HZ. İBRAHİM (as)

 

 Şeddad ve Şeddad-i bina hakkında bilgiler
 

            İbrahim (as) zamanından evvel, Nuh (as)'dan sonra Ad, Semud kavmi geldi.  Bunlar çok iri, çok kuvvetli adamlardı. Adem(as) zamanında boyları çok uzun; eğilip doğrulması zor, iş yapmaları zordu. Onun için yapı sanatı gelişmemişti. Ad, Semud devrinden sonra da insanların boyu küçüldükçe, yapı sanatı da haliyle zorlaşıyor. Onlar gibi yapamıyorlardı. Onların içinde bulunan peygamberleri; her ne kadar Allah korkusunu, Allah sevgisini söyledi ise de bunlara söz dinletemedi.

            Şimdi bir insan çok yüksek bina yaparsa "Şeddad-i Bina" dedikleri ondan kalmıştır. Yani Şeddad zamanındaki binalar gibi yapmışsın derler. Yapılan binaların yüksekliği, en yüksek bulutlardan daha yüksek olurdu. Bunlar tam azgınlaşınca, Allahu  Teâlâ bunlara bela vereceğini zamanın peygamberine haber verdi. Bunlar "Allah'la harbedelim" dediler. Allahu Teâlâ bunlara bela verecek, bunların başlarındaki bulunana "Şeddad" derlerdi. Bu onların padişahları idi, kendi kendini tanrı ilan etmişti. Cennette, ahirette ne varsa aynısını yapmaya karar verdi. "Cennetin dış duvarı, çamuru misk ile yoğrulmuş" dediler. Şeddad milyonlarca dönüm araziye gül ektirdi. Bu gülün yağını çıkaracak. O zamana göre imalathane(fabrika) kurdu. Çok büyük miktarda gül yağı elde edip cennetin temelini bununla attı.

            Esas cennetin dışından yaklaşırsan, duvarlarındaki misk kokusu insanı kendinden geçirir. Bunun yaptığı cennetinde duvarına yaklaşanlar aynı onun da kokusu insanı mest eder. Cennete girmek için sırat köprüsü, cehennem var. İri zenci Araplardan binlercesi katran kazanlarını kaynatıp, zebanilik görevi yapıyorlar. Üstü de köprü; Şeddad'ın sevmediği adamı üzerinden geçirirken, o köprüden katran kaynayan kazanın içine atıyorlardı. Sevdiği adamlar doğru sahte sırat köprüsünün üstünden cennete giriyordu. Cennette her ağacın başında çeşit çeşit kuşlar var. Her birisi bir çeşit öterler.

            Şeddad, cennetin içine diktirdiği ağaçların başına, alçıdan kuş yaptırdı. Rüzgâr estikçe rüzgârdan tarafa dönüyordu. Kuşların ağzı açık, hem de düdük taktırmıştı. Kuşlar hakiki gibi her birisi bir çeşit ötüyordu. Dünya yüzündeki en güzel kızları; huri, en yakışıklı oğlanları; gılman, oğlunu gılmanların başkanı, kızını da hurilerin başkanı yapmıştı. Onlar cennetteki gibi zevk, sefa içindelerdi. Cennetin yolları çakıl taşı yerine altın, gümüş, inci, mücevherat ve kıymetli taşlarla döşeliydi. Cennetin aynısını yapmıştı. Denizlere on binlerce dalgıç gönderip, denizin dibinden çıkarttığı kıymetli taşlarla cennetin yollarını döşetmişti. Hasılı cennette ne varsa, aynısını cennetine koydu. Cennetin yapılıp, bitmesi üç yüz sene sürdü. Üç yüz sene sonra "cennetimiz hazır" diye Şeddad'ı davet ettiler. Tanrı diye Şeddad gelecek, cenneti gezecekti. Cennetin kapısından içeri tam gireceği zaman kapının eşikliğinde iken Azrail (as) geldi. Şeddad'a:

            – Ben Azrail'im, senin canını almaya geldim, dedi. Şeddad, Azrail (as)'dan cenneti bir sefer gezmek için müsaade istedi. Azrail (as):

            – Emir geldi, "cennetin kapısının girişinde canını al", diye Allah (cc) emretti. Burdan ileri milim göndermem dedi ve canını aldı. Cennet halkına bu duyuldu. Geldiler, ölüsünü gördüler. Tanrı olmadığını anladılar. Allahu Teâlâ o cenneti Arşı Â'lâ'ya çekti.

            Cenab-ı Hak Teâlâ Hz. Peygamberimiz (sav)'e:

            – Şam Cennet'e misaldir. Ey Habibim! Sen, Şam'a girme. Çünkü bu dünyada, Cennet sana haramdır, diye buyurdu. Şam'ın ne aşırı soğuğu, ne de aşırı sıcağı olmayıp, havası da Cennet'e misaldır. Bazı kimseler; "Havasının güzelliği için Peygamberimiz(sav)'in gitmediğini", bazı kimseler de; "Şeddad'ın cenneti oraya yaptırdığı ve o cenneti Allahu Teâlâ'nın Arş-ı Âlâ'ya çektiği için gitmediğini" söylerler. O cennet Şam toprağında, Şam şehri yakınlarındaydı. (Her şey çift demiştik. Cennette çifttir. Biri zahir; Şeddad'ın yaptırdığı cennet, bu Arş-ı Âlâ'dadır. Biri de Allahu Teâlâ'nın yarattığı cennettir.

            Allahu Teâlâ, kendinin cennetini ve Şeddad'ın cennetini, cennetlik kullara, aradaki farkı anlamaları için gösterecek.

