Hatt-ı İstiva nedir ?
"Evvelce hiç tarih, coğrafya, astronomi bilgileri mekteplerde okutulmazdı. Bu sadece cumhuriyet devrinde okutuluyor" diye iddia edenlere:

 

Dünyanın ortasından geçen çizgiye ekvator, eski arapça deyimiyle "Hatt-ı İstiva" denir.
Yıllarca önce İstanbul'da, Dar-ül Fünûn Mektebinde öğrenciler yüksek tahsil okuyordu. Bir liva (alay) kumandanı, alay, subaylar ve erler resmi geçit yapıyorlar, hergün at ile mektebin önünden geçiyorlardı. Buna bakmak için öğrenciler pencereye koşuştular. Aynı sınıfta biri çok tembel, birisi normal iki öğrenci yan yana oturuyorlardı. Tembel öğrenciyle diğer öğrenciler alay ediyorlardı. Alayın hergün geçişini seyretmeler, öğrencilerin derslerine çalışmalarını engellemişti. Tembel olan öğrenci daha da tembelleşmişti. O gün dersleri astronomi idi. Dünyanın yuvarlaklığı, ortasından hatt-ı istiva (ekvator) geçmesi, dünya haritası, kıtaları, her kıtada yaşayan insanların yaşam şekilleri anlatılıyordu. Hergün alayı seyreden, herkesten fazla ona kafası takılan tembel öğrencinin zihninde bir liva (alay) kumandanı olmak, onun geçişi, subayları, askerleri yer etmiş olup dersle hiç bir alakası kalmamıştı.

            Yine bir gün alayı seyrederlerken öğretmen aniden içeri girdi. Bütün öğrenciler sıralarına geçip oturdular. O öğrencinin kafası hâlâ alayda, pencerenin önündeydi. Çünkü kafası oraya çok takılmıştı. Öğretmen kendini kolundan tutup salladı. Öğrenci hemen sırasına geçti. Öğretmen o tembel öğrenciyi derse kaldırdı:

            – Dünya nasıldır? Tembel öğrenci yanındaki arkadaşına yavaş sesle:

            – Dünya nasıldır lâ? O arkadaşı öğretmenin duymayacağı şekilde:

            – Yusyuvarlaktır, de. Tembel öğrenci:

            – Efendim yusyuvarlak. Yine öğretmen soruyor:

            – Dünyanın ortasından ne geçer? Yine tembel öğrenci arkadaşına:

            – Dünyanın ortasından ne geçer lâ? Arkadaşı ne geçer dese onu diyecek. Arkadaşı:

            – Hatt-ı İstiva (ekvator) geçer, de. Tembel öğrenci:

            – Efendim, hatt-ı istiva geçer. Yine öğretmen:

            – Dünyayı hatt-ı istivadan kessek ne olur? Yine tembel öğrenci:

            – Dünyayı hatt-ı istivadan kesersek ne olur lâ? Arkadaşı bu sefer ona muziplik için:

            – Dünyanın bağırsakları yere dökülür, dedi. Tembel öğrenci de öğretmene:

            – Efendim, dünyanın bağırsakları yere dökülür. Öğretmen kızdı:

            – Dünyanın bağırsakları olur mu? Yine tembel öğrenci:

            – Çabuk söyle lâ, dünyanın bağırsakları olur mu? Arkadaşı:

            – Olur de, olur de. Tembel öğrenci:

            – Efendim, dünyanın bağırsakları olmaz mı? Olur, dedi. Bu sefer öğretmen yanındaki arkadaşını ayağa kaldırdı:

            – Dünyayı ekvatordan kesersek ne olur? Arkadaşı, o zamanın lisanınca çok kibar, Osmanlıca karışık bir sözle cevap verdi, sözünde hülâseten (aynen) şöyle diyordu:

            – Bir karpuzu ortasından bölersen ikisi eşit parçaya ayrılır. Biri birinden ağır gelmemek, eşit olmak şartıyla aynı öyle ayrılır. Öğretmen, tekrar tembel öğrenciyi ayağa kaldırdı:

            – Dünyayı hatt-ı istivadan kesersen ne olur? Tembel öğrenci yanındakine

            – Ne diyeyim lâ? Arkadaşı, beni öğretmen döver korkusuyla:

            – Bağırsakları yere dökülür de. Öğretmen, öğrenciyi tahtaya kaldırıp ayaklarına falaka takıp, öğretmenin dediği kadar değnekle ayaklarının altına vurdular. (Falaka: iki ayağına ip takıp, iki öğrencinin omuzuna alması, bir öğrencinin de değnekle vurmasıdır. Ayağının altında hiç bir sakatlık, arıza olmayacağı, canın acıyıp, dersine dikkatle çalışması içindir.)

