Hz. NUH (as)

 

 

            (Sûre-i İsra, âyet 3)

            Meâl'i: Ey Nuh ve beraber (gemiye) yüklediğimiz kimselerin zürriyeti! Şüphe yok ki, o ziyade şükredici bir kul idi.

 

            (Sûre-i Hud, âyet 25)

            Meâl'i: Ve yemin ederim ki, Nuh'u kavmine gönderdik, şüphe yok ki, ben sizin için apaçık bir Peygamberim dedi.

 

            Nuh (as); kavmine iman etmesini söyledi. Nuh (as) dokuz yüz doksan yıl yaşadı. Peygamberimiz (sav): "Yaşlı bir müslümana hürmet eden, Nuh (as)'a hürmet etmiş sayılır." diye buyuruyor.

 

            (Sûre-i Nuh, âyet 7)

            Meâl'i: Muhakkak ki, ben onlar için mağfiret buyurasın diye kendilerini her ne zaman davet etti isem parmaklarını kulaklarına tıkadılar ve elbiselerine büründüler ve israr ettiler ve kibirlendikçe kibirlendiler.

 

            Kavmine "Allah'ın uluhiyetine iman edin" deyince Nuh (as)'ı dövdüler, ayaklarından sürükleyip attılar. Nuh (as) tekrar tekrar imana davet etti. İmana gelmediler.

 

            Nuh gibi dövdür ellere,

            Emreyle sövdür dillere,

            Düşürüp gurbet ellere,

            Tek bulayım Mevlam seni.

 

                        Gönül kuşun sana uçur,

                        Aşk  meyinden bana içir,

                        Bu tacı hırkadan geçir,

                        Tek bulayım Mevlam seni.

 

            İbrahim'im nar, et yerim,

            İsa gibi dar et yerim,

            Musa gibi Tur et yerim,

            Tek bulayım Mevlam seni.

                                               Yunus EMRE

 

            (Sûre-i Enbiya, âyet 76)

            Meâl'i: (Ve Nuh'u da) yâd et! O vakit ki, o evvelce niyazda bulunmuştu. Bizde ona icabet etmiş nihayet onu da, ehlini de pek büyük bir gamdan huzura erdirmiştik.

 

            (Sûre-i Enbiya, âyet 77)

            Meâl'i: Ve bizim âyetlerimizi tekzib (yalanlayan) eden bir kavimden onu muhafaza ettik, şüphe yok ki, onlar kötülük yapan bir kavim idiler. Artık onların hepsini suya gark ettik.

 

            Nuh (as), Allahu Teâlâ'ya: "Bunlara ne zaman belâ vereceksin?" diye yalvardı. Allahu Teâlâ; bir ağacın çekirdeğini ekmesini söyledi. "O ağaç ne zaman büyür, meyve verirse; o zaman onlara belâ vereceğim" buyurdu. Nuh (as), o ağacın kırk senede yetişeceğini, kavminin kırk sene daha ömrü olduğunu hesap etti. "Kırk sene daha bunların kahrını çekeceğim" dedi. Ağacı da ekti.

            Allahu Teâlâ, bunlara ayıkmaları için, bir kaç sefer belâlar verdi. Belâ gelince, belâ korkusundan "inandık" dediler. Sonra yine azdılar.

 

            (Sûre-i Hud, âyet 37)

            Meâl'i: Gemiyi bizim nezaretimiz ve vahyimiz ile yap ve zulm etmiş olanlar hakkında bana müracaatta bulunma. Şüphe yok ki, onlar boğulmuşlardır.

 

            Gemiyi yapmayı, Allahu Teâlâ, Cebrail (as) vasıtayla Nuh (as)'a öğretti. Şeklini, herşeyini tarif etti. İnsan ve hayvanın kaburga kemikleri gibi birbirine çatmasını; gövdesini kuş, ördek gövdesi gibi olmasını, tam teferruatıyla vapuru tarif etti. Bu, Allahu Teâlâ'nın emri ile gelmişti. Onun için Allahu Teâlâ; "Bizim nezaretimiz ve vahyimiz ile yaptı", diye buyurmuştur. Cebrail (as)'ın nezareti, tarifi Allah'tandı.

            En son Allahu Teâlâ, Nuh (as)'a bir gemi yapmasını emretti. Gemiyi yapmak için çok ağaç gerekti.