            Allahu Teâlâ bunlara bela verecek. Şeddad ölmüş, yerine başka birisi geçmişti. Allahu Teâlâ bunlara kavurucu cehennem sıcaklığı verdi. Sıcaktan mağaraları kazıp içine girdiler. Sıcak daha da ziyadeleşti. Yine kazdılar, daha ileri girdiler. En son belâ kararlaştırılmıştı. Allahu Teâlâ belâlarını vermek diledi. Hava bulutlandı, hafiften az, az yağmur yağmaya başladı. Birden hava serinledi. Bunlar sevindiler. O bulutun altına toplandılar. İyice toplanıp hiç kimse kalmayınca, Allahu Teâlâ rüzgâr verdi. Rüzgâr hepsini kırdı, helâk etti. Ad, Semud kavmi de ortadan kalktı. Eserlerinden en ufak bir dikili taş dahi kalmadı. Büyük kaleler, eserler onlardan sonra yapılmıştır.

            Nemrud dedi ki:

            – Her şeyin bir zeval bulması var, benim de son bulabilmemin bir zamanı var dedi. Remilcilere, diğer bir değimle falcılara, Remil attırdı. O zamanda falcılık, remilcilik, kâhinlik çok ileri idi. İlerde geleceği istidracen bilirlerdi. Nemrud kendisinin helakine sebep olacak çocuğun dünyaya gelmesinin yakın olduğunu öğrendi.

            Nemrut ve Firavun doğan erkek çocuklarını öldürdüler. Kızları bıraktılar. Peygamberimiz (sav)'in Peygamberliğinden evvel Kureyşlilerde kız çocuklarını öldürür, erkek çocuklarını bırakırlardı. Bunlar da çifttir. Bunun biri Nemrut ve Firavun, diğer birisi de Kureyşliler. Şimdi çocuk yapmama için önlem alma, bunun her ikisinin de yaptığını yapıyorlar. Hem kızı, hem oğlanı öldürüyor. Katliam yapmayla, çocuk yapmama bunlar da çifttir. Çocuk büyüyünce hangi çocuğun en akıllı, en zeki; hangi çocuğun beyinsiz olacağı doğunca belli olmaz. Önlem alıyorum diye yapmadığı çocuk belki dünyanın en akıllısıdır. Diğerlerini öldürüp, yaptığı çocuğu da en beyinsiz veya sakat olabilir.

            Yeni doğmuş bir çocuk ölürse bunun için o kadar ağlıyor, sızlıyor, zor geliyor da zâyi ettiği çocuklar da aynı değil mi?

Giresun'da Bilal Babam'a bir adam; "Bizim çocuğumuz olsun" diye dua ettiriyor. Bilal Babam:

            – Mana âleminde, iki tane düşük çocuk geldi. Aynı yetişkin insan gibi konuşup, sert çıkışlar yaptılar. Bana dediler ki: "Sen, ona çocuğu olsun diye niye dua ettin? O, bizi zâyi etti. Biz de Allahu Teâlâ'ya zürriyeti olmasın diye dua ediyoruz." dediler. O dua ettirenlere dönerek: "Sizin zürriyetiniz olmayacak" dedim. Ve daha sonra bunu başkalarına açıkladım, buyurdu.

            Baba ve anne, üzerindeki evlat hakkını yaparsa, o evlat anne ve babaya şefaat eder, kurtarır konusunu kitabımızda genişçe izah ettik. Çocuk yapmamak için önlem almak, bir nevi şirk olmuyor mu? Şirk, Allahu Teâlâ'nın işine karışmak değil mi? Allahu Teâlâ: "Rızkını ben vereceğim, korkmayın" buyurunca, O'na inanamıyor mu? Peygamberimiz (sav) zamanında; şimdikinden daha çok kıtlık, darlık ve sıkıntı vardı. O zamanda çocuk yapmamayı, Peygamberimiz (sav) iyi saymamış. Allahu Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de va'dediyor. Biz Elhamdülillah müslümanız. Allahu Teâlâ va'dinde durur. Kendi nereye gitse rızkı beraber gider. Allah (cc)'a öyle güvenmemiz lazım.

            Doğan erkek çocuklarını öldürtmeğe başladı. İbrahim (as)'ın babası Hazar (Âzer), kaçak doğan çocukları öldürmek için görevlendirilmişti. Bunun için İbrahim (as)'ın annesi kendini çok gizliyordu. Kaçak doğan bir erkek çocuğu şikâyet edene, çok ödül veriliyordu. İbrahim (as)'ın annesi şehrin dışında doğum yapmak için münasip bir yer arıyordu. Nihayet doğum günü yaklaştı. Urfa' daki mağarada, İbrahim (as)'ın annesi, İbrahim'i çok gizli olarak dünyaya getirdi.  O mağara, o zamanda, o kadar gizli imiş ki, geyikler gelir o mağarada yatarlarmış. Böylelikle annesi emin bir yer olarak İbrahim (as)'ı o mağarada dünyaya getirdi. İbrahim (as), o mağarada hergün bir yaş büyüdü, gelişti. İbrahim (as), Allah(cc)'nün kendisine vermiş olduğu akılla Ay'a, Güneş'e, Yıldızlara ve kendi kendine bakarak "muhakkak beni bir yaratan var" diyerek aklını zekâsını kullanıp önce "beni yaratan Yıldızdır" dedi.

 

            (Sûre-i En'am, âyet: 76, 77, 78, 79)

            Meâl'leri: Gece karanlığını üstüne örtünce bir yıldız gördü. (Rabb'ım budur) dedi. Yıldız batınca da batanları sevmem dedi.

            Ay'ı doğarken görünce: Rabb'ım budur dedi. O da batınca, Rabb'ım bana doğru yolu göstermezse elbette (doğru yoldan) sapan topluluklardan olurum dedi.

