HZ. İBRAHİM
(as)
İbrahim (as) zamanından evvel, Nuh
(as)'dan sonra Ad, Semud kavmi geldi.
Bunlar çok iri, çok kuvvetli adamlardı. Adem(as) zamanında boyları çok
uzun; eğilip doğrulması zor, iş yapmaları zordu. Onun için yapı sanatı
gelişmemişti. Ad, Semud devrinden sonra da insanların boyu küçüldükçe, yapı
sanatı da haliyle zorlaşıyor. Onlar gibi yapamıyorlardı. Onların içinde bulunan
peygamberleri; her ne kadar Allah korkusunu, Allah sevgisini söyledi ise de
bunlara söz dinletemedi.
Şimdi bir insan çok yüksek bina
yaparsa "Şeddad-i Bina" dedikleri ondan kalmıştır. Yani Şeddad
zamanındaki binalar gibi yapmışsın derler. Yapılan binaların yüksekliği, en
yüksek bulutlardan daha yüksek olurdu. Bunlar tam azgınlaşınca, Allahu Teâlâ bunlara bela vereceğini zamanın
peygamberine haber verdi. Bunlar "Allah'la harbedelim" dediler.
Allahu Teâlâ bunlara bela verecek, bunların başlarındaki bulunana
"Şeddad" derlerdi. Bu onların padişahları idi, kendi kendini tanrı ilan etmişti.
Cennette, ahirette ne varsa aynısını yapmaya karar verdi. "Cennetin dış
duvarı, çamuru misk ile yoğrulmuş" dediler. Şeddad milyonlarca dönüm
araziye gül ektirdi. Bu gülün yağını çıkaracak. O zamana göre
imalathane(fabrika) kurdu. Çok büyük miktarda gül yağı elde edip cennetin
temelini bununla attı.
Esas cennetin dışından yaklaşırsan,
duvarlarındaki misk kokusu insanı kendinden geçirir. Bunun yaptığı cennetinde
duvarına yaklaşanlar aynı onun da kokusu insanı mest eder. Cennete girmek için
sırat köprüsü, cehennem var. İri zenci Araplardan binlercesi katran kazanlarını
kaynatıp, zebanilik görevi yapıyorlar. Üstü de köprü; Şeddad'ın sevmediği adamı
üzerinden geçirirken, o köprüden katran kaynayan kazanın içine atıyorlardı.
Sevdiği adamlar doğru sahte sırat köprüsünün üstünden cennete giriyordu.
Cennette her ağacın başında çeşit çeşit kuşlar var. Her birisi bir çeşit
öterler.
Şeddad, cennetin içine diktirdiği
ağaçların başına, alçıdan kuş yaptırdı. Rüzgâr estikçe rüzgârdan tarafa
dönüyordu. Kuşların ağzı açık, hem de düdük taktırmıştı. Kuşlar hakiki gibi her
birisi bir çeşit ötüyordu. Dünya yüzündeki en güzel kızları; huri, en yakışıklı
oğlanları; gılman, oğlunu gılmanların başkanı, kızını da hurilerin başkanı
yapmıştı. Onlar cennetteki gibi zevk, sefa içindelerdi. Cennetin yolları çakıl
taşı yerine altın, gümüş, inci, mücevherat ve kıymetli taşlarla döşeliydi.
Cennetin aynısını yapmıştı. Denizlere on binlerce dalgıç gönderip, denizin
dibinden çıkarttığı kıymetli taşlarla cennetin yollarını döşetmişti. Hasılı
cennette ne varsa, aynısını cennetine koydu. Cennetin yapılıp, bitmesi üç yüz
sene sürdü. Üç yüz sene sonra "cennetimiz hazır" diye Şeddad'ı davet
ettiler. Tanrı diye Şeddad gelecek, cenneti gezecekti. Cennetin kapısından
içeri tam gireceği zaman kapının eşikliğinde iken Azrail (as) geldi. Şeddad'a:
– Ben Azrail'im, senin canını
almaya geldim, dedi. Şeddad, Azrail
(as)'dan cenneti bir sefer gezmek için müsaade istedi. Azrail (as):
– Emir geldi, "cennetin
kapısının girişinde canını al", diye Allah (cc) emretti. Burdan ileri
milim göndermem dedi ve canını aldı. Cennet halkına bu duyuldu. Geldiler,
ölüsünü gördüler. Tanrı olmadığını anladılar. Allahu Teâlâ o cenneti Arşı
Â'lâ'ya çekti.
Cenab-ı Hak Teâlâ Hz. Peygamberimiz
(sav)'e:
– Şam
Cennet'e misaldir. Ey Habibim! Sen, Şam'a girme. Çünkü bu dünyada, Cennet
Allahu Teâlâ, kendinin cennetini ve Şeddad'ın cennetini, cennetlik kullara, aradaki farkı anlamaları için gösterecek.
Allahu Teâlâ bunlara bela verecek.