            Dünya yuvarlak, ortasından hatt-ı istiva (ekvator) geçiyor. Güneşin dik olarak gelip, ısının çok olduğu yer. Bu hatt-ı istiva da insan yaşayamaz. Yaşam çok zor ve sıcaktır. O hatt-ı istivadan uzaklaştıkça serinler, daha uzaklaştıkça soğur. Daha uzaklaştıkça oralara kutup denir. Kışlı-yazlı, karı-buzu azalmaz, erimez. Dünyanın güneyine ve kuzeyine gidildikçe kutuplara varılır. Onun için dünyaya hükmeden dediğimiz Şeddad, Nemrud, Firavun gibi olanlar ancak bir bölgeye hükmedebilmişlerdir. Çünkü; Yemen, Hindistan gibi sıcak bölgenin adamının kutuplara dayanmasına imkan yoktur. Onun için oraları zaptedemezler. Kutuplara yakın; çok yüksek yerin adamı ne kadar hükmetse, hükümdar olsa sıcak bölgeleri alabilir, ekvatora yakın yerleri almasına imkan yoktur. Nitekim seferberlikten evvel Dürzü Harbinde; bizim Türk askerlerine, Dürziler pek az bir zayiat verdirebildiler. Bütün zayiatları Sam yeli verdirdi. Çünkü Yemen'den esen Sam yeline dayanamadılar. Sam rüzgârı estikçe asker hasta olmaya, kırılmaya başladı. Bir kalede dört yüz Türk askeri vardı. Dürzilerle harpte en çok yirmi kadar şehit verildi. Dürzülerde Sam rüzgârına, Türk askerinin dayanamadığını bildiklerinden öğle sıcağında, Sam rüzgârı estiği zaman hücuma kalkıyorlardı. Çünkü o zaman Türk askeri; o sıcağın ve rüzgârın etkisiyle yarı baygın vaziyette harp edip, hemen hastalanıp yatağa düşüyor, can veriyorlardı.

            Almanlarda, Moskova'ya harple ilerleyince, karın, buzun altında asker zayi oldu. Her askere cep sobası yaptığı halde, antifrizi icad edip, bütün makinaların çalışmasını sağlamalarına rağmen, askerleri soğuktan telef olup, bozuldu, kaçtılar. Rusların harbinden değil, kış soğuğunun şiddetinden askerleri bozuldu.

Dünyaya tek başına hükmeden padişahlar kimlerdir ?           

Bilal Babam buyurdu:

            Dünya kurulduktan bu yana; dünyanın hem kutuplarına, hem ekvatoruna Allah (cc)'ın yardımıyla, üç ayrı müslüman padişahı hükmetmişlerdir. Onların karşısında hiçbir padişah yoktu. Dünyaya tek başına hükmeden o müslüman padişahlardı. Şeddad, Nemrut, Firavun dünyanın bir çok yerini zaptetmişler ama ne ekvatora, ne kutuplara hükmedememişlerdir. Zaptettikleri yerler çok olduğundan karşılarında harp edecek padişah, devlet kalmamıştı. O yüzden dünyaya hükmetmiş sayılmışlar. Ama edememişlerdir.

            Müslümanlardan olan bu padişahlar ise Allah (cc)'ın yardımıyla, Allahu Teâlâ'nın her kolaylığı kendilerine vermesi ile bütün dünyanın her yerine hakim olmuşlardır. Bunlardan:

            1.  Sultan Süleyman (as); rüzgârlara kadar her şey emrindeydi. Bütün mahlûkat, sarayıyla, askeriyle, ordusuyla istediği yere uçup, en kısa zamanda orayı feth etmiştir. Isıya kadar kendinin emrinde idi. Rüzgâra; "soğuk es" derse, soğuk, "sıcak es" derse sıcak eserdi. "Hızlı es" derse hızlı, "yavaş es" derse yavaş eser, "esme dur" derse esmezdi. Sûre-i Neml'de; bulutlardan yukarıda havanın yüzünde askeriyle, ordusuyla, tacıyla, tahtıyla, her yaratık hayvanlarla uçup giderken, yerdeki karıncalarla konuşurdu. Bunu Kur'an-ı Kerim'de birçok âyetlerle tasdik ediyor.

