarap
içecekler, ona isminden başka isim takacaklar, başları ucunda çalgılar
çalınacak, kadınlar oynatılacak. Allah onları yerle bir edecek ve maymunlar,
domuzlar şekline sokacaktır.
Peygamberimiz (sav)'in duası ile âhir zamana kadar şekilleri hayvan şekline değişmeyecek. Peygamberimiz (sav) zamanında olmayan bazı şeyler âhir zamanda olacak:
1. İnsanların şekillerinin değişmeleri;
2. Keramet
göstermenin serbest olması ve keramet gösteren mü'mine zarar vermemesi;
3. Güneşin batıdan doğması;
4. Dab'bet-ül arz çıkması gibi harikulâdeler görülüp, yasak olan bazı şeyler de kalkacaktır.
Yapılan on
duasının birisi de budur. Bunların
hepsi Peygamberlerin mucizesidir. Diğer Peygamberlerin kitap mucizeleri
bilahere ümmetlerinden sonra gelenler, kitaplarını bozdukları için kitap
mucizesi dünyadan kalkmıştır. Bizim Peygamberimiz (sav)'in yüz bin mucizesi
vardır. Kırk bini kendi zamanında, mucize olarak görülmüştür. Kırk binin
içinden, beş bin tanesi mucize olarak kitaplara yazılmış, diğerleri
yazılmamıştır. Bu mucizenin altmış bini Kur'an'dadır. Kur'an da olan her şifa
Peygamberimiz (sav)'in mucizesidir. O'nun yüzü, gözü hürmetinedir. Bu kıyamete
kadar bâkidir.
* * *
İsa (as)'ın bedduasına uğrayan bir kavim maymun olmuş idi. O şehre tüccarlar geldiler. Evlerde insan yok, maymun var. Onlara işaretle sordular:
– Bu şehrin insanları nerede? Bu
binaları yapanlar nerede?
Bunlar adamdan dönme oldukları için
her sözü anlıyor konuşamıyorlardı. Bunlar ellerini göğüslerine değdirerek, bu
evlerin sahiplerinin kendileri olduğunu işaret ettiler. Tüccarlar tekrar sordu:
– Nasıl oldunuz?
Maymunlar bu insanları alıp,
kendileri insan iken taşlar üzerine yazdıkları yazıları gösterip:
– Bunları biz yazdık, diye işaret
ettiler. Tüccarlar:
– Yoksa bu şehrin halkı siz misiniz?
Maymunların hepsi birden başlarını
salladılar. Tüccarlar buradan başka memlekete gidince oradan tafsilatlı olarak
İsa (as)'ın kavmi olduklarını, Allah (cc)'a ve Peygamber'e karşı geldikleri
için, şehir halkının maymun olduğunu öğrendiler. Bu bizim kitaplarımızdan yüzlerce
belki bin sene evvel
yazılmıştır. Hiç kimse inanmıyordu,
inanmaya inanmaya bu kitaplar ihmal edilmiş. Şimdi maymunun iç organlarından
bazısı insana benzeyince insanın aslı maymundur diye delil gösteriliyor. Bu
işin esas gerçeği dediğimiz gibi insan azgınlaşıp, maymun şekline çevriliyor.
İnsanlar maymun olunca diğer maymunlar insan demek olmaz. Yarın mahşere
insanlar on çeşit gelecekler. Bu dünyadaki insanların şeklini değiştirip hayvan
olmaları bu dünyada Allah (cc)'ın gadâbına uğradı hayvan oldu. Ahirette
mahşerde günâh çokluğu ile yine Allah (cc)'ın gadâbına uğrayarak şeklini
değiştirip ayı, maymun, kurt, yılan, tilki, domuz gibi bu dünyada insanlar ne
kadar hayvan şekline değişti ise yarın mahşerde o kadar hayvan şekline değişecek.