Şeddad ölmüş, yerine başka birisi geçmişti. Allahu Teâlâ bunlara kavurucu
cehennem sıcaklığı verdi. Sıcaktan mağaraları kazıp içine girdiler. Sıcak daha
da ziyadeleşti. Yine kazdılar, daha ileri girdiler. En son belâ
kararlaştırılmıştı. Allahu Teâlâ belâlarını vermek diledi. Hava bulutlandı,
hafiften az, az yağmur yağmaya başladı. Birden hava serinledi. Bunlar
sevindiler. O bulutun altına toplandılar. İyice toplanıp hiç kimse kalmayınca,
Allahu Teâlâ rüzgâr verdi. Rüzgâr hepsini kırdı, helâk etti. Ad, Semud kavmi de
ortadan kalktı. Eserlerinden en ufak bir dikili taş dahi kalmadı. Büyük
kaleler, eserler onlardan sonra yapılmıştır.
Nemrud dedi ki:
– Her şeyin bir zeval bulması var,
benim de son bulabilmemin bir zamanı var dedi. Remilcilere, diğer bir değimle
falcılara, Remil attırdı. O zamanda falcılık, remilcilik, kâhinlik çok ileri
idi. İlerde geleceği istidracen bilirlerdi. Nemrud kendisinin helakine sebep
olacak çocuğun dünyaya gelmesinin yakın olduğunu öğrendi.
Nemrut ve Firavun doğan erkek
çocuklarını öldürdüler. Kızları bıraktılar. Peygamberimiz (sav)'in
Peygamberliğinden evvel Kureyşlilerde kız çocuklarını öldürür, erkek
çocuklarını bırakırlardı. Bunlar da çifttir. Bunun biri Nemrut ve Firavun,
diğer birisi de Kureyşliler. Şimdi çocuk yapmama için önlem alma, bunun her ikisinin
de yaptığını yapıyorlar. Hem kızı, hem oğlanı öldürüyor. Katliam yapmayla,
çocuk yapmama bunlar da çifttir. Çocuk büyüyünce hangi çocuğun en akıllı, en
zeki; hangi çocuğun beyinsiz olacağı doğunca belli olmaz. Önlem alıyorum diye
yapmadığı çocuk belki dünyanın en akıllısıdır. Diğerlerini öldürüp, yaptığı
çocuğu da en beyinsiz veya sakat olabilir.
Yeni doğmuş bir çocuk ölürse bunun
için o kadar ağlıyor, sızlıyor, zor geliyor da zâyi ettiği çocuklar da aynı
değil mi?
Giresun'da Bilal
Babam'a bir adam; "Bizim çocuğumuz olsun" diye dua ettiriyor. Bilal
Babam:
– Mana âleminde, iki tane düşük
çocuk geldi. Aynı yetişkin insan gibi konuşup, sert çıkışlar yaptılar. Bana
dediler ki: "Sen, ona çocuğu olsun diye niye dua ettin? O, bizi zâyi etti.
Biz de Allahu Teâlâ'ya zürriyeti olmasın diye dua ediyoruz." dediler. O
dua ettirenlere dönerek: "Sizin zürriyetiniz olmayacak" dedim. Ve
daha sonra bunu başkalarına açıkladım, buyurdu.
Baba ve anne, üzerindeki evlat
hakkını yaparsa, o evlat anne ve babaya şefaat eder, kurtarır konusunu
kitabımızda genişçe izah ettik. Çocuk yapmamak için önlem almak, bir nevi şirk
olmuyor mu? Şirk, Allahu Teâlâ'nın işine karışmak değil mi? Allahu Teâlâ:
"Rızkını ben vereceğim, korkmayın" buyurunca, O'na inanamıyor mu?
Peygamberimiz (sav) zamanında; şimdikinden daha çok kıtlık, darlık ve sıkıntı
vardı. O zamanda çocuk yapmamayı, Peygamberimiz (sav) iyi saymamış. Allahu
Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de va'dediyor. Biz Elhamdülillah müslümanız. Allahu Teâlâ
va'dinde durur. Kendi nereye gitse rızkı beraber gider. Allah (cc)'a öyle
güvenmemiz lazım.
Doğan erkek çocuklarını öldürtmeğe
başladı. İbrahim (as)'ın babası Hazar (Âzer), kaçak doğan çocukları öldürmek
için görevlendirilmişti. Bunun için İbrahim (as)'ın annesi kendini çok
gizliyordu. Kaçak doğan bir erkek çocuğu şikâyet edene, çok ödül veriliyordu.
İbrahim (as)'ın annesi şehrin dışında doğum yapmak için münasip bir yer
arıyordu. Nihayet doğum günü yaklaştı. Urfa' daki mağarada, İbrahim (as)'ın
annesi, İbrahim'i çok gizli olarak dünyaya getirdi. O mağara, o zamanda, o kadar gizli imiş ki,
geyikler gelir o mağarada yatarlarmış. Böylelikle annesi emin bir yer olarak
İbrahim (as)'ı o mağarada dünyaya getirdi. İbrahim (as), o mağarada hergün bir
yaş büyüdü, gelişti. İbrahim (as), Allah(cc)'nün kendisine vermiş olduğu akılla
Ay'a, Güneş'e, Yıldızlara ve kendi kendine bakarak "muhakkak beni bir
yaratan var" diyerek aklını zekâsını kullanıp önce "beni yaratan
Yıldızdır" dedi.
(Sûre-i En'am, âyet: 76, 77, 78, 79)
Meâl'leri: Gece karanlığını üstüne örtünce bir yıldız gördü. (Rabb'ım budur) dedi. Yıldız batınca da batanları sevmem
dedi.