            Güneş doğarken görünce: Rabb'ım budur, zira bu daha büyük dedi. O da batınca, dedi ki: Ey kavmim ben sizin (Allah'a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.

            Çünkü ben yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah (cc)'a çevirdim ve ben O'na ortak koşanlardan değilim.

            Sonra Ay doğdu. Bu defa daha parlak gördü. "Bu benim Rabb' ım" dedi. Ay batınca Güneş doğdu. "Bu benim Rabb'ım" dedi. Güneşte zeval bulup batınca, "bunların hiç birisi benim Rabb'ım değil. Beni yaratan bunları da yaratmıştır". dedi ve kendi kendine kendisini yaratanı buldu.

 

            (Hadis-i Şerif, REH No: 1504)

            – İbrahim (as) Rabbine sordu:

            Sana hamd edenin mükafatı nedir?" Rabbi Teâlâ:

            – Hamd şükrün anahtarıdır; Rabbi'l-Aleminin arşına ise ancak şükürle çıkılır" buyurdu. Hz. İbrahim tekrar:

            – Peki ya seni tesbih edenin ecri nedir? dedi. Allah (cc) da:

            – Tesbihin yorumunu, Rabbil Alemin olan Allah'tan gayrisi bilemez buyurdu.

 

*  *  *

 

            İbrahim (as) mancılıkla ateşe atılacaktı. İblis, bir ihtiyar şeklinde geldi. İbrahim (as)'ı mancılığın içine koydular. Atmak için ne kadar uğraştılarsa atamadılar. Çünkü Cebrail (as), mancılığın İbrahim (as)'dan tarafına çöküyordu. Onun ağırlığı ise sadece kanatları bu dünyadan üç yüz altmış defa daha büyük ve o kadar ağırlıktaydı. Onun için atamıyorlardı. İblis, orada seyredenlerle beraber o da seyrediyordu. İblis, Cebrail (as)'i gördüğü için onlara yardımcı olacaktı. İbrahim (as)'ın ateşe atılması için kesinlikle Cebrail (as)'ın oradan gitmesi lazımdı. İblis, çok bilgin ve tecrübeli olduğunu söyleyerek:

            – Bunu atabilmenin bir tek çaresi var, dedi. Nemrud da şaşkın vaziyette idi. Çünkü ne kadar ağırlık yığılsa atamıyorlardı. En son İblis'in dediğini yapmak mecburiyetinde kaldılar. İblis'in dediği ise en son çareydi. Hiç kimsenin yapamayacağı birşeydi. İblis:

            – Siz bunu imkansız burdan atamazsınız, yalnız bu mancılık direğinin dibinde, açıkta bir kızla bir oğlanın zina etmesi lazım. O zaman atarsınız. Çünkü zina edilen yerde melâikenin duramayacağını, iblis çok iyi biliyordu. Bunu hiç kimse yapamadı. Nemrud bunu yapacaklara çok büyük ödül vereceğini söyledi. İki kişi çıktı. Erkeğin ismi Can, kızın ise Gan idi. Bunlar:

            – Biz bu bahşişi almak için yaparız, dediler. İkisi bacı kardeşti. Onlar alenen zina yapınca Cebrail (as) duramadı, kaçtı. İbrahim (as)'ı ondan sonra attılar. (Şimdi "Cingan" dedikleri ondan kalmıştır. Zürriyetlerinin nasıl olduklarını onlarla yaşayan ve ilgilenenler bilirler. En fazla hırsız, en merhametsiz, para için her şeyi yapabilenler yine onlardır.) İbrahim (as) havada gidiyor.

            İbrahim (as)'ı mancınıkla ateşe atarken, Cebrâil (as) havada iken geldi:

            – Ya İbrahim, seni kurtarayım mı? İbrahim (as):

            – Rabb'ım bilir, kurtar derse kurtar. Cebrâil (as):

            – Ya Rabb'i kurtarayım mı? Allah (cc):

            – İbrahim'e sor "kurtar derse kurtar". Cebrâil (as):

            – Allah (cc): "İbrahim kurtar derse kurtar." diyor sen ne diyorsun? İbrahim (as):

            – Rabb'ım bilir, dedi. Bir rivâyete göre üç sefer, bir rivâyete göre yedi sefer Cebrâil (as), kurtarmak için israr etti. İbrahim (as):

            – Rabb'im bilir, dedi.

 

            İbrahim'im Cebra ile

            Hiç ihtiyacım kalmadı.

            Muhammed dosta giderim

            Ben tercümanı neylerim.

 

                        Aşık Yunus maşukuna

                        Vuslat edince mest olur

                        Ben şişeyi taşa çaldım

                        Arı namusu neylerim.

                                               Yunus EMRE

 

            (Hadis-i Şerif, REH No: 4180)

            Manâ'sı: İbrahim ateşe atıldığı vakit, akreb (iyice tutuşması için) üflerdi.

 

            İbrahim (as)'ı yakmak için hayvanlar odun taşımaya asi geldiler. Katır odun çekmeye razı olduğu için, katırda üreme yasaklandı. Dünya yüzünde katırın yavrusu yoktur. Ancak merkeple atın çiftleşmesinden meydana gelir. Ondan evvel katırda üreme vardı. Kurbağa ağzında su getirip ateşi söndürmek için püskürdü. Kurbağaya:

            – Niçin su taşıyorsun? Senin su taşımanla bu ateş söner mi? deyince kurbağa:

            – Ben de biliyorum, benim su taşımamla bu ateş sönmez. Ama sevgimi, dostluğumu belli etmek istiyorum, dedi. Akrep ve kertenkele ateşi yakmak için üflediler.

            – Niçin üflüyorsunuz? Zaten ateş yanıyor. Üflemenizin ne faydası olacak? dediler. Onlar:

            – Düşmanlığımızı belli ediyoruz, dediler.