            2.  Zü'l-karnayn (as); buna da Allahu Teâlâ çok kolaylıklar verdi. Birçok şeyleri "musahhar"kılıp emrine verdi. Zü'l-karneyn' de dünyanın her yerine hakim oldu. (Üçüncüyü hatırlayamıyorum.)

 ZÜ'L–KARNEYN (as)

            (Sûre-i Kehf, âyet 84)

            Meâl'i: Gerçekten biz onu yeryüzünde büyük bir kudret sahibi kıldık ve ona (muhtaç olduğu) her şeyden bir sebep (bir vasıta ve yol) verdik.

 

            (Sûre-i Kehf, âyet 85)

            Meâl'i: O da (batıya doğru) bir yol tuttu.

 

            (Sûre-i Kehf, âyet 86)

            Meâl'i: Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara bir balçığa batar buldu. Onun yanında orada bir kavme rastladı. Bunun üzerine biz, "Ey Zü'l-Karneyn! Onlara azap etmen veya onlar hakkında iyiliğe yönelmen senin hakkındır" dedik.

 

            Âyette: İskender Zü'l-Karneyn (as); güneşin, denizin içinde battığı yerde balçığa (çamura) batar gibi olduğunu yazıyor. Bu da Allahu a'lem gündüzü olup; gecesi olmayan, güneş çamura batar gibi batıp hemen doğan, gecesi olmayan "İskandinavya" ülkeleridir. Güneş, akşam batarken balçığa, (çamura) batar gibi kızarıyor. Kızartısı tam bitmeden, güneş tekrar doğuyor. İşte bu İskandinavya ülkelerinde görülmektedir.

 

            (Sûre-i Kehf, âyet 90)

            Meâl'i: Nihayet güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlar için güneşe karşı bir siper yapmamıştık.

 

            (Sûre-i Kehf, âyet 93)

            Meâl'i: Nihayet iki dağ arasına ulaştığında onların önünde, hemen hiçbir söz anlamayan bir kavim buldu.

 

            (Sûre-i Kehf, âyet 94)

            Meâl'i: Dediler ki:

            – Ey Zü'l-Karneyn! Bu memlekette Ye'cûc ve Me'cûc bozgunculuk yaparlar. Bizimle onlar arasında bir sed yapman için sana bir vergi verelim mi?

 

 

            (Sûre-i Kehf, âyet 95)

            Meâl'i: Dedi ki:

            – Rabbimin beni içinde bulundurduğu nîmet, daha hayırlıdır. Siz bana kuvvet yönünden destek olun da, sizinle onlar arasına aşılmaz bir engel yapayım.

 

            (Sûre-i Kehf, âyet 96)

            Meâl'i: Bana, demir kütleleri getirin. Nihayet dağın iki yanı arasını aynı seviyeye getirince:

            – Üfleyin (körükleyin)! dedi. Artık onu kor haline sokunca,

            – Getirin bana, üzerine bir miktar erimiş bakır dökeyim, dedi.

 

            Zü'l-Karneyn (as)'a tabi olan; müslüman olan bir kavim, başka bir kavimle düşmandı. Onlar o kavmin şerrinden ebediyyen kurtulmak için Zü'l-Karneyn (as)'a geldiler. Zü'l-Karneyn (as), oraya çalı yığmalarını emretti. Çalıyı duvar şeklinde yığdılar. Dua etti, ateşledi. Ateşin içerisine bakır, demir attı. Mucize ile alevin yükseldiği yer bakırdan, tunçtan duvar oldu. Bu Çin'dedir. İkinci bir, elle yapma duvar var. O değil. Tunçla olan bu duvarı kimse aşamadı. Yıkamadılar da. O duvar kendilerini düşmanlarından korudu.