Ay'ı
doğarken görünce: Rabb'ım budur dedi. O da batınca, Rabb'ım bana doğru yolu
göstermezse elbette (doğru
yoldan) sapan topluluklardan olurum
dedi.
Güneş
doğarken görünce: Rabb'ım budur, zira bu daha büyük dedi. O da batınca, dedi
ki: Ey kavmim ben sizin (Allah'a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.
Çünkü
ben yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah (cc)'a çevirdim ve ben O'na
ortak koşanlardan değilim.
Sonra Ay doğdu. Bu defa daha parlak
gördü. "Bu benim Rabb' ım" dedi. Ay batınca Güneş doğdu. "Bu
benim Rabb'ım" dedi. Güneşte zeval bulup batınca, "bunların hiç
birisi benim Rabb'ım değil. Beni yaratan bunları da yaratmıştır". dedi ve
kendi kendine kendisini yaratanı buldu.
(Hadis-i Şerif, REH No: 1504)
– İbrahim (as) Rabbine sordu:
–
– Hamd şükrün anahtarıdır;
Rabbi'l-Aleminin arşına ise ancak şükürle çıkılır" buyurdu. Hz. İbrahim
tekrar:
– Peki ya seni tesbih edenin ecri
nedir? dedi. Allah (cc) da:
– Tesbihin yorumunu, Rabbil Alemin
olan Allah'tan gayrisi bilemez buyurdu.
* * *
İbrahim (as) mancılıkla ateşe atılacaktı. İblis, bir ihtiyar şeklinde geldi. İbrahim (as)'ı mancılığın içine koydular. Atmak için ne kadar uğraştılarsa atamadılar. Çünkü Cebrail (as), mancılığın İbrahim (as)'dan tarafına çöküyordu. Onun ağırlığı ise sadece kanatları bu dünyadan üç yüz altmış defa daha büyük ve o kadar ağırlıktaydı. Onun için atamıyorlardı. İblis, orada seyredenlerle beraber o da seyrediyordu. İblis, Cebrail (as)'i gördüğü için onlara yardımcı olacaktı. İbrahim (as)'ın ateşe atılması için kesinlikle Cebrail (as)'ın oradan gitmesi lazımdı. İblis, çok bilgin ve tecrübeli olduğunu söyleyerek:
– Bunu
atabilmenin bir tek çaresi var, dedi. Nemrud da şaşkın vaziyette idi. Çünkü ne kadar ağırlık yığılsa
atamıyorlardı. En son İblis'in dediğini yapmak mecburiyetinde kaldılar.
İblis'in dediği ise en son çareydi. Hiç kimsenin yapamayacağı birşeydi. İblis:
– Siz bunu imkansız burdan atamazsınız,
yalnız bu mancılık direğinin dibinde, açıkta bir kızla bir oğlanın zina etmesi
lazım. O zaman atarsınız. Çünkü zina edilen yerde melâikenin duramayacağını,
iblis çok iyi biliyordu. Bunu hiç kimse yapamadı. Nemrud bunu yapacaklara çok
büyük ödül vereceğini söyledi. İki kişi çıktı. Erkeğin ismi Can, kızın ise Gan
idi. Bunlar:
– Biz bu bahşişi almak için yaparız,
dediler. İkisi bacı kardeşti. Onlar alenen zina yapınca Cebrail (as) duramadı,
kaçtı. İbrahim (as)'ı ondan sonra attılar. (Şimdi "Cingan" dedikleri
ondan kalmıştır. Zürriyetlerinin nasıl olduklarını onlarla yaşayan ve
ilgilenenler bilirler. En fazla hırsız, en merhametsiz, para için her şeyi
yapabilenler yine onlardır.) İbrahim (as) havada gidiyor.
İbrahim (as)'ı mancınıkla ateşe
atarken, Cebrâil (as) havada iken geldi:
– Ya İbrahim, seni kurtarayım mı?
İbrahim (as):
– Rabb'ım bilir, kurtar derse
kurtar. Cebrâil (as):
– Ya Rabb'i kurtarayım mı? Allah
(cc):
– İbrahim'e sor "kurtar derse kurtar". Cebrâil (as):
– Allah (cc): "İbrahim kurtar derse kurtar." diyor sen ne diyorsun? İbrahim (as):
– Rabb'ım bilir, dedi. Bir rivâyete göre üç sefer, bir rivâyete göre yedi sefer Cebrâil (as), kurtarmak için israr etti. İbrahim (as):
– Rabb'im bilir, dedi.
İbrahim'im Cebra ile
Hiç ihtiyacım kalmadı.
Muhammed dosta giderim
Ben tercümanı neylerim.
Aşık Yunus maşukuna
Vuslat edince mest olur
Ben şişeyi taşa çaldım
Arı namusu neylerim.
Yunus EMRE
(Hadis-i Şerif, REH No: 4180)
Manâ'sı: İbrahim ateşe atıldığı vakit, akreb (iyice
tutuşması için) üflerdi.