 

            Hadis-i Şerif:

            Manâsı: Namazda olsanızda iki karayı öldürün. Biri yılan, biri akrep.

 

            Onun için "kertenkele, yılan ve akrebi öldürene bin sevap vardır" derler.

 

            (Hâdis-i Şerif, REH No: 1496)

            Manâ'sı: Yılan, akrep gibi yer haşeresi cin'dendir. Her kim onlardan bir şeyi evinde görürse, üç kere (Allah'tan kork, haydi git) diyerek onu kovsun! Eğer avdet ederse artık onu öldürsün, çünkü o şeytandır.

 

 

            (Hâdis-i Şerif, REH No: 2433)

            Manâ'sı: Yılanı, akrebi ve fareyi (öldürür), kargayı atar, öldürmez. Kuduz köpeği öldürür, yırtıcı hayvanları da (öldürmez, yanından uzaklaştırır).

 

            (Hadis-i Şerif, REH No: 2436)

            Manâ'sı: Yılan (tabiatı itibarı ile) fasıktır, akrep fasıktır, fare fasıktır, karga fasıktır.

 

            (Hâdis-i Şerif, REH No: 5116)

            Manâ'sı: Kim yılanların saldırısından korkup onlara ilişmezse, bizden değildir o. Çünkü biz onlara harp ilân ettiğimiz günden beri katiyyen kendileri ile barış anlaşması yapmadık.

 

            (Hâdîs-i Şerîf: REH No: 4)

            Manâ'sı: İbrahim (as) ateşe atıldığı zaman, en son sözü şu olmuştur: (Hasbiyallahu ve ni'mel vekiyl) Bana Allah yeter, o ne güzel vekildir.

 

            (Sûre-i Enbiya, âyet: 69)

            Meâl'i: Ey ateş! İbrahim'in üzerine soğuk ol, ve selamet ol.

 

            Eğer soğuk ol dese de selamet ol demese idi, İbrahim (as) donarak ölürdü.

            İbrahim (as)'ı mancınıkla ateşe attıklarında bir tek Sara'nın iman etmesi, yüzbinlerce erkek ve kadının hiç birisinin iman etmemesi, Nemrud'un veya Başbakanın kızı olan Sara'nın o muazzam şöhret, servet ve saltanatın hepsini terk edip bir daha gelmemek üzere Arabistan çölüne, İbrâlim (as) ile gitmiştir.

 

            (Hâdîs-i Şerîf: REH No: 1641)

            Manâ'sı: Bir kötü kadın Allah yanında, bin kötü erkekten daha kötüdür. Saliha, iyi bir kadın Allah yanında onun ameli yetmiş tane Sıddıkın ameline bedeldir.

 

            (Sûre-i Bakara, âyet: 260)

            Meâl'i: Bir zamanlar İbrahim'de Rabb'im (Ey Rabb'im ölüyü nasıl dirittiğini bana göster) dedi. Rabb'i ona:

            – Yoksa inanamıyor musun? deyince:

            – Hayır inandım. Lakin kalbimin mutmain olması için görmek istedim, dedi. Bunun üzerine:

            – Öyleyse kuşlardan dört tanesini yakala, onları yanına al, sonra (kesip parçala) her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra onları kendine çağır, koşarak sana gelirler. Bil ki Allah azizdir, hakimdir.

 

            İbrahim (as) yolda giderken ölmüş hayvanlar ve kuşlarca parçalanmış, bir hayvan cesedi gördü. Onu bu halde görünce düşünceye daldı:

            – Biliyorum bütün canlıları dirilteceksin. Ama bu işi nasıl yapacağını bana göster diye, Allah (cc)'e yalvardı. Allah (cc)'nün emri uyarınca, dört kuş rivâyete göre: tavus, güvercin, karga ve horoz aldı, bunları inceledikten sonra, bunları kesti, her parçasını bir dağın başına koydu. Sonra bunları kendisine çağırdı. Dağılan parçalar bir araya toplanıp, Allah (cc)'nün kudretiyle can bulan bu hayvanlar koşarak, Hz. İbrahim (as)'e geldiler.  (İbrahim (as) bunları gözü ile görünce kalbi mutmain oldu. Demek ki kalbin mutmain olması için gözü ile görmesi gerekiyor.

 

            (Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 9, Hadis No: 1385)

            Ebu Hüreyre (ra)'den:

            (Ölen bir zihayatın diriltilmesinden şüphelenmeğe) biz İbrahim'den daha haklıyız.İbrahim Cenab-ı Hakk'a:

            – "Ya Rabb, ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster" diye niyaz ettiği zaman İbrahim'e Rabbı:

            – Yoksa bu işe inanmıyor musun?" demişti. İbrahim:

            – Hayır, inanıyorum ya Rabbi; şu kadar ki, nasıl diriltildiğine gönlüm iyice kansın, yatışsın istiyorum, demiştir.

            Allah, Lut Peygambere de rahmet etsin. O da (Allah'a iltica edip dururken) kavmine: "Benim size karşı bir kuvvetim olsaydı, yahut çok sarp bir kaleye sığınabilseydim (müsafirlerimi şerrinizden sıyanet ederdim) demiştir." (Sonra) Resulullah:

            – Eğer ben zindanda Yusuf'un kaldığı gibi uzun zaman mahpus kalsaydım (onu) mahbustan çağırmaya gelen kişinin o da'vetine hemen icabet ederdim (de: Haydi efendine git de tahkikat yapsın) demezdim." buyurmuştur (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadis No : 4026 ve Müslim’de rivayet etmiştir).