Çünkü Peygamberimiz (sav) buyuruyor ki:
– Dünyada ne varsa ahirette de aynısı var. Ahirette
ne varsa dünyada da aynısı var. Ahirette insanlar hayvan oluyor. Bunun bu
dünyada aynısı olması lazım, aynısı da anlattığımız gibi. İnsan zekâsı, dünya
yüzünde hiç bir hayvanda ve mahlukta olmayan zekâdır. Bir çocuk yeni
dillenirken, zekâsı hayvanların en üstün zekâlısından yine zekâlıdır. Bir çocuk
ilk dillenmeye başladığında bütün lisanları teferruatı ile öğrenir. Eğer çocuğa
biraz gayret gösterilirse bir buçuk iki sene içerisinde o lisanın hepsini
öğrenir. Hemen hepsi çocuğa hiç öğretilmese sadece insanların konuşmasından
yeni dillenen çocuk bir sene de yüzlerce kelime öğrenir. Ama, insan ile konuşan
papağan kuşu senelerce uğraşılırsa o çocuğun öğrendiğinin onda birini
öğrenemez. Bunun neresi insana benziyor. Buna karşı deriz ki Cennet'te burak,
kuş, her mahlûk insanın aynı ana lisanı gibi fesih lisan konuşacak.
"Cennet'tekinin her çeşidinin bir benzeri bu dünyada var" diye
Peygamberimiz(sav) bildiriyor. Kuş, hayvan, insan ile konuşur mu diyecekler;
onun için işaret olarak papağan kuşu bu dünyada konuşur.
Kuş insan gibi konuşuyor, maymun tek
kelime konuşamıyor. Hem insan maymundan türeme olsun, hem de maymun konuşmasın.
Bir kuş konuşsun. Bu Allah (cc)'ın hikmetidir. Maymun diğer hayvanlardan işaret
yoluyla sesle biraz daha iyi anlayabilir. Mesela, bir eşeğe "çüş" der
durdurursun, "çu (deh)" der yürütürsün. Bu seneler devam edince o
hayvanı hiç durdurmasan "çüş" dersen gittiği yerde durur, "çu
(deh)" dersen yürür. Buna
göre bu iddiada bulunanlar soyumuz eşekten mi geldi diyecekler? Bir at
"dah" dersen yürür "hes" dersen durur. Bir öküz
"ho" dersen yürür, "oha" dersen durur. Senelerce o söze
alıştığı için size itaat eder. Maymuna gelince biraz daha işaretten, sesten
anlayandır. Aslında maymuna öğrettiğin kadar eşeğe, ata, öküze emek verilse
onlarda aynısını yaparlar. Nitekim evvelden süvari alaylarına "yat"
emri verilince binlerce at birden yatar "kalk" denilirse binlerce at
birden kalkar koşar. Asil cins At'ın insanı harpte de en samimi arkadaşından
daha iyi koruduğunu, ölüsünü bile muharebe meydanında bırakmayıp, kaçırdığını
ileride yazdık. Bunu hangi Maymun yapıyor. Demek ki at daha kabiliyetli. Asil
at çok çapraşık, sarp, kayalık bir yolda giderken yoldan bir tarafa çevirirsen
iki metre hendek veya bir metre duvar olsa kendi dizginini çevirip
"dah" dersen onun oraya geç anlamında olduğunu bilir ve derhal atlar.
Bunu bir maymun yapamaz.
Şeyh Şamil'in harbinde Ruslarla
anlaşma yapmaları için karşılıklı oturdular, atları da karşılıklı bağladılar.
Yüzlerce at karşıda, yüzlerce at da bu tarafta idi. Bu taraftaki atlar
yularlarını kırıp, düşman tarafındaki atlara hücum ettiler. Onları ısırmaya,
kapmaya, tepmeye başladılar. Halbuki atlara hiç bir işaret verilmemişti. O
atlar dostu, düşmanı daha iyi bildikleri için, hiç bir işaret edilmeden düşman
atlarını kapmaları, tepmeleri gibi kabiliyet hangi maymunda vardır. O zaman
cinsimiz maymun değil de at mı diyecekler.
* * *
Şimdi zamanımızda süper devletler,
yunus balığını eğitip, denizin içinde ona bir çok işler gördürüyorlar. Bu
balığın zekâsı, insanlarla anlaşması maymununkinden çok üstündür.