İbrahim (as)'ı yakmak için hayvanlar odun taşımaya asi geldiler. Katır odun çekmeye razı olduğu için, katırda üreme yasaklandı. Dünya yüzünde katırın yavrusu yoktur. Ancak merkeple atın çiftleşmesinden meydana gelir. Ondan evvel katırda üreme vardı. Kurbağa ağzında su getirip ateşi söndürmek için püskürdü. Kurbağaya:
– Niçin su taşıyorsun? Senin su taşımanla bu ateş söner mi? deyince kurbağa:
– Ben de biliyorum, benim su taşımamla bu ateş sönmez. Ama sevgimi, dostluğumu belli etmek istiyorum, dedi. Akrep ve kertenkele ateşi yakmak için üflediler.
– Niçin üflüyorsunuz? Zaten ateş yanıyor. Üflemenizin ne faydası olacak? dediler. Onlar:
– Düşmanlığımızı belli ediyoruz, dediler.
Hadis-i Şerif:
Manâsı: Namazda olsanızda iki karayı öldürün. Biri yılan, biri akrep.
Onun için "kertenkele, yılan ve
akrebi öldürene bin sevap vardır" derler.
(Hâdis-i Şerif, REH No: 1496)
Manâ'sı: Yılan, akrep gibi yer haşeresi cin'dendir.
Her kim onlardan bir şeyi evinde görürse, üç kere (Allah'tan kork, haydi git)
diyerek onu kovsun! Eğer avdet ederse artık onu öldürsün, çünkü o şeytandır.
(Hâdis-i Şerif, REH No: 2433)
Manâ'sı: Yılanı, akrebi ve fareyi (öldürür), kargayı atar, öldürmez. Kuduz köpeği
öldürür, yırtıcı hayvanları da (öldürmez, yanından uzaklaştırır).
(Hadis-i Şerif, REH No: 2436)
Manâ'sı: Yılan (tabiatı itibarı ile) fasıktır, akrep fasıktır, fare fasıktır,
karga fasıktır.
(Hâdis-i Şerif, REH No: 5116)
Manâ'sı: Kim yılanların saldırısından korkup onlara
ilişmezse, bizden değildir o. Çünkü biz onlara harp ilân ettiğimiz günden beri
katiyyen kendileri ile barış anlaşması yapmadık.
(Hâdîs-i Şerîf: REH No: 4)
Manâ'sı: İbrahim (as) ateşe atıldığı zaman, en son
sözü şu olmuştur: (Hasbiyallahu ve ni'mel vekiyl) Bana Allah yeter, o ne güzel vekildir.
(Sûre-i Enbiya, âyet: 69)
Meâl'i: Ey ateş! İbrahim'in üzerine soğuk ol, ve
selamet ol.
İbrahim (as)'ı mancınıkla ateşe attıklarında bir tek Sara'nın iman etmesi, yüzbinlerce erkek ve kadının hiç birisinin iman etmemesi, Nemrud'un veya Başbakanın kızı olan Sara'nın o muazzam şöhret, servet ve saltanatın hepsini terk edip bir daha gelmemek üzere Arabistan çölüne, İbrâlim (as) ile gitmiştir.
(Hâdîs-i Şerîf: REH No: 1641)
Manâ'sı: Bir kötü kadın Allah yanında, bin kötü erkekten daha kötüdür. Saliha,
iyi bir kadın Allah yanında onun ameli yetmiş tane Sıddıkın ameline bedeldir.
(Sûre-i Bakara, âyet: 260)
Meâl'i: Bir zamanlar İbrahim'de Rabb'im (Ey Rabb'im ölüyü nasıl dirittiğini
bana göster) dedi. Rabb'i ona:
–
Yoksa inanamıyor musun? deyince:
–
Hayır inandım. Lakin kalbimin mutmain olması için görmek istedim, dedi. Bunun
üzerine:
–
Öyleyse kuşlardan dört tanesini yakala, onları yanına al, sonra (kesip parçala) her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra onları kendine çağır,
koşarak sana gelirler. Bil ki Allah azizdir, hakimdir.
İbrahim (as) yolda giderken ölmüş
hayvanlar ve kuşlarca parçalanmış, bir hayvan cesedi gördü. Onu bu halde
görünce düşünceye daldı:
– Biliyorum bütün canlıları
dirilteceksin. Ama bu işi nasıl yapacağını bana göster diye, Allah (cc)'e
yalvardı. Allah (cc)'nün emri uyarınca, dört kuş rivâyete göre: tavus,
güvercin, karga ve horoz aldı, bunları inceledikten sonra, bunları kesti, her
parçasını bir dağın başına koydu. Sonra bunları kendisine çağırdı. Dağılan
parçalar bir araya toplanıp, Allah (cc)'nün kudretiyle can bulan bu hayvanlar
koşarak, Hz. İbrahim (as)'e geldiler.
(İbrahim (as) bunları gözü ile görünce kalbi mutmain oldu. Demek ki kalbin
mutmain olması için gözü ile görmesi gerekiyor.
(Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 9, Hadis No: 1385)
Ebu Hüreyre (ra)'den:
– (Ölen bir zihayatın
diriltilmesinden şüphelenmeğe) biz
İbrahim'den daha haklıyız.İbrahim Cenab-ı Hakk'a:
– "Ya Rabb, ölüyü nasıl
dirilttiğini bana göster" diye niyaz ettiği zaman İbrahim'e Rabbı:
– Yoksa bu işe inanmıyor
musun?" demişti. İbrahim:
– Hayır, inanıyorum ya Rabbi; şu
kadar ki, nasıl diriltildiğine gönlüm iyice kansın, yatışsın istiyorum,
demiştir.