            (Nuh (as)'ın gemisini yapmak için Uc'un odun getirdiğini ileride yazdık.)

            Nuh (as) gemiyi yapmaya başladı. Gemiyi yaptılar, kafirler gelip, geminin içini tuvalet gibi kullandılar. Nuh (as), geminin içine girilmez hale geldiğini görünce:

            – Ya Rabbi! Ben bunu nasıl temizleyeyim, dedi. Allahu Teâlâ:

            – Ben, onu onlara temizleteceğim, dedi. O kavme bir uyuz hastalığı verdi. Herkes uyuz oldu. Birisi tuvalete otururken, pisliğin içine düştü. Dışarı çıktı. Onun uyuzu geçti.

            – Hangi ilacı sürdün? dediler. O da:

            – O pisliğe düştüm, ondan sonra hastalığım geçti, dedi. Herkes gelip, kovalarla pislik götürüp, evlerinde süründüler. Hastalığın geçtiğini gören diğerleri de geldiler. En son gelenler yıkadılar, temizlediler, onun suyunu götürüp süründüler. Geminin içi tertemiz oldu.

            Allahu Teâlâ'nın lütfundan verdiği şifalarla; şifalı otlarla, Kur'an şifasıyla hastalık geçer. Kahrından verdiği hastalık da, haram pis şeylerle geçer.

            Mecburiyet (zaruret) karşısında şarap içilir mi? sorusuna deriz ki; Allah sevdiğinin başındaki belâyı haramla değil, helâl ile kaldırır. Sevmediğinin başındaki belâyı, sevmediği şeylerle kahrından kaldırır. Müminlere lütfundan, kafirlere kahrından verir. Onun için mümine şifa helâl ile olur. Derler ki; "Haramdan vefa, zehirden şifa" ummaya benzer. Allah (cc) verdiği ibtilâyı lütfundan, onun şifasını da helâlinden versin. (Amin)

            Nuh (as) oğullarına, kavmine:

            – Gelin, gemiye binin, Allah Teâlâ belâ verecek, dedi.

 

            (Sûre-i Araf, âyet 67)

            Meâl'i: Dedi ki:

            – Ey kavmim! Bende hiçbir sefahat yoktur. Fakat ben alemlerin Rabb'i tarafından gönderilmiş bir peygamberim.

 

            Nuh (as)'ın sözünü tutan, kendine ümmet olan ancak kırk kişi gemiye bindi.

 

            (Sûre-i Hud, âyet 40)

            Meâl'i: Nihayet emrimiz geldiği ve tandır kaynadığı vakit dedik ki:

            – Onun içine her birinden ikişer çift ve aleyhine hükm sabk etmiş olandan başka ehlini ve iman etmiş olanları yükle ve bununla beraber pek azından başkası onunla beraber iman etmemişti.

 

            Allahu Teâlâ:

            – Her hayvandan bir çift gemiye al, nesli batmasın, dedi. Nuh (as) çağırdı, bütün hayvanlardan birer çift geldi, gemiye girdi.

            Gemi de, Allahu Teâlâ'nın çok büyük bereketi vardı. Geminin içi her çeşit hayvanla dolu idi. Kenan'ın kurtları Yakub (as)'ın kurtlara verdiği yemin üzerine o kurtlar et yemezler. Ot ekin göceği(filizi) buğday sapı yerler. Bu peygamber mucizesidir. Gemide de sütü sağılan hayvanların, sütlerini sağıp, onları aslan, kaplan gibi yırtıcı hayvan türlerine içirdiler. Hiç bir hayvan, diğer hayvanı rahatsız etmiyordu. O kadar sütü, o kadar çok hayvan içti, tükenmedi. Diğer tür hayvanlara da yedirdikleri, Allahu Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de "Bire on, bire yetmiş, bire yedi yüz, bire bin bereket verir, artırır" âyetine göre arttırdı. Herbiri bin misli çoğaldı. Altı ay o hayvanlar, onu yediler.

 Nuh (as)'ın oğlu Kenan'ın gemiye binmemesi

            (Sûre-i Hud, âyet 42)

            Meâl'i: Ve gemi onlar ile beraber dağlar gibi dalgalar içinde akıp gidiyordu. Ve Nuh oğluna nida etti, o ayrı bir yere çekilmişti:

            – Ey oğlum! Bizimle beraber bin ve kafirler ile beraber olma (dedi).