 

            (Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 9, Hadis No: 1374)

            İbn-i Abbas (ra)'dan:

            – Siz (kabirden kalktığınızda) ayağınız çıplak, vücudunuz uryan (anadan doğma) erlik yeriniz sünnetsiz olarak haşrolunacaksınız" buyurmuş. Sonra Resulullah:

            – Kıyamet koptuğu gün, biz, gök (tabakaların)'ı, kitaplar içinde defter (yaprakları) dürer gibi düreceğiz. (İnsanları da) ilk yaratmağa başladığımız gibi va'dettiğimiz vechile iade edeceğiz. Şüphesiz ki biz (va'dimizi) yaparız." (Mealindeki ayeti okudu.) ve (şöyle dedi:) Kıyamet günü (Peygamberlerden) ilk elbise giydirilen kişi (en büyük babam) İbrahim'dir. Yine kıyamet günü ashabımdan bazı kimseler (yakalanıp) sol tarafa (cehennem tarafına) götürülürler. Hemen ben: Onlar benim ashabımdır, (bırakın) diye sesleneceğim de bana: Ya Muhammed; emin ol ki, sen bunlardan ayrıldığından beri onlar ökçelerine basarak geri dönmüş mürtedlerdir diye cevap verilecektir. Ben de Allah'ın salih kulu ve Peygamberi (İsa İbn-i Meryem)'in dediği gibi (şöyle) diyeceğim:

            – Ya Rabb; bunların içlerinde bulunduğum müddetçe üzerlerine şahit ve nigahban oldum. Beni sen vefat ettirince, onlar üzerine yalnız sen murakıp oldun. Esasen sen Rabb'ım, her şeye şahitsin.

            Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar Sen'in kullarındır, eğer mağfiret edersen yine şüphesiz Sen Aziz'sin (ne dilersen yaparsın sana güç değildir) Hakim'sin (âdilâne yaparsın.)

 

            (Sahih-i Buhari Tecridi Sarih 6 Cild, Hadis No: 1017)

            Manâ'sı: İbrahim (as) eşi Sara ile bir şehire gelmişti. Oranın Meliki, İbrahim (as)'a:

            – Yanındaki kadın neyindir? İbrahim (as):

            – Hemşirem (kız kardeşim)dir. Melik, Sara validemize göz koydu ve İbrahim (as)'ı zindana attırdı. Sara Validemiz abdest alıp namaza durdu. Sonra şöyle dua etti:

            – Allah'ım ben sana ve senin Peygamberine iman ettimse ben kadınlık şerefimi zevcim müstesna olmak üzere herkese karşı korudumsa şu kafiri üzerime musallat etme, dedi. Üç defa tecavüze yeltendi. Allah tarafından eli ayağı tutuldu. Sonunda:

            – Siz bana insan değil bir Şeytan göndermişsiniz. Bu kadını İbrahim'e verin. Haceri'de Sara'ya cariye olarak veriniz, dedi.

 

            İbrahim (as), hem müslüman olduğunu hem de Sara'nın kendi ailesi olduğunu saklıyordu. Müslümanım dese de öldürttürecek, Sara benim ailem dese de öldürttürecekti. Onun için "Benim bacımdır, kardeşimdir (hemşiremdir) dedi. Müslüman kardeşimdir veya ailemdir demesine imkân var mı? Adem (as)'dan kardeş olduğunu bir de din kardeşi olduğunu kalbinden hatırladı. Lisanı ile de kardeşim, dedi.

            Daha sonra İbrahim (as) Hacer Validemizi de nikahlamış ve bundan İsmail (as) dünyaya gelmiştir.

            İbrahim (as), zevcesi Sara'nın hissi rekabeti (kıskanması) neticesinde Hz. Hacer ile henüz meme emmekte olan oğlu İsmail'i Filistin'den alıp Mekke'nin bulunduğu mübarek mahalle geldi. Bu ana ile oğulu Beyti Şerifin bulunduğu mahalde Zemzem'in üstünde büyük bir ağacın yanına bıraktı. O günlerde henüz Mekke şehri kurulmamıştı. Ne bir insan, ne de içecek su yoktu. İbrahim (as), bu ana ile oğula bir dağarcık hurma ile bir kırba su bırakmıştı. Hacer Validemiz İbrahim (as)'a:

            – Kendilerini böyle bırakıp gitmesinin bir emri ilahi mi? olduğunu sordu. İbrahim (as) da:

            – Evet, deyip emri ilahi ile kendilerini bırakıp gittiğini söyledi. Hacer Validemiz:

            – Öyleyse Allahu Teâlâ bizi zayi etmez, diye tevekkül etti.

            İbrahim (as), Hacer Validemiz ile oğlunu bıraktığı zamanda şöyle bir duada da bulundu:

 

            (Sûre-i Bakara, âyet: 126)

            Meâl'i: İbrahim demişti ki; "Ey Rabb'ım bu şehri emin bir şehir yap, halkından Allah'a ve ahiret gününe inananları çeşitli meyvelerle besle." İla ahir.

 

            "Rabb'ım, zürriyetimden bir kısmını senin beyti şerifinin yanında ekin bitmez bir vadi içinde iskan ettim. Rabb'imiz, beytinde namaz kılmak için insanlardan bir takım kimselerin gönüllerini bunlara doğru meylettir. Bu ziyaretçilerin armağanlarından zürriyetimi rızıklandır" (Sahih-i Buhari Tecridi Sarih, Cild 6, sayfa 14’e bakınız.), dedi.

            Hacer Validemiz, Zemzem suyunu bulduğunda su kaynayıp taşıyor. Taşmasın diye etrafına kum yığıyor. Kum yığdıkça su taşıyor. O zaman (İbrani lisanı ile "Zem", "dur" demektir), suya 'zem zem' yani 'dur, dur' dedi. Su aynı söze itaat edip o zamandan bu zamana kadar aynı şekilde durmaktadır. Milyonlarca hacı içer azalmaz, hiç çekilmediği zaman da taşmaz.