Allah,
Lut Peygambere de rahmet etsin. O da (Allah'a iltica edip dururken)
kavmine: "Benim size karşı bir kuvvetim olsaydı, yahut çok sarp bir kaleye
sığınabilseydim (müsafirlerimi şerrinizden sıyanet ederdim) demiştir." (Sonra) Resulullah:
–
Eğer ben zindanda Yusuf'un kaldığı gibi uzun zaman mahpus kalsaydım (onu)
mahbustan çağırmaya gelen kişinin o da'vetine hemen icabet ederdim (de: Haydi
efendine git de tahkikat yapsın) demezdim." buyurmuştur (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild
10, Hadis No : 4026 ve Müslim’de rivayet etmiştir).
(Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 9, Hadis No: 1374)
İbn-i Abbas (ra)'dan:
– Siz (kabirden kalktığınızda) ayağınız çıplak, vücudunuz uryan (anadan
doğma) erlik yeriniz sünnetsiz olarak
haşrolunacaksınız" buyurmuş. Sonra Resulullah:
– Kıyamet koptuğu gün, biz, gök (tabakaların)'ı, kitaplar içinde defter (yaprakları) dürer gibi düreceğiz. (İnsanları da) ilk yaratmağa başladığımız gibi
va'dettiğimiz vechile iade edeceğiz. Şüphesiz ki biz (va'dimizi) yaparız." (Mealindeki ayeti
okudu.) ve (şöyle dedi:) Kıyamet günü (Peygamberlerden) ilk elbise giydirilen kişi (en büyük
babam) İbrahim'dir. Yine kıyamet günü
ashabımdan bazı kimseler (yakalanıp)
sol tarafa (cehennem tarafına)
götürülürler. Hemen ben: Onlar benim ashabımdır, (bırakın) diye sesleneceğim de bana: Ya Muhammed;
emin ol ki, sen bunlardan ayrıldığından beri onlar ökçelerine basarak geri
dönmüş mürtedlerdir diye cevap verilecektir. Ben de Allah'ın salih kulu ve
Peygamberi (İsa İbn-i Meryem)'in
dediği gibi (şöyle) diyeceğim:
– Ya Rabb; bunların içlerinde
bulunduğum müddetçe üzerlerine şahit ve nigahban oldum. Beni sen vefat
ettirince, onlar üzerine yalnız sen murakıp oldun. Esasen sen Rabb'ım, her şeye
şahitsin.
(Sahih-i Buhari Tecridi Sarih 6 Cild, Hadis No: 1017)
Manâ'sı: İbrahim (as) eşi Sara ile bir şehire
gelmişti. Oranın Meliki, İbrahim (as)'a:
– Yanındaki kadın neyindir? İbrahim
(as):
– Hemşirem (kız kardeşim)dir. Melik, Sara validemize göz koydu ve
İbrahim (as)'ı zindana attırdı. Sara Validemiz abdest alıp namaza durdu. Sonra
şöyle dua etti:
– Allah'ım ben
– Siz bana insan değil bir Şeytan
göndermişsiniz. Bu kadını İbrahim'e verin. Haceri'de Sara'ya cariye olarak
veriniz, dedi.
İbrahim (as), hem müslüman olduğunu hem de Sara'nın kendi ailesi olduğunu saklıyordu. Müslümanım dese de öldürttürecek, Sara benim ailem dese de öldürttürecekti. Onun için "Benim bacımdır, kardeşimdir (hemşiremdir) dedi. Müslüman kardeşimdir veya ailemdir demesine imkân var mı? Adem (as)'dan kardeş olduğunu bir de din kardeşi olduğunu kalbinden hatırladı. Lisanı ile de kardeşim, dedi.
Daha sonra İbrahim (as) Hacer Validemizi de nikahlamış ve bundan İsmail (as) dünyaya gelmiştir.
İbrahim (as), zevcesi Sara'nın hissi rekabeti (kıskanması) neticesinde Hz. Hacer ile henüz meme emmekte olan oğlu İsmail'i Filistin'den alıp Mekke'nin bulunduğu mübarek mahalle geldi. Bu ana ile oğulu Beyti Şerifin bulunduğu mahalde Zemzem'in üstünde büyük bir ağacın yanına bıraktı. O günlerde henüz Mekke şehri kurulmamıştı. Ne bir insan, ne de içecek su yoktu. İbrahim (as), bu ana ile oğula bir dağarcık hurma ile bir kırba su bırakmıştı. Hacer Validemiz İbrahim (as)'a:
– Kendilerini böyle bırakıp gitmesinin bir emri ilahi mi? olduğunu sordu. İbrahim (as) da:
– Evet, deyip emri ilahi ile kendilerini bırakıp gittiğini söyledi. Hacer Validemiz:
– Öyleyse Allahu Teâlâ bizi zayi etmez, diye tevekkül etti.
İbrahim (as), Hacer Validemiz ile oğlunu bıraktığı zamanda şöyle bir duada da bulundu:
(Sûre-i Bakara, âyet: 126)
Meâl'i: İbrahim demişti ki; "Ey Rabb'ım bu
şehri emin bir şehir yap, halkından Allah'a ve ahiret gününe inananları çeşitli
meyvelerle besle." İla ahir.