"Maymun atamızdır"
diyenler, neden denizin içindeki balık atamız demiyorlar. Yani kendilerinin
atalarından daha iyi anlaşıyor da, atalarıyla neden bir balık kadar
anlaşamıyor. Bu sefer de atamız balık mı diyelim. Yine yeryüzünde insanoğlu
tarihler öncesi bir çok kaleler, eserler yapmışlar. Yine bu günkü fen
bazılarını keşfetmede aciz kalıyor. Binlerce seneden beri hangi maymunlar
toplanmışta bir eser değil bir ev yapmışlar. Maymun hayvandır. Milyonlarca sene
geçse yine hayvandır. Bir eser yapmasına imkân yoktur. İnsan insandır, bir
araya toplanırsa el ele verir, fikir birliğine varır, büyük eserler meydana
getirir.
Süper devletler, zamanımızda
demirden cansız adam yapıp, adına "robot" deyip, aynı insanın yaptığı
işi yapıyor da, neden bir maymuna aynı vazifeyi yaptıramıyor. O da aynı adamsa
yapması lazım. Hayvanda akıl var, fikir yok. İnsanda akıl ve fikir var. Hem
aklı kuvvetli, hem fikri kuvvetlidir. Aslında, soyu insana dayanan dedikleri
maymunu çalıştırıp, eğitmek, aynı insanın yaptığı işleri yaptırabilmek, robota
iş gördürebilmekten daha zor olur.
Misal: Padişah ile İncili Çavuş bir
yerde giderlerken yeni doğmuş gâyet kibar, gösterişli bir eşek yavrusu görür.
Padişahın hoşuna gider. Eşek yavrusunu okşar.
– Ne kadar kibar, ne kadar sevimli,
ne kadar akıllı değil mi?
İncili Çavuş:
– Evet Padişahım, çok kibar, çok
iyi, bende onun gibisini görmedim, der, ayrılırlar. İncili Çavuş'un çenesi
durmaz. Eşek yavrusunu göstererek:
– Padişahım bu eşek yavrusu o kadar
kabiliyetli ki, o kadar akıllı ki eğer emek verilse okumayı da öğrenir.
Padişah, İncili'ye dönerek:
– Eşek yavrusunu sahibinden satın
alalım, sen buna okuma öğret, der. İncili, Padişah'a verdiği sözü yutamaz.
Padişah eşeği yavrusu ile beraber satın alır. Çünkü yavru süt emiyor. Padişah
eşeğin okuyamayacağını biliyor. Maksadı, İncili bunun altından nasıl çıkacak.
Çünkü İncili'nin her işinde, sözünde, hareketinde bir muziplik (güldürücülük,
şakacılık) vardı. Eşeği yavrusu ile beraber İstanbul'da, İncili'nin evine
teslim ederler.
İncili defteri açar, defterin
arasına arpa döker, hayvan onları yer. İncili diğer sayfayı açar, onun arasına
da arpa döker, böyle böyle eşek yemi defter yaprakları arasında yiye yiye
yemliğe, torbaya değil de deftere alışır. Bu sefer İncili defterin her
sayfasının arasına arpa döker, hayvan dili ile sayfaları çevirip arasındaki
arpaları yer. Hangi kitabı, hangi defteri getirsen hayvan arpa aramak için
defterin, kitabın sayfalarını çeviriyor. İncili, Padişaha:
– Eşek okumayı öğrendi der. İncili,
eşeği aç bırakır, Padişahın sarayının avlusuna getirir. Bütün vezirler,
kumandanlar toplanırlar. Kitap okuyan eşeği seyredecekler. Eşeğin önüne bir
tarih kitabı getirirler. Eşek kitabın sayfalarını diliyle çevirip kokluyor,
içinde arpa arıyor. Sonuna kadar çevirir. Tekrar bu tarafa çevirir yine
çevirir, koklar içinde arpa yok. Eşek, İncili'den tarafa döner anırır, yem
ister. İncili:
– Padişahım tamam okudu, manasını da
verdi, der. Padişah:
– Biz bir şey anlamadık, deyince
İncili:
– Eşek lisanınca manasını verdi,
tabii anlamazsın, der.