 

            Nuh (as)'ın oğlu Kenan gemiye binmedi. Kenan:

            – Ben dağ başına; tunçtan bir ev yaptırırım, ona girerim. Tufan geçince de çıkarım, dedi. Gemiye binen üç oğlu, kızları ve kavmi, kendisi hepsi kırk kişi idi.

            Merkep gemiye girmiyor. Nuh (as) gemiye girmesi için merkebi çekiyor, merkep inatlaştı. Nuh (as) kızdı ve:

            – Girsene mel'un, deyince şeytan (iblis) hopladı, geminin içine girdi. Nuh (as):

            – Ben seni çağırmadım. Niçin gemiye bindin? dedi. İblis:

            – "Gir mel'un" diye çağırdın, benden daha mel'unu var mı? Çağırdın, bende geldim, dedi. Merkebin kuyruğundan şeytan çekiyor. Merkebi girdirmeyen şeytandı. "Merkepte, şeytan inadı vardır" dedikleri odur. Yani merkeb ne kadar çeksen ahıra, yerine girmez, inatlaşır. Bu inatlık şeytandan demektir. Attan defalarca düşen kimsede hiçbir ağrı, sızı olmaz. Hatta at en hızlı koştuğu zamanda düşse yine birşey olmaz. Pek az bir sakatlanma görülür. Ama merkepten düşen, attan düşene nisbeten muhakkak ayağında, elinde kırılma veya sıyrılma, yaralanma olur. Çünkü Peygamberimiz (sav) atı severdi ve atı övücü hadisleri de çoktur. Onun için, attan düşene melek yardım eder, bir şey olmaz. Merkepten düşene şeytan karışır. Atınkine nisbeten daha çok yara alır.

            Tufan başlayınca yerden sular kaynamaya, havadan yağmur bardaktan boşanırcasına yağmaya başladı ve denizin yükselmesine sebep oldu. Deniz gemiyi havaya kaldırınca gemi yüzüyordu.

 

            (Sûre-i Hud, âyet 43)

            Meâl'i: Dedi ki:

            – Ben bir dağa sığınacağım, beni sudan korur. (Nuh da) dedi ki:

            – Bu gün Allah'ın emrinden koruyacak yoktur. O'nun rahmet ettiği müstesnâ. Ve ikisinin arasına dalga giriverdi de o boğulanlardan oldu.

 

            Nuh (as)'ın oğlu Kenan'ın binasına dalga vurmaya başladı. Dalga vururken vururken tunçtan binayı dalga ikiye böldü. Kenan dışarı çıktı, gemiye doğru yüzerek:

            – Baba beni kurtar, diye çağırdı. Nuh (as) gemiyi oğlundan tarafa çevirirken Allahu Teâlâ:

 

            (Sûre-i Hud, âyet 46)

            Meâl'i: Buyurdu ki:

            – Ey Nuh! O muhakkak senin ehlinden değildir. Şüphesiz ki o gayri salih bir iştir. Artık kendisine senin için bilgi olmayan bir şeyi benden sorma. Muhakkak ki, ben sana cahillerden olmayasın diye öğüt veririm.

 

            – Ya Nuh! Ben seni aklı selime çekiyorum, sen cahillerden oluyorsun. Kim senin gemine bindi ise evladın odur, buyurdu. Allahu Teâlâ gemiyi oğlundan tarafa çevirttirmedi. Kenan'da boğularak öldü.

            Peygamberlerle, Evliyaların Kanunu İlahisi ayrı demiştik. İşte bu da; aynı bir Evliya oğlu her ne kadar kötü olursa olsun, ölümden kurtarmak için çalışırsa, kurtarırsa Allahu Teâlâ'dan herhangi bir tekdir gelmez. Nuh (as)'a "oğlunu kurtarma, cahillerden olursun, kim senin gemine bindi ise oğlun odur" buyurduğu budur. Ona tekdir geliyor. Nuh(as):

            – Gemiye bineli kaç gün oldu? dedi. Çünkü ortalık karanlık, zulumattı. Gece ile gündüz fark edilmiyordu. Kızın birisi:

            – Kırk gün oldu, dedi. O birisi de:

            – Kırk gün oldu, dedi. Nuh (as):

            – Ne biliyorsunuz? Kızın birisi:

            – Ben horozların ötmesinden bildim. Horozlar her seher vaktinde öterler. Yine aynı öttüler, dedi. O bir kıza:

            – Sen nereden bildin? O da:

            – Tavukların yumurtlamasından bildim. Tavuklar her gün bir yumurta yumurtluyor.