"Rabb'ım, zürriyetimden bir kısmını senin beyti şerifinin yanında ekin bitmez bir vadi içinde iskan ettim. Rabb'imiz, beytinde namaz kılmak için insanlardan bir takım kimselerin gönüllerini bunlara doğru meylettir. Bu ziyaretçilerin armağanlarından zürriyetimi rızıklandır" (Sahih-i Buhari Tecridi Sarih, Cild 6, sayfa 14’e bakınız.), dedi.
Hacer Validemiz, Zemzem suyunu bulduğunda su kaynayıp taşıyor. Taşmasın diye etrafına kum yığıyor. Kum yığdıkça su taşıyor. O zaman (İbrani lisanı ile "Zem", "dur" demektir), suya 'zem zem' yani 'dur, dur' dedi. Su aynı söze itaat edip o zamandan bu zamana kadar aynı şekilde durmaktadır. Milyonlarca hacı içer azalmaz, hiç çekilmediği zaman da taşmaz.
* * *
İbrahim (as) bir memlekete geldi. Kendisine çok hürmet ettiler. Yemek getirdiler, yemekte hiç tuz yoktu. İbrahim (as):
– Buna niçin tuz atmadınız? deyince, ev sahibi:
– Bizim bu memlekette tuz yoktur. Çok
uzaktan gelir. En kıymetli şey de bizim için tuzdur. Onun için senenin çok
günlerinde tuzsuz yeriz. Şimdi de tuz bitti.
– Ya Rabb'i, senin yardımınla, senin kullarını kıyamete kadar davet etmek istiyorum, dedi. Önüne bir önlük bağladı, içine toprak doldurdu ve toprağa okudu, üfürdü. Çiftçilerin tarlaya tohum atma misali hem gezerek, hem dua ederek, hem de yalvararak dağın her tarafına o toprağı saçtı. İkinci gün geldiler ki dağ olduğu gibi tuz olmuş. Şimdi Arabistan'ın bir çok yerlerinin tuzunu oradan temin ederler. Kıyamete kadar da Allah (cc)'nun kullarını, Allah (cc)' nin yardımıyla davet etmiş oldu. İşte Peygamberlerde, Evliyâlarda bu dünyada ve mahşerde ne yaptılarsa ve ne yapacaklarsa Allah(cc)'ın yardımıyla olur.
Avrupa'da çalışan Türk işçilerinden bir tanesine bir papaz:
– Lisanlar neden ayrıldı? diye sorar. Bilemiyorlar. Türkiye'de de bazı yerlere soruyor cevabını bulamıyorlar. Benim yanıma geldi. Ben, Bilâl Babam'dan duyduğum şekilde söyledim:
Nemrud, Allah'lık, Tanrılık iddia ediyordu. Bunun için "Yer tanrısı benim, yeryüzünü ben idare ediyorum. Bir de gök tanrısı var. Göklere de ben hükmedebilmem için, Gök tanrısını, göğe çıkıp öldürmem lazım." dedi. Yüzlerce dönüm arazi üzerine minare temeli gibi bir temel attırdı. Yapı yapıp yukarı doğru yükselmeye başladılar. O kadar yükseldi ki kulenin yüksekliği en yüksek bulutlardan daha fazla yükseldi. Kulenin dibinin dolanımı (çevresi) belki beş bin, on bin metre gelir. Yukarı doğru çıktıkça daralıyor. Böyle tam yükselince Cenab-ı Haktaâlâ Hazretleri şiddetli bir deprem verdi. Hem depremin korkusundan, hem kulenin kilometrelerce yere devrilip, onun çıkardığı sesten o şehir ve yakınındaki bulunan kazaların, köylerin, halkının, herkesin korkudan dili tutuldu. (Bir insan çok fazla korkarsa dili tutulur.) Ondan sonra doğan çocuklar, anne ve babaları konuşma bilmiyorlar. Herkes ahraz (konuşamaz) olmuş. O muhitte yaşayan çocuklar her mahalle, köy, kaza, kasabadaki çocuklar anne ve babalarının az az hal, işaret, konuşma gibi hareketlerinden ayrı ayrı lisanları konuşan insanlar meydana geldi.
Dünya yüzünde ilk insan Adem (as)'dır ve onun lisanı Arapça idi. Onun evlatları dağıldı ve hepsi Nemrud zamanına kadar Arap lisanı konuştular. Bahsettiğimiz olaylar, Nemrud zamanında insanların dilinin tutulmasına sebep oldu. Herkes anadan, babadan duyma değil, kendi bilgileri ile ayrı ayrı lisanları konuştular. Nemrud zamanı çok eski olduğundan bu ayrı lisan konuşan insanlar zamanla dünyanın her yerine dağılıp kendi dillerini onlarla konuşmaya başladılar. Onların lisanını da kendileri konuştu. Böylece karma olan lisanlar günümüze kadar geldi. Her millet, ayrı bir lisan konuşmaya başladı. Günümüzde bir çok isimler, bir çok lisanlarla konuşulduğunda çok az bir harf, hareke değişikliği ile aynı lisanla söyleniyor. Bundan da anlaşılıyor ki, bahsettiğimiz konuşmalar, anlaşmalar lisan değişiklikleri gerçektir.