 

            (Sûre-i Kehf, âyet 97)

            Meâl'i: Artık onu ne aşmaya muktedir oldular, ne de onu delebildiler.

 

            (Sûre-i Kehf, âyet 98)

            Meâl'i: Zü'l-Karneyn:

            – Bu, Rabbimden bir rahmettir. Fakat Rabbimin va'di gelince, o bunu yerle bir eder. Rabbimin va'di haktır, dedi.

 Musahhar ne demektir ?

            Peygamberimiz (sav):

            – Ahir zamanda o duvarın hükmü geçer, o duvar aşılır, diye buyurdu. Şimdi uçaklar üstünden uçup aşıyorlar. Zü'l-Karneyn(as)'dan sonra tayyareler icat oluncaya kadar, o suru aşamadılar ve o kavmin şerrinden kurtuldular. Yoksa Zü'l-Karneyn (as) zamanında kendisi koruyacaktı. Şimdi bu duvarın adına "Çin Seddi" derler. Seddin altı geniş, yükseldikçe sivriliyor. Bu seddin birisi elle yapma, o değildir. Tunçtan olan seddir.

            Allahu Teâlâ, Peygamberlere ve Evliyalara çalışmalarının en sonunda onlar için kolaylıklar ihsan eder. Yani zor olan şeyler, onlar için kolay olur. Ekseriyatla bu kolaylık birşey üzerinde toplanır. Onda çok ileri gider. Bu da Esma-ül Hüsna'nın batın mazharlarındandır. Çünkü Esma-ül Hüsna'yı Allahu Teâlâ insana teslim etmiştir. Esma-ül Hüsna semavi kitaplar olan yüz dört kitapta ve Kur'an'da da fazlası ile mevcuttur. Bu yüz dört kitabın içinde Allah (cc)'ın emirleri ile çalışıp, yasaklarından sakınan herkese bu istidatı, kabiliyeti vermiştir. Peygamberler ve Evliyalar dağların, taşların, canlı ve cansız her mahlûkatın, göklerin zikrettiğini duyar. Allahu Teâlâ'nın bildirmesi ile gelmişi ve geleceği bilir. Her mahlûkat ile Allahu Teâlâ'yı zikreder. Bunların içinde de ayrıyeten Alahu Teâlâ, her Peygamber ve Evliyasını bir mevzuda, bir meselede ileri tutar. Tıpkı istidat, kabiliyet gibi. Bunlar zahiri, bu dediğimde batınıdır. Bunlar çifttir. (Kur'an-ı Kerim'de:) Allahu Teâlâ; Davud (as)'a, demiri ve kuşları musahhar kıldı. Yani demir avucunda erir, emrine itaat ederdi. En sağlam çeliği, kolaylıkla en uygun bir şekilde harp aleti yapardı. Davut (as), Allah (cc)'ın âyetlerini okurken, en yüksekten hızlı uçan kuşlar sürülerle yanına konar, O'nun okumasını dinlerlerdi. Buna "musahhar" denir. Sultan Süleyman (as)'a bütün mahlûkatı ve hayvanatı, rüzgârı musahhar kıldı. Hepsi emrinde idi.

            Peygamberimiz (sav); Medine'ye hicret ederken, arkalarından gelen kâfir pehlivanı Süreha yollarını kesince, Allahu Teâlâ, Peygamberimiz (sav)'e yeri musahhar kıldı. Yer, toprak emrindeydi. Toprağa "tut" dediğinde, toprak tutar, sıkardı. Sara Validemize, Musa (as)'a kendilerine saldıranların bütün âzâlarını musahhar kıldı. Yani onların âzâları kendi istekleriyle değil, musahhar kıldığının isteği ile hareket ederdi. İskender Zü'l-Karneyn (as)'a da Allahu Teâlâ birçok şeyleri musahhar kılmış, en zor olan, imkansız olan şeyler Allahu Teâlâ'nın emri ile O'nun emrine giriyor (Sûre-i Kehf, âyet 84.). Böylelikle İskender Zü'l-Karneyn (as) bütün dünyaya hükmediyor.