 

*  *  *

 

            İbrahim (as) bir memlekete geldi. Kendisine çok hürmet ettiler. Yemek getirdiler, yemekte hiç tuz yoktu. İbrahim (as):

            – Buna niçin tuz atmadınız? deyince, ev sahibi:

            – Bizim bu memlekette tuz yoktur. Çok uzaktan gelir. En kıymetli şey de bizim için tuzdur. Onun için senenin çok günlerinde tuzsuz yeriz. Şimdi de tuz bitti. Eğer komşularda olsa yine atardık. Ama tuz bulmak imkansız, dedi. İbrahim (as), ellerini havaya kaldırıp şu duayı yaptı:

            – Ya Rabb'i, senin yardımınla, senin kullarını kıyamete kadar davet etmek istiyorum, dedi. Önüne bir önlük bağladı, içine toprak doldurdu ve toprağa okudu, üfürdü. Çiftçilerin tarlaya tohum atma misali hem gezerek, hem dua ederek, hem de yalvararak dağın her tarafına o toprağı saçtı. İkinci gün geldiler ki dağ olduğu gibi tuz olmuş. Şimdi Arabistan'ın bir çok yerlerinin tuzunu oradan temin ederler. Kıyamete kadar da Allah (cc)'nun kullarını, Allah (cc)' nin yardımıyla davet etmiş oldu. İşte Peygamberlerde, Evliyâlarda bu dünyada ve mahşerde ne yaptılarsa ve ne yapacaklarsa Allah(cc)'ın yardımıyla olur.

 

 

 

 

         LİSANLAR NEDEN AYRILDI?...

 

 

            Avrupa'da çalışan Türk işçilerinden bir tanesine bir papaz:

            – Lisanlar neden ayrıldı? diye sorar. Bilemiyorlar. Türkiye'de de bazı yerlere soruyor cevabını bulamıyorlar. Benim yanıma geldi. Ben, Bilâl Babam'dan duyduğum şekilde söyledim:

            Nemrud, Allah'lık, Tanrılık iddia ediyordu. Bunun için "Yer tanrısı benim, yeryüzünü ben idare ediyorum. Bir de gök tanrısı var. Göklere de ben hükmedebilmem için, Gök tanrısını, göğe çıkıp öldürmem lazım." dedi. Yüzlerce dönüm arazi üzerine minare temeli gibi bir temel attırdı. Yapı yapıp yukarı doğru yükselmeye başladılar. O kadar yükseldi ki kulenin yüksekliği en yüksek bulutlardan daha fazla yükseldi. Kulenin dibinin dolanımı (çevresi) belki beş bin, on bin metre gelir. Yukarı doğru çıktıkça daralıyor. Böyle tam yükselince Cenab-ı Haktaâlâ Hazretleri şiddetli bir deprem verdi. Hem depremin korkusundan, hem kulenin kilometrelerce yere devrilip, onun çıkardığı sesten o şehir ve yakınındaki bulunan kazaların, köylerin, halkının, herkesin korkudan dili tutuldu. (Bir insan çok fazla korkarsa dili tutulur.) Ondan sonra doğan çocuklar, anne ve babaları konuşma bilmiyorlar. Herkes ahraz (konuşamaz) olmuş. O muhitte yaşayan çocuklar her mahalle, köy, kaza, kasabadaki çocuklar anne ve babalarının az az hal, işaret, konuşma gibi hareketlerinden ayrı ayrı lisanları konuşan insanlar meydana geldi.

            Dünya yüzünde ilk insan Adem (as)'dır ve onun lisanı Arapça idi. Onun evlatları dağıldı ve hepsi Nemrud zamanına kadar Arap lisanı konuştular. Bahsettiğimiz olaylar, Nemrud zamanında insanların dilinin tutulmasına sebep oldu. Herkes anadan, babadan duyma değil, kendi bilgileri ile ayrı ayrı lisanları konuştular. Nemrud zamanı çok eski olduğundan bu ayrı lisan konuşan insanlar zamanla dünyanın her yerine dağılıp kendi dillerini onlarla konuşmaya başladılar. Onların lisanını da kendileri konuştu. Böylece karma olan lisanlar günümüze kadar geldi. Her millet, ayrı bir lisan konuşmaya başladı. Günümüzde bir çok isimler, bir çok lisanlarla konuşulduğunda çok az bir harf, hareke değişikliği ile aynı lisanla söyleniyor. Bundan da anlaşılıyor ki, bahsettiğimiz konuşmalar, anlaşmalar lisan değişiklikleri gerçektir.

            Bu mevzu Nemrud'un gençliğinde, İbrahim (as) doğmazdan belki seksen yüz sene evvel ayrı konuşmalar ve bu hâdise oldu. Eski Arap lisanı konuşanları da azınlıkta kalıp, onlarda konuşmaya başladılar. En fazla konuşulan lisan, şimdi dünyanın pek az bir yerinde konuşulan, Arap lisanına, diğer lisanlara göre kısmen benzeyen İbrani ve Süryani lisanıdır. İşte lisanların ayrılması böyle olmuştur.