Bu mevzu Nemrud'un gençliğinde, İbrahim (as) doğmazdan belki seksen yüz sene evvel ayrı konuşmalar ve bu hâdise oldu. Eski Arap lisanı konuşanları da azınlıkta kalıp, onlarda konuşmaya başladılar. En fazla konuşulan lisan, şimdi dünyanın pek az bir yerinde konuşulan, Arap lisanına, diğer lisanlara göre kısmen benzeyen İbrani ve Süryani lisanıdır. İşte lisanların ayrılması böyle olmuştur.
Ben sorunun cevabını verdim ve dedim ki: Benim soracağım soruyu da Papaza sor. Sorum şu:
Musa
(as)'nın kendisine kitap indi. Allah (cc)'tan gelme kitaptı. Allah (cc)'ın emri
idi. Musa (as)'ın dini, şeriatı hükmü ile amel
Ayrıca Avrupa, Hıristiyan ve
Yahudileri kendi dinlerini ihmal eder ve ayrılırsa onlar dünyaca ilerliyorlar.
Yanlış dini ihmal edip yapmamaları, terketmeleri kendilerine yarıyor. Bir
müslüman devleti, İslâm dinini terkederse geriliyor. Demek ki İslâm dini, Muhammed
dini sağlammış, terkeden ilerlemezmiş. Onların dinlerini terketmesi onlara
yarıyor. İslâm dininin terkedilmesi müslümanlara, terkedenlere yaramıyor.
* * *
Nemrud, Gök Tanrısını öldürmeğe
muvaffak olamadığına çok canı sıkılıp kartal besletti. Kendi oturup idare
edecek şekilde ustalara bir alet yaptırdı. Kartalları aç bırakıp, bunları
ayaklarından bu alete bağlattı. Aletin ucuna, yukarı kısmına et bağlattı. O
eti, ip ile kendisi istediği tarafa çevirebiliyordu. Etleri yukarı doğru
bağlattı, iplerle onu aşağı, yana, sağa, sola çekip gezdirebiliyordu. Aç kalan
kartallar o eti yiyebilmek için uçtular. Kartallar uçtukça ette yükseliyor,
böylelikle Nemrud havaya doğru uçmaya başladı. Çok yükseldi. Allah (cc)
Hz.leri, Cebrâil (as)'e emretti. Cebrâil (as), Nemrud'un gözüne bir şey
gösterecek ki, kalbi kanaat getirmesi lazım. Cebrâil (as) denizden büyük bir
balık tutup aynı anda havadan Nemrud'un gözüne gösterdi. Nemrud:
– Gök Tanrısını buldum diye
yanındaki okunu yayını çekip sıktı. Havadaki balığı vurdu. Üzerine balığın kanı
sıçradı.
– Artık Gök Tanrısı bu yara ile ölür
deyip kartalların etini elindeki ip ile yerden tarafa çevirdi. (Balığın canı
acımıştı. Allah'a yalvardı):
– Niçin beni, bu kafirin okuna hedef
ettin? Ben bu kadar asi imişim ki bu benim başıma geldi. Allah (cc) Hz.leri
buyurdu:
– Yeryüzündeki her eti yenen hayvan
kesilmezse mundar olacak, haram olacak. Sen kesilmeden kendi kendine ölsen de
(sudan çıkıp ölsen de, kesilmesen de) helalsın. Sana mundarlık, haramlık
yoktur.
(Hâdîs-i Şerîf, REH No: 4129)
Manâ'sı: Denizde her balık Adem oğlu için boğazlanmıştır.
Mutmain iki çeşittir. Biri zahiri,
birisi batınıdır. Tarikatta çalışan gözü ile görür, kalbi mutmain olur. İbrahim
(as), kuşların dirildiğini gözü ile gördü, mutmain oldu. Bu ve dervişlerinki
rahmanidir. Bunlar Allahu Teâlâ'ya sevilir, yükselir ve konuşurlar.
Nemrut'ta balığı okla vurdu. Kanı
sıçradı. Kalbi mutmain oldu. Nemrud'unki istidraçtır. Allahu Teâlâ gadâbından
verir. İnadı, küfrü artar. İkisi de çifttir.
(Peygamberimiz (sav) siyah hurmayı
mucize olarak, Allahu Teâlâ hiç yoktan verdi. Bunu herkes yiyor. En birinci ve vitamini en bol
gıdadır. Nemrud'un pisliğinden, sigara icat oldu. Sigarada da her türlü maraz
(ömüre zarar, nefes darlığı mekruh, kerih, haram) vardır. Bunun ikisi de
çifttir. Peygamberimiz (sav)'ınki rahmanisi, Allah'ın lütfundandır. Nemrud'un
ki şeytani istidraçtır. Allahu Teâlâ'nın gadâbındandır. Her ikisi de kıyamete
kadar devam eder.)