Şimdi ömür boyu maymuna bir kaç
hareket öğreten, aynen İncili'nin, Padişahı kandırmaya çalıştığı ve mahçup
düşmemek için yaptığı gibi "İnsan maymundan türemişdir" diyenler de
aynısını yapıyor. Buna inananlar ile eşeğin okuduğuna inanmak arasında bir fark
yoktur. Bir ahraz (dilsiz) konuşamaz ama zanâat sahibi olur, her anlatmak
istediğini anlatır, her anlatılanı anlar. Maymun insansa neden ahraz kadar
anlamıyor, anlatamıyor. Ahraz kulağı
sağır olur, hiç duymaz. Dudak kıpırdamasından, işaretten anlar. Maymunun kulağı
açık, duyar. Ama ahraz gibi anlamasına, sanat sahibi olmasına, sanat yapmasına
imkân yoktur. Sözlerinin asılsız, yersiz olduğunu kendileri de biliyor ama
maksatları inanan insanların Adem ile Havva'dan türediğine inandırmamak için,
ellerinde onu bir koz olarak kullanıyorlar. İnsandaki haya, edep, tevazu,
vakar, akıl, temizlik, yaşam hiç bir hayvanda olmaz ve olamaz. Ama insan
azgınlaşır, vahşileşir, hayvanlaşır. Bir insan ben hayvandan türedim derken
kendisi insanlıktan çıkar. Bu dediğimiz edep, haya, vakar gibi insana mahsus
olan şeyler kendisinden kalkar. Kendisi de bir hayvan gibi olur.
Basireti bağlı gözü körsünüz
Maymunun sulbünden geldik dersiniz.
Şimdi bir iddiaları da, maymun
iskeleti ile insan iskeletinin yapısının birbirlerine benzediğini söylüyorlar.
Buna karşı deriz ki:
– İnsanların her memleketin iklimine
göre yüz şekilleri, vücut yapısı değişik olur. Bu iklimde, insanlar dura dura
zamanla o iklime göre yetişmiştir. Bir Çinliyi, İngiltere'ye götürsen, çocukken
gizlice bıraksan, yetişse, büyüse ana lisanı olarak, İngiliz lisanını kullansa
hiç kimse bunun Çin'den geldiğini bilmese, görmese, duymasa bunun aslının Çinli
olduğunu herkes bilir. Yine Çin'e, İngiltere'den veya Rusya'dan bir çocuk gelse
yetişse ve hiç kimse söylemese, herkes bunun yabancı olduğunu ve Avrupa'dan
geldiğini bilir. Hayvanlarında vücut yapıları aynıdır. Burada Allah(cc)'nün
büyüklüğü ortaya çıkıyor. Rastgele olmayıp, Allah (cc) dünyayı iklim, iklim
yaratmış ve her iklime bir yön vermiştir.
O iklimde yaşayan insanların,
hayvanların sima ve vücut yapıları değişik olabilir. Çinliler kısa ve kalın
maymun türünden, İngilizler ince, uzun başka bir maymun türünden mi? Hayır!
İngiltere'yi boşaltıp, Çinlileri doldursan asırlarca sonra onların çocukları
aynen İngilizler gibi ince, uzun sarışın olur. Çin'i boşaltıp, İngilizleri
getirip oraya doldursan bir kaç asır sonra onların vücut, sima yapıları da aynı
Çinliler gibi olur. Dağdaki hayvanlara dikkat edilirse "Boz toprağın
olduğu" mevkideki kurt, tilki gibi hayvanlar oranın rengini alır. Allah
(cc) bunda büyüklüğünü, kudretini gösteriyor. Bunu maddiyatta değiştirme,
kafaları başka tarafa çekmede hiç bir fayda olmadığı gibi bu sözlerin sonu
akim, kesik ve kısırdır. Mesela; Dünya, yüzünde değişmeyen tek fikir, düşünce,
inanç Kur'an'dan alınandır. Bu hiç bir zaman tazeliğini kaybetmez. Ama ondan
alınmayan devamlı değişir. Çünkü yanılmaya mahkûmdur.