            Ben sorunun cevabını verdim ve dedim ki: Benim soracağım soruyu da Papaza sor. Sorum şu:

            Musa (as)'nın kendisine kitap indi. Allah (cc)'tan gelme kitaptı. Allah (cc)'ın emri idi. Musa (as)'ın dini, şeriatı hükmü ile amel eden kalmayınca, değiştirilince Cenab-ı Haktaâlâ Hz. leri yeni peygamber, yeni kitap gönderdi. Din yenilendi, evvelki din ile amel edenler, o dini bozdukları için, insan sözü, kul sözü kitaba karışıp bozulduğundan İsa (as) geldi. Eğer bozulmasaydı İsa (as) gelmezdi. İsa (as)'dan sonra Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (sav) efendimizin gelmesinin sebebi ve İslâm dininin emrolunması, İsa (as)'ın dinine de insan sözü karışıp, aslını bozduklarından oldu. Musa (as)'ın dini bozulunca İsa (as) düzeltiyor. İsevi dini meydana çıkıyor. Peygamberimizin gelmesi İslâm dinini yayması da; İsa dinini halk bozunca, kul sözü karışınca bozuluyor. İslâm dini meydana çıkıyor. İslâm dini de, kitabı Kur'an-ı Azimüşşanda hafızların ezberinde hiç bozulmadı. Bozuk din ile amel olunursa, daha evvelki dinlerle amel edin. Yani Musa (as)'ın dini ile amel edin. Onlara bozuldu diyorsunuz. Bozulmayan din arıyorsanız; İslâm dini, Muhammed dinidir. Bir devletten alınan İncil, Tevrat, Zebur ile diğer devletlerden alınanlar birbirlerini tutmuyor. Belli ki, yanlış. Halbuki dünyanın her neresinden Kur'an-ı Kerim alsan hepsi birbirini tutar. Dünya yüzünde her devletten, her milletten hafız getirsen, hepsinin okuduğu Kur'an-ı Kerim birbirini tutar, birbirinden milim ayrılmaz. Hal böyle olunca en sağlam din Muhammed dini değil mi?

            Ayrıca Avrupa, Hıristiyan ve Yahudileri kendi dinlerini ihmal eder ve ayrılırsa onlar dünyaca ilerliyorlar. Yanlış dini ihmal edip yapmamaları, terketmeleri kendilerine yarıyor. Bir müslüman devleti, İslâm dinini terkederse geriliyor. Demek ki İslâm dini, Muhammed dini sağlammış, terkeden ilerlemezmiş. Onların dinlerini terketmesi onlara yarıyor. İslâm dininin terkedilmesi müslümanlara, terkedenlere yaramıyor.

 

*  *  *

 Firavun'un sözde gök tanrısını vurmaya çalışması

            Nemrud, Gök Tanrısını öldürmeğe muvaffak olamadığına çok canı sıkılıp kartal besletti. Kendi oturup idare edecek şekilde ustalara bir alet yaptırdı. Kartalları aç bırakıp, bunları ayaklarından bu alete bağlattı. Aletin ucuna, yukarı kısmına et bağlattı. O eti, ip ile kendisi istediği tarafa çevirebiliyordu. Etleri yukarı doğru bağlattı, iplerle onu aşağı, yana, sağa, sola çekip gezdirebiliyordu. Aç kalan kartallar o eti yiyebilmek için uçtular. Kartallar uçtukça ette yükseliyor, böylelikle Nemrud havaya doğru uçmaya başladı. Çok yükseldi. Allah (cc) Hz.leri, Cebrâil (as)'e emretti. Cebrâil (as), Nemrud'un gözüne bir şey gösterecek ki, kalbi kanaat getirmesi lazım. Cebrâil (as) denizden büyük bir balık tutup aynı anda havadan Nemrud'un gözüne gösterdi. Nemrud:

            – Gök Tanrısını buldum diye yanındaki okunu yayını çekip sıktı. Havadaki balığı vurdu. Üzerine balığın kanı sıçradı.

            – Artık Gök Tanrısı bu yara ile ölür deyip kartalların etini elindeki ip ile yerden tarafa çevirdi. (Balığın canı acımıştı. Allah'a yalvardı):

            – Niçin beni, bu kafirin okuna hedef ettin? Ben bu kadar asi imişim ki bu benim başıma geldi. Allah (cc) Hz.leri buyurdu:

            – Yeryüzündeki her eti yenen hayvan kesilmezse mundar olacak, haram olacak. Sen kesilmeden kendi kendine ölsen de (sudan çıkıp ölsen de, kesilmesen de) helalsın. Sana mundarlık, haramlık yoktur.

 

            (Hâdîs-i Şerîf, REH No: 4129)

            Manâ'sı: Denizde her balık Adem oğlu için boğazlanmıştır.

 

            Mutmain iki çeşittir. Biri zahiri, birisi batınıdır. Tarikatta çalışan gözü ile görür, kalbi mutmain olur. İbrahim (as), kuşların dirildiğini gözü ile gördü, mutmain oldu. Bu ve dervişlerinki rahmanidir. Bunlar Allahu Teâlâ'ya sevilir, yükselir ve konuşurlar.

            Nemrut'ta balığı okla vurdu. Kanı sıçradı. Kalbi mutmain oldu. Nemrud'unki istidraçtır. Allahu Teâlâ gadâbından verir. İnadı, küfrü artar. İkisi de çifttir.

            (Peygamberimiz (sav) siyah hurmayı mucize olarak, Allahu Teâlâ hiç yoktan verdi. Bunu herkes yiyor. En birinci ve vitamini en bol gıdadır. Nemrud'un pisliğinden, sigara icat oldu. Sigarada da her türlü maraz (ömüre zarar, nefes darlığı mekruh, kerih, haram) vardır. Bunun ikisi de çifttir. Peygamberimiz (sav)'ınki rahmanisi, Allah'ın lütfundandır. Nemrud'un ki şeytani istidraçtır. Allahu Teâlâ'nın gadâbındandır. Her ikisi de kıyamete kadar devam eder.)