Nemrud aşağı doğru etin yönünü
çevirmiş, kartallar eti yiyebilmek için yere doğru uçuyorlar. Nemrud ine ine
umuma ait çok büyük bir tuvalet kuyusunun içine düşmüş, pisliğin içine tamamen
gömülmüştü. Bir çok zorluklarla pislikten çıktı. Bir dereye gitti,
çamaşırlarını yıkadı kendisi de yıkandı, her tarafını temizledi. Bıyığının ucunda
pislik kalmıştı. Allah (cc) unutturmuş, orayı yıkamak aklına gelmemişti. Yolda
giderken İblîs önüne çıktı. Nemrud'a sordu:
– Nereden geliyorsun? dedi. Çünkü
İblîs, Nemrud'un başına gelen her hali geriden izliyordu. Nemrud cevap verdi:
– Ben yeryüzünün tanrısıyım, Gök
Tanrısı var, oraya hükmedemiyorum. Oraya hükmedebilmek için Gök Tanrısını
öldürmek lazımdı. Kartallarla göğe çıktım, Gök Tanrısını öldürdüm. Bundan böyle
göğe de hükmedeceğim, oradan geliyorum, dedi. İblîs Nemrud'un yüzüne bakıp
gülüyordu:
– Gök Tanrısını öldürdüğün
bıyığındaki pislikten belli, diye alay etti. Nemrud elini bıyığına attı, pislik
eline bulaşınca tekrar dereye gitti temizlendi geldi. Yani Şeytan insanı hem
azdırır, Allah (cc)'a asi eder, hem de tam arkadaş olunca da onun yaptıkları
ile alay eder. Bir zamanlar Firavun ile de aynı alayı yapmıştı.
* * *
Firavun hamamda yıkanırken, hamamın
kapısını İblîs vurdu. Firavun:
– Kim o kapıyı vuran, diye kızdı.
İblîs:
– Hem tanrı oluyorsun, hem de kapıyı
vuranı bilmiyorsun. Bu nasıl tanrılık? der. Firavun İblîs'i sesinden
tanımıştır, kapıyı açıp içeri alır. Firavun sorar:
– Sana bir soru soracağım doğru
cevap ver. Doğru konuşacağına İblîs söz verir. Firavun:
– Ben yok yere tanrılık dava
ediyorum, ben Allah olmadığımı biliyorum. Millete mahçup düşmemek için kendimi
Allah'mış gibi gösteriyorum. Sende benden daha iyisini bildiğin halde Allah
(cc)' ne âsi geliyorsun. İkimizden daha kötü kul var mı?
İblîs:
– İkimizden kötü olan hasetlik edendir. Sen ve ben ikimiz aynı yolun yolcusuyuz,
aynı görüşteyiz, birbirimizi hasetlemiyoruz. Senin âlim, hoca, derviş, sofu
görünen adamların içinde bir çok kimseler var ki kendi gibi olan aynı görüşteki
ve aynı yolun yolcusu olanlar birbirlerini hasetler. İşte bunlar bizden Allah
yanında daha kötüdür, demiştir.
Bilal Babam:
– İbrahim (as)'ın koyunlarına Allahu Teâlâ çok bereket verdi. Bir koyun on sene içerisinde veya on iki sene içerisinde on milyon oldu, buyurdu. Biz:
– Bir koyun, on iki senenin içinde, on milyon nasıl olur? dedik. Bilal Babam:
– Öyleyse sizinle hesap yapalım, buyurdu. Şimdi Bilal Babamın yaptığı hesabı bende yapacağım. Çünkü Bilal Babama:
– Allahu Teâlâ her ne kadar bereket verse de, bir koyunun on sene içerisinde on milyon olmasına imkân yok, dedim. Bilal Babam beni iknâ etti. Bende aksini düşünenleri ikâz ve iknâ etmeye çalışacağım.
Arabistan'da, bir koyun her sene iki sefer yavru yapar. Şimdi bile, ekseriyatla tek değil, daima çift, çift doğurur. Her altı aylık olan kuzu o da seneye kadar bir çift yavru doğurur. Şimdi bütün sürü sahipleri çok iyi bilirler ki, (bizzat biz de çok davar, koyun besledik.) Türkiye'de bile altı aylık olan kuzu veya keçi bir çok seneler, sene iyi gelirse altı aylıkların içinde bazıları, doğumuyla altı aylık olması arasında yavru yapar. Aksini iddia edenler yanlıştır. Yani sene iyi gelirse, yüz koyun içinde en az beş-on koyun altı aylık iken koça gelir, senesine yavru yapar. Çünkü birçok kimseler bunun aksini iddia etmeye çalışacaklardır.
İbrahim
(as)'ın koyunları Allahu Teâlâ'nın büyük bir bereketi olarak kesinlikle altı
aylık iken hamile olur. Senesine doğum yapar. Hem de çift doğurur. Şimdi bu
hesaptan hesaplayacağım.
Onuncu senenin sonunda on birinci senenin başında hepsi ana olarak; yetmiş milyon beş yüz kırk üç bin sekiz yüz yetmiş ikidir. Bu sayının içinden erkek olan, erkek doğan yavru yapmayan (kısır olan)ları, bazılarını kestiğimizi, fakirlere dağıttığımızı, zekât verdiğimizi, ölenler gibi; otuz milyonunu fire (zayi) olarak çıkarırsak; en az bir onun kadar da, İbrahim (as) fakirlere tasadduk etmiş, dağıtmış vermiştir. Bundan İbrahim (as)'ın ne kadar gözünün bol, cömert olduğu meydana çıkmıştır. On milyondan yukarısını arttıkça kesinlikle dağıtmıştır. Bu hesabı nasıl yaptı diyenlere karşı, yukarıdaki hesabı çıkarttık.
Dualarda: "(Berekatı İbrahim Halilûllah) Allah, İbrahim Halilûllah bereketi versin" dediği budur.