            Gemide ekmek kırıntıları yere dökülmüştü. Fakat temizlenmesi imkansızdı. Çünkü zulûmat kalktığı halde hava yine karanlıktı. Nuh (as):

            – Ya Rabbi! Bu ekmek kırıklarını temizleyemiyorum. Ne yapayım? dedi. Allahu Teâlâ:

            – Domuza söyle, buyurdu. Nuh (as) domuza söyleyince, domuz hapşurdu (aksırdı). Burnundan fare düştü. Fare ekmek kırıklarını toplayıp yemeye başladı. Bu sefer fare kemirip gemiyi deliyordu. Nuh (as):

            – Ya Rabbi! Fare ile baş gelemiyoruz. Gemiyi batıracak, dedi. Allahu Teâlâ:

            – Aslanın sırtını sığa, aslana söyle dedi. Aslan hapşurdu, (aksırdı) burnundan kedi düştü. Çünkü aslan domuzu yer, kedi de fareyi yemeye başladı. Fare azaldı.

            Altı ay denizin yüzünde gezdiler.

 

            (Sûre-i Hud, âyet 44)

            Meâl'i: Ve denildi ki:

            – Ey yer suyunu yut ve ey gök açıl. Ve su kesildi ve iş bitirildi. Gemi de Cudi dağı üzerine yerleşti. Ve zalimler olan kavim için yok olsun denildi.

 

            Altı ay sonra, Muharremin onuncu (aşure) günü Nuh (as), Cudi dağına indi. Yiyecekleri kalmamıştı. Dalga denizdeki yiyecekleri dışarı atıyordu. Su çekildikçe, nohut, mercimek, pirinç gibi şeyler kumların üzerinde kalıyordu. Bunları topladılar, çorba yaptılar, içtiler. (Aşur çorbası pişirmek, yemek oradan kalmıştır, sevaptır.)

 

            (Sûre-i Yunus, âyet 73)

            Meâl'i: Yine onu tekzip ettiler. Biz de onu ve onunla beraber gemide bulunanları kurtardık. Ve onları halifeler kıldık. Bizim âyetlerimizi yalanlayanları suya gark ettik. Artık bak! Korkutulmuş olanların âkibetleri nasıl oldu.

 

            Nuh (as)'ın kavmi olan kırk kişi dünya yüzüne yayıldı. İnsanlar onlardan çoğaldı. Yeryüzünde karada yaşayan insanlar, hayvanlar, ne varsa hepsi ölmüştü. Çünkü dünyanın en yüksek dağından kırk arşın daha yukarıya su yükselmişti. (Allah (cc) şefaatlerinden ayırmasın. (Amin))

            Tufandan önce; yaşlı bir kadın, hergün ineğini sağar, sütünü Nuh (as)'a getirirdi:

            – Ya Nuh! Tufan'da beni unutma, derdi. Nuh (as) söz vermişti. Tufan olup bunlar gemiye binince; Nuh (as), yaşlı kadını gemiye almayı unutmuştu. Tufandan çıktıktan sonra, yeryüzünde su kalmadı, her yer kurudu. Birgün, yaşlı kadın yine ineği sağmış sütü getirdi. Nuh (as)'a:

            – Ya Nuh! Beni tufanda unutma, gemiye al, deyince Nuh (as):

            – Tufan oldu, geçti. Sana ve ineğine birşey olmamış. Sen hiçbir şey sezmedin mi? Yaşlı kadın:

            – Bir gün ineğimin sırtı yaşarmış olarak eve geldi. Başka bir şey hatırlamıyorum, dedi. İşte Allahu Teâlâ'nın koruması, kayırması ne kadar mühimmiş, onu gösteriyor. Yer yüzü altı ay tufanın içinde kalıyor, her yer deniz oluyor. Yaşlı kadının haberi yok. Kendine ve ineğine hiçbir şey olmamış. Allah (cc) esirgerse işte böyle esirger. Allah (cc) bizi de esirgesin. (Amin).

 

 

 

 

ÖNCEKİ KONU                               KONULAR                            SONRAKİ KONU