            Nemrud aşağı doğru etin yönünü çevirmiş, kartallar eti yiyebilmek için yere doğru uçuyorlar. Nemrud ine ine umuma ait çok büyük bir tuvalet kuyusunun içine düşmüş, pisliğin içine tamamen gömülmüştü. Bir çok zorluklarla pislikten çıktı. Bir dereye gitti, çamaşırlarını yıkadı kendisi de yıkandı, her tarafını temizledi. Bıyığının ucunda pislik kalmıştı. Allah (cc) unutturmuş, orayı yıkamak aklına gelmemişti. Yolda giderken İblîs önüne çıktı. Nemrud'a sordu:

            – Nereden geliyorsun? dedi. Çünkü İblîs, Nemrud'un başına gelen her hali geriden izliyordu. Nemrud cevap verdi:

            – Ben yeryüzünün tanrısıyım, Gök Tanrısı var, oraya hükmedemiyorum. Oraya hükmedebilmek için Gök Tanrısını öldürmek lazımdı. Kartallarla göğe çıktım, Gök Tanrısını öldürdüm. Bundan böyle göğe de hükmedeceğim, oradan geliyorum, dedi. İblîs Nemrud'un yüzüne bakıp gülüyordu:

            – Gök Tanrısını öldürdüğün bıyığındaki pislikten belli, diye alay etti. Nemrud elini bıyığına attı, pislik eline bulaşınca tekrar dereye gitti temizlendi geldi. Yani Şeytan insanı hem azdırır, Allah (cc)'a asi eder, hem de tam arkadaş olunca da onun yaptıkları ile alay eder. Bir zamanlar Firavun ile de aynı alayı yapmıştı.

 

*  *  *

 Firavun ile iblisin karşılaşması

            Firavun hamamda yıkanırken, hamamın kapısını İblîs vurdu. Firavun:

            – Kim o kapıyı vuran, diye kızdı. İblîs:

            – Hem tanrı oluyorsun, hem de kapıyı vuranı bilmiyorsun. Bu nasıl tanrılık? der. Firavun İblîs'i sesinden tanımıştır, kapıyı açıp içeri alır. Firavun sorar:

            – Sana bir soru soracağım doğru cevap ver. Doğru konuşacağına İblîs söz verir. Firavun:

            – Ben yok yere tanrılık dava ediyorum, ben Allah olmadığımı biliyorum. Millete mahçup düşmemek için kendimi Allah'mış gibi gösteriyorum. Sende benden daha iyisini bildiğin halde Allah (cc)' ne âsi geliyorsun. İkimizden daha kötü kul var mı?

            İblîs:

            – İkimizden kötü olan hasetlik edendir. Sen ve ben ikimiz aynı yolun yolcusuyuz, aynı görüşteyiz, birbirimizi hasetlemiyoruz. Senin âlim, hoca, derviş, sofu görünen adamların içinde bir çok kimseler var ki kendi gibi olan aynı görüşteki ve aynı yolun yolcusu olanlar birbirlerini hasetler. İşte bunlar bizden Allah yanında daha kötüdür, demiştir.

            Bilal Babam:

            – İbrahim (as)'ın koyunlarına Allahu Teâlâ çok bereket verdi. Bir koyun on sene içerisinde veya on iki sene içerisinde on milyon oldu, buyurdu. Biz:

            – Bir koyun, on iki senenin içinde, on milyon nasıl olur? dedik. Bilal Babam:

            – Öyleyse sizinle hesap yapalım, buyurdu. Şimdi Bilal Babamın yaptığı hesabı bende yapacağım. Çünkü Bilal Babama:

            – Allahu Teâlâ her ne kadar bereket verse de, bir koyunun on sene içerisinde on milyon olmasına imkân yok, dedim. Bilal Babam beni iknâ etti. Bende aksini düşünenleri ikâz ve iknâ etmeye çalışacağım.

            Arabistan'da, bir koyun her sene iki sefer yavru yapar. Şimdi bile, ekseriyatla tek değil, daima çift, çift doğurur. Her altı aylık olan kuzu o da seneye kadar bir çift yavru doğurur. Şimdi bütün sürü sahipleri çok iyi bilirler ki, (bizzat biz de çok davar, koyun besledik.) Türkiye'de bile altı aylık olan kuzu veya keçi bir çok seneler, sene iyi gelirse altı aylıkların içinde bazıları, doğumuyla altı aylık olması arasında yavru yapar. Aksini iddia edenler yanlıştır. Yani sene iyi gelirse, yüz koyun içinde en az beş-on koyun altı aylık iken koça gelir, senesine yavru yapar. Çünkü birçok kimseler bunun aksini iddia etmeye çalışacaklardır.

            İbrahim (as)'ın koyunları Allahu Teâlâ'nın büyük bir bereketi olarak kesinlikle altı aylık iken hamile olur. Senesine doğum yapar. Hem de çift doğurur. Şimdi bu hesaptan hesaplayacağım. 

            Onuncu senenin sonunda on birinci senenin başında hepsi ana olarak; yetmiş milyon beş yüz kırk üç bin sekiz yüz yetmiş ikidir. Bu sayının içinden erkek olan, erkek doğan yavru yapmayan (kısır olan)ları, bazılarını kestiğimizi, fakirlere dağıttığımızı, zekât verdiğimizi, ölenler gibi; otuz milyonunu fire (zayi) olarak çıkarırsak; en az bir onun kadar da, İbrahim (as) fakirlere tasadduk etmiş, dağıtmış vermiştir. Bundan İbrahim (as)'ın ne kadar gözünün bol, cömert olduğu meydana çıkmıştır. On milyondan yukarısını arttıkça kesinlikle dağıtmıştır. Bu hesabı nasıl yaptı diyenlere karşı, yukarıdaki hesabı çıkarttık.

            Dualarda: "(Berekatı İbrahim Halilûllah) Allah, İbrahim Halilûllah bereketi versin" dediği budur.

 

 

 

 

ÖNCEKİ KONU                               KONULAR                            SONRAKİ KONU