            Zü'l-Karneyn isim değildir. Esas adı İskender'dir. Zü'l-Karneyn (as)'ın başının üstünde (tepesinde) iki tane etten, boynuz şeklinde parmak uzunluğunda tümerik, et parçası vardı. Arapçada Zü'l-Karneyn demek "iki boynuzlu" demektir. Allahu Teâlâ, bütün Peygamberlerini ve büyük Evliyalarını her birisini bir şeyle, diğer insanlardan ayırmıştır. Çok büyük Mürşid-i Kâmillerde ve Peygamberlerde hiç kimsede olmayan, kendilerine mahsus ayrı, ayrı özellikleri vardı. Bunlardan bazıları; Musa (as)'ın sağ eli projektör gibi yanardı. Elini bez ile sarar yahut koynuna kordu.

            Musa (as)'ın dili kekeçti. Bilal babam buyurdu:

            – Kekeç olanların kalpleri çabuk nurlanır. Peygamberlerin hemen hepsi çobanlık yapmışlardır.

            Peygamberimiz (sav)'in iki omuzu arasında nübüvvet, Peygamberlik mührü vardı. Hz. Ali (ra)'nın iki karşı arasında gözlerinin üzerine uzanan deri vardı. Davud (as)'ın hiç kimseye benzemeyen kısa, enli, kalın vücudu vardı. Hz. Ebû Bekir (ra)'in karnında "ben" vardı. Veysel Karani Hz.'nin sağ elinde "ben, aklık" vardı. Bunun gibi her birisinde diğerlerine ve hiç kimseye benzemeyen bir âlâmet vardı. Zü'l-Karneyn (as)'ın da tepesinde iki boynuzu ardı. "Karn" boynuz, "neyn" iki; "iki boynuzlu" demektir. Kur'an-ı Kerim'de, Zü'l-Karneyn (as)'a neyi musahhar kılıp, onunla her tarafa hükmettiğini açıklamıyor. Mesela, Peygamberimiz (sav)' in zamanından evvel telefonla konuşma olsa; bunu da bir tek kişi konuşabilse, başkaları konuşamasa, uzak yerlerle konuşma kendisine müsahhar kılınmıştı, denilir.

            İskender Zü'l-Karneyn (as)'a yanlış, asılsız iddialarla kötü şeyler iftira ederler. Gûya Zü'l-Karneyn (as) boynuzlarını saklarmış. Onun için ayrı özel berber taşırmış. Her traş olduğu berber, boynuzunu görürmüş. "Bu boynuzumu gördü, başkasına söyleyecek" diye o berberi öldürttürürmüş. Başka bir berber tutarmış. Böylece haftada bir berber öldürttürürmüş. Bir berber "kimseye söylemem" diye yemin etmiş. Onu öldürmemiş. O berber hastalanmış, karnı şişmiş, çare bulamamış. Hekim kendisine "Senin içerinde sakladığın bir söz var. Onu söylemediğin için karnın şişmiş. Onu söylersen bu şişkinlik iner" demiş. O da "Ben yeminliyim, söyleyemem" deyince "Hiç kimsenin bulunmadığı bir bataklık, kamışlığa git, kamışlara söyle" demiş. O berber de bir bataklığa, kamışlığa gidip, "İskender'in boynuzu var" diye söylemiş. Gûya berberin karnının şişi inmiş. Çocuklar ordan kamış getirip, düdük yapmışlar. Düdüğe üfürünce "İskender'in boynuzu var" diye ötmüş derler. Bunlar bütün bütüne yanlış, yalan, iftiradır. Suçsuz yere, boynuzumu gördü diye berberi öldürttürmek ve Allahu Teâlâ'nın yarattığını, haram olmayan şeyi, ibret alınacak şeyi göstermemeyi bir Peygamber yapmaz. Çünkü onda büyük hikmetler var. Kaldı ki boynuzumu gördü diye her hafta bir berber öldürsün. Bu hususta bildiğim tek şey Allahu Teâlâ, Zü'l-Karneyn (as)'a bütün dünyaya hükmetmesi için kendine o hükmedecek kolaylıkları vermiş, her engeli aşabilmesi için onları kendisine musahhar kılmıştır. Bir tek Peygamberimiz (sav) nübüvvet mührünü saklardı. Onu da bir tek Hz. Ökkaşe Bin-i Mahsen (ra)'ü görmüştür.

 

 

 

 

ÖNCEKİ KONU                               KONULAR                            SONRAKİ KONU