Bir derler ki; Dünya duruyor, Güneş
dönüyor, bir derler ki; Güneş duruyor, Dünya dönüyor. Bir de derler ki; Dünya
Güneşin etrafında ve kendi etrafında dönüyor. Yine derler ki; Ay bu Dünyadan on
defa büyük. Bir de derler ki; Dünya, Ay'dan şu kadar fazla büyük. Bildikleri
kadarını bilirler, bilmediklerini tahmin yaparlar, yaptıkları tahminler yanlış
çıkar. Tekrar tekrar yeni tahminler yaparlar. Kur'an-ı Kerim'de:
(Sûre-i Nemil, âyet: 88)
Meâl'i: O sizin duruyor zannettiğiniz dağlar dönmektedir.
Demesi insan düşünürse; Dünya
dönünce, dağlar dönüyor. İşte Dünyanın dönmesi, işte dağların dönmesi. Yine
Kur'an-ı Kerim' de:
(Sûre-i Mülk, âyet: 5)
Meâl'i: Biz dünya semasını ziynetlendirdik, süsledik.
Demektetir. Dünya semasının ziyneti:
Ay, Güneş, Yıldızlardır. Bu âyete göre Ay da, Güneş de, Yıldızlar da bu
Dünyanın malıdır. Bizce Ay'a gitmek öyle bir şeydir ki; bu zamana kadar Okyanus
denizinin ortasında hiç bilinmeyen bir adayı bulmakla Ay'a çıkmak arasında hiç
bir fark yoktur. O, Dünya denizinin ortasındaki adayı buldu. Bu da, Dünya
semasındaki Ay'ı buldu.
İmam-ı Malik Hazretleri ile tabiatçıların (tabiiyyunların) tartışması
İmam-ı Malik Hazretlerine
tabiatçıların (tabiiyyunların) büyüklerinden imtihan ve tartışmak için
geliyorlar. Yani "Dünya'yı, Allah (cc) yaratmadı, kendi kendine oldu"
diye iddia ediyorlar. İmam-ı Malik Hazretleri bunların iddialarını bildiği,
onların iddialarını çürütüp, acizliklerini kendilerine bildirmek için misafir
odasına yanlarına inmiyor. Bunlar:
– Vakit geçiyor, gelsin
konuşacaklarımız var diyorlar.
– Beklesinler geliyorum diyor.
Tekrar tekrar haber gönderiyorlar. En son İmam-ı Malik Hz. leri yanlarına
geliyor.
– erede kaldın, niçin gelmedin?
diyorlar. İmam-ı Malik Hz. leri:
– Ben bir ırmağın karşı tarafında
idim. Irmakta köprü yoktu, su geçit vermiyordu, yüzme de bilmiyordum, çaresiz
kaldım. Nasıl geçeceğim derken, suyun yüzünde bir kütük geldi. Kendi kendine
biçildi, tahta oldu, çivi geldi, çekiç geldi, kendi kendine çakıldı, bir kayık
oldu. Bu kayığın yapılmasını bekledim. Onun için geç kaldım.
Soru soracakların en büyüğü, en
akıllısı dedi ki:
– Kalkın gidelim.
Arkadaşları:
– Biz buraya bununla imtihan
olacaktık, konuşmadan nereye gidelim.
O dedi ki:
– Konuşacak bir şey kalmadı.
Dışarı çıktılar. Yine kendisine
sordular:
– Neden konuşmadın.
– Kendi kendine bir kayık yapıldı,
kütük kendi geldi, tahta kendi kendine oldu, çivi, çekiç geldi, kayık kendi
kendine çakıldı, oldu diyor. Bunun yalan söylediği belli. Biz, hiç kendi
kendine kayık olur mu? dersek, diyecek ki siz dünyanın kendi kendine olduğuna
inanıyorsunuz, bir kayığın kendi kendine olduğunu gözümle gördüm, şimdi oldu
diyorum, inanamıyorsunuz da hiç kimse görmeden dünyanın kendi kendine olduğuna
nasıl inanıyorsunuz, diyecek. Bizi mat etti, susturdu. Bizim için söylenecek
söz kalmadı, diyor.